Günlük arşivler: Temmuz 19, 2012

TÜRKER ERTÜRK : Suudi Arabistan /// CC : @orsatramola @turkererturk


Suudi Arabistan şeriat yasalarının anayasa kabul edildiği bir krallıktır. Kral yürütme, yasama ve hatta dolaylı olarak yargı gücünü elinde tutar. Bakanlar kurulunu o atar. Üst düzey atamalar ve önemli kararlar Suudi ailesinin tasarrufu altındadır. Ülkede siyasi partide, yasama organı da bulunmamaktadır. Kral, ailesi ile birlikte Suudi Arabistan’ı keyfince ve dilediğince yönetmektedir. Kral “ asarda keserde “ o onun bileceği iştir.

Kadınlar araba kullanırsa bir tane bile bakire kalmaz “ gerekçesi ile kadınların araba kullanmasının yasak olduğu Suudi Arabistan demokrasinin kıyısından ve köşesinden bile uğramadığı çağdışı bir rejime sahiptir. Demokrasi ve insan haklarına saygı kriterleri açısından 22 Arap Birliği ülkesi arasında sicili en kötü olanıdır.

Ama gelin görün ki Suudi Arabistan Suriye’ye demokrasi getirme mücadelesinin başını çekmektedir. AKP liderliğinde Türkiye’nin yoldaşıdır. “ Söyle arkadaşını bana söyleyeyim ne mal olduğunu sana “ özdeyişinden hareketle Tayip Erdoğan’ın ve AKP’nin ne olduğunu buradan kıymetlendirebilirsiniz.

Anımsarsınız Suudi Kralı Abdullah Bin Abdulaziz Al Suud 2008’de Türkiye’ye gelmiş ve bir otel odasında sadece Suudi Arabistan bayrağının bulunduğu bir ortamda bir yanına Sayın Gül’ü diğer yanına Sayın Erdoğan’ı alarak poz vermişti. Basın o tarihlerde Kralın onları özel hediyelere boğduğunu yazmıştı ama bunu ciddiye alıp cevap veren çıkmamıştı. Türk halkı bunun cevabını hala merak etmektedir.

Yabancı güçler despotu halkından koruyor

Son günlerde Suudi Arabistan’da büyük huzursuzluk var. Ortaçağ karanlığının rejimi insanları nefes alamaz biçimde ezmektedir. Bu zulüm ve baskıdan ülke nüfusunun en az yüzde 20’sini oluşturan Şiiler daha fazla etkilenmektedir. İnsan hakları ve özgürlük talebi ile yapılan gösteriler tanklarla yok edilmekte ve ölüm haberlerinin ardı arkası kesilmemektedir.

Komşu ülke Bahreyn’de nüfusun yüzde 75’i Şii’dir. Bu ülkede Şii halkın demokratik talepleri Suudiler tarafından zalimce ve hunharca bastırılmıştır. Suudi Silahlı Kuvvetleri Bahreyn despotunu ( Hamad bin İsa Al-i Halife ) halkına karşı korumaktadır. Bahreyn’deki Şii ezici çoğunluğun yarattığı demografik hassasiyeti sonlandırabilmek için her iki ülke birleşmeyi düşünmekte ve bunun için görüşmeleri sürdürmektedir.

İşte bu Suudi Arabistan Suriye’ye demokrasi gelmesi için yardım telaşı içindedir. Ama esas amaç İran’a darbe vurmak ve dolayısıyla İran’ın körfez ülkeleri üzerindeki etkinliğini kırmaktadır.

Suudilerin en büyük korkusu

Suudi Arabistan’ın en büyük korkusu ABD’nin desteğini kaybetmektir. Çünkü ABD bölgede gerçekleştirmeye çalıştığı proje nedeniyle şimdilik bu ülkeye destek vermekte ve Arap Baharı rüzgarının bu ülkede esmesini şimdilik engellemektedir. Ama ABD bu çağdışı rejime verdiği destek nedeniyle yıprandığının ve bölgede anti-Amerikancı akımların artmasına neden olduğunun bilincindedir.

Fakat zaman Suudi saltanatının aleyhine çalışmaktadır. ABD, bölgedeki hegemonyasına direnen odakları yıkmak ve siyasi haritayı yeniden çizmek için Suudi yönetimine ihtiyacı vardır. İş bittikten sonra onları deliğe süpürecek ve Suudi Arabistan’ı üçe bölecektir.

ABD’nin planına göre Suudi Arabistan’da uygulanacak rejim değişikliği sonucunda ortaya çıkacak yeni devletler ana hatları ile şu şekilde olacaktır:

Birincisi; Arap yarımadasının doğusunu veya İran körfezi batı sahillerini içine alan ve Şii Arap nüfusun yoğun yaşadığı bölge.
İkincisi; Mekke ve Medine’yi içine alan kutsal bölgeler.
Üçüncüsü; Arap yarımadasının iç bölgelerini ihtiva eden ve Kızıldeniz’e çıkış verilen çöl bedevileri için orta bölge.

Rejim değişikliği ve bölünme mutlaka olacaktır

ABD Suudi Arabistan’da nihai olarak rejim değişikliği yapmak ve beraberinde bu ülkeyi bölmek istemektedir. Çünkü…
ABD’nin bir yandan Suudi Arabistan’daki bu çağdışı rejimi desteklemesi diğer yandan bölgeye demokrasi getirmeye çalıştığı söylemi en yandaş çevrelerde bile inandırıcı olmamaktadır. ABD bu açmazdan bir an önce kurtulmak istemektedir.

Suudi Arabistan’ın rejimi, tabiatı itibarıyla bölgede ve tüm dünyada köktendinci İslami akımları beslemektedir. Bu nedenle de rejim değişikliğine ihtiyaç vardır.

Suudi Arabistan dünyanın en büyük ham petrol rezervine sahip ülkesidir. Belli başlı diğer büyük ham petrol rezervine sahip ülkeleriyle birlikte tekeldir. Bu tekelin kırılmasına ve daha kolay manipüle edilebilir küçük parçalara bölünmesine ihtiyaç vardır. Bölünme nedeniyle ortaya çıkacak yeni devletlerin finansman ihtiyaçları ister istemez petrol fiyatlarını da düşürecektir.

Sonuç olarak ABD Suudi Arabistan’ı iliklerine kadar kullanmaktadır. Suudi rejimi de varlığını sürdürebilmesi için ABD’nin desteğine yaşamsal olarak ihtiyacı vardır. ABD ise bu ülkede rejim değişikliği ve bölünme maksatlı düğmeye basmak için sadece zamanı beklemektedir.

Türker ERTÜRK, 17 Temmuz 2012

İngiliz parmağı takkenin altında saklı


Mustafa Kemal’in İngilizlerin çıkarlarına hizmet ettiğini iddia eden Ali Ünal’a, “ajan” ve “işbirlikçi” arayışında kullanması için kısa bir pusula…

Manşetler, sayfalar ve köşeler kurultay dolayısıyla doğal olarak CHP’ye ayrılmışken “ne alaka” diyebilirsiniz bugünkü yazıya. İlgili aslında. Çünkü bugün seçilecek Parti Meclisi’nde, mesela “Dersim özürcüsü” bir zihniyet baskın çıkarsa, yazımıza konu olan “o parmağın” haleflerinin, –aksini dilerim ama– yeni harekât üssünün CHP olacağı düşünebilir pekala!

***

Gelelim konunun asıl muhatabına.

Ali Ünal, önceki gün “Haritanın tamamını görmek için” başlıklı yazısında şöyle diyordu Zaman’da:

“Mustafa Kemal, yapacaklarını daha Samsun-Amasya-Erzurum hattında iken Mazhar Müfit Kansu’ya tek tek yazdırmıştı.

Bunlar, Mustafa Kemal’e ve arkadaşlarına Samsun vizesini veren İngiltere ile Lozan’da tescil edilip, taahhüt altına alındı.

Aynı İngiltere, “Ortadoğu” denilen coğrafyada mevcut sunî sınırları çizen ülkedir de. Bu sınırlar öyle çizildi ki, meselâ Kürtler Irak, Suriye, İran ve Türkiye arasında, Belucîler İran, Pakistan ve Afganistan arasında dağıtıldı. Çok açıktı ki, bu etnik unsurlar, İslâm ülkelerinin tamamen kendileriyle meşgul olması ve vakti geldiğinde bir defa daha bölünmesi adına kullanılacaktı.

Nitekim İngiltere mahreçli Financial Times gazetesinin Mayıs 1983’te, PKK’nın kuruluş günlerinde, yayınladığı ve dünyanın 2010 yılında alacağı öngörülen (yani planlanan) haritada zikri geçen dört ülkeye dağıtılmış Kürt bölgesi ‘Büyük Kürdistan’ olarak çiziliyordu. Dolayısıyla, PKK/KCK terörüne öncelikle bu açıdan değil de, Güneydoğu’daki şartların kendiliğinden sebep olduğu bir terör olarak bakanlar, fecî yanılıyorlar. Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine çıkarken İdris-i Bitlisî kendisini, Güneydoğu Anadolu’yu da Osmanlı Devleti sınırlarına katmaya teşvik etmiş ve “Sultan’ım, bu bölgenin güvenliği Musul’dan geçer” diyerek, Musul’a kadar fethedilmesi gerektiğini bildirmişti. İdris-i Bitlisî’nin kurmay zekâsına sahip olmayanlar, İngilizlerin İslâm dünyasında çizdiği sunî sınırlara teslim oldular.”

***

Bu satırların yazarı eğer fikri intihar eylemi yapmak üzere yetiştirilmiş bir canlı bomba değilse iki ihtimal olabilir:

Ya; alemi kör, milleti sersem sanıyor!

Ya da; coğrafyamızdaki İngiliz işbirlikçiliğinin tarihine ilişkin gerçekten hiçbir şey bilmiyor!

Uzun uzun keşife çıkmaya gerek yok; sadece Ünal’ın hayranlıkla övdüğü İdris-i Bitlisi’nin “kurmay zekası” üzerinden bile ideal bir turnusol testi yapılabilir İngiliz çıkarlarına hizmet edenlerin kimliği konusunda!

Mezhep ihtilafını körükle

1700’lü yıllarda Osmanlı coğrafyasına yollanan misyonerlerden Hempher anılarında İngiliz Misyoner Teşkilatı için öncelikli hedefin “Sünnî-Şi’î ihtilafından yararlanarak, iki büyük İslâm Devleti olan Osmanlı Devleti ile İran’ı vuruşturmak” olduğundan bahseder. Hemhper’ın “Teşkilat Başkanı”ndan aldığı emir şöyledir:

“Eğer sen, İslâm ülkelerinde, Sünnî-Şi’î kavgasını başlatabilirsen, büyük Britanya’ya en büyük hizmeti yapmış olacaksın! Senin vazifen, bu ihtilâf ateşini körüklemektir…”

Bu “ateş”in nasıl körüklendiğini, et ile tırnağın nasıl ayrıldığını hatırladınız mı?

Çaldıran’da (1514) Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail karşı karşıya geldiğinde, Doğu’daki Kürt aşiretlerinin Osmanlı adına Türkmenleri katletmesi için arabulucuk yapan İdiris-i Bitlisi sayesinde!

Bu “kurmay zeka”nın ürünü olan ve “Can ü gönülden İslâm Sultânı’na bî’at eyledik, İlhâdları zâhir olan Kızılbaşlar’dan teberri eyledik. Kızılbaşların neşrettiği dalalet ve bid’atleri kaldırdık ve ehl-i sünnet mezhebi ve Şafi’î mezhebini icra eyledik” diyerek Yavuz Sultan Selim’e “biat eden” eden Kürt Beyleri’ne tanınan haklar ile meşrulaştırılan derebeyliklerin Türkiye Cumhuriyeti’ne manidar bir miras bıraktı:

“Şeyh”ler, “Şıh”lar, “Seyit”ler!

Ve Tanzimat ile birlikte ilk onlar isyan ettiler (Botanlı Bedirhani Bey isyanı).

93 Harbi sırasında ilk darbeyi onlar vurdular (Şemdinli’de Halid-i Nakşî Kürt Şeyhi Seyit Taha oğlu Şeyh Ubeydullah isyanı).

1. Dünya Savaşı’nda Ermeniler Ruslarla ittifak yaparken, “İdris-i Bitlisi’nin Kürt Beyleri”nin artığı şeyhler, şıhlar da İngiliz işbirlikçisi Şerif Hüseyin ile birlikte Osmanlı’yı sırtından hançerlediler.

Şimdi Ali Ünal, dikkatlice yeniden bak bakalım ne var bu adamların kafalarında!

Torunları da aynı yolda

Yukarıdaki isimleri yazın hafızanıza. Aynı adlar yıllar sonra yine İngilizlerin himayesinde olan Kürt Teavün ve Terakki ile Kürt Teali Cemiyetlerinde çıkacak tarih sahnesine. Hem de kime karşı?

Mustafa Kemal ve Kuvayı Milliye’ye!

31 Mart 1920’de Peyam-ı Sabah gazetesinde yayımlanan o meşhur Kürt Teali bildirisi şöyle:

“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız! Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. Hilafet ve Saltanat’a bağlılıktan ayrılmayınız!”

Daha aydınlatıcı olması açısından bir de şöyle bir cümle ekleselerdi keşke:

Hilafet ve Saltanat’ın Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti’nin eline geçmiş olmasına aldanmayınız!

İngilizler’in bir “Kürdistan” sınırı çizdiği doğru da bu “İngiliz Kürdistanı”nın ilanı için anlaşma masasına oturanları es geçmiş yazısında:

22 Aralık 1918’de, aralarında bugün AKP’lilerin adına vakıf kurdukları Mustafa Sabri Efendi’nin de bulunduğu Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve Kürdistan Teali Cemiyeti üyeleri Kürdistan’ı özerkleştirmek üzere anlaştılar aralarında!

Hatta Damat Ferit’in İngilizlere ayrı bir Kürt devleti kurulması için Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı kullanmayı önerdiğini bizzat Amiral de Robbeck açıkladı Lord Curzon’a!

Şimdi Ali Ünal, dön bir kere daha bak o anlaşma masasına, ne var imzacıların kafasında!

Şeyh Sait’e suçüstü

Atatürk Türk milletinin kurtuluş savaşını verirken, 1921 ve 1924’te Seyyid Abdulkadir İngilizlerin desteği ile Doğu’da “Nakşî Kürt şeyhlerini” Türk askerlerine saldırmaları için örgütledi.

Elbette Şeyh Sait! Metin Toker’in Şeyh Sait ve İsyanı kitabında Türk istihbaratının isyanı önceden haber alışını anlattığı bölüm ibretlik:

“Kürdistan Teali Cemiyeti başkanı Seyyid Abdülkadir, “İngiltere Hariciye Nezareti Umur-u Şarkiye Müdürü Mr.Templen” diye Türk istihbaratından Nizamettin Bey’le görüşmüştür!”

Eee Ali Bey, ne vardı Şeyh Sait’in kafasında!

Ve Dersim! 1937’de İngiltere Dışişleri Bakanı’na yazdığı mektupta “Sayın ekselanslarına sesleniyorum, hükümetinizin yüksek manevi etkisinden Kürt halkını yararlandırmanızı istirham ediyorum” diye yalvaran Seyit Rıza kalpaklı bir Kuvayı Milliye kahramanı değildi herhalde!

İmam maskeli ajan

Hindistan’dan Yemen’e, Mısır’dan Anadolu’ya bu coğrafya ne ile bölündü; milli şuurla mı dini fesatla mı!

Turlayalım:

Hinidstan’da Müslümanların esareti Seyyid Ahmed Han gibi “İncil’in tahrif edilmediğine dair yazılar döktüren diyalogcu alimler”in kuklalığı kabulü ile başlamadı mı?

“Üstad” dediğiniz dinde reform öncüsü Cemaleddin Afgani’yi İstanbul’a sonradan “Araştırdım İngilizlerin adamıydı” diyecek olan II. Abdülhamit getirmedi mi?

Yemen’de İngilizler’in kışkırtmak için tercih ettiği kitle Zeydi İmamları olmadı mı?

Sırf içeridekiler değil dışarıdan gönderilenler de –tesadüf olmamalı ki– aynı alana sızdırıldı.

Abdülmecid döneminin kaymakamlarından Mustafa Bey, bir İngiliz misyonerinin ağzından “yetişme öyküsü”nü şöyle aktarır anılarında:

“ ‘Ben ve arkadaşım Herbert on yaşında iken Misyon cemiyeti tarafından İstanbula’gönderilmiş idik. Doğruca sefarethanemize gittik. Sefir beni sefaret kavvası, Cihangir’de sakin Ali Ağaya teslim etti ve şu tenbihatta bulundu: “Ali Ağa, bu çocuğun ismi İbrahim’dir ve senin oğlundur. Aylık olarak sana on lira vereceğiz… Tıpkı kendi soyundan olmuş çocuğun gibi yedirecek, içirecek ve giydireceksin, adetiniz nasılsa öyle terbiye eyliyeceksin.” dedi.

Türkçeyi öğrenmeye başladım… Mektepte de Hoca Efendi teveccüh göstermeye başladı… İbtidai ve Rüşdi derslerini gördükten sonra Beyazıt Camii şerifinde Müderris Palabıyık Ali Efendi’nin ders halkasına dahil oldum… Câmi’dersini ikmâl ederek icazet aldım yâni Sünnî bir müderris oldum. Yaşım da otuzu buldu Dersaadet’e (yâni İstanbul’a) gelişimden icazet alıncaya kadar her ay bir kerre geceleyin sefarethaneye gider ve sefirin iltifatına mazhar olurdum. Bab-ı Alî’ye devama başladım. Hariciye Nezâreti tercüme kalemine me’mûr edildim; maaşım 500 kuruş oldu. İngiltere sefarethaneye ben gönderilir idim. Az zaman zarfında maaşım 2000 kuruş oldu ve Hariciye’de tercüme odası baş halifesi oldum. Misyon Cemiyetinden gelen bir emir üzerine Londra’ya dönüşüm lâzım geldiğinden, sakal ve bıyıklarımı traş ettirdikten ve o güne kadar giydiğim elbiselerimi çıkararak bir Avru-palı kıyafetine girip başıma bir silindir şapka geçirdikten sonra değerli arkadaşlarıma veda ederek İngiltere’ye döndüm.”

Yaa böyle işte Ali Bey, gördün mü “takke düşünce” ne göründü!

***

Madem asıl misyonu İngiliz projesini tesisti, dünyanın bütün arşivlerini tara bakalım. Amiral Webb’in Damat Ferit hakkında yazdığı şu cümlelerin benzerini bulabilir misiniz Mustafa Kemal hakkında:

“İtaatli bir ata fazla antrenman yaptırıyoruz. Daha iyisini bulamayız. Sadrazam her valiye bir İngiliz danışman atamak istiyor. Bizi mahcup ediyorlar…”

Ama bin beteri sızdı WikiLeaks’te; sen daha iyi bilirsin kimlerin marifetleri döküldü ortaya!

Mustafa Kemal’in bir işgal gemisinde kadeh tokuşturarak “İsa yolunda çalışacak, onun için her türlü özveriyi yapacak bir şövalye” olmak yerine “er meydanı”nda gazi olmayı tercih ettiğini cümle alem biliyor da;

“İşbirlikçilik”le suçladığın o büyük komutanın “Dizbağı sonra bize ayakbağı olur” diyerek reddettiği İngiliz nişanını Abdülmecit ile Abdülaziz’den sonra kim kabul etti onu bir yazsana!

Ya Lordlar Kamarası’nın “beş çayı konuğu” Leyla Zana’yı kim “umut” diye cilaladı kamuoyuna!

***

Yukarıdan aşağı sıraladığım bütün isimleri alt alta bir sırala… Ne var kafalarında; hıh, tut çıkar şimdi onu, takkelerinin altında bulursun aradığın İngiliz parmağıyla kurulan oyunu!

Selcan TAŞÇI, 18 Temmuz 2012

Kıbrıs Satıldı, Haberiniz Var mı?


Kıbrıs Barış Harekatı 20 Temmuz 1974 tarihinde başladı. Yapılan iki harekatla Türkiye lehine önemli mesafeler kat edildi. En azından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu harekatlar sonucunda kuruldu. Böylece Yunanistan’ın hayali ENOSİS’in önüne geçilmiş, Türklerin de asimile edilmesi önlenmiş oldu.

Ancak aradan 38 sene geçmesine rağmen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti lehine olabilecek hiçbir gelişme olmamış, tam aksine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin sonu hazırlanmıştır. Zira gizli olarak yapılan ve milletin gözünden kaçırılan anlaşmalarla, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti elden çıkartılmış bulunmaktadır.

Nitekim Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Rumlarla imzalanan anlaşmalar ve aşağıda dökümü yapılacak olan belgelerle verildiğini görmekteyiz.

Zira Avrupa Birliği müktesebatında ve hiçbir yerinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden bahsetmemekte, sadece ‘The Republic of Cyprus’ olarak bahsetmekte ve Kıbrıs’ın Rumlara ait olduğu böylece vurgulanmaktadır.

AB’nin Kıbrıs için yapmış olduğu bu tarif boşuna değildir. Çünkü Ak Parti hükümeti 2004 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni Rumlara teslim etmiş, ancak bunu Türk halkından saklamıştır.

Nitekim “Avrupa Birliği 6 Ekim 2004 tarihinde Türkiye ile ilgili üç belge yayınladı. Bunlardan İlerleme Raporunda şöyle denilmekteydi. ‘Kıbrıs bandıralı gemilerin yada Kıbrıs limanlarına girmiş gemilerin hala Türk limanlarına girilmesine izin verilmemektedir. AB müktesebatı, uluslar arası anlaşmalar çerçevesinde uygulanmaya konulmalıdır.’

Bu demektir ki, Ak Parti hükümeti daha Ekim 2004’de Türk limanlarını Kıbrıs Rumlarının gemilerine açmak zorunda olduğunu biliyordu. Bu, AB’ne girme uğruna verdiği ödünlerden sadece biriydi… 8 Ekim 2004 tarihinde Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer de ‘biz mutlaka AB üyesi olma hedefinden vazgeçmiyoruz. Bu hedeften geri dönmeyeceğiz. Sanıyorum ki bir gün bu hedefe ulaşacağız’ sözleri ile AB üyesi olma hedefi uğruna, çok ağır bir ödün vermeye, Kıbrıs’ı Rumlara teslim etmeye karşı çıkmadığını dolaylı olarak ifade etmiş oluyordu…

Peki, Orgeneral Hilmi Özkök böylesi önemli bir konuda esnek davrandı mı? Bu sorunun cevabını Orgeneral Hilmi Özkök’ün 31 Aralık 2004 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerine verdiği yeni yıl mesajında görüyoruz: ‘AB üyeliğinin, ulu önder Atatürk’ün bizlere vermiş olduğu Türkiye’yi çağdaş uygarlığın ilerisine taşıma hedefi için önemli bir araç olarak görmekteyiz.’ Ağır Kıbrıs ödününe rağmen Orgeneral Hilmi Özkök, AB üyeliği hedefine böylece sımsıkı sarılıyordu.

3.12.2004 tarihinde de Avrupa Parlamentosu, Türkiye’ye verdiği raporda klasör 38; ‘Kıbrıs Cumhuriyeti AB üye devletlerinden biridir. Türkiye ile müzakerelere başlamak, doğal olarak Kıbrıs’ın Türkiye tarafından tanınması anlamına gelecektir.’

İşte bu raporu Ak Parti hükümetinin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan 17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de kabul etmiş… ayrıca 29 Temmuz 2005’de imzaladığı bir ek protokolle Gümrük Birliği Anlaşmasının Kıbrıs Rum Cumhuriyetini de kapsayacağını kabul etmiştir.” (Yılmaz Dikbaş, İğfal, sh:331-337 özetle)

Bu açıklamalardan anlaşılan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin artık sadece adının kaldığıdır. Hükümet yetkilileri maalesef Kıbrıs meselesinde milleti uyutmaktadır. Tıpkı Kıbrıs Barış Harekatının asıl mimarı rahmetli Erbakan olduğu halde, bu husus gizlenip, merhum Ecevit’e mal edildiği gibi. Kıbrıs Barış Harekatı için aziz milletimiz 498 evladını şehit vermiştir. Bu kan bedeli ödenmeden, bir takım ihtiraslar ve makamlarda kalabilme adına Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin peşkeş çekilmesine elbette sessiz kalmayacaktır. Belki de Ayşeler yeniden tatile çıkabilir.

İsmail MÜFTÜOĞLU, 18 Temmuz 2012
i-muftuoglu

‘Değişim, ‘Dönüşüm’ ‘Yenilik’ Turuncu Darbelerin Sloganıdır!


Siyasi partilere bel bağlamış olanlara, CHP’yi ‘sol’ zannedenlere, CHP’yi Atatürkçü zannedenlere özeldir, bu yazı…

Zehir, şekere bulanarak verilir… Hablemitoğlu’na yaklaşan katil, silahını çiçek buketinin arkasından ateşlemiştir!

Kemal Kılıçdaroğlu da, siyasi arenadaki diğer birçok zevat da, AB-ABD-NATO aşkını ve bağlılığını ‘anti emperyalistiz’ ‘Atatürkçüyüz’ laf salatası arkasına saklamıştır…

Dün 34. Kurultay’da Kılıçdaroğlu’nun yaptığı konuşmayı iyi izleyin..

CHP hem ‘değişecek’, hem ‘özüne sadık kalacak’tır!

‘Dönüşecektir’

‘Sistemden beslenenler değişime karşıdır!’ diye haykırıyor.. Sistem kim? Emperyalizm, AB-ABD-NATO–BM-İMF’den oluşan, bankerler yönetiminde bir dünya isteyen bir ÇETE!

Kılıçdaroğlu ‘Sistem’e karşı DEĞİŞİM!’ diyor. Sonra ‘dönüşüyor!’ ‘Yolumuz, kapitalizmin ‘Orman Kanunu’dur!’ diyor: ‘Hızlı balık, yavaş balığı yer!’

CHP uzun zamandır Atatürkçülük maskesi ile ‘sosyal demokrasi’ satıyor… Atatürk’ün partisi maskesini kullanıp, ‘sosyal demokrasi’ yani ‘ne köy ne kasaba! UCUBE’ bir uyduruk siyasi tanımın pençesinde kıvranıyor…. İçtenlikle bu partiyi Atatürk’ün partisi sananlar, hem sosyal demokrat, hem ‘ortanın solu’ , hem küreselci, hem liberal olup, HEM Atatürkçü nasıl olunur bir düşünsünler…!

Son kurultay her şeyi daha da belirginleştirmiştir. Kemal Derviş, Soros, Vamık Volkan, Fuller ‘tavsiyeli’ CHP yönetimi ‘zehiri şekerle örterken’ PEK ACEMİDİR!

Nasılsa Başkanlık sistemine geçilecektir.. Sonuçta ortada 2 parti kalacaktır.. Biri AKP öbürü onun ‘sol’ versiyonu olacaktır. Tüm ‘sol’ kucaklanacak, ‘değişimin’ içine konacaktır…

Bunu yaparken hem kapitalizmin en bilinen orman kanunu ‘Hızlı balık yavaş balığı yer’ denecek , hem ‘anti emperyalistiz’ narası atılacaktır..

Küresel çete’nin parçalanma anayasası tabii ki desteklenecek, ‘Sen yanmasan ben yanmasam…’ gibi Nâzım şiirleri serpintisi eşliğinde , ana fikir şu olacaktır:

‘AB, NATO ile birlikte Avro Atlantik camianın temel direğidir. Türkiye bu topluluğun vefalı bir üyesidir. Ve öyle kalacaktır!’ (Kılıçdaroğlu)

10. Yıl Marşı’yla salona girilecek, ‘Kuvvayi Milliye’ denecek ardından Diyarbakır il başkanı Kürtçe ‘yaşasın barış!’ diyerek devam edecektir!

Herkesten fazla konuşmasına gerekçe olarak ‘ezilmiş Kürt kimliğini’ gösterecektir!

Kılıçdaroğlu, "Analar ağlamasın" diyecek, ‘Sorun’u, demokrasi, insan hakları, özgürlük bağlamında’ çözecektir. E, Erdoğan da, Leyla Zana da, Apo da farklı bir şey söylemiyor ki! En iyisi CHP BDP ile de birleşmelidir!

Küresel çete memuru Kemal Derviş ‘birleşik, güçlü, yeni ‘sol’ istemektedir!

Kılıçdaroğlu, efendisine güzellemeler düzmektedir:

‘Kemal Derviş, çok iyi yetişmiş, özellikle ekonomi konusunda ulusal ve uluslararası uzmanlığına herkesin şapka çıkardığı, her alanda rüşdünü ispat etmiş partimizin bir üyesi"!

CIA ajanı Graham Fuller demişti: ‘Ben Türkiye’nin geleceği için çok iyimserim. Gülen hareketi, Kürt hareketi… Türkiye’deki TÜM HAREKETLERİN SİSTEMLE ENTEGRASYONU, Türkiye’nin gelecekteki İSTİKRARI (!) için esastır. İyimserim çünkü, bu entegrasyonun her geçen gün daha fazla gerçekleştiğini görüyorum!’

Kurultay öncesi yazmıştım: Fuller, Şerif Mardin, Vamık Volkan ve CHP’nin Kemal Derviş müridleri AKP daha rahat ayakta dursun diye, bir ‘dayanak parti’ oluşturmak için çabalıyorlar..

Yeni ‘sol’, işçi düşmanı, ‘ılımlı islam’a ılımlı, liberalizme bağlı, kökü dışarda bir Atatürkçülük söylemi ile kaplı olacak! Bu millet de, Batıyı Kâbe, CIA’yi mürşid bilen ‘yeni sol’u yutacak! Sevsinler sizi!

Batının ‘deli gömleğini’ giyenler sonu belli! Sattığınızı sandığınız üstü şekerli zehir, sonuçta sizi zehirleyecek! Bu millet er ya da geç ‘ele geçirilmiş’ siyasi partilere cevabını verecek!

Banu AVAR, 18 Temmuz 2012
banuavar

İsrailli Gönüllü Kuruluşlar Tehlikesi


Başbakan Erdoğan, zaman zaman İsrail’e dayılanıyor, karşı çıkıyor ve tabanına hoş gelecek sözler söylüyor.

Ancak, İsrail ile işbirliği yapmaktan da kaçınmıyor. Şimdilerse, Hatay’daki Suriyeli mülteci kamplarında İsrailli gönüllü kuruluşların yoğun bir faaliyet içinde oluşu, bu işbirliğinin somut bir örneği olarak karşımızda duruyor. Ancak, bu çalışmalar kamuoyundan saklanıyor ya da başka türlü yansıtılmaya çalışılıyor.

Şimdi diyeceksiniz ki "Mültecilere insani yardım yapan kuruluşların milliyetine ve rengine bakmamak gerekir.

" Ancak, bu görüşün İsrail için geçerli olmadığı düşüncesindeyiz.

Gelen istihbarat kaynaklarını değerlendirecek olursak, sınırdaki kamplarda İsrailli gönüllü kuruluşlar insani yardımdan, sağlığa kadar hemen her çeşit hizmeti vermeye çalışıyor. Suriye’nin dışında Ürdün’deki kamplarda da aynı kuruluş elemanlarının yoğun faaliyeti görülüyor.

İSRAİLLİ AJANLAR CİRİT ATIYOR

Batılı kaynaklar, İsrailli gönüllü kuruluşlar hakkında "Türkiye’deki ve Ürdün’deki kamplar İsrail ajanı kaynıyor" şeklinde yorum yapıyor.
İsrail, doktor, hemşire, sağlık ekibi, gıda dağıtım grubu adı altında MOSSAD ajanlarını kullanıyor. Bu ajanlar, kamplardaki Suriye rejimi karşıtlarını hem eğitiyor, hem de taktik vererek Suriye içlerine sızmasını sağlıyor. Buradaki bütün hedef, Esad rejiminin çökertilmesidir. İsrail için büyük bir tehlike olan Suriye’deki rejimin çökmesi ile İsrail, Ortadoğu’daki yayılmacı politikalarını daha rahat biçimde yürütebilecektir.

Irak‘ın ABD tarafından işgalinden hemen sonra Kuzey Irak Peşmerge Lideri Barzani ile bir araya gelen İsrailliler, Kuzey Irak’a da gönüllü kuruluşlar adı altında ajanlarını sokarak, Kuzey Irak’ı adeta avuçlarının içine almayı başarmışlardır.

KUZEY IRAK’TA DA AYNI ŞEYİ YAPTILAR

Daha da açıkçası, Kuzey Irak’ta PKK’yı bile eğitenlerin İsrail subayları olduğu bilindiği halde, bugünkü AKP Hükümeti Barzani-Suriye işbirliğine bile adeta seyirci kalmıştır. Hatay ve Ürdün‘de üstlenen İsrailli gönüllü kuruluşlar bünyesinde faaliyetlerini rahatlıkla sürdüren MOSSAD ajanları, neredeyse Türkiye’yi Suriye savaşına sürüklemeye bile kalkışıyorlar.
İsrail’de, Necef ve Celile’nin Gelişimden Sorumlu Bakan Yardımcısı Eyüp Kaya, konu ile ilgili yaptığı açıklamada "Şu anda Türkiye ve Ürdün sınırında İsrailli gönüllü örgütler vasıtasıyla Suriyelilere her türlü insani yardımı yapıyoruz "demiştir. Hatay ve Ürdün’deki İsraillilerin çalışmaları yetkili ağızdan da doğrulanmaktadır. Bakan Yardımcısı, bu çalışmalardan Türkiye Devleti’nin bilgisinin olduğunu da söylemektedir.

Şimdi bizimkiler bunu bilmiyorlar mı? Bu gönüllü kuruluşlar adı altında İsrailli ajanların neler yaptıkları tespit edilmiyor mu? Hani İsrail’e karşı sert tutum ortaya koyuyorduk? Hani İsrail ile hiçbir konuda işbirliği yapmayacaktık. Ne oldu? Kaldı ki, kamplardan bazı kişilerin de İsrailliler tarafından ülkelerine götürülmesine ne denilmeli?

MİLİTAN EĞİTİYORLAR

Hatay’daki Reyhanlı, Altınözü ve Kuyubaşı kamplarının ortak bir özelliği var, bunu açıklayalım. Bu kamplarda genellikle çoğu asker kaçağı ülkesinde suç işlemiş yaklaşık 27 bin kişi kalıyor. Kamplardaki bu kişilerden bazılarının seçilip İsrail’e götürülmesiyle ne amaçlanıyor? Biz söyleyelim:

İsrailliler tarafından eğitilen, silahlandırılan ve yine Türkiye sınırına getirilerek Suriye’ye gönderilen militanların bunlardan oluştuğu biliniyor. Dışarıda eğitilen bu militanlar Suriye’de Esad rejimine karşı çarpışan güçlere takviye olarak gönderiliyor. Bunlardan çoğu de El Cezire Televizyonu’na yüzleri kapalı olarak çıkartılıp, Esad aleyhine konuşturuluyor. Aslında Suriye’deki büyük katliamların da bunlar tarafından gerçekleştirilip Esad’ın üzerine atıldığı da ifade ediliyor.

Biz, İsrailli gönüllü kuruluşlara kucak açarak, işlenen bu suçlara alet olmuyor muyuz? Aynı suçu işlemiyor muyuz? Bu süreç, günün birinde bizi de yanan bu ateşin içine atmaz mı? Biz, bütün bunların hesabının kitabının çok iyi yapılması gerektiği görüşündeyiz. İsrail ile sadece kayıkçı kavgası yapan Başbakan’ın gerçekleri kamuoyundan saklamaması gerektiğini de vurgulayalım.

Bir başka gerçek de şudur:
İsrail nerede bir çıkarı varsa, gönüllü kuruluşlar adı altında ajanlarını oraya sokup, iş bitiriciliğini gerçekleştiriyor. Dün, Kuzey Irak’ta yapılanlar, bugün Hatay’da yapılmaktadır. Bu gelişmeleri değerlendirdiğimiz zaman bugünkü AKP Hükümeti’nin İsrail ile elele, kolkola olduğunu da açıkca görebilmekteyiz. Ancak, bunlar kamuoyuna çok daha başka türlü yansıtılmaya çalışılmaktadır, bunu da özellikle belirtelim.

Necdet B.SİVASLI, 16 Temmuz 2012

Dr. Sinan OĞAN’ın 18 Temmuz 2012 Tarihinde Bugün TV’de Konuk Olduğu Haberler Programının Yazılı Metn i


Bugün TV: Rusya, Suriye ile ilgili olarak özellikle Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, bir askeri müdahale olsun veya yaptırımların ağırlaştırılması noktasında olsun, sürekli şerh koyan bir ülke ve sürekli Çin ile birlikte hareket eden bir ülke. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya’yı ikna girişimi amaçlı olarak bu ziyareti gerçekleştirdiği de belirtiliyor. Biz değerlendirmeleri alacağız, az önce ifade ettik, Putin-Erdoğan görüşmesi başladı. TÜRKSAM – Uluslararası İlişkiler ve Stratejik analizler Merkezi Başkanı, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Iğdır Milletvekili olan aynı zamanda da, Sayın Sinan OĞAN stüdyo konuğumuz, hoş geldiniz.

Sinan OĞAN*: Hoş bulduk.

Bugün TV: Hemen bu ziyareti size soracağım; ama onun öncesinde bu son dakika gelişmesini herhalde konuşmak lazım. Çok çarpıcı. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’in sarayına birkaç kilometre uzaklıktaki, bir de Ulusal Güvenlik Binası adını taşıyan bir bina ve Esed’in yakın korumalarından bir tanesi gerçekleştirdiği iddiası var, nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sinan OĞAN : Şimdi öyle anlaşılıyor ki, hem Rusya’nın hem Çin’in bir dış müdahaleyi geciktirmesi, zaman zaman da bunu imkânsız hale getirmesi; Batılı güçleri ve Suriyeli muhalifleri daha farklı yöntemlere başvurmasına sebep oluyor. Şimdiye kadar baktığımızda Esad’ın daha üstün bir konumda olduğu gözüküyordu; ama son yapılan girişimlerle ki, Türkiye’nin de zannediyorum jet krizinden sonra, Suriyeli muhaliflerin çok ciddi desteği oldu, hem askeri hem istihbari desteği oldu. Batı’nın, Amerika’nın genel olarak Batılı koalisyon güçlerinin de istihbarat anlamında özellikle, Suriye’de Esad yönetimini içerden çökertme planını devreye soktuğunu görmekteyiz. Son derece önemli bir gelişme, yani Esad’ı tam da kalbinden vuracak bir gelişme; çünkü Esad güçleri bugün baktığımız zaman askeri operasyonlarla iktidarını devam ettirebilme peşinde. Askeri operasyonları kim yapıyor? İstihbarat birimleri yapıyor, Savunma Bakanlığı yapıyor, İçişleri Bakanlığı yapıyor. Ve bu bomba, canlı bombayla; hem istihbarata hem, Savunma Bakanlığına, orduya yani, hem de İçişleri Bakanlığına büyük bir bu manada psikolojik etkileri olan bir darbe indiriliyor.

Bugün TV: Evet dışarıdan bakınca öyle görünüyor; ama bilgiler, iddialar bazen kafa karıştırıcı bir hal alabiliyor. Esed en son vermiş olduğu röportajda ne demişti diye hatırlayacak olursak: ”Benim arkamda halk desteği var neden bu kadar zamandır ben ayaktayım; çünkü halk beni destekliyor” demişti. Geçtiğimiz günlerde Lavrov’dan bir açıklama geldi: ”Esad kalacak” dedi. “Biz istediğimiz için değil onu destekleyen halkın büyük bir kısmı onu desteklediği için”. Hangisi doğru? Yani bir taraftan hani tablo değişiyormuş gibi görmemize neden olan bu tür olaylar gerçekleşiyor, bir taraftan da bu tür açıklamalar geliyor.

Sinan OĞAN : Tabi bu tür mücadelelerde propaganda savaşı çok önemlidir. Yani o esas halkın hangi tarafta olduğunu yönlendiren güçlere bakmak lazım. Esad o anlamda güçlü bir propaganda mekanizmasını devreye sokmuş. Batılılara, özellikle El-Cezire’ye, CNN’e vs. baktığımızda onların da orada adeta film platoları kurduğunu, orada bazen düzme savaş ve işkence senaryolarını hayata geçirdiklerini de görüyoruz. Dolayısıyla ortada bir kara propaganda var, ortada bir her iki taraftan da kara propaganda var. Ortada bir propaganda savaşı var; ama ne olursa olsun şu gerçeği unutmamak lazım; halkın arkasında olmasından ziyade Esad bugün hala iktidarını devam ettirebiliyor ise bunun tek ve en önemli sebebi İran’ın Esad’ın arkasında sağlam durmasıdır. Çünkü İran, Esad’ın arkasında sağlam durmasaydı, Esad, eşi Esma ile beraber şimdi çoktan soluğu emin olunuz ki, adaların birisinde veyahut da Avrupa’nın bir şehrinde almıştı. Ama İran’ın cepheyi yarın da Tahran’da ortaya çıkacak olası bir cepheyi Şam’da kurması, açması; Şam’da bu savaşı mümkün olduğu kadar uzatması ve sonrasında sıra gelecek olan İran’ı bu sürecin mümkün olduğu kadar dışında tutması, tutmaya çalışması ve bu süreçte de İran’ın bir nükleer silaha sahip olmaya çalışması sürecin boyutunu tamamen değiştirmiştir. Bugün Esad güçleri ile beraber İran’ın fiilen Suriye’de çatışmalara katıldığını biliyoruz. İran kaynaklarının birçoğu da bunu zaten çok yalanlamıyor.

Bugün TV: Bu arada çok özür dileyerek sözünüzü bölüyorum. Bugün yine hani dikkat çekici bir iddia olduğu için, onu da hatırlatmak istiyorum. Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi’nin bir açıklaması var. O da Maliki’yi suçlamış; Esed ile bir olup Suriyelileri öldürüyor şeklinde. Maliki’ye yönelik bir suçlama. Yani hani bir tarafta İran bir tarafta Irak…

Sinan OĞAN : Irak’ın içinde de tabi farklı gruplar var mesela, Barzani’nin de Suriye’deki kendi aralarında sorun olan Kürtleri bir araya getirip Esad karşıtı örgütlemeye çalıştığını da görüyoruz. Yani burada artık bir manada Irak ve İran’ın bir bütün olarak ama Irak’ın özellikle iki parçalı Suriye’de savaş sürdürdüğünü görmekteyiz. Irak’taki iktidar savaşının, Irak’taki güç savaşının olduğu gibi Suriye’ye yansıdığını da görüyoruz ve olduğu gibi Türkiye’ye yansıdığını da görüyoruz. Çünkü Türk uçaklarına biliyorsunuz; Maliki hükümeti hava sahasını kapattı. Türkiye’ye çok açıktan bir bugün basında yer aldı. Açıktan bir mesaj verdi. Türkiye’nin de Haşimi’ye olan desteği nedeniyledir. Türkiye’nin Barzani’ye olan desteği nedeniyledir.

Bugün TV: Irak’tan petrol ihracatını…

Sinan OĞAN : Tam da onu söyleyecektim. Türkiye’nin burada, bakınız Irak’ın içişlerine bu denli bölecek şekilde karışmasını da ben doğru bulmuyorum. Kürt bölgesinden siz ayrı bir devletmiş gibi, merkezi hükümetten bağımsız, petrol ve gaz alırsanız siz bir süre sonra Kürt bölgesinin Irak’ın merkezinden giderek uzaklaşmasını da sağlamış olursunuz ki, yani şunu demeye çalışıyorum; olaya sadece bir Suriye meselesi olarak bakmamak lazım. Bir bütün Suriye-Irak-İran-Lübnan meselesi olarak bakmak lazım. Türkiye bu konuda zannediyorum geniş pencereyi, geniş çerçeveyi bazen kaçırıyor.

Bugün TV: Bu arada tablo nasıl da değişiveriyor, yani Irak meselesi ortaya çıktığı zaman, işte Irak Anayasası yapılırken Türkiye’nin tezleri ortaya şu şekilde konuyordu: Irak bir bütündür Kürt bölgesi Irak’tan ayrı değildir, işte petroller, oradan çıkan petroller bütün Iraklı vatandaşların hakkıdır. Hani, bütün Irak’ın malıdır, bu şekilde değerlendirilmelidir. Hani, Türkiye’nin tezi olarak bu ortaya konulurken e şimdi diğer…

Sinan OĞAN : Tabi ondan öncesinde Türkiye’nin kırmızı çizgileri vardı, Türkmenler orda bizim için olmazsa olmazdı. Şimdi bu dengenin herhangi bir yerinde Iraklı Türkmenleri görebiliyor musunuz? Suriye’deki Türkmenleri bu dengenin herhangi bir yerinde görebiliyor musunuz? Göremiyorsunuz. Çünkü Türkiye’nin tercihi ile bu dengeler değişti. Türkiye tercihini açık bir şekilde Mesud Barzani’den yana kullandı. Bakınız, bu ilerde Türkiye’nin başına o kadar büyük sıkıntılar ortaya koyacak ki; bir taraftan KCK deyip operasyon yaparken, öte taraftan KCK’yı Türkiye’nin dolaylı olarak kendi eliyle kurması gibi bir sorunla karşı karşıyayız, çünkü Irak’ın kuzeyinde ayrı bir yapılanmayı destekliyor. Suriye’nin kuzeyinde ve kuzeydoğusunda ayrı bir yapılanmayı destekliyor. Bakınız, Kürt bölgesini destekliyor. Bu zaten KCK’nın iki bölgesi demektir. Tunus’ta ocak ayında bu hareket ortaya çıktığında 2011’in hatta 2010’un sonlarında ben o zaman çok açık bir şekilde bütün televizyon kanallarında şunu ifade etmiştim: “Bu mesele Tunus meselesi değil, Kuzey Afrika meselesi değil; bu mesele asıl Suriye İran meselesidir. Oradan çok hızlı bir şekilde süreç Suriye’ye İran’a gelecektir. Çünkü bölgenin değişmesi Suriye ve İran değişmeden mümkün değildir” diye ve bugün tam da dediğimiz noktaya gelmiştir, bu süreç Suriye’ye gelmiştir. Suriye’den İran’a çok rahatlıkla bu geçişi sağlamaya çalışacaklardır ve elbette ki Irak’a. Bütün bu üç devletteki değişim, bu üç devlette de birer Kürt bölgesi ortaya çıkaracaktır. Bundan sonra dördüncü bölgenin nerede olduğunu ve nasıl olacağını tahmin etmek de hiç de zor değildir. Dolayısıyla biz bu süreçleri takip ederken sadece Suriye meselesi olarak bakmamalıyız. Türkiye’nin 10 sene sonraki bir güvenlik sorunu olarak da şimdiden bakmak lazım.

Bugün TV: Peki şimdi biz Başbakan Erdoğan’ın Rusya ziyaretini konuşacaktık konuyu bir türlü oraya getiremedik, ben yine farklı bir şey soracağım; ama size, sizin söylediklerinizden hareketle.

Sinan OĞAN: O mesele de Moskova’da görüşülen mesele de bizim bu konuştuklarımızdan da çok da farklı şeyler değil.

Bugün TV: Bir parantez; Türkiye’nin tavrını açıkça Barzani’den yana koydunuz ve burada "hata yaptı" dediniz, onu sormak istiyorum. Hata yaptığını neden düşünüyorsunuz? Çünkü şu da söyleniyordu: Barzani orda ne olacaksa buna liderlik edecek; Barzani PKK’nın silah bırakması için arabuluculuk yapıyor. Böyle bir tabloyu ortaya koyanlar da var ve Türkiye’nin böyle bir konjonktürde Barzani’yi yanına almasının, bir şekilde oradaki kontrolü elinde tutmasının Türkiye’nin yararına olacağını söyleyen de var. Siz peki neden öyle bakıyorsunuz ?

Sinan OĞAN : Şimdi bu konularla ilgili bizim halkımız yılların deneyimiyle o kadar güzel laflar söylemiş ki, o kadar güzel deyimler söylemiş ki; “denize düşen yılana mı sarılır” desem, “yağmurdan kaçarken doluya mı tutulduk” desem. Yani Barzani belki size o manada PKK ile mücadelede geçici bir rahatlama vaat edebilir, bakınız “sağlar” demiyorum “vaat edebilir”; ama ötesini düşünebiliyor musunuz? Türk dış politikasının en büyük sıkıntısı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tezinin en büyük sıkıntısı gerçeğe, yaşanan hayata dayanmaması ve geleceği öngörememesidir.

Bugün TV: Yani, düşman bir Kürt bölgesi yerine Türkiye’nin nüfuzu altında olan bir Kürt bölgesi orda yaratılıyor.

Sinan OĞAN : Şimdi bakınız, bu Türkiye’nin temel tezleriyle çelişir. Neden çelişir? Çünkü Türkiye her zaman bütün bölgede, yani siz Irak’ta farklı bir politika, Azerbaycan’da farklı bir politika, Gürcistan’da farklı bir politikayı uygulayamazsınız ki. Eğer orada bir ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik siz bir tehditte bulunanı destekliyorsanız Birleşmiş Milletler’in en temel kuralını çiğniyorsunuz demektir. Yani, Irak’ın toprak bütünlüğünü siz kendi elinizle bölüyorsanız, o toprak bütünlüğü meselesinin yarın Dağlık Karabağ Bölgesi’nde de; Gürcistan’daki Oset ve Abhaz Bölgesi’nde de; yarın öbür gün Türkiye’nin Güney Doğu bölgesinde de getirip bizim karşımıza çıkarmayacaklarının garantisi yok. Yani PKK ile bir şekilde mücadele ediyorsunuz, edebilirsiniz; ama meseleyi farklı bir boyuta çıkarıp Barzani üzerinden, çevremizdeki ülkelerin toprak bütünlüğünü bölme tezi üzerinden, parçalama tezi üzerinden işlemeye koyarsanız belki size geçici bir rahatlama sağlar; ama yarın öbür gün çok daha büyük bir tehdidi ortaya çıkarır. Barzani’nin kontrolüne verdiğiniz şey, Irak’ın kuzeyinde ayrı bir devlet yapılanmasıdır. Suriye’nin kuzeyinde ve kuzeydoğusunda ayrı bir devlet yapılanmasıdır. İran’ın batısında yine ayrı bir devlet yapılanmasını siz ortaya koyuyorsunuz. Bu üçünü yarın bize diyeceklerdir ki, “ya bu üç bölgeyi kendi kontrolünüze alın, bunlara siz destek olun ve entegrasyonunu sağlayın”.

Bugün TV: Ama, Sinan Bey Kürt Bölgesini Türkiye ortaya koymadı, orda zaten öyle bir yapılanma oluşmaya başlamıştı ve Türkiye…

Sinan OĞAN : Buna destek oluyor.

Bugün TV: Buna düşman olacağına hani benim nüfuzum altında olsun. İşte orası ile iyi ilişkiler geliştireyim, ticaretimi geliştireyim…

Sinan OĞAN: Türkiye bunları yapabilir. Bunları yaparken bu tür girişimlerde uzak durarak da bunu yapabilir. Siz oradaki Kürt bölgesini ne kadar bağımsız hale getirirseniz, ne kadar güçlü hale getirirseniz sizin oradaki kontrolünüz de o kadar zorlaşır. Dış politika “Pollyannacılık” oynamakla olmaz. Dış politikanın temel dinamikleri vardır ve bu dinamikleri göz önüne almak zorundasınız. Barzani’yi siz orda güçlendirdiğiniz müddetçe, Barzani merkezi hükümetten uzaklaşacaktır. Merkezi hükümetten uzaklaştığı sürece yeni bir yapılanmaya gidecektir. Orada ortaya çıkacak ayrı bir yapılanma bir çekim merkezi haline gelecektir. Suriye’deki Kürtleri de kendine doğru çekecektir İran’daki Kürtleri de kendine doğru çekecektir ve Türkiye’deki Kürtleri de kendine doğru çekecektir. Bu ise bugün değilse yarın bölgede Ermenistan’la İsrail arasında bir Kürt devletini ortaya çıkartacaktır. Türkiye’nin isteği bu mudur? Türkiye bugün için bir rahatlama uğruna veya Suriye’de bir rejim değiştirme uğruna veyahut da Irak’taki merkezi hükümetle bir takım temelleri olan konular üzerinden kavga edeceğim diye böyle bir girişime nasıl heveslenebilir?

Bugün TV: Bu arada yani orada topraklar olarak bir ayrılık söz konusu, Kürt bölgesi hani Türkiye’nin izlediği politikalarda böyle bir tablo karşımıza çıkıyor; ama bir taraftan da hani baktığımız zaman Türkiye’nin politikası aslında Şii-Sünni geriliminden daha çok etkilenerek ortaya çıkıyormuş gibi bir tablo var. Hani baktığımız zaman. Zaten, ben eskiden hani şu analizin yapıldığını hatırlıyorum; Amerika Irak’tan çekildiği zaman işte Kürt bölgesinin tepesine binecek bütün Irak ki, bu analizlerin çok eskiden bu yana yapıldığını hatırlıyorum ve nitekim şu anda bu analizler gerçeğe dönüşüyor.

Sinan OĞAN: Çünkü ABD, Irak’ı işgal ettikten ve oradaki yönetim yapısını değiştirdikten sonra Irak içerisindeki Kürtler hak ettiklerinin çok daha fazlasında temsil oranında da, iktisadi temsil oranında da haklar aldılar. Sünni Araplar da, Şii Araplar da, Türkmenler de bir türlü içerisinde hazmedemedi. Kerkük başta olmak üzere birçok Türk bölgesi orda Kürtlerin fiili işgaline uğradı. Dolayısıyla meseleye bu açıdan baktığınızda zaten bu bekleniyordu; ama beklenmeyen şey Türkiye’nin burada bir etnik ve mezhep çatışması içerisinde taraf olması. Türkiye’nin taraf olması demek bölgede çok daha büyük bir tarafgirliği beraberinde getirir bu da bölgemizdeki birkaç ülkenin toprak bütünlüğünü otomatik olarak sıkıntıya sokar. İster istemez bu toprak bütünlüğü meselesi Türkiye’nin karşısına da çıkarılacaktır. Türkiye bunun hesabını yapmak zorundadır. İnsanların yaşı belli bir yaşla sınırlı olsa da ülkeler için on sene, yirmi sene, otuz sene uzun zaman değil. Bu mesele hepimizin göreceği yakın bir gelecekte Türkiye’nin başını PKK meselesinden çok daha fazla ağartacaktır.

Bugün TV: Peki buradan dilerseniz yavaş yavaş Başbakan Erdoğan’ın Rusya ziyaretine dönelim. Lavrov çok kısa bir süre önce Suriye’deki durumla ilgili şöyle bir analiz yaptı; Suriye’deki tablonun giderek bir din savaşına dönüştüğünü ifade etti, bu önemliydi ve El-Kaide’nin yavaş yavaş orada çok daha etkili hale geldiğini söyledi ve yine “konu uluslararası boyut kazanıyor” dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan şu anda, şu dakikalarda Putin’le görüşüyor; ilerleyen dakikalarda da bir açıklama yapılacak; ama bu ziyaretten ne çıkmasını bekliyorsunuz siz?

Sinan OĞAN : Yani bu ziyaretten tabii son dakika saldırılarını da dikkate almak lazım çünkü…

Bugün TV: Tesadüf mü eş zamanlı olması?

Sinan OĞAN : Yani çok tesadüf gibi gelmiyor. Tabi bu tür saldırıları planlamak öyle kolay iş değil; yani planlamak, aynı güne, aynı dakikaya denk getirmek falan çok kolay bir iş değil. Muhtemeldir ki, Ulusal Güvenlik binasında da yapılan bu toplantı, bu gelişmeleri takip etmek üzere yapılan bir toplantıydı.

Bugün TV: Evet Savunma Bakanı orada, İçişleri Bakanı orada…

Sinan OĞAN : Yani bütün herkes neredeyse Esad’ın bu ana savaş karargâhının, neredeyse bütün kabine üyeleri orada. Muhtemeldir ki, bu konuları takip için toplanmıştır ama…

Bugün TV: Acaba Esed de mi oraya gidecekti tabii? Esed’in koruması tarafından gerçekleştirildiği iddia ediliyor.

Sinan OĞAN : Yani tabii o da, işin ayrı bir boyutu. Bu kadar yakına kadar girebilmişlerse demek ki, çok daha vahim Esad kabinesi çok daha vahim bir durumla karşı karşıyadır. Tabii unutmamak lazım bu yeni bir şey değil; yani Saddam’a yönelik operasyon başladığında aslında operasyon bitmişti. Çünkü Saddam’ın etrafındaki bütün o savaşacak denilen Cumhuriyet Muhafızları, onların komutanları, bakanların önemli bir kısmı zaten satın alınmıştı önceden, zaten saf değiştirmişti. Şimdi, Başbakanın Rusya ziyareti önemli. Neden önemli? Başbakan oraya belli bir gündemle gidiyor; Suriye gündemiyle gidiyor ve bizim tabii ki, düşürülen jetimizle ilgili gidiyor. Ancak şunu unutmamak lazım, bizim düşürülen jetimizde bir Rusya boyutu kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkıyor. Çünkü, uçağımızın nasıl düşürüldüğünü daha bilemiyoruz. Yani geçenlerde bir gazetede de okudum; dünyada silahlanmaya en çok para ayıran birkaç ülkeden birisi Rusya, Çin ve Türkiye’dir. İlk üçe giriyoruz, bu kadar para harcıyoruz, burnumuzun dibine getirdik bir Amerikan radar üssü kurduk; ama uçağımızın kimin vurduğunu hala çözemedik.

Bugün TV: Kimin vurduğunu çözemedik, denizin dibinden çıkartamadık…

Sinan OĞAN : Nasıl vurulduğunu çözemedik, denizin dibinden çıkaramadık, yani tam bir trajedi. Trajikomik bir durum ile karşı karşıyayız. Bu tabi bir taraftan hadisenin bu boyutu; ama öte taraftan da bizim uluslararası alandaki o büyük güçlü Türkiye imajını yerle bir etti. Yorumlara falan bakıyorsunuz, insanlar dalga geçiyorlar. Suriye gibi bir ülke kalkmış uçağımızı düşürmüş, şimdi bazı iddialar var. Aslında bir değil, iki uçağımızı düşürmüş, nasıl düşürdüğü belli değil. Biz NATO’yu falan çağırdık yardıma, Suriye jetimizi düşürdü dedik sonra Genelkurmay Başkanı “iddia edilen” demeye başladı, bir petrol izi bulunmadı, bomba izine rastlanmadı dedi. Yani o anlamda tam bir trajikomik bir durumla, ciddi bir devlet ölçüsüyle bağdaşmayan bir durumla karşı karşıyayız. Rusya’da Rusya ikna edilebilir bakınız. Şuan Esad’ın arkasındaki ana güç İran’dır, bununla beraber destekleyici küresel güç Rusya ve Çin’dir. Burada esas rol Rusya’dır; çünkü Çin bu tür uluslararası olaylarda, ekonomik kalkınmasıyla meşgul olan bir Çin’in, en azından tarafsız kalabileceği bir süreç var. Yani karşı çıkmayabilir. Çünkü Annan planı devreden çıkarıldığı anda operasyon gündeme gelecek 7. maddeyle ilgili olarak. Burada bir tek karşı çıkan Rusya’dır. Rusya’nın da karşı çıkması ancak çıkarlarının tam da sizin dediğiniz Esad da mı oradaydı, diye…

Bugün TV: İnternet sitelerine manşetler yavaş yavaş geliyor.

Sinan OĞAN: Öyledir. Öyle bir ihtimalde giderek güç kazanıyor. Şimdi Rusya’nın bir şekilde ikna edilmesi mümkündür. Bakınız Rusya’nın Tartus Üssü olsun, Esad sonrası yapılanmada Rusya’ya verilecek bir ödün olsun, bunlar Rusya’yı anında kendi pozisyonundan geri çevirebilir. Bazıları küresel güçleri gözünde çok büyütüyor. Küresel güçlerin çok ideal bilmem ne ilke savaşında falan oldu olduğunu zannediyor. Hiç öyle bir şey yok. Hangi küresel güç olursa olsun. İster Rusya, ister Çin, ister Amerika kendi çıkarları doğrultusunda hareket eder. Suriye halkı vesaire bunlar küresel güçlerin çokta umurunda değil. Rusya da aynı şekilde. Tabii Rusya’ya ne vereceğiniz önemli. Bir de kimin ne vereceği önemli. Türkiye Başbakanı olarak, biz Amerika adına mı bir şey vaat ediyoruz Rusya’ya ? Yoksa Rusya ile olan ikili ilişkilerimizden de biz Rusya’ya bir şey vaat ediyor muyuz? Örneğin, Güney Akım’la ilgili Rusya’ya bir takım kolaylaştırıcı adımlar vaat ediyor muyuz? Türkiye ile enerji konusunda, atom santralleri konusunda, bizim ulusal hava savunma sistemimizin Rusya tarafından kurulması gibi askeri ihaleler var. Biz bunlardan neyi Rusya’ya vaat edeceğiz ve niye vaat edeceğiz? Yani Rusya’yı bu işten vazgeçirmek için Türkiye’nin, Türk halkının çıkarlarını Rusya’da niye pazarlık konusu yapalım? Bunun da tabii ki tartışılması lazım.

Bugün TV: Niye pazarlık konusu yapalım, belki şu yüzden yapmamız gerekebilecek; bu PKK meselesi ciddi bir şekilde Esed’in şu an PKK’ya destek verdiği en son saldırıların oradan gerçekleştiği…

Sinan OĞAN : Bakınız, Esad orada Suriye halkına zulüm yapıyor. Bu konuda hemfikiriz. Yani bugün gelinen noktada orada bir iç savaş var ve insanlar ölüyor. Bu kanın durması lazım; ama şunun altını ısrarla çizmek istiyorum. Esad sonrası dönemde emin olunuz ki, inşallah ben yanılırım, PKK terör örgütü Suriye’de çok daha rahat hareket edecektir.

Bugün TV: Esad sonrası Suriye’de…

Sinan OĞAN : Esad sonrası Suriye’de PKK terör örgütü çok daha rahat hareket edecektir çünkü bugün Irak’ta hareket ediyor. Irak’ta ayrı bir yapılanma var. Barzani Irak’ta değil mi? Irak’ın devlet başkanı Kürt değil mi? Daha düne kadar bizim kırmızı pasaportla yurtdışına seyahat eden Talabani, “Bir Kürt kedisini bile vermem” demiyor muydu? Bugün, Barzani benzer söylemleri ifade etmiyor mu? Yarın öbür gün göreceksiniz Suriye’deki o Kürt grupların birisini, Kürt partisinin birisini PKK kurdurmuş. Yani Suriye’deki durum Esad sonrasında, Saddam sonrası Irak’tan daha vahim hale gelecektir. Bunların hesabını yapmak lazım. Yani “Polyannacılık” oynuyoruz ama benim Türkiye’deki ağlayan analarımın gözyaşlarını kim dindirecek? Şehit Mehmetçik’in hesabını kim verecek? Suriye’de insanlar ölmesin; ama Türkiye’de de ölmesin. Türkiye’de askerimiz, polisimiz şehit edilmesin. Bana kim bunun garantisini verebilir? Esad sonrasında PKK’nın çok daha rahat hareket edemeyeceğinin garantisini kim verebilir? Bunun garantisini hükümet verebiliyor mu? Veremez.

Bugün TV: Türkiye, Suriyeli muhaliflerle kurduğu yakın ilişkilerle, şu anki ilişkilerle, Esed sonrası ilişkileri garanti altına almış olmuyor mu?

Sinan OĞAN: Bakınız, Libya’da biz muhaliflerle yakın ilişkiler içinde değil miydik? O muhaliflerle bugün Libya’da başkan, başbakan olmadılar mı? O muhaliflerin başkanı İtalya’nın Başbakanı ile Fransız Başbakanı ile Osmanlı’nın işgalinden kurtuluşunun 100. yılını beraber kutlamadılar mı? Bize hiç ayıp olmadı mı o zaman? Yani dolayısıyla ülkeler arasında dostluklar, çıkarlar çevresinde şekillenir. Yarın, öbür gün sen istediğin kadar yardım et, onları iktidara getir; en ufak bir ters düştüğünde dün ona yaptığın tüm iyilikler bir tarafta kalır. Başka bir dünyayla karşı karşıya kalırsınız. Esad, düne kadar sayın Başbakanın kardeşi değil miydi? Sabah kahvaltıyı beraber yapmıyorlar mıydı?

Bugün TV: Peki ne yapılması gerekiyor? Ama o zaman durum farklı değil miydi? O zaman halkını Esad vuruyor muydu, öldürüyor muydu?

Sinan OĞAN : Yani şunu ifade etmek istiyorum, bakınız hiçbir şeyin garantisi yoktur. Yarın, öbür gün Suriye’deki muhaliflerin oradaki PKK’nın kurdurduğu Kürt partisiyle diğer Kürtlerin partilerinin Barzani tarafından bir araya getirildiği ve yeni bir yapılanma oluşturulduğu Suriye’de, Esad sonrasında bize karşı oradan terör saldırısı gelmeyeceğinin garantisi yoktur. Bana göre, tam tersine PKK’yı şimdi Esad kullanıyor; ama yarın öbür gün çok daha bağımsız hareket etme kabiliyetine sahip olacaklardır ve Türkiye için çok daha büyük bir risk ve tehdit Suriye’de karşımızdadır. Çünkü Suriye’de sular çok kolay durulmayacaktır. Suriye’de çatışmalar hemen bitmeyecektir. Esad devrilse bile Suriye’deki istikrarsızlık, Türkiye için bir tehdide dönüşebilecektir.

Bugün TV: Peki, birazdan o zaman Türkiye ne yapmalı diye de size sormak istiyorum. Hani Türkiye’nin bir anlamda politikalarının yanlış sonuçlar doğuracağını, Türkiye adına kötü sonuçlar doğuracağını düşünüyorsunuz. O halde ne yapılmalı diye soracağım ama onun öncesinde sizinde biraz önce değindiğiniz 7. madde meselesi. Şimdi Suriye Ulusal Konseyi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni 7. madde konusunda ikna etmeye çalışıyor. Bu amaçla da New York’ta bulunan konsey üyeleri Rusya’nın 7.maddenin uygulanmasını veto etmesi halinde konsey dışı çözümlere yönelecekleri mesajını vermişler.

Sinan OĞAN : Başbakanın da ziyaret etme amacı budur. Yani Libya’da biliyorsunuz konsey dışında bir çözüm bulundu.

Bugün TV: Nedir konsey dışı çözüm?

Sinan OĞAN : Şimdi BM Güvenlik Konseyi bir karar alır uzlaşmayla veyahut da Çin çekimser kalır, Rusya çekimser kalır. Diğer üyeler bir saldırı kararı, bir operasyon kararı verirler ve bu defa yasal meşruiyeti olan bir operasyon kararı alınır.

Bugün TV: Yani, veto etmediği sürece…

Sinan OĞAN : Veto etmediği sürece, NATO devreye girer. NATO birlikleri, NATO güçleri Esad’ın sarayına gider, Savunma Bakanlığını, Ulusal Güvenlik Konseyini bombalar. Muhaliflerinin önünü açar, muhaliflerde gider rejimi devirir. Muhaliflerin beklediği budur. Eğer Rusya veto ederse bu defa güvenlik konseyi dışında bir çözüm aranır; mesela Libya’da olduğu gibi. Libya’da da iste Fransa’nın, İtalya’nın, Amerika’nın ve İngiltere’nin uçakları herhangi bir uluslararası karar olmadan gittiler bombaladılar orayı. NATO daha sonradan kısmi destek verdi, BM karar çıkmadan yapıldı. Aynı şey ifade ediliyor. Biz de, dün Libya’da yaptığımızı siz veto ederseniz bugün Suriye’de yaparız. Siz veto etmeyin, siz de işin içerisinde olun mesajı veriliyor Rusya’ya.

Bugün TV: Bülent Arınç’ın Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında yapmış olduğu açıklama son derece büyük iddialar içeriyordu aslında bu ziyaretle ilgili. Şöyle dedi: Rusya ziyareti Başbakanın yeni ufuklar açacak ve yeni yaptırımlar olacağını rahatlıkla söylenebilir bu ziyaretten sonra. Bu açıklamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sonuç alabilecek birtakım şeylerle gidiyor herhalde Başbakan Erdoğan oraya.

Sinan OĞAN : Çok iddialı bir açıklama. Yani Rusya’yı buna ikna etmek için Sayın Başbakanın bir oraya gidişi buna yeterli olmayacaktır. Sayın Başbakanın çantasında ne var o zaman bizim bilmediğimiz Sayın Arınç’ın bildiği bir şey var. Rusya hesabını kar zarar usulüne göre yapar. Bir ilke, bir şey doğrultusunda yapmaz. Rusya’yı bu konuya ikna edip yeni ufuk açacak ne önereceksiniz? Bunu açıklaması lazım, Sayın Arınç’ın. Yani ne veriyorsunuz? Rusya, sen Güvenlik Konseyinde veto etme. Rusya da, ne vereceksiniz bana karşılığında, diye soracaktı. Siz ne vereceksiniz ona? Rusya’dan yeni silah alım anlaşması mı yapacaksınız? Rus enerji şirketlerine Türkiye’de bazı tavizler mi vereceksiniz? Güney Akım’ın Türkiye’den geçmesine onay zaten vermişsiniz, ona destek mi olacaksınız? Yani ne yapacaksınız karşılığında? Veya da Tarsus üstünü geçici ikmal üstünü kalıcı üs haline mi getireceksiniz, Suriye’de veyahut da Suriye petrollerinden pay mı vereceksiniz? Amerika’dan ticaret kolaylığı mı sağlayacaksınız? Bunların hangisini vereceksiniz? Bu yeni ufuklar, öyle kimse sayın Başbakanın karakaşına, kara gözüne hayran değil; uluslararası ilişkiler olmaz böyle şeyler. Eğer Sayın Arınç yeni ufuklar açacak, yeni bilmem neler olacak diyorsa; o zaman dosyada ne var onu da demesi lazım. Ne vereceğiz de Rusya’ya, bunun karşılığında bu işten vazgeçecek? Efendim orada kan dökülüyor biz de insafa geldik falan, diyecek halleri yok. Yani bu kadar naif, bu kadar şey olmamak lazım, Türk insanını da bu kadar çabucak kandırılabilecek insanlar olmadığını da bilmeleri lazım.

Bugün TV: Peki şimdi belki son bir soru olarak şunu yöneltmem gerekiyor. Bu son saldırı sonrası, yani Ulusal Güvenlik binasına yapılan saldırı sonrası, az önce sizinle bizde konuşmuştuk aslında. Savunma Bakanı ve İçişleri Bakanı orada, Esad’ın sarayı 1-2 km uzaklıkta orada büyük bir ihtimalle belki şu anda yapılan Rusya’yla Başbakan Erdoğan’ın yaptığı görüşmeyi değerlendirilecekti. Ve şimdi yavaş yavaş manşetler atılmaya başlandı; Beşar Esad da orada mıydı diye? Diyelim ki, Beşar Esad orada idi ve öldü o saldırıda; ne olur Suriye?

Sinan OĞAN : O defter hemen kapanır emin olun. Yani, Beşar Esad öldüğü gün Suriye’de rejim dağılır, rejim hemen el değiştirir. Çünkü Beşar Esad rejimi Suriye’de belli bir dengeyi sağlıyor o dengenin tepesinde de Esad ailesi var. Bakınız, en yakını Esad’ın Fransa’ya kaçtı, önemli bir kısmı Türkiye’ye kaçtı, önemli bir kısmı burada öldürüldü. Bunların psikolojik etkisi de vardır. Esad oradan birçok generali belki de tehdit ederek orada tutuyor. Şunu da söyleyeyim; bugün gelinen noktada Esad’ın arkasında hala bir güç var, hala bir destek var. Ama bu destek sonsuza kadar verilecek bir destek değil. Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere Batılı koalisyon güçleri bu meseleyi kendileri için olmazsa olmaz bir mesele haline getirmişlerdir. Esad rejimi emin olunuz ki, eğer Amerikan seçimleri Mart ayında yapılmış olsaydı, Esad’a şimdi çoktan bir hava saldırısı yapılmıştı. Sadece bu işin bu kadar uzamasının sebebi Amerika’da seçim olmasıdır.

Bugün TV: Amerika’da seçim olmasıdır, evet.

Sinan OĞAN : Yoksa kimsenin umurunda falan değil. Uluslararası kurallar, insan hakları, Suriye’de kan dökülmüş, Suriye vatandaşı ölmüş bunlar kimsenin umurunda değil. Obama’nın yapmış olduğu seçim hesabıdır, Amerika’da bu meselenin uzatılmasını. Ve bu senenin iddia ediyorum, bu senenin sonu gelmeden, Esad rejiminin sonunu koalisyon güçleri getirecekler başta da Türkiye olmak üzere.

Bugün TV: Peki Türkiye ne yapmalı çok kısaca belki biraz önce yanlış dediniz Türkiye’nin yaptığını…

Sinan OĞAN : Türkiye ne yapmalı? Türkiye’nin yaptığı çok yanlış; ama Türkiye öyle bir yanlışın içerisine girmiş ki, bu saatten sonra “gelin sizi barıştıralım” diyecek durumu yok. Türkiye en başından beri, eğer rejim değişecekse de bunu bir uzlaşma içerisinde değiştirebilmeliydi. Eğer Türkiye’nin böyle bir mecburiyeti var idi ise; kaldı ki böyle bir mecburiyeti de yoktu, Türkiye iyi bir sürece girmişti, Türkiye ile Suriye arasında ortak bakanlar kurulu toplantısı yapılıyordu. Yani Suriye rejimini meşruiyet ortamına çekerek Türkiye bunu yapabilirdi; ama Türkiye ilk günden itibaren savaş lügati kullanmaya başladı ve bugün geldiğimiz noktada da bu işten en çok zararı Türkiye görüyor. Uçağı düşürülen Türkiye oldu, ekonomik olarak bu işten zarar gören Türkiye oldu. Binlerce Suriyeli Türkiye’de ve bunların hepsi Türk halkının hanesine fatura ediliyor; onların bakımından tutun, bilmem neyine kadar. Dolayısıyla, bu saatten sonra Türkiye’nin bir politika falan değiştireceği yok. Ne söylersek de bu anlamda bir anlam ifade etmiyor.

Bugün TV: Çok teşekkür ederiz. MHP Iğdır Milletvekili, aynı zamanda TÜRKSAM Başkanı da olan Sayın Sinan OĞAN; vakit ayırdınız, yayınımıza konuk olduğunuz için çok teşekkürler.

Sinan OĞAN : Ben teşekkür ederim.

* Dr. Sinan OĞAN: TÜRKSAM – Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Analizler Merkezi Başkanı ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Iğdır Milletvekilidir.

http://www.turksam.org/tr/a2710.html

Türkiye Cumhuriyeti’nin Hukukunu “Arap Baharı”nın Hukukuna Dönüştürme Kurnazlığı


“Kanunlarda öngörülen cezaların amacı yalnızca suç işleyenlerin yakalanıp cezalandırılmaları değildir; aynı zamanda suç işleme eğiliminde olanları da suç işlemekten alıkoymak, engellemektir. Eğer toplumun bireylerinin önemli bir bölümü bazı suçları işleyenleri suçlu gibi değil de kahraman gibi görmeye başlarsa, doğaldır ki kimileri içi artık caydırıcılık ortadan kalkmış olur.

Bunun yanı sıra hukukta temel kurallardan biri de “cebrin istisnaî olması”dır. Başka bir deyişle, temel olan, hukuk kurallarına bireylerin kendiliklerinden uygun davranmalarıdır. Aykırı davranışlar istisna oluşturur ve ancak bu durumda bir hukuk kuralının gereği devlet gücü kullanılarak yerine getirilir. Örneğin, bir toplumda ancak bireylerin çok azı adam öldürme suçunu işlerler, o zaman da cezalandırılırlar; ama eğer hemen herkes birbirini öldürmeye başlarsa, hukuk sistemi iflas eder, ortada devlet diye de bir şey kalmaz.

Bu gerçek bize şunu kanıtlar: Bir ülkede şu ya da bu suçları işlemekle suçlananların sayısı “istisnaî” olmak sınırını aşmaya başladıkça, o ülkenin toplumsal düzeni ve hukuk sistemi sarsıntıya uğramaya başlamış demektir. Sınır fazlasıyla aşılırsa, o toplum ciddî bir yıkımla yüzyüze gelecek demektir – Prof. Dr. Çetin YETKİN Yeniçağ 09 Mayıs 2010)

Yukarıdaki özlü ifade hukuk penceresinden görünen ve göz önüne alınmak zorunda olan bir bakıştır. Batının temel anlayışını ifade etmektedir. Toplum düzenini hedefleyen hareketlerin cezalandırılmaları konusunda hukuktan ayrıca ikinci bir yol daha bulunmaktadır. Bu da zararın verenden tazmin edilmesidir. Kısaca hukukun piyasa karakterli uygulamasıdır bu.

Bu iki karakteristik uygulama ülkemize has bazı özellikleri nedeniyle pratikte dünyanın kalanından farklı sonuçlar doğurmaktadır. O, kişisel arızasını terör örgütünün şiddetiyle birleştirip saldıranların sıkıştıkça sığındıkları batı ülkelerindeki durum bizdekiyle aynı mıdır acaba? Elinde taşla polis aracına vuranların yakasını Prof. Dr. Çetin YETKİN’in ifadesiyle “istisnaî” kapsamında hukuk yakasını bıraksa bile piyasa bırakır mı?

Bir an gözlerimizi kapayıp geçen hafta sonundan beri yaşanan bölücü şiddet olaylarını ve önde gelenlerini bu değerlendirmenin ışığı altında düşünelim…

Diyelim ki, çok özendikleri batının Berlin veya Paris gibi bir şehrinde bir grup gösteri yapsa… Bu gösteride polis araçlarına molotoflarla saldırılsa, mağazaların camı, çerçevesi indirilse hukuk o anda suçun failinin yakasını tutar ve bırakmaz. Ama yakayı bırakmayacak bir kurum daha vardır ki bu da sigorta şirketleridir. Saldırgan bu defa devlete değil, her biri avukat ordusuna sahip sigorta şirketlerine hesap vermek zorunda kalır. Eğer bir de gösteri belirli bir grubun öncülüğünde gerçekleşmişse, o grup bütün bir gösterici kitlesinin neden olduğu zararı son kurşuna kadar ödemek zorunda kalır. Bedelin bu kadar ağır olması nedeniyle de önüne düştüğü kalabalığın en ufak bir taşkınlık yapmasına dahi izin verme cesaretini gösteremez.

Sonuç ortada: Ben şahsen Sinn Fein’in Kuzey İrlanda’nın Katoliklerinin önüne düşerek Belfast’da polisle çatıştığını hiç duymadım. BATASUNA’nın liderlerinin Bayonne’da ya da Bilbao’da, Baskları polisle çatıştırdıklarını da duymadım.

Dünyanın en demokratik ülkesi hangisi sorusuna, herkesin hiç düşünmeden ABD cevabını vereceği bu ülkede bile kimse kendi doğruları için düzeni bozamıyor. Newyork’ta Zucotti Park’ı işgal eden Occupy Wall Street eylemcileri, günlerce polisin muhasarası altında kaldı. Ancak polis izin verdiğinde girip-çıkabildiler. Belediyenin parkı temizleme gerekçesi karşısında direnemeyip, başları önlerinde işgal eylemine son verdiler.

Doğrunun ne olduğunu samimiyetle merak edenler; Fransız savcısının bir terör zanlısının gözaltı süresini istediği kadar uzatabildiğine, Amerikan polisinin ne türlü yetkilerle donatıldığına ilişkin bilgileri kolayca öğrenebilirler. Oralarda terör örgütlerinin uzantıları Arap ülkelerinde veya bizde olduğu gibi gözlerine kestirdiklerine saldıramazlar, yakıp yıkamazlar, bu eylemler cesur ve gerçekten inanmış örgütçülerin işidir.

Şimdi bir de bizdeki olayları düşünün!

Dünyanın, üstelik yandaş hukukçulardan oluşan gözlemcilerin, önünde suçluluğuna karar verilmiş ve bedelini ödemeye mahkûm edilmiş bir teröristin affını isteyenler, şiddeti araç olarak kullanıyorlar. Bu türlü hareket tarzında vicdandan, Allah korkusundan zaten söz edilemez. Dahası ne toplumdan tecrit edilerek ne de maddi tazmin olarak cezalandırılmayacaklarına olan güvenleri nedeniyle en ufak bir korku taşıyorlar.

Esasında yasal bir çatının altında olmaları nedeniyle taşıdıkları sorumlulukları çiğnemekten endişe ettikleri de söylenemez. Dozunu arttırdıkları kargaşayla, terörle mücadelenin, KCK davalarının yasal dayanaktan yoksun olduğu iddialarının uluslararası çevrelerde biraz daha destek bulacağına inanmaktadırlar.

Aslına mevcut gelişmeler bu yolda başarıyla ilerlediklerini kanıtlıyor. Geçen hafta İstanbul’da yapılan KCK duruşmasına bir ordu gibi avukat sayısı ve 17 civarında ülkeden gönderilen gözlemcilerle Türkiye’ye hukuksuzluğa mahkûm edilmeye çalışıldı. Diğer bir açıdan, bu 17 yabancı ülkenin heyetlerinin yol, yeme-içme, barınma harcamalarını kimin veya hangi örgütün karşıladığı sorusu ayrıca üzerinde durulmaya değerdir.

Başının – başkanı değil- PKK’nın iki numaralı adamı olan bir örgütle bağın belirlenmesinin bile tek başına yeterli kanıt olacağı bu dava tam aksi yöne sürüklenmeye çalışılıyor. İddianamelerde yer alan KCK faaliyetleri hukuk dışı sayılıyor. KCK’nın hukuk dışı bir yargılama olduğu kanaatinin yeterince oluşması neticesinde kendilerinin de aynı uygulamanın hedefi olduklarını ileri sürmeleri kolaylaşıyor. Bu durumda yasal olarak siyasi zeminde faaliyetimize imkân yok bize başka çıkar yol bırakılmıyor iddialarına dayanak oluşturulabilecektir.

Silahlı ve siyasi Kürtçülerin hareket tarzları artık sırıtıyor. Önce silahlı teröristler saldırıyor. Ardından halk zorla ve baskıyla sokağa çıkarılıyor. Daha sonra Kürtçü siyasiler sahnede yerlerini alıyorlar ve en son olarak da Batı’dan destek geliyor. Bu birbiriyle eşgüdümlü faaliyet neticesinde devletin aldığı karşı önlemlerin hukuki dayanağının boşa çıkarılması amaçlanıyor. Terör ve toplumsal olayların arttırılmasıyla devletle bir halkın arasındaki çatışma varmış izlenimi yaratılmaya çalışılıyor.

Bir zamanlar dünyanın meşru kabul ederek saraylarının bahçelerine çadır kurmasına izin verdiği, onsuz barışın da, savaşın da olmayacağını ileri sürdüğü Arap liderlerini alaşağı eden toplumsal hareketleri örnek alıyorlar. Ancak hukuksuzluğunu iddia ettikleri bu memleketin düzeninin –kusurlarına rağmen- “Arap Baharı”nı yaratan demokrasilerden olmadığını, cumhuriyet devletinin demokrasisine sahip olduğunu unutuyorlar.

http://www.turksam.org/tr/a2709.html

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: