Günlük arşivler: Haziran 13, 2012

Ergenekon’un Karanlık Oda Operasyonu, Hedef; BD-İBDA


Ergenekon davalarının tüm hızıyla devam ettiği şu günlerde yeni tartışmaların da beraberinde geldiği muhakkak. Kimilerine göre ha çıktı ha çıkacak, kimilerine göre davaların “güzellemeleri” süsledi mahkemeleri. 28 Şubat sürecinde tankların üstünde yürüyenler, Müslümanları hedef alırken içleri bir o kadar rahattı, arkadan esen yel’in hürmetine… Ama kim hesab edebilirdi ki esen yel’in, karayel’e, oradan lodos ve poyraz’a yerini bırakacağını… Ve bu sayede iki kelime kazandırmıştı operasyonlar literatürümüze; biri “İmbat”, diğeri ise “Poyraz!”.

Yunanca veya İtalyanca “İmbatto” sözcüğünden dilimize geçmiş olan “imbat” ifadesi mevsim rüzgârını ifade eder. Ve daha çok hâdise vukuu bulmadan önce bir çığlığı andırır, “imdat” şeklinde… Yunanca kökenli olan diğer sözcük ise, Yunan mitolojindeki kuzey rüzgârı tanrısı Boreas’tan gelmiş olduğu söylenir. Tanrı’nın nefesi… Bu sayede deniz çalkantılı ve dalga üstünde beyaz köpükler bırakarak, vahşi bir “varlık” tarafından ısırılmışlığın kuduz hâlini yaşayan kimsenin ağzından çıkan son zehirler olarak görülebilir. Kendi ısırılmışlığını bahane ederek ısırmaya çalışan fakat bunu yapamayınca ne kadar tehlikeli olduğunu düşmanına ağzından çıkardığı beyaz köpüklerle anlatan “poyraz”ın hışmında, biyolojisi değişmiş yeni “tür”.

Su, rüzgâr ve dalga… Bu bize “Furkan Dergisi”nin tek nefeste söylediği sloganı hatırlatıyor: “Denizler Durulmaz Dalgalanmadan!”… Ve öyle bir dalgalanma ki, insan “Furkan Gemisi”nde olmanın huzurunu yaşıyor! Ne de olsa dışarıda alabildiğince alabora olmuş, boğulmaya yüz tutmuş ruhların iniltileri geliyor… Hamdan, Kesiran, Mubarakan, fihhh…

Dalgaların şiddetini daha net ölçebilmemiz için ODA TV’nin 07.06.2012 tarihinde yayınladığı habere bakabiliriz:

“Ergenekon Davası’nda 24 ve 25 Mayıs tarihlerinde dinlenen Emniyet İstihbarat Dairesi Eski Başkanı Bülent Orakoğlu’nun açıklamaları ilginç bir davaya konu oldu. Batı Çalışma Grubu belgelerinin ordudan sızdırıldığı “Sarmusak Davası”nda sanık olan Orakoğlu, kendisini yargılayan mahkemeyi “cunta mahkemesi” olarak tanımlayınca sanıklardan avukat Serdar Öztürk, Orakoğlu hakkında suç duyurusunda bulundu. Öztürk, Silivri Cumhuriyet Savcılığı’na verdiği dilekçede Bülent Orakoğlu’nun yargılandığı Deniz Kuvvetleri Askeri Mahkemesi’nin Orakoğlu hakkında beraat kararı verdiğini hatırlatarak Orakoğlu’nun anayasal bir kurum olan mahkemeye “cunta mahkemesi” diye hakaret ettiğini söyledi.

Avukat Serdar Öztürk, Orakoğlu’nun 2004 yılında Genç Parti’den aday olduğu süreçte sanıklardan Sedat Peker ve Arif Doğan’dan para aldığını hatırlatarak bu durumun tanıklığına engel olduğunu söyledi. Öztürk, Orakoğlu’nun Ergenekon İddianamesinde Ergenekon kontrolünde olduğu iddia edilen İBDA- C’ye yakın Furkan Dergisi’ne de zaman zaman röportaj verdiğini hatırlatarak bu durumun da söyledikleri hakkında çelişki oluşturduğunu iddia etti. Öztürk dilekçesinde şu ifadeleri kullandı:“Duruşmada şüpheli Bülent Orakoğlu’nun, yargılanan bir kısım sanıklardan 2004 yılında Eskişehir Belediye Başkanlığı seçimlerinde Genç Parti adayı olduğu dönemde para aldığı, bu şekilde bir çeşit menfaat temin ettiği anlaşılmıştır. Keza, tanık olarak dinlenen aynı şüphelinin, iddianamelerde var olduğu savlanan Ergenekon örgütü tarafından yönetildiği ifade edilen İBDA-C terör örgütünün yayın organı FURKAN adlı dergiye röportaj verdiği tespit edilmiştir. İddia edilen örgüt tarafından idare edilen başka bir terör örgütünün yayın organına röportaj veren ve örgüt üyeliğinden yargılanan kişilerden (Sedat Peker ve Arif Doğan Albay) seçim döneminde para alan bir kişinin aynı mahkemede tanık olarak dinlenmesi tuhaf bir çelişkidir.”

Derin Güçler’in İbda ve Furkan Dergisi’ne saldırısı açık ve net: ”Ergenekon örgütü tarafından yönetildiği ifade edilen İBDA-C terör örgütünün yayın organı FURKAN adlı dergiye röportaj verdiği tespit edilmiştir…”

Bu ifadelerle birileri operasyonlarına hâlâ devam ediyor. Peki ama bu derin güçlerin hedef olarak kendilerine BD-İBDA Fikriyatına bağlı olan “Furkan Dergisi”ni seçmiş olmaları sıradan bir hamle olabilir miydi? Elbette olamazdı ve olmadı da. Onlara göre “Furkan Dergisi”, Ergenekon Çetesinin çalışmalarına çomak sokan, yaptıkları operasyonları boşa çıkaran ve baltalayan bir yerde duruyor.

Derin Güçler her cemaat ve yapının içine girmek için can atar… Asıl mesele grubların veya hiziblerin varlığı değildir onlar için. En büyük sorun, Derin güçlerin kontrollerinde olmamasıdır. Bu kontrolü sağlayamadıkları iki yer var: Birisi BD-İBDA, İkincisi ise İsmailağa Cemaatı…

BD-İBDA Fikriyatı hiyerarşik bir yapı olmadığı için, kendinden zuhur diyalektiği içinde ferdlerden müteşekkil yapılar, nisbetini fikriyata kurarak bir iş yaparlar ve yaptıkları bu iş doğruysa ne ala, eğer değilse kendi hanelerine yazılacak bir eksi olarak kalır… Bu fikriyatın üzerine atılacak bir suç olmaktan çıkar, çünkü BD-İBDA fikriyatı ortadadır ve doğru ile yanlış da açık ve nettir…

Mesela Kur’an’da, “İçkiliyken namaza yaklaşmayın!” âyetini Bektaşî, “O hâlde namaz dışında içki içmek serbest!” diyerek hatalı bir sonuca vararak yorumlayabilir. BD-İBDA fikriyatına nisbetini kurduğunu söyleyen kimi insanlar da farklı hatalara eğer düşerlerse, bu çerçeveden bakılarak değerlendirilir ve BD-İBDA fikriyatına hataları atfedilmeyeceği görülür. Bektaşî’nin hatasını Kur’an’a fatura edemeyeceğimiz gibi, Fikriyat’a nisbetini kurduğunu söyleyen insanların yaptıkları menfi durumlar da kendilerine aittir…

Tasavvufî bir yaşantıyı tercih eden insanların seçimleri de böyledir. Tasavvufî hareketler politik yönlendirmelere açık olmayan yapılardır ve burada yapılacak her yönlendirme çok açık ve net müşahede edilebilir. Burada da yönlendirmeye açık kalan ferdlerin sorumlulukları yine kendilerine aittir, çünkü doğru ile yanlış burada da nettir… İstek belli; şeriatı yaşamak ve bunu yapmak için her yol mübah değil!

Bu girişten sonra “Furkan Dergisi”ne daha net bakabiliriz… Furkan Dergisi, gönül nisbetini Mahmud Ustaosmanoğlu (Efendi Hazretleri)ne, fikir nisbetini de BD-İBDA fikriyatı üzerine kurduğunu ve kâinata çift kanatlı keşif yaptığını dergilerinde ifade ediyor… Bu sayede hayatı, şeriat ve tarikat gibi birbirinden ayrılmaz bütün olarak değerlendiriyor… Dolayısıyla, herhangi bir kimsenin içinde yaşatması gereken tasavvuf-tarikat-hakikat formülünü hayata geçirerek, akıl-fikir-şeriat şeklinde zâhirinde görünmesini sağlıyor. BD-İBDA fikriyatına bağlı olan Furkan Dergisi’nin de, yapmış olduğu yayınlarda bunun altını çizdiğini görüyoruz. Aynı zamanda “BD-İBDA Fikriyatı”nın teklif etmiş olduğu şeyin de bu olduğunu…

İslâmî hassasiyetin en üst planda olduğu, İslâm idealine ulaşmanın yolunun ruhsat’tan geçmediğini ve buna azimetle amel ederek ulaşılacağını haykıran BD-İBDA fikriyatının tarihi Abdülhâkim Arvasî Hazretleri’nden itibaren başlıyor… Arvasî Hazretleri’nin Kemalizm’e düşmanlığı şuradan belli olmalı ki, -yine bir zat’ın ifâdesiyle- “Allah’ın İslâm’ı müdafa etmesi için meydan yerine attığı” bir insanı, yani Üstad Necib Fazıl Kısakürek’i yetiştirmiş ve onu kendi elleriyle meydan yerine uğurlamıştır…

Üstad Necib Fazıl Kısakürek, Kemalizm’i can düşman olarak gördüğünü şu satırlar etrafında dile getiriyor, bu aynı zamanda Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nun Kökler (s. 209) isimli eserinde geçmesiyle de kendi mührünü taşıyor ve çift mühürlü düşman tanımı olarak BD-İBDA tarihinde yerini buluyor:

“Dedi ki:

(Ahmet Bey (Arvasi) söyledi… Ergun namassuzunu görüyor musun? Ahbes’e hakaret etti diye Avukat Orhan Apaydın’ı şikayet etmiş… Olur şey değil!)

(…)

Dedi ki:

(Namussuz… Sen nasıl şikayet edersin yahu?.. Onlar bizim can düşmanımız ama, hastalığın teşhisinde haklı tarafları var… Bunun yaptığını görüyor musun?)

S. Mirzabeyoğlu:

(Ciğerindeki leke göründü!)

Diğer taraftan Kemalizm ile BD-İBDA arasındaki savaşın seyrini kısa hatlarıyla işaretlemeye çalışırsak şu bilgileri elde edebiliriz. Ve bu sayede tersinden BD-İBDA’nın “CAN DÜŞMAN”ının kim olduğunu da yakından görmüş oluruz. Aynı zamanda BD-İBDA savaşının büyüklüğünü de…

-1991 yılında Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu Kemalistlerce gözaltına alınır, işkence edilir ve daha sonra serbest bırakılır.

-1997 yılında Kemalizm 28 Şubat operasyonu için düğmeye basar.

-1998 yılında “Mahmud Ustaosmanoğlu (Efendi Hazretleri)”nin damadı “Hızır Ali Muradoğlu” hoca şehid edilir.

-1998 yılında Salih Mirzabeyoğlu ve BD-İBDA bağlıları tutuklanır.

-1999 yılında, Salih Mirzabeyoğlu ve BD-İBDA bağlılarını öldürmek için cezaevine operasyon yapılır.

-2000 yılında Mütefekkir Salih Mirzabeyoğluna “Telegram işkencesi” yapılmaya başlanır. Bu işkenceden kurtulması için “Kemalizmin ideolojisi” yazması istenir.

-2003 yılında bir grub Ergenekoncu, “Furkan Dergisi”nden bir kimseyle irtibata geçerek “gelin ortak hareket edelim” teklifinde bulunur. “Furkan Dergisi”nden red cevabı alırlar. (Aktüel dergisinin Saadeddin Ustaosmanoğlu ile yaptığı röportaja bakılabilir; http://www.yeniaktuel.com.tr/top111,158@2100.html )

-2005 yılında “Saadeddin Ustaosmanoğlu” cezaevinden çıkar.

-2006 yılında İsmailağa cemaatinin önde gelen hocalarından “Bayram Ali Öztürk” hoca şehid edilir. Bu olayın arkasında patrikhane olduğunu ve derin güçlerin ortak operasyonu olduğunu bu süreç içinde “Furkan Dergisi” dile getirir.

-2008 yılında “Furkan Dergisi”, derin güçlerin “Ergenekon” çatısı altında birleştiğini ve her kesimden insanlara el atmak istediklerini açıklar.

-2010 yılında derin güçler, “Saadeddin Ustaosmanoğlu”na suikast girişiminde bulunur.

-2010 yılında Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu, “Ergenekon Hikayesi Bitti!” diyerek, son noktayı koyar.

-2006/2012 yılları arasında “Furkan Dergisi ve Saadeddin Ustaosmanoğlu” hakkında birçok dava açılarak yıpratılmak istenir.

Kısaca kronolojik mücadele notları diyebileceğimiz bu bilgilerden sonra “Avukat Öztürk”ün ben yaptım oldu cinsinden “defacto” hareketlerini ciddiye almıyoruz. Kemalizm ve Ergenekon yandaşları basit hinliklerin peşine düşseler de, Mütefekkir Salih Mirzabeyoğlu’nu cezaevine atanlar, işkence yapanlar, Telegramın içinde olanlar veya gözyumanlar cümlesinden, olanların ve olacak her şeyin sorumlusu olarak zihinlere “Can Düşman!” olarak kazınmıştır.

Avukat Öztürk’ün, Bülent Orakoğlu hakkında söylediği “Ergenekon örgütü tarafından yönetildiği ifade edilen İBDA-C terör örgütünün yayın organı FURKAN adlı dergiye röportaj verdiği tespit edilmiştir…” cümlesindeki hakikate kıyan ifadesini asıl suretine çevirip şu şekilde ifade ediyoruz; ”Kemalizm ve ona bağlı olan kollardan Ergenekon’a karşı mücadele veren BD-İBDA hareketine bağlı yayın organı”. Ve bununda tescil markası olarak 2008 yılında yapılan sözü geçen röportajı “Furkan Dergisi”nin, “Can Düşman”ının alnına vurduğu mühür! diyerek bazı bölümlerini aktarıyoruz:

Saadeddin UstaosmanoğluKitabınızda Doğu Perinçekle ilgili iddialarda bulunuyorsunuz. Perinçek’i devamlı saf değiştiren olarak nitelendiriyorsunuz. Hâlâ, bu kadar saf değiştiren, herkese çamur atabilen ve yıkılmayan bu adamın konumunu korumasını nasıl izah edersiniz? “Ergenekon’dan da bahsetmiyor” diyorsunuz. Ergenekon soruşturmasının sonucunda ismi çıkabilir mi?

Bülent Orakoğlu- Bu konuda bir şey söyleyemem, Ergenekon soruşturması sonucunda göreceğiz. Perinçek’in geçmiş siyasi tarihine baktığımız zaman, PKK’nın ilk kuruluş aşamalarında, Apocular diye bilinen dönemde birbiriyle çok ciddi çatıştıklarını görüyoruz.

Saadeddin Ustaosmanoğlu.- Öldürüyorlar

Bülent Orakoğlu-Evet, Apocular Perinçek’in adamlarını öldürüyor. Ama 1989 yılından itibaren diyalog başlıyor. Perinçek Abdullah Öcalan’ı ziyarete gidiyor…

Bakıyorsunuz Perinçek’in TSK aleyhine sözleri var. 2000’e Doğru dergisinde bunları yazıyor. Rauf Denktaş hakkında da, o dönemim sol jargonuyla, aleyhte iddiaları var. Ama bugün Denktaş’ı çok övüyor. Aynısını Çevik Bir paşada da görüyoruz. İlk önceleri Çevik Bir paşayı övüyor ama daha sonra paşa hakkında aleyhte yazılar yazdığını görüyoruz.

Perinçek’i çözmek, Türkiye’nin siyasi tarihini çözmekle eşdeğer. Perinçek, 1970’li yıllarda TSK içine sızdı. En yakın arkadaşı Gün Zileli bunları anlattı. Perinçek’in TSK’daki hem Şafak gurubu, hem kara kuvvetlerindeki gurubu ortaya çıkartıldı. Perinçek bunlarla ilgili olarak yargılandı. Ona bağlı subaylar işden el çektirildiler. Yalnız, Perinçek gurubuna dâhil olup halen göreve devam eden, bilhassa 28 Şubat sürecinde bir iki kişi var. Perinçek halen, “ben TSK istihbaratından bilgi alıyorum” diyebiliyor.”

Röportajın Tam Metnine Buradan Ulaşabilirsiniz

Emniyet İstihbarat Eski Daire Başkanı Bülent Orakoğlu Röportajı


Emniyet İstihbarat Eski Daire Başkanı Bülent Orakoğlu:“AMERİKA, İSRAİL HAYDUT DEVLETLERDİR!”

Röportaj: Saadeddin Ustaosmanoğlu

Takdim:Bülent Orakoğlu, 1950 Eskişehir doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Eskişehir’de tamamladıktan sonra Ankara Polis Koleji’ni bitirdi. 1971 yılında Polis Akademisi’nden mezun oldu. Sırasıyla İstanbul Toplum Zabıta Müdürlüğü’nde komiserlik, Diyarbakır-Bismil Emniyet Amir Vekilliği, Diyarbakır Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü, Çanakkale-Gelibolu Emniyet Müdürlüğü, Çanakkale İstihbarat ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü, Hatay İstihbarat ve Terörle Mücadele Müdürlüğü, İstanbul İstihbarat Müdürlüğü, Giresun İl Emniyet Müdürlüğü, Hatay İlEmniyet Müdürlüğü, Niğde İl Emniyet Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu.16 Temmuz 1997 tarihinde casusluk ve vatan hainliği suçlamasıyla tutuklanarak Mamak Askerî Cezaevine kapatıldı. 56 gün hapis yattıktan sonra beraat etti.Evli ve üç çocuk babası olan Orakoğlu halen bir dedektiflik bürosu kurma çalışmalarını sürdürmektedir. Çalışkan ve cevvâl yapısı itibariyle, eski değil, eskimez istihbaratçı sıfatını hak eden Orakoğlu, 28 Şubat döneminde, hukuksuzluğa meyleden militarist güçlere karşı dik durmasıyla halkın dikkatini üzerine topladı.Orakoğlu ile son kitabı vesilesiyle yaptığımız röportaj, her iki taraf hesabına fikirlerin samimi olarak serdedilmesi şeklinde gerçekleşti… Bu samimi sohbetten çıkan sonucun mahiyetini tabiî olarak okuyucularımızın anlayışına tevdi ederek aradan çekiliyoruz. Buyurun:

Saadeddin Ustaosmanoğlu- Son kitabınızda, “Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve Türkiye’ye teslim edilmesi Türkiye’nin millî çıkarlarına uygun muydu, değil miydi? Bu sorunun cevabı Türkiye’nin dış politikalardaki bağımsızlığı ile doğru orantılıdır diye düşünüyorum” diyorsunuz. Bu şüpheci yaklaşımınıza nisbetle sormak gerekirse, Türkiye’nin dış politikası Türklerin elinde değil, Öcalan da sizin ifadenizle, derin Türkler tarafından kullanılan bir kişi. Bu şartlarda, Türkiye diye Türklere ait, Müslümanlara ait bir ülkeden bahsetmek ne kadar mümkün?

Bülent Orakoğlu- Şimdi… Siz fazla derine inmişsiniz… Biz bunu söylerken şuna dayanarak söyledik, Türkiye’de uzun yıllardan beri, hemen hemen cumhuriyet kurulduğundan 10 sene sonra başlayan gerilim noktaları var. Türban, irtica gibi. Çoğaltabiliriz bunları. Bu gerilim noktaları üzerinde Türkiye’deki, Türkiye üzerinde karar veren mekanizmalar veya Türkiye Cumhuriyeti anayasal kuruluşları nedense bir türlü anlaşamıyorlar. Mesela siyasi iktidarlar belli kesim tarafından yok sayılıyor. Bunlar, siyasi iktidarları her zaman hata yapabilecek unsurlar olarak görüyorlar. Bu millet iradesinin kabul edilmemesi anlamına da geliyor. Bundan dolayı da bugüne kadar Türkiye’nin, Türk milletinin çıkarları açısından olduğu iddia edilen Türkiye Cumhuriyeti devletinin bir takım kırmızıçizgileri olmuş. Bu kırmızıçizgiler milletimizin özbeöz değerleri değil. Bu kırmızıçizgileri, bizlere dayatılmış kırmızıçizgiler olarak gördüğüm için bunu söyledim. Bir oyun oynanıyor. Dünyada oynanıyor. O oyunun en önemli ayaklarından birisi de Ortadoğu ve tabiî ki Türkiye. Baktığımız zaman PKK örgütünün 26 yıldan beri çok ciddi bir şekilde can almaya devam ettiğini görüyoruz. Bu örgütün 150 civarında üst düzey yöneticisi var. Türkiye Cumhuriyeti bunları enterne edebilir. Ama edilmiyor.

S.U.- Niye?

B.O.- Sebeblerden bir tanesi, oynanan büyük oyundan dolayıdır. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) denilen bir proje var, biliyorsunuz. Ancak, BOP’nin ne olduğu belli değil. Çünkü BOP’ni hiçbir istihbarat birimi ortaya çıkarmış değildir. Ne Rusya, ne Almanya, ne İtalya, ne Türkiye istihbarat birimi BOP hakkında bilgi sahibi değildir. BOP, bunu hazırlayan ve uygulayanlar tarafından, bilinmesi gerektiği kadar ortaya atıldığı için herkes bir fikir yürütüyor. BOP’nin şu anda pek işlediği de söylenemez.

S.U.- Peki şu söylenebilir mi? Hem BOP çalışır durumda değil ama aynı zamanda, sözünüze binaen söylüyorum, istihbarat birimleri de konu üzerinde hâkimiyet kurmuş değiller.

B.O.- Bu tüm dünya için geçerli. Bunu kuranların, uygulayanlarınistediği kadarını dünya biliyor. BOP’nin en az 80-100 yıllık tarihi olduğunu düşünüyorum. Bu proje hakkında bizim bildiğimiz, şu şu ülkeleri kapsadığı ve burada bir takım emperyalist ülkelerin hâkimiyet kurmak istediği. Olayı bu şekilde kurduktan sonra, Türkiye üzerine baktığımız zaman, Türkiye de bir Ortadoğu ülkesidir. Zaten 70-80 yıl evvel biz buraların hakimiydik. Biz, bırakın orada yaşayan insanları, oradaki Türkmenleri bile muhafaza edememişiz.

S.U.- Yanlış politikalar nedeniyle…

B.O.- Evet. İsmet İnönü’nün politikası var, Türkiye dışında Türklerle hiç ilgilenememiştir. Türklerle ilgilenemediğimiz gibi Ortadoğu da tamamen kendi haline bırakmışız. Zaten Türkiye bu tür nemelazımcı dış politikalarla ve yabancı güçler ve içerideki uzantılarıyla terör kullanılarak, gerilim noktalarımıza etki yaparak Türkiye’nin dış politikaları en kritik zamanda yönlendirmeye çalışılmaktadır. Şimdi PKK’ya yönelik 25. sınır harekâtı yapıldı. Bu sınır harekâtlarında, hepsinde olmasa bile en az 10 tanesinde PKK’nın bittiği iddia edilmiş, medya tarafından. Bu da Türkiye’yi idare eden mekanizmaların halkı doğru bilgilendirmediğini gösteriyor.

S.U.- İlk sorumuzda geçtiği gibi, burada inisiyatif Türkiye’nin elinde değil.

B.O.- Tamamen yabancıların elinde dersek yanlış olur.

S.U.- Değil dersek…

B.O.- O da yanlış olur. PKK’nın 26 yıldır devam etmesinin sebebi, Türkiye’yi yöneten karar mekanizmalarının bu olaya farklı yaklaşmaları ve bakış açılarıdır. Bitirilmemesinin en önemli sebebi budur.

Ne zaman dış politikayla ilgili önemli bir takım kararlar dönemecine gelindiğinde bu terör örgütü birden bire ortaya çıkıyor ve Türkiye idare eden, başta siyasi iktidarları çok ciddi sıkıntıya sokuyor. Türkiye’de halkın oylarıyla iktidara gelmiş meşru iktidarlar ya ekonomi ya da terörle uzaklaştırıldılar. Türkiye’de 3’ü fiili 1 postmodern 4 darbe var. Türkiye’yi darbe şartlarına getiren bu zihniyetlerdir.

S.U.- Nedir bu zihniyet?

B.O.- Yabancı ülkelerin gizli servisleriyle ve bunlarla işbirliği yapan birtakım kişiler vardır. Bunlar çeşitli kurumlar içerisinde olabilir. Bunlar ortaya çıkartılamamıştır.

Türkiye’nin koyduğu kırmızıçizgileri, hatırlarsanız Karadayı paşa döneminde olsun, Hilmi Özkök paşa döneminde olsun birtakım kırmızıçizgilerimiz ortaya konmuş ve bunlar savaş sebebi sayılmıştı. Şimdi bunları karşı taraf fersah fersah geçti ama savaş hali olmadı. Çünkü bunlar bizim milli kırmızıçizgilerimiz değil, bunlar yabancı ülkelerin içimize sızarak bize uygulatmış oldukları…

S.U.- Sanal

B.O.- Evet, sanal çizgilerdir… Devlet sırları kavramı çok muğlak kullanılmış, ne olduğu belli değil.

S.U.- İstismar ediliyor

B.O.- Şöyle istismar ediliyor, biz her olayı devlet sırrı sayıp kamuoyunu bilgilendirmezsek kapalı bir ülke görüntüsü vermiş oluruz. Burada önemli olan, demokrasilerde ülkeyi idare edenlerin halka hesap verme zorunluluğudur. Türkiye’de bu sıkıntı gözükmektedir. Darbeler, Türkiye’yi sıkıntıya, faili meçhul cinayetlere, toplumu kamplaşmaya götüren psikolojik harekâtlardır. Yabancı ülkeler ve içerdeki uzantıları tarafından tezgâhlanmaktadır. Bunların önlenebilmesinin tek şartı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin şeffaf olmasıdır. Abdullah Öcalan Türkiye’ye niçin teslim edildiği okunamamıştır. PKK’nın kuruluşunda yabancı emperyalist güçler olduğu kadar, onların güdümündeki, maalesef kamu görevlileri de vardır.

S.U.- 28 Şubat dönemindeki bir konuşmanızda, “militarist güçler ihtilale kalkışırsa kadromuzla muhalefet ederiz” demiştiniz. Militarist güçler istedikleri zaman ülke yönetimine müdahil olabiliyorlar. En son 2004’de yaşanan hadisede gördük ki, 4 kuvvet komutanı ihtilal hazırlığı yapmış ama becerememişler. İçlerinden birisi şunu söylüyor, “ABD bize destek vermiyor, ihtilali yapmamız zor.” Yapamadılar. Buradan şu mânâ çıkmıyor mu; aslında NATO’ya bağlı Türk ordusu bizim değilmiş gibi… Ve İstediği zaman ABD, polis de dâhil olmak üzere halkın her kesimini mağdur edebilecek hamleyi yaptırtabiliyor. Buradan PKK’ya gelirsek, PKK hadisesinin bitirilmemesinde militarist güçlerin rolü var mıdır, yok mudur?

B.O.- TSK olsun, polis olsun anayasal kurumların kurumsal iradesi vardır. Kurumsal irade yönünden söylediğinizi kabul etmek kesinlikle mümkün değildir. Ama zaman zaman bu birimlerin başına geçen insanların emperyalist ülkelerle olan ilişkileri vardır. Mesela 28 Şubat süreci. Çevik Bir paşanın İsrail lobileriyle olan ciddi ilişkileri ve o süreç içerisindeki ağırlığı emperyalist güçlerin ordu içerisinde etkin olduğu izlemini vermiştir. Ama öyle değildir. Dikkat ederseniz, Çevik Bir paşa ve onun etrafında bulunan ekip 28 Şubat süreci sonrasında tasfiye edilmişlerdir.

S.U.- Anlattığınıza göre kurumsal idare anayasal kurumların elinde fakat bugüne kadar yaşadığımız bir hakikat var Türkiye’de, bütün kurumlar birbiriyle muhalefet içerisinde. Birbiriyle muhalefet pozisyonu içerisinde olan kurumların içine bahsettiğiniz sızmalar olduğuna göre ve hadiseler hep onların lehine sonuçlandığına göre burada kurumsal irade, yüzde üzerinden 4-5’lerde durmuyor mu?

B.O.- Hayır, hayır… Böyle bir şeyi kendi anlayışımla kabul edemem! Bütün kurumlar içerisinde sessiz çoğunluk vardır. Bunlar seslerini çıkarmadıkları için, yabancı unsurlarla işbirliği yapanlar da önemli mevkilerde bulunduklarından çokmuş gibi görünüyor. Sessiz çoğunluk bunları enterne etmeli. Sessiz çoğunluk taşın altına elini koymalıdır.

S.U.- Yine anlattıklarınızdan yola çıkarsak, Türklere tahakküm eden Türkler, Kürtlere tahakküm eden Kürtler var. Bu memleketin realitesi değişmiyor. Biz bunu kendi diyalektiğimizde şöyle ifade ediyoruz, bu memlekette herkes ve her şey 3000 dönme Sabatayist aileye çalışıyor. Dolayısıyla bir Türk olarak bu memlekette kendimi hür hissetmiyorum ki Kürdün meselesiyle alakalı bir şey söyleyebileyim. Dolasıyla burada Kürt meselesi detaylı bir şekilde değerlendirilirken aynı şekilde Türk meselesi de, yani Türklere zulüm edenler de değerlendirmeye tabi tutulmaları gerekmiyor mu?B.O.- Bu sizin kendi düşünceniz. S.U.- Tabi, ben bir vatandaş olarak bunu soruyorum!

B.O.- Türkiye Cumhuriyet’inde en üst düzeylerde görevde bulundum, iftiralarla cezaevine atıldım. Ama hiçbir zaman devlete küsmedim. Bu bir mücadeledir. Hak’la bâtılın mücadelesi! Bu mücadele her dönemde olmuştur. Bizim mücadelemiz, Türkiye Cumhuriyeti kurumları içerisinde yanlış yapanları ayıklamaktır. Bugün Türkiye’de yetkilerini, kendi çıkarlarını milletin ve devletin üzerinde gören ama bu kendi çıkarlarına dokunulduğu zaman sanki devletin menfaatlerine dokunuluyormuş gibi gösteren bir takım üst düzeyde insanlar vardır. Bizim savaşımız bunlarladır. Devlet, milletin emrinde olmalıdır. Türkiye’de devlet milletin emrinde olsunla, millet devletin emrinde olsun çatışmaktadır. Olay bu kadar basittir!

Sabatayizim gibi konular çok ciddi konulardır ama çok da sulandırılmıştır. Ne asker, ne de polis bilerek sabatayistler hizmet etmezler!

S.U.- Kullanılabilirler ama

B.O.- Devletin istihbarat birimleri vardır. Bu sabatayistleri bir takım yazarlar değil de devlet ortaya çıkartmalıdır.

S.U.- Kitabınızda Doğu Perinçekle ilgili iddialarda bulunuyorsunuz. Perinçek’i devamlı saf değiştiren olarak nitelendiriyorsunuz. Hâlâ, bu kadar saf değiştiren, herkese çamur atabilen ve yıkılmayan bu adamın konumunu korumasını nasıl izah edersiniz? “Ergenekon’dan da bahsetmiyor” diyorsunuz. Ergenekon soruşturmasının sonucunda ismi çıkabilir mi?

B.O.- Bu konuda bir şey söyleyemem, Ergenekon soruşturması sonucunda göreceğiz. Perinçek’in geçmiş siyasi tarihine baktığımız zaman, PKK’nın ilk kuruluş aşamalarında, Apocular diye bilinen dönemde birbiriyle çok ciddi çatıştıklarını görüyoruz.

S.U.- Öldürüyorlar

B.O.- Evet, Apocular Perinçek’in adamlarını öldürüyor. Ama 1989 yılından itibaren diyalog başlıyor. Perinçek Abdullah Öcalan’ı ziyarete gidiyor…

Bakıyorsunuz Perinçek’in TSK aleyhine sözleri var. 2000’e Doğru dergisinde bunları yazıyor. Rauf Denktaş hakkında da, o dönemim sol jargonuyla, aleyhte iddiaları var. Ama bugün Denktaş’ı çok övüyor. Aynısını Çevik Bir paşada da görüyoruz. İlk önceleri Çevik Bir paşayı övüyor ama daha sonra paşa hakkında aleyhte yazılar yazdığını görüyoruz.

Perinçek’i çözmek, Türkiye’nin siyasi tarihini çözmekle eşdeğer. Perinçek, 1970’li yıllarda TSK içine sızdı. En yakın arkadaşı Gün Zileli bunları anlattı. Perinçek’in TSK’daki hem Şafak gurubu, hem kara kuvvetlerindeki gurubu ortaya çıkartıldı. Perinçek bunlarla ilgili olarak yargılandı. Ona bağlı subaylar işden el çektirildiler. Yalnız, Perinçek gurubuna dâhil olup halen göreve devam eden, bilhassa 28 Şubat sürecinde bir iki kişi var. Perinçek halen, “ben TSK istihbaratından bilgi alıyorum” diyebiliyor.

S.U.- Yeni Aktüel Dergisi’ne vermiş olduğunuz röportajda, “Eşref Bitlis ve ekibi, buna Cem Ersever de dâhil, TSK’dan enterne edilmelerindeki en önemli sebeblerden biri Güneydoğu’da ve Kuzey Irak’ta ABD’nin projeleri dışında millî ve bu ülke yararına bir takım projeler yürütmeleriydi. Türkiye’de birçok kurumda milletin iradesini hâkim kılacak bir yapıyla karşı yapı hep mücadele halinde. Ama bu mücadele kamuoyu önünde gerçekleşmiyor” demişsiniz. Hadiseyi fikri bir boyuta taşıma amacıyla şunu sormak istiyorum; birbiriyle çatışan bu iki gruptan biri tamamen emperyalist güdümlü. Peki, sizin ifadenizle millî menfaatler için çalışan ikinci gurup ne kadar millî? Millî olduğunu iddia eden grubun alternatif dünya görüşleri mevcut mu? Menfi gurup içinde gözüken AKP’nin iktidara getirilmesi için ABD’nin yaptığı hamlelere bakarak birinci grubun kazandığına hükmedemez miyiz? Ciddi bir dünya görüşünden mahrumiyetin gereği olarak, her iki halde de bahsettiğiniz iki grupta meselenin özünde bu halkın aleyhine bir pozisyon almıyorlar mı?

B.O.- Ben AKP’yi kastetmedim ki! Millî’den kastımızı ortaya koyalım. Siz “Milli”yi başka türlü değerlendirmişsiniz, sorunuzdan öyle anlıyorum. Millî’den kastımız, milletin değerlerini ön planda tutan ama aynı zamanda devletin menfaatlerini de gözeten, bu değerleri çatıştıran değil de kaynaştıran bir anlayıştan bahsediyorum. Millî’likten anladığımız, ülkeyi sevmek, emperyalistlerin çıkarlarına çalışmamak. Yoksa Millî’likten kafatasçılığı, ülkücülüğü kastetmiyorum.

Ülkeyi kurtarmak adına bir takım gruplar çıkmıştır, Ergenekon gibi. Ama bunlar da emperyalizm tarafından kullanılmıştır.

S.U.- Soruma cevap bulmak açısından meseleyi biraz daha açmak istiyorum. Gazeteci Mithat Bereket’in programında İsrail’in başbakanlarından Şimon Perez bir soru soruyor, “Müslümanların demokrasiye karşı alternatifleri var mı?” Perez bu soruyu sorarken, “demokrasi bizim” diyor. Biz Millî derken, yaratılış hakikatimize, dünyaya geliş sebebimize uygun davranmayı kastediyoruz. Bizim dünyaya geliş sebebimiz, Yaradan’a kul olabilmektir. Bu da Kur’an, sünnet, icmâ, kıyasla ortaya konmuştur. Kur’an, sünnet, icmâ, kıyas nokta-ı nazarından biz Batılılara herhangi bir alternatif sunamadığımız için onlar, “Müslümanların demokrasiye karşı alternatifleri var mı?” diye rahatlıkla sorabiliyorlar. Bu soruyla bize, “alternatifiniz olmadığına göre bizim uydurduğumuz demokrasiye uyacaksınız” deniliyor. Bu mânâdaki Millî güçler, onların değerleriyle bir takım işler yapma girişiminde bulunduklarına göre, yine yenilmiş olmuyorlar mı?

B.O.- Sizin söylediğiniz farklı bir şey. Hukuk içerisinde Türkiye Cumhuriyetinin kanunları var. Siz diyorsunuz ki, bu kanunlar yabancı ülkelerin bize dayattığı kanunlardır. Demokrasi için de…

S.U.- Evet, bir Müslüman olarak varoluş sebebimizde demokrasi yok!

B.O.- Her ülkenin kuralı vardır. Her ülkenin demokrasisi vardır. Türkiye’deki demokrasinin tamamen Avrupa tarafından Türkiye’ye monte edildiğini söylemekte bana göre yanlıştır. Bu konuda fazla bir açılım yapmak istemiyorum. Sizin dediğiniz noktada iş sıfıra düşer.

S.U.- Sıfıra düşerse kurtuluruz belki

B.O.- (Gülüşmeler) Yasalar içerisinde hareket etmeliyiz. Yoksa illegaletiye gireriz. Demokrasi, güçlünün güçsüzü ezmemesidir!

S.U.- Ama en demokrat ABD herkesi eziyor

B.O.- ABD’nin demokrat olduğunu siz söylüyorsunuz, ben söylemiyorum!

S.U.- Batı da öyle. ABD işgal ettiği ülkeleri demokrasi adına işgal ettiğini söylüyor.

B.O.- Ben ABD’nin, İsrail’in, İngiltere’nin Ortadoğu’da huzur olmasını istediğine inanmıyorum. Ortadoğu’ya demokrasi diye terör götürdüklerine inanıyorum. Amerika, İsrail haydut devletlerdir.

S.U.- Peki bu haydut devletlerin demokrasisinin bize ne faydası vardır?

B.O.- Ne yapalım, demokrasiden vazmıgeçelim?

S.U.- Yaradılışımıza uygun, demokrasi dışında bir alternatifimiz olamaz mı?

B.O.- Bunları daha geniş bir zamanda konuşalım!

S.U.- İsmailağa Camii içerisinde Hızır ve Bayram Hocamızın şehid edilmesiyle ilgili söyleyeceklerinizle röportajımızı noktalayalım.

B.O.- Bunu ayrı bir mesele olarak daha sonra detaylı olarak konuşalım.

MİT MÜSTEŞARI HAKAN FİDAN ERGENEKON KLASÖRLERİNDEKİ BU LİSTEYE NE DİYECEK


Ergenekon Davasında iddianameye giren belgelerle pek çok MİT personelinin isim ve telefon bilgilerinin deşifre edildiğini daha önce haberleştirmiştik. (Okumak için tıklayın )

Savcıların hazırladığı iddianame eklerine bakıldığında pek çok MİT personelinin kimlik bilgilerine ulaşılabiliyordu. MİT personelinin dava dosyası yoluyla da olsa deşifre edilmesi suç teşkil ediyordu.

Zira MİT yasası olarak bilinen, 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri Ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’nun Cezai Hükümler başlıklı 27. maddesine göre; “Milli İstihbarat Teşkilatı’nın görev ve faaliyetlerine teallük eden evrak veya malumatı istihsal eden kişi, fiil daha ağır bir cezayı gerektirmiyorsa iki seneden sekiz seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır." deniliyordu. Odatv haberinde bu durumun MİT’in Ergenekon Savcıları’na dava açma hakkını doğurduğu anlatılıyordu. Ancak MİT haberin ardından bir dava açmadı.

İşte bu süreçte önemli bir ismin telefonu daha iddianameye girdi. Ergenekon Davası’nın Kayseri ayağını ele alan 2. klasörün, 184. sayfasında MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ait cep telefonu numarası deşifre edildi.

İddianameye Yusuf Erikel’in tutuklanmasıyla giren telefon numaralarının MİT Müsteşarı’na ait olduğunu Erikel de şu sözleriyle doğruladı: ”Arayın MİT’i sorun şimdiki MİT müsteşarı Hakan Fidan çok yakın arkadaşımdır. Ona sorun ‘Yusuf Erikel yalan söylüyor mu?’ diye. Tek yalan söylemedim.”

Böylelikle 2. klasör 184. sayfadaki Hakan Fidan kaydının da MİT müsteşarına ait olduğu açıklığa kavuştu. Türkiye’nin en önemli istihbarat kurumunda bulunan Hakan Fidan’ın telefon numarası böylece savcılar tarafından deşifre edildi.

İşte Fidan’ın isminin bulunduğu o liste:

(Telefonlar Odatv tarafından karartılmıştır.)

Odatv.com

Siyonizm, ittihatçılar, İsrail, Ergenekon ve sonra – Alper Tan


ADİL SERDAR SAÇAN ERGENEKON MAHKEMESİ’NE ORASINI NEDEN GÖSTERDİ /// CC : @odatv @adilserdars @ ATuncayOzkan


Ergenekon Davasının tutuklu sanığı gazeteci Tuncay Özkan’ın “Anne Canım Hiç Acımadı” kitabı çıktı. Özkan kitabında Ergenekon Davası’nda yaşanan pek çok trajikomik olayı ele alıyor.

Kitapta okuyanları çok güldüren sohbetlerden biri Adil Serdar Saçan ile Mahkeme heyeti arasındaki hastalık sohbeti.

İşte kitapta okuyanları güldüren diyaloglar:

“Sanık Adil Serdar Saçan : Bunların hepsi yalan dolan. Böyle suç mu olur, delil mi olur? Savcı Bey delil nerede?

Savcı : Bak şu telefon dinlemesine, bir de dinlendiğini biliyorsun başka numara istiyorsun. Yalan mı? Ama kaçmaz yakaladık. 7860 numaralı dinleme, okuyorum. (Savcı abartır, spiker gibi okuyor)

“Adil Serdar Saçan: Alakasız bir numara versene

Tuncay Özkan: Efendim

A.S.S.: Alakasız bir numara verir misin

T.Ö.: Veremem dışarıdayım

A.S.S.: Niye bulunduğun yerde yok mu?

T.Ö.: Yok ben seni arayayım

A.S.S.: Yok hayır sen beni arama

T.Ö.: Tamam işte alakasız bir numara vermek için alakalı bir yerden arayayım

A.S.S.: Evet acil olursa iyi olur

T.Ö.: Artık telefon konuşmalarımız çok iyi oldu ya alakasız

A.S.S.: Acil olursa iyi olur

T.Ö.: Acil olursa iyi olur

A.S.S.: Evet

T.Ö.: İyi peki hadi öptüm

Ayrıca öptüm diyerek aralarındaki samimiyeti…”

Sanık Adil Serdar Saçan :Başkanım… Valla billa şeyimde şey çıktı, onun doktor tanıdığı çok, o yüzden aradım. Onun doktorları da sanık, tutuksuz, sorun. Doktor sordum ondan. Benim telefonu polisken operasyon yaptığım çete dinliyor da onlar duymasın istedim. Yoksa 13 yaşımda devlete teslim olmuşum. Yani devletten şeyimi sakınır mıyım?

Başkan: Neyinde ne çıktı anlamadım, ne sordun?

Sanık A.S.S. : Şey, başkanım şeyi (Gözüyle erkeklik organını gösterir. Sessiz film gibi anlatır)

Başkan: Anlamıyorum.

Sanık A.S.S. : Başkanım… Öf ya öf. Of ya… hastalandım (iki elini açar sonra küçültür hastayı eliyle ellerinin ucuyla ve gözüyle işaret etti.) Ergenekoncu diye doktora gidemeyecek miyim? Suç mu doktor aramak? Bunun terörle ne alakası var şimdi?

Başkan : Tamam anladık.

Sanık A.S.S. : Bunlar telefon dinleme manyağı olmuşlar. Her şeyi dinlemişler. Karımızla, çocuğumuzla, insanların sevgilileriyle konuşmaları bile dinlemiş, koymuşlar. Amaç teşhir. Oysa bu yapılan suç. Bunlar sizi bile dinler efendim.

Başkan: Bizim dinlenmediğimiz ne malum? Kardeşime telefon ediyorum açmıyor. Şaka değil, gerçek.

Avukat Filiz Esen : Efendim dinlemenin kararı da hukuka aykırı. Sanık aynı zamanda diğer sanığın avukatı. Bu dinlemelerin kararı yok. Suç bunlar. Kirli siyaset için dinleme yapılıyor. Bunlarla özel hayatlar ortaya dökülüyor. İtibarsızlaştırma yapılıyor. İddianame eski İstanbul Valisi için iki kez homoseksüel diye, bir kez de İ..ne diye başlayan cinsel tercih suçlaması yapıyor. Bir de bunu siyasallaştırıyor. Muhalefet partisi genel Başkanı ile ilişkilendiriyor. O vali onun kızının düğününe katıldı. Yanına oturdu deniyor. Bunlar yasal değil. Bunların dinleme kararı olamaz.

Savcı : Öğleden sonra gel ben sana gösteririm.

Avukat Filiz Esen: Oldu mu şimdi? Ayıp!”

Odatv.com

“Sabahattin Ali’yi ben öldürdüm”


Emniyet arşivindeki gizli dosyalar, Devlet Arşivlerine devredilirken, ‘’Derin devletin ilk cinayeti’’ Sabahattin Ali düğümü de çözülüyor. İstihbarat teşkilatı MAH mensubu Ali Ertekin, ‘’Evet ben öldürdüm’’ dedi.

Emniyet arşivindeki gizli dosyalar, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğüne devredilirken, Sabahattin Ali cinayetiyle ilgili 64 yıllık sır da aydınlanıyor. 1948’de işlenen cinayetin şüphelisi ve dönemin istihbarat teşkilatı MAH mensubu Ali Ertekin, ‘’Evet ben öldürdüm’’ dedi.

Cinayetle ilgili yeni bilgiler, Yenigün Gazetesi sahibi Kemal Bayram Çıkurkavaklı’nın, Ali Ertekin ile yaptığı görüşme notlarının yayınlanmasıyla ortaya çıktı. 1992’de ölen Çıkurkavaklı’nın bu notları, oğlu Alev Çıukurkavaklı tarafından ‘’Sabahattin Ali olayı’’ adıyla kitaplaştırıldı.

‘’FAİK TÜRÜN KOMUTANIMDI’’
Tanyeri yayınlarından çıkan kitapta, baba Çukurkavaklı, Ali Ertekin’in itiraflarını anlatıyor. Zeytinburnu Astsubay okulunu bitiren Ertekin, 12 Mart döneminde İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olan Faik Türün’ün de, 1943’de Teğmen rütbesi ile komutanı olduğunu belirtiyor. İstanbul, Anadolu Hisarı, Göksu caddesinde bir evde yaşayan Yugoslav göçmeni olan Ali Ertekin, eşi Bedia Ertekin ile birlikte şu bilgileri veriyor:

‘’ Şişli süvari okulunda inzibat başçavuşuyken, bir tüfek kayboldu, beni sorumlu tutup ordudan ihraç ettiler. İstanbul’da iş buldum. Adalet Cimcoz adlı bir kadının kamyonu vardı. (Annesi Alman babası Topçu subayı olan dublaj sanatçısı) Trakya’dan peynir getiriyordu. Sabahattin Ali de bu kadının katibiydi. Giren çıkan malları kontrol ediyordu. Beraber, Kırklareli Üsküp nahiyesine peynir almaya gittik. Sabahattin Ali, mandıra yerine ormanın içine ve sınıra doğru yürümeye başladı. Önce Bulgaristan’a sonra Moskova’ya gideceğini, Türkiye’ye dönüp, hükümeti devireceklerini söyledi. Ben karşı çıktım sınırdan geçemeyeceğimizi söyledim. Tartıştık, elimde kalın bir ağaç dalı vardı, vurdum yere yığıldı. Öldüğünü anlayınca orada bırakıp İstanbul’a döndüm’’

Cinayetten kimseye bahsetmediğini 5-6 ay sonra Milli Emniyetten (bugünkü MİT) Zeki Kayraklı adlı bir kişinin kendisini sorguladığını belirten Ertekin, ‘’Beni serbest bıraktılar, ardından da, Sultanahmet Cezaevinde yatıp çıkan komünistleri takip, onlarla ahbap olup, bilgi alma görevi verdiler’’ dedi. Halat fabrikasında işe de sokulan Ertekin burada 17 yıl çalışıp, emekli oldu. 1906 doğumlu olan Ertekin, artık hayatta değil…

HALA FAİLİ MEÇHUL
1907 yılında Edirne’de doğan Sabahattin Ali, Öğretmen Okulunda mezun oldu ve ilkokul öğretmenliği yaptı. ‘’İçimizdeki Şeytan" adlı romanı milliyetçi kesimde tepki topladı ve meslekten çıkarıldı. Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz’la birlikte Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Öküz Paşa gibi siyasi mizah dergileri çıkardı. Hakkında açılan davalar nedeniyle, cezaevinde yattı.

Yurt dışına gitmek isteyen Sabahattin Ali, pasaport alamayınca, Bulgaristan’a kaçmaya karar verdi. Ancak 2 Nisan 1948’de cesedi Edirne yakınlarında, Bulgaristan sınırında ormanlık arazide bulundu. O dönemin istihbarat teşkilatı MAH mensubu Ali Ertekin tarafından ihbar edildiği, işkencede öldürüldüğü ve suçu da Ertekin’in üstlendiği öne sürüldü. Ertekin yargılandı ancak çıkarılan afla serbest kaldı. Sabahattin Ali olayı da, faili meçhul kaldı.(Gazeteport)

Koşaner’den skandal şantaj talimatı /// CC : @TSK_Bilgi_Notu


Genelkurmay eski Başkanı Koşaner ve dönemin 2. Başkanı Güner’in yetki alanlarının dışına çıktıkları, ‘gerekirse şantaj yapın’ talimatı verdikleri anlaşıldı…

İç savaş’ ve ‘rövanş’ tehditlerini doğrulayan skandal bir belge gün yüzüne çıktı. Genelkurmay eski Başkanı Koşaner ve Aslan Güner’in imzasını taşıyan Ocak 2011 tarihli belge, darbe çalışmalarına zemin hazırlayacak unsurlar içeriyor.

Bugün gazetesinin haberine göre; İnternete düşen ses kayıtlarında ‘iç savaş’ ve ‘rövanş’ tehditleri yapan Balyoz tutuklusu generallerin bu sözleri “Neye güvenerek söyledikleri” tartışılırken skandal bir belge gün yüzüne çıktı. Cuntacı askerlerin darbe çalışmalarına zemin hazırlayabilecek ve fişlemeye olanak tanıyabilecek bir çalışmanın temelinin Ocak 2011’de ‘Başemir’le atıldığı anlaşıldı. Genelkurmay eski Başkanı Işık Koşaner ve dönemin 2.Başkanı Arslan Güner’in Ocak 2011 tarihli “Askeri İnsan İstihbaratı Talimnamesi” konulu bir ‘Başemir’ yayınladığı öğrenildi. Kısa adı İNİS olan İnsan İstihbaratı (İNİS) Talimnamesi’nde TSK’nın görev alanının dışına kalan birçok talimat yer alıyor. Altında Aslan Güner’in adının yer aldığı belgede, İNİS Talimnamesinin yayım tarihinden itibaren yürürlüğe gireceği belirtilirken, 2002 tarihli eski İnsan İstihbaratı Talimnamesi’nin yürürlükten kaldırılacağı vurgulanıyor.

Güner belgede, “Bu talimnamenin uygulanmasından elde edilecek sonuçlara ve günün koşullarına göre oluşacak değişikliklere ilişkin görüş ve öneriler, zaman gözetmeksizin yazılı veya elektronik ortamdan faydalanılarak Genelkurmay Başkanlığı’na gönderilecektir” talimatını veriyor. Bu arada ele geçme ihtimaline karşılık İNİS Talimnamesi’nin ilgililere okutturulduktan sonra, dağıtımı yapılan her birimden tek tek toplatıldığı öğrenildi.

ARINÇ OLAYINDAN 1 YIL SONRA
Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı,Özel Kuvvetler Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Kara Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı, Deniz Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı,Hava Kuvvetleri İstihbarat Başkanlığı, Jandarma İstihbarat Başkanlığı ve Sahil Güvenlik Komutalığı gibi 61 farklı yere dağıtılan talimnamede dikkat çekici bir yapılanma öngörülüyor. TSK’nın barış ortamında istihbarat toplamada yetkili olmadığı belirtilmesine karşılık, talimnamede barış zamanında adli kolluğun alınana giren bir çok konuda talimatların yer alması dikkat çekiyor.

alimnamede öngörülen yapının nasıl teşkil edileceği şema ve tablolarla gösteriliyor. Karargahlarda kurulması istenen İNİS Birlikleri JİTEM benzeri bir yapılanmayı akıllara getirirken, Türkiye’nin yakın geçmişinde yaşanan bazı olayların bu talimname ile bir ilişkisinin olup olmadığını da kafalarda soru işaretlerine neden oldu. İNİS çalışmasının Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a yönelik suikast iddiasıyla iki subayın gözaltına alınması olayından 1 yıl sonra yapılması da dikkat çekti.

Hakimlerin ‘kozmik oda’ya girmesine kadar uzanan bir sürecin yaşandığı dönemde iki subayın salınması, soruşturmanın üstünün kapatılması, şüpheleri İNİS Talimnamesi’ne yöneltti. Hukuk dışı çalışma Arınç’ın evinin yanında istihbarat toplayan subayların suçüstü yakalanmalarına ve bir çok skandalın deşifre olmasına rağmen Karargah’ın yasa dışı uygulamalara Ocak 2011 itibariyle devam ettiğini gösterdi. Güner onaylı talimnamenin genel esaslar bölümünde amaç, “Hemsavaş hem de barış zamanında asimetrik tehdit oluşturan ve en az konvansiyonel harp kadar yıkıcı olabilenuluslararası terörizmve bunun yurt içindeki uzantıları, psikolojik harp tehdidi…

Geniş kitleleri etkilediği ve ülke savunmasını telafisi imkansız zarara uğrattığı…” gibi ifadelerle açıklanıyor. Talimnameye göre İNİS, mülakat, sızma-sızdırma, gözlem ve gişi gibi temel harekât yanında sorgulama, tetkik-tahkik, takip ve gözetleme, teknik ve elektronik haber toplama, arama, sansür, provokasyon gibi özel yöntemleri de içeriyor. Belirlenen özel yöntemlerin Gayri NizamiHarp unsurlarıyla örtüşmesi ve üstlenilen faaliyetin Seferberlik Tetkik Kurulu Faaliyetleri ile benzerlik göstermesi de dikkat çekiyor. Talimnamede İnsan İstihbarat Teşkilatı (İNİS TEŞKİLATI) adı altında karargahlarda bir birim kurulması istenirken, nasıl hareket edeceği ve kimlere karşı sorumluolduğuda tek tek anlatılıyor.

İNİS Birliği Teşkilatı için şu tespitte bulunuluyor: “İNİS birlikleri veya karargâhının teşkilâtını standart bir organizasyon yapısı haline getirmek hata olur.Her ülkenin ve bölgenin şartları, vazife, istihbarat ihtiyaçları gibi etkenler bu teşkilâtın şekillendirilmesinde esas alınmalıdır. Bir askerî İNİS teşkilâtı; bir İNİS birliği ve bu birliğin bağlı olduğu karargâh İNİS teşkilinden ibarettir. Karargâh faaliyetleri ile toplama vasıtalarının faaliyet alanlarımümkün olduğu kadar birbirinden ayrılmalı ve teşkilâtlanmada bu husus dikkate alınmalıdır.”

Yasa dışılığa ‘MASKE’ öneriliyor
İNİS ünitelerine özgü güvenlik faaliyet ve tedbirleri dikkat çekiyor. İNİS personeli açısından da diğer askeri personelden farklı ’maske’ ve ’mazeret’ olarak adlandırılan güvenlik tedbirlerini kullanıyor. Talimname’de ’maske’ şöyle tarif ediliyor: ”İstihbarat toplayıcının gerçek görevini, bazen de kimliğini saklayarak, yaptığı işi akla uygun hale getirdiği, öğrenmesi ve savunulması basit ve inandırıcı bir temadır. Gerekli ise gerçek kimliğin saklanmasını da ihtiva eden, askeri istihbarat faaliyetini gizlemek için mevcut kimliğine, pozisyonuna ve yaşantısına uygun olarak hazırlanmış hayat hikayesidir.”

Talimnamede ’mazeret’ şöyle tarif ediliyor: ”Toplayıcının gerçek görevinin veya neyin peşinde olduğunun ortaya çıkması durumunda maskeyi, görevini ve kimliğini açığa çıkartmamak için kullandığı temadır. Belirli bir gizli faaliyet için kullanılan yedek bahanedir. Genellikle ilk kullanılan bahane veya açıklamanın geçerli olmaması üzerine, ufak çaplı bir suç veya yanlış bir uygulamaya karışmış olma keyfiyetinin itiraf edilmesi halidir. Maksat, esas gizli faaliyetin ve niyetin saklanmasıdır.”

CAN GÜVENLİĞİ TEHLİKEYE GİRER
Maske ve mazeretin haber elemanlarına kaynaklarına ulaşmada ve onlardan bilgi temin etmede personele kolaylık sağladığı vurgulanırken, istihbarat toplayıcının ve birliğin emniyeti açısından önemli olduğu belirtiliyor. Maske’nin deşifre olmasının toplayıcının, tercümanların, kaynakların can güvenliği açısından riskler doğurabileceği de hatırlatılıyor.

İNİS elemanında aranan şartlar
İNİS elemanlarından asgari bazı özelliklere sahip olması isteniyor. Talimnameye göre iyi bir İNİS toplayıcısı şöyle tarif ediliyor: “İyi ahlaklı, kendisini mesleğine adamış olmalıdır. Görevi ve onurunu her şeyin üstünde tutmalı, görev dışında yetki ve nüfuzunu kullanmamalıdır. Zeki, kabiliyetli, enerjik ve kararlı olmalı, kuvvetli bir hafızaya, muhakeme yeteneğine ve sağduyuya sahip olmalıdır. Konusuna hakim, genel kültürü yüksek, güncel olayları takip edip okuyan bir kimse olmalıdır. Özellikle tarih, sosyoloji, kültürel antropoloji, coğrafya, siyaset, uluslararası ilişkiler, ekonomi, kamu yönetimi konularında bilgili olmalıdır. Sinirlerine ve hislerine son derece hakim olmalı, sabırlı ve anlayışlı davranmalıdır. Güven verici ve sempatik olmalı, herkesle anlaşıp geçinebilmelidir.

Ancak, asla tesir altında kalmamalıdır. Konuşurken sakin olmalı, manevra yeteneği ile güzel konuşma ve yazma kabiliyeti olmalıdır. Rol yapabilmelidir. Tepkileri sezme yeteneğine sahip olmalı, eleştiriye, gerekirse hakaret ve baskıya dayanıklı olmalıdır. Sır saklamalı. Harekat alanının dilini, şivesini konuşabilmeli, yörenin örf ve adetlerini iyi bilmelidir.” İNİS’in eleman kategorileri de dikkat çekiyor. Ajan, haberci, mutemet ve yardımcı unsurlar şeklinde tasnif edilen eleman kategorileri görev alanı, hedef durum ve faaliyetleri ile kullanıldıkları alanlara göre isimlendiriliyor. Ajanlar, baş ajan, faal aşan, destek aşan; angaje ajanı, mimleme ajanı, ara ajan, ikmal ajanı, uyuyan ajan, saldırı ajanı ve etki ajanı şeklinde tasnif ediliyor. Hedef durum ve faaliyetine göre de iç hulul ajanı, dış hulul ajanı, ikili ajan, yerli ajan, haber simsarı ve piston ajan yanında askeri istihbarat ajanı ve İKK ajanı gibi isimlerler isimlendiriliyor. Her bir yapı kendi içinde örgütlenmiş ve görevi ile münhasır donanıma sahip.

Şantajla eleman yap!

İNİS elemanın güvenliğinin belirlenmesinde kullanılan ilginç bir yöntemler dikkat çekiyor. En dikkat çekicisi ise ”Motif” başlığı altında anlatılıyor. Motif, eleman adayının gizli faaliyete katılmasını sağlayan neden olarak tanımlanıyor. Talimnamede aynı zamanda ’baskı ve şantaj’ da bir motif olarak tarif ediliyor. Yurt içinde kullanılması hukuka aykırı olan baskı ve şantaj motifi talimnamede menfi kontrol unsuru olarak nitelendirilirken, şunlar anlatılıyor: ”Nitelikleri uygun olduğu halde görevi kabul etmekten kaçınan bir kişinin zayıf taraflarını bularak baskı yapılmak suretiyle göreve sevki de baskı ve şantaj motifi özelliği taşır.

Bu güdüye esas olabilecek faktörler..

– Evililik dışı ilişkiler

– Yasa veya geleneklere uygun olmayan yaşam cinsi anormallikler (homoseksüellik vs.)

– Uyuşturucu maddelere düşkünlük

– Geçmişiyle ilgili olumsuz durumlar

– Yasa dışı faaliyetler

– Ahlak ve töre dışı yaşam biçimi

– Kendisi veya ailesindeki bireylerin uygunsuz davranışları..

Bu güdüye uygun adaylara geçici ve kısa süreli görevler verilebilir. Menfi kontrol unsurunun kalkması durumunda elemanın ihanet etmesi sıkça rastlanan bir durumdur.”

YASA DIŞI TALİMATTA İKİ ÇARPICI ÖRNEK

BARIŞTA ÖZEL YÖNTEM OLMAZ

1-) Talimnamede İNİS’in Özel Yöntemleri yer alıyor. İNİS temel eğitimi almış ve İNİS Temel Harekatı kapsamında yöntemlerle İNİS faaliyeti icra etmiş personel arasında kabiliyetine göre seçilen kimselerin özel eğitim alması sonucu yürütebileceği İNİS haber toplama yöntemi olarak tanımlanan Özel Yöntem’ler şöyle sıralanıyor: Sorgulama, tetkik-tahkik, takip ve gözetleme, teknik ve elektronik haber toplama, aramalar, sansür, provokasyon. Özel yöntemlerin yurtiçinde barış zamanında adli kolluk yetkisini haiz olmayan askeri insan istihbaratı teşkilleri tarafından uygulanması yasalara uygun değil.

2-) Talimnamede İNİS kapsamında haber toplama yöntemi olan ‘Elemanlanma Harekatı’ kullanılabileceği belirtiliyor. Ancak yasalara göre Elemanlanma Harekatı’nın askeri ihtibarat teşkillerince yurtiçinde barış zamanında icrası uygun değil. Ancak mülki ve adli kolluk görev ve yetkisi verilmiş birlikler bu vazifelerinin icrasında haber toplamak için "Elemanlanma" yapabilirler. Yasaya göre TSK ancak kendi personeli, faaliyeti, kışla ve kurumlarında olmak üzere İKK faaliyetinde "Elemanlanma Harekatı" yapabilir.

Kaynak : http://www.internethaber.com/tsk-isik-kosaner-ses-kaydi-emir–433669h.htm#ixzz1xhGSBYIk

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: