Günlük arşivler: Temmuz 4, 2012

UFOs, Aliens, and Mind Control


http://thecmia.org/

IRAK VE PKK TERÖR ÖRGÜTÜ BAĞLAMINDA TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİ


IRAK VE PKK TERR RGT BALAMINDA TRKYE-ABD LKLER.pdf

PKK MASKELİLERİNİN LİSTESİ


PKK MASKELLERN LSTES.pdf

MİT – PKK GÖRÜŞMESİ TAPE ÇÖZÜMÜ (FULL)


MİT ile PKK arasındaki görüşmelerin ses kaydı ortaya çıktı. Görüşmeler MİT, PKK ve koordinatör ülke temsilsi arasında yapılıyor.
İnternete düşen ses kaydı, PKK ile hükümet arasındaki görüşmeleri gösteriyor. Görüşmeler MİT müsteşarı Hakan Fidan, MİT müsteşar yardımcısı Afet Güneş, KCK yürütme konseyi üyesi Mustafa Karasu ve PKK’li Sabri Ok, Kongra-Gel başkan yardımcısı Zübeyir Aydar ve koordinatör ülke temsilciler arasında geçiyor. Koordinatör ülke temsilcisinin ingilizce konuştuğu görülürken kimliği bilinmiyor. Görüşmelerin hangi tarihte ve nerede yapıldığı da belirtilmemiş ancak, yakın bir dönemde olduğu anlaşılıyor.

Afet Güneş

Öncelikle tekrar bizi biraraya getirmede katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz. Bu çalışmaya başlarken çok uzun soluklu bir çalışma olacağının bilincinde başladık her iki taraf olarak. Yine her zaman aynı şeyi söyledik zaman zaman kesintiler olabilir kimi zaman inişler ve çıkışlar yaşanacaktır dedik. Önemli olan amaçta değişiklik olmamasıydı. Çünkü bizi bir araya getiren her iki taraftada çözüm iradesi bulunmasıydı. Böyle giriştik bu işe tüm gücümüzle karşılıklı asgari müşterekleri yakalamaya çalıştık bugüne kadar. Her seferinde biz kendi konumumuzuda izah etmiştik ve biz bir kanat devletle olan tüm iletişimin sağlanmasında hakeza diğer kanatta imralı ile daha sonra üstlendiğimiz misyon çerçevesinde bir kanal olduğumuzu söylemiştik. Muhataplarımızın tabi zaman zaman beklentilerinide alıyoruz. Bizi daha farklı bir profilde görmek istediklerini söylüyorlar. Birçok konuda zaten açık konuştuk yine açık söyleyecem kimi zaman bu bizi rencide etti yani neden bu güvensizlik diye. Ancak zamanı geldiğinde siyasi iradeye daha yakın kişilerin bu platformda yer alabileceğini zaten belirtmiştik. Her vesileyle bugüne kadarki temaslarımızda ne vaadettikse kendi ölçülerimiz dahilinde gerçekleştirdik. Bu gelişmede nihayetinde benzer bir şekilde oldu. Sayın Fidan bizimle birlikte bu toplantıya katıldı. Kendileri başbakanlık müsteşar yardımcısı onunda ötesinde başbakana en yakın kişilerden biri.
Hakan Fidan

Ben öncelikle merhaba diyorum tanıştığımıza memnun oldum. Bu ekibin yeni üyesiyim. Afet hanımında dediği gibi yaklaşık bir ay önce imralıda sayın öcalanla bir araya geldik. Zaten ismimi söylemiştim. İsmim Hakan Fidan. Müsteşar yardımcısıyım ama sayın başbakanımızın özel temsilcisiyim. Şuan özellikle türkiyenin ortadoğuda taraf olduğu krizlerde arabuluculuk görevlerinde ekip varsa ekibin içerisindeydim şahıs varsada şahıs olarak görev aldım. Hala belli çalışmalar devam ediyor. Bu konuda arkadaşlarımızın uzun zamandır sizinle beraber devam ettirdikleri çalışmalar gerçekten her türlü takdirin ötesindedir. Ama bir noktadan sonra verilen raporlar çerçevesinde olayın teknik görünen bir çalışmadan öte daha siyasi içerikli daha farklı bir boyuta taşınması ihtiyacı hasıl olunca sayın başbakanımız bu konuda beni görevlendirdi. Takdir edersiniz ki oldukça hassas bir durum siyasi riski kabul edilemeyecek derecede yüksek bir durum. Kendisi bu konuda bir kaç cümle bile etmedi sadece bir iki defa bir şey söyledi. Ama etrafta bazı bakanlar defalarca gidip benim ismim ve benim pozisyonumda burada bulunmamın hükümet için çok ciddi bir risk alanı sıkıntı alanı olduğunu söyledi. Özellikle muhalefetin bulunduğu şartları biliyorsunuz. Zaten onların resmetmeye çalıştığı bir gerçeklik var buna hizmet edeceklerini kamuoyuna açıklamalarına rağmen. Sayın başbakan bu noktada ciddi olduğunu samimi olduğunu siyasi riskide yüklenmeye hazır olduğunu birkaç defa söyledi. Bu çerçevede biz arkadaşlarımızla beraber çalışmaya başladık. Orada sayın öcalanla iki saatten fazla bir görüşmemiz oldu odasında. Üç kişiyiz baya uzun ve verimli bir görüşme oldu. Kendisinin sağlık durumu oldukça iyi. Zihni fevkaladeden iyi çalışıyor. Artikülasyonları oldukça sağlıklı. Konuları karşılıklı tartıştık. Tabi verdiği cevapları sürekli siyasi tahlilden geçirerek olaylara yaklaştığı için bizde siyasetin ve şu anda hizmet etmekte olduğumuz siyasetçinin ne düşünmekte olduğunu elimizden geldiğince aktarmaya çalıştık. Ben burada en büyük görevin de açıkçası bu olduğuna inanıyorum. Yani şu anda iktidarda bulunan seçilmiş siyasetçinin psikolojisi nedir perspektifi nedir olaylara nasıl yaklaşıyor ben bunu aktarmaya çalışacağım. Sizden aldığım perspektifide tabi oraya yansıtacağım ama bu arada belli konulardada belli mutabakatlara varma belli konularda tartışma görevinide cevap verme görevini de elimizden geldiği kadar üstlenecez. Ama tekrar ediyorumki ben burada ne dersem diyeyim belki çok fazla reklamlara gidebilir diye düşünüyorum ama hükümetin çok ciddi niyeti var. Bu iyi niyeti türkiyedeki reel şartların izin verdiği ölçüde hayata geçirmeye realize etmeye çalışıyor. Bu noktada sayın başbakan beni görevlendirdi. Ben tekrar burada olmaktan dolayı memnuniyetimi ifade ediyorum. Ve teşekkür ediyorum.
Sabri Ok

Sağolun teşekkürler. Daha iyi öğrenmek daha iyi anlamak için bir kaç soru sormak istiyoruz. Siz gittiniz önderlikle görüştünüz. Kendisi de buna değer veriyor heyecanlı umutlu olduğunu olmak istediğini söylüyor. Ve tartışmanızın tabi ki siz biliyorsunuz bize iletilen mektup çok kısadır çok temel bazı ilkeler ve çerçeveden ibaret. Tartışmanızın ve görüşmenizin özetini bizimle paylaşmaya değer gördüğünüz hususları varsa dinlemek isteriz.
Hakan Fidan

Tabi. Şöyle ifade edeyim benim o zaman notlarım vardı şimdi yanımda değil. Ama ana başlıkları aklımda. Benim açıkçası yıllardır okuduğum kürt sorununun nereden kaynaklandığı ne boyutlara geldiği siyasallaşma süreci örgütleşme süreci sürekli takip ettiğim konular. Yani sayın öcalanla ilgili açık kaynaklara çıkan ve bizdeki olan bütün bilgiler malumunuz. Ama tabi orada bire bir belli konuları tartışmak farklı oluyor. Hapishanede geçen on senenin ve okumanın verdiği çok ciddi bir transforme edici gücü var. Zihinsel manada çözümleme manasında onu görüyorsunuz. Ve tabi yıllar boyu belli olayları yaşamış belli noktalara gelmiş belli dersleri çıkarmış. Şimdi bulunduğu yerden çok daha sağlıklı çok daha objektif çok daha nesnel var olan sıcak şartlardan etkilenmeyen çözümlemelere ulaşıyor. Bunu sürekli satır aralarında felsefi olarak görmek beni memnun etti. En azından orada geçen süre gerçekten verimli bir süre olmuş. Bu noktada şunuda yakından takip etmeye çalıştık belli düşünce dönüşümleri zihinsel atlamaların hangi noktadan nereye geldiğini görmek de şahsen benim düşünce olarak bulunduğum yer açısından önemliydi. Çünkü görüyorsunuzki yüzde doksan doksan beş gelen bütün konularda birleşen bir genel çizgiye gelindi. Ama orada olumlu bir hava var. Kendi dünyasında böyle bir psikoloji içerisinde. Fakat ona şunu söyledik biz türkiye deki siyasi rejimi ve şartları dikkate aldığımız zaman şu an hiç kimsenin özellikle sayın başbakanın çıkıp böyle bir şeyi ifade etme şansı yok. Ama şunu herkes bilir burada olumlu bir şey varsa sizin katkınız olmadan olumlu hale gelmeyeceğini biz hepimiz biliyoruz. Bu bilinen bir gerçek bunun üzerinde konuştuk. Sonuç olarak bütün türkiyenin yönetiminden sorumlu bir devlet adamı siyasetçi kimliğiyle beraber oda geliyor bu psikolojinin algılanmasında ve bu değeri kullanmakta fayda var diye düşünüyorum. Ben kendisine tüm çıplaklığıyla anlattım. İmralıdaki çözüm iradesini olaya iyi niyetle yaklaşımı sayın öcalanın yıllar içerisindeki oluşturduğu düşünsel evrimi ulaştığı sonuçları ulaştığı sonuçların bölgeye yönelik vizyonunun ülkeye yönelik vizyonunun yüzde doksan doksan beş oranında kendi çizdiği vizyonla nasıl örtüştüğünü de anlattım. Bu benim kendi gözlemim entellektüel analitik yaptığım şey. Çünkü ben herkesin söylediğini doğru varsaymak zorundayım. Niyet okumasına gidemem. Bu şartlardan dolayı bunu söyledi bu şartlardan dolayı bunu söyledi diyemem. Ama bütün çıplaklığıyla anlattım. Tabi yazık olan ne oluyor şimdi bu irade ve düşünsel hava varken modalitede ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Bunun bir özel benzerini biz amerikayla iran arasındaki nükleer kriz var biliyorsunuz. İşte burada iran tabi bize güveniyor. Amerikada bir ölçüde güveniyor. Her iki tarafda biz nükleer değişime hazırız diyor. Fakat modalitede hiç kimse harekete geçemiyor. İranla en yüksek düzeyde konuşuyoruz biz hazırız diyor. Amerikalılarla en yüksek düzeyde konuşuyoruz biz hazırız diyor. Hadi gelin değişin dediğimiz zaman o diyor ki işte o toprakda olsun bu toprakda olsun modaliteyi bir şeye getiremiyoruz.
Mustafa Karasu

Sabri arkadaş izah etti bende o çerçevede bazı şeyler söylemek istiyorum. Biz belki birinci oslo görüşmesinde olmadı ama ikinci oslo görüşmesinden sonra hep şunu söyledik. Artık esas konulara girmemiz gerekiyor. Güven artırıcı önlemler yapılıyor işte biz ateşkes ve tek taraflı eylemsizlik kararı alıyoruz. Türkiyede bazı şeyler yapılacak kürt sorununda adım atılacak deniyor bunlar hep söyleniyor. Sonunda dördüncü osloda daha somut bir karara gidilerek önderlik yol haritası verecekti ve bunun üzerinde neler yapılacagı konusunda müzakere edilecekti. Bu konu dördüncü osloda var. Şimdi biz buraya gerçekten beşinci osloya müzakere için geldik.
Afet Güneş
Tamam bende diyorumki önderliğin yol haritası elimde. Maddeleride belli. Haydi buyrun müzakere edelim.
Mustafa Karasu
Ben şuna inanıyorum devlet istesin şu anda bizi uçağınıza alıp götürebilirsiniz isteseniz.
Afet Güneş
Kesinlikle. Ben diyorum gelin götüreyim
Mustafa karasu
İsterseniz götürürsünüz.
Afet Güneş
Götürürüm tabi.
Afet Güneş
Şuan götürürüm yani bir sakınca yok.
Mustafa karasu
Demekki o zaman önderlikle görüşme sorunuda yok.
Sabri Ok
Benim hakkımda iddianame hazırlandığı söyleniyor. Bir tarafta kapatılırken bir tarafta açılıyor.
Afet Güneş
Hep söyleniyor yani. Bir dosyanın tamamlanması adına yapılan operasyonlar.
Mustafa karasu
Sabri arkadaş hakkında dava açılmış. Niye açılıyor biri kapatılırken. Şimdi sabri arkadaşı gönderebilirmiyiz.
Sabri Ok
Karasuyu göndereceğiz.
Afet Güneş
Karasu yeter bize.
Mustafa karasu
Bence dtpninde bizimde önder apoyu muhatap göstermemizden rahatsız olmayın. Önder aponun muhataplığının meşrulaşması türkiyenin çıkarınadır. Türkiye toplumunun önder apoyu muhatap olarak benimsemesi türkiyenin çıkarınadır. Şu söyleniyor otuz yıldır savaştık apoyu nasıl muhatap olarak kabul edelim. Bence aşiret devleti değildir türk devleti. Çıkarı söz konusu olduğunda türkiyenin bunları unutması demiyorum karşılıklı birbirimizi affetmesini bilmeliyiz. Bu savaşın başlatıcısı önderi odur. Bunu sizde kabul ediyorsunuz diyorsunuzki en makul önderliktir onunla anlaşabiliyoruz o doğru yaklaşıyor.
Afet Güneş
Çünkü değiştim diyor.
Görüşmelerde taleplerimizin meşruluğunu kabul etmediniz mi?
Afet Güneş
Devletde şuan karşı taraftaki talepleri bu halkın talepleri nedir onları masanın bir kenarına koyuyor. Ben bunların içerisinden hangilerini yapabilirim nekadar zamanda yapabilirim hangi koşullarda yapabilirim oda bunu tartışıyor kendi kendine zaten.
Sabri Ok
Tamam aşalım bunları beraber götürelim.
Afet Güneş
Zaten diyorumki sizden gelen yani bu tabandan gelen partiden gelen örgütten gelen talepleri önüne koydu onun üstünden bakıyor.
Mustafa Karasu
Bize şunu söylediniz dedinizki devlet de genelkurmayda aynı görüşte hükümet de biz buraya üçüncü osloda bütün devlet makamlarının düşüncesi olarak geldik. Yani devlet bu konuda bir konsensüse girdi dediniz önceden yoktu ama şimdi bu oldu dediniz.
Afet Güneş
Ordunun şuan yaptığı planlı bir operasyonu yoktur
Sabri Ok
Asker pozitif etki ve tepki göstermiş biliyoruz ve şunuda genelde biliyoruz siz de bilirsiniz bölgedeki askeri komutanlar genelde yani içinde farklı düşünenler olabilir ama genelde aslında hepsi daha çok çözüm ve barış isteyenlerdir.
Afet Güneş
Diyorumki yürümekte olan bir süreç var. Bu süreç önemli bir süreç. Bizim bugüne kadar yürüttüğümüz karşılıklı çalışmalarla gelinmiş olan bir süreçtir. Kendi kendine falan olmadı bu birlikte yürüttüğümüz çalışmaların sonucudur. Gerek devletin hazırlanmasında gerek toplumun hazırlanmasında gerek örgütün hazırlanmasında şu masada yürüttüğümüz çalışmaların çok büyük katkısı olmuştur. Beğenseniz de beğenmeseniz de yeterli bulsanızda bulmasanızda bir yıl içerisinde yürüttüğümüz çalışmalar bugün bu meseleyi türk kamuoyunda ve türk parlamentosunda tartışılabilir bir hale getirmiştir. Bunu bu kadar küçümsemek gibi kimsenin bir lüksü yoktur kimse küçümseyemez bu bir. İkincisi bugün itibariyle geldiğimiz noktada önümüzde işte hazırlığını yapmakta olan bir hükümet ortaya neyi koyacağını neyi yapıp neyi yapamayacağını işte hukukçulara vermiş adalet bakanlığı ayrı bir çalışma yürütüyor daha sonuç raporu çıkmamış bilmem ne bakanına bir görev vermiş çalış bakalım raporunu çıkart demiş daha sonucu çıkmamış.
Sabri Ok
Şimdi bunlar oluyor. Devlet de arayıp hangi ilde hangi dağda birileri var ben de imha ederim demesin çünkü biz çözüm sürecindeyiz
Afet Güneş
Peki ne kadar süre bekletmeyi düşünüyorsunuz dağlarda
Sabri Ok
Biz istiyoruz ki en kısa sürede bu sorun çözülsün böyle altı yılda yedi yılda değil
Afet Güneş
Yani bu neresinden bakarsak bakalım çünkü çözümün parametreleri içinde işte basit bir takım taleplerden anayasa değişikliğinden öcalanın serbest bırakılmasına kadar çok geniiş bir skala var. Talepleri şöyle bir göz önüne getirdiğimiz zaman çok geniş bir skala var. Bunların üç ayda beş ayda sekiz ayda bir senede tamamlanabilmesi söz konusu değil.
Sabri Ok
Bugün için size kısa bir şey hazırlasak nasıl olabilir.
Afet Güneş
Yani götürmeye çalışırız ama dediğim gibi altı buçuğa kadar yetiştirebilirseniz. Ama ne olur on beş sayfa yazmayın gözünüzü seveyim niçin söylüyorum.
Sabri Ok
Yok biz kısa yazacağız.
Afet Güneş
Hakikaten kısa yazmayı hiç bilmiyorsunuz
Sabri Ok
Doğru
Afet Güneş
Nasıl bir şey oluyor biliyor musunuz. Bakın çok samimi söylüyorum sıkıntıyı içeri giriyoruz konuşmuyoruz biz sana bilmem ne getirdik falan demiyoruz al şunu içinden oku diyoruz. Çünkü bu kadarda deklare etmek istemiyoruz. Açıkçası adam bir başlıyor zaten o da böyle sindire sindire okuma derdine oturuyor bir suçuk saat okuyor. Biz de mutfak kadar bir yerin içerisinde boş boş oturuyoruz. O okuyor biz oturuyoruz. Artık bir buçuk saatin sonunda zaten üstünde çokda tartışma yapmak istemiyoruz. Şimdi sen çevir arkasını diyoruz ne diyeceksen de diyoruz. Onunda yazması maşallah bir yarım saat kırk beş dakika sürüyor. Onada yalvarıyoruz ne olur kısa yaz diye. Devlet size çok büyük bir fırsat yaratmış durumda. Sizin karşılıklı olarak birbirinizle iletişim sağlamanızı dolaylı dahi olsa fikirlerinizi birbirinize yansıtmanızı yazışmanızı çizişmenizi onlar üzerinden karşılıklı görüş teatilerinde bulunmanızı sağlıyor
Sabri Ok
Önemli buluyor şüphesiz ama herşey değil
Afet Güneş
Habur bizim iki buçuk senedir neredeyse yürüyen tüm ilişkilerimizin ankaradan başlayarak söylüyorum özelde kırılma noktasını oluşturdu. Gelenler yeteri kadar eğitim almamışlardı ve ne amaçla geldiklerinin bile farkında değillerdi. Adeta bir siyasi gösteriye dönüştürüldü. Burada sizin de çok iyi bildiğiniz gibi hukuk ihlal edildi. Her şey yok edildi. Amaç size verilen bir takım sözlerin tutulmasıydı. Tabi burada belki başta konuştuğumuzdan farklı olan gelişme şuydu. Şimdi gruplar geldiğinde kıyafet filanda birşey katmak istemiyorum yalnız kitlenin içerisinde çok provokasyona açık kişiler vardı. Yani şu beklenti vardı bunlar gelecekler tutuklanacaklar kapıdan tutuklandıktan sonrada bir takım hareketler geliştirilecek. Bunun alt yapısı hazırlandı orada. Biz bunları gözlemledik şimdi üç kişi tutuklanacak ve sürekli bu şayiha yayılıyordu aralarında. İşte içlerinden galiba üçü tutuklanıyormuş şimdi dördü. Ondan sonra böyle bir kitleselleşme bir tepki geliştirmek için tepki koymak için öylesine bir organizasyon vardıki.
Sabri Ok
Ama şunu bilinizki bizimde hani yüzde yüzlük yok ama ilişkilerimizden biliyoruz ki bunlar tutuklanmayacak.
Afet Güneş
Biz biliyoruz ama.
Sabri Ok
Biz de biliyoruz ama müsaade edin biz bunu bilmeyene nasıl bildirelim. Söylesek olmayacak. Bizimde bu sıkıntımız var.
Hakan Fidan
Şimdi başbakan bu meselede hiçbir meselede yapmadığı kadar şey yapıyor. Çıktı grup toplantılarında mecliste diğer bütün halk konuşmalarında ben neye mal olursa olsun açılım sürecinin arkasındayım ben siyasi riski bu noktada göze alıyorum siyasi kariyerim pahasınada olsa. Burada partiye sürekli mesaj var kardeşim bu noktada benim üzerime gelmeyin tabanla etkileşiminiz sizde nasıl bir netice üretiyorsa üretsin. Çünkü sürekli negatif şeyler gelmeye başladı. Yani buradan dolayı efendim oy kaybediyoruz batıda görüştüğümüz geniş kitleler bizden şey yapıyor. Tabi muhalefetin özellikle haburdan sonra ortaya koyduğu ajitasyonun etkisi şu anda giderek büyüyor. İçişleri bakanı hakkında gensoru verildi biliyorsunuz. O bu işe aylarını yıllarını verdi. Afet hanımla beraber ciddi bir moral bozukluğu yarattı. Çünkü oraya herkes bir milat olarak bakıyordu. Ondan sonra bu sorunda hükümetin daha cesur adımlar atmasına ilişkin meşru bir hak zeminide hazırlanacaktı psikoloji de hazırlanacaktı. Neden yani burada örgüt de iyi niyet gösterisinde bulunuyor. Artık insanların kafasında bir tabu oluşmuş örgüt silahtan vazgeçmez yani karikatürize edilmiş bir şey var. Sürekli kanla beslenen kanla hareket eden bir terörist vardır gibi bir imaj oluşturulmuş. Örgütün burada silah bırakması sembolik manada da olsa bütün tabuları yıkan halk psikolojisini karar alıcı lehine harekete geçirmede biraz zemin hazırlayıcı bir faktördü. Şimdi başbakan burada sürekli buna rağmen mesaj veriyor. Ben bunu anlattım sayın öcalana dedim ki başbakan bunu sürekli anlatıyor. Ama dedim biz birşey gördük oda şu bu hükümetin yaptığı çok reformlar var yani kürt kimliğini tanımadan verdiği sosyal haklara kadar bundan beş altı sene önce masaya oturulduğunda bunların hiçbiri verilmeden belli şartlar izin verseydi belki şu anda örgüt çoktan normal siyasi hayata dönmüş türkiyede normal bir hayat yaşıyor ve siyasi zeminde meşru mücadelesini veriyor olacaktı. Fakat türkiye deki şartlar buna izin vermedi.
Hakan Fidan
Hem sizden hem sayın öcalandan yani bizim perspektifimiz bu sürecin kesintisiz devam ettirilmesi. İşte bir defa görüştük beş ay sonra yok bunu sistematik bir şekilde. Çünkü yoğun iletişimle biz bir takım krizlerin önüne geçebileceğimize açıkçası inanıyoruz. Çünkü öbür türlü genel prensiplerden şey yapıyoruz çünkü önümüze bundan sonra çok daha şeyler çıkacak modaliteleri aşmak için teknik sorunlar çıkacak onlar üzerinde enerji harcamamız gerekecek. Belki olasılıkları ortaya masaya yatırıp avantajı nedir dezavantajı nedir uygulanabilirlik konularını uzun uzun tartışmamız gerekecek. Ama bütün bu süreç içerisinde dediğim gibi siyasi iktidarı bu noktada attığı adımlardan dolayı sıkıntıya düşürücü bir unsurun olmaması lazım. Yani sizde zaten bu konuda oldukça hassassınız özellikle eylemsizlik konusunda. Diğer konularda bu gözaltına almalar şunlar bunlar ben bunları gittiğim zaman içişleri bakanı ile uzun uzun konuşacağım. Onun bana gelmeden anlattığı konularda var zaten. Yani ben onu burada bir savunma mekanizması psikolojisiyle hareket etmek için falan söylemiyorum. Zaten yeterince tatsız oluyor bazen konular. İçişleri bakanıda sosyal psikologdur. Bu noktada iyi çözümlemeleri var. Anlıyor. Ama aynı zamanda siyasetin gereklerinide iyi bilen ona göre bazen farklı demeçler verebilen bir insan. Ama biz şundan emin olmak istiyoruz yani geliştirilen bir özgürlük alanı açıldı. Bu açılan özgürlük alanı içerisinde örgütün alt birimleri eski alışkanlıklarından hareketle daha fazla mevzi kazanalım daha fazla örgütlenelim mantığı içerisinde. Bir noktaya kadar hani tolare edebiliyorsunuz çünkü dediğim gibi alandaki valiler emniyet müdürleri bu noktada gerçekten çok değerli insanlar. Yani şu anda sizi bilmiyorum spesifik olarak isim vererek şikayet edebileceğiniz şu adam düşmandır bu adam şeydir. Geçenlerde bir olay oldu başbakanlıkta. Bir komisyon var bu televizyonlara ruhsat veren. Şey hani sizden de görüş falan filan soruyor ya. Sonra bize geliyor benim başkanlığımda bir komisyon toplanıyor herkese ulusal güvenlik belgesi veriliyor. Türkiyedeki yerel televizyon ve radyo kurmak isterse müracaatını yapıyor başbakanlığa. Başbakanlık rtüke rtükde başbakanlığa gönderiyor yönetmelikte böyle bir şey var. Başbakanlıkta ilgili kurumlardan verileri topluyor görüş oluşturuyor. İşte benim başkanlığımda bir komisyon toplanıyor atıyor imzayı gönderiyor. Şimdi bir il güneydoğuda oradan bir şey geldi dört tane isim var. Dört ismin dördünede örgüt mensubudur sempatizanıdır diye görüş var. Haklarında valiyi aradık dedikki eskiden benle beraber çalışıyordu. Dedim hayırdır ya dedim ben sana bir şey soracam şimdi nedir böyle böyle bir talep var. Dedi efendim zaten olmayan yok ki dedi verin gitsin dedi. Şimdi tamam dedik öyle verdik gitti. Bunu şeyi anlatmak için bir enstantane söylüyorum. Yani insanların oradaki meseleye bakışını ama burada demokratik iktidarların yönetemediği tek bir alan var. Yani bunların hepsi yönetilir. Adamın adı işte bilinen örgüt sempatizanıdır destekçisidir şudur budur bir noktaya kadar bunların hepsi yönetilir tolere edilebiliyor.
Hakan Fidan
Şimdi bizim yaşadığımız bir sıkıntıyı anlatayım size. Her sene on bin tane öğretmen alınır adamı alıyorsun güneydoğuda öğretmen açığı var. Adam ertesi sene gitmek istiyor dört sene beş sene duruyor batıya gitmek istiyor. Niye benim orada yaşam şartlarım iyi değil. İktidar beş sene önce dedi ki biz dedi yerel yönetimler yasasını geçiriyoruz belli şeylerin mahalli teşkilatlarını kaldırıyoruz. Milli eğitim şunlar bunlar bakanlıklarını kaldırıyoruz valiliklere ve belediyelere veriyoruz. İlk önce valiliklere uzun vadede belediyelere gidecek. Aslolan şudur yani şimdi hakkaride yol yapılacak ankaradan devlet planlama teşkilatından görüşülüp şeye çıkıyor işte çemişkezekte ne olacak şurada ne olacak. Bu adamı şimdi öğretmen alacaksınız oradaki valiliğe kontenjan verilecekti. Valilik bu öğretmeni alacak adam oraya gidecek kardeşim bilinçli olarak geliyor ben burada öğretmenlik yapacağım. Daha sonra adamın tayin derdiyle başka yerde başka pozisyon açılır oraya gitmek ister o ayrı. Biz bunu yapamadık yani cumhurbaşkanı iki defa geri çevirdi. Aldı anayasa mahkemesine götürdü o zaman kaldı gitti. Şimdi bu son derece verimliliğe dayalı bir şeydi. Hani bunun siyasi ideolojiyle falan filanda alakası yok bunun aklın yoludur bu.
Sabri Ok:
Evet.
Hakan Fidan:
Yani daha fazla işi aşağıdakilere devredersen merkez de daha anlamlı işlerle uğraşır.
Sabri Ok:
Daha stratejik düşünsün.
Hakan Fidan:
Daha anlamlı işlerle daha büyük bir şeylerle ve türkiyenin gideceği yerde odur.
Hakan Fidan:
Yani ben size burada siyasi iktidarın psikolojisini fikrini ve parametrelerini elimden geldiğince şeffaf bir şekilde bir taraftan yansıtmaya çalışıyorum.
Sabri Ok:
Sağolun.
Hakan Fidan:
Ben modalite önerisi olarak şunu dedim şimdi bir defa eylemsizliği çok samimi olarak bunu çok samimi olarak söylüyorum başbakanında fikri budur bir zaman kazanma parametresi olarak ortaya koymuyoruz. Biz eylemsizliği varolan konuşmaların bir sağlayıcısı olarak görüyoruz yani varolandan daha sistematik daha yoğun bir müzakere ve görüşme sürecinin devam ettirilmesinden tarafız. Açıkçası burada zaman kazanalım şöyle olsun böyle olsun işte seçimlere giderken de şu olsun. Seçimler bir faktör olarak var şimdi eğer iktidarlar tüccarlar gibi kar zarar hesabı yaparlarsa burada dolar yerine oy sayısını koyarlar ortaya hangi hareketten ne kadar fazla oy gelir ona bakarlar bunun hesabını yaparlar.
Afet Güneş:
Ama o işte silahla çözülmeyecek. Silahın evet kabul ediyorum belli bir işlevi vardı ve bugüne kadar birşey getirmiştir.
Hakan Fidan:
Yani siyasetin kuralı bu. Dışarıdada konuştuk üst menfaat buradadır. Hep beraber insanlar buraya gitsin diye bir algılama yok. Siyasetinde böyle erdemleri olduğu gibi bu kadarda bir aşağılık tarafı var maalesef. Yani belki iktidar partisi yarın muhalefete düşse aynı türden pozisyon içerisine girebilir. Ama hazır biz bu fırsat yakalanmışken burada şeyi gözetmek durumundayız diye düşünüyorum bu perspektifle. Çünkü hangi hareketi yaparsınız yapın hangi amaçla yaptığınız önemli. Ucuz bir amaç içinde yapabilirsiniz yüce bir amaç içinde yapabilirsiniz. Bunun için perspektif tartışmalarını perspektif geliştirme müzakerelerini ben çok önemli buluyorum şahsen. Çünkü bir şeyi beraber olgunlaştırıyorsunuz o perspektifin sınırları çiziliyor. Bu noktada sınırını çizdiğimiz amacına yönelik bir eylemsizliğin ve devamlılığının ben her türlü meşruiyeti ve ilerlemeyi sağlayacağı noktasında muazzam önemli olduğuna inanıyorum. Bu noktada zaten örgütün imkan ve kabiliyetleri yerinde duruyor. Buna paralel bizim de konuşma ve görüşme zemini içerisine girmemiz gerekiyor. Modalite olarak benim söyleyeceklerim bunlar.
Afet Güneş:
Yani orada en ulvi olan şeylerden birini kaçırıyoruz yemek saati geçti.
Hakan Fidan:
Öyle mi.
Sabri Ok:
Ben böyle çok kısa bir şey söyleyeyim.
Adem uzun:
Yemektede konuşuruz sonra tekrar geliriz.
Sabri Ok:
Veya isterseniz bir ara verelim.
Hakan Fidan:
Yemekten sonra.
Hakan Fidan:
Burda sorun doğal şartları oluşmamış konuları anti demokratik yöntemlerle hayata geçirmek. Ben demokratik mücadele içerisine giripde dünyada sonucuna ulaşamamış hiçbir hareket görmedim. Bakın dünya siyasi tarihine devrimler tarihine gandiden tutunda polonyadaki işçi hareketine efendime söyleyim güney amerikadaki hareketlere varana kadar bakın demokratik siyasi mücadele veripde meşru kabul edilebilir evrensel hedeflerine ulaşamamış hiç bir hareket görmedim. Buna amerikada fransada heryer dahil ama burda meşru yol kullananlar. Şuan ortadoğu da böyle yani. Bakın israilin imajı yerle bir olmaya başlıyor meşru çizgide duran filistin hareketi dahada güç kazanıyor. Ama gayrımeşru araç kullanan ingilizcede ırrelevant diyorlar artık var olan sosyal doku ve siyasal şartlara uygun hareket etmeden eylem gösterdiğiniz zaman birşey olmuyor.
Sabri Ok:
Bizde kendi anadilimizde eğitim istiyoruz yani talepler anlamında. O açıdan diyoruzki biz bazı adımları atarken akpnin de ne yapacağını bilmek isteriz. Tamam biz bu adımları atacağız ama mesela yüzde yedi baraj düşürülürmü. Diyebilirsinizki yüzde on barajı sizi niye ilgilendirir biz türkiyenin demokratikleşmesi konusunda kendimizi sorumlu görüyoruz ve bu kürtleri de ilgilendiriyor. Örneğin biz diyebilirizki bu kadar tutuklu var biz adım atalım doğru ama adım atarken insanlar belediye başkanı il başkanıda dahil herkes içerde
Hakan Fidan:
Habur sonrası iklim değişti bunu yönetemedik yani açıkça söyleyelim.
Sabri Ok:
Düzeltelim biz size yardımcı olalım.
Hakan Fidan:
Düzeltelim bunu düzeltelim işte zaten sabri bey bu söylediklerinizde çok haklısınız. Benim bizzat burda oluşum size sistematik bir müzakereyi ve biraraya gelişi teklif edişim sonra sayın öcalanın sizle iletişim kurmasına bizim kısıtlı şartlardada olsa izin vermemiz sizden mesaj götürmemiz sonra çeşitli iletişim kanalları bulmaya çalışmamız bu hafta içişleri bakanıda parti yetkilileri ile görüşecek bütün bunların hepsi kamuoyunda bizleri zor duruma düşürmeyecek bir modelite icat edip problemi karşılıklı çözme yönünde atılan adımlardır. Türkiyede yaşamanın tadı olmaz sıkıntı olmadan ama artık şu getirilmiş aşamadan itibaren ben meşru bir hareketin bir engelle karşılaşacağını düşünmüyorum. Onun için bence önderliği bu konuda ben bu çizgide görüyorum sayın öcalanı. Ama buradaki arkadaşlarında o konuda bir çözümlemeye gitmeleri lazım diye düşünüyorum. Yoksa bunu ben ak partinin veya devletin eli rahatlasın şu olsun bu olsun diye söylemiyorum.
Sabri Ok:
Yok ben çok yere katılıyorum doğru ama sizinde şu ayrımı görmeniz lazım. Zamanında bu ülkede komünizm dendi öne çıkarıldı zamanla irtica dendi öne çıkarıldı ama her zaman söz konusu olan kürt olunca önü tıkandı. Mesela çok açık söylüyorum yüzde on barajı kürt meselesi içindir hepsi de uzlaştı
Hakan Fidan:
Kesinlikle kesinlikle.
Sabri Ok:
Seçim döneminde tüm partiler anlaştılar dtpnin aleyhinde karar çıkarttılar.
Hakan Fidan:
Kesinlikle uzlaşırlar.
Sabri Ok:
İşte bu.
Hakan Fidan:
İşte ben de onu anlatmaya çalışıyorum sabri bey.
Hakan Fidan:
Burda şey sıkıntısı var. Hani maziden alıp getirdiğiniz sürekli mücadele ederek değiştirdiğiniz bedelini ödediğiniz bir çizgi var. Ama mazi orda duruyor ordan etkilenenler orda duruyor. Bunu bir anlatma problemi var.
Sabri Ok:
Doğru.
Hakan Fidan:
Bunu insanlar bilmiyor ben şimdi gideceğim diyeceğim allahtan başbakan yakın çevre falan öyle değil yani. Benim anlattığıma inanan insanlar yoksa göndermezler. Ama benimle sadece nötr ilişkisi olan bir adama ben bunları söyleyeyim hatta iyi ilişkisi olanlara söyleyeyim diyecekler ki yani sen her zamanki gibi şey oluyorsun yani bu insanların ben böyle düşündüğüne yani ben sizi teyibe alayım götüreyim dinleteyim adama isminizin kim olduğunu söylemeyeyim diyecekler biz bu arkadaşla aynı fikirdeyiz.
Sabri Ok:
Maalesef doğru.
Hakan Fidan:
Ama ben diyeceğimki bu konuşan Sabri Oktur diyecekki yalan söylüyor.
Afet Güneş:
Takıyye yapıyor.
Zübeyir Aydar:
Seni kandırmaya çalışıyor.
Hakan Fidan:
Hah
Önderliğin kıymetini deklare etmediniz mi?
Afet Güneş:
Öcalan zaten beni tabulaştırmayın dedikçe kitle bunu tabu haline getirmeye çalışıyor.
Hakan Fidan:
Yok olmazsa olmaz şimdi dedim ya bizim toplum bir tane yetenekli adam buldumu kendisi çünkü tembel çalışmak istemiyorki o yetenekli adamın sırtına yüklen git.
Sabri Ok:
Hepsi onun sırtına. Devletde yüklüyor bizde yüklüyoruz.
Hakan Fidan:
Tabi yok yani bizim kendi siyasi liderlerimize devlet adamlarımıza bakışımızda böyle kendi ellerimizle yaparız kutsal ederiz ondan sonra kendi elimizlede yeriz hapsede atarız idamda ederiz tarih kitaplarında kötülerizde yani hiç sorun değil bizim şimdi kendi şeyimizde var.
Afet Güneş
Orada yerleşik bir kadro değil geçmişi olan bir yer değil reşadiye o kadar gelme geçme noktası bir yerki ne zaman organize oldularda hemen böyle birdenbire aşka gelip eylem yapacak gücü buldular .
Sabri Ok:
Bizim güçler her tarafta var onu söyleyelim. Türkiyenin her tarafında var karadenizdede var toroslardada var.
Afet Güneş:
Biliyoruz metropolleride doldurdunuz bu arada patlayıcılarla doldurdunuz.
Sabri Ok:
Yok canım.
Afet Güneş:
Hepsini biliyoruz.
Sabri Ok:
Onlar bir tarafa biz bu süreci ilerletelim önemli olan o.
Afet Güneş
İşte onları göre göre zor gidiyor bunlarıda görmesek iyi olur.
Hakan Fidan
Taktik konularda anlaşılabilir yani aramızda bir kriz yönetimi yapılır. Kriz hattı kurulur denirki bizde bilemeyebiliriz aşağıdaki bürokrat emniyet müdürü falanı zanneder işte örgütsel faaliyette bulunuyor dersinizki hakan bey yani şurada şöyle bir şey yapılıyor yazıktır günahtır bunun bir şeyi yok veya tam tersine atılan bu adım halk nazarında şey yapacaktır infial doğuracak dikkat edersiniz. Bizim yaklaşımımızda şu ana kadar kendi bürokrasimiz şu bu vesaire ne derden ziyade çözüme yönelik iradenin hedefleri önemli. Şimdi burada biz aynı yaklaşımı sizdende görürsek yani taktik hataları zaman zaman görmemezlikten gelir stratejik olarak bu yoğunlaşmaya gidersek.
Koordinatör ülke temsilcisi
Belki daha az zaman içerisinde olabilir ama bizim ankaraya gitmemiz lazım. Dağa gitmemiz lazım. Oslo altıyı hazırlamamız lazım. Bunların hepsi ayrı birer iş ve aynı zamanda sizinde kendinizi hazırlayıp koordine edebilmeniz içinde gerekli olan zamandır. Güzel evet her iki tarafıda tebrik etmek istiyorum sürecin bu yönünde trafik ışıkları yeşile dönmüş gibi görünüyor ve her iki tarafında bu eylemsizlik sürecine devam edilmesi gerektiğini düşünmesi bizleri mutlu etti çünkü olumlu bir siyasi müzakere yapmak için bir alan bir zemin teşkil edecek.
Afet Güneş
Artık kendilerini ankarada görmek isteriz çünkü en azından mektubu getirecek.
Koordinatör ülke temsilcisi
Teşekkür ederim bizi mutlu ettiniz dağada gitmemiz gerekecek teşekkürler.

19 Ocak’a -elbirliğiyle- nasıl varıldı?


• 2004’ün 6 Şubat’ında Agos’ta, Gaziantepli Hripsime Gazalyan’a dayanılarak, Sabiha Gökçen’in, 1915 katliamı sonrasında evlat edinilen Ermeni çocuklarından biri olduğu yazıldı.

• 15 gün sonra Hürriyet bu haberi manşetine taşıdı. Herhalde iki hafta kadar düşünmüşlerdi. Gazete ertesi gün de, Gökçen’in Boşnak olduğunu ilân edecekti. Ancak “Ermeni değil Boşnak” haberinin yanında Gökçen’i yakından tanıyan Pars Tuğlacı’nın görüşlerine yer verilmiş, Tuğlacı Agos’un haberini desteklemişti.

Hürriyet’teki haber üstüne Genelkurmay hemen ertesi gün müdahale etti. Ordu, Gökçen’in Ermeni olduğunu ileri sürmenin “habercilik” diye nitelenemeyeceğini bildiriyor, ilk Türk kadın pilotun kökenini tartışmanın “millî bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayacağını” ilân ediyordu.

Hürriyet, Sabah, Akşam ve Cumhuriyet gazeteleri Genelkurmay’ın açıklamasına arka çıktılar. Milliyet, “Ermeni iddiasını ilk uçuş tarihi çürüttü” dedi, Aynı gazetenin yazarı Melih Aşık’a göre “Gökçen’in Ermeni olması ihtimali yok”tu. Akşam, “Gökçen Ermeni değil Bosnalı” diye yazdı.

• Yine Milliyet’te Hasan Pulur, bu vesileyle Hrant’a doğrudan saldırdı. Ondan “Türkçe’yi iyi bildiği anlaşılan…” diye sözedip Hrant’ı sanki bir yabancıymış gibi takdim etti. Pulur’a göre Hrant, “Cumhuriyet ve Türkiye düşmanı bir Ermeni”ydi!

Cumhuriyet’te İlhan Selçuk, “Ermenilerin ortalıkta bırakıp kaçtıkları çocuklardan sayılıyor Sabiha” diye yazdı. Katledilen, sürülen bir halkı aşağılamayı kendine yedirebilmişti.

• Genelkurmay açıklamasından iki gün sonra, 24 Şubat 2004 günü, Hrant İstanbul Valiliği’ne çağırıldı. Vali yardımcısı Ergun Güngör’ün odasında, iki “istihbarat görevlisi” ona, hayatının tehlikede olduğunu imâ etti. Bu görüşmeden İstanbul Valisi Muammer Güler’in de, dönemin içişleri bakanı Abdülkadir Aksu’nun da haberi olduğu sonradan ortaya çıkacaktı. Vali Güler, görüşmeyi doğrulayacak, ama Hrant’ın tehdit edildiğine katılmayacaktı. Cinayetten sonra Meclis araştırma komisyonuna, “Devlet böyle tehdit etmez,” diyecekti. “Yapsa başka türlü yapardı.”

• Hrant’ı tehdit eden iki “istihbarat görevlisi”nden Ö.Y., çok sonra, Ergenekon soruşturmasında da karşımıza çıkacaktı. Hrant’la görüştüğü sırada MİT İstanbul Bölge Başkan Yardımcısı’ydı. Ergenekon şüphelilerinden Bedrettin Dalan’a “Kaç, yoksa seni de alacaklar,” tüyosu verdiği ileri sürülüyordu. Dalan’ın özel kalem müdürü Ergenekon’dan gözaltına alındığında onu kurtarmaya kalkmış, bunun için MİT Müsteşarı’nın adını kullanmış, savcılar MİT’le görüşünce Ö.Y.’nin tertibi ortaya çıkmıştı. Ö.Y., Ergenekon’dan ifadesi alınacağı sırada MİT İzmir Bölge Başkanı olarak atandı. MİT tarihinde vekaleten bu makama atanan ilk isimdi. Teşkilat, elemanıyla ilgili soruşturma açtığı yollu haberleri de yalanladı.

• Mehmet Soykan adlı yurttaşın şikâyet dilekçesini değerlendiren Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nın, Hrant’ın bir yazısından ötürü, “Türklüğü aşağılama” suçlamasıyla 301’den dava açtığı gün, 25 Şubat’ta, Cumhuriyet’ten Deniz Som, kuşatma harekâtına katıldı. Som, Sabiha Gökçen meselesi üzerine yazarken, Hrant’ın Ermeni kimliği üzerine kaleme aldığı bir başka yazısını konu etti. “Damardan kan temizleme operasyonu” yapmakla suçladığı Hrant’ın, “Adolf Hitler’in bile ilerisinde bir faşist” olduğunu ileri sürdü.

• Hrant, sözkonusu yazıyı Agos’ta, Sabiha Gökçen haberinden önce yazmıştı. Gökçen haberinden sonra üstünde esas gürültü koparılan ve Hrant’ı öncelikle kamuoyu gözünde mahkûm etmek için sözleri tersine çevrilerek kullanılan yazıda Hrant şöyle demişti:

“Ermeni kimliğinin ‘Türk’ten kurtuluş yolu gayet basittir. ‘Türk’le uğraşmamak. Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı alan ise artık hazırdır. Gayrı Ermenistan’la uğraşmak. Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.”

Kastı açıktı: “Türk’le uğraşma”nın Ermenilerin kanını zehirlediğini ileri sürüyordu.

• Milliyetçi-ırkçı gazetelerde bir kampanyaya dönüştürülen Hrant aşağılaması ve düşmanlığı ilk meyvesini tehditkâr bir gösteri suretinde verdi. Ülkü Ocakları, 26 Şubat’ta Agos gazetesi önünde “ya sev ya terk et” gösterisi düzenledi, “Kahrolsun ASALA”, “Akıllı ol”, “Hesap sorulur”, “Eli kırılır”, ‘Bir gece ansızın gelebiliriz” diye bağırdılar. Dönemin Ülkü Ocakları İstanbul İl Başkanı Levent Temiz, “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir” diye ilân etti. Levent Temiz daha sonra Ergenekon davası sanıkları arasında yeralacaktı.

• “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” adını taşıyan örgüt de Agos önünde benzer bir gösteri düzenledi. Orada da hakaretler, tehditler havada uçuştu.

• Hrant’ın ve Agos’un, onların şahsında Türkiyeli Ermenilerin açıkça tehdit edildiği bu gösteriyi Türk medyası haberleştirmedi. Ne televizyonlarda görüntüsü ne –Gündem ve Yeniçağ hariç- yazılı basında tek satır yeraldı. Anlaşmış gibiydiler.

• Bunun yerine, 2004 Şubat’ının sonunda Emin Çölaşan, Hrant’ın söylediklerini çarpıtma üzerine kurulu plana uygun olarak, Dink’i “şeriatçı özlemi olanlar, Türkiye’nin bölünmesini isteyenler, Apo’ya özgürlük isteyenler”le biraraya koydu. Çölaşan’a göre Hrant, Türk kanının zehirli olduğunu ileri sürmüştü. Kuşatma ilerliyordu.

Önce Vatan gazetesinin başyazısına Orhan Kiverlioğlu, “Hrant’ın hırlayışı” başlığını attı, faşist falan gibi siyasî hakaret sıfatlarıyla yetinmeyip Hrant’ın “maymun genleri taşıdığını”, ondan “orangutan maymununun bile tiksindiğini” yazdı. Bu şahıs, birilerini göreve çağırıyordu: “Türklüğe hırlayan Hrant’ın kafasına dank edecek bir kanun olmalı”. Kiverlioğlu daha sonraki bir yazısında da, “insan suretindeki Ermeni tarihçi sürüngenlere de Türk kanının zehirli vasfını içtimai şifa niyetine göstermek lâzım” diyecekti.

• Nisan 2004’te, Hrant ve Agos’un sorumlu yazıişleri müdürü Karin Karakaşlı hakkında “Türklüğü tahkir ve tezyif”ten dava açıldı. Duruşmada bir şikâyetçiler topluluğu hazır bulunuyordu ve bunların müdahil olma talepleri mahkemece kabul edildi. Mahkemenin atadığı bilirkişi heyeti (İstanbul Üniversitesi’nden üç öğretim görevlisi), dava konusu yazıda isnat edilen suçun oluşmadığını bildirdi. Şikâyetçiler bunun üzerine bilirkişi heyeti hakkında şikâyet dilekçeleri verdiler. Bunlara, internetten yürütülen kampanyalar eşlik etti.

• 2004 Ağustos’unda, Trabzon’un Pelitli beldesinde (jandarma bölgesinde) oturan işsiz bir genç, “başbakanın uçağında bomba var” ihbarında bulundu. Bomba yoktu. Sonradan, “polisin refleksini ölçmek için yaptım” diyecekti. Kimliği tesbit edildi, jandarma onu aramaya başladı. Arandığı sırada, “Çeçenlerle birlikte savaşmak” için Çeçenistan’a gitti. Savaşmadan geri döndü. Yasin Hayal adlı bu genç, iki yıl önce askerden izinli geldiği sırada Karadeniz Teknik Üniversitesi öğrencisi Erhan Tuncel’le tanışmış, onun “Trabzon’da misyoner faaliyetleri çok arttı” sözlerinden etkilenerek ilk eylemini yapmıştı: Santa Maria Kilisesi rahibini -iddiaya göre keser sapıyla- gaddarca dövmüş, rahip günlerce komada kalmıştı.

• Hrant’ın yazdıklarını çarpıtarak onu su katılmamış Türk düşmanı gibi sunma, gündelik bir pratik halini aldı. Yeniçağ, 2004 Ekim’inde yine bu yöntemle, Hrant’ın “Türk milletine hakaret” ettiğini, “Türkiye Cumhuriyeti’ni tasfiye” etmek için çalıştığını ileri sürdü.

• Hrant Basın Konseyi’ne başvurdu. Konsey, Yeniçağ’ın yayınının “yazara karşı zorbalığa özendirebileceğine” hükmetti, gazeteyi “uyarma” kararı aldı. Ama oybirliğiyle değil oyçokluğuyla! Konsey’in bazı üyeleri hem hile hem kışkırtma yapan gazetenin uyarılmasını gerekli görmemişti.

• Aynı günlerde, Yasin Hayal, Trabzon’daki McDonalds’a bomba koydu. Gerçi daha sonra BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu buna “maytap” diyecekti ama bomba patlamış, insanlar yaralanmıştı. Bombayı Erhan Tuncel yapmıştı. Polis onu da, İstanbul’a kaçan Yasin’i de yakaladı. Ama Erhan Tuncel’i dosyadan çekip çıkardı ve onu kendine muhbir yaptı. Yasin Hayal cezaevine girdi.

• Hrant’ın öldürülmesine (ve 18 Nisan 2007’deki Malatya katliamına) giden süreçte, özellikle Türkiye’deki gayrımüslim azınlıklarla ilgili konularda birilerinin sistemli faaliyet yürüttüğü görülüyordu. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu’nca hazırlanan “Azınlık Raporu” (1 Kasım 2004’te) basına tanıtılırken, Kamu-Sen genel sekreteri, Büro-Sen genel başkanı Fahrettin Yokuş, kurul başkanı Prof. İbrahim Kaboğlu’nun önce sözünü kesti, sonra gelip raporu elinden alarak yırttı. Bu olaya siyasetçiler ve basından doğru dürüst tepki gelmedi. Buna karşılık, Prof. Kaboğlu ve onunla birlikte raporu hazırlayan Prof. Baskın Oran, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlamasıyla yargılandılar. Beraat etmelerine rağmen Yargıtay 8. Ceza Dairesi kararı bozdu. Sonunda Yargıtay Ceza Genel Kurulu beraati onayladı. Ancak böylece, başbakanlığa bağlı bir kurul bünyesinde bile olsa, azınlıklarla ilgili bazı gerçeklerin asla dile getirilemeyeceği “resmen” kamuoyuna anlatılmış oldu.

• 2005 Nisan’ında, Hrant ile Mazlum-Der genel başkan yardımcısı Şeyhmus Ülek, üç yıl önce Şanlıurfa’da düzenlenen panelde yaptıkları konuşmalardan ötürü yargılanmaya başlandılar. Hrant orada, İstiklâl Marşı’ndaki “kahraman ırkıma bir gül” dizesini söyleyemediğini, “çalışkan halkıma bir gül” dense gönül rahatlığıyla söyleyebileceğini, “Türk’üm doğruyum…” andı içerken de “Türk’üm” yerine “Türkiyeliyim” dediğini anlatmıştı. (Dink ile Ülek Şubat 2006’da bu davadan beraat edeceklerdi.)

• Hrant hakkında birbiri ardına suç duyuruları yapılıyor, bunlar hemen değerlendirilip davalar açılıyordu. Artık ortada belirgin bir kampanya vardı. Ve bu kampanya Hrant’ın etrafına bir “suç ve ceza” duvarı örmekle sınırlı değildi. Çünkü her mahkemesinde hemen hep aynı kişilerin başını çektiği saldırgan bir grup hazır bulunuyor, Hrant’a ve ona destek olmak için mahkemeye gelen dostlarına, avukatlarına sataşıyor, saldırıyorlardı.

• Basın, organize saldırılardan başka bir şey olmayan bu eylemleri, “Gazilerden Hrant’a tepki”, “Protestoculardan polis kurtardı” gibi başlıklarla veriyor, asla “saldırı” değil, “arbede”, “gerilim” gibi kavramlarla sunuyordu.

• 2005 Mayıs’ında İstanbul Boğaziçi Üniversitesi’nde düzenlenmesi planlanan “İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri” konulu konferans, Hrant’a karşı kampanyaları yürüten mihraklarca engellendi. Hukuk sisteminde yeri olmayan bir uygulamayla. Kemal Kerinçsiz’in Büyük Hukukçular Birliği, yargıya başvurdu, İstanbul 4. İdare Mahkemesi de konferans hakkında “yürütmeyi durdurma” kararı verdi! Dönemin adalet bakanı Cemil Çiçek, konferans için, “Türk milletini arkadan hançerlemektir” dedi. (Çiçek, Hrant’ın öldürülmesini “menfur, alçakça” vs. diye kınarken yanına şu ifadeyi ekleyecekti: “Bazı ülkelerde sözde soykırım tartışmalarının gündeme geldiği ve yasal bir statüye kavuşturulmak istendiği bir dönemde bu cinayetin işlenmiş olması son derece manidardır.”)

• “Ermeni Konferansı” daha sonra yoğun güvenlik önlemleri altında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yapıldığında, aynı göstericiler bina dışında ırkçı protestolarını sürdürdüler.

• 1955’in 6-7 Eylül’ünde İstanbul’da yaşanan talan ve pogrom girişiminin 50. yılı dolayısıyla Tarih Vakfı, Karşı Sanat Çalışmaları, İnsan Yerleşimleri Derneği ve Helsinki Yurttaşlar Derneği tarafından hazırlanan serginin açılışı, ırkçı bir grubun saldırısına sahne oldu. Saldırganlar, sergideki fotoğrafları yerlere atıp parçaladılar. Saldırı yine hatırı sayılır tepki görmedi.

• Aynı günlerde Yasin Hayal cezaevinden çıktı. İçeride İBDA-C’li arkadaşlar edindiğini, onlardan etkilendiğini anlatıp duruyordu. Trabzon Emniyeti onun aracılığıyla birtakım örgüt üyelerine falan ulaşabileceğini düşünmüş ve onu ciddiye almış olmalı ki, Yasin Hayal’in telefonunu dinlemeye başladı.

• Erhan Tuncel sonradan, Yasin’in cezaevinden çıktığında Ermenilere kin beslediğini anlatacaktı. Hayal ayrıca İstanbul’da bir eylem yapmayı da kafasına koymuştu, Tuncel’in söylediğine göre.

• Polis Yasin Hayal’in sadece telefonunu dinlemiyor, onu izliyordu da. Trabzon Emniyeti istihbarat görevlilerinin ifadelerine göre Yasin Hayal’i “son ana kadar” takip etmişlerdi. Çünkü Hayal, muhtemelen 2006 başlarından itibaren, Hrant Dink’i öldüreceğini açıkça söylemeye başlayacaktı.

• Jandarmanın gözündeyse başka bir Yasin Hayal vardı. Hayal, Trabzon Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğü’nü sık sık ziyaret ediyor ve müdür “Feridun Yüzbaşı” onu pek seviyordu. Yasin’den “sağlam, temiz çocuk, görüştüğümüz bir çocuk, ileride iyi işler yapacak” diye sözediyordu.

• Ekim 2005’te Hrant, “temiz kan”la ilgili yazısından ötürü altı ay hapse mahkum edildi. Bizzat mahkemenin atadığı bilirkişi heyetinin “bu sözlerden bu anlam çıkmaz” raporuna rağmen! Mahkeme kararında şu sözler yeraldı:

“Öyle ülke vardır ki bayrağından şort yaparsın, hoşgörülür. Öyle ülke vardır ki ineğine dokunursun, infial yaratır. Öyle millet vardır ki kan dedin mi akla bu toprakların her santiminde bulunan ecdat kanı gelir. (…) Bu toprağın her karesi kanla sulanmıştır.”

• Hrant, üstüne atılan suçun “ırkçılık” olduğunu, bunu asla kabul edemeyeceğini, “alnına bu kara lekeyi” sürerlerse ülkesini terk edeceğini, “çekip gideceğini” açıkladı.

• Kemal Kerinçsiz’in öncülük ettiği Büyük Hukukçular Derneği yeni bir şikâyet kampanyası organize etti. Tek tip dilekçelerle yine savcılığa başvurdular.

• Hrant hakkında, kesinleşmemiş mahkeme kararı üstüne yorum yaptığı gerekçesiyle, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlamasıyla 14 Ekim 2005’te bir dava daha açıldı.

• Bu davanın duruşmasında saldırganlar mahkeme koridorunda Hrant’a vurmaya kalktılar. Mahkeme salonunda ona “hain!” diye bağırdılar. Bir başka duruşmada da Hrant’ın avukatlarından biri saldırganların yumruklarına hedef oldu.

• Savcı, ortada herhangi bir suç olmadığını bile bile dava açmış, yargıçlar, ilk duruşmada beraat kararı verip davayı bitirebilecekken süreci uzatmışlardı. Böylece her biri yeni linç girişimlerine sahne olan duruşmalar yapılabiliyordu.

• Mahkeme önü gösterilerinde açılan bir pankart, Malatya katliamı ve Hrant Dink suikastları arasında bağ kurmayı sağlayabilecek, yürütülen plana ışık tutabilecek bir ifade içeriyordu. Bu pankartta Hrant’a, hep yaptıkları gibi “hain” vs. demiyor, onu “misyoner çocuğu” diye adlandırıyorlardı. Bugün, 2010’un ilk günlerinden dönüp bakınca, gayrımüslimlere yönelik terör eylemleri öngören “Kafes Planı”nı akla getirmemek zor. (Ya da 2001’in Aralık ayındaki MGK toplantısında “azınlık faaliyetleri” ve “misyonerlik”in “iç tehdit” başlığı altında sayıldığını hatırlamamak.)

• Hrant’ın yargılandığı duruşmalarda mahkeme önlerinde toplanan kalabalığın öndegelen isimleri, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz ve başkaları, Kasım 2005’te, Fener Rum Patrikhanesi önündeydi. Oradaki bir toplantıyı bahane ederek gösteri düzenlediler, patrikhanenin Yunanistan’a taşınması için imza kampanyası başlattılar.

• 5 Şubat 2006’da, Trabzon İtalyan Katolik Kilisesi rahibi Andrea Santoro, ayin sırasında 16 yaşındaki bir genç tarafından öldürüldü. Bu, muhtemelen gayrımüslimlere yönelik terör harekâtının başlangıcıydı.

• Bu defa savcılığa Hrant başvurdu. Bursa/Nilüfer’den Ahmet Demir adlı bir kişi Hrant’a “Gestapo Türk” imzalı tehdit mektubu yollamış, “oğlunu, seni ve Sarkis Seropyan’ı öldüreceğiz” demişti. Suç duyurusunda Hrant, Şişli Adliyesi savcılarının bunu araştırmasını istiyordu. Tehditçi mektuba açık adresini de yazmıştı! Hrant öldürüldükten sonra, İstanbul Valisi Muammer Güler, “Dink’in korunma talebi yoktur. Sadece Şişli Cumhuriyet Savcılığı’na başvuruyor, sonuç çıkmıyor,” diye sözedecekti bu olaydan. Sonuç elbette çıkmamıştı, çünkü Hrant’ın başvurusu üzerine yapılması gereken araştırma hiç başlamamıştı. Geçen 11 ay içinde, Bursa Başsavcılığı ya da Bursa Emniyeti’ne yollanmış tek bir yazı yoktu!

• Tehdit Bursa’da değil Trabzon’daydı. Trabzon İstihbarat Şube Müdürlüğü hem İstanbul’a hem de Emniyet’in tepesine, İstihbarat Daire Başkanlığı’na 17 Şubat 2006 günü şu yazıyı gönderdi:

“Yardımcı İstihbarat Elemanından (Erhan Tuncel) alınan bilgilerden ‘bahse konu şahsın (Yasin Hayal) çevresinde bulunan arkadaşlarına Ermenilere karşı büyük bir kin beslediğini ve önümüzdeki günlerde İstanbul ilinde ses getirecek bir eylem yapmayı planladığını, hedef olarak da, Türkleri ve Türkiye Cumhuriyeti’ni karalayıcı faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle, AGOS Gazetesi genel yayın yönetmeni Fırat (Hrant) Dink isimli şahsı seçtiğini, maddi imkan sağladığı takdirde bahse konu eylemi gerçekleştirmek için İstanbul iline gideceğini ve Sarıgazi ilçesinde bir fırında çalıştığı bilinen abisi Osman Hayal’in yanında kalacağını söylediği’ öğrenilmiştir.

Ayrıca bahse konu şahsın McDonald’s isimli işyerine yapmış olduğu eylem öncesinde de benzer söylemlerde bulunduğu göz önüne alınarak şahsın sözkonusu eylemi yapabilecek bir yapıya sahip olduğu değerlendirilmekte olup 0538 7193181 numaralı telefonu kullanan şahsa yönelik çalışmalarımız devam etmektedir.”

• Trabzon İstihbarat Şube Müdürü Engin Dinç, yazıyla yetinmemiş, İstanbul’daki mevkidaşı Ahmet İlhan Güler’i telefonla arayıp ayrıca görüşmüştü. Cinayetten sonra bunu açıklayacaktı. Ancak İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah, bu yazıdan haberinin bile olmadığını iddia edecekti. Bu yazının ona kadar ulaşması için, arasında “Hrant Dink öldürülecek, koruma gerekli” gibi ifadelerin geçmesi gerekirmiş; Cerrah böyle diyecekti.

Star’da Faruk Mangırcı, 2006 Şubat’ında şöyle yazdı: “Ermeni asıllı Gazeteci Hrant Dink, bildiğiniz gibi Türklüğe alenen hakaretten yargılanıyor. (…) Atatürk’ün ‘Muhtaç olduğun kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur’ sözünün Türkiye düşmanlarına hatırlatılması yeterlidir sanırım.”

• Hatırlatma kuyruğuna girildi. Hrant bilgisayarında “Küfür” adlı bir klasör açtı ve gelen yüzlerce tehdit, hakaret, küfür, kıyamet e-postalarını burada toplamaya başladı.

• Hrant her gittiği yerde izlenir, söylediği her şey yeni düşmanlık vesileleri yaratmak üzere haberleştirilir olmuştu. Yeniçağ, 2005 Kasım’ında bu tür haberlerinden birini “Hrant uslanmadı” diye vermişti. Ortadoğu da 2006 Mart’ında, “Ya sev ya terk et” ve “Kovun bunları” başlıkları attı. Hrant’ın adının geçtiği yerde mutlaka “Türklüğe hakaretten yargılanan Ermeni gazeteci” ibaresi yeralıyordu.

• Kimlikleri gizlemenin mümkün, her türlü hakaret ve kışkırtmanın çok daha kolay olduğu internette kampanya elbette daha şiddetli yürütülüyor, Hrant, Orhan Pamuk’la birlikte “katli vacip iki köpek”ten biri ilân ediliyordu.

• Şimdi Ergenekon davasının sanıkları arasında yeralan çeşitli kişiler, Hrant’a karşı sürdürülen kampanyada hep ön saflardaydı. Ardarda suç duyuruları yaparak Hrant’ı mahkemeden mahkemeye sürüklenmek zorunda bırakan, duruşmaları da saldırgan gösteriler düzenlemek için fırsat haline getiren avukat Kemal Kerinçsiz hep ortadaydı. Meşhur Veli Küçük bu gösterilerden birine bizzat gelmişti. Oktay Yıldırım değişmez simalardandı. Sevgi Erenerol oradaydı.

• Kerinçsiz, sadece davaları izlemekle yetinmiyordu. 2006 Şubat’ında Akdeniz Üniversitesi’nde düzenlenen bir panele de Hrant’ın peşinden gitmiş, salonda söz alıp gerilim yaratmıştı.

• Bu girişimler medyada, gazete veya televizyon kanalının meşrebine göre örtülü veya alenî, her halükârda geniş çaplı destek buluyordu. 18 Şubat günü Zaman gazetesi bu panelin haberini şöyle verdi: “Agos yazarı Hrant Dink’e göre İstiklal Marşı bölücü – Türklüğe ve Türklere hakaret ettiği için yargılanan Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink, Antalya’da düzenlenen konferansta Türklerden özür diledi.” Evet, Hrant özür dilemişti; ama şöyle: “Ben hiçbir kimliği aşağılamam. Türk kimliğini de Ermeni kimliğini de aşağılatmam. Eğer bu cümlelerle Türklüğünüzü aşağıladım diye hâlâ aklınızda bir düşünce varsa lütfen böyle düşünmeyin. Size böyle düşündürttüğüm için özür dilerim.” Zaman, haberini, günün ortamına uygun olarak, şöyle sürdürüyordu: “Irkçı ifadeler bulunduğunu iddia ettiği İstiklal Marşı’nın bölücülük içerdiğini savunan Dink’in katıldığı açıkoturumun sonunda olay çıkınca başkan programı yarıda kesti.”

• Ergenekon’cuların denetimindeki Yeni Batı Trakya dergisinde, “Ermeni’nin küstahlığına bak” başlığı atılmış, “Dink Hrant provokatör mü ajan mı?” diye sorulmuştu. Onlar Zaman’dan daha açık sözlüydü.

• Propaganda, duruşmaları fırsat bilip düzenlenen eylemlerin ideolojik geri planını besliyordu. 16 Mayıs 2006 günü Hrant doğrudan saldırıya uğradı. Önce ona “şerefsiz, hain” diye bağıran yaklaşık 50 kişilik grup, mahkeme salonunda Hrant’ın avukatlarına bozuk para ve çakmaklar attılar, Hrant duruşmada söz aldığında Kerinçsiz kalkıp, “Sus, yeter artık!” diye haykırdı, çıkışta Hrant’a tükürmeye, vurmaya çalıştılar. “Gel de temiz Türk kanını gör, bakalım kimin kanı daha temiz”, “Seni şimdi hükümet koruyor, sonra kim koruyacak?” diye bağırdılar. Polis Hrant’ı ekip arabasıyla adliye garajından çıkartabildi.

Zaman gazetesi, 17 Mayıs’ta bu haberi “Hrant Dink’e hain tepkisi”başlığıyla verdi. “Bazı kişiler”, “tepki göstermiş”ti. Ellerindeki müdahillik dilekçelerini kaldırıp “Davacıyız, neden içeri giremiyoruz?” demişlerdi. Olay bundan ibaretti. Sabah’ın başlığı da şuydu: “Arbede dava erteletti”. (Gün, Ergenekon tetikçisinin Danıştay’ı basıp bir yargıcı öldürdüğü, medyanın bunu şeriatçı teröristlerin eylemi gibi sunmak üzere kolları sıvadığı gündü.)

• 2006 Mayıs’ında Yargıtay, Hrant’a yönelik operasyonun gelip geçici bir sindirme eyleminden ibaret olmadığını ortaya koydu. Yargıtay 9. Ceza Dairesi Hrant’ın altı ay mahkumiyet kararını “usul” yönünden bozarken “suç işlenmiştir” dedi. Hrant’ın sözlerinin “Türklüğü tahkir ve tezyif edici nitelikte” olduğuna “kuşku bulunmamakta”ydı.

• Ancak Yargıtay başsavcısı, bu karara itiraz etti. Hrant’ın aynı konuda sekiz ayrı yazı yazdığını, kastının Ermenilerdeki Türk takıntısını eleştirmek olduğunu belirtti. “Ermeni kökenli Türk vatandaşları açısından da Dink’in sözleri eleştiri niteliğindedir (…) Ermeni kimliğinin korunmasını savunmak suç olmayacağı gibi, sanık mensubu olduğu cemaati/diyasporayı da eleştirmektedir,” diye uzun uzun anlattı. Nihaî kararı Yargıtay Ceza Genel Kurulu verecekti.

• Erhan Tuncel’i muhbir (“yardımcı istihbarat elemanı” – YİE) olarak işe alan Trabzon Emniyeti’nin başındaki müdür, Ramazan Akyürek, bu sıralarda terfi etti, Ankara’ya, Emniyet’in tepe görevlerinden birine gitti: İstihbarat Daire Başkanı oldu.

• Hrant 14 Temmuz’da Reuters ajansına verdiği bir demeçte 1915 için “soykırımdır” dedi. “Dört bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halkın bu olaylarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyorsunuz.” Üç-dört gün geçmeden yeni soruşturma açıldı.

• Jandarmaya muhbirlik yapan Coşkun İğci, aşağı yukarı bu sıralarda, bağlantıda olduğu jandarma istihbarat görevlileri Okan Şimşek ile Veysel Şahin’e, Yasin’in Hrant’a suikast planlarından sözetti. İğci, Hayal’in eniştesiydi. Yasin’in elinde Hrant’ın evine, işyerine ait krokiler görmüştü. Hrant’ın internetten indirilmiş fotoğrafları da vardı. Ayrıca Yasin ona para vermiş, silah bulmasını istemişti. Görevliler İğci’ye, jandarma bölgesinde bulunduklarını hatırlattılar, “Yasin sürekli gözetimimiz altında,” dediler.

• Yine de aldıkları bilgiyi üstleri Yüzbaşı Metin Yıldız’a ilettiler, o da komutanı Albay Ali Öz’e aktardı. Ali Öz konuyu kapattırdı. Cinayetten sonra Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde yürütülen yargılama sırasında bütün bunlar ortaya dökülecek ve, komutan Öz hariç, ilgili herkes tarafından doğrulanacaktı.

• Yasin Hayal’in eniştesinin jandarmaya ilettiği cep telefonu numaralarının dinlemeye alınmadığı da sonradan anlaşılacaktı.

• Eylül 2006’da, Meclis’te cemaat vakıflarının elkonmuş mallarının iadesine ilişkin yasa görüşülüyordu. CHP azınlıklar için “mütekabiliyet” istedi. Türkiye’deki azınlıkları “yabancı” sayıyordu bir bakıma. Bu tasarıyla “atalarımızın kan ile kurtardığı vatan toprakları tartışılır hale gelecek”ti CHP’ye göre. Hükümet tasarıyı geri çekti. Rum ve Ermeni vatandaşlardan oluşan bir grup, Meclis’te bu görüşmeler sırasında açık açık ortaya konan ayrımcı tavırları bildiriyle kınadı. Aralarında Hrant da vardı. “Rehine değil yurttaşız” dediler. CHP Niğde milletvekili Orhan Eraslan onları bir defa daha yabancı saydı: “Ekmeğini yeyip suyunu içtikleri Türkiye’ye haksızlık yapıyorlar.”

• Hrant rehine değil yurttaş olduğunu söylüyordu, bir yurttaş gibi de cezalandırıldı. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Hrant’ın “temiz kan” yazısında Türklüğü tahkir-tezyif ettiğine hükmetti. 16 Eylül günü Sabah gazetesi, Yargıtay’ın “ders gibi bir gerekçe” açıklayışına sevinirken, Akşam, “Hrant Dink ifade özgürlüğünü aştı” başlığını uygun görmüştü. Hürriyet ise, kurul başkanı ile bir üyenin karşı oy kullanmış oluşuna anlamlı bir yaklaşım getirdi. Hrant’ın fotoğrafını koyup yanına “Yargıtay’ı böldü” diye başlık attı.

• Mahkumiyet kararı onaylanınca, Hrant’tan o ana kadar “Türklüğe hakaretten yargılanan Ermeni gazeteci” diye bahsedenler, onu “tescilli Türk düşmanı” diye suçlamaya başladılar.

• Bu da yetmedi. Hrant için 301’den yeni bir dava açıldı. Agos’ta, Reuters’e demecinin alıntılandığı haber gerekçe gösterilerek. “Türklüğü aşağılamış”tı, üç yıla kadar hapsi isteniyordu.

• 2006 Ekim’inde, Fransa parlamentosunun Ermeni soykırımını reddetmeyi suç sayan yasayı görüşmesi Türkiye’de özel bir gerilim yarattı. Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob Mutafyan, 11 Ekim günü valiliğe başvurdu ve ortamın gerginliğinden ötürü Türkiye Ermenilerine ait kurum ve kuruluşların güvenliğinin sağlanmasını talep etti.

• Anlaşılan Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı da patriğin endişesini paylaşıyordu ki, ertesi gün bütün illerin istihbarat şube müdürlüklerine yazı gönderdi, Ermeni vatandaşlara karşı girişilebilecek provokatif eylemlere karşı dikkatli olun, diye polisleri uyardı.

• Emniyet ayrıca özel olarak Hrant’ın hedef seçilebileceğinin de farkındaydı. İstanbul’un istihbarattan sorumlu emniyet müdür yardımcısı Şammaz Demirtaş, cinayetten sonra, başbakanlık müfettişlerine, “oluşabilecek sansasyonel durumlar nedeniyle” Hrant’ın “ilgi alanlarında” olduğunu söyleyecekti.

• Şimdi Ergenekon sanıkları arasında yeralan Sevgi Erenerol bu sıralarda, Genelkurmay Başkanlığı ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nda seminerler veriyordu. Konu, Türkiye’ye yönelik tehditler, özel olarak da “misyoner faaliyetleri”ydi.

• Aralık 2006’da Hrant yine mahkemede, saldırganlar “Hrant Dink, Taşnak, Hınçak, Asala ve devşirmeler seninle gurur duyuyor – Büyük Türk Milleti” pankartıyla bina önündeydi. Polis, tekme yumruk saldırmasınlar diye önlerine bir bariyer koydu.

• Ocak 2007’de Yasin Hayal mermi arıyordu. Attığı SMS mesajı (“7.65 mermi lâzım”) polisin elindeydi. Trabzon Emniyeti daha sonra bu mesajı tahrif edecek, savcılardan gizlemeye çalışacaktı. (Bu, tek örnek de değildi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Trabzon polislerinin delil kararttığı veya gizlediği durumlara dair 11 maddelik bir tesbitle Trabzon savcılığına başvuracak, ama savcılık Trabzon polislerinin “memuriyet görevlerini gereği gibi yerine getirdikleri, üzerlerine atılacak herhangi bir kusur bulunmadığı” sonucuna varacaktı.

• Mermi aranıyordu, çünkü katil adayı belirlenmişti. Erhan Tuncel polise önce Yasin’in cinayeti bizzat işleyeceğini söylemiş, sonra başka bir tetikçi bulduğunu bildirmişti: Zeynel Abidin Yavuz. Fakat Yavuz Trabzon’dan (belki de bu işe bulaşmamak için) uzaklaşacak, Yasin Hayal onun yerine bir başkasını ayarlayacaktı. Erhan Tuncel polise bunu da bildirmişti. O sırada Ogün’ün (Samast) adını henüz bilmediğinden, “Pelitlispor’da sol açık oynayan, hızlı koşan bir çocuk buldu” demişti.

• 15 Ocak 2007’de Hrant’ın, aldığı haksız mahkumiyet kararıyla ilgili başvurusu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ulaştı. Hrant uzun başvuru yazısında “AİHM’in kararından çok Türkiye toplumunun vicdanî kararını önemsediğini”, “ısrarla bu ülkenin herkesle eşit bir yurttaşı olmak istediğini” belirtti. Hayatı boyunca yaşadığı ayrımcılığı örnekledi: “1986’da Denizli 12. Piyade Alayı’na kısa dönem askerlik için gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni ayırıp er olarak bıraktılar.” Uluslararası mahkemede bu başvurunun kayıt işlemleri tamamlandığında Hrant artık hayatta değildi.

Sabah gazetesinde Erdal Şafak, Hrant öldürüldükten birkaç ay sonra (2 Temmuz 2007’de) şunları yazdı: “Geçen yılın sonbahar aylarıydı. Hrant Dink davalarına bakan yargıçlardan biriyle tesadüfen bir araya geldik. Sohbet sırasında Dink’in ‘Mahkum olursam Türkiye’yi terk ederim’ sözünü hatırlattık. Yargıç bıyık altından güldü ve başımızı döndüren bir yanıt verdi: ‘Ya sevecek ya terk edecek. Başka seçeneği yok!” Yargıcın fikriyatı buydu.

• Hrant öldürüldükten sonra da fikriyat değişmemiş olmalı ki, cinayet davasının ikinci duruşmasında, 2007 Ekim’inde, sanıkları getiren cezaevi jandarma araçlarından birinin önüne “Ya sev ya terk et” etiketi yapıştırılmıştı. Katiller ve onları mahkemeye getiren jandarmalar, hep birlikte, söylemediği sözlerden ötürü Hrant’ı mahkûm eden yargıçlara selam gönderiyor gibiydi.

• Hrant’ın katilini Samsun otogarında yakalayıp Emniyet’e götüren görevliler, katille birlikte pozlar verip fotoğraflar, videolar çektirdiler. Ona “aslanım benim” diye hitap ettiler. Katili Türk bayrağının ve “Vatan toprağı kutsaldır, kaderine terk edilemez” yazılı takvimin önüne dikip görüntülediler, bu görüntüleri yaymaktan, dağıtmaktan çekinmediler. Samsun Başsavcılığı, “kamu görevlilerinin katil zanlısına sempati duyduğu intibaının oluştuğuna, bunun suç teşkil etmediğine” karar verdi. Emniyet Sözcüsü İsmail Çalışkan, video skandalına ilişkin görüşü sorulduğunda şöyle dedi: “Polisin profesyonel olması lâzım. Duygu ve düşüncesini yaptığı işe yansıtmaması gerekir.” Ne yaparsınız ki, “kamu görevlilerinin” hissiyatı buydu.

• Yasin Hayal tutuklandığında, arabaya götürülürken, gazeteci kalabalığının arasından birileri ona “Mutlu musun?” diye seslendi. Hayal, “Çok huzurluyum,” cevabı verdi. Bu da onun hissiyatıydı.

• Hrant öldürülmeden bir hafta önce Agos’ta şöyle yazmıştı: “Birileri karar verdi ve ‘Bu Hrant Dink artık çok olmaya başladı… Ona haddini bildirmek gerek’ diyerek harekete geçti. Kabul ediyorum, kendimi ve Ermeni kimliğimi çok merkeze alan bir iddia bu. (…) Ne var ki benim ruhsal algılamam bu…” Hrant’ın ruh hali de buydu.

PANDORA’S BOX


MK-ULTRA and the Weaponization of the Human Psyche

by Charles S. Viar

http://www.centerforintelligencestudies.org / 2002

On October 23, 1983, a truck packed with explosives crashed through the perimeter of the U.S. Marine expeditionary force at the Beirut International Airport. Moments later, it slammed into a temporary barracks and exploded, killing 241 Marines serving with an international peacekeeping force that had been dispatched to Lebanon at the request of the Lebanese government. Within a matter of minutes, a second truck penetrated the lines of the French contingent located nearby and detonated, killing 58 French paratroops.

As a result of the carnage, the Reagan Administration made the politically costly decision to withdraw from that country. The governments of Great Britain, France, and Italy followed suit. Lebanon dissolved into chaos and a bitter civil war ensued pitting the traditional Christian elite backed by Israel against an emergent Muslim majority supported by Syria, Iran, Iraq, and Libya.

At the time, U.S. policymakers dismissed the suicide bombings as a tactical gambit conceived and executed by local fanatics. But with the benefit of hindsight, it is now clear that they marked the beginning of a general offensive against the West. For in the 19 years that have since elapsed, more than 200 suicide attacks have been conducted against Israel, Russia, Chechnya, India, Sri Lanka, and the United States. And these have reshaped the face of modern war.

Despite the spectacular aerial assaults that destroyed the World Trade Center and badly damaged the Pentagon on September 11, Western analysts remain loath to recognize this basic fact. According to the still prevalent conventional wisdom, suicide attacks are born of desperation and despair (in this case, from the pervasive social and economic malaise that afflicts the Muslim world). Like the Japanese Kamikazes of an earlier era, Western analysts have dismissed them as little more than a deadly nuisance. This is unfortunate.

For had they reached deeper into History, they might have realized that the suicide attacks are strategic rather than tactical in nature and that their objective is not to wreak local havoc but rather to overturn the global balance of power. Moreover, they might also have found that this strategy is based upon the modern rediscovery of an ancient art. Specifically, the conquest and weaponization of the human psyche.

Although tyrants have sought to enslave the human mind from times immemorial, the first known success was an 11th Century figure by the name of Hasan bin Sabah. Said to have been of noble birth, Hasan was forced to flee his native Persia after having become embroiled in a financial scandal at the Imperial Court. After finding sanctuary in Egypt, he is reported to have studied the teachings and organizational structure of an underground cult known as the Dar ul Kikmat. During this same time frame, he is also said to have mastered the Dark Arts.

Whatever the actual truth, Hasan had returned to Persia by 1094. With the aid of indigenous allies, he seized control of the mountain fortress of Alamut. There he founded a sect that achieved infamy as the Assassini. Formally known as the Shiah Ismai, this sect claimed to hold in its possession secret and sacred truths. But in fact, it was a terrorist organization that sought to impose its will upon the Islamic World by systematically assassinating political figures that opposed its ends. Until finally crushed by Mongol invaders in 1250, the Assassini shook the political structures of the Middle East to their very foundations.

According to legend, Hasan created a virtual paradise in a valley beneath his mountain citadel to recruit and train initiates. Hasan is said to have dispatched his followers to the public houses of the area where they would drug and kidnap young men and transport them to the valley. There they would awaken from their stupor to find themselves in luxurious surroundings, tended to by dozens of beautiful young women. Having been informed by the maidens that they had been transported to Paradise by angels, the hapless victims would spend their days gorging upon wine, sex, and mind-altering drugs. Then they would mysteriously re-awaken in their former surroundings, alone and bereft.

Months might pass without incident as they resumed their ordinary and miserable lives. But then suddenly and mysteriously, they would reawaken in what they credulously believed to be the Muslim Heaven. After 3-or-4 such experiences, most became willing slaves to Hasan and his murderous schemes. Persuaded that Hasan was Allah made manifest upon the Earth, they killed their assigned targets without pity or remorse and then went willingly to their deaths, certain of their place in Paradise.

Although this story of Hasan’s recruitment and training techniques is fantastic, it is well supported by historical evidence [1]. Moreover, it closely resembles the ARTICHOKE technique that was developed and successively refined by the Soviet, Nazi, and Western intelligence services between 1920 and 1973. It was thus empirical Science rather than "Black Magic" that made possible Hasan’s reign of terror. And if this science once perished in the flaming ruins of Alamut, it has in this century been entirely restored. Like the mythical Phoenix, it has arisen from the ashes and now threatens to shake the World once more.

Although the Soviet Union and Nazi Germany — and apparently, Great Britain — mounted large-scale research programs designed to develop techniques for psychological control at an early date, the United States did not actively pursue the subject until the Second World War. Then the Office of Strategic Services (forerunner to the Central Intelligence Agency) enlisted behavioral scientists for specialized problem solving. Foremost among these was the development of technical solutions to the urgent problems of agent recruitment, handling and assessment.

Although the OSS had at its disposal a wealth of human talent and essentially unlimited funds, the hurriedly constructed organization lacked experienced case officers to recruit and run field agents behind enemy lines. Acutely aware that their lack of practiced personnel rendered them vulnerable to deceptions, senior OSS officers turned to the behavioralists for a scientific solution. Their top priority was the development of a “truth serum” which they hoped would make possible fast and accurate assessments of agent reliability.

Despite frantic efforts, the OSS failed to find an effective interrogative drug. Yet the lure was so enormous that even after the war, the newly-created CIA continued the effort undeterred. But it was not until the 1949 trial of Cardinal Josef Mindszentry by the Soviet-installed Hungarian communist regime that the CIA realized that drugs held other promises as well.

In the course of Mindszentry’s trial, his deportment, demeanor, and speech led CIA analysts to the conclusion that he had been successfully subjected to an extraordinary form of psychological manipulation. Although the technique was unknown to CIA psychologists, it was clearly of such efficacy and power as to cause him to confess to crimes he did not commit and could not have committed [2] and they were quite certain that drugs were somehow involved. The Soviets had clearly mastered a new form of totalitarian control; and discovering its secrets became an urgent intelligence priority.

On April 20, 1950, CIA Director Roscoe Hillenkoetter approved the United States government’s first research and development program expressly designed to develop techniques for the control of the human mind. It was known through successive incarnations as Project Bluebird, Artichoke, MK-Ultra, and MK-Search and eventually came to encompass 149 distinct behavioral science research programs and 33 related non-behavioral projects over the course of 23 years.

The open-ended research program that Hillenkoetter approved was given sudden impetus by 2 dramatic developments. The first was the outbreak of war in Korea 66 days later. The second was the public breakdown of the U. S. ambassador to the Soviet Union some 2 years thereafter. During the Korean conflict, American forces often performed poorly in the field against enemy armies that had no prior experience in mechanized warfare. Ind in one particularly shameful incident, an entire U.S. army division fled the field.

Moreover, the conduct of American servicemen in captivity was shocking. 15 percent of American prisoners of war held by the Chinese Communists actively collaborated with their captors. And a full 70 percent signed fraudulent confessions to war crimes or written denunciations of the United States government.

More alarming still, large numbers of those that signed confessions or denunciations refused to recant after their repatriation [3]. Many were suspected of having returned to the United States as willing spies for the enemy. Some were later proven to be such [4].

Of similar concern was the bizarre behavior of Ambassador George F. Kennan at Templehof airport while en route to London from Moscow. There, Kennan exploded in anger at a naïve question posed by an inexperienced reporter. As a result of his ill-advised response, he was declared persona non grata by the Soviet regime. Such were the times that many senior American officials were convinced that this incident provided strong evidence that Kennan had fallen victim to Soviet mind control [5].

The general outline of the CIA’s behavioral science research program (commonly — but incorrectly — referred to as MK-Ultra) was inadvertently revealed by the Rockefeller Commission in 1975. Established by President Ford to investigate allegations of CIA illegality, the Commission’s Final Report contained a one-line reference to a federal employee who had killed himself after having been unwittingly drugged by a CIA officer as part of an MK-Ultra experiment. This sparked a press furor that eventually resulted in more extensive congressional investigations chaired by Sen. Edward F. Kennedy.

Not surprisingly, both the Press and the Sen. Kennedy focused their investigations upon the more lurid aspects of MK-Ultra which included the kidnapping, drugging, and torturing of American citizens on American soil for research purposes and the effort to develop “programmed assassins". Overlooked in the process were the CIA’s efforts to determine (a) the effects of electromagnetism upon the psyche; (b) electromechanical stimulation of the brain, a form of technologically-based ESP; (c) remote-viewing, precognition, psychokinesis; and (d) especially, nonaural voice communications with radio and microwave transmissions. This was unfortunate for their researchers made gains in most of these areas and scored dramatic breakthroughs in others [6].

According to declassified financial records and the testimony of retired CIA officers, the CIA had by 1961 developed implant devices for dogs, making it possible for their handlers to guide them through various courses by remote [7]. During this same time frame they also developed techniques for disrupting bodily functions with radio waves.

By the mid-1960s, they had successfully developed and field-tested nonaural voice communications with both radio- and micro-waves. By 1977, they had developed and field-tested a rudimentary form of electromechanical “mind-reading” [8]. But despite overwhelming evidence to the contrary, they have steadfastly maintained that they failed entirely in their quest to control the human mind.

There are perhaps 3 reasons for the CIA’s implausible denials. The first is legal responsibility. For as the Kennedy hearings established, CIA officers wildly exceeded their authority in the course of MK-Ultra. Innocent citizens were kidnapped off the streets and drugged, hypnotized, and subjected to physical torture. These actions were — and remain — felonious. Had the criminal justice system taken its proper course, dozens of CIA officers would have faced capital charges.

The second reason is the explosive nature of the data that they developed in the course of their experiments. For contrary to common belief, the human psyche lacks systemic integrity. Rather than the tightly integrated system that has been historically assumed, it is in fact a loosely related collage of drives, inhibitions, orientations, functions, desires, and beliefs. All of which are subject to external manipulation.

The third and final reason is the extraordinary ease of re-engineering the human mind. With the Artichoke technique, a psyche may be broken apart, restructured, and reassembled almost to specification in approximately 4 hours. All without the victim’s consent or even his conscious awareness.

Despite almost 2½ centuries of scientific study, hypnosis remains poorly understood. At present, all that is known with certainty is that hypnotic states are natural phenomenon that occur under certain (and often quite ordinary) circumstances. These states may be induced by external stimuli(and especially by a skilled practitioner of hypnosis) and are related more-or-less closely to another psychological phenomenon known as disassociation. Hypnotic states extend across a broad spectrum, ranging from a light hypnotic trance in which subject is alert and fully aware to a very deep trance in which the subject looses both conscious awareness and volition. At this level, the will of the subject may be suborned and through a process of faux identification replaced entirely by that of a hypnotist.

Because hypnotic states are inherent potentialities of the human mind, everyone is subject to hypnosis. But under most circumstances, only about 20 percent of the population is capable of achieving the deepest hypnotic state required by Artichoke. To escape this difficulty, practitioners first anesthetize their subject/victims with Sodium Pentothal and then stimulate them with Benzedrine. This produces an indeterminate physical state somewhere between sleep and waking consciousness, making it possible to place the victim/subject in a deep trance.

Once the desired level of hypnosis is achieved, the subject/victim’s psyche is systematically disassembled by isolating and identifying his or her drives, inhibitions, orientations, functions, desires, and beliefs. In this process, particular attention is given to the so-called ego-defenses.

Ego-defenses protect the individual from unwanted or threatening intrusions into conscious awareness and for that reason are essential to ordinary functioning. Operating heavy equipment, for example, is an exceedingly hazardous endeavor and safety requires the operator to concentrate carefully. To do so, he must repress his most basic instinct to flee from the danger. In the process, he must also avoid making untoward associations through a process known as inhibition.

Ego-defenses are a matter of common experience and one need merely reflect upon one’s own behavior in various circumstances to observe their operation. Nonetheless, the number and nomenclature remains a matter of debate among psychologists and psychiatrists. But for operational purposes, the CIA embraced the classical catalogue presented by Anna Freud. According to Dr. Freud, there are 9 innate ego-defenses and one potentiality: regression, repression, reaction formation, isolation, undoing, projection, introjection, turning-against-the-self and reversal. The last (which differs from the others in the sense that it actively promotes mental health, rather than psychological stability) is sublimation or the displacement of instinctual drives [9].

Ego-defenses normally operate automatically, far below the level of conscious awareness. But in a state of deep hypnosis, they may be isolated and brought to a state of awareness through a process of regression. They hypnotist, for example, might summon forth projection by asking the subject/victim to go back in time to his early childhood and recall an incident in which he was so angry with his mother that he screamed at her and accused her of wanting to deliberately harm him.

Once the subject complied, the hypnotists would evoke the particular emotions of that moment by expressing his sympathy and providing his assurances that the sentiments were right and proper. He would then inform the subject/victim that this was especially true as his mother had deceived him all his life. Rather than John Doe as his mother had falsely informed him, his real name was “Frank” or whatever name came to the hypnotist’s mind.

Most often, the hypnotist would then inform the subject/victim that he was in fact of noble birth or lineage and that someone (perhaps the Communists, or the Jews, the Freemasons, or perhaps the villain de jour) had wickedly denied him this birthright. Identifying himself to the subject/victim as a secret friend whose identity must never be revealed to anyone, the hypnotist would suggest that the subject/victim be reminded of his terrible mistreatment — and exalted status — whenever he might throw something in the trash or launch a paper airplane in flight.

The hypnotist would then ask the subject victim to recall another incident from his youth in which, for example, he created something (perhaps a sand castle at the beach) and then obliterated it, wiping all traces away. By this means, the hypnotist would summon forth the ego-defense undoing.

The hypnotist would then gently explain how he was different from “Frank” (and incidentally, much superior) and give him a new name, accompanied by a similar story of exalted birth and stolen birthright. The hypnotist might then introduce the ego-defense undoing (now grandly named “Robert”, for example) to projection (that is, to “Frank”) and then tell them a story as to how they are related and why they should work together in what circumstances.

The process would then be repeated with each ego-defense in turn until all had been identified, named, ennobled by a fantastic story, provided with suitable reinforcers, and perhaps given instructions for a subsequent rendezvous for “refreshment”. By this means, a new psychic structure is constructed, creating in effect highl- specialized multiple personalities within a single psychic system without the subject/victim’s knowledge. Once this is done, the next challenge is to reshape his relationship to external reality.

The human mind has 4 basic orientations: thinking, feeling, sensing, and intuition. In simple terms, this means that the mind relates to external phenomenon by way of reasoned thought, emotions, physical sensations, or intuitive knowledge. Thinking and feeling are considered to be superior functions as they involve making judgments while physical sensations and intuition are regarded as inferior functions.

In any given circumstance, at least 3 of the 4 are engaged by external stimuli and in a well-functioning psyche, they tend to be more-or-less congruent. In eating a chocolate bar, for example, a normal and healthy individual might think it good for satisfying a consciously recognized need for energy, feel it to be good it for providing a physical lift and sense it to be good for the release of endorphins it caused within the brain. In contrast, a reasonably informed adult smoking a cigarette would know it to be bad, feel it to be good for relieving his nicotine cravings but still sense it to be bad for wreaking havoc within his body.

Realigning the subject/victim’s orientation toward the external world is essential to Artichoke for success is measured in part by separating the subject/victim from reality. This is unfortunately easily done by attaching a powerful and pleasurable physical memory to an otherwise unappealing situation.

To do so, the hypnotist might for example ask the subject/victim to recall his fondest memory of physical pleasure and then associate it with words and images to the unappealing situation referenced above. In this way, the subject/victim’s physical memories of intimacy with his first love might be associated with a particularly dangerous activity, thereby creating an artificial attraction to that activity. A soldier sent into battle, for example, might correctly think it dangerous but feel it wonderfully euphoric. And even though he sensed that something was terribly wrong with this feeling, he would not be able to escape it. In a very literal sense, he would be drawn towards danger.

The next difficulties for the hypnotist to overcome are the subject/victim’s inhibitions which are, for operational purposes, the subject/victim’s most basic beliefs. The subject/victim might for example believe himself incapable of performing certain particularly challenging physical or mental tasks. But this belief is ultimately based upon his self image and is quite literally a picture of himself that he has formed within his own mind.

To change that belief, it is necessary only to change that picture, substituting for example a perhaps realistic image of himself for an image of a far superior man capable of overcoming any obstacle. To do this, the hypnotist need only play to the subject/victim’s vanity, pride, and desire. For in almost all cases, these temptations are sufficient to persuade him to willfully suspend his own disbelief.

Some inhibitions are more difficult to overcome than others. Especially those that involve basic moral issues. This is particularly true in terms of the prohibition against the taking of human life. During World War II for example, American soldiers rarely displayed overt acts of cowardice and in fact routinely demonstrated a high level of courage under fire. Nonetheless, the overwhelming majority of American soldiers would not shoot to kill. Studies undertaken after the War demonstrated this fact conclusively for it was found that a mere 25 percent of the Army’s frontline troops were responsible for almost 100% of the casualties inflicted upon the enemy [10]. [StealthSkater note: I find this hard to believe.  My father was in that war fighting the Japanese.  He routinely saw half of his division decimated by the enemy.  The remainder had no trouble matching their savagery.  In fact, he once said the only thing that branded one side "war criminals" was who won the war because both sides committed the same atrocities against each other.]

To avoid this difficulty, the hypnotist uses a variety of techniques upon the subject/victims. One of these is the alteration of self-image described above. But a more powerful technique is known as “permissioning”. To do so, the hypnotist questions the subject/victim intensively as to why he believes that killing is wrong and tries to find exceptions. Extensive research demonstrated that in most cases the inhibition against killing is traceable to the influence of the subject/victim’s mother during his most formative stage. To overcome this, the hypnotist might present killing in certain circumstances as exceptions that the subject/victim’s mother would approve of. Or perhaps even impersonate the subject/victim’s mother to falsely assure him that the taking of life under specified circumstances would be permissible after all.

Once this inhibition has been overcome, excepted, or rationalized through hypnotic deceit, all that remains to be done is to install additional “reinforcers” in the subject/victim’s mind; assign to him his particular task; and, if necessary, schedule a follow-up “appointment”. Thus the subject/victim may be instructed that each time he saw a telephone pole he was to reaccept and reaffirm as right, proper, and true all that occurred while in the hypnotic state and to re-accept and re-affirm his mission.

As declassified CIA documents make clear, a principal objective of MK-Ultra was to develop techniques that would allow the Agency to exert control over an individual to such an extent that he would do their bidding “against his will and even against such fundamental laws of nature such as self-preservation”. Technically, they failed. But only because a parallel project run by the Department of Defense achieved success first. The CIA research and development program was reportedly shut down in 1973 and the Artichoke techniques perfected by the Military were adopted wholesale.

There is no evidence that either the CIA or the U.S. military operationalized Artichoke. But other intelligence services were less circumspect. There is clear evidence that the Soviet and Soviet Bloc intelligence services made ample use of it.

The Soviets were decades ahead of the West in the race to weaponize the human psyche and they exploited their advantage to its maximum potential. Throughout the 1950s and 1960s, the West received a steady stream of false defectors dispatched abroad by the KGB to disinform the Western intelligence services. To ensure that they delivered their false messages and no more, most were subjected to Artichoke.

The KGB later shared its expertise with their North Vietnamese allies and by 1966, suicide bombings in Saigon, Da Nang, and Hue began to exact a heavy toll upon American rear-echelon troops. These bombings did not significantly contribute to the North Vietnamese victory. But they did exact a measurable toll upon the morale of U.S. forces.

Exactly when the Soviets shared Artichoke with their Arab allies is unknown. But they had clearly acquired the capability by the latter part of the 1970s. Their intelligence services are said to have passed it to various terrorist groups under their control by the late 1980s and this knowledge is now widely believed to have diffused throughout the terrorist underground. Although this supposition remains unproven, it meshes neatly with the historical record. The first suicide bombing sponsored by an Arab intelligence service occurred in Beirut in 1983. And the first suicide bombing conducted by an Arab terrorist organization followed 11 years later.

On April 6, 1994, a 19-year-old Palestinian driving a stolen vehicle packed with explosives pulled up to a crowded bus stop in the northern Israeli town of Afula. Before the vehicle could come to a complete stop, it exploded with enormous force, killing the driver and 8 Israelis and wounding 50 more.

Although few Western analysts have made the connection, the Afula attack was a turning point in the Middle East conflict. For it was the first time that Islamic terrorists — manifestly independent of any state or intelligence service — employed Artichoke to mount suicide attacks. Since then, they have conducted more than 80 additional suicide attacks against Israel and 3 against the United States.

The results have been devastating. In Israel, suicide bombers have killed more than 1,000 Israelis and wounded almost 5 times as many. Moreover, they have inflicted enormous damage upon the Israeli economy. During the last 18 months, economic growth has ground to as standstill and, in partial result, Israel is now suffering a net population loss from emigration as young Israelis leave for Europe and America in search of employment and, perhaps, security.

The effects of suicide bombings upon the Israeli political system have been equally severe and may eventually prove fatal. Israel is now locked into an apparently interminable struggle with the Islamic terrorists at an exceedingly unfavorable exchange rate. For each Israeli killed by suicide bombers, Israeli retaliatory actions have killed 3 Palestinians. This is a price which Palestinians can pay indefinitely while Israel cannot. Adjusting for population disparities, the number of Israelis killed by Islamic terrorists in the past 18 months is equivalent to 20,000 Americans. Despite this enormous bloodletting, the Israeli security service has yet to find a way to defend their civilian populace. If it cannot do so, the government itself is liable to eventual collapse.

The September 11 attacks against New York and Washington in the United States are comparable. There, Islamic terrorists traded the lives of 19 operatives for an estimated 3,000 Americans and at an estimated cost of $200,000, they inflicted approximately $100,000,000,000 damage upon the U.S. economy. In terms of human life, this translates into an exchange ratio 1 to 157. In terms of monetary costs, a ratio of $1 to $500,000,000. Such an exchange ratio cannot be long sustained even by a country as rich, powerful, and heavily populated as the United States. For that reason, developing an effective counter to Artichoke-assisted suicide attacks must be an urgent national priority.

As of this writing, there has been no public discussion of Artichoke-assisted suicide bombings. Indeed, all official discussions of suicide attacks have carefully omitted any reference to Artichoke as an element of the suicide attack strategy. They have instead focused upon the supposed "religious fanaticism" of the bombers.

Religious fanaticism is undoubtedly a significant factor in the recruitment of volunteers for so-called martyrdom operations and is certainly a strong contributing factor to their success. But in and of itself, religious fanaticism fails to explain the remarkably low failure rate of suicide bombings. To date, not a single recruit is known to have defected to either Israel or the United States. And only one is known to have refused to carry out his assigned mission. On the basis of current public source reports, the failure rate of suicide bombers appears to be about 1 in 80. Such an extraordinary figure is only attributable to scientific technique.

Thus far, the only countermeasure known to have been employed by Israeli and American – and, presumably – European security services is Remote Influence Technology (or RIT). An offshoot of MK-Ultra distantly related to Artichoke, RIT employs radio and microwave frequencies to broadcast subliminal messages to general or specific targets. Although RIT appeared promising in field tests and is said to have performed well during the 1989 invasion of Panama, it appears to have fallen short in this particular application. Israel is said to have initiated intensive RIT broadcasts in September of 2000 with no apparent success. Similarly, the National Security Agency’s much vaunted effort to use RIT against Osama bin Laden in Afghanistan has been judged an unqualified failure and apparently abandoned. [StealthSkater note: could this be the reason for the massive microwave bombardment of the American embassy in Moscow over many years?]

(http://www.centerforintelligencestudies.org/Espionage_CE_and_CI.html : … In 1960, Professor Allan H. Frey of Cornell University discovered and documented the fact that the human auditory system is capable of receiving and deciphering radio signals broadcast at select frequencies unaided by electronic mediation. After publishing his data in the Journal of Aerospace Medicine, Frey’s findings were replicated and substantiated by other researchers.

Although the mental health profession still refuses to concede the fact that "hearing voices" does not necessarily imply mental illness, their position is one of willful ignorance. Professor Frey’s findings are established, well-known, and incontrovertible science.

Less clear is the extent to which intelligence and security services employ low-frequency radio and microwave broadcasts to harass, provoke, or demoralize targeted population groups and individuals. Known as Remote Influence Technology (RIT), these broadcasts generally impact below the threshold of waking consciousness. However, they can be "dialed up" so that the targets perceive them as voices. One individual who was involved in testing a RIT apparatus described the experience of hearing a disembodied voice above and directly behind his right ear and stated "It was scary as hell!"

Although it is possible that some "voices" may be caused by mental illness, RIT technology is so simple and so cheap that those who report hearing voices probably are. For in addition to deliberate targeted broadcasts, freak atmospherics, lightning, earthquakes and tremors, high-voltage power lines, and certain combinations of dental amalgams can produce the same result.

As of this writing, it is not clear what produced the "voices" that prompted MI6 agent Daniel Houghton to betray his country. But on the basis of the available evidence, a hostile provocation delivered by Remote Influence Technology cannot be ruled out. Indeed, given the nature of the offense it seems likely. …)

On the basis of the available evidence then, it would appear that technological solutions to the problem of Artichoke-assisted suicide bombings are unlikely in the near or medium range future. The only plausible alternative is classical counter-intelligence. That is, intelligence operations that are designed to counter (i.e., negate) the effectiveness of targeted intelligence services by infiltrating, penetrating and suborning their ranks. Because counterintelligence has historically focused upon opposing intelligence services rather than terrorist organizations, classical CI may be imperfectly suited for this task. Nonetheless, no other alternative readily suggests itself.

Unfortunately, the United States is singularly ill-equipped to undertake this effort for the national counterintelligence capability was systematically destroyed during the anti-intelligence hysteria of the 1970s. And the feeble attempt to re-establish it by the Reagan Administration arguably died with James Angleton in May of 1987.

A scholar of international renown, Angleton was widely regarded as the premier theorist of counterintelligence during the 20th Century. During his long tenure as chief of CIA counterintelligence, he is credited with creating Americas first and only national counterintelligence capability. Unfortunately, Angleton’s refusal to accept Henry Kissinger’s policy of détente with the Soviet Union precipitated his dismissal in December of 1973. Within a matter of years, the CIA’s counterintelligence staff was disbanded altogether.

Creating a new counterintelligence capability configured for both classical counterintelligence and counter terrorist operations is a daunting task. Even if the political will for this undertaking is suddenly found, it will take at least a decade to achieve full functionality. Nonetheless, the need is compelling and the prospects are bright.

For Al Qaeda and other Islamic terrorist organizations not only accept Western volunteers but they also seem to revel in the practice. The fact that at least 2 Americans, 2 Britons, and an Australian have been found among captured Al Qaeda fighters demonstrated the permeability of this organization, and augers well for success. Even in the absence of a national counterintelligence capability — with the training and support functions that this implies — it should be a comparatively simple task to place American or Allied agents in the ranks of the Islamic terrorist organizations and — once emplaced — to begin the long task of reducing them from within. Given the ghastly potential of suicide bombers, their first and foremost objective should be obtaining the names and locations of the terrorist’s Artichoke operators and their subject/victims.

For more than a century and a half, Hasan bin Sabah and his followers terrorized the Muslim world by systematically murdering anyone who stood in their way. In this, their principal weapon was the programmed assassin psychologically weaponized with a technique strikingly similar to Artichoke. In terms of strategy, tactics, and technique, the Assassini were the historical predecessors of today’s suicide bombers and for that reason they are instructive.

The Medieval Islamic elite failed to devise an effective strategy against suicide assassins. For that they paid a fearsome price. It was not until the Mongol Conquest that the Assassini were finally suppressed and then only by sheer brutality. Lacking modern sensibilities, the Mongols laid waste their strongholds and surrounding areas and all known, suspected, and potential supporters of the Assassini were summarily put to the sword. The number of people killed by the Mongol’s in their campaign against the Assassini has been lost to History. But it was surely in the hundreds of thousands and it may have numbered in the millions.

Contemporary suicide bombers pose an almost identical challenge to the political structures of the contemporary world. Artichoke-assisted terrorism is capable of successfully attacking almost any target at a highly favorable exchange ratio. For that reason, it has revolutionized modern warfare. The political and economic structures of the Western states are now at grave risk and the danger grows daily with the proliferation of weapons of mass destruction.

Barring an improbable technological breakthrough, the only plausible option for the United States is a strategy of suppression based upon the classical counterintelligence techniques of infiltration, penetration, and subornation. Although such a strategy would be difficult for the United States to undertake at the present time, it offers every promise of long-term success. All that is required is political will, ingenuity, and patience. And a commitment to national survival.

NOTES

1. A good account can be found in Jim Marrs’ otherwise dubious book, Rule by Secrecy. [New York: Harper Collins, 2000.] pgs 280-285.

2. Marks, John. The Search for the Manchurian Candidate: The CIA and Mind Control. [New York: W.W. Norton and Company, 1979] See especially Chapter 2.

3. Ibid., p. 134

4. Ranelagh, John. The Agency: The Rise and Decline of the CIA. [London: Weidenfeld and Nicolson, 1986.] p. 215.

Editor’s Note: The most spectacular example of this phenomenon may have been British rather than American. George Blake, a senior MI-6 officer, was captured by the North Koreans shortly after the Korean War began on June 25, 1950. In 1961, a Soviet Bloc defector exposed him and he was arrested and sentenced to 42 years. He escaped from Wormwood Scrubs prison in 1966 with the help of former prisoners and made his way to Moscow

5. Ibid., p. 205.

Editors Note: U.S. Ambassador Elbridge Durbrow strongly disagreed with this assessment. A former Chief of Mission to the Moscow embassy and a close associate of Kennan, Durbrow was convinced that he had long since been suborned by the Soviets and that the Templehof incident was staged to provide a pretext for Kennan’s departure from the foreign service. Although Durbrow did not rule out a prior Soviet mind-control operation against Kennan, he was nonetheless convinced that Kennan was an ideologically-motivated recruit to the Soviet cause. In conversation with the writer at the office of the Security and Intelligence Fund in Washington, D.C., Spring of 1985.

6. Editor’s Note: The CIA has thus far managed to keep these aspects of MK-Ultra secret. Amongst the very few CIA documents that have surfaced to date regarding these efforts is a 1977 academic paper authored by Dr. Kenneth A. Kress entitled "Parapsychology in Intelligence". This paper confirms the CIA’s investigation of the paranormal and reports mixed results. Similar programs run by the Department of Defense are, however, reasonably well-documented and the CIA’s successes may be inferred from these. The DoD achieved impressive success in remote-viewing (a form of psychic observation) and in fact formed an operational remote viewing intelligence unit. Perhaps the best open-source publication available is Jim Schnabel’s Remote Viewers: The Secret History of America’s Psychic Spies. [New York: Dell Publishing, 1997]. See also W. Adam Mandelbaum’s The Psychic Battlefield: A History of the Military Occult Complex. [New York: S. Martin’s Press, 2000].

7. Marks, Op. Cit., pgs. 224-225

8. Editor’s Note: The above-referenced information was provided to the writer by senior U.S. intelligence officials speaking on the condition of anonymity. Because all of the devices referenced above are now commercially manufactured (including a mechanism that can remotely sense, isolate, and record “emotion signature clusters”, making possible a limited form of “mind-reading”), it would seem that the U.S. intelligence community is more concerned about dates of deployment than the fact of development.

9. Freud, Anna. The Ego and the Mechanisms of Defense (Revised Edition) [Madison: International Universities Press, Inc., 1966.] Chap. 4.

10. As recounted by U.S. Army Gen. S. L. A. Marshall in his monograph "A Soldier’s Load and the Mobility of a Nation". Currently published by the U.S. Marine Corps Association, Quantico, VA.

11. Marks, Op. Cit., p. 25.

Government Mind-Control, ElectroMagnetic Warfare, and the practical application of Orgonomics


Cypress /Jun 24, 2004

The idea of "voices in the head" has traditionally been viewed as the paranoid ravings of crazy people. But what many dismiss as fantasy has become a decades-long government black project in mind-control. Mental hospital patients have a history of being targeted for electronic experimentation via the use of extremely low frequency (ELF) waves which can cause silent subliminal messages mimicking psychosis.

U.S. Patent 5,159,703 ("Silent Subliminal Presentation System") — a silent communications system in which non-aural carriers in the very low or very high audio frequency range or in the adjacent ultrasonic frequency range or in the adjacent ultrasonic frequency spectrum are amplitude- or frequency-modulated with the desired intelligence and propagated acoustically or vibrationally for inducement into the brain, typically through the use of loudspeakers, earphones or piezoelectric transducers.

Other side effects of ELF waves include irreversible brain damage, leaks in the blood/brain barrier, skin cancer, fetal tissue damage and heart attack [1]. The people responsible for this hideous abuse of power are members of various intelligence agencies, the military, and psychiatric industry. They invariably target those considered "undesirable" within society — namely prisoners, soldiers, people with disabilities, children, the elderly, mental patients, ethnic minorities, homeless people, and those classified as "sexual deviants".

All of the above groups are considered "disposable" to the Government and their doctors who perform these experiments without regards to the safety of those involved. In many cases, this blatant lack of respect for human life has resulted in gross injury, permanent emotional trauma, and even death.

Because of a Senate Intelligence Committee investigation in 1976, thousands of documents involving mind-control were declassified through the Freedom of Information Act [2] including the following:

July 26, 1963

MEMORANDUM FOR: Director of Central Intelligence

SUBJECT: Report of Inspection, MK-ULTRA.

Over the 10-year life of the program, many additional avenues have been designated under the MK-ULTRA charter including radiation, electroshock, harassment, substances, and paramilitary devices…

Nevertheless, there have been major accomplishments both in research and operational employment…

A final phase of the testing of MK-ULTRA products places the rights and interests of U.S. citizens in jeopardy. Public disclosure of some aspects of MK-ULTRA activity could induce serious adverse reactions in U.S. public opinion. TSD (Technical Services Division) has pursued a philosophy of minimum documentation in keeping with the high sensitivity of some of the projects… [3]

One of the doctors involved in the MK-ULTRA Project — Dr. Ewen Cameron

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: