Günlük arşivler: Temmuz 1, 2012

Suriye ile Jet Krizinin Düşündürdükleri


Oytun Orhan, ORSAM Ortadoğu Uzmanı

Türk uçağının Akdeniz’de uluslararası sularda Suriye hava savunma sistemleri tarafından düşürülmesi beraberinde birçok tartışmayı getirdi. Olay ilk gerçekleştiği sırada birçok soru işareti söz konusuydu. Ancak gün itibarıyla uçağın nerede, ne zaman, nasıl düşürüldüğüne ilişkin net bilgiler kamuoyu ile paylaşılmıştır. Bu olayın Türkiye – Suriye ilişkileri ve dolayısıyla Suriye’deki isyan hareketinin gelişimi açısından dönüm noktalarından biri olması beklenebilir. Bu kısa yazıda da olayın doğurması muhtemel sonuçlar neler olabilir ve saldırıyı gerçekleştiren(ler) neyi amaçlamıştır sorularına yanıt aranmaya çalışılacaktır.

Bu sorulara yanıt vermek açısından öncelikle Türk jetine saldırıya ilişkin iki tespitte bulunulacaktır.

1. Suriye; Türk uçağını düşmanca bir niyet çerçevesinde bilinçli, belli bir amaca yönelik olarak düşürmüştür. Türk uçağı Suriye karasularına girdikten yaklaşık on beş dakika sonra füze saldırısı gerçekleşmiştir. Saldırı gerçekleştiğinde uçağın yönü Suriye karasularının aksi yönüdür. Yani saldırı kararı Türk uçağının tehdit oluşturmadığının net olarak anlaşıldığı bir sırada gerçekleşmiştir. Dolayısıyla saldırı kararı muhtemelen merkezi ve bilinçli olarak alınmıştır. Hürriyet gazetesi köşe yazarı Ertuğrul Özkök, jet krizine ilişkin yazdığı köşe yazısında, 1990 yılında Türk harita uçağının Suriye savaş uçakları tarafından düşürülüşüne ilişkin bazı bilgilere yer vermiştir. Dönemin Dışişleri Bakanı Müsteşarı’na dayandırarak Suriyeli pilotların Türk uçağına saldırmadan önce üsleri ile yaptıkları konuşmaların deşifresini yayınlamıştır. Bu bilgilerden anlaşılan 1990 yılındaki saldırı tamamen pilotlar ile üs arasındaki iletişim sıkıntısı ve pilotun merkezden bağımsız hatta ona rağmen aldığı yanlış bir karar sonrasında gerçekleşmiştir. Ancak son krizde Lazkiye’de bulunan yerel otoritelerden ziyade daha üst düzeyden verilmiş stratejik bir karar neticesinde saldırı kararının alınmış olması ihtimali yüksektir. İhlal ile saldırı arasındaki on beş dakikalık süre bu düşünceyi desteklemektedir. Bu yönde bir diğer veri, ihlali gerçekleştiren uçağın Türkiye’ye ait olduğunun Suriyeliler tarafından biliniyor olmasıdır. Bir başka köşe yazısında yansıtılan bilgilere göre Suriyeliler saldırıdan hemen önce Türk uçağı için “komşu” ifadelerini kullanmaktadır. İlişkilerin bu denli gergin olduğu ve Suriye’nin içerde yaşamsal mücadele verdiği bir dönemde Türkiye ile savaş çıkarma ihtimali olan bir kararı almak ancak üst makamlardan alınacak bir karar neticesinde gerçekleşebilir. Bu durumda iki ihtimal olabilir. Birincisi daha önceden orduya verilen genel talimatlar çerçevesinde Türkiye kaynaklı her türlü ihlale karşı saldırı izni önceden verilmiştir. Yani o anda yerel otoriteler merkeze sormadan bu kararı almıştır ancak zaten bunun için siyasal karar kendilerine önceden iletilmiştir. İkinci ihtimal, ihlalin merkeze bildirilmesi ile o anda üst makamlardan saldırı kararı verilmiştir. Her halükarda saldırı kararı spontane bir olaydan ziyade, belli bir amaca ve mesaj vermeye yöneliktir.

2. Suriye’nin Türk jetine saldırısı akla bir başka ülkenin desteği ihtimalini getirmektedir. Her şeyden önce Suriye’nin çok kısa süre içinde gerçekleşen bir ihlali tespit ederek hedefi anında etkisiz hale getirecek askeri kapasitesi ve teknolojisinin olup olmadığı şüphelidir. İsrail daha önce birçok kere Suriye hava sahasını ihlal etmekle kalmayıp Başkent Şam’ın yakınında bir bölgeyi, Deyr ez Zor Vilayeti sınırları içinde nükleer reaktör olduğu iddiasıyla bir binayı bombalamıştır. Hatta ikinci saldırı sırasında İsrail jetleri Türkiye sınırına yakın bölgedeki Suriye radar sistemini de bombalamıştır. Suriye bu saldırılara karşılık verememişken, çok kısa süreli bir ihlali tespit ederek hemen tepki vermesi şüphenin en büyük nedenidir. Bu teknoloji, imkan ve kabiliyete sahip olsa bile bunu savaş çıkma ihtimali olan bir durumda kullanma iradesi göstermesi bir destek sayesinde gerçekleşmiş olabilir.

Bu noktada öne çıkan ülke Rusya’dır. Haziran ayının ortalarında Fransız Le Figaro gazetesine dayandırılarak Türk basınında yer alan bir haberde Rusya’nın Özgür Suriye Ordusu askerlerini, Kürecik ve İncirlik üslerini gözetlemek amacıyla Türkiye topraklarına yaklaşık 10 kilometre mesafede radar sistemi kurduğu iddia edilmişti. Haberde radar sisteminin Lazkiye’ye bağlı Kesap ilçesi yakınlarında kurulduğu belirtilmişti. Türk uçağı ise Lazkiye Vilayeti’ne bağlı Ras el-Basit isimli Akdeniz kıyısında bir yerleşim biriminin açıklarında düşürüldü. Ras el-Basit ise Kesap’a sadece 20 kilometre uzaklıktadır.[1] Bunun yanı sıra Nisan ayı içinde de Rus Donanması yetkililerine dayandırılarak verilen bir haberde Rus savaş gemisi Tartus Limanı’na doğru hareket etmişti.[2] Rus devletine ait savunma şirketi Rosoboronexport, Suriye’ye silah satılmaması yönündeki baskıların arttığı bir dönemde “Rusya, hiçbir sınırlama olmadan, Suriye ile arasındaki tüm silah anlaşmalarından doğan tüm yükümlüklerini yerine getirecektir” açıklaması yapmıştı.[3] Ancak en ilginç ve Türk uçağına saldırının ön uyarısı şeklindeki açıklamalar 15 Haziran 2012 tarihinde Rosoboronexport Genel Müdürü Anatoly P. Isaykin tarafından The New York Times gazetesinde yayımlanmıştır. Isaykin gazeteye verdiği mülakatta “şirketinin Suriye’ye gelişmiş hava savunma silahları sattığını ve bu sistemlerin herhangi bir ülke Suriye’nin içişlerine müdahale etmeye kalkışması durumunda uçakları düşürmek için kullanılabileceğini, bu ifadelerin bir tehdit olmadığını ancak böyle planları olanların bunu dikkate alması gerektiğini” söylemiştir.[4] Rus yetkili sözlerinin tehdit içermediğini söylese de Suriye’ye müdahaleyi düşünenlere açık bir mesaj verdiği ortadadır. Türk jetine saldırı bu açıklamadan sadece bir hafta sonra Rus radar sitemi ve hava savunma sistemlerinin yerleştirildiği ve savaş gemisinin yanaştığı iddia edilen bölgenin yakınında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bu veriler Türk jetinin vurulması olayı arkasında Rusya desteği olduğu şüphesini doğurmaktadır. Buradaki desteğin sadece gelişmiş silah sistemleri satılmasından öte olması muhtemeldir. Zira Suriye bu teknolojiye sahip olsa dahi böyle bir dönemde bunu dış destek almadan Türkiye’ye karşı kullanma konusunda tereddüt gösterecektir.

Bu iki tespitten yola çıkarak Türk jetinin düşürülmesi ile neyin amaçlandığı ve olası sonuçları hakkında şunlar söylenebilir:

– Suriye bu saldırı ile ülke içine ve de NATO’ya mesaj vermek istemiş olabilir. Ya da saldırı bu düşüncelerle gerçekleşmemişse bile bu sonuçlara yol açacaktır. Öncelikle ülke içinde, rejimi destekleyen halk ve rejimin kendi arasında yeni bir dayanışma duygusu ve moral desteği oluşturulmuştur. Esad’ı destekleyenler rejimin hala güçlü olduğunu düşünerek destek vermeye devam konusunda yeni bir dinamizm kazanabilir. Rejim içinde moral bozukluğu veya zayıflama duygusu oluştu ise bu ortadan kaldırılmak istenmiştir. Suriyeli muhaliflere ise, Türkiye üzerinden mesaj vermek istenmiş olabilir. Muhaliflerin desteğine en fazla güvendiği Türkiye zayıf gösterilerek dirençleri kırılmaya çalışılmıştır. Bunun yanı sıra rejimden koparak muhalif kampa geçmeyi düşünenlerin kararlarını gözden geçirmeleri istenmiş olabilir. Geçen hafta içinde Suriye hava kuvvetlerinden bir subayın uçağı ile birlikte Ürdün’e sığınması gibi örneklerin önü alınmaya çalışılmıştır. Bölgeye ve NATO’ya ise hava savunma sisteminin düşünüldüğü kadar zayıf olmadığını ve saldırı düzenlemeyi düşünenlerin bu faktörü dikkate alması gerektiğini söylemektedir. Ayrıca içerde ve dışarıda bu kadar sıkıştığı bir ortamda kendinden daha güçlü bir ülkeye saldırma cesareti göstererek rejimin varlığını koruma konusunda ne kadar ciddi olduğunu ve nereye kadar gidebileceğini göstermektedir.

– Türkiye-Rusya ilişkileri son birkaç ay içinde gelişen bazı olaylar nedeniyle gerilmiştir. Bunun iki temel nedeni Kürecik’e yerleştirilen NATO füze savunma sistemi ve Türkiye’nin Suriye politikasıdır. Eğer Türk jetine saldırının arkasında Rusya desteği olduğuna ilişkin tespit doğru ise, amacın Türkiye’ye mesaj vermek olduğu ortadadır. Rusya, Suriye üzerinden Türkiye’nin gücünü sorgulatmak ve Türkiye’nin Suriye konusunda varsa askeri hedeflerini gözden geçirmeye zorlamak istemektedir.

– Türkiye açısından doğacak ilk sonuç gerçekten de Türkiye’nin askeri gücünün ve caydırıcılığının sorgulanacak olmasıdır. Bu saldırının bedeli ödetilmediği takdirde Türkiye’nin oynamaya çalıştığı bölgesel güç rolü orta ve uzun vadede darbe yiyebilir. Türkiye’yi son yıllarda Ortadoğu’da önemli yapan unsurlardan en önemlisi, İran ve İsrail’e karşı denge oluşturabilecek bir ülke olarak görülmesiydi. Şartlar sert gücün kullanılmasını gerektirmiyordu. Bölgedeki etki yumuşak güç vasıtası ile yayılmaya çalışılıyordu. Askeri caydırıcılık unsuru kullanılmıyor ancak diplomasi en nihayetinde sırtını bu güce de dayandırıyordu. Sert güce sahip ve yaptırım uygulatabilen bir ülke olduğuna ilişkin algının değişmesi Türkiye’nin bölgede kendine yakın müttefikler bulmasını zorlaştıracaktır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Gül’ün de ifade ettiği üzere bu olay sineye çekilmemelidir. Ancak olayın bedelinin ödetilmesi için illa ki bir askeri misillemeye ihtiyaç olmayabilir. Her şeyden önce Suriye hava savunma sisteminin son yıllarda geliştiği görülmüştür. Bu da karar alıcıları misilleme yapma konusunda düşündürecektir. Böyle bir müdahale için Türkiye’nin müttefiklerinden en azından teknoloji desteği alması gerekebilir.

– Türkiye, Suriye saldırısına doğrudan bir misillemede bulunmayabilir. Ancak saldırının orta vadede Suriye açısından sonuçlar doğurması caydırıcılığın yeniden tesis edilmesini sağlayabilir. Öncelikle saldırı, Türkiye’yi Suriye politikasında geri attırmaktan ziyade daha sertleştirecektir. Başbakan Erdoğan’ın “Suriye muhalefetine her türlü desteğin verileceğini” ifade etmesi bu açıdan anlamlı olabilir. Saldırının hemen ertesinde Suriye sınırına askeri sığınak yapılması ve Suriye’nin artık düşman ülke olarak görüldüğünün ilan edilmesi önemlidir. En ciddi sonuç doğurması muhtemel adım bundan sonra “Suriye’den Türkiye sınırına güvenlik riski ve tehlikesi oluşturacak şekilde yaklaşan her askeri unsurun bir tehdit olarak değerlendirilecek ve askeri hedef olarak muamele görecek” olmasıdır. Bu durum Suriye ordusunun bundan sonra sınıra çok yakın bölgelerde operasyon yapmasını zorlaştıracaktır. Böylece sınır bölgesinde Suriyeli muhalifler üzerindeki Suriye ordusu tehdidi azalacaktır. Türkiye, Suriye ordusunun sınıra kaç kilometre yaklaşmasını tehdit olarak değerlendirip karşılık vereceğini belirtmemiştir. Muhtemelen bu mesafenin ne olacağı konusunda bir karar verilmiştir. Dolayısıyla özellikle Halep ve Idlib vilayetlerinin Türkiye sınırı bölgesinde Suriyeli muhaliflerin etkinliği artabilir.

Dipnotlar

[1] http://www.hurriyet.com.tr/planet/20823736.asp

[2] http://www.haberturk.com/dunya/haber/730476-rus-savas-gemisi-istanbul-yakininda

[3] http://www.hurriyet.com.tr/planet/19238291.asp

[4] http://www.nytimes.com/2012/06/16/world/europe/russia-sending-air-and-sea-defenses-to-syria.html

Enerjide Kaçan Fırsatlar Yeniden Yakalanabilir mi?


Rusya’da her yıl düzenlenen ”St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu” (St. Petersburg International Economic Forum – SPIEF*) bu yıl da dünyadan 6.500 kişinin katılımı ile gerçekleşti. Yapılan çeşitli oturumlar sonucunda, 120 milyar rublelik yatırım ve proje imzaları da atılırken, Rusya’nın Türkiye’de yapacağı enerji ve bankacılık projeleri de gündemde yerini aldı.[1]

Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP) projesinin imzalanması, Türkiye’nin Avrupa Enerji Borsası ile geçtiğimiz ay yaptığı görüşmeler, Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ile yapılan boru hattı anlaşmaları, peş peşe yapılan yasal düzenlemeler; genel çerçevede bakıldığında ekonomik krize enerji sektöründen destek sağlama çabaları olarak görülebilir. Ancak, bütün bu gelişmeler çerçevesinde, geçmişe dönük istikrarsızlıklarla geleceğe yönelik sağlam adımlar atılmaya çalışılmasının da ne derece sağlıklı olacağı, tartışma konusudur. Adeta peşimizden atlı geliyormuşçasına, normal zamanda düşünülmesi bile mümkün olmayan bazı yasal düzenlemeler, hızla yürürlüğe girmesi gelecekte doğacak olan sorunların kaynağı olabilecektir.

”St. Petersburg Uluslararası Ekonomik Forumu”Ardından

SPIEF, 1997 yılında kurulmuştur. 2006 yılından itibaren de Rusya Federasyonu Devlet Başkanı’nın himayesinde yıllık olarak düzenlenmekte, uluslararası iş ve siyaset dünyasının ileri gelen liderlerinin, medya, akademi ve sivil toplum örgütlerinin etkili isimlerinin katıldığı üst düzey bir zirve toplantısı niteliğini taşımaktadır.

Bu yıl 21-22 Haziran 2012 tarihleri arasında Rusya’nın St.Petersburg şehrinde düzenlenen, SPIEF Türk medyasında şu şekilde yer almıştır:

“SPIEF’in dikkat çeken ülkesi Türkiye olmuştur. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, Nükleer Enerji konulu toplantıda yaptığı konuşmada, Rusya Federasyonu’nun sağlam bir muhatap olduğunu belirtmiş ve stratejik işbirliğinin süreceğini söylemiştir. Yıldız, SPIEF’de ”Türkiye’nin Değişen Yatırım Akışları” başlıklı oturumunda ise, bölgede ve ülkede bir projeyi tercih etmenin, diğer projelerden vazgeçmek anlamına gelmediğini vurgulamış, Türkiye’ye en çok doğrudan yapılan yatırımların “enerji” sektöründe olduğunu söylemiştir.”[2]

Geçtiğimiz haftalarda Denizbank’ı satın alan Sberbank’ın Kıdemli Başkan Yardımcısı Denis Bugrov ise bir konuşma yaparak, Sberbank’ın Türkiye’de uzun vadeli işbirliği yapmayı planladığını belirtmiştir.[3]

Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı (TANAP) Projesi İmzalandı

Azerbaycan’dan çıkarılacak doğalgazın, Gürcistan’dan geçirilip Türkiye üzerinden Avrupa’ya iletilmesini hedefleyen TANAP projesi 26 Haziran 2012 tarihinde imzalanmış bulunmaktadır. Ön mutabakatı 26 Aralık 2011 tarihinde tamamlanan Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı Projesini, Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR’ın, Türkiye’den BOTAŞ ile TPAO’nun ortaklığı ile hayata geçirmesi beklenmektedir. 7 milyar dolarlık bir yatırım planlaması düşünülen projenin ilk etabının 2018 yılında tamamlanması düşünülmektedir. [4]

TANAP projesi kapsamında, projenin yüzde 80’lik hissesi SOCAR’a, yüzde 20’lik bölümü ise BOTAŞ ve TPAO’ya ait olacaktır. Projeyle Şah Deniz 2 Konsorsiyumu’nun 16 milyar metreküplük gazının, 6 milyar metreküplük bölümünün Türkiye’ye satılması, 10 milyar metreküplük kısmının da TANAP ile Avrupa’ya Bulgaristan ve/veya Yunanistan sınırında teslim edilmesi planlanmaktadır.

Türkiye Enerjide Doğru Hamleler Yapıyor mu?

Dünyada düzenlenen, Davos benzeri bu tür toplantılarda, ülkeler bir anlamda kendi tanıtımlarını yapmaktadırlar. Güçlü ve stratejik öneme sahip ülkelerden yatırım çekme amacı ile parlak konuşmalar yapılmakta, ülke ekonomilerine dair hep iyi rakamlar ön plana alınarak olumlu bir hava yaratılmaya çalışılmaktadır. SPIEF’i izleyen bir kişi, sadece Türk medyasından olayları takip etse, Türkiye’nin bölgenin gözbebeği olduğunu, müthiş yatırım hamleleri ile küresel krize meydan okuduğunu düşünebilir. Oysa gerçek tam da böyle değildir.

Türkiye’nin son yıllarda bölgenin önemli aktörlerinden olduğu ve özellikle enerji koridoru olma konusunda jeopolitik öneme sahip olduğu bir gerçektir. Ancak, dış politikada adeta saat başı değişen hareketlilik yüzünden, Türkiye’nin istikrarlı bir enerji politikası yürüttüğü söylenemez. Türkiye eline geçirdiği çok büyük fırsatları, ya kendini çok önemseyerek ya da kararsızlığından dolayı kaybetmiştir.

Geçtiğimiz ay içinde Almanya’nın Leipzig kentinde Avrupa Enerji Borsası’nda (EEX) yapılan görüşmelerde Türkiye’de de bir enerji borsası kurulması gündeme gelmiştir. Türkiye’de Turcas grubu ile santral yatırımları yapan Alman RWE şirketi, kurulacak bir enerji borsasını destekleyeceklerini açıklamıştır. Şirket yetkilileri piyasa şeffaflığı, enerji yatırımlarında öngörülebilirlik, arz güvenliği gibi temel sorunların çözümünde, borsanın önemine dikkat çekmişlerdir.[5] Avrupa’nın kendi enerji güvenliği için, Türkiye’de artık kontrolü elinde olacak adımlar atmak istediği görülmektedir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), doğalgaz sektöründe yaşanan sıkıntılara çözüm aramaktadır. Sektörü yeniden yapılandırmak için Doğalgaz Piyasası Kanunu’nda ciddi değişikliklere gidilmesi kararı alınmıştır. Düzenleme ile doğalgaz ithalatının serbest bırakılması, dolayısı ile fiyatların ucuzlaması amaçlanmaktadır. Yeni yasa ile özel şirketlerin ithalatında aranan ‘teknik gereklilik’ şartı aranmayacaktır. Bunun yerine “ekonomik güç” yeterli olacaktır. Burada amacın, büyük holdinglerin enerji sektörüne girişini kolaylaştırmak olduğu görülmektedir. BOTAŞ’ın, ‘Doğalgaz Ticaret ve Taahhüt AŞ’ ve ‘BOTAŞ Boru Hatları ile Taşıma AŞ’ olarak iki bölüme ayrılması da planlanmaktadır.[6]

Türkiye izlediği yanlış enerji politikaları yüzünden enerji kaynaklarını çeşitlendirememiştir. Rusya’ya olan bağımlılığını artırmış, Azerbaycan’la yapacağı anlaşmayı Rusya’nın hamlesiyle kaybetmiş, bu da Nabucco’ya gaz sağlanmasını engellemiş, kat edilen onca yol heba edilmiştir. Samsun-Ceyhan Projesi karşılığında Güney Akım Projesine verdiği destek ile Türkiye çok büyük bir stratejik hata yapmış, Türk cumhuriyetleri üzerindeki etkisini de kaybetmiştir.[7] İran’la doğalgaz anlaşması son aşamaya gelmişken, özel sektörde hangi firmalara bu işin verileceği konusu uzadıkça uzamış, sonrasında ise İran’ın nükleer silah çalışmaları yüzünden Avrupa ve ABD ile arası açılmış, Türkiye’nin görüşmeleri de sonuçlanamadan gündemden kaldırılmıştır.

Şimdi ise, dünyada alternatif enerji kaynaklarından olan “kaya gazı” için çalışmalar başlatılmış, Trakya ve Güneydoğu’da iki sahada tespit edildiği rapor edilmiştir. TPAO’nun ise Irak ve Azerbaycan’da petrol arama çalışmalarına başlamasının düşünüldüğü belirtilmektedir.

Terörü Bitirecek Enerji Anlaşması Olabilir mi?

Kuzey Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile Türk Hükümeti arasında son aylarda enerji konusunda yaşanan gelişmeler, bölgede ekonomide sağlanacak iyileştirmelerin PKK ve Terör Sorununa çözüm olabilir mi, sorusunu akıllara getirmiştir. Hatırlanacağı üzere önce Irak’ın kuzeyindeki bölgesel Kürt yönetiminin Başbakanı Neçirvan Barzani Türkiye’ye iki sefer gelmiş, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşmelerde bulunmuştur. Enerji Bakanı Taner Yıldız da Uluslararası Erbil Enerji Arenası toplantısında Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Tabii Kaynaklar Bakanı Ashti Hawramiile temaslarda bulunmuştur. 7 Haziran 2012’de de, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan Erbil’e giderek bölgesel Kürt Yönetimi bakanları ile bir araya gelmiştir. Sonrasında ise 13 Haziran 2012 tarihinde, Bakanlar Kurulu’ndan sessiz sedasız geçen karar şöyledir:

Karar Sayısı: 2012/3261

“Ham Petrol ve Jet Yakıtının Türkiye Üzerinden Karayolu veya Demiryolu ile Taşınmasına İlişkin Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Karar”ın yürürlüğe konulması; Gümrük ve Ticaret Bakanlığının 11/6/2012 tarihli ve 975 sayılı yazısı üzerine, 4458 sayılı Gümrük Kanununun 55 inci maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 11/6/2012 tarihinde kararlaştırılmıştır. Buna göre Geçici Madde 2: (1) Irak΄ın ihtiyacı olan benzin ve motorinin transitine bu maddenin yayımı tarihinden itibaren üç yıl süre ile izin verilebilir.”şeklinde değiştirilmiştir.[8]

Bu yasal düzenleme ile Irak’taki merkezi yönetim devre dışı bırakılmıştır. Yasal muhatabın yerine bölgesel Kürt Yönetimi ile boru hattı anlaşması imzalanmıştır. Irak’ın kuzeyinden kamyonlarla ham petrol sevkiyatının yapılacağı, karşılığında ise Bölgesel Yönetime işlenmiş petrol gönderileceği planlanmaktadır.

Amerikan petrol devi Exxon Mobil şirketi 2011 Ekim’inde bölgeye girerek, güneydeki petrol kaynakları yerine Kuzey Irak’a yönelince, büyük resim o dönemde görülememiştir. Yasal muhatap yerine anlaşma yapma yetkisinin olup olmadığı belli olmayan Bölgesel Kürt Yönetimi ile altı petrol ve doğalgaz çıkarma havzası konusunda imza atan Exxon Mobil şirketini daha sonra, aynı izni almak isteyen onlarca petrol şirketi takip etmiştir.

Değerlendirme

Hükümet AB’den kaynaklanan krizi büyüme rakamlarından fedakârlık yaparak ödemektedir. Cari açıkta nispeten görülen düzelme, büyüme rakamlarının düşürülmesinden kaynaklanmaktadır. Açığın bir an önce azaltılması, 200 milyar dolarlık dış finansman açığının da bulunması gerekmektedir. Bu yüzden son günlerde, Merkez Bankası’nın yanı sıra Meclis’ten de peş peşe yasal düzenlemeler geçirilmektedir. Bunun yanında, geçtiğimiz ay sonu artırılan zorunlu döviz karşılıkları yüzde 45’ten yüzde 50’ye, altın karşılıkları da yüzde 20’den yüzde 25’e çıkartılmıştır. Bu kadar hızlı yapılan ekonomik düzenlemelerin sonuçları, kanaatimizce iyi hesaplanmamaktadır.

Özellikle son dönemde Suriye başta olmak üzere bölgesel konularda benzer fikirleri paylaşmadığımız Rusya ile ticari konularda anlaşmalar yaparken çok dikkatli olmalıyız. Türk şirketleri, bugüne kadar Rusya ve Türk cumhuriyetlerinde gözle görülür ticari ilerlemeler kat etmişlerdir. Ancak Libya örneğinde gördüğümüz gibi siyasi olaylar yüzünden tüm ticari bağlantılarımızın riske girme ihtimali de vardır. Özellikle Suriye’de yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin Rusya ve İran’la yaşanabilecek sorunlar konusunda her türlü senaryoya açıktır.

TANAP projesi, Azerbaycan ve Türkiye açısından stratejik öneme sahiptir. Türkiye ve Avrupa için uygun fiyat ve tanımlanmış doğalgaz kapasitesiyle arz güvenliğini desteklerken, Azerbaycan’ın sahip olduğu doğalgaz kaynaklarının yeni pazarlara ulaştırılması gibi kazanımları da beraberinde getirmesi hedeflenmektedir. Türkiye ve Azerbaycan gibi stratejik işbirliği içerisindeki iki ülke arasındaki yakın ilişkilerin enerji alanına taşınması memnuniyet vericidir. Diğer yandan, genel anlamda bakılacak olursa, Türkiye’nin enerji politikalarında transit ülke olmasının yanı sıra, kendi kaynaklarını geliştirmesi ve bunlardan yararlanmak için çalışmalara başlaması gerekmektedir.

AB, enerji konusunda Türkiye’nin yaptığı hatalara daha fazla göz yummayıp Türkiye’de kendisinin de devrede olacağı, bir enerji borsası kurulması fikrini ortaya koymuştur. Enerji aktarımı konusunda Avrupa için çok önemli bir konumda bulunan Türkiye, çevresinde sürekli değişen dengeler yüzünden bir istikrar sağlayamamaktadır. Ancak, enerji güvenliği, AB için riske atılamayacak kadar hayati bir konudur.

Türkiye, enerjide serbestleştirme kararını on yıl kadar önce almış fakat dağıtım şirketlerinde bile henüz bunu sağlayamamıştır. Aslında kurumlar özel sektöre aktarılsa, firmaların denetimini de bağımsız bir kurum yapsa, bu sayede de tüketicilerin hakları korunsa, büyük ölçüde istikrar sağlanabilir. Sanayi üretiminde de girdi rakamlarının en büyüğünü oluşturan enerjinin ucuzlaması ve düzenli olarak sağlanması, Türkiye’nin büyüme rakamlarına büyük ölçüde yansıyacaktır. Bu da cari açığın azalmasını sağlayacaktır.

Doğalgaz Piyasası Kanunu’nda yapılacak değişiklikler ise gösteriyor ki BOTAŞ’ta yapısal değişikliğe gerek vardır. Enerji piyasasında hem kaynaklarda hem de bu işi üstlenecek kurum ve kuruluşlarda çeşitlilik şarttır. Son dönemlerde TEAŞ ve BOTAŞ haricinde, özel sektöre yönelik teşvikler de dikkat çekmektedir. “Kaya gazı” arama çalışmaları ise henüz başlangıç aşamasında olup büyük bir umut olmaktan uzaktır.

Bakanlar Kurulu ise yaptığı yasal düzenlemeyle Irak merkezi yönetiminin kontrolündeki Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattının, devre dışı bırakılmasına göz yummuştur. Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi ile olan ilişkilerin artırılması, Türk hükümetinin PKK terör örgütü ile mücadelesine ve terör sorununun çözümünde de katkı sağlayacağı ileri sürülmektedir. Ancak, dünya devi petrol şirketlerinin onayı olmadan bölgede adım atmak mümkün değildir. Terörü çözmek için bölgede ekonomik istikrarı sağlamak iyi bir fikir olarak gözükmekle birlikte Türkiye’nin güneydoğusunda bir Kürt devletinin oluşmasına katkı sağlama, bölünme sürecini hızlandırıcı etkisi de göz ardı edilmemelidir.

Ayrıca PKK’yı Türkiye’den çıkartmak PKK sorununu çözmeyecektir. PKK, Suriye’nin elinde bir koz olarak bulunmaktadır. Suriye’ye olası bir müdahale sonucu Kürt bölgesinin buradan tıpkı Irak örneğinde olduğu gibi ayrılması ve halihazırda Orta Doğu’da devam etmekte olan protestoların İran’a sıçraması sonucunda PJAK’ın istediği ortamı bulması, bölgede sözde Kürt devleti oluşumuna ortam hazırlayabilecektir. Söz konusu durum Türkiye’deki Kürtlerin bazı taleplerini de yakından ilgilendirmektedir. Bu noktada, büyük küresel oyuncuların bölgeye dair planları iyi okunmalı, enerji konusunda ilerleme kaydetme amacıyla uygulanan politikalarda daha fazla hata yapılmamalıdır. Sözün özü” Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunmamalıdır”.

* SPIEF hakkında detaylı bilgi için: http://2012.forumspb.com/

Pakistan’ın Afganistan’a Yönelik Füze Saldırıları Bir Misilleme mi Ya da Mesaj mı?


24 Haziran 2012’de Pakistan – Afganistan sınırındaki Pakistan askerlerine saldıran Taliban örgütü, yedi Pakistanlı askerin kafasını keserek öldürmüştür. Bunun üzerine Pakistan Dışişleri Bakanlığı Afganistan’ın İslamabad Büyükelçisini çağırarak uyarmıştır. Uyarı sadece diplomasi ile sınırlı kalmamış, hemen ertesi günü (25 Haziran 2012) Pakistan devleti, Afganistan’ın Kunar vilayetine yönelik füze saldırıları gerçekleştirmeye başlamıştır. Pakistan’ın füze saldırılarına karşı bir protesto gösterisi düzenleyen Kunar ahalisi, Pakistan devletini kınarken, Afganistan devleti ve bu ülkede görev yapan uluslararası güvenlik güçlerini de acizlik ve kifayetsizlikle suçlamışlardır.

Bu arada Pakistan 2011’de de aynı sorunlar sebebi ile Afganistan topraklarına yönelik füze sldırıları gerçekleştirmiş ve bir çok insanın hayatına mal olmuştu. Bilindiği gibi ABD’nin Afganistan’a yerleşmesinden sonra Pakistan’ın Afganistan politikası hem ABD yetkilileri hem de Kabil yönetimi tarafından sürekli olarak eleştirilmektedir. Hatta zaman zaman Pakistan devleti Afganistan’daki Taliban örgütünü desteklemek ve kendi topraklarında barınmasına izin vermekle suçlanmaktadır.

ABD’nin Afganistan’a yerleşmesinden sonar, Pakistan, Afganistan ve NATO arasında cereyan eden karşılıklı suçlamalar ve Pakistan’a karşı güvensizlik 11 Eylül gelişmelerinden sonar Pakistan – Afganistan ve hatta Pakistan – NATO ilişkilerinin gittikçe bozulmasına sebep olmuştur. Özellikle de Mayıs 2011’de El Kaide lideri Usame Bin Ladin’in İslamabad’daki üst düzey yetkililerin yaşadığı Ebtabad semtinde ABD özel timi tarafından yapılan bir operasyon ile öldürülmesi üzerine ABD – Pakistan arasındaki gerilim daha da şiddetlenmeye başlamıştır. Bundan sonar ABD Pakistan yönetimini “teröre destek” vermekle suçlamıştı. Öte yandan Afganistan operasyonundan bu yana Pakistan devletinin tüm itirazlarına rağmen ABD savaş uçakları Pakistan topraklarına yönelik saldırılarına da devam etmiştir. Nitekim Kasım 2011’de ABD savaş uçaklarının bu ülke topraklarına yaptığı bombardıman sonucunda 24 Pakistan askeri hayatını kaybetmişti. Bunun üzerine iki ülke arasındaki ilişkiler iyice gerilmeye başlamıştır. Pakistan devleti ilk tepki olarak kendi topraklarından Afganistan’ın güneyindeki NATO askerlerine sağlanan ikmalat geçiş yollarını kapatmıştı. Pakistan devleti doğal olarak ABD’den, öldürülen 24 askeri için özür dilemesini, bu askerlerin ailelerine tazminat ödenmesini ve bu ülke topraklarına yönelik yapılan hava saldırılarının durdurulmasını istemekteydi. Ayrıca Pakistan topraklarından şimdiye kadar 250 Amerikan Doları karşılında transit geçen NATO ikmalat araçlarının her biri için, bundan sonra beş bin Amerikan Doları talep etmişti. Fakat ABD Pakistan’ın hiç bir talebini Kabul etmeyerek NATO’nun Afganistan’dan çekilişinde kullanılacak transit yol olarak Orta Asya ülkeri ve Rusya ile anlaşmıştır. Tüm bu gelişmeler Afganistan – Pakistan ve Pakistan – NATO ilişkilerinin gittikçe bozulmasına sebep olmuştur. Bu yüden de 20 -22 Mayıs 2012 tarihlerinde gerçekleşen NATO’nun Chicago Zirvesinde Pakistan beklenen ilgiyi görmemiştir.

Bu arada her ne kadar Pakistan devleti Afganistan’daki Taliban ve diğer bir takım radikal İslamcı gruplara destek vermediğini açıklamışsa da, özellikle Pakistan – Afganistan sınırında faaliyet eden bir takım medreselerin bu gruplara destek sağladığı bilinmektedir. Ancak, söz konusu medreseler ve bu medreselerden desteklenen bir takım radikal gruplar Pakistan devletinin kontrolü dışındadır. Zaman zaman Pakistan devletinin de bu gruplarla sorun yaşadığı bilinmektedir. Nitekim Pakistan’da açık ve gizli şekillerde faaliyet eden Radikal İslamcı grupların 20 Şubat 2012 tarihi itibarıyla oluşturdukları Difâ-yi Pakistan (Pakistan’ın Müdafası) adlı ittifakın gün geçtikçe güçlenmeye başlaması özellikle bu ülkedeki liberalleri endişelendirmeye başlamıştır. ABD karşıtı olarak bilinen Cemmat-i İslami, Ceyş-i Muhammed, Cemiyet’ül Ulema, Leşker-i Tayyibe ve Sipah-i Sehabe gibi örgütlerin birleşmesiyle oluşturulan Difâ-yi Pakistan hareketi, Afganistan’da faaliyet edip son dönemlerde bu ülkedeki bir takım eylemlerle adını duyuran Hakkani ve Taliban örgütlerini destekledikleri bilinmektedir.

Özellikle Pakistan’daki medreseler tarafından yoğun olarak desteklenen bu grupların tüm Pakistan’da nüfus sahibi oldukları, daha önce Pakistan ve Hindistan arasında yaşanan Keşmir sorununda Pakistan adına savaşmak üzere gönüllü asker temin ettikleri de bilinmektedir. Bu yüzden söz konusu örgütlerin çoğu faaliyetleri Pakistan devleti tarafından görmezden gelinmektedir.

Bu arada Şubat 2012’de NATO’nun yayımlamış olduğu bir raporda, Pakistan istihbarat servisi ile ordususun Afganistan’da faaliyet eden Taliban ve diğer radikal İslamcı gruplara destek verdiği belirtilirken, Pakistan’da toplam 150 terör şebekesinin varlığını açıklamıştır. ABD söz konusu şebekeleri ortadan kaldırmak için Pakistan devletinden bu konuda işbirliği beklediklerini dile getirmiştir. Fakat Pakistan devleti kendi iç dinamikleri çerçevesinde bu hususta ABD ile işbirliği yapma riskini göze alamadığı için, kendisine yöneltilen suçlamaları reddederken, yapılan açıklamaları birer “iddia” olarak değerlendirmektedir.

Dolayısıyla Pakistan tüm bu söylentilere itiraz ederken diğer taraftan ise ABD savaş uçakları bu ülke topraklarına yönelik hava saldırıları yapmaya devam etmektedir. Diğer taraftan Pakistan’daki bir takım muhalif gruplar ise kendi topraklarına ABD’nin yaptığı operasyonlara karşı Pakistan devletinin sessiz kalmasını sürekli eleştirmişlerdir. Bu yüzden Pakistan devleti, Afganistan topraklarına yönelik yaptığı füze saldırıları ile, bir yandan kendi içindeki muhalif gruplara, “Pakistan devletinin sanıldığı gibi zayıf olmadığı” mesajını vermeye çalışırken, diğer tarafta da ABD’ye karşı bir misilleme yapmak istemiş olabilir. Ayrıca füze saldırıları ile Pakistan devleti Kabil yönetimine “istediği zaman bu ülkede güvenlik sorunu yaratabileceğini” de göstermektedir. Diğer taraftan Pakistan devleti Afganistan topraklarına yönelik yaptığı füze saldırıları ile Pakistan’daki bir takım medreseler tarafından desteklenen Taliban ve Hakkani gruplarına bir göz dağı vermek de istemiş olabilir. Çünkü Pakistan füzelerinin isabet ettiği bölgeler Taliban ve Hakkani örgütlerinin en fazla beslendikleri bölgeler olarak bilinmektedir. Pakistan bu hareketi ile söz konusu örgütlerin bekasının kendi elinde olduğunu göstermek istemiş olabilir. Bu yüzden Pakistan’ın Afganistan topraklarına yönelik füze saldırılarını hem bir misilleme ve hem de bir mesaj olduğunu söylemek mümkün.

http://www.turksam.org/tr/a2699.html

Kriz dönemlerinde Türkiye’nin Su Politikası, Türkiye-Suriye İlişkileri


Dr. Tuğba Evrim Maden, ORSAM Su Araştırmaları Programı Uzmanı,

temaden

Ortadoğu gibi yüzey sularının az olduğu bölgelerde özellikle birden fazla devletin kullanımına tabi olan suların kullanımı ülkeler arası ilişkileri de şekillendirmektedir. Devletlerin ilişkilerinde önemli konulardan biri olan su kaynakları, çatışma nedeni olabileceği gibi, zaman zaman çatışma-kriz-savaş durumunda kullanılabilecek bir silah veya bir hedef haline gelebilmektedir ve bu süreç içerisinde karşı tarafı zayıf düşürmek için saldırılan ilk hedeflerden biri olabilmektedir.

Geçmişte örneklerini de gördüğümüz gibi özellikle baraj, desalinasyon tesisleri ve su taşıma boru hatlarını tahrip etmek bu yöntemlerden bir tanesidir. Su kaynağının bir silah veya bir hedef olarak kullanılmasına örnek olarak, II. Dünya Savaşı süresince, hidroelektrik üreten barajlar bombalanmıştır. 1960’larda ABD, Kuzey Vietnam’ın sulama suyu temin sistemini bombalamıştır. 1991 Körfez savaşı süresince her iki tarafta birbirlerinin barajlarını, su iletim sistemlerini ve desalinasyon tesislerini hedef almıştır. Bir diğer örneği de Eylül 2011’de Libya’da gazetelere ve analizlere yansıyan haberlerde görmekteyiz. Trablus’a su taşıyan boru hattının Kaddafi’yi destekleyen grupların kontrolü altında olduğu ve su akşının boru hattına yapılan sabotajla bu gruplar tarafından kesildiği bildirilmiştir.

Toplam maliyetinin 20 milyar dolar civarında olduğu belirtilen bu projenin bu süreçte zarar gördüğü iddiası hem insanların suya erişim hakkı açısından hem de büyük bir projenin zarar görmesi açısından endişe vericidir. Her detayı ile teknik açıdan başarılı olan bu proje Libya halkının suya erişimi ve kalkınması için çok önemlidir. Su kaynaklarının ve yapılarının tahrip edilmesi orada yaşayan halkın çatışma veya savaş nedeniyle zorlaşan yaşam koşullarını daha da zorlamaktadır.
Bir diğer yöntem ise özellikle sınıraşan su havzalarında yukarı kıyıdaşın, aşağı kıyıdaşın suyunu kesmesidir. Özellikle, Bölgeyi ve tüm dünyayı etkileyen Körfez krizi dönemine ilişkin bazı kaynaklar Birleşmiş Milletler’in Türkiye’den doğan ve Irak’ın su ihtiyacını karşılayan önemli nehirlerden Fırat nehrinin sularının kesilmesini tartıştığı yer almaktadır ve yine aynı kaynaklarda Türkiye’nin suyu bir silah olarak kullanmadığı da belirtilmektedir (1)

Bilindiği üzere Ortadoğu’da 2011 yılının başında ortaya çıkan Arap baharı, Mart ayından itibaren Türkiye’nin komşusu Suriye’yi de etkisi altına almıştır. Suriye’de meydana gelen olaylar, iki ülkenin olumlu bir gidişat içinde olan son on yıllık ilişkilerini de olumsuz yönde etkilemiştir. Geçen hafta Türk uçağının Akdeniz’de uluslararası sularda Suriye hava savunma sistemleri tarafından düşürülmesi ise Türkiye-Suriye arasında var olan gerilimi en üst noktaya çıkarmıştır. Geçen hafta, Türkiye’nin Fırat ve Dicle sularını, barajların kapaklarını kapatarak Suriye’yi içme suyundan yoksun bırakılması ve Beşar Esad üzerinde baskı yaratmasıyla ilgili yazılar dış basında analizlerde yer almıştır. (2) Daha önce de belirttiği gibi insan hayatı için suyun önemli bir kaynak olduğu her zaman Türkiye’nin önceliğinde yer almıştır. Kasım 2011’de Türkiye, Suriye’ye ekonomik yaptırımlar uygulayabileceğini belirtirken, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, hem Suriye hem de Irak için önemli olan, Türkiye’den doğan ve Suriye’ye ve daha sonrasında Irak’a akan sınıraşan sularda herhangi bir su kısıtlaması yapılmayacağını belirtmiştir. Türkiye’nin bugüne kadar izlediği su politikaların su kaynakları bir tehdit unsuru ve ya silah olarak kullanılmamıştır. Sınıraşan sularda özellikle de Fırat-Dicle havzası kıyıdaşları Irak ve Suriye ile her zaman işbirliği içerisinde suların hakça, makul ve optimum olarak tahsisini isteyen Türkiye’nin, Suriye ile son günlerde gerilimin daha da çok arttığı bu durumda, uzun yıllardır oluşturduğu su politikasına tezat bir davranışta davranmayacağı düşünülmektedir.

(1) Peter Gleick, “Water and Conflict; Fresh Water Resources and International Security”, International Security, vol.18, no.1, 1993, s.85.; Matthew McDonald, “The Environment and Security: The Euphrates River”, Department of Goverment University of Queensland, s.1.

(2) “Intelligence experts: Nato has options on Assad”, 18/06/2012, online at:
http://euobserver.com/24/116644

İran / TÜRKER ERTÜRK /// CC : @orsatramola


Yaklaşık 2 hafta önce İran’daydım. Orada gördüklerimi ve yaşadıklarımı daha önce size söz vermeme rağmen yoğun gündem nedeniyle bugüne kadar yazmaya fırsat bulamadım. Bugün ve haftaya Salı günkü köşe yazılarımda size orada yaşadığım 6 günün izlenimlerini özetlemeye çalışacağım.

İran 75 milyon nüfusu ve 1,6 milyon km² (Türkiye’nin iki katından daha fazla) ile yüzölçümü olarak bizden büyük tek komşumuz. Dünyanın en dağlık ülkelerinden biri olan İran, M.Ö. 4000’lere dayanan tarihi ile yer küremizin en eski ve sürekli uygarlıklarından birine ev sahipliği yapmaktadır. Avrasya coğrafyasında sahip olduğu stratejik konumu İran’a her dönem bölgesel güç olma potansiyelini bahşetmiştir.

Ülke nüfusunun yüzde 46’sı Fars, yüzde 33’ü Azeri Türkü, yüzde 2’si Türkmen, yüzde 1’i Kaşkay Türkü, yüzde 7’si Kürt, yüzde 2’si Arap, geriye kalan yüzde 9’u da Gilekler, Mezdaranlılar, Beluciler, Lurlar ve diğer etnik yapılardan oluşuyor. İnanç olarak İran’ın yüzde 90’ı Şii Müslüman yüzde 8’i Sünni Müslüman yüzde 2’si ise Bahailer, Zerdüştler, Hindular, Sabiiler, Yezidiler, Yahudiler ve Hıristiyanlar.

Türkçe İran’da yaygın ve geçerli

Türkler için İran iletişim kurmak açısından hiç zorlanmayacağı bir ülke. Orada kaldığım süre içinde gittiğim her yerde farklı ağızla da olsa mutlaka Türkçe konuşabilecek birilerini buldum. Sadece bu gerçek bile büyük keyif verici ve biz Türkler için orada yaşamı kolaylaştırıcı bir unsur. İran Dışişleri Bakanı Ali Ekber Salihi 2012 yılı içinde verdiği bir demeçte ‘’ İran nüfusunun yüzde 40’ı Türkçe konuşmaktadır ‘’ diyor. İran’ın dini ve İslam Cumhuriyeti’nin genel politikalarının tanımlanmasından ve denetiminden sorumlu lideri olan Ayetullah Ali Hamaney’in Türk olduğunu biliyor musunuz?

İran’ın davetlisi olarak 8 kişiden müteşekkil bir grupla bu ülkeyi ziyaret ettik. Hepimizin ortak yönü basın ve gazetecilik alanında faaliyet göstermemizdi. Farklı dünya görüşlerine sahiptik. Sanırım aralarında tek Kemalist bendim. Grup üyeleri olarak ilk defa bir araya gelmemize rağmen aramızdaki ilişkiler uygarca gelişti ve herhangi bir sorun yaşamadık.

Tahran İmam Humeyni havalimanına sabah ezanı vakti vardık. Varışımızı zaman olarak değil de vakit olarak belirtmemin nedeni ise havalimanında karşılaştığım ilk şeyin derinden gelen ve tüm terminal kompleksinde duyulabilen ezan sesi olmasıydı. İslam Devrimi’nin egemen olduğu bir ülkeye gelmiştik bu nedenle bunu pek garipsemedim. Fakat bir şey çok dikkatimi çekti, İran’dan ayrılıncaya kadar ibadethanelerin çok çok yakını dışında ezan sesini bir daha duymadım. Çünkü İran’da ezanlar hoparlörden okunmuyordu.

Kadınlar başını açmak istiyor

İlgimi çeken diğer bir husus da uçakta çok az başı örtülü bayan olmasına hatta bir çoğunun moda dergilerinin kapaklarına yaraşır kıyafette, güzellikte ve makyajda olmasına rağmen Tahran’da uçaktan inerken hepsinin isteksiz kapanışlarıydı. İran’da kaldığım süre içinde kadınların örtünme şekillerini gözlemlemeye çalıştım. Değerlendirmemin bilimsel bir veriye dayanmadığı biliyorum ama şunu söyleyebilirim; bugün yasak kalksa İran kadınlarının yüzde 65’i başını hemen yüzde 20’side zaman içinde açar. En fazla yüzde 15 başını örtmeye devam eder gibi geliyor bana.

İslam Devrimi’nin 33’uncu yılında olduğu bugün bile İnkılabi örtünme (saçlar gözükmeyecek şekilde veya çarşaf) şekli İranlı kadınların çok azı tarafından tercih edilmektedir. İran Yargıtay Başkanı Sadık Laricani’nin ‘’Kadınların başının örtülmesi dini değil siyasi bir tercihtir.‘’ beyanatını bana anlattılar.

İran’da bulunduğumuz süre içinde Tahran, Şiraz, Persepolis ve Kum’u görebilme şansını bulduk. Kayhan gazetesi ve Arapça yayın yapan El Alem televizyon kanalı ziyaretlerini ve burada basın mensubu ilgililerle yaptığımız görüşmeleri saymaz iseniz İran gezimiz tamamen kültürel ve turistikti denebilir.

İran’da diğer anlamaya çalıştığım konu yaptırımların bu ülkeyi ne kadar etkilediğiydi. Size şunu ifade edebilirim; İran’ın parası Riyal’in değerinde bir miktar düşmeyi, ithal mallardaki pahalanmayı ve bankacılık sistemindeki engeller nedeniyle bizler (turistler) için bu ülkede kredi kartı kullanmanın mümkün olmamasını saymaz iseniz piyasayı çok canlı buldum. Yiyecekler bol ve ucuz, özellikle enerjinin (petrol, doğal gaz ve elektrik) çok ucuz olması nedeniyle yaşam şartları orta ve düşük gelir grubuna mensup aileler için oldukça kolay. Hele yaşam koşulları ve pahalılık açısından Türkiye ile kıyaslarsanız sanki biz yaptırımların ağır yükü altında yaşıyoruz.

Dr. Noyan UMRUK yazdı: ORADAN BAKINCA TÜRKİYE NASIL GÖRÜNÜYOR?


Dr. Noyan UMRUK

NATO üyeliği Türkiye’yi Batı dünyası içine sokamadı, sadece yamacında yer almasını sağladı. NATO, çokuluslu emperyal sermayenin çıkarlarını korumak için kurulmuştu; hâlâ da aynı nedenden dolayı var… Blokların ortadan kalkması ile tehdit önceliğini “uluslararası terörizm” (radikal islam) aldı. NATO; BM’in işlevlerini yüklendi. Böylece, sorunları “suhuletle”çözümlemeye çalışan B.M. yöntemlerinin yerini, NATO’nun soğuk ve insafsız yöntemleri aldı. En taze örnek: Libya.

“Füze Kalkanı”nın Kürecik’e konuşlanması ile Türkiye’nin NATO ve Batı nezdinde ağırlığının artacağı filan söylendi. Bunun, Kıbrıs, Ermeni, terör ve ulusal güvenlik sorunlarına ne gibi bir katkı sağlayacağını dehşetli merak konusu…Irak işgalinde patriot ve şimdi predator meselesi, İslam’la alay eden Rasmussen’in seçilmesi, Rusya’nın tavrı, Obama’nın seçimi ve kriz nedeni ile zamanlamalarına uymadığı için Türk uçağının düşürülmesi ile ilgili alelusul bir toplantı ile “teenni tavsiyeleri” herhalde taze ağırlık artışları(!) oluyor…

Haaa… Hakkını yemeyelim. İsrail’in Nato ile ilişkilendirilmesi veto edildi.

Ama bakın, NATO’nun akıl hocaları bu konuda özetle ne düşünüyorlar?

Üye ülkeler 20-21 Mayıs Şikago zirvesinde ittifakın 63. kuruluş yıldönümünü kutladı. Bu tür etkinliklerde boy göstererek etkili olan bir grup var: İsrail’in Dostları(Friends of İsrael). İspanyol eski başbakanı Aznar başkanlığında, (E) büyükelçi Bolton, Peru eski cumhurbaşkanı Alejandro Toledo, Lord Trimble, Lord Weidenfeld gibi uluslar arası arenada kamuoyu oluşturma konusunda ünlü zevattan oluşan bu grubun görüşleri şöyle:(1)

“NATO, soğuk savaş yıllarında özgürlükleri ve liberal düzeni savunan bir örgüttü. SSCB’nin çöküşü ile eski Yugoslavya’nın dağılmasına yol açan savaşın taraflarını barışa zorlaması örneğinde olduğu gibi istikrarı tesis etme hedefine yöneldi. Bu amaçla D.Avrupa ve Akdeniz ülkelerinin siyasi, iktisadi ve güvenlik bağlamında yakınlaşması hedeflendi. İsrail tam olarak burada çerçeveye giriyor.

NATO- İsrail ile ilişkileri teknik ve askeri ikili işbirliği anlaşmaları ile güçlendi. Subay değişim programları ve İsrail’in katıldığı askeri tatbikatlar düzenlendi. Bundan her iki tarafın da büyük fayda sağladığı su götürmez bir gerçek. Örneğin, üye ülkelerin birlikleri Afganistan’a konuşlanmadan önce gayri nizami harp eğitimini İsrail’de aldı.

Ancak, gelişen bu olumlu ilişkiler bile, bazı üyelerde İsrail’e karşı geleneksel olumsuz yaklaşımı sona erdiremedi. En vahimi, NATO, batılı olmayan tek üyesi Türkiye’nin yükselmekte olan İsrail karşıtlığı ile rehin alınmış durumda. Ankara’nın İslamcı hükümeti, NATO’nun İsrail ile bağlarını geliştirmesini engelliyor. İsrail’in de katılacağı deniz tatbikatları düzenlemesine engel olduğu gibi, şimdi de Mavi Marmara olayı için özür dilememesi nedeni ile İsrail’in Şikago zirvesine katılmasını veto etti. Oysa gemidekiler şiddete başvurdu; İsrail askeri meşru müdafaa zorunda kaldı.

Türkiye’nin bu olayı istismar etmesi, Erdoğan’ın, Türkiye’yi, bölgenin karar verici gücüne dönüştürme düşünün ürünü… Ancak, NATO’nun, ilişkilerini geliştirmeyi planladığı İsrail’e saldıran radikal eylemcileri destekleyen ve kışkırtan tavrı ile İslamcı hükümeti sessizce izlemesi utanç vericidir. BM’e göre de, İsrail haklı bir meşru müdafaa eyleminde bulunmuştur. Daha da önemlisi, NATO açısından İsrail hayati önemdedir.

Örneğin, NATO’nun tüm güney sınırında istikrar, sözde Arap Baharı nedeniyle sallanmaktadır. Fas’tan Yemen’e kadar, islamcı dalga adım adım ilerlemekte, Libya ve Suriye’de ise açıkça şiddete dönüşmektedir. Bu değişim ve riskler denizinde müttefiklerin güvenlik çıkarlarına hizmet edebilecek tek istikrar adası ve demokrasi İsrail’dir.

İran tehdidi için de durum aynıdır. Bizimle İran bombası arasında duran tek şeyin İsrail olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Yahudi devleti, azim ve sabırla, İran tehlikesini dünyaya göstermiş, bizleri, ayetullahları nükleer güçten caydırmaya yönelik önlemleri almaya itmiştir.

Eğer NATO, demokrasi ve insan onurunu savunmayı hedefleyen bir örgüt olma söylemini eylemlerine yansıtacaksa, hiç şüphesiz, coğrafi olarak Ortadoğu’da yer alsa bile Batı’nın ayrılmaz bir parçası olan İsrail’i desteklemelidir.

Bu nedenle, mevcut yönetimi ile git gide bir müttefikten çok, karmaşık bir sorun yumağına dönüşen Türkiye’ye, vetosu çektirilmelidir.”

Yaa, işte böyle… Hem NATO’cu olmak, hem de İsrail karşıtı ya da karşıtı “mış” gibi olmak yaman bir çelişki, maalesef…

(1)http://www.friendsofisraelinitiative.org/article.php?c=96

AYDINLIK G, 01.07.2012

Adalet Bakanı neden susuyor


Mirzabeyoglu Telegram

İBDA-C lideri olduğu gerekçesiyle hüküm giyen ve 14 yıldır cezaevinde bulunan Salih Mirzabeyoğlu, 12 yıldır işkence altında tutulduğunu iddia ediyor. "Telegram" adını verdiği zihin kontrol operasyonuna maruz akaldığını söyleyen Mirzabeyoğlu, kendisine işkence yapanların bu yolla zihnine girdiğini söylüyor.

Yeni Şafak gazetesine namaz kılarken bile kulağına küfürlü sözlerin geldiğini söyleyen Mirzabeyoğlu "Kur’an okurken özellikle bazı harfler üzerine geldiğimde adeta şok uyguluyorlar" dedi. Halen Bolu F tipi Cezaevi’nde bulunan Mirzabeyoğlu, işkencenin burada da devam ettiğini gazeteye söyledi.

İşkencenin bir insanlık suçu olduğu tartışılmaz. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, işkence iddiaları konusunda sessiz. Salih Mirzabeyoğlu’na zihin kontrolü yöntemiyle

işkence ediliyor mu? Kamuoyu bu sorunun yanıtını bekliyor.

Odatv.com

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: