Günlük arşivler: Temmuz 5, 2012

Neyi Kutlayacağız! Denizlerimiz de Limanlarımız da Bizim Değil Artık!


Osmanlı döneminde denizlerimizde şehir hatları vapurlarından tutun da tüm yük ve yolcu taşıma hakları yabancılara aitti…

Osmanlı devleti, yabancı devletlere KAPİTÜLASYON hakkı vererek tüm taşıma haklarını yabancı bandıralı gemilere devretmişti..

Türklere deniz ticareti de, yolcu taşımacılığı da, kendi karasularını kullanmak da yasaktı!

Cumhuriyetin ilk yıllarında ardarda gelen isyanlar, ayaklanmalar iç ve dış hainlerin türlü saldırılarıyla boğuştu yeni Cumhuriyet..

20 Nisan 1926’da Lozan Anlaşması çerçevesinde denizlerimizde işletme hakkı Türk milletine kazandırıldı. 1 Temmuz’da bu hak kanunlaştı.

Bu hak ile tüm denizlerimizde, limanlarımızda tüm deniz araçları ve bunların işletme hakları Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının oldu ve Türkiye’nin denizleri Türklerin kullanımına açıldı.

BUGÜN MÜ?

Denizlerde Osmanlı Kapitülasyon şartlarına geri dönülmüştür!

Yük ve yolcu taşıması yabancı bandıralı gemilerle yapılmaktadır.. Yabancı bayraklı gemilerle taşımacılık özendirilmiş, Türk bayrağıyla işletmecilik zulüm haline getirilmiştir..

Şehir hatları işletmesi satılmak üzeredir…

Hemen hemen tüm limanlarımız yabancıların eline geçmiştir.

Amatör denizcilerin teknelerinin arkasında sadece Amerikan bayrağı sallanır hale gelmiştir..

Güney sahillerinde İngiliz, Alman, Fransız şirketlerinin hükmü sürmektedir..

1 Temmuz! 86 yıl sonra deniz işletmeciliğimiz yine Batının elinde! Kabotaj bayramınız kutlu olsun!

Banu AVAR, 1 Temmuz 2012
banuavar

İşte Şimdi Beyaz Türk Oldun!


Bir gün içeri düşersem, unutulmayı her an hissederek aylarca ve yıllarca yaşamak zorunda kalırsam ne yaparım?

Dayanabilir miyim?

Dayanamazsam ne yaparım?…

Açık İstihbarat’ın “sürekli darbe” olarak kavramlaştırdığı “Ergenekon” sürecinin, daha Ümraniye’de ilk operasyon yapıldığından beri hasbelkader yakın tanığıyım.

2006 yılında henüz herkesin tuzu kuruyken, AKP’nin gazabına uğrayınca işsiz kaldım. Ankara’nın kıdemli başbakanlık muhabirlerinden biri olmama rağmen en küçük bir gazetede bile iş bulamaz hâle geldim. Benim gücümle ayakta duran bir ailem vardı; hep birlikte açlık sınırına dayanıldı. Kira ödenemez, faturalar yatırılmaz, evde aş kaynayamaz oldu.

Kapı kapı dolaşıp makyaj malzemesi sattım. Veteriner kliniğinde evcil köpek traşı yaptım. 20 lira olan traş ücretinin 10 lirası bana kalıyordu. Köpeklerin bazıları uysal ve küçük olmakla birlikte, bazıları son derece azman ve hırçındılar. Isırılmadık yerim kalmadı. Yine de Allah’a şükrediyordum, hayatım boyunca hayvan dostu olmuş, çaresiz sokak hayvanlarının gücüm yettiğince imdadına koşmuştum; şimdi onlar bana ekmeğimi kazandırarak vefa borçlarını ödüyorlardı.

Tanıdığım yüzlerce insandan sadece beşi, hayatın bu sarp sürecinde ellerinden geldiğince arkamda durdular. Hakları, parayla pulla ödenecek türden değildir.

Köpek traşı sürecinde, profesyonel anlamda yazacak hiç bir mecra kalmadığı için Açık İstihbarat’ta yazmaya başladım. Yazmaktan ekmek paramı çıkaramayacağım anlaşılmıştı, hiç değilse kalemim paslanmasın diye yazıyordum. Bir de gazeteci olarak hâlâ bir çeşit “görev” duygusu içindeydim.

Gerçeklerin bilinmesinin, “tarihe not düşmek” gibi klişelerin toplum nezdinde bir kıymet-i harbiyesi olduğunu sanıyordum.

Ben böyle köpek traş edip yazı yazarken, gazetenin iç sayfasında“Ümraniye’de el bombaları bulundu” diye bir haber okudum. Tarih 13 Haziran 2007′ydi. Üzerinde durmadım. Ancak haber, gün be gün istikrarlı şekilde büyümeye, bir adli vakâ görünümü ile başlayan bu olay boyut kazanmaya başladı. Gözaltına alınanlardan emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın benim de yazdığım Açık İstihbarat sitesinde yazı yazdığını bir kaç hafta sonra anlayabildim.

Ne olduğunu bilmediğim bir olay üzerinden korkaklık ve karaktersizlik göstererek siteden ayrılmayı kendime yakıştırmadım. Behiç Gürcihan’ın açıklamalarını ise samimi ve dürüst buldum, yazmaya devam ettim.

Ancak, bunun öyle küçük bir fırtına olmadığı giderek hissedilmeye başlanmıştı. Bir süre sonra Behiç Gürcihan tutuklandı. O sıra aramızda evlilik kararı alınmıştı, lakin bu tutuklanma ile birlikte benim işsizlik ve açlık günlerim bu kez İstanbul’da başladı. Allah’tan Bursa kent gazetesinden cüzi bir maaş almaktaydım, ancak yetmiyordu. Her ayın 5′inde yatan bu maaş, daha ayın 8′i olmadan elektrik ve su faturası olarak eriyip gidiyordu. Behiç içeride çaresizlikten kıvranıyordu. Tek düşüncesi, ne üzerine atılan iftiralar, ne hakkında istenenen ağır hapis cezalarıydı. Tek düşüncesi, benim dışarıda ikimizin de boynunun eğmeden ayakta kalmayı nasıl başarabileceğimdi.

Başardım. İtiraf edeyim ki, AKP’li Üsküdar Belediyesi’nin İskele’de kurduğu iftar çadırının “başarılarımda” katkısı büyüktür. İftara üç saat kala kuyruğa girip o nefis yemeklerle karın doyurmanın hayatın en büyük lütuflarından biri olduğunu çok iyi bilirim. Onun için “bulgur, makarna karşılığı oy veriyorlar” diye hiç kimseyi kınayamam. Bunu söyleyen, açlığın ve kimsesizliğin ne olduğunu bilmiyor demektir.

Üsküdar Belediyesi’nin iftar çadırı sadece beni ve binlerce fukarayı değil, o zaman henüz üç aylık olan kedim Badi‘yi de doyurdu. Çadır görevlileri-sağolsunlar-Badi’nin kumanyasını her gün hiç aksatmadan itinayla hazırladılar.

Diyeceğim, Tayyip Erdoğan ve avanesine yedi cihanda üzerlerinden atamayacakları bir zalimlik günahı kazandırmış olan “Ergenekon” sürecinin belki de en kolay kısmıdır tutukluluk.

Dışarıda kalanın hali daha haraptır. Nice aile açlığın pençesine düştü, nice ana- baba evladını son bir kez göremeden ruhunu teslim etti; nice eş, kardeş, sevgili umutsuzluğun pençesinde çırpındı. Kuddusi Okkır gibi ölüme terkedilenler, Mehmet Demirtaş’ın ağabeyi gibi canına kıyanlar,İsmail Yıldız ve Kenan Temur gibi akıl hastanesine düşenler oldu.

Ergenekon”daki insanlık dramı yazmakla bitmez…

Claudia Erenerol…

Sevgi Erenerol’un 84 yaşındaki annesi. Yürümekte güçlük çekiyor, ancak en büyük zorluğu bu değil. En büyük zorluğu, görme yetisini iyiden iyiye kaybetmeye başlayan gözleri…

Duruşma salonunda kızını göremiyor, Ne kadar yakınına ulaşmaya çalışırsa çalışsın, evladının sesini duyuyor, kokusunu alıyor ama yüzünü göremiyor.

Sevgi Erenerol’un kardeşi Cancan hanım, annesinin bu ızdırabını dindirebilir düşüncesi ile bir gün duruşmaya bir dürbün alıp geldi. Amaç, annesinin oturduğu yerden, dürbün vasıtasıyla Sevgi hanımı görmesini sağlamak…

Tabii dürbüne, “güvenlik gerekçesi ” ile kapıda el konuldu! Claudia ana bir kez daha yıkıldı…

Hani, “dinlerarası diyalog” eşbaşkanıyız ya…

Hani, Sümela’yı, Akdamar’ı eşsiz hoşgörümüzle ibadete açıyoruz ya…

Musatafa Kemal’in emaneti Papa Efrim’in torunlarına, emperyalizmle işbirliğini reddeden, öz be öz Türk ortodokslarına yaptığımız muamele de budur…

Benim bu yazıyı yazmamın asıl amacı, bir süredir durmadan kendi kendime sorduğum bir soruydu aslında.

Soru şu:

“Bir gün içeri düşersem, unutulmayı her an hissederek aylarca ve yıllarca yaşamak zorunda kalırsam ne yaparım?”

Dayanabilir miyim?

Dayanamazsam ne yaparım?…

Tamam, dışarıda kalmanın, tutuklu yakını olmanın bütün zorluklarını yaşadık ama tutsaklık belli ki başka bir şey…

Çok asil davranış biçimlerine tanıklık edildi..Çok sefil davranış biçimlerine tanıklık edildi..Her ikisinin de insani sebeplerden kaynaklananı vardır, karakter zaafından kaynaklananı vardır, pişmanlıktan ve ne pahasına olursa olsun paçayı sıyırma düşüncesinden olanı vardır…

Uyanıklıktan kaynaklananı vardır..Bu süreçten ün ve konum sahibi olarak sıvışma hesaplaması vardır…

Kuşkusuz herkes, kendi karakter yapısına göre bir mücadele biçimi seçiyor.Veya gerçek karakterler bu mücadele içerinde su yüzüne çıkıyor…

Örneğin, kurtulmak için “medyatik” olmayı, ülkenin bu hale gelmesinde büyük bir payı olan bu medyanın kurallarına göre “oynamayı” tercih eder miydim?

Bir gün bu konuda bilinçli bir şekilde olmasa da sınandım:

Behiç’in içeride olduğu iftar çadırı günlerinden birinde, Star Tv’den o dönem haber müdürü olan Esat Pala aradı. “Behiç Gürcihan ile aşkınızı konu alan uzun bir haber çekimi yapmak istiyoruz” dedi.

Sahte delillerle karartılan hayatların, Kuddusi Okkır’ın hazin ölümünün, iki yıldır süren tutuklulukların bir satırı ile ilgilenmemiş olan medya, bu “aşk hikayesi” ile çok ilgilenmişti nedense…

Esat Pala’ya cevabım , tanıklık edecektir ki şu oldu:

“Esat..Ben öncelikle sizin bir meslektaşınızım. AKP’nin Türkiye’nin başına örmeye başladığı çorapları anlatan bir kitap yazdığım için işimden aşımdan oldum. Bu kitabın ne söylediğini merak bile etmediniz. Behiç Gürcihan, Türkiye üzerinde oynanan küresel oyunları kendi kişisel geleceğini hiçe sayarak yazdı. Şimdi de içeriden haykırmaya devam ediyor. Bir gün olsun ‘Bu insanlar ne söylemek istiyor’ demediniz..Kusura bakmayın ama şimdi bir magazin değeri bulduğunuzu düşünüyorsunuz..Cevabım hayır..”

Düşünün, beni ekran maymunu edeceklerdi.

Yaşlı gözlerle Salacak sahilinden Kız Kulesi’ne hüzünle bakacak, sonra kameraya dönüp, “İşte aşkımız burada başladı” diyecektim…

“Olmadı, yeniden alalım” diyecekler,

Bu kez kendime daha hicranlı bir hava vermeye çalışarak, Hülya Koçyiğitgibi iskeleden kuleye doğru kumru misali sekecektim..

Bünye reddetti…

İnsan, o izole olmuşluk, o çaresizlik içinde “Sesimizi duyurmamıza yardımcı olur” düşüncesiyle belki kabul de edebilirdi ama Allah’tan bünye reddetti..

Başka televizyon programlarına çıktım ancak “Olayın aşk kısmına sadece bir cümle değinirim. İşin siyasi yanını, hukuk ihlallerini konuşacaksak varım” şartını koştum.

Geriye dönüp baktığımda doğru yaptığıma inanıyorum ve o zayıf anımda yalpalamama izin vermediği için Allah’a şükrediyorum..

Şimdi şunu düşünüyorum:

Bir gün tutuklanırsam ne yaparım?

Birinci şart:

Bu satılmış medyanın minderinde oynamayı reddederim.

Ergenekon sürecinde infaz timi gibi çalışmış alçak kalemlere mektup yazıp ziyaret dilenmem…

Beni hücremde ziyaret ettikten sonra Ankara’ya dönüp,

“Cezaevine bir gitttim, bütün gardiyanlar beni görünce ayağa kalktı. Sigara içmesine izin vermiyorlardı ‘bırakın içsin’ dedim” şeklinde konuşan alçaklara bu zevki tattırmam.

Kendiliğinden duyarlılık gösterip yazanlar sağolsun ama en ”yurtsever” görünümlüsüne bile mektup yazıp “Beni köşende yaz” ricasında bulunmam. Çünkü bilirim ki bu medya düzeni içerinde yerlerini koruyabilmiş olanlar bir karşılık ödemişlerdir ve de ödemeye devam ediyorlardır. Bu demektir ki, bir gün benim savunduğum değerlere tamamen ters düşebilirler ve ben onlara sesimi çıkaramam.. Çünkü gebe kalmışımdır..

Kendime medyanın ilgisini çekecek sıfatlar edinip bunları piyasanın kuralları gereğince pazarlamam. Kapı kapı dolaşmam, her uzatılan mikrofona salak bir kuş gibi cik cik ötemem.

Kimsenin şirinlik muskası, medya maskotu, cep herkülü olamam.

“Boyu değil işlevi önemli” nevinden, aslında beni küçük düşüren yazıları marifetmiş gibi övgülü notlar eşliğinde facebook’uma taşımam.

Programlarında adımı andılar diye kimseyi göklere çıkarmam, “en büyük dostum” ilan etmem, velinimetim mertebesine yerleştirmem. Teşekkür ziyaretleri düzenlemem. Bilirim ki bu zulme karşı çıkan, benim için değil ülkesi için, kendisi için, çocuklarının geleceği için karşı çıkmış olacaktır..

Hele, hele…

Ülke bölünmenin eşiğine gelmişken, yöneticiler yabancı istihbarat örgütlerinin oyuncağı olmuşken, ordusu tasfiye edilmiş, ülkenin bütün gerçek yurtseverleri tutuklanmış, taşlar bağlanıp itler salınmışken…

Toprağa her gün onlarca şehit düşerken…

bu felaket sanki hiç yaşanmıyormuş gibi,

Dubai’deki lüks hayatını, ilk mastürbasyonunu, çocuklarla seks yapmanın “doğallığını” yazıp, kazandıkları dolarlarla döşenmiş evlerinde dekorasyon dergilerine iç çamaşırı ile poz veren…

Ve de “büyük gazeteci” muamelesi gören kevaşelere.. tam sayfa röportajlar vermem.

Bana komik, ezik ve sınıf atlamaya hevekâr bir görünüm kazandırmaktan başka hiç bir amacı olmayan o tuhaf pozları vermem…

Çünkü bilirim ki yuları bir kez kaptırdım mı,

İş, o çelimsiz veya şişman vücudumla Zeki Triko’nun mayo reklamına çıkmaya kadar gider…

“Ergenekon” marka ci-string giydirip, sarkmış popolarımızı billboardlara asarlar mazallah!

Bunun adına da “Ne var bunda canım… sesimizi duyuruyorum, kamuoyunu duyarlı hale getirmeye çalışıyorum” demem..

Bilirim ki herşeyin bir bedeli vardır.

Kararım budur. Medyaya şebeklik etmem..

Vasiyetim de şudur:

Bu kadar dirençli çıkmaz da saçım başım ayrı oynamaya başlarsa,

bu yazdıklarımı yüzüme vurun..

“Ergenekon” marka çamaşır giydirip Taksim meydanına fotoğraflarımı asın..

Hak etmişimdir çünkü…

Ahmet Davutoğlu’na Dikkat


27 Mayıs 2012 tarihinde ESAM’ın tertiplemiş olduğu Müslüman Topluluklar Birliği toplantısında Sayın Davutoğlu yaptığı konuşmada, Müslüman ülkelerin hep yanında olduklarını, her zaman Müslüman ülkelerin yardımına koştuklarını ifade etmişti ki, toplantıyı izlediğimiz protokol sırasından; “Sayın Davutoğlu, hep Müslüman ülkelerin yanında ve Müslüman ülkelerin yardımında bulunduğunuzu ifade ediyorsunuz. Libya’da Libyalıların yanında olmak yetmiş bin Libyalının ölümüne seyirci kalmak mıdır? Veya bu yardım yetmiş bin Libyalının ölümünü meydana getiren NATO birliklerine yardımcı olma düşüncesi ile deniz birliği göndermek midir? Bu nasıl yardım ve yanında yer alma anlayışıdır.

Büyük Ortadoğu Projesi eşgüdüm başkanlığı uğruna da ABD çetesinin bir milyon Müslüman Iraklıyı öldürmesine seyirci kalmak mıdır Müslümanların yanında olmak? Afganistan’da Müslüman kanının dökülmesine mani olmamak mıdır, Müslümanların yanında olmak? Şimdi de emperyal çetelerin bir nevi taşeronu olarak gözünüzü Suriye’ye diktiniz.

Bu nasıl Müslüman ülkelere yardımcı olmak oluyor? Bu nasıl onların yanında ve yardımında bulunmak oluyor? Siz burada tereciye tere satmaya çalışıyorsunuz. Bu olayları sizden daha iyi takip eden insanlar var. Doğruları ifade etmiyorsunuz” diyerek Sayın Davutoğlu’na tavrımızı koyduk.

Dışişleri Bakanı Davutoğlu, çeşitli zamanlarda, yukarıdaki ifadelerimizi teyit eder konuşmalar yapmıştır. Nitekim Kıbrıs ve Ermenistan konularında gazetelerde yaptığı açıklamalarda, televizyonlarda yaptığı konuşmalarda, aynı şekilde milletimizden doğruları gizlediğini görmekteyiz.

Bakın, nasıl?

“AB 6 Ekim 2004 tarihinde Türkiye’ye üç rapor verdi. İlerleme raporu, öneriler raporu, etkiler raporu. AB bu raporlarda; Kıbrıs’ın Rumlara verileceğini, sözde Ermeni soykırımının tanınacağını, Ermenistan’la diplomatik ilişkiler kurulup, sınırların açılacağını, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürt devletinin kurulmasına giden yolun üzerindeki engellerin kaldırılacağını açıkça yazdı. Sizin hükümetiniz bu raporların tamamını kabul etti. Oysa siz, sanki bu gerçekleri bilmiyorsunuz gibi 1 Eylül 2009 günü Kıbrıs’ta çözümle ilgili şöyle diyorsunuz. ‘Türk diplomasisi esnektir. Ama nerede hayır diyeceğini bilir.

Siz hangi esneklikten söz ediyorsunuz? Yukarıda sözünü ettiğimiz raporlardaki tüm koşulları kabul eden hükümetiniz AB’nin öne sürdüğü hiçbir koşula hayır dememiştir.

29 Ekim 2004 günü Roma’da AB’nin 25 üyesi, AB Anayasasını gösterişli bir törenle imzaladılar. Sizin bugünkü Cumhurbaşkanınız Abdullah Gül ve bugünkü Başbakanınız Recep Tayyip Erdoğan bu şatafatlı törene katılıp, ayrı bir belgeye imzalarını koyarak AB Anayasasını kabul ettiler.

Hiç bilmez olur musunuz, AB Anayasasını o gün imzalayan 25 üyeden biri de Kıbrıs Cumhuriyetini temsil eden Rum devlet başkanı idi. Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan işte o tarihte Kıbrıs’ın Rumlara verilmiş olduğunu kabul ettiler. Oysa şimdi siz tutmuş şöyle diyorsunuz. ‘Yani taktik oyalamalar, zaman kazanma çabaları ve Türkiye’nin üzerinde bir AB baskısı oluşturma gayretleri iyi niyetle bağdaşmaz.’

Asıl taktik oyalamalarla zaman kazanma çabaları içinde bulunan siz ve hükümetinizdir. Amacınız hazmettire hazmettire Kıbrıs’ın Rumlara verilmiş olduğu gerçeğini Türk halkına kabul ettirmektir.

AB belgelerinin tümünde Kıbrıs’tan Republic of Cyprus yani Kıbrıs Cumhuriyeti olarak söz edilmekte, yönetiminin de Rumlarda olduğu açıkça yazılmaktadır. AB belgelerinin hiçbirinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti diye bir varlığın adı geçmemektedir.

Bu gerçeği çok iyi bildiğiniz halde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hüseyin Örgün ile Ankara’da göstermelik bir basın toplantısı yapıyor, ‘Rumların anlaşma isteğinden emin değiliz’ diyerek gerçekleri birlikte saptırmaya çalışıyorsunuz.

Bitmedi… 17 Aralık 2004 tarihinde Başbakanınız Recep Tayyip Erdoğan Brüksel’de AB Başkanlar Konseyinin Türkiye ile ilgili aldığı bir dizi çok ağır kararları olduğu gibi kabul etti. Kararlar o kadar ağırdı ki, İsveç’i temsil eden İsveç Bakanı dayanamayıp, şöyle demek zorunda kalmıştır:

Türkler kalıcı kısıtlamaları kendileri kabul ettiler. Biz olsaydık kabul etmezdik. Eğer Türk tarafı karşı çıksaydı, biz de onları desteklerdik.’ Kıbrıs’ın Rumlara verilmesi ve Ermenistan’ı tatmin edecek biçimde sınırların açılması bu kararların en başta gelenleri idi. Hükümetiniz bu ağır koşulları içeren kararları kabullenmekle kalmadı, kendisine bağımlı medyanın da çığırtkanlığı ile Ankara’da taraftarlarına davullu zurnalı bayram yaptırdı.

…Gazetecilerin, Türk limanlarının Kıbrıs Rum kesimine açılması ihtimaline ilişkin soru sorması üzerine, gündemde şu anda böyle bir konu olmadığını söyleyerek şöyle konuştunuz: ‘Biz daha önce bu konuyu değişik tecrübelerle yaşadık. Parça çözümlerin, parça tekliflerin nihai sonucu elde etmede çok etkili olmadığını gördük.’… Hangi parça çözümlerden bahsediyorsunuz? Hükümetiniz Kıbrıs’ın tümünü Roma’da ve Brüksel’de Rumlara teslim etmedi mi, imzaları atmadı mı?

Hem de siz hangi limanlardan söz ediyorsunuz? Eski maliye bakanınız Kemal Unakıtan’ın babalar gibi ‘her şeyi satacağız… limanları da satacağız’ dediğini ne çabuk unuttunuz? Bakın Recep Tayyip Erdoğan 5 Şubat 2005 günü İzmir’de neler söylüyordu? ‘Artık limanları devlet eliyle yürütme devri kapandı. Bunları özel sektör alsın, gerekli yatırımlar yapılsın ve işletsin. Biz de engelleri kaldıralım.

AKP hükümetleri devletimizin yani halkımızın neyi varsa neredeyse hepsini özelleştirme adı altında satıp, bitirdi… Siz hangi limanlardan söz ediyorsunuz? Limanlarımız birer birer elimizden çıktı.

Yapılan özelleştirmeler sonucunda gerek Akdeniz’de, gerek Ege Denizinde, gerek Marmara ve Karadeniz’de bulunan limanlarımızın tamamı elimizden çıkmış durumdadır. Bunların en büyükleri yabancı şirketlerin eline geçmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla limanlarımız birer birer satıldığı halde, siz dönüp limanlarımıza Kıbrıs Rum bandıralı gemileri sokmamaktan söz edebiliyorsunuz.

Bir televizyon programında yaptığınız konuşmada (CNN, 18.09.2009, saat: 11:30) hükümetinizin bölgede ciddi bir aktör olduğunu, önemli bir rol oynadığını söyleyip durdunuz.

Aktör, rol ve oyun… Bir sanat dalı olan tiyatroya özgü sözcüklerdir. Tiyatronun dışında kullanıldığında bu sözcükler, sahtecilik, aldatmacılık ve yalancılık içerir… Artık devlet adamı yok aktör var. Onurlu ve şerefli duruş yok, rol var. Bağımsızlık ve ulusal egemenlik ilkelerini savunma yok oyun var.

Aslında bu durum pek de yadırganmaz. Çünkü ABD’nin buyruğunda, AB mandasını kabul etmiş yöneticiler elbette devlet adamı olamazlar. Onlar emperyalistlerin yazdığı oyunlarda rol alıp, sadece aktör olabilirler.” (Yılmaz Dikbaş, İğfal, sh:189-190-191-192-193-194, 2001, Asya Şafak Yayınları, özetle)

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Sayın Davutoğlu tecrübe eksikliği sebebiyle olayları saptırırken bile dikkatsiz davranmakta, hatta yanlışları doğrularla değiştirmeye çalışmaktadır. Oysa milletin beklentisi doğruları öğrenmektir. Doğruları dillendiren Dışişleri Bakanına sahip olmaktır. Yazılanlardan gördüğümüz ve anladığımız kadarıyla Sayın Davutoğlu milletimizden doğruları saklamakta ve yanlış değerlendirmeler yapmaktadır.

İsmail MÜFTÜOĞLU, 2 Temmuz 2012
i-muftuoglu

Casusa İhtiyaç Yok


Geçen hafta Cuma günü başladığımız İran gezimize ait gözlemlerimize bugünde devam ediyoruz. İran 156 milyar varil petrol ile Suudi Arabistan ve Venezüella’dan sonra dünyanın üçüncü büyük petrol rezervine sahip ülkesi. Bu ülkenin doğal gaz rezervi ise 34 trilyon m³. Durumu daha iyi değerlendirebilmek için doğal gazı eşiti petrole çevirirsek İran’ın petrol ve doğal gaz rezervi toplam olarak 365 milyar varil petrol olur ki bu da onu dünya birincisi konumuna getirmektedir.

İran’ın ABD’nin başını çektiği ekonomik yaptırımlarından az etkilenmesinin nedenlerinden biri sahip olduğu en önemli ihracat kalemi olan petrol ve doğal gaz kaynaklarının zengin olması diğeri de çok uzun dönemdir ambargolar ve yaptırımlar altında yaşadığından her alanda kendi kendine yeterli olmasını ve yerli üretim yapmasını öğrenmiş olmasıdır. Bu gerçeği daha iyi anlatabilmek için size şu örneği verebilirim; Eğer Türkiye savunma sanayinde bir yerlere geldiyse, bugün Heybeliada (MİLGEM ) korvetini yapabildiyse bunu 1974 sonrası ABD ambargosuna borçludur.

1876’da sadece bir köy olan Tahran, Kaçar Türklerinden Ağa Mehmet Han tarafından başkent olarak belirlendi. Elburz Dağları eteklerinde bir yaylaya kurulmuş olan şehrin bugünkü nüfusu 15 milyondur.

AKP’den öğrenecekleri var

Tahran kalabalık, canlı ve hareketli bir şehir. En güzel tarafı çokça olan yeşil alanları, meydanları ve parkları. En kötü tarafı ise trafik keşmekeşi, anlatılacak gibi değil yaşamanız lazım. Tahran Belediye Başkanı’nın ve İranlı yöneticilerin AKP’den meydanlara ve yeşil alanlara AVM, plaza, iş merkezi, konut yaparak nasıl rant sağlanır ve halka nasıl yeşil alan bırakılmaz konularında alması gereken dersleri olduğuna inanıyorum.

Tahran’ın kuzeyinde Cemaran mahallesinde bulunan İmam Humeyni’nin yaşadığı ve üst düzey yabancı devlet adamlarını kabul edip görüşmeler yaptığı evi gezdim. Evin sadeliğini ve mütevaziliğini kelimelerle ifade edebilmek mümkün değil. Bu evi özellikle lüks içinde yaşayan dincilerimiz ve din tacirlerimiz mutlaka görmelidir. İslam’ın ilahi mesajını anlamış dindarlarımıza bir sözümüz asla yoktur.

Yine Tahran’da bulunan İbret Müzesini görme şansını elde ettik. 80 yıl önce Almanlar tarafından askeri kışla olarak inşa edilmiş, Şah zamanında hapishane ve rejim muhaliflerine işkence yeri olarak kullanılmış. Gerçekten ismi gibi ibret alınacak bir yer. Şah döneminde insanlık onuru ile asla bağdaşmayan işkencelerin nasıl yapıldığını anlatıyorlar ve gösteriyorlar.

ABD Büyükelçiliği müze olmuş

Tahran’da ziyaret ettiğimiz diğer önemli yer ABD Büyükelçiliği idi. Günümüzde burası ders alınması gereken bir müze haline getirilmiş. Çünkü iİslam Devrim’nden kısa bir süre sonra ABD Büyükelçiliği’ni basan İranlı öğrenciler 449 gün boyunca büyükelçilik görevlilerini rehin almışlar ve burada bulunan belgeleri deşifre ederek ABD’nin bölgeye yönelik kirli çamaşırlarını ortaya dökmüşlerdi.

Daha sonra ABD Nisan 1980’de 52 rehineyi kurtarmak için Kartal Pençesi Operasyonu ( Operation Eagle Claw ) yapmış. Fakat Tabas Şehri yakınlarında çöllük alanda kum fırtınası yüzünden bir helikopter ( Rh-53D Sea Stalion ) ile bir uçağın ( C-130 Hercules ) çarpışması, infilak etmesi ve 8 ABD askerinin yaşamını yitirmesi sonucunda harekat fiyaskoyla neticelenmiştir. Harekata katılan ABD operasyon birlikleri hasar alan diğer iki helikopteri İran topraklarında bırakılarak Hint Okyanusu’nda bulunan Nimitz uçak gemisine geri dönmüşlerdir.

1979’daki rehine krizinden beri ABD’nin Tahran’da Büyükelçiliği yok. ABD İran’da İsviçre Büyükelçiliği tarafından temsil edilmekte. Müze haline getirilen eski ABD Büyükelçiliği’nde burada ele geçirilen belgeler, casusluk faaliyetlerinde kullanılan alet ve cihazlar ile Kartal Pençesi Operasyonu’ndan geriye kalan helikopterlerin enkaz parçaları sergilenmekte.

Müze haline getirilen eski ABD Büyükelçiliği’ni gezerken bazı şeyleri bilmeme rağmen şaşırmadım, hayrete düşmedim ve dudaklarımı ısırmadım dersem yalan olur. Benim Tahran’da gezdiğim yer bir büyükelçilikten ziyade bir istihbarat ve casusluk merkezine benziyordu. Gerçi bunlar 33 yıl öncesine ve soğuk savaş döneminin reflekslerine aitti. Soğuk savaş bittiğine ve yeni dünya düzeni başladığına göre sanırım ‘’ NATO müttefikimiz ‘’ Amerikalıların bu uygulamaları geride kalmıştır.

Cemaatin okulları yok çünkü,
İran’da dikkatimizden kaçmayan en önemli husus halkın gergin olmadığı, ayrışmadığı ve her an patlamaya hazır pimi çekilmiş el bombası şeklinde olmadığıydı. Bu gözlem son 10 yıldır Türkiye’de yaşayan birisinin İran’da kolayca yapabileceği bir tespitti.

Konuştuğumuz insanlarda İran’ın barışçıl amaçlı nükleer enerjiye sahip olma hakkının bir ulusal onur sorunu olarak görüldüğü ve bu nedenle sokaktaki insanda bu konuda ABD ve İsrail’den gelen/gelecek her türlü baskıya direnme iradesini ve zorluklara katlanma kararlılığını gözlemledim.

Merak ettiğim için sordum ‘’ Cemaatin burada okulu var mı? ‘’ diye. Cevap olarak ‘’ Ülkemizde casusların yuvalandığı yeterince bazı Batılı Büyükelçilikler var daha fazlasına ihtiyacımız yok ‘’ cevabını verdiler. Bizim grup içinde ‘’ Siyasal İslamcı ‘’ görüşe sahip bir arkadaşım bana ‘’ Cemaat okulları antiemperyalist direncin olduğu ülkelerde yok, sadece emperyalist operasyonların yapıldığı/yapılacağı ülkelerde var ‘’ olduğunu söyledi. Bilmem bu görüşe iştirak eder misiniz?

Eğer gündem müsaade ederse Cuma günü İran izlenimlerimize ait son köşe yazımızda buluşmak üzere…

Türker ERTÜRK, 3 Temmuz 2012

ABD’nin Karanlık Tarihi, Şam ve Bağdat’a Düşen Gazap


Allah’ın seçkin topluluğuyuz dediler milyonlarca Amerikalı yerliyi katlettiler. Allah’ın yeryüzündeki temsilcileriyiz dediler Amerika kıtasını talan ettiler. Geniş topraklar üzerinde bedava çalışacak kölelere gereksinim var dediler Afrika kıtasından milyonlarca insanı sardin balıkları gibi istifliyerek Amerikaya taşıdılar.

Zenci dediler, negro dediler; faşizmin, ırkçılığın Allahsızlığın alasını icra ettiler. Allah’ın mesajlarını yaymaya geldik dediler Meksika’dan milyonlarca kilometre karelik toprakları çaldılar. Kalifornya’da altın bulduk dediler binlerce Avrupalı haydut ve aşkiyayı Pasifik okyanusuna yığdılar. Bu kadar talan bize yetmez dediler, biz Allahın risaletini, Anglo-Saxson “demokratik değerleri” bütün dünyaya yaymak istiyoruz dediler, Pasifik oksayusuna çullandılar.

Haiti, Samoa yetmez dediler Filipinler‘e, Japonya‘ya, Çin‘e göz diktiler. Bu esnada Küba adasında şeker kamışı, tütün, kumar ve turizmin rantını kokladılar. Buraları talan edebilmek için gerekçe ürettiler. Ayrıca, bu stratejik adaları kontrol edebilmek için sömürgeci İspanya Krallığını yıkmak gerekiyor dediler. İngiltere sömürgeciliğine karşı isyan ederek ABD’yi kuran “devrimci ve anti emperyalist” yeni sırtlanlar Filipin ve Küba’da İspanya’ya karşı ayaklanan devrimci halkı ihmal edemeyiz dediler. “Yaşasın Küba, Yaşasın Filipinler, kahrolsun İspanya zulmü” dediler. İhtiyaç duyulduğunda Allah’ı, gerektiğinde insanı kullanan bu haramiler, İspanya’ya şavaş ilan edebilmek için Havai limanında “dost” ziyaretinde bulunan Main adlı ABD savaş gemisini mürettabatı ile havaya uçurdular. Soruşturmaya hacet yok bu “elim” hadiseden İspanya sorumludur dediler İspanya’ya savaş açtılar. Küba ve Filipinleri işgal ettiler. Atlantik okyanusundan Pasifik okyanusuna kısa bir yola ihtiyacımız var, Latin ve Güney Amerikayı daha iyi kontrol etmemiz gerekiyor dediler.

Bu talan için Columbiya devletine bağlı Panama vilayetini uygun buldular. Uyuşturucu ve silah ticareti için, United Fruit Company (Meyve Birliği Şirketi) için muz cumhuriyetleri kurulmalıdır dediler. Çareyi etnik bölücülükte keşf ettiler. Yaşasın halkların kaderlerini bağımsız tayin hakkı” dediler. Panama’da konuşulan İspanyolca Columbiya’da konuşulan İspanyolcadan ayrıdır dediler, Panama eyaletini anavatan Columbiya’dan bir gece kararı ile bağımsız ilan ettiler. Columbiya’nın Panama vilayetini bir günde işgal ettiler. New Yorkta okuyan Columbiyalı öğrencileri bağımsız Panama devletinin başına yeni “demokratik” güçler olarak atadılar. “Demokratik” Panama cumhuriyeti ile hemen bir askeri antlaşma gerek dediler, Panama kanalını inşa ettiler, buraya Amerika kıtasının en önemli ABD askeri üssünü tesis ettiler.

Bugün, Panamanın ABD generali Westpoint askeri akademisinden mezun edilmiş Noriga’yı hatırlayan varmı? Eski CIA başkanı baba Bush’un kadim dostu ve kakoin ticaretinde iş ortağı. Colombiya kakoini general Noriga’nın mafya askerleri tarafından Columbiya hududundan teslim alınır, önce Panama’daki ABD askeri üssüne getirilir buradan askeri uçaklarla ABD’ye taşınırdı. “Muhafazakar ve dinci” Bush oglu Bushlar zehir ticaretinden milyarlarca dolar talan ettiler. Noriga ile ticari anlaşmazlıklar oluştu. Baba Bush tehditler savurdu. Noriga geri adım atmadı. Bush’un kakoin ticaretini ifşa edeceğini açıkladı. Gizli belge kalmayacak dedi. Panama kanalının millileştirilmesinden bahsetti. Küba’ya yakınlaştı. Bush’un özel kararnamesi ile Panama ABD özel birlikleri tarafından işgal edildi. Binlerce panamalı katledildi. Noriga zincirlere vuruldu, ABD’ye gönderildi. Ve dikkat. Yabancı bir devletin ABD vatandaşı olmayan başkanını ABD’nin özel yetkili mahkemelerinde yargıladılar. ABD’nin kadim memuru Noriga’yı dünyadaki pisliğin sorumlusu olarak lanse etti. “Özgür” basın Noriga’yı çarmıha gerdi. Dünya artık rahat nefes alabilirdi. Çünkü ABD dünyayı bir diktatörden daha kurtarmıştı. Bugün Noriga’yı hatırlayan var mı? Nerede olduğunu bilen var mı? Biz tekrar karanlık tarihe dönelim.

Vietnam İkinci Cihan Harbi öncesi ve sonrasında önce Japon, daha sonra Fransa işgaline karşı muazzam bir vatan savunması yaptı ve Kuzey Vietnam bağımsız bir devlet olarak doğdu. Fransa ile yapılan antlaşmaya binaen Güney Vietnamda bir referendum yapılacak ve bunun neticesinde ya bağımsız bir Güney Vietnam devleti kurulacak veya iki parçalı Vietnam lağve edilip bağımsız tek Vietnam devleti ikame edilecekti. Fransa ve ABD, Güney Vietnam sakinlerinin devrimci Kuzey Vietnam ile birleşmek istediğini anlaması üzerine referendumu rafa kaldırır. Bu aşamadan sonra Güney Vietnam, Viet-Kong örgütü liderliğinde Fransa işgaline karşı silahlı mücadele başlatır. Fransa bunun altından kalkamayacağını anlayınca işgali ABD’ye terk eder. ABD aşamalı olarak Güney Vietnama yerleşir. Ancak, Kuzey Vietnam‘ın desteği ve Güney Vietnam halkının kararlığı ABD’nin askeri varlığını tehdit etmeye başlar. ABD Vietnamı kaybetmeye razı değildir. İkinci Cihan Harbinden hemen sonra peşisıra gelen halk devrimleri ABD emperyalizmini korkutur. Daha önce Çin, Kamboçya, Laos ve Kuzey Kore’yi kaybeden ABD, domino teorisine binaen bütün Uzak Doğu Asyayı kaybetme tehlikesinin idrakindedir.

Ne pahasına olursa olsun Vietnam ABD’nin olmalıydı. Ancak Ho Şi Min önderliğindeki Kuzey Vietnam halledilmeden Güney Vietnam’da tutunamayacağını bilen ABD Kuzey Vietnama savaş ilan etmeliydi. Bunun için bayat gerekçe devreye sokuldu. 2 Ağustos 1964’te ABD’nin Maddox savaş gemisi casusluk ve provakosyon faaliyetleri için Kuzey Vietnama ait Tonkin körfezine girer. Kuzey Vietnam torpido güdümlü savaş gemileri müdahale eder. Bu provakosyon 4 Ağustosta tekrar eder. ABD başkanı Johnson Kongreden “komünist” tehditin berteraf edilmesi ve “komünist” bölge devletlerin “başka ülkelerin iç işlerine burunlarını sokmayı engellemek için!” savaş ilan etmek hakkı dahil geniş yetkiler ister ve alır. Kuzey Vietnama savaş ilan edilir. Milyonlarca Vietnamlı katledilir. Sivillire karşı Katliamlar (en marufu Mai Lai katliamıdır), kullanılması yasak silahlar, işkenceler, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yıllarca sürer. Direnen Vietnam kazanır, bölünen Vietnam birleşir ve ABD Vietnamdan kaçarak çıkar.

1898’den beri Küba’yı fuhuş ve kumar merkezi yapan, şeker kamışı ve tütünü yağma eden ABD katil ve diktatör Batista’ya iktidara taşır. Küba 1959’un ilk gününde ABD ve onun işbirlikçisi Samoza’ya karşı zafer kazanır. “Dikatatör!Castro ve Çe Guvara iktidarını yıkmak için Küba’nın domuzlar körfezine ABD’de eğittiği çapulcuları çıkatmaya çalışır. Küba mukavemet eder ve kazanır. Yalanlar, süikast girişimleri, mafyavari teşebbüsler, ekonomik amborgo, deniz ablukası, hayvanların ve tarımın zehirlenmesi için her türlü biyolojik silah kullanan ABD, direnen Küba önünde diz çökmek zorunda kalır.

Demokratik seçimleri kazanıp Şili’de iktidar olan Allende’ye karşı her türlü hinlik, bilgi kirliliği, suikast girişimlerini mubah gören ABD, en nihayet desteklediği generalleri (general Pinoşet) devreye sokarak Allende’ye karşı darbe yapar. Başkanlık sarayı direnir. Saray savaş uçaklarıyla bombalanır. Allende elinde silah direnirken öldürülür.

ABD tarihi karanlık eylemler ve politikalar tarihidir. İşgal, ölüm mangaları, mafyavari suikastlar, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kendi gemilerini batırma, uçaklarını düşürme, ikiz kulelere saldırı, tehdit, şantaj ve askerlerini dahi öldürme çirkefliğinden bile çekinmeyen ABD’nin bu tür eylemlerine onlarca örnek vermek mümkün. Kabil, Beyrut, Trablus, Bağdat ve en nihayet Şam’da terör estiren “Müslüman” demokratlar” ve efendileri “Allahı’n seçkin ülkesi” ABD’nin en “demokrat” başkanı Wilson ne demişti: “ Dünyanın bütün pazarları ABD’ye hizmet etmeli, açık olmalıdır. Dünya pazarları, ABD’nin bankaları, sanayisi ve kütürüne tabi olmalıdır”. Bir başka ABD başkanı Theodor Roosevelt daha net konuşmuştu: “ Her on senede bir savaş olmalıdır. Ben her türlü savaşı selamlarım. Çünkü savaş ABD’nin sağlık sigortasıdır.” demişti.

Libya, Tunus, Mısır ve Suriye için devrim talep eden “ABD’nin Kanlı Arap Sonbaharı’nın” Türkiye sözcülerine takdim edilir. Bu ülkeler için demokrasi, hak, hukuk isteyenlerin Suudi krallığı, Katar, Bahreyn ve ABD için neden aynı hassayeti gösterip mertçe eleştiremediklerinin gerekçesi budur. Doğru mevzilenmeyenler ve “düşmanı” tespit edemeyenler maalesef sadece emperyalizmin papağanları olurlar. Bu balık hafızalara tekrar hatırlatalım. Emperyalistlerin dostu yoktur, kullanılacak ve zamanı geldiğinde ayak bağı olmamak için kafese konulacak memurlara ihtiyaçları vardır. “Düşmanıma karşı bir müddet zalimle işbirliği yapar kullanırım” diyenlere Şahlar, Menderesler, Mübarekler kafi örnekler teşkil etmiyormu? Doğru mevzilenmek, gerçek yurtseverleri ve devrimcileri paranın satın alabileceği güç kadar moda “demokrat” olanlardan ayırt eden en bariz unsurdur.

Muhatap kaldığım en önemli sorudur: Peki bu ABD’de hiç iyi bir şey yok mudur? Şüphesiz ki var. En güzel çiçekler bataklıkta açar. Ama alımlı ve narin çiçeklerin varlığı bataklık gerçeğini örtmez. ABD tarihi karanlık ve zalim bir bataklıktır.

Prof. Dr. Mehmet YUVA, 3 Temmuz 2012

KAFASI KARIŞIK MUHAFAZAKARLAR/HAYAL HEPAKTAN


KAFASI KARIŞIK MUHAFAZAKARLAR

Kim bu muhafazakarlar? Ya liberaller kim? Kimileri kendilerini hem liberal hem muhafazakar olarak nitelendiriyor. Nasıl olur?

Aslında kazın ayağı pek de öyle değil. Bir insan hem muhafazakar hem liberal olmaz, olamaz. Tabiatlarına aykırı bir kere… Çünkü ideolojiler farklı! Eğer oluyorsa birinden biri yalandır. ‘Ateist imam’ demek kadar çelişik bir ifade, bir paradoks adeta!

Son yıllarda hemen her kelimenin içi boşaltıldı ve anlamları saptırıldı, karıştı, iç içe geçti, aslında bilerek karıştırıldı. Öyleyse yakından bakalım bu iki tabirin anlamları nelermiş ve niye bir arada olamazlarmış.

Muhafazakar: Muhafaza etmek kökünden türeyen, değerlerini koruyan, tutucu anlamındadır. Kimine göre ‘dindar’ da denilen kimine göre bazı sağ görüşlülerin kendilerini ifade ediş şeklidir.

Liberal: Hürriyet ve serbestlikle ilgili, serbest ekonomiden yana olan kimse, parti..

Liboş ise TDK ifadesiyle; liberal ekonomiyi ve liberal siyaseti savunurken çabucak zengin olmayı amaçlayan ve bu yolda hiçbir değer yargısını kabul etmeyen, her şeyi mübah gören kimse.

Gördüğünüz gibi liberal ve muhafazakar daha kelime anlamında bile nerdeyse zıt anlama gelecekler. Biri özgürlükçü iken diğeri tutucu!

Muhafazakarların, Türkiye’de kendilerini aynı zamanda demokrat olarak nitelendirmeleri ise paradoksu derinleştirir. Oldu sana muhafazakar+liberal+demokrat adeta çoban salata…

Üzerine bir de demokrasi tabiri tuz biber olarak eklenmiş, demokrasi kavramının içi tamamen boşaltılmıştır; Demokrasi, sözlük anlamında; Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimidir. Ancak demokrasinin ana yurdu olan Eski Yunan’da Aristo ve Eflatun bile demokrasiyi eleştirmiş, o zamanlarda halk içinde “ayak takımının yönetimi” demişlerdir. Demokrasilerde bazı eksiklikler ve istenmeyen sonuçlar olduğu yanlış değildir. Bugün İleri demokrasi de aynı şekilde bir oksimoron (oksimiron: Birbiriyle çelişen ya da zıt iki kavramın, anlamı kuvvetlendirmek için bir arada kullanılmasıdır.) ifade halini aldı. Çünkü ileri demokrasi diye ‘kel başa şimşir tarak misali’ kondurulan şey oldu sana geri demokrasi… Faşizm sınırına dayanan demokrasi olur mu? Olmaz.

Kısacası; Ben demokratım deyip sadece din bazında özgürlük diyemezsin.

Ben demokratım deyip, konuşma, yazma, ya da yayma hakkına yasaklar getiremezsin. Protesto edeni yaka paça dövemezsin, hatta interneti bile kontrol altında tutmaya çalışamazsın. Fikir özgürlüğüne ve eleştiriye kapalı olamazsın. İşine gelmeyeni susturamaz, içeri atamazsın.

Demokratlık bu değil. Yasaklıyorsan, içeri atıyorsan “demokratım” demeyeceksin.

Ben muhafazakarım deyip liberal de olamazsın.

Ben muhafazakarım deyip harama bulaşamazsın. O zaman muhafazakar değil, liboşsun.

Kadın çok çocuk yapsın deyip, evde otursun diyorsan muhafazakarsın ama demokrat değilsin.

Kadının kürtaj hakkını elinden alıyorsan muhafazakarsın ama demokrat hiç değilsin.

Yurdun mal varlığını yabancıya satıyorsan liberalsin.

Halkın yarısını umursamadan kanunların içini boşaltıyorsan, dilediğine özel kanun çıkarıp yasayı deliyorsan, kendi anayasanı yapmaya kalkıyorsan demokrat değilsin.

Dini kendi çizgine çekmeye çalışıp senin gibi olmayanı dışlıyorsan demokrat zaten değilsin.

Kendin gibi olanlardan başkasının inançlarına ya da inançsızlığına saygı duymuyorsan demokrat bile değilsin.

Amerika’yı arkana alıp milliyetçiyim demek ne kadar komikse bu tabirleri beraber kullanmak o kadar komik, eğreti ve cahilcedir.

Bazıları milliyetçiliği de içine sokmak ister muhafazakarlığın. Oysa ülkemizde kimi muhafazakar geçinenlerin Türk’leri küçük gören Osmanlı’yı tarihleri kabul edip, Atatürk dönemini ve devrimlerini red etmeleri milliyetçiliklerinde de samimi olmadıklarını gösterir. Sadece Osmanlı’yı kökün bilip, Osmanlı Milliyetçiliği ya da ümmetçilik yapıp, Atatürk’ü yok saymak cahillikten öte çok bilindik bir emperyalizm oyununun ustalıkla ortaya konuşudur.

Muhafazakarlığa giden yolda demokrasiyi işine geldiği gibi kullanmak samimi değildir. Yolun yeşilken, ak demek samimi değildir.

Aynı mantıkta; “hem demokrat hem muhafazakar olmak” elma ile armutu karşılaştırmak gibi saçmadır. Devlet hem demokrat hem laik olmak zorundadır ama muhafazakarlık ve Müslümanlık kişisel kavramlardır. Laik bir ülkede dini her fırsatta her cümlede devlet işlerine sokan her kişi yanılgı içindedir.

Bu kavram kargaşasına bir son vermek gerekir. Önce bu kavram temizliğini yapmak lazımdır, kavramları çarpıtmamak, dürüst olmak lazımdır.

İşine gelince ondan, işine gelince bundan ortaya karışık olmaz. Var böyle insanlar…

Dürüst olacaksın ya muhafazakarım diyeceksin ya liberalim ya da demokratım.

Muhafazakar olup liberal düşünüp demokrat olamazsın. Birinden biri yalandır.

Meşhur tabirleriyle “ters mıknatıslanma” yapar bunlar söyleyeyim!

Bir şey değil, böyle çarpıtılarak kullanılan demokrasi, muhafazakarlık gibi tanımlar halkı demokrasiden de dinden de soğutacak diye korkarım.

“Biz muhafazakar demokrat bir neslin peşindeyiz, bizden ateist nesiller yetiştirmemizi beklemeyin.” diye bağırırken kendilerinden başkasını düşünmeyen, ileri demokrat(!)-liberal- muhafazakarlar, bütün bu demokrasi oyunları göz önüne alınırsa aslında peşinde oldukları ”Cumhuriyetçi, fikri ve vicdanı hür nesil” olmasın sakın.

Muhafazakarlığın alaturka yaşlılara has bir özellik olduğunu düşünmeyin. Bakın Tolstoy konuyla ilgili:

“İnsan, sadece yaşlıların muhafazakar, gençlerin ise yenilikçi olduklarını sanır. Pek doğru değildir bu. Genelde asıl gençler muhafazakardır; yaşamak isteyen ama bu konuda kafa yormayan, zaten nasıl yaşanması gerektiği konusunda kafa yoracak zamanları da bulunmayan ve bu nedenle o zamana kadar süregelmiş hayatı kendilerine örnek alan genç insanlar.”

Ne kadar doğru…

Bahsettiğimiz dini muhafazakarlık ise önce aile baskısı, toplum baskısı ve mahalle baskısı ile başlayan siyasi baskı ile nihayetlenen muhafazakarlığın en son noktası Teokrasi denen şeriat devletidir.

Psikolojik ve sosyolojik temelli yapılan tanımlarda; muhafazakar insan geniş tabiriyle sahip olduklarının değişmesinden ve sorgulamaktan korkan, kolaycı ve değişikliğe kapalı insanlardır. Muhafazakarlıkla devrim, yenilik, keşifler, hatta bilim bağdaşmaz; farklı fikirlere, ilerlemeye kapalı,gerici bir sistemdir. Yani pek övünülecek bir durum değildir muhafazakarlık…

Yeni olan her şeye karşı olması gerekirken, dinde muhafazakar olup, hayatın diğer alanlarında eskiye bağlı değilse muhafazakarlığı bile tartışılır!

Bu durum sosyologların açıklayıp, psikologların ele alması gereken kronik toplumsal bir dönüşüme yol açıyor. Buyursunlar açıklasınlar.

Kanımca bir şeyi muhafaza ettikleri falan yoktur. Gördüğünüz gibi neyi muhafaza etmeleri gerektiği hakkında kafaları karışıktır. Geleneksel olandan uzak, dini ve yaşantıyı Türk geleneklerinden uzak, Amerikan-Arap geleneğine yakın bir çelişkiyle ele alırlar. Bu noktada bile samimi değildirler. Kafaları karışıktır. Ve kendilerinden sonra gelecek nesil için aynı kaftanı biçip, kendileri gibi olmalarını istemekte bir sakınca görmezler. Sol kesimler için kullandıkları statukocu tabiri aslında onları tarif etmektedir.

Şimdi Arapçayı öğrenmek gibi kendilerine ezberletilen kavramlarla konuşmakta master yapmış ama anlamakta sınıfta kalmış demagog bir kesim, laf cambazlığıyla kavramları karıştırmakta usta bir kısım insan, kendilerini yenilikçi gibi göstermekte de ustalar.

John Stuart Mill bir sözünde şöyle der: “Muhafazakarların hepsi aptal değildir ama aptalların hepsi muhafazakardır”. Bu çok boyutlu ve derin konuyu araştırırken ilginç bir bilimsel veriyle karşılaştım.

Bu durumu araştıran Amerika’lılar ve Avrupa’lılar bir saptama yapmış; bu araştırmaya göre; muhafazakar olanların zeka düzeyinin normalden geri olduğu saptanmış. Amerika’lıların ve AB’nin sözünden çıkmayıp, her dediklerine inananlar ya da onların maşalığını yapanlar, neden bilimsel verilere önem vermezler bilmem ama her devirde halkın muhafazakar tarafları ve dini inançları sömürülmüştür kimi çevrelerce… Bu taban tabana zıt kavramların bir araya gelmesi ve getirilmesi de bir o kadar çelişkinin ve kafa karışıklığının boyutlarını gözler önüne seriyor sanırım.

Ülkemizde kafası karışık olan kesim yalnızca sağ kesim de değildir üstelik. Sol geçinen bazı aydınların da kafası karışıktır. Onların kafa karışıklığı da başka bir yazı konusudur. Sol gösterip sağa vuran kişiler de bu çerçevededir. Atatürk’ü savunacağım bahanesiyle O’nun tırnağı olamadığı halde onu çaktırmadan eleştirenler de bu konu dahilindedir. Ve bunu yapanlar için maalesef aydın sıfatı yakıştırılır. O yüzden kime güveneceğine iyi karar vermelidir. Toplumu aydınlatacağı yerde karartan bu imtiyaz sahibi kişileri kınamak gerekir.

Ben her zaman söylediğim gibi sağa, sola inanmam. Benim doğrularım vardır ne sağa ne sola sığmayan… ve benim için tek geçerli ve doğru yol vardır: Atatürk’ün yolu ki o ne sağ ne soldur. Atatürk, ne batıya ne doğuya sırtını dayamamıştı. Onun fikirlerinin temelini oluşturan değerler, temeli Türk Milleti olan özgürlük, ulusal bağımsızlık, emperyalizme karşı olmak gibi evrensel doğrulardı ki bu değerler onurlu bir milletin olmazsa olmaz şartlarıdır. Din ise bir vicdan meselesidir, kişiseldir. Kişisel değerleri, evrensel değerlerin önüne ya da yanına koyamazsınız ülke yönetirken. Bir ülkeye verilebilecek en büyük zararın da yıllardır siyasetin sağ ve sol gibi suni ayrışmalarda olduğunu düşünüyorum. Atatürk’ün izi ulus ve Türk milleti kavramlarının temel alındığı yoldur. Bunun içindir ki sağa sola ayrışmış parti ve kişiler Türk toplumunu temsil edemezler. Belki bunun içindir ki istikrarı sağlamak zor oluyor.

Ne mutlu Atatürk’ün yolunu canı gönülden izleyenlere…

Hayal Hepaktan

Gorbaçov da Yabancı Ajan!


9 Haziran 2012 günü Rusya Halk Meclisi bir yasa çıkardı.

Bu yasaya göre, yabancı devletlerden ya da yabancı ülkelerdeki kuruluşlardan para alan Sivil Toplum Kuruluşları (STK), yapacakları tüm yazılı ve sözlü eylemlerde adlarının önüne “YABANCI AJAN” tanımını koymak zorunda kalacaklar.

Bu Yabancı Ajanlar, yılda iki kez raporlar yayınlayacaklar, yaptıkları tüm eylemler ve aldıkları tüm paralar hakkında ayrıntılı bilgi verecekler.
Bu yasaya uymayan STK yöneticileri 4 yıl hapis ve 300 bin Ruble para cezasına çarptırılacaklar.

2 Temmuz 2012 tarihli ünlü Rus gazetesi İzvestia yazıyor, dağılan Sovyetler Birliği’nin eski Devlet Başkanı Gorbaçov’un vakfı da “Yabancı Ajanlar” listesine girmiş.
Gorbaçov Vakfı uzun süredir başta Amerika olmak üzere yabancı devletlerden hibe almaktaydı.
Görüyor musunuz, bir zamanların güçlü lideri Gorbaçov artık Yabancı Ajan olarak yaftalanıyor.

Eğer bir gün Türkiye’de de Rusların çıkardığı yasaya benzer bir yasa çıkarsa, şöyle bir tabloyla karşılaşacağız:

Yabancı Ajan TESEV (Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı).
Yabancı Ajan ÇYDD (Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği).
Yabancı Ajan ÇEV (Çağdaş Eğitim Vakfı).
Yabancı Ajan DİSK (Devrimci İşçi Sendikası).
Yabancı Ajan TDV (Türk Demokrasi Vakfı).
Yabancı Ajan SEV (Sağlık ve Eğitim Vakfı).
Yabancı Ajan TİHV (Türkiye İnsan Hakları Vakfı).
Yabancı Ajan Boğaziçi Üniversitesi Vakfı.
Yabancı Ajan IPS (İletişim Vakfı).
Yabancı Ajan AÇEV (Ana Çocuk Eğitim Vakfı).
Yabancı Ajan İHD (İnsan Hakları Derneği).
Yabancı Ajan Helsinki Yurttaşlar Derneği.

Bu liste çok uzundur.

Bu listenin tamamını ayrıntılarıyla birlikte görmek isteyenlerin “Avrupa Birliği Tabuta Çakılan Son Çivi” ve “İĞFAL” adlı kitaplarımı okumalarını öneririm.

Ruslar, bir yasa çıkararak yabancılardan hibe alan STK’ya “Yabancı Ajan” yaftasını taktılar.
Bizde böyle bir yasa olmadığı halde, beş yıl önce, yabancılardan hibe alan kurum, kuruluş ve kişilere “Truva Atı” yaftasını yapıştırmıştım.
Kemalistler iktidar olduklarında, Yabancı Ajanların yani Truva Atlarının izini bulmakta zorluk çekmeyecekler, yukarıda adlarını verdiğim iki kitabımı rehber olarak kullanacaklardır.

Yılmaz DİKBAŞ
2 Temmuz 2012
dikbas
http://www.kalinka.com.tr
http://www.dikbas.tv

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: