Günlük arşivler: Haziran 23, 2012

Eğer anlatılanlar doğruysa yandık müdür :))


EMİN ÇÖLAŞAN’A ÇOK ÖZEL BULMACA YA DA "ÜLKENİN ANASINI AĞLATMIŞIZ" DİYEN BAKAN HANGİ BAKAN, ÜLKENİN TAŞINMAZ VARLIKLARINI "AK’BABALAR" GİBİ PEŞKEŞ ÇEKEN BAŞBAKAN HANGİ BAŞBAKAN, YAŞANANLARA SEYİRCİ KALAN ÜLKE HANGİ ÜLKE?!

AK’babalar!

Yer: Bir siyasi partinin genel merkezi (?!)

Zaman: Başbakanı’nın Lübnan ziyareti öncesi!

Toplantıya katılanlar: Başbakan, Maliye Bakanı ve Ulaştırma Bakanı!

Bu üç büyük devlet adamı (?!), genel başkanlık odasında sohbet halindedirler.

Gündemde; dünya meseleleri, insan hakları konusu ile "tüyü bitmemiş yetim"in hakkını "AK’babalara nasıl yedirmeyiz" gibi konular vardır.

Adları geçen siyasetçilerin hepsi de "inanmış" isimlerdir.

İçlerinde "Allah korkusu" vardır.

Hepsi de "karıncayı incitmek"ten imtina eden fanilerdir!

İşte, ilerde evlatlarınıza "Sizler de büyünce bunlar gibi Başbakan, Bakan olun" diyebileceğiniz; "kul hakkı yemek"ten korkan, bu devlet adamlarının "nezih sohbet"lerinden sizler için seçtiğim çarpıcı birkaç diyalog:

Aynen yansıtıyorum:

MAL SAHİBİ, MÜLK SAHİBİ?!

BAŞBAKAN: Sayın Ekonomi Bakanım, Telekom’un özelleştirilmesi ile ilgili olarak Hikmetyar’la (Gülbettin Hikmetyar, Afganistan’ı, Rusların işgali esnasında direnen mücahidlerin başı) bir görüşme yapacağım. Hikmetyar, Lübnan’da Harriri ailesi ile birlikte! Harriri’leri büyüten o! Telekom’u almalarını isteyeceğim. Ön temaslarda bize çok iyi çıkarlar sağlayacağına ilişkin kanaat hasıl oldu. Dubai’deki ilk görüşmelerde, "Telekom’u alırız ama sizi de ortak ederiz" demişlerdi.

MALİYE BAKANI: Parayı basan alır. İhalede kim yüksek rakam verirse o alır.

BAŞBAKAN: Bir sorun çıkar mı?

MALİYE BAKANI: Niye çıksın? Bir defa Özelleştirme İdaresi Başkanı emrimde. Hikmetyar da en yüksek rakamı versin. Kamuoyu anında susar. Medya bunu bir özelleştirme parası olarak verir.

ULAŞTIRMA BAKANI: Sayın Ekonomi Bakanımız doğru söylüyor. Telekom’u kim alırsa aslında üste para alır. Fatura tahsilatı için bankalarla anlaşsa ihalede ödediği paranın yarısını oradan çıkarabilir.

BAŞBAKAN: Nasıl yani?

ULAŞTIRMA BAKANI: Telekom’un cirosu çok yüksek. Her banka fatura tahsilatının kendi üzerinden yapılması için kuruma promosyon teklif ediyor. Telekom’un cirosu diyelim ki 17 milyar dolar. Bankalardan ciro üzerinden % 10-15 promosyon alırlar. Hatta daha yüksek.

BAŞBAKAN: Yani çayın taşı ile çayın kuşu vurulacak. O zaman biz bunu kullanarak Telekom’a ortak olalım.

MALİYE BAKANI: Sadece promosyon bizde kalsa köşe oluruz. Yılda 2 milyar dolara yakın elde edilir.

ULAŞTIRMA BAKANI: Bence Hikmetyar’la görüşürken, promosyonun yarısı ortaklığın %50’si üzerinden pazarlık yapın.

BAŞBAKAN: Hikmetyar ne istersek verir. O "Sizin ülkede İslamcı bir iktidar olsun yeter" diyor.

MALİYE BAKANI: Anlaş gitsin sayın Başbakanım.

BAŞBAKAN: Bu konuyu enine boyuna tartışalım. Bu işi kıvırırsak kimse bizi iktidardan indiremez. İstediğimizi yaparız. İş dünyasını, medyayı ve devleti susturmalıyız.

MALİYE BAKANI: Beklenenin üzerinde bir rakam her tartışmayı bitirir. Hikmetyar da iki üç ton eroin fazla satıversin canım.

BAŞBAKAN: Bu işi bitirirsek en az iki dönem daha iktidarda kalırız. Herkesi para ile sustururuz. Uluslararası destek de sağlarız.

ULAŞTIRMA BAKANI: En önemli şey istikrar. Herkesi krizle korkutabilirsiniz. İhale iptal edilirse, AB süreci aksar, uluslararası piyasalar bu ülkeye olan güvenini yitirir. Dolar ve Euro patlar, gibi bir kampanya yürütülebilir.

MALİYE BAKANI: Çok yüksek bir rakam elde edilirse ihaleyi kim iptal edecek? Valla biraz sıkar.

BAŞBAKAN: Ulaştırma Bakanı doğru söylüyor. Ekonomi Bakanımız ile bir görüşelim. O Başdanışmanınız ile birlikte bir alt yapı hazırlasın. Biz burayı Hikmetyar’a satarız. O konsorsiyumda bizi İtalyanlar’ın temsil etmesi için anlaşmıştık.

MALİYE BAKANI: Valla Sayın Başbakan, sen git anlaş. Hikmetyar’da para bol. Harriri ailesini bu kadar büyüten Hikmetyar’ın uyuşturucu paraları değil mi? Hani Kürtler için diyoruz ya 1 kilo toz, bir otobos (otobüs) diye. Aynı öyle şey.

BAŞBAKAN: Sayın Maliye Bakanım yine günündesin.

ULAŞTIRMA BAKANI: Sayın Başbakanım, burada (Telekom) imkan çok. Şayet burayı Hikmetyar alacaksa, biz ülke olarak aslında üste para vermiş olacağız. Telekom’un görünmez varlıkları var. Topladığı parayı devlete kaptırmamak için gizli hesaplardaki paralar. Onların da pazarlığını yapmalıyız. Bu gizli hesaplardaki paralar şu anda 3 milyar doları buluyor.

BAŞBAKAN: Sayın Ulaştırma Bakanım, sen ne diyorsun? Bu kadar var mı?

ULAŞTIRMA BAKANI: Daha fazla da olabilir. Araştırıyorum. Sayın Maliye Bakanımız bilir. Tüpraş’ın gizli hesaplarda daha çok parası var. Tüpraş’ın gizli hesaplardaki parası en az 7 milyar dolar.

BAŞBAKAN: Emin misin?

MALİYE BAKANI: Doğru söylüyor. Ulaştırma Bakanımız haklı, Sayın Başbakanım, kimse bir şeyden anlamıyor. Devletin dışarıda çok büyük parası var. Gizli hesaplarda.

ULAŞTIRMA BAKANI: Valla Hikmetyar’ın kazanacakları iyi bilinirse çok şey istenebilir.

BAŞBAKAN: Eğer gerçekten öyleyse, Hükümet’te istediğimizi yaparız.

MALİYE BAKANI: AB ile askerleri uyutuyoruz. Irak’taki ABD varlığı askerin dut gibi yaptı. Sermayeyi de özelleştirme maması ile susturuyoruz. Medyayı korkutuyoruz. Valla askeri dikta olsa bizim kadar korku veremezdi.

BAŞBAKAN: Kim kafasını kaldırırsa gönder abi müfettişleri yazsınlar cezayı. Bak ülkenin en büyük medya imparatoruna, 30 trilyoncuk ceza kesilince muma döndü.

MALİYE BAKANI: Valla Sayın Başbakanım, Telekom’u bağlarsan, hani "Türkiye" adında bir ülke var ya, işte onun Koç’u gibi olursun. Sırtımız yere gelmez. Homurtular için de iyi bir fon oluşturursak yırtarız.

(………)

İşte böyle!

Devlet adamları, devlet adamı gibi konuşur.

Farkındayım.

Şimdi bu sohbetin tadına doyamadınız.

Okudukça gözünüz gönlünüz açıldı.

O halde bu devlet adamlarının, Başbakan’ın, Lübnan ziyareti sonrası yaptığı sohbete kulak verelim.

Aynen yansıtıyorum:

AK’BABALAR GİBİ SATMAK

Yer: Bir siyasi partinin genel merkezi (?!)

Zaman: Başbakanı’nın Lübnan ziyareti sonrası!

Toplantıya katılanlar: Başbakan, Maliye Bakanı ve Ulaştırma Bakanı!

BAŞBAKAN: Sayın Maliye Bakanı, oldu bu iş anlaştık Harriri ailesi ile yani Hikmetyar’la Telekom’da en yüksek fiyatı Harriri ailesi verecek.

MALİYE BAKANI: Valla babalar gibi satarız.

ULAŞTIRMA BAKANI: Gün Maliye Bakanı’nın günü. Ne çok kızıyorlar senin bu sözüne sayın Maliye Bakanım.

BAŞBAKAN: Çok güzel bir anlaşma yaptık. Telekom’u Harriri ailesi kesin alacak. "10 milyar dolara kadar çıkabiliriz" dediler. Hikmetyar müdahale etti, "Nereye kadar çıkarsa en fazlasını biz veririz" dedi. Yani 15 milyar dolara da çıkarsa alacaklar.

MALİYE BAKANI: Sayın Başbakan, ne gerek var? Devlete vereceklerine bize versinler o parayı. Getirsinler 15 milyar doları, ülkeyi götürsünler!

BAŞBAKAN: Sayın Ulaştırma Bakanı, şu gizli hesaplardaki paralar meselesi, kesin rakamı biliyoruz değil mi?

ULAŞTIRMA BAKANI: Kesin rakamı bilmek mümkün değil. Araştırıyoruz. Çok karışık bir sistem kurulmuş. Çözmeye çalışıyoruz. ,

BAŞBAKAN: Hikmetyar’a dedim ki, "Bizim ülke üste para veriyor. Gizli hesaplarda Telekom’a ait 3 milyar dolar tespit ettik. Promosyonu da var bu işin" dedim. Fatura tahsilatı üzerinden alınacak promosyon miktarının 2 milyar doları bulacağını söyledim. "Onlar sizin olsun" dedi. "Ayrıca ihaleyi almanız halinde Harriri’nin konsorsiyumunda yüzde 50 ortaklığımız olmalı" dedim. Kabul ettiler. "Burası (Telekom) altın yumurtlayan tavuk" dedim. Hiç tartışmadan "tamam" dedi. Hikmetyar Harrari’ye de gerekli talimatı verdi. İhaleden sonra gizli bir anlaşma yapacağız.

MALİYE BAKANI: Hayırlı olsun artık bu ülkenin ipleri elimizde desenize sayın Başbakan!

BAŞBAKAN: Şimdi ihaleden sonrasını planlamak lazım. İhaleyi kesin Harriri yani Saudi Oger alacak. Nasıl olsa Danıştay’a dava açılacak. İşin bu kısmını sayın Adalet Bakanı çözebilir mi konuşmak lazım.

MALİYE BAKANI: Ne gerek var? Şimdi Adalet Bakanı’nın burnunu büyütüp pastadan pay sahibi yapmayalıyım. Adalet Bakanı’ndan bir şey istersek, ona da bir şey vermemiz gerekir. Durduk yerde piyango vurmasın Adalet Bakanı’na da. Onun yerine Danıştay’dakileri kriz tehdidi ile korkuturuz. İhalenin iptalinin ülkeyi, ekonomik krize sokacağını söyler bunun propagandasını yaparız.

ULAŞTIRMA BAKANI: Bize mutlaka iş düşer. Biz de ihalenin iptalinin ülkeyi ekonomik krize sokacağını vurgu yaparız.

BAŞBAKAN: Niye krize soksun. İhaleyi en kısa zamanda tekrar ederiz. Harriri ailesi, "15 milyar dolara çıksa da alırız" diyor.

MALİYE BAKANI: Ne gerek var sayın Başbakan. İşi uzatmayalım. Kriz tehdidi ile bürokrasiye istediğimizi yaptırırız. Bence Hikmetyar’dan bürokrasiyi, hakimleri elde etmek için bir miktar para isteyelim. "Medyayı, iş dünyasını susturmak için bir fon oluşturuyoruz, katkıda bulunun" diyebiliriz.

BAŞBAKAN: Bunda engel yok istenebilir.

MALİYE BAKANI: Başka özelleştirmelere, başka projelere de bunlarla girsek olur mu?

BAŞBAKAN: Valla sayın Maliye Bakanım, senden şüpheleniyorum, senin istihbarat servisin var galiba. Hani şu uzun zamandır uğraştığımız "G…port Projeleri" var ya onlar için de destek alıyoruz Hikmetyar’dan.

MALİYE BAKANI: Artık ne Silahlı Kuvvetler’den ne de adaşım olan bu ülkenin kurucusundan korkarız. Sayın Başbakan, başkanlık, cumhurbaşkanlığı, genelkurmay başkanlığı hepsi senin artık. İstersen tüm işadamlarını, onların derneklerini bir anda hizaya getirirsin.

BAŞBAKAN: Dur Maliye Bakanım, sen oyuna bak şimdi. İyi dinle. "G…port" işine siyasete geri dönmeye hazırlanan eski Başbakan’ı yeğeni üzerinden bulaştırdık. Başbakanlık hayali kuran Başkent Belediye Başkanı da danışmanı ile bu işe bulaştı. Bizim eski Turizm Bakanı, taze genel başkan ise bu projeye güvenerek ülkenin en büyük şehrinin Belediye Başkanlığı’na aday olacaktı. O da ".G…port Projesi" ile lekeli durumda. Yani bize kolay kolay yıkıcı muhalefet yapamaz. Zaten onunla "danışıklı muhalefet" üzerine anlaştık. Parti daha çok kan kaybetmesin diye gazı olan milletvekillerini oraya gönderiyoruz. Ülkenin en büyük medya imparatoru da "G…port"a güvenerek Hilton’u aldı. Artık o bizi ısıramaz. Diğer büyük medya patronu ise TMSF ile elimizde. O da ses çıkaramaz. Sami Ofer’le de anlaştık. O sadece paravan. "G…port Projesi"ni biz yapacağız. Para Hikmetyar’dan. O da bizden bir şey istemiyor. Başkent Belediye Başkanı’nı da işe ortak ettik ki, o da bürokrasiyi ve yargıyı kendi yöntemleri ile satın alıp sustursun.

HERKES KONTROL ALTINDA

MALİYE BAKANI: Bir taşla kırk kuş! Çok güzel valla heyecanlandım sayın Başbakan. Demek, Ulaştırma Bakanı’mızın bahsettiği bomba buydu!

ULAŞTIRMA BAKANI: Daha ne bombalar var?

BAŞBAKAN: Daha bitmedi. Önce Telekom’u çok yüksek fiyatla özelleştireceğiz. Sonra TÜPRAŞ’ı da çok yüksek fiyattan özelleştireceğiz. Arada "G…port"u da çok astronomik bir rakamdan çakacağız. Fiyatlar çok yüksek olunca kimse şüphelenmeyecek.

MALİYE BAKANI: TÜPRAŞ’ı ne yapıyoruz sayın Başbakan? Başdanışmanınız, Abdullah’la anlaşmasını yaptı. TÜPRAŞ’ı Shell alacak. Bunun karşılığında da, İngilizler, AB ile müzakerelerin başlamasını sağlayacak.

MALİYE BAKANI: Bu kadar kolay olacak mı? Şu Ofer’e sattığımız hisseler TÜPRAŞ’la açığa çıkarsa bizi hırpalarlar.

BAŞBAKAN: Kim hırpalayacak? Kendini İmparator zanneden medya patronu avucumuzda. Diğer medya patronu da avucumuzda. İstihbaratlar avucumuzda, Silahlı Kuvvetler avucumuzda. Kimse bir şey yapamaz. Hem Ofer hadisesine eski Başbakan da karıştı. Ofer’e hisseleri Global sattı. Eski Başbakan, Medya İptaratoru’nu susturur.

BAŞBAKAN: Sayın Maliye Bakanım, en az on sene daha bakansın.

MALİYE BAKANI: Valla sayın Başbakan, anasını ağlatmışız ortalığın. Herkes kontrol altında desene.

BAŞBAKAN: Daha sürprizler var bekleyin.

(………..)

Ve…

Son olarak…

İşte açıkça buradan soruyorum:

Bu Başbakan hangi ülkenin Başbakanı?!

Bu Bakanlar, hangi ülkenin Bakanları?!

Bu ülke hangi ülke?!

Bakalım Türkiye’nin "en millici", "en cesur" ve "en demokrat" kalemi Emin Çölaşan, bu soruların cevabını bulabilecek mi?!

Eğer doğru cevapları bulursa, köşesinde yazabilecek mi?!

Eğer doğru cevabı bulamazsa, Yargı’daki görevli tanıdıklarından, "minik kuşlar"ından yardım isteyebilir.

Yoksa rahmetli Aziz Nesin, bu tür sorulara cevap vermek istemeyen yazarlar hakkında ne der, biliyor musunuz?!

Onun için bu soruların muhakkak cevaplarını bulması şart!

Sevgiler

Hayrullah Mahmud

Bir direğini deneyin :))


STRATEGIC WARNING & THE ROLE OF INTELLIGENCE : 1968 CZECHOSLOVAKIA


İNDİRME LİNKİ :

https://www.box.com/s/e223aac5a29964efcf49

Ergenekon ve Balyoz için çarpıcı iddia!


Odatv davası kapsamında tahliye edilen Müyesser Yıldız’dan çok konuşulacak çarpıcı açıklamalar; İşte ayrıntılar.. Paylaşıyoruz

Dostlar 120 Bin Atatürkçü Yurttaşımızın bulunduğu Sayfamız Kapattırıldı. Yeniden açtık Hepinizi tekrar aramıza bekliyoruz .Ayrıca bir süre lütfen bağlantılarımızı paylaşarak eski gücümüze kavuşmamıza yardımcı olunuz .

Sayfamızı beğenin lütfen;

Odatv davası kapsamında tahliye edilen Müyesser Yıldız, “Tahliye oldum ama kendimi halen özgür değil tutsak gibi hissediyorum. Aklım henüz bu tarafa gelemedi. Aklım halen Silivri’de. Yürürken uzay boşluğunda gibiyim. Uzun süre bu kadar geniş alanda yürümedim” dedi. Yargılamanın TÜBİTAK raporunda kitlendiğini de vurgulayan Yıldız, “TÜBİTAK, virüslü belgeler ile ilgili halen rapor hazırlamadı. Balyoz davasında da belgeler TÜBİTAK’a gitmiyor. İki dava birbirine ipotek halinde. TÜBİTAK, belgeler ‘sahte’ derse, Balyoz da dahil tüm davalar çökecek. Bu yüzden Balyoz’da da YAŞ için uzatma derdindeler” diye konuştu. Müyesser Yıldız dün Basın Konseyi’ni de ziyaret ederek Yüksek Kurul Üyeleriyle bir araya gelerek yaşadıklarını anlattı.

Odatv davası kapsamında tahliye edilen gazeteci Müyesser Yıldız, Silivri Cezaevi’nde tutuklu kaldığı 16 ay boyunca yaşadıklarını, Odatv yargılamasını ve tahliye edildiğinde neler hissettiğini anlattı. Tahliye kararını beklemediğini vurgulayan Yıldız, “Gözaltına alındığım günden bu yana hiçbir şey değişmedi, hâlâ aynı noktadayız. Nedim Şener ve Ahmet Şık tahliye edildiğinde de bir şey değişmemişti. Bu kararlardaki en önemli etken kamuoyu baskısıydı. O tahliyelerle galiba içerde kalanları, yani bizi unutturacaklarını düşündüler. Ben galiba unutturmamak için biraz fazla çaba sarf ettim, biraz fazla ses çıkarttım. Bence bir kadını bu kadar süre, haksız yere tutuklu bıraktıkları için de utandılar” dedi.

Odatv davasının seyrinin TÜBİTAK’ın vereceği rapor olduğuna dikkat çeken Yıldız, TÜBİTAK’ın halen rapor hazırlamamasının “manidar” olduğunu söyledi. “TÜBİTAK bu kadar ayda raporu vermediyse ya da veremediyse bir sebebi vardır” ifadelerini kullanan Yıldız, “Bizde TÜBİTAK rapor vermiyor, Balyoz davasında ise belgeler TÜBİTAK’a gitmiyor. Ortada bir şey var. O bir şey de TÜBİTAK’ta kitleniyor. Ben bu iki davanın birbirine rehin, ipotek edildiğini düşünüyorum. TÜBİTAK üzerinde ne kadar siyasi etki olduğunu varsayarsak sayalım, ‘belgelerin doğru olduğu yönünde’ bir rapor hazırlanamaz. TÜBİTAK bunu diyemeyeceği için süreci uzatıyor. Eğer bilim ahlakına uygun olan bir rapor gelirse, Balyoz olmak üzere tüm davalar çökecek” diye konuştu.

2 cezaevinin farkı

Silivri Cezaevi’nde “insansızlaştırma ve tecrit” politikalarının uygulandığını vurgulayan Yıldız, “Urfa Cezaevi’nde insanlar üst üste konularak bir anlamda, ölüme yatırılıyor. Silivri Cezaevi’nde de insansızlaştırılarak ölüme yatırılmak isteniyor” dedi. TBMM Cezaevleri Alt Komisyonu üyelerinin Silivri Cezaevi’ne yaptıkları geziye de değinen Yıldız, “Güya en güzel koğuş benimkiymiş. 5 yıllık cezaevi çürümüş halde. Dolaplarımın içi çürümüş. Gazetelerden kestiğim güzel resimlerle, dolabımın içindeki küf ve pasları kapatıyordum” diye konuştu.

KOĞUŞTA SALONUN ÇEVRESİ YALNIZCA 38 ADIM

Koğuşunun “salon” dediği bölümünün çevresinin 38 adım olduğunu anlatan Yıldız, “Günde iki kere yürüyordum. Hava soğuk olduğunda içerde, sıcak olduğunda ise avluda yürüyordum. Avlunun çevresi de zaten 40 adımdı. Bir süre sonra kitap okuyarak yürümeye başladım. 170 civarında kitap okudum. Kimse yok, konuşamıyorsunuz. O yüzden şimdi konuşurken bir süre sonra yoruluyorum. Yürürken de kendimi uzay boşluğunda gibi hissediyorum. Çünkü uzun zamandır bu kadar geniş alanda yürümedim” dedi. Tahliye kararını duyduğunda neler hissettiğini anlatan Yıldız, “Tahliye olduğum andan, cezaevi kapısı önünde ailemle buluşana kadar ağladım. Hâlâ kendimi özgür değil, tutsak hissediyorum. Sevineceğim bir şey de yok. Adalet tecelli etmedi. Benim 16 ayımı bana nasıl geri verecekler” diye sordu. Yıldız, cezaevinde kalan diğer kişilerin unutulmadıklarını hissetmek istediklerini belirterek onlar için dışarda mücadele etmeye devam edeceğini vurguladı.

Dostlar 120 Bin Atatürkçü Yurttaşımızın bulunduğu Sayfamız Kapattırıldı. Yeniden açtık Hepinizi tekrar aramıza bekliyoruz .Ayrıca bir süre lütfen bağlantılarımızı paylaşarak eski gücümüze kavuşmamıza yardımcı olunuz .

Sayfamızı beğenin lütfen;

Pamukoglu’ndan cok sert aciklama!


Pamukoğlu’ndan çok sert açıklama!

Hakkari’nin Irak sınırındaki ilçesi Şemdinli’nin Dağlıca kesimindeki birliklere ağır silahlarla saldıran PKK’lı teröristlerle çıkan çatışmada 8 asker şehit olurken, 19 asker yaralandı.

Bu saldırı sonrası çeşitli açıklamalar yapan siyasi parti liderleri teröre lanet okurken, en sert açıklama Hak ve Eşitlik Partisi Genel Başkanı Osman Pamukoğlu’ndan geldi.

Saldırı yapılan Yeşiltaş Karakolu’nun coğrafi konumu hakkında bilgi veren Pamukoğlu: “Yapılan mutabakatlarla PKK’nın siyasi amaçlarına hizmet edenler, geviş getirerek güneşte yatanlardan farksızdır. Her türlü imkan ve kabiliyet ellerindeyken şu son Dağlıca – Yeşiltaş Jandarma Karakolu baskınında verilen 8 şehit 19 yaralı meselesi akıllara ziyandır. Yeşiltaş Karakolu sınırda değildir. Sınırla karakol arasında yüksekliği 3870 metre olan İkiyaka Dağları vardır. Bu ne demek PKK’lılar bu dağları aşmışlar, Yüksekova bölgesindeki iç gruplarla da birleşerek bu baskını gerçekleştirmişlerdir. Böyle bir baskının ön keşifleri haftalarca sürdürüldükten sonra, ancak yapılabilir. Hani neredeler bu insansız hava araçları? Hani nerelerde muhteşem dinlemeleri? PKK siyasi gücünü nereden alıyor? Toplamı 5000 kişiyi geçmeyen adamlardan. PKK’nın etkisi ve hüneri sürekli asker ve polis şehit etmekten gelmiyor mu? Yani her etkiyi ve sonucu silahla alıyor.” dedi.

“PKK NEDEN BİTİRİLMİYOR”

Devletin elinde PKK’nın silahlı gücünü en geç 365 günde bitirecek yetenek olduğunu belirten Pamukoğlu: “PKK’nın silahla yarattığı neticeler olmasa herkes kendini huzurlu hissetmeyecek mi? Hissedecek.. O zaman sıkı durun! Devletin elinde PKK’nın silahlı gücünü en geç 365 günde yok edecek yetenek PKK’dan 100 bin kadar daha fazla iken neden işi bitiremiyor? Çünkü siyasi irade sıfır, istihbarat sıfır, mücadeleye sürülen askeri örgütlenme kötü de onun için.” ifadelerine yer verdi.

“SÜLÜK BEYİNLER”

Silahla çözüm olmaz diyenleri eleştiren Pamukoğlu şu ifadelere yer verdi: “Silahla çözüm olmaz diyen susak kafalılar, bile bile, isteye isteye yalan söylüyorlar. Millet artık yıllardır devam eden bu yalanlardan bıktı ve iğrendi. Dağlarda gayri nizami savaş, mayalı hamur gibi yatan, sülük beyinler ve aşırı şişen kurbağaların becerebileceği iş değildir. Kartalın keskin çığlığı olmadan avare kasnak, dolanıp durmaya devam edeceksiniz! Ortadoğu coğrafyası kaosunda ve PKK meselesinde mevcut düzen partilerine bel bağlayanlar bunlardan medet umuyorlarsa, onlara da bizden selam olsun.”

Geriye kalan …


ABD TSK’nın ipini nasıl çekti? – Nihat Genç


Son PKK saldırısından sonra yazılanları okuyoruz, hangi görüşten olursa olsun hepsinin mutabakata vardığı bir nokta var, bir Türk Ordusu’nun varlığından söz ediliyor.

Ergenekon ve Balyoz ve Kozmik Oda arama süreçlerini bu ülke beş seneye yakın hiç yaşamamış gibi hala bir Türk Ordusu’nun varlığından söz edilmesi oyun gibi şaka gibi. Ee orada ne yapıyorlar derseniz siz gazetelerinizde nasıl ekmek parasına her şeye sessiz kalıyorsanız onlar da orda ekmek parasına.

Türkiye’de bir Türk Ordusu var mı?

İlerde yazılacak yakın tarihin giriş cümleleri şöyle olacak, Birinci Körfez Savaşı’nda Özal bir koyalım üç alalım dedi, Kerkük havuç’unu gösterdi, federasyon dedi. Asker Özal’ın Irak’a girelim düşüncesine karşı çıktı, hatta genelkurmay başkanı Torumtay girmem diye istifa etti…

İkinci Körfez savaşı ise tezkere oylamasıyla gündeme geldi, yine ABD’yle kuzeyden girelim dendi, ordunun kurmay kadrosu gazetelere beyanatlar verip karşı çıktı ve sonları oldu.

Bu iki olaya ilaveten ayrıca Ecevit’in 80 öncesi kendi başına Kıbrıs sorunu çıkartması ve bu Körfez savaşı günlerinde de ABD’ye rağmen gidip Saddam’la görüşmesi ve sonrasında Cumhuriyet mitingleri falan işin tuzu biberi oldu.

ABD işte bu gelişmelerle Türk Ordusu’nu bitirme kararı aldı Türk ordusunun tarihinde görülmemiş şekilde meydan okudu, ve önce başlarına çuval geçirip sonra dinleme dosyaları Balyoz davalarıyla Türk Ordusu’nun ipini çekti.

Ortaya konuşursak Türk Ordusu’nun kurmaylarını iki şey yaktı, birincisi, Atatürk’ün ‘yurtta sulh cihanda sulh’ sözüne Orta-Doğu ve ABD gerçeklerinden uzak bağlı kalmaları.

İkinci hataları, Sovyetler’in çözülmesini iyi tahlil edemediler ve ordu içinden ‘milli’ çıkışlar söz konusu oldu. Tıpkı İsmet İnönü’nün 60’ların ortasında ‘yeni bir dünya kurulur biz de yerimizi alırız’ demesiyle iktidardan uçurulmasının aynısı bu süreçte yaşandı.

Sovyetler’in çözülmesiyle Türk ordusunun kurmay kadrosunda artık anti-komünist karakol bekçiliği sona erdi, deyip, geçmiş elli yılda Nato’ya körü körüne bağlılığını aleni toplantılarla mitinglerle gazete yazılarıyla tartışmaya başladılar, cesaretleri sağlam ama kurumsal örgütsel güçleri berbattı.

Ve ABD’ye göbekten bağlılığı biraz hafifletebilir miyiz diye üç-beş cümle etmeye kalmadı, ki anında hepsinin kelleleri uçuruldu, zırhtan dokunulmaz gururları üç paralık edildi.

Ve ABD tüm hiyerarşik kurmay silsilesini tarihlerde ilk defa alt-üst etti, sırada kim var kim yok, hepsi topluca ifadeleri dahi alınmadan içeri tıkıldılar, karmaşa ve kargaşayı ekranlardan ayyuka çıkartıp itibarsızlığın dibini çıkarttılar.

Şu anda orda bir Türk Ordusu var ama bu ordu ‘milli çıkışlar’ yapmanın ağır maliyetini acımasızca yaşadığı için olmalı, ki işte yeni Türk Ordusu’nun genelkurmay başkanı, ilk sözüne bismillah, ABD olmadan olmaz diye söze başlıyor, içeri tıkılmış eski arkadaşlarının haddini aşmış cüretinden özür diler gibi.

Biliyorsunuz dini kültürümüzde her işe başlarken ‘bismillah’ demek, esirgeyen koruyan rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla başlamak demek. Neden ‘bismillah’ deriz işimiz rast gelsin diye, neden bismillah deriz Allah’ın desteğini almak için.

Evet, ordumuz için artık ‘bismillah’, esirgeyen koruyan ABD’nin adıyla lafa girmek kendi yeni gerçeğine bizce de çok uygundur, artık sıra bu gerçeklerin bando marşlarına yazılmasına gelmiştir, sen çok yaşa Harbiye yerine kelime geliştirilip Washington yazılması gibi, ramak kaldı. (Bu işgal günlerinde hiç kimse askerin başından hiç değilse yaralı hiç değilse gizlice için için akan kanın sızısını duymayı beklemesin.)

Buraya kadar anlaşılmayan bir şey var mı? Peki şimdi ekranlarda siyasetçiler ve gazeteciler PKK’yla savaşta ordu şöyle yapmalı, ordu şunu yapamadı, ordunun şuyu eksik, ordu bunları yapmalı, diye laf döndürüyorlar, bu içinde ‘ordu’ geçen lafların bir anlamı var mı? ABD’yle yapılan gizli el altından savaşta ordunun yenildiği bir gerçek değil mi, sarsılmaz cesaretinin gözleri oyulmadı mı?

Hangi ordu, ortada tepeden tırnağa ABD’nin dizayn ettiği bir ordu var, ve halkın yüzde ellisi medyanın yüzde doksanı şehvetle bu cici orduyu alkışlamadı mı, o halde?

O halde ‘terör’ sorununu konuşacaksanız gidip ABD’yle konuşacaksınız, işgal edilmiş olduğumuz gerçeğini iki de bir unutmanın halkı uyutmanın hala bir anlamı var mı?

Gerçek bu, milli güçler dağıtıldı ve inatçı birkaç hareketin tek başına kavgasında da şimdilik bir direniş söz konusu ama umut görünmüyor.

Ama hala bir ‘ordudur’ gidiyor, yok Türk Ordusu dünyanın dördüncü gücüymüş, yok Türk ordusu bölgenin en büyük ordusuymuş, gibi laflar havalarda uçuyor. Bu dördüncü güç bu bölgenin en büyük gücü gibi laflar eski dönemin hoşa giden laflarıydı, bu boş böbürlenmeleri hala kullananlar bilmem kimin ‘gururuna’ hizmet ediyorlar, üstelik Ali Bayramoğlu, Cengiz Çandar, Hasan Cemaller çok kızar size, söyleyeyim, üstelik çözüme bu kadar yakınlaşmışken.

ABD’nin teslim aldığı ve sonra emir-komuta düzenini istediği gibi şekillendirdiği bir ordu, nasıl oluyor da bölgenin en büyük gücü oluyor, anlayabilmiş değilim, sabahlara kadar ekranlarda doğrusu neyi tartışıyorlar bilen varsa beri gelsin, üstelik bir yarısı içerde hala en küçük bir üzüntü hissiyatı dahi kimse duyabilmiş değil.

Son seksen yılın tarihinde ordunuz ilk defa vira bismillah ‘NATO’ya bu köpeklik fazla’ diye mırıldanıyordu ki toz duman edildi, hepiniz de kurmayların içeri tıkılmasına alkış tuttunuz, hatta karargahlarından tek adım dışarı ayak atılmasını dahi en büyük darbe suçu sayıp manşetlere çektiniz.

Şimdi köpeklerine Amerika işte böyle ‘havanda su dövdürür’. Ekranlar çok, gazeteler dünya kadar bol, dövün havanda sularınızı.

Havanda su döverken havana koyduğunuz bir çok şey doğru, mesela, şehitlerimiz var bu doğru, PKK terör örgütü var bu da doğru, ağlayan anneler yanan ocaklar var bu da doğru?

Peki ortada bir ordu var mı? Korkusundan hudutlara değil kendi karargah çevresine Çin Seddi çekip içine kapanmış bütün küçük düşürmeleri sinesine çekmiş bir ordu.

Bir daha bakalım, ABD’nin Türk ordusunu baştan aşağı dizayn edilmesine hangi gerekçelerle on yıllarca destek verdiniz, en başta kahraman sloganınız şuydu: Askeri vesayet…

Yani ileri demokrasiniz askeri vesayeti bitirecek yerine sivil siyasetin kurumlarını getirecekmiş. Bu da doğru.

O halde ordumuzun başında yani emir-komuta zincirinin en üstünde emirleri veren sivil cumhurbaşkanı başbakan ve meclisin olması lazım.

Bu da doğru. Peki Genelkurmay başkanımız neden ‘ABD olmazsa olmaz’ diyor, bence şöyle demeliydi, kararı cumhurbaşkanı, başbakan ve meclis verir, demeliydi.

Demek ki askeri vesayetle kastedilen ‘sivil’ geyiği çevirip tasmayı ipleri ABD’nin eline vermekmiş.
Bir ilkokul çocuğu ve seksenlik bir nine dahi bu yazıyı okuduğunda neler döndüğünü ne söylenmek istendiğini gayet açıklıkla anlayabilir?

Yani ortada bir ordu yoksa bir sivil irade (meclis) yoksa ortada dönen ‘sorunu çözelim’ dayatmaları nedir?

Gerçek şudur, ABD hakikaten başkomutanlık yapıyor, vesayet, Allah ilerici demokrat liberal yazarlarımızdan razı olsun ABD’ye medya şenlikleriyle devredilmiştir. Bakın ortada ne istihbarat var ne heron var, vurdurtuyor öldürtüyor, basıyor, katlediyor.

ABD’nin dayattığı çözüme, rıza gösterene kadar, bu baskınlar bu cenazeler böyle gidecek.

ABD Türkiye kamuoyunu başta partileri olmak üzere çözüme işte bu kanlı yöntemlerle çalışıyor, başkomutanlık yapan gerçek ‘vasimiz’, askerlerimizi öldürtmeye devam edecek.
Yani sizi döve döve yani sizi öldüre öldüre yani size cenaze kaldırta kaldırta federasyon mu özerklik mi ne boksa sizi süründürerek kabul ettirmek istiyor.

Sakın ola ki ORDUMUZUN BİR BAŞI yok demeyin, bir aşk kırgınlığı bir aşk ayrılığından söz etmiyoruz, gerçek topyekün bir hezimeti konuşuyoruz, galipler bu düzenlemeleri yapan güçler.

Sakın ola ki Türkiye’nin bir çözüm politikası yok da demeyin, var: katliamlar yaptıra yaptıra kamuoyunu sindire sindire, AKP’sini CHP’sini, mecliste anayasal çoğunluk, yüzde altmışbeşleri bulana kadar bu kanlı döngü sürecek. Bugün yine iyisiniz, siz kravatınızı bağlayıncaya traş olmaya vakit bulamadan daha nice cenazeler kalkacak, ordunun boş yazışmaları talimatları ekranların zırva tartışmaları bitmeyecek.

CHP’yi MHP’yi dağıtan ‘kaset skandaları’ sizi şaşırtmadı mı? İktidarın yüzde ellilik gücü varken hala irili ufaklı büyük küçük bütün muhalif güçleri dağıtmasının bir anlamı var mıydı? Zaten yüzde elli oyun var, un ufak olmuş muhalefetin hala tozunu dahi havalara savurmanın anlamı neydi?
Şuydu, yüzde elli yetmez, yüzde altmışbeş…

Yeri göğü yaratan ABD’nin tek isteği yüzde altmışbeş’i bulmak. Bugünler, yaşanan herşey, yazılan herşey yüzdealtmışbeş’leri bulmanın, yani CHP’yi de peşine takıp dağıtıp yüzde onlara, MHP’yi de tuzağa düşürüp baraj altında tutarak, anayasayı değiştirecek yol üzerinde ilerliyor.

Türkiye’yi içerden dışarıdan yöneten güçler terörüyle meclisiyle gazeteleriyle anayasayı değiştirecek yüzde altmışbeşler’in hesabını denk getirene kadar karakollar patlayacak…

Yanisi kardeşlerim, ABD bayrağından seccade yapıp .ötü kaptırdıktan sonra, ekrandaki mırıltılarınızı duyamıyorum dua mıdır orgazm çığlığı mı anlayamıyorum.

Eskiden ekranlarda daha ateşliydiniz, ordu kendi askerini öldürüyor diyordunuz, bu kaba hantal orduyla olmaz diyordunuz, askerleri ölürken tatile çıkmış generallere ana avrat düz gidiyordunuz, hayırdır bugün hiçbirini duyamıyoruz. Yeni ordumuzun komutanları şimdi ‘sessizlik ayininde’ yani ‘meditasyondalar’, bilmem bu konuşmalarınız bu yeni dönemde onların içini ferahlatıyor mu, Allah onlara da cemaat sabrı versin.

Artık para kesenize nasıl düğüm attığınızı biliyorlar basurunuzu aynı iple düğümleyip bu sefer bızıktan kilitliyorlar bağırsak beyinlerinizi.

Ve sonra ‘İslam’ der geyirir. Geyirir yine ‘müslümanım’ der. Mecliste geyirir, ekranda geyirir…

Eskiler it osuruğu der, sabahlara kadar ekranlarda geyirir hırlaşır, cemaatin tosuncukları önde, kazları arkada, PKK ve terör konuşmak, artık festivali de geçti üç aylar gibi kandil gibi mübarek bir dini ibadetten sayılır oldu.

Görüyorum ekranlarda hararet basıyor suratlarını, işeyerek söndürülen ateşin buğusu gibi dumanlar çıkıyor kermes parasıyla satın alınmış melamin kafalardan.
Yem torbası gibi sarkmış gıdılarını görüyorum.

ABD bayrağından bir seccade, buna da yanmıyorum. Ama ekranda bizleri muhatap alınca bir koftiden kabadayılar sormayın.

Kırkpınar meydanına hazırlanır gibi yağlanıp yağlanıp bir abdest alışları var ki, be mübarekler askere karşı en onursuz kelimeleri tutan yok atmaya sallamaya gelince, Kocayusuf gibi boğaları kucaklayıp kucaklayıp nasıl gık demeden kaldırıyorlardı.

Yani bize gelince, seccadeyi çayır güreşine hazırlanır gibi seriyorlar.

Be dinsiz ahlaksız, hepimiz şüphesiz huşuyla eğiliriz Allah’ın huzurunda rüku’da.

Ey ahali siz de görmüyor musunuz, ABD’nin önünde domalmayı siyasi ilmihale ibadetlerin en hayırlısına çoktan sokmuş bunlar.

İşte dinlediniz yine katliam sonrası yüzlerce tartışma, tek satır ABD’den söz edecek tek numüne yok ama hepsi demokratmış hepsi çözümden yanaymış, cahil köpekler, savaşta yalnız cesaret kazanır.

Neyse üzülmeyin yaklaşıyor Ramazan, orucu neler bozar diye başlar vaazlar, halkımızı yine imanla coşturur bunlar, şöyle manşetlere hazır olun, ‘Türk ordusunda bir ilk, 3. ordu topluca oruç açtı.’, oniki ay’ın sultanı hayırlı aylarda bir iman telaşı sarar ahaliyi sormayın, hürriyeti olmayanın işte böyle köpek derisinden olur iman’ı.

Benim de bir çözümüm var askere giden gençlere hayırlısıyla, ABD ordusuna asker yazılıp aldıkları parayla bedelli parasını ödesinler, hiç değilse Allah’ın huzurunda yalan söylememiş olur, bir de kendilerini insan olarak koruyan bir hukuk’ları olur.

Ah daralıyor insan, gömleğini önünden parçalamak değil göğüs kaburgalarını yırtarak açmak istiyor…

Ah nerde o Kocatepe’nin atlıları, öyle bir çifte attı ki nallarının çivisini Avrupa’nın alnına çaktı, bize düşen artık, Safiye Ayla’nın eski şarkılarını dinler gibi açıp kitapları gizli gizli o günleri okuyup okuyup ağlamak mı?.

Nihat Genç

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: