Günlük arşivler: Temmuz 10, 2012

Nazlı Ilıcak, geleneksel yalanı için özür dilemez ise “3 kuruşluk” dava geliyor /// CC : @ odatv


(SÖZDE) Ümraniye davasında tutukluluğunda 1000’inci günü geride bırakan Gazi Üsteğen ve Avukat Serdar Öztürk, Sabah Gazetesi Yazarı Hazlı Ilıcak’a bir mektup gönderdi. Mektubun konusu ise Ilıcak’ın temcit pilavı gibi ısrarla yazdığı yalan bilgi.

Ilıcak’ın (SÖZDE) irtica ile mücadele eylem planını Öztürk’ün BÜROSUNDA BULUNDUĞU yalanını defalarca yazması, sonunda gazi üsteğmeni çileden çıkardı.

Ilıcak’a bir mektup yazan Öztürk, başına gelenleri tüm çıplaklığı ile tekrar açıkladı.

O mektubu yayınlıyoruz:

Sayın Nazlı ILICAK,

Yaklaşık olarak anneannem yaşında bir kadınsınız. Ben yaşlı kadınlara hürmet eden bir insanımdır. Bana doğrudan düşmanlık yapmak anlamına gelen davranışlarda bulunsalar bile önemsemem. Şikayet etmem. Üzerinde durmam. O yüzden bugüne kadar TV programlarınıza ve bu programlarda “İrtica ile mücadele eylem planı” adlı sahte belge ile ilgili doğru olmayan beyanlarınıza sabrettim ve itidalle yaklaştım, yaşlılığınıza hürmeten.

Ancak yazdığınız , Ben bu kitabı sizin yazdığınızı düşünmüyorum. Ama öyle diyelim ve Ali Fuat Yılmazer‘i koruma amacına matuf olduğu sırıtan kitapta da bu belgeye ilişkin “belgenin benim bilgisayarımda da kayıtlı olarak bulunduğu” gibi açıkça gerçeğe aykırı beyanlarınızı sürdürdüğünüz için, size ilk ve son defa “irtica ile mücadele eylem planı" ile ilgili tüm yönleri, sizin de anlayabileceğiniz şekilde ve açıklıkta izah edeceğim ve sizden özür dilemenizi talep edeceğim. Özür dilemediğiniz takdirde,.sırf kamuoyunun gerçekleri öğrenmesi adına hayatımda ilk defa yaşlı bir kadına temsili olarak “3 kuruş” luk tazminat davası açıp, hakkında suç duyurusunda bulunmak zorunda kalacağımı üzüntü ile bildirmek isterim.

Şöyle ki;

1- Ben, 7.1.2009 da gözaltına alınan Avukat Mustafa Levent Göktaş‘ın müdafiliğini yaptığım süreçte, Şubat 2009 da, soruşturmayı yürüten polislerin ABD lehine askeri casusluk yaptıklarına dair çok somut kanıtlara ulaştım.

2- İçinde askeri sır niteliğinde bilgiler ve hakimlerle ilgili fişleme kayıtları bulunan ünlü 51 nolu DVD‘yi ofiste Avukat Özge Evci’nin odasına koyan polisin resmini kimliğini tespit etmesi amacıyla Ankara Cumhuriyet Savcısı Şadan Sakınan’a verdim. Daha sonra bu polisin Komiser Serkan Şimşek olduğu ortaya çıktı.

3- Müteakiben içinde askeri sır niteliğinde bilgi bulunan “51 nolu DVDBeşiktaş’taki savcıların namusuna emanet iken, adli emanette kırıldı! Daha sonra emniyetten gelen raporlarda, DVD.nin 28.12.2008 tarihinde emniyette imajının alındığı ortaya çıktı. Bu orta zekaya sahip birisi için şu anlama gelir; 51 nolu DVD. Avukat M. Levent Göktaş gözaltına alınmadan 10 gün önce zaten emniyetin elindeydi. Böylece bizim polisin içindeki bir grubun askeri casusluk yaptığına dair tespitlerimiz bir kez daha kanıtlandı.

4- Avukat olarak müdafilik yaptığım süreçte, polis tarafından tehdit edildim. Önemsemedim.

5- Plakası adıma kayıtlı özel aracım (06 MVE 94) bir istihbarat aracı tarafından Ankara Etimesgut’ ta sıkıştırıldı ve ölümcül bir kaza yaptırıldı. Önemsemedim.

6- Polisler hakkında askeri casusluktan suç duyurusu taslağı hazırlamaya başladım. Bilgisayarlarım, maillerim ve telefonlarım takip edildiği için polisin içindeki çete bunu öğrendi.

7- 3.6.2009 gecesi saat 02.30 sularında (4.6.2009 a bağlayan gece) Ankara TEM şube görevlileri Metin Ertemur ve Serkan Şimşek adlı polisler tarafından “irtica ile mücadele eylem planı" adlı sahte belge ile mermiler (benim silahım yok) ve Genelkurmay Başkanlığı‘ndan çalınmış olan gizli belgeler avukatlık ofisime konuldu. Bu organizasyonda yer alan tüm emniyet görevlilerinin ve sivil şahısların adlarını ve telefonlarını mahkemeye bildirdim. Ancak bunlarla ilgili hiçbir delil toplanmadı Ve herhangi bir işlem yapılmadı.

8- Gelelim kitabınızda hararetle savunduğunuz Ali Fuat Yılmazer’e..

Benim tutuklanmamı müteakip, Askeri savcılığın belge hakkında KYOK vermesi sonrasında ( 24.06.2009), “Islak imzalı belgenin aslı ve Serdar’ın ofisine girilmesi talimatının verildiği ses kaydı bende, Talimatı Ali Fuat Yılmazer verdi. Gelin onu size vereyim. Ben de artık rahatsız oluyorum. Ali Fuat bizzat İstanbul’ dan Ankara’ ya giderek bu operasyonu yönetti” şeklinde doğru bilgiler verip, güven sağlayıp, avukatlarımı tuzağa düşürmeye çalışan Bülent Türker adlı kişi bize bu bilgileri verdi.

Daha sonra biz Ali Fuat Yılmazer’ in gerçekten benim ofisime girilerek bu belgelerin yerleştirilmesi organizasyonunu yönetmek için İstanbul’ dan Ankara’ya gelip gelmediğinin araştırılmasını savcılıklardan ve mahkemeden istedik. Ancak hiçbir savcı ve mahkeme, Allah rızası için Ali Fuat Yılmazer’in HTS kaydını getirtip de onu aklamadı.

Bu durum bizde daha da şüphe yarattı. Biz başlangıçta sadece bu iddianın araştırılmasını talep ettik. Ancak Ali Fuat Yılmazer’in hiç araştırılmaması, ilgili kişi hakkındaki şüpheleri artırmaktan başka bir işe yaramaz. Kaldı ki daha sonra Bülent Türker’in Mehmet Eymür ile irtibatını gösteren bazı HTS kayıtları Ankara CBS.lığının başka bir dosyasına geldi. Biz bu süreçte, Mehmet Eymür’ün rolünü ve Ali Fuat Yılmazer ile irtibatını en iyi bilen kişilerdeniz. Dolayısı ile, aynı polisin içindeki çetenin taşeron olarak kullandığı ortaya çıkan ve avukatlık ofisimde keşif yaptıkları kanıtlanan Adnan Hocacı kadınlar hakkında ısrarla hiçbir araştırma yapılmaması gibi, Ali Fuat Yılmazer hakkında da hiç araştırma yapılmadı.

9- Islak imzalı olan kağıt parçasını gönderen kişi tabi ki bir subay filan değildir. Eğer bu subayın bir gün ortaya çıkıp, "Ben gönderdim ihbar mektubunu” demesini bekliyorsanız hayal kuruyorsunuz. Çünkü ihbarcı subay sadece psikolojik harp ürünü hayal mahsulü bir kişilik. O belgenin altına sizin adınızı yazıp ıslak imzanızı atmak çocuk oyuncağı gibi bir şeydir. Bu ıslak imzalı belge denilen ikinci kağıt parçası ilk ortaya çıktığında sahte olduğunu ispat etmek o kadar kolaydı ki. Savcılardan hemen mürekkep analizi yapılmasını ve imzanın yaşının belirlenmesini talep ettim. Ancak bu kasten yapılmadı. Başbakana meydan okuyan bir mektup gönderdim ve bu mektup basında yer aldı. Orada da belgenin sahte olduğunun kanıtlanması için derhal mürekkep yaşının belirlenmesini istedim. Çıt çıkmadı.. Aradan 2,5 yıl geçtikten sonra mahkeme bu talebi kabul etti. İTÜ’den gelen raporda, 1,5 yıl içinde gönderseydiniz tespit ederdik geçmiş olsun şeklinde bir yazı geldi. Savcılar hakkında delilleri kararttıkları için suç duyurusunda bulundum.

10- Suçlandığım hiçbir belgede parmak izim çıkmadı. Islak imzalı belge ve eklerinde yapılan incelemede ise, hiçbir sanığın parmak izi çıkmadı (43 adet parmak izi var). Polislerin parmak izi alınarak mukayese yapılması talebimiz ise ret edildi. Ofisimde bulunan fotokopi belgede ise mahkeme ısrarla parmak izi incelemesi yaptırmıyor. Hem de bu belgeyi ofisime koyan polislerin adlarını verdiğim halde.

11- İstanbul Emniyeti 2.6.2009 günü, özel yetkili savcılık ise, 3.6.2009 günü benimle ilgili delil elde edemedik, telefon dinleme kararını 3 ay, gizli izleme kararını 4 hafta uzatın diye talepte bulunmuşlar. 3.6.2009 günü sabah özel yetkili 11’inci ağır ceza mahkemesi benimle ilgili telefon dinleme kararını 3 ay uzatmış. Sonra delil bulamadık telefon dinleme süresini uzatın diyen aynı emniyet ve özel yetkili savcılık, her ne oldu ise, aynı gün öğleden sonra benimle ilgili arama kararı talep etmiş ve aynı mahkeme 3.6.2009 günü öğleden sonra benim ofisimde arama yapılması kararını vermiş. Arama kararına dayanak gösterilen delil ise, 24.5.2009 tarihli bir ihbar maili. Bu ihbar mailinde benim adım dahi geçmiyor. Ama bu sahte belge gerekçe gösterilerek, 26.06.2009 tarihinde TBMM’de gece yarısı verilen bir değişiklik önergesi ile, askeri casusluk dahil, askeri personelin sivillerle işledikleri suçların soruşturulması askeri savcılığın yetki alanından çıkartıldı.

Sahte İrtica İle mücadele eylem planı adlı kağıt parçası böylece misyonunu tamamladı. Onun için size tavsiyem, ”sahte bir belgeyi gerçekmiş gibi halka yutturmaya çalışıp” kimseye TV.dan hikaye okuyup masum insanların onurları ile oynamaya kalkışmayın. Bu iyi bir şey değildir. Kimseye de bir fayda sağlamaz.

Tam aksine ileride, “askeri casusluk yapan emniyet içindeki suç örgütünün psikolojik harp elemanı mıydın sen?” diye size çok ağır suçlamalar yöneltilmesine sebep olabilir. Kalan ömrünüzü cezaevinde geçirebilirsiniz. Bu işler çocuk oyuncağı olmadığı gibi gerçekler de bir gün mutlaka ortaya çıkar.

Silahı dahi olmayan masum insanların ofisine mermi yerleştirip, sonrada bu sahte planı koyup “Fetullahçıların evlerine silah mermi konulacak” diye propaganda ve ajitasyon yapmak, Muhammedi ruhu canlandırmak değildir. Böyle aşağılık bir eylemle, ancak şeytanın ruhu canlandırılır ve şeytanın ruhuna “hizmet” edilir. Biz samimi inanç sahibi insanlara her zaman saygı duyarız. Ancak insan ve Müslüman takliti yapan şeytanlara saygı duymamız söz konusu değildir.

12- Daha sonra avukatım Demet Reçber, “Mezarın başında bir kız ağlıyormuş. Mezarda yatanın annesi, kızın annesinin kaynanası olduğuna göre mezarda yatan kızın nesidir? Aklına güvenen buyursun" şeklinde, ruh sağlığı yerinde bir insanın yazamayacağı ifadeler içeren bu mesajla ölümle tehdit edilmiştir. Bu mesajı yazan 21 yaşında Mustafa Elmas adlı bir çocuk. Ve daha sonra bu çocuğun polisin içindeki suç örgütü ile bağlantısı ortaya çıktı. Aynı 12 Eylül’den önce olduğu gibi gerçek Gladio inançlı ve milliyetçi çocukları kendi cinayetlerine ortak ediyor.

13- Diğer yandan kitabınızda ve değişik tarihlerdeki yazılarınız da sürekli “irtica ile mücadele eylem planı" adlı belge Serdar Öztürk’ün bilgisayarında da kayıtlıydı” diye yalan söyleyerek halkı kandırmaya çalışıyorsunuz.

Bakın ekte size İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün 29.11.2009 tarihli dijital medyalara ilişkin nihai inceleme raporunu sunuyorum. 1 nolu inceleme bölümü benim ofisimden el konulan bilgisayara ilişkin.

Bu raporda da göreceğiniz üzere, sizin ifade ettiğinizin aksine benim avukatlık ofisimden el konulan bilgisayarda"irtica ile mücadele eylem planı” adlı sahte belge kayıtlı filan değildir. Böyle bir şey zaten mümkün değil. Polisin yerleştirdiği belge benim bilgisayarımda nasıl kayıtlı olsun. Raporun diğer bölümlerinin benimle doğrudan bir alakası olmayan BEMA madencilik şirketinden el konulan CD DVD bilgisayar ve serverlara ilişkin olduğu için bu davayla ilgisi bulunmayan şirketin hukukunu korumak adına onları koymuyorum. Masum insanlara alçakça sinsice tuzak kuranlara “hizmet” ettiğinizin umarım bir gün farkına varırsınız ve bu yanlıştan dönersiniz.

14- Size mahkemeye ve HSYK.na sunduğum 3 adet dilekçe ile benim bilgisayarımda İrtica İle Mücadele Eylem Planı adlı belgenin bulunmadığını gösteren raporu mektubun ekine koyuyorum.

15- Benim çevremde her tip insan vardır. Kimseyi ayırmam. Müdafilik yaptığım aşamada, ne olduğunu anlamak için cemaatçi çocuklarla da görüştüm. Cemaatten ayrılanlarla da. Cemaatten ayrılanların tamamı Fetullah Gülen ile yüz yüze görüşmüş kişilerdi. Tek ayrılma nedenleri ise, cemaatin CIA .ye hizmet etiğini tespit etmiş olmalarıdır. Bir avukatın tanımı çok ilginçti. Bunlar beyinlerine çip takılmış gibidir. Kendileri düşünemezler. Ne denilirse onu dinlerler ne talimat verilirse onu yaparlar. Bu çok acı tabi.

16- Sizin cemaate hararetle neden hizmet ettiğinizi ve hizmet etmek zorunda olduğunuz konusunda açık kaynaklarda enteresan bilgiler var. Bu bilgiler sizin ve oğlunuzun özel hayatına ilişkin cemaatin elinde bazı kayıtlar olduğu ve bu kayıtlar nedeni ile, eski eşinizin sanık olarak yargılandığı bir davayı hararetle savunduğunuz yönündedir. Savcılar bu davalarda açık kaynaklarda yer alan bilgileri de delil olarak gösterip araştırılmasını istiyorlar. Bende eğer sizin hakkınızda suç duyurusunda bulunmak zorunda kalırsam. O tarihte Cemaat tarafından size yönelik yapıldığı iddia edilen bu şantaj iddialarının da araştırılmasını savcılıktan özel olarak talep edeceğim.

Tutuklanmamı müteakip verdiğim ilk dilekçede, "Oğullarımın döktüğü her damla gözyaşının hesabını soracağımı" açıkça ifade etmiştim. Ben onurlu bir insanım. Sinsice, alçakça ve şeytani yöntemlerle onurumla oynamaya kalkan herkesten bunun hesabını sorarım. İnanın onurumun yanında, ölüm dahi benim umurumda değildir.

Şimdi bu yazdıklarıma ve size gönderdiğim belgelere göre çıktığınız (4 bir taraf) ilk programda benden açıkça özür dilemenizi talep ediyorum. Aksi halde sırf kamuoyunun gerçekleri öğrenmesi adına hakkınızda yasal gereğini mutlaka yapacağımı bilmenizi isterim.

Saygılarımla

Avukat, Gazi Üsteğmen Serdar Öztürk
Silivri Esiri

FBI-CIA İLE FETHULLAH GÜLEN İLİŞKİSİ /// CC : @onderaytac


Konunun daha iyi anlaşılması için maddeler halinde sıralayarak anlatım yöntemini kullanacağız.

1. Bu haber bazı gerzek Türk medya organlarında FBI-Fethullah Gülen ilişkisi olarak büyük puntolarla verildi. Konuyu bilen az sayıdaki akademisyen ve ABD hayatını tanıyan kişiler ise; haberin verilmesindeki cehaletin bu kadarına da ‘pes’ diyerek adeta kıs kıs gülüyorlardı.

2. Öyleyse olay neydi ve neden böylesi çarpık bir şekilde Türk medyasına konu taşınıyordu? FBI kendi sitesinden ortak hareket ettikleri sivil toplum kuruluşlarını anlatırken, ‘etnik-kültürel’ guruplarla açık kapı politikası gereği; The Anti-Defamation League, The NAACP, The League of United Latin American Citizens (LULAC), The Gulen Institute, The Raindrop Turkish House, The South Asian Chamber of Commerce ve The Islamic Society of Greater Houston gibi sivil toplum kuruluşları ile de işbirliği yaptıklarını ifade ediyordu.

(http://www.fbi.gov/houston/news-and-outreach/in-your-community/outreach)

3. Azıcık İngilizce bilen ve az da olsa ABD ve İngiltere gibi ülkelerdeki toplum destekli yaşam ve lokal otoritelerin STK’larla birlikte yaptığı etkinlikler gibi konularında çalışan insanlar, Yahudilerden Türklere, Latin Amerikalılardan İslami kurumlara kadar her bir yapı ile iç içe çalışmalar yapan bu etkinliklerin var olduğunu kolaylıkla gözlemleyeceklerdi.

4. Cahil cesareti içinde konunun Türkiye’deki bazı medya organlarında tersinden anlatıldığını gören ABD’de yaşayan dostum Bülent Şengün’ün de katkısıyla sizler için bu konuyu biz de derinlemesine mercek altına getirdik.

Dostum Bülent Bey; ‘…Şu an yoldayım. Arabayı bir benzinliğe çekip hızlıca bir şeyler yazmaya çalıştım. Evime daha 3 saatlik yolum var. Yazdıklarımda ifade bozuklukları olabilir, kusura bakmayın. İnşallah işinizi görür…’ diyordu ki; ben de içimden herhalde ‘şakirtlik’ ve ‘adanmış ruh hali’ bu olsa diye düşünüyordum.

5. Öncelikle söylenmesi gereken şu; eğer yazığımız bu konuda aklınıza takılan başka başka soru(n)larınız var ise ve saçma sapan yapılan FBI-Fethullah Gülen ilişkisi bağlamındaki iddialarında ciddi endişesi olanlar mevcut ise, lütfen hiç çekinmeden FBI ile irtibata geçerek, bu konudaki akıllarına takılan her soruyu onlara da sorabilir ve yanıtlarını da alabilirler

Bu konudaki adresler ise şöyle; Basın sözcüsü: Press Room, Media Relations Coordinator, Special Agent Shauna Dunlap, Phone: (713) 936-7638 . Ya da FBI’ın Houston’daki merkezinin adresi ise şu şekilde; FBI Houston, 1 Justice Park Drive, Houston, TX 7709, Phone: (713) 693-5000 , Fax: (713) 936-8900, E-mail: Houston.Texas.

6. Şimdi de buradaki

(http://www.fbi.gov/houston/news-and-outreach/in-your-community/outreach)

yazılı metindeki ‘outreach’ kavramı üzerinde öncelikle durmakta yarar var. Outreach anlatımı, bu metinde daha çok halkla ilişkiler bağlamında kullanılmakta. Amerika’da İkiz Kulelere saldırının olduğu 11 Eylül (9/11) sonrasında, özellikle FBI, bütün Amerika’da yerleşik STK’lar ile irtibat içinde olmaya maksimum gayret göstermekte ve bunun ile ilgili somut adımlar atıp, projeler üretmekteler.

7. FBI; tek tek bütün sivil toplum yapılarına, kiliselere ve bunlara benzer kurumlara giderek hem kendi imajları ile ilgili, hem de olabilecek muhtemel problemlerle ilgili sunumlar yapmaktalar. Hatta toplumların kanaat önderlerine ve liderlerine yönelik düzenli seminerleri de hayata geçirmeleri söz konusu.

8. Bu seminerlerde; uyuşturucudan internet güvenliğine ve hatta çocukların cinsel tacizine kadar, toplumu tehdit eden birçok farklı konular ele alınmakta. Bu adresteki

(http://www.fbi.gov/houston/news-and-outreach/in-your-community/outreach)

metin de yine aynen bunun gibi, Texas ofisinin çalışmalarını bizlere net bir şekilde anlatmakta.

9. Türkiye’de fırtına çıkarılmaya çalışılan, bu yazılı metindeki bazı önemli noktaların tercümesi ise şöyle: ‘…Houston FBI, yerel alan (lokal) ofisi, etkinlikler ve çeşitli girişimler yoluyla somut yollarla sizleri korumak için pek çok çaba sarf etmektedir.

Bizim; işletmelerinizi ve ailelerinizi koruyan ve güçlendiren bir halkla ilişkiler programı vardır. Araştırmalarımız; terörizm, siber suç, çete, uyuşturucu kaçakçılığı, insan hakları ihlalleri, kaçakçılık ve bunun gibi tehlikeleri bilmenin yanında, yerel polis, şeriflere ve diğer kolluk kuvvetleri ile birlikte çalışır. Lokal kurumlar ile yaptığımız ortaklıklar, ekonomik casusluk ve terör eylemlerine karşı yurttaşlarımızı yerel olarak korumaktır.

Houston Bölümü, suç mağdurlarına yardım etmek, şiddet ve suç nedeniyle mağdur olanlar için bir can simidi olmaktır. Özel alanlarda yapılan araştırmalar, sömürülen çocuklar, okul çekimleri ve işyerinde şiddet gibi belirli toplum sorunlarına karşı korumaya yardımcı olur.

Houston Community Outreach Programı, FBI bir insan yüzü koyarak ve daha fazla dahil olmak üzere ilişkileri güçlendirmek için çalışır. FBI, her zaman sivil haklarının bir savunucusu olmuştur ve Houston bölgesindeki etnik ve kültürel gruplar ile ortaklıktan gurur duyuyoruz.

Görevli özel ajan gelip yerel ve eyalet düzeyinde çözülemeyen sorunları tartışmak istiyor. Ortaklıklar inşa ettiğimiz birkaç kuruluşlar şunlardır…’ denilerek, altında da kısa bir liste verilmekte.

10. İşte Gülen Enstitüsü’nün adı da burada verilen kurumların isimleri ile ilgili listede geçiyor. Bilindiği gibi; Gulen Enstitusu, Houston Üniversitesinin içinde akademik araştırmalar yapan bir organizasyon. (http://www.uh.edu/) Bu merkez de akademik ve ilmi çalışan ve üniversiteye bağlı eğitim hizmeti veren bir kuruluş.

11. Amerika’da FBI tüm kurumları düzenli bir şekilde ziyaret ediyor ve insanları bilgilendiriyor. Eğer siz, kapınızı FBI’a açtıysanız onlarla dostluk bağlamında ortak da olmuş oluyorsunuz.

12. Amerika’da çözülemeyen bazı problemler var. Özellikle siber taciz, işyerinde ve okullarda mobbing, çocuklara karşı cinsel taciz gibi. Elbette bu konularda polisle ve lokal otoriteler ile işbirliği yapılması gerekiyor ve bunun aksini düşünmek de söz konusu olmamalı.

13. Kısacası Gülen Enstitü’yü FBI’in ziyaret etmiş olmasında hiçbir problem yok. Aksine bu ziyaretin çok da olumlanabilecek yönleri de mevcut.

14. Geleceğin huzur adacıklarının kurulması ve dünyanın huzur içinde yaşanabilen bir yer olması bağlamında, Fethullah Gülen hareketinin mensupları ve organizasyonları, yalnızca ABD örneklemesindeki FBI ile değil, MI5, KGB, Mossad, CIA, Yahudi Cemaatleri, Zenci hareketleri, Afrika Merkezli Yapılar, Çin Birlikleri ile de görüşmeler yapmaktalar… Bunları bundan sonra da yapmaya daha da fazlası ile devam edecekler.

15. Anlamayana davul zurna az, anlayana sivrisinek saz…

Twitter: @onderaytac

E-mail: tarafim@gmail.com

SON ERK THE CEAMAAT :))


Mind Control: The CIA’s X-Rated Science


George Hunter White
While looking through some old OSS files, Dr. Sidney Gottlieb discovered that mariiuana had been tested on unsuspecting subjects in an effort to develop a truth serum. These experiments had been organized by George Hunter White, a tough, old-fashioned narcotics officer who ran a training school for American spies during World War II. Perhaps White would be interested in testing drugs for the CIA. As a matter of protocol Gottlieb first approached Harry Anslinger, chief of the Federal Narcotics Bureau. Anslinger was favorably disposed and agreed to "lend" one of his top men to the CIA on a part-time basis.

Right from the start White had plenty of leeway in running his operations. He rented an apartment in New York’s Greenwich Village, and with funds supplied by the CIA he transformed it into a safehouse complete with two-way mirrors, surveillance equipment, and the like. Posing as an artist and a seaman, White lured people back to his pad and slipped them drugs. A clue as to how his subjects fared can be found in White’s personal diary, which contains passing references to surprise LSD experiments: "Gloria gets horrors…Janet sky high." The frequency of bad reactions prompted White to coin his own code word for the drug–"Stormy"–which was how he referred to LSD throughout his fourteen-year stint as a CIA operative. In 1955 White was transferred to San Francisco, where two more safehouses were established. During this period he initiated Operation Midnight Climax, in which drug-addicted prostitutes were hired to pick up men from local bars and bring them back to a CIA-financed bordello. Unknowing customers were treated to drinks laced with LSD while White sat on a portable toilet behind two-way mirrors, sipping martinis and watching every stoned and kinky moment.

As payment for their services the hookers received $100 a night, plus a guarantee from White that he’d intercede on their behalf should they be arrested while plying their trade. In addition to providing data about LSD, Midnight Climax enabled the CIA to learn about the sexual proclivities of those who passed through the safe-houses. White’s harem of prostitutes became the focal point of an extensive CIA study of how to exploit the art of lovemaking for espionage purposes.

When he wasn’t operating a national security whorehouse, White would cruise the streets of San Francisco tracking down drug pushers for the Narcotics Bureau. Sometimes after a tough day on the beat he invited his narco buddies up to one of the safehouses for a little "R and R." Occasionally they unzipped their inhibitions and partied on the premises–much to the chagrin of the neighbors, who began to complain about men with guns in shoulder straps chasing after women in various states of undress. Needless to say, there was always plenty of dope around, and the feds sampled everything from hashish to LSD. "So far as I’m concerned," White later told an associate, "’clear thinking’ was non-existent while under the influence of any of these drugs. I did feel at times like I was having a ‘mind-expanding experience’ but this vanished like a dream immediately after the session."

White had quite a scene going for a while. By day he fought to keep drugs out of circulation, and by night he dispensed them to strangers. Not everyone was cut out for this kind of schizophrenic lifestyle, and White often relied on the bottle to reconcile the two extremes. But there were still moments when his Jekyll-and-Hyde routine got the best of him. One night a friend who had helped install bugging equipment for the CIA stopped by the safehouse only to find the roly-poly narcotics officer slumped in front of a full-length mirror. White had just finished polishing off a half gallon of Gibson’s. There he sat, with gun in hand, shooting wax slugs at his own reflection.

No definitive record exists as to when the CIA’s unwitting acid tests were terminated, but it appears that White and the CIA parted ways when he retired from the Narcotics Bureau in 1966. Afterwards White reflected upon his service for the Agency in a letter to Gottlieb: "I was a very minor missionary, actually a heretic, but I toiled wholeheartedly in the vineyards because it was fun, fun, fun. Where else could a red-blooded American boy lie, kill, cheat, steal, rape, and pillage with the sanction and blessing of the All-Highest?"

SURİYE İLE UĞRAŞMAK, KÜRT DEVLETİNİN KURULMASINA YARDIM, İSRAİL’İ GÜÇLENDİRMEK VE TÜ RKİYE’NİN PARÇALANMASINA YARDIM ETMEKTİR


Türkiye, Suriye ile sınırları neredeyse kaldırmışken, iki ülke arasında pasaport kavramını tarihe gömmüşken,
iki ülkenin yöneticileri ve eşleri can ciğer kuzu sarması dostluk gösterileri yaparken ne oldu da birden Suriye düşmanı olduk, daha doğrusu oldular

Suriye Irak’a benzemez. Suriye’nin bütün olarak varlığı birçok ülkeyi rahatsız etmektedir. Türkiye’nin Suriye ile dostluk gösterileri ve iki ülke vatandaşları arasındaki ilişkiler, Suriye üzerinden hesap yapanları rahatsız etmiştir.

Bölge ülkelerine sözde demokrasi getirme söylemleri ve eylemlerinin içi boştur. Libya ve Mısır’ın durumu ortadadır. Hiçbir arap ülkesine, hiçbir güç demokrasi getiremez. Araplar binlerce yıldır reaya (sürü) olarak yaşamaya alışıktır. Bu durum binlerce yıl sonra da aynı olacaktır.

İslam dininin insanı temel alan, aradaki ruhban sınıfını kaldıran, Allah’la insanı başbaşa bırakan ve insana bilime ulaşmayı öğütleyen, kula kulluk etmemesini esas alan özelliği dahil hiçbir şey bunu değiştirememiştir, değiştiremeyecektir.

Zaten bu ülkelerdeki yönetimler İslam dinini yozlaştırıp, halkı güdecek bir baskı aracına dönüştürmüşlerdir. Suriye’ye de demokrasi getiremezsiniz. Bu halklarda özgür düşünme, kendi geleceği ile ilgili karar verme kavramı yoktur. Başlarındaki diktatörleri ortadan kaldırdığınızda ilk yapacakları şey birbirlerine düşerek, kendilerini güdecek yeni bir diktatör yaratmak olacaktır.

Öncelikle İsrail açısından ele alalım.

İsrail halen Suriye ile savaş halindedir. Golan Tepeleri’ndeki ateşkes hattı halen BM tarafından kontrol edilmekte, bu hattın her iki tarafında silahlı güçler eli tetikte beklemektedir. Golan Tepeleri İsrail ve Ortadoğu coğrafyası için çok önemlidir. Bu bölgenin tek su kaynağıdır. Bu bölgeden toplanan sular, tepelerin güney eteklerinde ve İsrail işgali altında bulunan bölgedeki Galileo Gölü’nde toplanmakta ve Akabe Körfezi’nde bulunan Eilat şehrine kadar 350 km.lik boru hattı vasıtasıyla tüm İsrail’e dağıtılmaktadır. Golan Tepeleri İsrail için vazgeçilmezdir, hayatidir!

Eğer siz Suriye’yi parçalarsanız, İsrail’in bu bölgede ve Batı Şeria’da bulunan 16 Tugay birliğini büyük ekonomik harcamalarla beslemekten kurtarırsınız ve bu çok değerli toprakları kendisine hediye edersiniz. İsrail’in son dönemdeki ekonomik sorunlarının temelinde yüksek askeri harcamaları yatmaktadır. Zaten Suriye’nin parçalanma amaçlarından birisi, Golan Tepeleri ve bu bölgenin kuzeyinde bulunan bölgeyi (Şam dahil) İsrail’e vermektir.


Diğer bir bakış açısı ABD ve Irak’ın kuzeyinde 1993’ten beri kurmaya çalıştığı sözde Kürt devletinin bekasıdır.

Dünya’da denize çıkışı olmayan hiçbir devlet tam bağımsız olamaz ve uzun süre yaşayamaz. Nitekim Avrupa’da bu özelliğe sahip devletlerden Polonya için Danzig Koridoru oluşturularak Baltık Denizi’ne çıkış sağlanmıştır.

Irak’ın kuzeyinde kurulmaya çalışılan bu sözde devletin en büyük handikapı, zorla sahip olduğu Musul-Kerkük ve diğer petrol kaynaklarını dış dünyaya satarak büyük ekonomik güç olacak bir petrol ihraç limanına sahip olamamasıdır. Bu bakımdan Türkiye ve Irak’ın güney bölgesindeki diğer güçlere bağımlıdır. Dolayısıyla petrol ihracı için güvenilir ve sürekli olanaklara sahip değildir.

Bu sözde ülkenin, Akdeniz’e çıkışını sağlayacak ve Lazkiye Limanı’na sahip olacakşekilde genişlemesi ve ekonomik olarak güçlenmesi, Suriye’nin doğusunda yaşayan Kürtleri de bünyesine dahil ederek topraklarını ve nüfusunu genişletmesi için Suriye’nin parçalanması gerekmektedir. Suriye parçalandığında, Şam’ın kuzeyinden Halep’e kadar olan merkezi bölge tümüyle bu sözde devlete verilecek ve Akdeniz’e çıkış sağlayan bir koridor oluşturulacaktır. Türkiye’ye de yardımları karşılığı belki Halep’e kadar olan bölgede bir tampon bölge oluşturulması,hatta bu işe yaramaz toprakların verilmesi bile gündeme gelebilir. ABD’nin şu anda en çok istediği durum budur.

Ayrıca Suriye’nin parçalanması, Rusya’yı Akdeniz’de barınamaz hale getirecek, İran’ı bölgede yalnız bırakacak ve bu bölgede İsrail’i gerek askeri ve gerekse ekonomik açıdan en güçlü devlet yapacak, İsrail ile Irak’ın kuzeyinde kurulmakta olan ve gerek ekonomik ve gerek askeri açıdan güçlendirilecek sözde Kürt devletinin güçbirliği bölgedeki dengeleri değiştirecektir. Türkiye’nin Suriye’ye karşıcephe almasından ve bu ülkeyle sıcak bir çatışmaya girmesinden en kazançlıçıkacak olanlar İsrail ve Barzani’nin sözde Kürt devleti, bölgede kaybedecek tek ülke ise Türkiye’dir.

Bölgede güçlenecek İsrail ve sözde Kürt devleti Türkiye’nin başına bela olacak, parçalanmaya kadar giden süreç başlayacaktır. Dolayısıyla ortadan kaldırılacak Suriye, gerçekte Türkiye’nin parçalanması için gerekli ortamı hazırlayacaktır.

Türkiye’nin Suriye politikası acilen değiştirilmeli, bu ülkenin bütünlüğü sağlanmalıdır. Aksi takdirde Türkiye, bölgede denge unsuru değil, süper güçlerin sadece piyonu olur ve kendi sonunu hazırlar.

Emekli Kur. Alb. Haydar ATEŞ, 2 Haziran 2012

Günümüz Şehir Efsaneleri.. / Burak H. ÖZDEMİR


Hepimiz şehir efsaneleri ile büyüdük değil mi?

Bu efsaneler muhitlere göre, şehirlere göre değişirdi.

Örneğin; geçmişin demir 1 Türk lirasında Atatürk’ün gözünde yaş göründüğü taktirde Merkez bankasının para sahibine servet ödediği gibi bu ülkeyle kısıtlı kalmış şehir efsaneleri olduğu gibi, kolanın formülünü sadece 3 kişinin bilmesi, Ay’a gerçekten Amerikalıların inmediği gibi daha küresel şehir efsaneleri ile büyüdük çoğumuz.

Hepimiz gerçekliğinden emin olsak da ispatlayamadığımız, ‘İkiz kulelerin Amerikalılar tarafından kanlı Ortadoğu politikalarına sebep yaratmak için kendilerince yıkıldığı’ komplo teorisi ise son dönemde tüm dünyanın kaderini etkileyen en önemli şehir efsanesi olarak kulaktan kulağa yayıldı..

Bugünlerde ise ülkemizde yeni şehir efsaneleri dillerde geziyor.. Üstelik bunlar hiçte hafife alınacak iddialar değil..

Örneğin Türkçe olimpiyatları..

Eminim ki benim gibi karşı dahi olsanız Türkçe olimpiyatlarının final programına televizyonlarda denk gelmişsinizdir.

Peki ya protokolde yer alan iş adamlarına baktınız mı?

Hükümet ile cemaat arasındaki gerginlikte Türkçe olimpiyatlarında topladığı kalabalıkla gövde gösterisi yapmaya çalışan cemaate, hükümetin yanıtı tartışılıyor halk arasında.

Rivayete göre protokolü, istihbarat ve kameralar vasıtası ile göz hapsine alan hükümetin burada yer alan iş adamlarına yaptırımları ağır olacak. Yani bu şehir efsanesi doğruysa bugünlerde pek çok iş adamının kulağı çekilecek. Belki de önümüzdeki günlerde AKP yanlısı sandığınız pek çok iş adamı çeşitli yaptırımlarla yüzleşecek..

Doğru olabilir mi?

Bilmem..

Ben halkın yalancısıyım…

Dillendirilen bir diğer şehir efsanesi ise Erdoğan’ın hastalığı ile ilgili

Rivayete göre başbakan Tayyip Erdoğan çeşitli yerlerdeki gizli ya da açık ortaklıklarından ayrılarak parasını nakde çeviriyor. Bunun sebebinin ise başbakanın Amerikan yazışmalarına kadar düşen ağır hastalığı olduğu söyleniyor..

Kısacası başbakan kendinden sonrasını garanti altına almaya çalışıyor..

Ne kadar doğru ne kadar yanlış elbette bilinmez ama bu şehir efsanesi de bugünlerde herkesin dilinde…

Bunlara benzer onlarca söylenti halk arasında yayılıyor hergün. Örneğin Fenerbahçe’nin
Aziz Yıldırım’ın serbest kalması karşılığında şampiyonluğu Galatasaray’a bıraktığı da bu söylentiler arasında…

Günümüzün şehir efsaneleri geçmişin çocukça eğlenceli söylentilerine benzemiyor artık.

Fark ne mi?

Sizce …

Burak H. Özdemir
bozdemir

Evrimleşmiş Demokrasi. / Burçak YAZICI


Yasalara saygı duyulan bir devlet için demokrasi en kötü yönetim şeklidir. Yasaya saygı duyulmuyorsa o zaman da en iyi yönetim şeklidir. (PLATON)

İşte PLATON yüzyıllar öncesinde demokrasiyi bu şekilde tarif etmiş. Peki günümüzde demokrasi Platon’u yalancı çıkarabilmiş durumda mı?

Demokrasi günümüzde siyasi irade tarafından en uç noktada ileri demokrasi olarak anlatılmakta, insanlarımız sevinmekte ileri demokrasi seviyesine ulaştık çok şükür diyerek.

Adeta hep bir ağızdan bağırmakta halk, bana bir demokrasi masalı anlat en ilerisinden diye…

Ülkemizde bazı ileri demokrasi örneklerini inceleyelim kısaca;

Bir bakanımız kendisini karşılayan bir vatandaş sizi seviyorum dediğinde beni inandırmak için takla at diye vatandaşla adeta dalga geçiyor. Unutulmasın ki bu konuma düşürülen vatandaş orada Türk Milletini temsil ediyor. İşin özü bu bakanımız o hareketle aslında kendisini o koltuğa taşıyan millete hakaret ediyor.

Ve…

İşte burada bakanımız için demokrasi devreye giriyor. Babalar gibi bir dokunulmazlık zırhı etrafını sarmış durumda…

Bu duruma karşı bir gurup öğrenci bakanı protesto ediyor. Bir pankart açıyor…

Bakan için işleyen demokrasi işlemeye devam…

Hem de en ilerisinden…

Ve…

O öğrenciler bakan beye hakaretten yargılanıyor hem de 10 yıl ile…

Eh…

Nede olsa ülkede demokrasi var hem de en ilerisinden…

Hakaret bakana olunca işleyen Türk Milletine olunca görmedim, duymadım, bilmiyorum diyen cinsinden…

Oysa…

Lord ACTON demokrasiyi tarif ederken şu ifadeyi kullanmıştır;

“ Gerçek demokratik ilke, hiç kimsenin halkın üzerinde bir güce sahip olmaması demektir.”

Evet…

Demokrasi hiçbir kimsenin halkın üzerinde bir güç olmadığı anlamını taşımaktadır aslında…

Ama…

Demokraside ileri evriminde genetik bozulmalara uğradı muhtemelen ve günümüzde ileri demokrasi denilen aslında evrimleşmiş ve biat demokrasisi oluşmuştur.

İdare makamına oturanlar demokrasiyi kendilerine biat edilmesi için kullanmaktadır.

Ve…

Çıkıp çıkıp anlatmaktadır ileri demokrasiyi ballandıra ballandıra…

Asıl olan şudur ki…

Günümüzde demokrasi hem de ileri cinsinden demokrasi…

Aslında halkın başının üzerinde sallanan biat kılıcı konumundadır. Biat eder her söylenene kafanı eğersen demokrasi kılıcı kafanı teğet geçer. Yok ben dik duracağım diyorsan demokrasi kılıcının darbesine de katlanman gerekiyor.

İşte bu yüzden bugün ben biat etmeyeceğim diye bakanı protesto eden öğrenciler hakaretten 10 yıl ile yargılanırken, tüm ülkenin gözü önünde millete sevgisini göstermesi için takla at diyenler hala bakan koltuğunda oturabilmekte, ananı da al git diye millete söylenebilmekte, başka bir bakan gazeteciye bana sıçrama sana bir sıçrarsam diye tehdit savurabilmekte…

Buna da kısaca demokrasinin nimeti denilmektedir.

Aslında Max LERNER demokrasiyi ve günümüzdeki durumu gayet güzel ifade etmiştir;

“Demokrasinin kötülüklerinden birisi sevsen de sevmesen de seçtiğin insana katlanmak zorunda olmaktır.”

Şimdi şunu sormak farz oldu;

Demokrasi halk için mi, halkı kandırmak için mi?

Yada…

Kimin için demokrasi, kime göre demokrasi?

Burçak YAZICI, 6 Temmuz 2012

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: