Günlük arşivler: Ağustos 3, 2012

İlluminati-14 Gnostik Düşünce ve Mani Akımı /// CC : @diversepro_blog


Gerçek Masonluk yasasında Mani’ninkinden başka Tanrı yoktur. Kabalacı Masonların,eski Gül-Haç’ların Tanrısıdır o;Martinci Masonların Tanrısı…Öte yandan, Tapınakçılara yöneltilen aşağılayıcı sözler, onlardan önce Maniciler’e yöneltilenlerin tıpkısıdır.

(Abbe” Barruel, M&moires pour servir A I’histoire du jacobinisme, Hamburg, 1798,2, xiii)

Bu Gül-Haç derecesinin, Masonluğun önderlerince ustalıkla başlatıldığını saptamak için kanıtları çoğaltmamıza gerek yok…Kuramının, nefretinin, günahkar uygulamalarının, Kabala’nın, Gnostiklerin, Maniciliğinkilerle özdeş oluşu, yazarların kimliğini açıklıyor bize; Yahudi Kabalacıları.

(MonSenior LeonMeurin, S.J., La Franc Maçonnerie, Synogogue de Satan, Paris, Retaux, 1893, Sayfa 182)

(1890’lı yıllarda Leo Taxil tarafından yazılan Fransız Masonluğu adlı dergi, o dönemde büyük yankı uyandırmıştı. Leo Taxil önceleri Vatikan düşmanı bir yazardı, sonradan Vatikan tarafından para karşılığında Mason aleyhtarı yazıları bu dergide yazdığı öne sürüldü. Dergi mason ayinlerini ve şeytancılıkla ilgisini açıklıyordu. Dergi zirvedeyken Leo Taxil ani bir basın toplantısı yaptı ve tüm yazdıklarının uydurma olduğunu söyledi. Fakat söyledikleri günümüz mason karşıtları tarafından hala anlatılır)

Bu yazıda bir farklılık oldu ve iki farklı ön-alıntı yaptım. Konunun önemini okurun anlaması açısından yapılan bu ön açıklamalar iyi oluyor mu bilmiyorum? Fakat gnostik düşünce ve Mani dini yada akımı gerçekten önemli iki husus, illüminati yazı dizisinin kilit konularından birisi…

Son günlerde blogta yazıp-yazmayacağım hususunda anket devam ederken, gerçekten bir şeyler öğrenmek isteyen okurlara yönelik son bir yazı kaleme alıyım dedim. Aslında anketin açıldığı gün, bir veda yazısı yazarak ayrılmam daha münasip olurdu fakat son konuyu da yazmak istedim.

Arkadaşlar, bir önceki yazımızda kendimi mezhep, tarikat ve hadis tartışması içinde buldum. Aslında bu istediğim bir şey değil, benim bir iddiam yok, tarih yada din konusunda bilgiliyim de demiyorum. Kimseyle dini konuları tartışmakta istemiyorum. Devran’a gönderilen mailler ve mesajlar onu rahatsız ediyor olmalı ki, anketle durumumu size soruyor. Aslında Devran bu blogta değil de başka bir blogta(konuyla ilgili olabilecek başka bir blog, sanırım o da Devran’ındı.) yazmamı istemişti ama ben burada yazmayı tercih ettim. Konu Devran’ın bu blogtaki tarzına pek uygun düşmüyor kabul ediyorum. İllüminati konusunun ilk yazıları, boş vaktimin olmasından dolayı hızlı bir şekilde yayınlandı. Uzun süre bloğu işgal etti, belki bu Devran’ı rahatsız etti ama bana söyleyemediğini tahmin ediyorum. Neyse sonuçta anket devam ediyor ve sonuçları göreceğiz. Ben oyumu “yazmasın” olarak kullandım.

Galile dünyanın yuvarlak olduğunu iddia ettiğinde toplanan jüri üyeleri oylamaya giderler ve oy çoğunluğu ile Galile’yi suçlu bulurlar ve asılması yönünde karar alırlar. Hakim(aynı zamanda rahip) Galile’ye sorar “Son bir şey söylemek ister misin?”, Galile aynen şöyle der; ”Beni idam edeceksiniz ama bu dünyanın yuvarlak olduğu gerçeğini değiştirmeyecek”…. Tıpkı bu örnekte olduğu gibi anketten ne sonuç çıkarsa çıksın, benim için çokta bir önemi yok. Bir şeyi halka sormak iyidir fakat ya herkes yanlış biliyorsa? Örneğin Peygamberimize tebliğin ilk yıllarında, bir anket yapılsaydı Mekke halkı ile acaba ne sonuç çıkardı? Neyse bu konu burada uzar gider ben hemen konuya dalıyım.

Günümüz gençliğinin her geçen gün beyni sıvılaşırken ve idrar yoluyla bunu dışarı atarken, “Gnostik nedir?” diye sorduğumuzda muhtemelen “nedir o? S*kilen bir şey mi?” diye cevap alırız. Gnostik terimini açıklamak gerçekten biraz zor, “Gerçeğe ulaşmanın yolunu düşünce ve tefekkür yöntemiyle sağlamak” diyebiliriz. Daha resmi bir tanım yapacak olursak;

“Gnostik terimi “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki gnosis sözcüğünden türetilmiştir; isim olarak kullanıldığında gnostisizm mensuplarına verilen ad olup, “gnostisizmi benimsemiş kimse” anlamına gelir; sıfat olarak kullanıldığında ise,gnostisizm sözcüğünün sıfatı olup “gnostisizm ile ilgili” anlamına gelir. “ kaynak:vikipedia

Bu akım özellikle M.S. 2. Ve 3. Yüzyılda doğu Akdeniz havzasında yaygınlık bulmuştur. Doğu Akdeniz havzasından kastımız, Bugünkü Mısır, İsrail, Türkiye, Ürdün, Suriye, Irak ve İran olarak söyleyebiliriz. İnsanlar ibadet ederken, meditasyon benzeri şeyler yapmaya başlamışlar, amaç Tanrı’ya ulaşabilmek, onu anlayabilmek. Bu akımın etkisi günümüz modern dünyasında(bu da ne kadar gerçek bilemiyorum) hala etkisini göstermektedir. İslam tasavvufuna da yerleşmiş olan bu eski gelenek Yahudi tasavvufu ve Hristiyanlığın bazı mezheplerinde hala görülmektedir. Budizm ve Hint dinleri ise tamamen gnostiktir diyebiliriz. Özellikle avrupaya yayılan Hristiyanlıkta bu etki net bir biçimde görülür, Uzak yerlere yapılan Hıristiyan manastırlarında ibadet(!) eden, dünyadan el-etek çekmiş rahipler aklınıza gelmiş olmalı.

Bu akımın etkili olduğu yıllarda, M.S 200’lü yıllarda ki, Hıristiyanlığında ortadoğuda hızla yayılmaya başladığı ve büyük bir din kaosunun yüzünden insanların birbirini kesip biçtiği zamanlarda, İran yakınlarında ortaya çıkan Mani adlı kişi insanları dünya nimetlerinden el etek çekmeye davet ediyordu. Gnostik düşüncenin etkisi, ayrıca bölgede yıllardır birbirine kaynaşmış olan Zerdüştlük ve Yahudilik, bölgede yeni gelişen Hıristiyanlık ve diğer eski pagan dinler , Mani akımının temelini oluşturmuştur. Hızla yayılan Mani akımı özellikle Orta Asya da etkili olmuş ve Budizm olarak etkisini uzak asayaya kadar götürmüştür. Eski Hint dinleriyle de kenetlenen Mani akımı Hindistanda da oldukça taraftar bulmuştur.

Maniciliğe göre dünya iyi ve kötü arasında olan bir savaş içerisindedir. İyi(ışık) ve kötü(karanlık) olarak tasvir edilir. Her şey “ikilidir”, buna “dualism” de denmektedir. “Du” Latincede iki demektir, “Dual” ikili demektir. Maniye göre iyilik-kötülük, tanrı-şeytan, kadın-erkek, vb. her şey ikilidir. Genel anlamda iyillik-kötülük, dişil-erkek ya da aydınlık-karanlık olan bu ikilik, Çin düşüncesinde Yin-Yang, Hint düşüncesinde Tamus-Satva, İran düşüncesinde Ahura mazda-Angra mainyu olarak karşımıza çıkar. Dualizme örnekleri yazının sonunda vereceğiz.

Maniye göre tefekkürde(meditasyonda) başarılı olabilmenin en önemli koşulu kişinin kendinden ödün vermesi ve özveri göstermesidir. Cinsel ilişkiden kaçınma, et yememe, sık sık oruç tutma gibi bedensel aktiviteleri ibadet olarak kabul eder. Bu gün ki Asya dinlerinde de bu öğretiler uygulana gelmektedir. Özellikle erken Hıristiyanlık bu öğretilerden etkilenmiştir. Bu gün hala “Hıristiyan rahiplerin evlenmemesinin” köküde Mani etkisidir, diyebiliriz. Ayrıca 12.yy. da Fransa’nın Oksitanya bölgesinde ( Fransa’nın güney batısında ) binlerce yandaş bulan Kathar dini, 3.yy.da İranlı Mani’nin yaydığı Maniheizm öğretisinden esinlenir.Yayıldığı coğrafi bölgelere göre Bogomilizm ve Patarinizm diye de anılan Katharizm’in, “ İyi “ ile “ Kötü “ dengesi üzerine kurulu bir dinler sentezi ( Hrıstiyanlık,Zerdüştilik,Budizm,Sabilik )olduğu söylenebilir.

(Maniye göre tefekkürde(meditasyonda) başarılı olabilmenin en önemli koşulu kişinin kendinden ödün vermesi ve özveri göstermesidir. Cinsel ilişkiden kaçınma, et yememe, sık sık oruç tutma gibi bedensel aktiviteleri ibadet olarak kabul eder)

( Maniciliğe göre dünya iyi ve kötü arasında olan bir savaş içerisindedir. İyi(ışık) ve kötü(karanlık) olarak tasvir edilir. Her şey “ikilidir”, buna “dualism” de denmektedir. “Du” Latincede iki demektir, “Dual” ikili demektir. Maniye göre iyilik-kötülük, tanrı-şeytan, kadın-erkek, vb. her şey ikilidir. Yıkılmadan önce ikiz kuleler, onlarda dualizme iyi örnektiler)

(İyilik ve kötülüğün simgesi Ying Yang, Dualizme iyi bir örnek)

(Tapınakçılarda dualism, tek ata binmiş iki şövalye, Vatikan bunu yargılama esnasında eşcinsellik olarak kabul etmiştir.)

(Şirket logolarına dikkatle bakalım, Dualizmi görebildik mi? o kadar çok logo var ki hangi birini yayınlayım?)

(Petronas kuleleri Malezya, Dualizm)

(Sağlı sollu iki yaprak demeti, güzel bir dualizm, her tarafta 13 yaprak var)

(at ve aslan ikilisi)

(Kraliyet simgesi ingiltere, iki ejderha)

Lord of The Rings , iki kule, dualizm

(Yukarda beyaz hilali, aşağıda siyah hilali gösteren Baphometh, İyilik ve kötülüğü işaret ediyor, Dualizm)

Bir çok medeniyetin simgesi çift başlı kartal, Selçukluların çift başlı kartalını hatırlayınız

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 11 – Süleyman’dan Sonra Orta Dünya /// CC : @diversep ro_blog


Solomon’un ölümü ile birlikte büyücü krallar dönemi kapandı. Bundan sonra insanları Bilge Krallar, Rahip Krallar, Asker Krallar, Katil Krallar ve kıyamete yakın halkların seçtiği krallar hüküm sürmeye başlayacak.

(Retorica Herennium, 1308)

Kral Süleyman’dan sonra Yahudiler tapınağın içindeki değerli eşyaları ve tapınağın altında bulunan büyü kitaplarını bulmak için tapınağı kendi elleri ile talan ettiler. Bu birinci tapınak döneminin sonu oldu. Yahudi devleti Orta doğu üzerindeki gücünü aniden kaybetti. Babil devleti hariç tüm Ortadoğu kaos içine girdi. İsrail oğulları birbirine girdiler ve 10 kabileden oluşan grup Kuzeyde İsrail devletini kurdular, Yehuda ve Benyamin kabileleri de güneyde Yehuda devletini kurdular. Bu durum Yahudiler için sonun başlangıcı oldu.

(Süleyman’dan sonra krallık ikiye ayrılır. Kuzeyde İsrail ve Güneyde Yahuda Krallığı oluşur )

Asur kralı V.Salmanasar(Akadça Selman-ı Asar) M.Ö 720 ‘li yıllarda kuzeydeki İsrail devletini ele geçirdi ülkeyi talan etti. Ortadoğu’da tekrar hakimiyeti sağladı. Salmanasar’dan sonra Yerine 2.Sargon geçti, Sargon güneyde kalan Yahuda devletine bir çok akın yaptı. Ortadoğu’da Asur hakimiyetini genişletti. Sargon ismi incilde bu şekilde geçtiği için bütün tarih kitaplarında adı Sargon olarak geçer. Fakat Akadça orijinal ismi “SARRU – KHAN” yada “SHARRU-KHiN” olarak geçer. Bu isim size bir yerlerden tanıdık geliyor mu bilmem? Bu tarihlerden sonra kuzey devletini kuran on kavim sürgün edilmiştir dolayısıyla bu kavimlere kayıp on kavimde denmektedir.

(Komutan Sargon’un ismi Akadça meşru kral anlamına gelen SarruKhan’dır. J.R.R. Tolkien’in orta dünyanın önemli şehirlerini zorlayan büyücü kralının ismi ise Saruman’dır. Sizce Tolkien ismi seçerken Sarrukhan’dan mı etkilenmişti bu ismi seçerken? Yorum sizin)

Güneyde kalan ve Kudüs’ü de içinde barındıran Yahuda devleti ise MÖ 586′da Babil Kralı Nebukadnezar (Akadça Bahtünnasr) tarafından yok edildi. Süleyman Mabedini ve Kudüs’ü yakan Nebukadnezar, Yahudilerin önde gelenlerini Babil’e sürdü. Buraya sürülen Yahudiler Babil dini ve kültüründen çok etkilendiler. Yaklaşık 3 yüzyıl önce Hz. Süleyman zamanında Babil’e iki melek (Harut ve Marut) gönderilmişti ve bunlar Babil’de insanlara büyü yapmayı öğretiyorlardı. Büyü geleneği toplumda o kadar benimsenmişti ki bazı kara büyüler Babil kralları tarafından yasaklanmıştı. Hz. Süleyman’ın büyücü olduğuna inanan ve Kudüs’teki tapınağı yerle bir eden bir kavim için bu ortam bulunmaz bir fırsattı. Babil’de geçirilen yıllarda Kutsal kitapları olan Tevrat’a eklemeler yaparak yada değiştirerek kitaplarını tahrif ettiler. Aynı dönemde başlayarak Talmud, Mişna kitapları yazılarak ve sözel olarak ta Kabala(Pratik Kabala yada büyü) gelişmeye başladı. Bu dönemde yazılanlar ve bizim Tevrat olarak bildiğimiz kitap adeta bir tarih kitabını andırmaya başladı. Bu kitaplarda sıklıkla Yahudilerin diğer milletlere yaptığı soykırımlar övgüyle anlatılır oldu. Kitaba eklentiler milattan sonra 2. Yüzyıla kadar sürdü ve sürekli olarak değiştirildi ve tahrif edildi.

(Matrix filminde Neo’yu Sion ana bilgisayarına götürmek isteyen Morpheus’un gemisinin adı neydi? Nebuchadnezzar!.. Şaşırdınız mı? Sion, Tapınağın bulunduğu Kudüsteki tepenin adı. Yahudilere göre kıyamet vakti o tepeye saklanan insanlar kurtulacakmış. Neo’ya kim yardım ediyordu? Trinity ablamız, trinity ne demek? Üçleme yani hıristıyanlıktaki teslis inancı, yada üçgeni sembolize eden piramid? Yorum sizin, filmleri mal gibi izlemeyin lütfen)

Yahudileri Babilde’ki sürgünden Zerdüştlüğü resmi din olarak kabul etmiş bir kavim olan Persler kurtardı. Zerdüştlük her ne kadar günümüz Müslümanları arasında ateşe tapınmak gibi algılansa da ve Mecusilik olarak adlandırılsa da aslında tek Tanrı inancına bağlı bir dindir. İki dağ kavmi olan Persler(iranlılar) ve Medler arasında m.ö 2000 li yıllarda yayılmış, daha sonra tahrif edilmiş bir dindir. Zamanın Pers kralı Cyrus(Kiros yada Keyhüsrev) Babil’i yenerek kendi dinine yakın hissettiği Yahudilerin Kudüs’e dönmesine İzin vermiştir. Tarih yaklaşık olarak m.ö. 530’lü yıllar olarak tahmin edilmektedir. Pers kralı Cyrus Yahudilerin devlet kurmasına izin vermiş ve Tapınağın yeniden yapılması için Yahudilere para bile sağlamıştır. Böylece 2. Tapınak dönemi başlamıştır. Yahudiler arasında Kral Cyrus, bir pers olmasına rağmen, çok sevilir ve kutsal kitaplarında adı bile övgüyle anılmaktadır. Tapınağı yeniden yaptıran Cyrus Yahudilerin Pers(İran) devleti içerisinde yayılmalarına da izin vermiştir. Bu nedenle İslamiyet öncesi dönemde İran kültürü Zerdüştlük ve Yahudi kültürü Musevilik arasında oldukça fazla alışveriş yaşanmıştır ve kültürler arasında yakınlaşma meydana gelmiştir. İslamiyet’e giren bazı Mecusiler daha sonra Şia’nın ve Aleviliğin bazı kollarına eski adetlerini yerleştirmeyi başarmışlardır. Bu sayede islamiyette bir çok Batıni (gizli, ezoterik, ruhban, içsel) mezhep ortaya çıkmıştır ve bu mezheplerin kökeninin Şia(iranlılar) olması da yabana atılacak bir durum değildir. Bu gün bile İslam tasavvufunun etkilenme noktası bu Batıni akımlardır. Bugün övülen ve geçmişte yaşamış tarikat ve tasavvuf büyüklerinin soyunu incelerseniz pers veya med kökene dayandıklarını rahatlıkla görebilirsiniz.

(Bu gün Cyrus soyadı bir çok batılı Yahudi veya Yahudi kökenli kişi tarafından kullanılmaktadır. 1992 doğumlu, Kentucky’li bir Yahudi ailesinin kızı olan Miley Cyrus da son zamanlarda müzik endüstrisinde öne çıkan isimlerden. Tahminimce önümüzdeki yıllarda ablaları Rihanna,Beyonce,Gaga’nın yanına monte edecekler onu)

Kral Cyrus Yahudilere çok büyük ayrıcalıklar vermiş, Ortadoğu da büyük bir hakimiyet sağlamıştır. Anadolu’da egeye kadar uzanan topraklar güneyde Arabistan çöllerine kadar ulaşmıştır. Ortaasya’yı da hakimiyetine almak isteyen Cyrus, Bölgede yaşayan İskitler(Sakalar) tarafından korkunç bir biçimde yenilmiştir. Cyrus’un İskitler’in Sultanı (yada Hatun’u veya kraliçesi) Tomris hatun tarafından alaşağı edilmesi de ayrı bir olay örgüsüdür.

(Şia da yaygın olan Fatıma’nın eli günümüz kabalacılarının da önemli bir sembolüdür. Madonna sıklıkla bu kolyeyi kullanır. Bu simgenin Zerdüştlükle beraber, Kral Cyrus’tan sonra etkileşime giren Yahudi ve Persler arasındaki kültür alışverişinden kaynaklandığını söyleyebilirim. Elin ortasındaki göze dikkat ettik mi gençler?)

Kral Xerxes zamanında Yahudiler pers sarayında etkinliklerini artırmışlardır. Esther isimli bir Yahudi kızı üvey babası Mordechai aracılığı ile kralın gözdelerinden olmuş ve pers devletinin yönetiminde etkili olmuştur. Aynı dönemde Mordechai kralın yardımcısı olmuş, diğer yardımcı Haman’ı ve oğullarını katletmiş, Asur kökenli insanlara Esther’in talimatıyla büyük bir katliam uygulanmıştır. Xerxes, Esther’in her dediğini yapar hale gelmiş. O döneme göre oldukça büyük sayılabilecek bir insan kitlesi, yaklaşık 75 bin insan Esther’in emriyle katledilmiştir. Yahudiler bunun bir intikam olduğunu savunurlar, zira Davut’tan önce Yahudi kral Saul ve peygamber Samuel Amelika kavmine büyük bir kıyım yapmışlar, canlı hayvanlarını bile öldürmüşlerdir. Amelika kralı Agag’ı hamile karısının yanında katletmişlerdir. Hamile karısını da çöle aç susuz bırakmışlardır. Daha sonra bu kadından gelen soya Agegite denmiştir. Yahudilere göre Agegite’ler yüzyıllardır Yahudilerden intikam almaya çalışan gizli bir topluluktur. Hatta Agegit’lerin sembolünü swatikaya(Nazilerin sembolü) sarılı yılan olarak iddia etmektedirler. Doğruluk payı nedir bilemiyorum.

(Yahudiler sinema sektörünü kullanarak çok iyi toplum mühendisliği yapmaktadırlar. 2006 yılında çekilen One Night with the King adlı filmde Esther ve Xerxes’in hikayesi konu ediliyor. Mordechai ve Esther çok masum insanlarmış gibi gösterilirken, Kralı uyarmaya çalışan Haman şeytan gibi tasvir edilmiş. Her yıl Nazilerle ilgili bir film çekilir ve mutlaka ödül kazanır.)

Zaman zaman çalkantılar yaşansa da Perslerin himayesinde Yahudiler Kudüs civarı ve orta doğuda yayılmışlardır. Büyük İskender’in m.ö. 3. Yüzyılda tüm ortadoğuyu işgaline kadar rahat bir döenem yaşanmıştır. İskender’den sonra yunanlıların hakimiyetine giren Orta doğu’da tam anlamıyla yaşanan bir tek tanrılı din kalmamıştır. Yahudilik, Zerdüştlük, babil dini ve diğer pagan dinlerden etkilenirken, yunan çok tanrıcılığı bölgede etkisini artırmış, ünlü yunan filozoflarda aynı dönemde yaşamışlardır. Gnostik düşünce(Tanrıya tefekkürle ulaşabilme, ruhban düşünce, Batıni düşünce) toplumları etkisi altına almış ve bu dönemde insanlar manastırlarda düzenlenen özel ayinler ve meditasyon yoluyla Tanrıya ulaşmaya çalışmışlardı. İlerleyen yüzyıllarda Mani dini sahneye çıkacaktır ki bugünkü mason felsefesinin yapıtaşını oluşturacaktır. Mani dini de yine Zerdüştlük, Yahudilik ve Yunan paganizmi(çok tanrıcılık) gibi bir çok akımdan meydana gelmiş melez bir dindir.

Daha sonra Roma’nın bölgeyi işgal etmesiyle Yahudiler tekrar eziyetlere maruz kalmışlardır. Hz. İsa’nın gelmesi de durumu düzeltememiştir. Romalılar tapınağı tekrar yıkmışlar ve bir türlü uslanmayan Yahudileri gemilere bindirerek dünyanın dört bir tarafına göç ettirmişlerdir.

Ek Bilgiler;

Tevrat ve İncil Hakkında ne biliyoruz?

Yahudilerin ve Hıristiyanların kutsal kitaplarını yeterince bilmiyoruz. Yahudilerin kutsal kitabının adı Tevrat değil TANAH’tır. Tevrat dediğimiz kitap Tanah’ın ilk beş bölümünü oluşturan bir kitaptır. Tanah toplamda 39 bölümden oluşur. Zebur olarak adlandırılan kitapta Tanah’ın bölümlerindendir. Tevrat da Zeburda tahrif edilmiştir, Tanah’ın diğer bölümleri ise bir tarih kitabı kıvamındadır ve olayları anlatmaktadır.

Tanah, Musevilikte şu üç ana kısma ayrılır:

1. Tora (Tevrât): Şeriat, Yasa veya Pentateuk olarak da bilinir. Beş kitaptan meydan gelir: Tekvin (Bereşit, Yaratılış), Çıkış (Şemot, Mısır’dan Çıkış), Levililer (Vayikra), Sayılar (Bamidbar), Tesniye (Devarim, Yasa’nın Tekrarı).

2. Neviim (Peygamberler): İlk ve son peygamberler denilir. 21 kitaptan meydana gelir. İlk Peygamberler; Yeşu, Hakimler, 1. Samuel, 2. Samuel, 1. Krallar, 2. Krallar. Son Peygamberler; Yeşaya, Yeremya, Hezekiel, Hoşea, Yoel, Amos, Obadya (Ovadya), Yunus, Mika, Nahum, Habakkuk, Tsefanya (Sefanya), Hagay, Zekeriya, Malaki.

3. Ketuvim (Yazılar): Bilgesel, tarihsel ve şiirsel bölümler. 13 kitaptan meydana gelir. Mezmurlar (Zebur), Süleyman’ın Özdeyişleri , Eyüp, Ezgiler Ezgisi, Rut, Yeremya’nın Mersiyeleri (Ağıtlar), Vaiz, Ester, Daniel, Ezra (Üzeyir), Nehemya, 1. Tarihler, 2. Tarihler.

Hıristiyanlar, Yahudilerin kutsal kitabını da kabul ederler. İncil dediğimiz Kitab-ı Mukaddes iki bölümden oluşur Eski Ahit(Tanah) ve Yeni Ahit(İsaya inen kitap). O yüzden hristiyanlar Yahudileri zaten kabul etmektedirler. Hıristiyanların kızgın olduğu nokta Yahudilerin İsa’yı kabul etmemesi ve onu öldürmeleridir.

Esther gerçekten katliam yaptırmış mı?

Evet, yapmıştır, Kendi kutsal kitapları Tanah’ta Ester diye bir bölüm vardır ve güya ayetlerde olaylar anlatılmaktadır.
(kitabın bu bölümünü buradan okuyabilirsinizà http://kutsalkitap.info/tr-est9.html)
Ester /Bölüm 9 – Yahudilerin zaferi

Kralın buyruğu ve fermanı, on ikinci ay olan Adar ayının on üçüncü günü yerine getirilecekti. Yahudi düşmanları o gün Yahudiler’i alt etmeyi ummuşlardı, ama tam tersi oldu; Yahudiler kendilerinden nefret edenleri alt ettiler.

2 Yahudiler kendilerini yok etmeyi tasarlayanlara saldırmak üzere Kral Ahaşveroş’un bütün illerindeki kentlerde bir araya geldiler. Hiç kimse onlara karşı koyamadı. Çünkü Yahudi korkusu bütün halkları sarmıştı.

3 İl önderleri, satraplar, valiler ve kralın memurları, Mordekay’dan korktukları için Yahudiler’i desteklediler.

4 Mordekay sarayda güçlü biriydi artık; ünü bütün illere ulaşmıştı. Gücü gittikçe artıyordu.

5 Yahudiler bütün düşmanlarını kılıçtan geçirdiler, öldürdüler, yok ettiler. Kendilerinden nefret edenlere dilediklerini yaptılar.

6 Sus Kalesi’nde beş yüz kişiyi öldürüp yok ettiler.

7-10 Yahudi düşmanı Hammedata oğlu Haman’ın on oğlunu – Parşandata, Dalfon, Aspata, Porata, Adalya, Aridata, Parmaşta, Arisay, Ariday ve Vayzata’yı – öldürdüler. Ama yağmaya girişmediler.

11 Sus Kalesi’nde öldürülenlerin sayısı aynı gün krala bildirildi.

12 O da Kraliçe Ester’e, “Yahudiler Sus Kalesi’nde Haman’ın on oğlu dahil beş yüz kişiyi öldürüp yok etmişler” dedi, “Kim bilir, öbür illerimde neler yapmışlardır? İstediğin nedir, sana vereyim; başka dileğin var mı, yerine getirilecektir.”

13 Ester, “Eğer kral uygun görüyorsa, Sus’taki Yahudiler bugünkü fermanını yarın da uygulasınlar” dedi, “Haman’ın on oğlunun cesetleri de darağacına asılsın.”

14 Kral bu isteklerin yerine getirilmesini buyurdu. Sus’ta bir ferman çıkarıldı ve Haman’ın on oğlu asıldı.

15 Sus’taki Yahudiler Adar ayının on dördüncü günü yeniden toplanarak kentte üç yüz kişi daha öldürdüler; ama yağmaya girişmediler.

16 Krallığın illerinde yaşayan öbür Yahudiler de canlarını korumak ve düşmanlarından kurtulmak için bir araya geldiler. Kendilerinden nefret edenlerden yetmiş beş bin kişiyi öldürdüler, ama yağmaya girişmediler.

17 Bütün bunlar Adar ayının on üçüncü günü oldu. Yahudiler on dördüncü gün dinlendiler ve o günü şölen ve eğlence günü ilan ettiler.

Sorularımıza cevap verecek misin?

Evet, arkadaşlar bütün sorularınıza cevap vermeye çalışacağım. Devran’ın (ask.fm/diverseprospettive) soru bölgesindeki sorulara anlık cevap vermeye çalışıyoruz. Devran mail ya da Facebook yoluyla soruları gönderiyor bende bildiğim ölçüde cevaplıyorum.

Mail adresime de oldukça fazla soru birikmiş, bu aralar yoğun olduğum için ilgilenemedim. Fakat tekrar eden sorular mevcut, sorulara aynı cevapları tekrar tekrar vermek yerine maile gelen soruları toparlayıp İllüminati yazı dizisi içinde cevaplamayı düşünüyorum. Çok ilginç soruların yanı sıra kitap tavsiyesi isteyenler de var. Bir de benimle ilgili özel sorularda gelmiş, cinsiyetim, yaşım, mesleğim, evli olup olmadığım vb. birçok özel soru var. Künyem hakkında biraz bilgi veriyim;

29 yaşında, bir mühendislik alanında doktora öğrencisiyim, erkeğim. 2 kitabım var ama bu konularla alakası yok tamamen teknik kitaplar. Başka yerde yazmıyorum fakat zamanında bazı bloglara da başka nicklerle yazılar gönderdim. Ama şu an sadece Devran’ın bloğunda yazıyorum. Herhalde bu bilgiler bazı arkadaşların ısrarlı sorularını önleyecektir. Birde bazı arkadaşlar yüz yüze görüşüp konuşmak istediklerini yazmışlar. Keşke olabilse fakat biraz uzaktayız ama bir gün yolumuz düşerde gelirsek oralara neden olmasın. Saatlerce konuşup beyninizi şişirebilirim.

Sorularınız ve önerileriniz için;

Mail adresim: newarmariel@gmail.com

Bazı arkadaşlar hakaret içeren mailler atmışlar. Lütfen evriminizi tamamlayın artık, insan gibi eleştirin, iki küfür öğrenmişler onu yazıp duruyorlar, küfür edilecekse ben en büyüğünü ederim. İnsan gibi eleştirin, yiyorsa gelin yüz yüze konuşalım.

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 9 – Kral Davut’un Hikayesi (The Story of the King David) /// CC : @diversepro_blog


“Davut’un dev Calut’u yendiği meydanda (ayn-Calut) , Tatarlar(Moğollar) ve Müslümanlar(Memlüklüler) karşı karşıya geldi. Her iki orduda Guzlar(Oğuz Türkleri) vardı ve savaşın kaderini belirleyecek olan onlardı. Tatarların arasındaki Guzlar henüz iman etmemişlerdi, acıktıklarında bindikleri atın boynuna küçük bir çizik atıyorlar ve akan kanı koyun bağırsağına doldurup içiyorlardı. Hiç savaş kaybetmemiş bu orduyu yenmek imkansız gibi görünüyordu. Müslüman Araplar korku içinde dua ederken, Müslüman Guzlar kılıçlarını bileyerek, Hz. Davut’u anıyorlardı, çünkü burada Hz. Davut, Calut’u öldürmüştü.”

(3 Ekim 1260, Memlük komutanı Baybars’ın savaş öncesindeki değerlendirmesi, Al-Maqrizi’nin “Mawaiz wa al-’i’tibar bi dhikr al-khitat wa al-’athar” adlı kitabından)

Hz. Musa, İsrail oğullarını Mısırdan kurtardıktan sonra, onları vaat edilmiş olan Filistin toprakları için savaşa çağırdı. Fakat onlar küstahça “Sen ve Tanrın gidin savaşın” dediler. Allah onları ceza olarak yıllarca Sina çölünde maymun gibi dolaştırdı.

Hz. Musa’dan sonra Joshua(Yuşa) peygamber, onları savaşa ikna etti. İsrail oğulları Filistindeki Amelika kavmini yendi ve oraya yerleştiler. Bir süre orada yaşadılar. Joshua peygamberden sonra İsrail oğulları tekrar sapıttılar ve Allah onların başına Amelika kavmini tekrar musallat etti.

(Joshua(Yuşa) peygamber önderliğinde Filistin’e giriş)

Amelika kavminin Kralı Goliath(Kuranda Calut olarak isimlendirilir) çok iyi bir savaşçı idi. Çok uzun bir boyu vardı ve savaşlarda düşmanı korkutan bir zırhı giyerdi. Goliath, İsrail oğullarını yendi ve onları tekrar Sina çölüne sürdü. Hz. Musa’nın kutsal sandığını da İsrail oğullarından aldı. Bu sandığın adı Kuranda Tabut olarak geçer. Hz. Musa bu sandığı savaşlardan önce ordunun önüne koyarak ordusuna moral verdiği söylenir. Kutsal sandığı da kaybeden İsrail oğulları çaresizce çölde dua etmeye başladılar. Allah’tan kendilerine güçlü bir kral tayin etmesini ve Amelika ile savaşarak, yurtlarını tekrar almak istediklerini bildirdiler.

Bunun üzerine Samuel peygamber, bir çiftçi olan Saul’ü (Kuranda Talut olarak geçer) İsrail oğullarının başına, Allah’ın emriyle, kral tayin eder. İsrail oğulları hemen fitneye başlar ve bir çiftçinin kendilerine kral olamayacağını, ona tabi olmayacaklarını söylerler. Samuel peygamber ne kadar uğraşsa da bir çoğu itiraz eder ve savaşa gitmeyeceklerini Saul’ün krallığını kabul etmediklerini söylerler. Bunun üzerine Allah meleklere emir verir ve onlarda bir gece Musa’nın sandığını, Goliath’ın sarayından alarak, İsrail oğullarına geri getirirler. Bunun üzerine İsrail oğullarının bir kısmı savaşa katılmaya karar verirler ama çoğu gönülden bu savaşa girmek istememektedirler. Goliath’dan öylesine korkmaktadırlar ki bir çoğu savaş meydanına varmadan, yolda uygun buldukları yerde ordudan ayrıldı. Ordunun çok az bir bölümü Filisti’nin güneyine ulaşabildi. Uzun süre aç susuz yolculuk yapan ordu, su kaynağına yaklaştıklarında Samuel peygamber sudan içilmemesini söyler, çünkü Amelika’lılar su kaynağını zehirlemişti ve bu durum vahiyle Samuel’e bildirilmişti. Buna rağmen askerler su kaynağından su içtiler ve orada can verdiler. İsrail oğullarının ordusunun sayısı iyice azalmış, moralleri bozulmuş, yorgun, aç ve susuz savaş meydanına geldiler.

(Saul, Peygamber Samuel tarafından kral ilan edildi)

İki ordu karşılıklı iki tepeye yerleştiler. Amelikalılar zırhları, keskin kılıçları ve coşkuları savaşı bekliyorlardı, öte taraftan karşı tepedeki İsrail oğulları ise bitkin ve korku içinde savaşı ve hezimeti bekliyorlardı. Eskiden savaştan önce son kez anlaşılmaya çalışılır ve iki ordudan seçilen iki asker kendi aralarında savaşıyordu.

Goliath karşı tepeden, İsrail oğullarının ordusunun yanına kadar geldi, İsrailliler korkudan titriyorlardı. Goliath şöyle dedi ; “Bugün buradan çekip giderseniz sizi affedeceğim, bize karşı hiçbir şansınız yok, aranızdan karşıma çıkacak biri var mı? ” , bir süre bekledi fakat İsrail oğullarından kimse onun karşısına çıkamadı. Bunun üzerine Goliath, İsrail oğullarına hakaret etmeye başladı ve şöyle dedi; “Korkaklar, hepinizi öldüreceğim ama size 99 gün veriyorum, her gün buraya gelip karşıma birinin çıkmasını bekleyeceğim ama kimse çıkmazsa karşıma, 100. Gün hepinizi öldüreceğim”.

O günden sonra Goliath 99 gün boyunca İsrail oğullarının önüne gelerek, kendisi ile dövüşmek isteyen biri olup olmadığını söyledi. İsrail oğullarının moralleri bu durum karşısında iyice bozuldu. Savaştan kaçmak için sürekli bahane üretmeye başladılar, bir kısmı gizlice ordudan kaçmaya devam ettiler. Peygamber Samuel onlara sabırla beklemeleri gerektiğini telkin ediyordu, Allah’ın kendilerine elbet yardım edeceğini söylüyordu.

(Goliath 99 gün boyunca İsrail oğullarıyla alay etti)

Bu sırada ordunun içinde çoban Jesse’nin oğlu Davut’da bulunmaktaydı. Davut genç bir çocuktu, içine kapanık, her zaman sessiz ve itaatkar biriydi. Abilerine yardım eder, ağabeylerinin eşlerinin buyruklarını yerine getirir, yakacak toplar, kuyudan su getirir, koyunlara bakar ve benzeri işleri yapardı. Kısa boylu ve zayıf biriydi. Çocuk denecek bir yaşta orduya kapatılıp Allah adına savaşmak istiyordu.

İsrail oğulları korkuyla son günü bekliyordu. En sonunda 99. Gün Goliath karşılarına dikildi; “Bu gün size ölmekten kaçmanız için verdiğim son gün, hala aranızda korkak olmayan biri var mı” dedi. Bunun üzerine Davut’a vahiy geldi, melekler ona öne çıkmasını, Allah’ın kendisini koruyacağını söyledi. Bunun üzerine Davut hiç tereddüt etmeden öne çıktı ve Goliath’a doğru yürüdü. Goliath onu görünce gülmeye başladı, çünkü Golyat 3 metreye yaklaşan boyuyla tam bir dev gibiydi, karşısında ise zayıf çelimsiz bir çocuk duruyordu. Bunun üzerine Goliath, İsrail oğullarına dönerek; “Korkaklar karşıma çıkara, çıkara bir çocuğu mu çıkarttınız” diye alay ediyordu. Sonra Goliath karşısındaki çocuğun kendisiyle gerçekten savaşmak istediğini anlayınca sinirlenerek, hızla Davut’un üstüne koşmaya başladı. Melekler Davut’a yerden iki taş alarak, sapanıyla Goliath’a atmasını söylediler. Davut yerden aldığı iki taşı, sapanıyla savurarak Goliath’a doğru fırlattı. Taşlar Allah’ın izniyle öyle hızlandılar ki Goliath’ın kafasını delip geçtiler. Goliath olduğu yere yıkıldı ve öldü. Bunun gören İsrail oğulları çok büyük bir moral buldular ve karşılarındaki büyük Amelika ordusunu yerle bir ettiler.

(Dev olarak tasvir edilen Galiath Hz. Davut’a karşı)

Bu savaştan sonra İsrail oğulları tekrar Filistine yerleştiler. Saul’den sonra Davut kral tayin edildi. Hz. Davut’a Zebur indirildi. Hz. Davut’un sesi öyle güzeldi ki Zeburu okuduğu vakit çevredeki canlılar onu dinlemeye gelirlerdi. Davut’a madenleri işleme yeteneği de verildi. İlk örgü zırhı kendisi yapmıştır. Daha önceleri insanlar tüm metal zırh kullanıyorlardu, bu tür zırhlar hem ağır oluyor, hem de hareket kabiliyetini sınırlıyordu. Örgü zırh ise elbise gibi giyilerek askere oldukça kolaylık sağlıyordu.

Davut zırhında ve sancaklarında 6 köşeli yıldızı kullanıyordu. Daha sonra bu yıldız Davut yıldızı olarak anılacaktır ve günümüzde İsrail devleti’nin bayrağı olarak kullanılacaktır. Bugünkü İsrail bayrağına hakaret etmek sakıncalıdır aslında, o bayrağı kirleten bugünün Goliath’ı konumundaki Sionist Yahudilerdir. Allah er geç onları tekrar cezalandıracaktır.

Kuran-ı Kerimde Hz. Davut ile olan ayetler şunlardır;
“İsrail oğullarından bir cemaat Musa’dan sonra peygamberlerine: “Bize bir hükümdar gönder ki, Allah yolunda savaşalım” dediler. Peygamber. “Size muharebe farz olunursa korkarım ki, savaşmazsınız” dedi. Onlar: “-Niçin Allah yolunda savaşmayalım? Yurdumuzdan ve evlatlarımızın yanından çıkarıldık” dediler. Onlara farz kılındığında, birazı müstesna olmak üzere, savaştan yüz çevirdiler. ” (el-Bakara, 2/246)

“Peygamberleri onlara: Allah, Teâlâ size hükümdar olarak gönderdi dediğinde, onlar: O, bize nasıl hükümdar olur? Biz hükümdarlığa ondan daha layıkız. Onun malı da çok değildir. dediler. Peygamber. “Allah onu, sizin üzerinize namaz kıldı. Ona ilimde ve cisimde fazlalık (üstünlük) verdi. Allah, mülkü dilediğine verir. ” (el-Bakara, 2/247).
“Peygamberleri onlara şöyle dedi: Onun hükümdarlığına alamet; size, içinde Rabbiniz tarafından sekînet ve Musa ailesi ile Harun ailesinin mirası bulunan Tâbût’u meleklerin yüklenip getirmesidir. Eğer siz iman edenlerdenseniz, bunda sizin için ibret ve mûcize vardır. ” (el-Bakara, 2/248).

“Allahu Teâlâ sizi bir nehir ile imtihan ediyor. O nehirden içen benden değildir. Ondan eli ile ancak bir avuç içen bendendir” dedi. Onların pek azı müstesna, diğerleri içti. Tâlût ile iman edenler nehri geçtiklerinde: Bugün Câlût ve askerlerine karşı duracak takat bizde yoktur dediler. Allah’a kavuşacaklarını bilenler. Nice az bir topluluk vardır ki, Allah’ın izni ile daha çok olana galip gelmiştir. Allah, sabredenlerle beraberdir. ‘ dediler. ” (el-Bakara, 2/249)

Amâlika ordularının başında Câlût (Golyat) bulunuyordu. Câlüt’un ordusuyla karşı karşıya gelen mümin kitle söyle dua etti: “Ya Râb, üzerimize sabır ve sebat ihsan eyle, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfir kavme karşı bize yardım et. ” (el-Bakara, 2/250)
“Allah’ın izniyle, onları hemen hezimete uğrattılar. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah ona mülk ve hikmet verdi. Dilemekte olduğu şeylerden de ona öğretti.” (el-Bakara, 2/251).

Davut a.s. ile ilgili ayetler ve açıklamalar şöyledir;

Câlût’un öldürülmesiyle Amâlikalılar bozguna uğradılar, darmadağın oldular. Bu olaydan sonra halk, Hz. Dâvûd (a.s.)’a daha çok sevgi ve saygı göstermeye başladı.

Tâlût’un ölümünden sonra yerine Dâvûd (a.s.) geçti. Ona hem yönetim, hem peygamberlik verildi; “…Dâvûd’a dağları ve kuşları boyun eğdirdik. Onunla beraber tesbih ediyorlardı. Biz (bunları) yaparız.” “Ona, sizi savaşın şiddetinden korumak için zırh yapmayı öğretmiştik. Ama siz, şükrediyor musunuz ki?” (el-Enbiya, 21/78, 80)

“Andolsun Dâvûd’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. Ey dağlar, onunla beraber tespih edin ve ey kuşlar (siz de). Ve ona demiri yumuşattık.”, “Geniş zırhlar yap, dokumasını ölçülü yap ve (hepiniz) iyi isler yapın. Çünkü ben, yaptıklarınızı görmekteyim. diye vahyettik.” (Sebe, 34/10-11). Hz. Dâvûd (a.s.) hakkında Kur’ân-ı Kerim’den gelen rivâyetler; Dâvûd’un çok güzel bir sesi olduğunu, kendisine verilen Zebur’u okumaya baslayınca, dağların ve kuşların onu dinlemek üzere etrafında toplandıklarını bildirmektedir. Zebur dört büyük semâvî kitaptan birisi olup, yüzelli sûreden ibarettir. Bu kitap, ser’î hükümleri taşımadığı için Hz. Dâvûd, Hz. Musa’nın şerîati ile hükmetmiştir.

Yahudi kaynaklarında Hz. Dâvûd’un, Mizmar denen bir musiki âleti çaldığı kayıtlıdır. Kur’ân’da da: “(Her taraftan) gelen kuşlar da ona icabet ederler, hepsi onun nağmesine katılırlardı “, “Onun mülkünü kuvvetlendirmiştik. Kendisine hikmet ve açık konuşma, güzel konuşma vermiştik. “ (Sad, 38/19-20) buyuran Allah, aynı sûrenin 21. âyetinde, Hz. Dâvûd (a.s.) zamanında olan bir hâdiseyi de, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e söyle haber vermiştir: “Dâvûd’un yanına gelmişlerdi de, onlardan korkmuştu. Korkma dediler, Biz, iki davacıyız. Birimiz ötekinin hakkına saldırdı. simdi sen aramızda hak ile hükmet. Zulmetme. Bizi yolun ortasına (adalete) götür. “ (Sad, 38/22)

Kur’ân’da anlatıldığına göre bunlar iki kardeştiler. Birisinin doksandokuz koyunu, ötekinin bir tek koyunu vardı. Böyle iken doksandokuz koyunu olan öteki kardeşinin tek koyununu ister, aralarında tartışma çıkar. Tek koyunu olanı bu tartışmayı kaybeder. Hz. Dâvûd (a.s.)’a müracaat ederler. O, davacı olanlardan birini dinler, ötekini dinlemeden hükmünü verir. Bunu da Allah’u Teâlâ’nın kendisini imtihanı sanır. Ancak bu yaptığı hareket sebebiyle Allah’dan mağfiret dileyip secdeye kapanır, tövbe eder. Allah, onu affettiğini bildirir ve ona su vahyi indirir: “Ey Dâvud, biz seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma. Sonra seni Allah yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlara, Allahın hesap gününü unuttuklarından dolayı çetin bir azap vardır. “ (Sad, 38/26)

israiloğulları, Hz. Dâvûd zamanında en parlak dönemlerini yaşamışlardır. Dâvûd (a.s.) Kudüs’ü fethetmiş, kendisine başkent yapmıştı.

Hz. Dâvûd, hem hükümdar, hem peygamberdi. Bir nimet olarak bu iki özellik ona verilmişti. O, israiloğullarını kırk yıl yönetti ve Rabbine kavuştu. Hz. Dâvud (a.s.)’in yerine oğlu Hz. Süleyman (a.s.) geçti ve ona da peygamberlik geldi. Hz. Dâvûd, bir gün oruç tutar, bir gün yerdi.

Abdullah b. Amr’dan rivâyetle, Abdullah, her gün gündüzleri oruç tutar, geceleri de (nâfile) namaz kılardı. Onun bu durumu Rasûlullah’a bildirildiğinde Hz. Peygamber onu çagırdı ve şöyle buyurdu: “Bir gün oruç tut, bir gün iftar et. iste bu Dâvûd (a.s.)’in orucudur.”

Bir başka rivayette ise, Rasûlullah (s.a.s.) söyle buyurmuştur: “Allah’u Teâlâ ya en sevimli oruç, Dâvûd (a.s.)’in orucudur. O, bir gün oruç tutar, bir gün iftar ederdi. Allah’a en sevimli namaz da Dâvûd namazı idi. O, her gecenin yarısında uyur. Üçte birinde (nafile) namaz kılardı. Altıda birinde de yine uyurdu.” (Müslim, Siyam, 183; Nesâî, Siyam, 69). (Kaynak: İslamiyet.gen.tr)

Yahudiler ve Hıristiyanların bakış açısı?

Yahudiler ve Hıristiyanlar Hz. Davut ve onun oğlu Hz. Süleyman’ın zamanla Allah’a isyan ederek, günahkar olduğunu kabul ederler. Özellikle Hz. Süleyman’ın bir büyücü olduğuna inanırlar. Bazı Hıristiyanlar Davut ve Süleyman’ın sonradan Allah tarafından affedildiğini savunsa da genel tavır ikisinin dinden çıktığı yönündedir. Onlar bu iki peygamberi, kral olarak tanırlar ve “King David”, “King Solomon” olarak adlandırırlar. Peygamber efendimiz her iki peygamberinde salih kişiler olduğunu bildirdiğinde ilk başta Yahudiler peygamber efendimize itiraz ettiler. Hatta peygamber efendimizin ve İslamiyet’in bu yüzden şeytanın dini olduğunu bile iddia ettiler. Onlara göre Hz. Süleyman büyücüydü ve şeytanın tarafındaydı. Bu konuya bir sonraki yazımızda uzun uzun değineceğiz. Çünkü Hz. Süleyman ve ondan sonra yaşanan olaylar bugüne direkt etki etmektedir.

Yahudi ve Hıristiyanlar ise Davut’un hikayesini şöyle kabul ederler;

Musevi Kutsal Kitabı’nda (Eski Ahit) Davut’un hayat hikâyesi I. Samuel kitabının ikinci yarısı ile II. Samuel kitabının tamamını kapsar.
Birinci Yahudi kralı olan Şaul Allahın takdisini kaybeder. Bunun üzerine Peygamber Şamu’el (Samuel), koyun çobanı olan Yesse’nin (İng: Jesse) soyundan krallar geleceğini bildirir. Yesse’nin oğlu Davud kralın sarayına alınır. Şaul’un Filistinliler’le karşı yaptığı savaşta Davut tek başına dev Calud’a karşı savaşır; sapanıyla attığı taşla onu yener ve kafasını keser. Bunun üzerine Şaul Davud’u kıskanır ve öldürülmesini emreder. Ancak Davut’a derin bir sevgi ile bağlı olan Şaul’un oğlu Yonatan (İng: Jonathan), Davut’u korur ve kaçmasını sağlar. Davut yıllarca çölde yaşar, eşkiyalık yapar. Daha sonra Araplara sığınır.

Filistinlilerle yapılan bir savaşta Şaul ve Yonatan öldürülür. Davut pişmanlıkla onların yasını tutar. Yahudi ileri gelenleri tarafından 30 yaşında kral seçilir. Hebron’da kutsal yağla meshedilir. Kenanlılara ait olan Zion (Kudüs) kalesini ele geçirerek burayı kendine başkent yapar. Tanrı’nın On Emri’ni içeren sandukayı buraya getirerek büyük bir tapınak inşa etmeye karar verir. Ancak Peygamber Natan onu bu kararından vazgeçirir. (Tapınağı, Davut’un oğlu Süleyman inşa edecektir.) Davut, tüm Yahudi aşiretlerine boyun eğdirir, Ürdün ve Suriye’yi fetheder.

Davut evli bir kadın olan Batşeba’yı sever, kadının kocası olan Uriah’ı öldürterek Batşeba’ya sahip olur. Allah bunun üzerine kendisini lanetler; Batşeba’dan doğan oğlu yedi günlükken ölür. Mezmurların bir bölümü, Davut’un bu olay üzerine duyduğu acı ve pişmanlığı anlatır.

Son yıllarında Davut’un sevgili oğlu Abşalom babasına karşı isyan eder. Baba ile oğulun orduları karşı karşıya gelir; Abşalom öldürülür. Davut 36 yıl hüküm sürdükten sonra ölür. Yerine oğlu Şolomon (Süleyman) geçer. (Kaynak: Wikipedia)

Ek bilgiler;

Goliath ismi üzerine;
Savaşın yapıldığı yer günümüzde Araplar tarafından Ayn-Calut olarak adlandırılır. Yani Goliath Meydanı. Bu meydanda hiç yenilmeyen Moğollar’ı Memlüklüler ilk defa mağlup etmişlerdir ve bu savaştan sonra Moğollar orta asyadaki etkisini kaybetmiştir. Aynı vadide Müslümanlar Haçlı birliklerine ilk darbeyi vurmuşlardır.

(Ayn-Calut savaşı)

Çanakkale savaşı sırasında Goliath isimli dev İngiliz savaş gemisi Muavenet-i Milliye isimli küçük bir osmanlı gemisi ile batırılmıştır.
Bu gün oyun karakterlerinde dev yada aşırı güçlü karakterlere Goliath ismi verilmektedir.

Hz. Davut ve simgesi üzerine;

Hz. Davut altı köşeli yıldızı kurduğu devletin simgesi yapmıştır. Her ne kadar şu anki zalim İsrail devletinin bayrağı olarak büyük antipati toplasa da aslında kutsal bir simgedir. Biri yukarı bakan ve diğeri aşağı bakan iki piramit , bir yıldızı oluşturmaktadır. Hz. Süleyman zamanında da devletin bayrağı olarak kabul edilmiştir ve “Süleyman Mührü” adı daha sık kullanılmaktadır. Eski Türk boyları da Davut ve Süleyman a.s ‘ı çok sevdikleri için bu simgeyi çok kullanmışlardır. Cami ve medrese işlemelerinde sıklıkla altı ve sekiz köşeli yıldıza rastlanır.

(kaynak vikipedia)

Selçuklu oyması

Hz. Süleyman’ın mührü (Konya medreselerinden kalma tarihi eser)

(Dünyaca ünlü Türk kılıçlarının (Yatağan kılıcı) üzerine Hz. Davut gibi güçlü olması duasıyla Davut yıldızı (diğer adı Süleyman Mührü’dür) dövülürdü. Çünkü Türkler her zaman kendilerinden sayıca fazla olan düşmanlarla savaşıyorlardı.)

Gelecek yazımızda Hz.Davut’un oğlu Süleyman peygamberin hayatını ve dikkat çeken olayları inceleyeceğiz.

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 6 – Büyü, Sihir ve Simya’nın Cazibesi /// CC : @diversepro_blog


Zavallı budala! Sana gizlerin en büyüğünü, en önemlisini açık açık öğreteceğimize inanacak kadar aptal mısın? Hiç kuşkun olmasın ki, her kim Hermetik Filozofların yazdıklarını, sözcüklerin sıradan, sözel anlamlarıyla açıklamaya kalkışacak olursa, kendini bir labirentin dolambaçları içinde bulacaktır. Dışarı çıkması için elinde Ariadne’nin ona yol gösterecek ipliği de olmayacağından, kaçıp kurtulamayacaktır.

ARTEPHIUS (yazının sonunda Arthepius hakkında bilgi verilmiştir)

(Arthepius’un 1624 yılında, İngilterede basılan kitabı)

Bundan önceki yazılarımızda konunun tarihi ve felsefi kısmından bahsetmeye çalışmıştık. Bazı arkadaşlarımızdan olumsuz tepkiler aldık. En önemli tepki, anlatılan konuların İslam ile örtüşmediği mevzusu idi. Hatta beni kâfirlikle suçlayanlar bile oldu. Dinden çıkmış, sapkın biri olduğumu bile, dile getirenler oldu. Kimin daha dine yakın olduğunu ancak Allah bilir. Körü körüne beş vakit namaz kılmakla Allah’a yakın olamazsın. Araştırmalısın, okumalısın, öğrenmelisin. Burada anlattıklarımız bizim onlara inandığımız anlamına gelmez fakat onlara inanan gizli kardeşliklerin bulunduğunu bilmemiz gerekir. Düşmanı yenmek için onun gibi düşünebilmelisin.

Arkadaşlar şu an dünya üzerine hâkimiyet kurmuş bir gizli kardeşlik örgütünü anlamak istiyorsak, onların beslendiği kaynakları anlamaya çalışmalıyız. İllüminati olarak adlandırdığımız bu gizli kardeşlikler, temelini başta İsrailiyat, Hıristiyanlık, Meditasyon, Hermetizm, Satanizm, Büyü vb. kadim(eski, antik) konulardan oluşturmaktadır. Bu yazı dizisinin devamını getirebilirsem ve siz tümünü okuyup üzerinde kafa yorarsanız, anlatılan konuların bir puzzle gibi yerine oturduğunu göreceksiniz.

Aldığımız ikinci tepki ise anlatılanların üstü kapalı olduğu mevzusu idi. Okuyucular maalesef çok uzun yazıları sevmedikleri için bildiklerimi özetlemeye çalışıyorum. Resimlerle destekleyerek, anlatımı akıcı yapmaya çalışıyorum. Anlatımda her şeyi açıklamaya çalışıyorum. Kesinlikle birilerine kendimi kanıtlamak ya da ukalalık yapmak gibi bir amacım yok. Anlamadığınız konuları istediğiniz gibi sorabilirsiniz. Kendiniz araştırarak öğrenirseniz hem anlatıcının(yani benim) etkimde kalmazsınız hem de konuyu daha iyi özümsersiniz.

Eğer bu yazı dizisinin devam etmesini istemiyorsanız bunu yorumlarda yazabilirsiniz. Kesinlikle bir daha bu konular hakkında yazmam. Bazı bloglarda, internet kahramanlarının çeşitli şehir efsanelerini İlluminati ile harmanlayarak anlattıklarını ve çok popüler olduklarını görmekteyiz. Benden bu şekilde kaynağı belirsiz yazılar yazmamı lütfen beklemeyin.

Gelelim büyü ve sihir mevzusuna, her zaman belirttiğimiz gibi masonik örgütler birçok kanaldan beslenmektedirler. Bu kanallardan en önemlilerinden biri ise büyü ve sihir mevzusudur. Masonluğun ilerleyen derecelerinde kişilere çeşitli büyü yapma yöntemleri de öğretilmektedir. Özellikle kötü amaçlar için kullanılan kara büyü yöntemleri masonlukta revaçtadır.

Sihir, insanlara yönelik olarak tabiatüstü gizli güçlerin yardımı ve aracılığıyla belli bir maksadı gerçekleştirmek ve belli bir gayeye ulaşmak için uygulanan ve etkili olduğu kabul edilen eylem; bir şeyin veya olayın gerçek hüviyetinden uzak olarak başka bir halinin gösterilmesidir. Sihir, İslam’ın kesin olarak yasaklayıp reddettiği bir inanç ve işlem olup tabiat kuvvetleriyle insanlara bir takım etkilerin yapıldığı söylenen ilkel bir anlayış ve olgudur.

(Süleyman tapınağından bir parça)

Peki dinimizde büyü ve sihir var mıdır? Kuranı kerime göz atacak olursak, orada Hz. Süleyman peygamberin dönemine dikkat çekildiğini açıkça görebiliriz;

“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tâbi oldular. Hâlbuki Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara sihri ve Babil’de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir olmayasınız, demeden hiç kimseye öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah’ın izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler. Onlar, kendilerine fayda vereni değil de zarar vereni öğrenirler. Sihri satın alanların ahiretten nasibi olmadığını çok iyi bilmektedirler. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu anlasalardı!” (Bakara Suresi /102)

Ayetten de açıkça anlaşılacağı gibi büyü ve sihir kesinlikle mevcuttur. Ayrıca Allah Felak süresinde “düğümlere üfleyenlerin şerrinden” Allah’a sığınılmasını söylemektedir. Düğüme üflemekte çok eski bir büyü yöntemidir. Zarar verilmesi istenen kişinin adı anılarak bir ipe düğümler atılır ve çeşitli sözler söylenir. Bu düğümlenmiş ip kimsenin bulamayacağı bir yere gömülür. Bundan sonra kişi kendini iyi hissetmez ve hastalanır. Bazı hadis kitaplarında bir kadının peygamber efendimize böyle bir büyü yaptığı ve bu yüzden Felak ve Nas sürelerinin indirildiği açıklanmaktadır. Nas süresinde ise cinlerden ve insanların şerrinden Allah’a sığınılması gerektiği belirtilmektedir. Bazı sihirlerin oluşabilmesi için, büyücülere cinlerin yardım ettiği söylenmektedir. Her iki süre dua mahiyetinde olup insanları bu tür zararlardan korumak için indirilmiştir.

Büyü, eski kavimlerde mevcuttu. Keldânîler’de, Keldânî büyüsü, her yere dağılmış olan perilerin tabiat hadiselerini vücuda getirdikleri itikadına dayanıyordu. Bazı yaratıklar şeytanî bir kuvvetle mücehhez idiler. Bununla beraber, bu kuvvet erkekten ziyade kadında bulunuyordu. Cadılar ve şeytanlar insanların bedenine girmek gücüne sahip idiler.

Mısır’da: Musa (a.s.)’dan evvel Mısırlılar, kanunen caiz olan bir büyü kabul ediyorlardı. Ancak kanunen yasak olan büyünün her türlü icra usullerini daha az bilmez değillerdi.

Sihirbazların hayata ve ölüme tasarruf ettiklerine, iyi veya kötü cinleri yardım için çağırma gücüne sahip olduklarına ve tabiat kuvvetlerini diledikleri gibi kullanabileceklerine inanıyorlardı.

Uzak Şark’ta: Çinliler büyünün her türlüsüne karşı derin bir alâka besliyorlardı. Konfüçyüs’ten önceki dönemlerde Wu denilen bir tür cadı, devletin sosyal yapısında resmi bir mevki sahibi idi. Büyü usulleri arasında geleceği bilerek geleceğe ait hususları söylemeye, cinleri uzaklaştırmaya alışıyorlardı.

Yunan-Roma’da: Görünmez kuvvetleri beşerin iradesine mahkûm kılmak sanatı, Yunan-Roma medeniyetinde Şark’ta olduğundan daha az rağbet bulmuş değildi. Yunan sihirbazları daha çok kendilerine hizmet edebilecekleri ümidiyle yabancı ilâhlara müracaat ediyorlardı. Tesalya kıtası gizli sanatlara mensup en meşhur adamları yetiştirmekle meşhurdu. Büyü, imparator Ogüstüs zamanında, büyük bir ehemmiyet kazanmıştı.

Yahudilikte: Sihre itikat pek revaçta idi. Perileri davet etmek, şeytanları insanın iradesine mahkûm kılmak, her türlü harikalar, hulâsa medeniyette şöhret bulmuş itikatların bütünü Yahudilikte mevcuttu. Yahudiler büyü formüllerinde, eski zamanlardaki geleneklerden yahut yabancı dinlerden gelen cin ve peri isimlerini almışlardır.

İslâm toplumlarında: Müslümanlardan bazıları büyüde Yahudilerden, Suriyeliler’den, İranlılar’dan, Keldânîler’den ve Yunanlılar’dan ders almışlardır. Tütsü, tılsım, muska, cadılık, fala bakmak vs. hep oralardan gelmiştir. Müslümanlar cinlere inandıkları için bu inanç sihre inanmaya da yol açabiliyordu. Rasûlullah (s.a.s.) “isabet-i ayn”a, yılan sokması ve genellikle hastalıklara karşı rukyayı yani duayı caiz görmüştür. Fakat büyü ile Hz. Peygamber’in (s.a.s.) duası arasında hiçbir ilişki yoktur. Bir takım fal kitapları vardır ki kelime ve harflerin suretiyle geleceği bilmeye çalışırlar.

Batı dünyasında: Bütün milletlerin arşivleri tetkik olununca, büyüye müteallik bu türlü inançlara rastlanır. Keltler, Teutonlar, İskandinavlar, Finler, Doğu milletleriyle bu konuda birçok esaslı benzerlikler göstermektedirler. Bugün akıl ve mantığın ilerlemesiyle büyünün ortadan kalktığına inanmak pek cesur bir davranıştır. (Kaynak: İslam Ansiklopedisi)

Masonlukta ise büyü ve sihrin kökeni eski Mısır ve Babildir. İsrailoğulları henüz Hz. Musa hayatta iken dahi Eski Mısır’da gördükleri putların benzerlerini yapıp onlara tapınmaya başlamışken, Hz. Musa’nın vefatının ardından daha ileri sapmalara kaymaları zor olmamıştır. Kuşkusuz tüm Yahudiler için aynı şey söylenemez, ama aralarından bazıları Mısır’ın putperest kültürünü yaşatmış, dahası bu kültürün temelini oluşturan Mısır rahiplerinin (Firavun büyücülerinin) öğretilerini sürdürmüş, bu öğretileri Yahudiliğin içine sokarak onu tahrif etmişlerdir.

Eski Mısır’dan Yahudiliğe devrolunan öğreti, Kabala’dır. Kabala da, aynı Mısır rahiplerinin sistemi gibi, ezoterik (gizemli) bir öğreti olarak yayılmış ve yine Mısır rahipleri gibi temelde büyü ile ilgilenmiştir. Ünlü Yahudi araştırmacı Shimon Halevi, “Kabala, Tradition of Hidden Knowledge” (Kabala, Gizli İlmin Geleneği) adlı kitabında Kabala’yı şöyle tanımlamaktadır: “Pratikte Kabala, kötülüklerle ilgilenmenin yolu ve semboller yoluyla psikolojik dünya üzerinde güç kazanmanın tehlikeli bir sanatı ve büyüye dayalı bir formudur.”

Kabala’yı felsefelerinin temeli edinen masonlar, elbette büyü ile ilgilenmektedirler. Ancak çok üst dereceli masonların bildiği ve katıldığı büyü ayinleri masonlukta büyük önem taşır:

“İnisyatik ve hermetik gelenek içinde yer alan masonluğun geniş manadaki büyücülükle bir yakınlığı vardır.” (Tarihte ve Günümüzde Masonluk, Paul Naudon, sf.186)

Çırak, Kalfa, Usta isimli mason yayınında, masonik yemin töreni şöyle anlatılır:

“Tören üç kısımdan oluşur: Yakarma, söz verme, lanetleme. Yakarma: Masonik ilahlara ve şeytani kuvvetlere, yemin garantisi olarak çağırıda bulunur. Söz verme: şeytana verilen yeminin konusudur. Lanetleme: yeminin tutulmaması halinde uygulanacak ölüm cezasıdır.” (Çırak, Kalfa, Usta, sf.40)

Masonlukta şeytan karanlığı aydınlatan bir güç olarak tasvir edilir:

“Şeytanın feneri ulaşacağın yerdeki karanlığı aydınlatır.” (Mason Dergisi, s.29, sf.23)

Masonluk, Kabala’nın prensipleri doğrultusunda, kara ayin denilen törenleri, felsefesinin en önemli unsurlarından saymaktadır.”Masonluğun bazı kolları evreni etkilemek için büyücülüğün icrasını kendilerine amaç edinmişlerdir.” (Tarihte ve Günümüzde Masonluk, Paul Naudon, sf.186)

Masonik kaynaklarda anlatıldığına göre, masonlukta 33. dereceye gelecek kişide aranılan en önemli özelliklerden biri, medyumluğa olan yatkınlığıdır. 7 yılda bir, 7. ayın 7. gününde 7 büyük locadan 7 medyum üstadın katılımıyla toplantılar yapılır.

Masonluğun bilenen sembollerinin haricinde, sadece büyü törenlerine has tütsü, cam küre gibi malzemeler toplantının dekorunda yer alır. Masanın üzerine bir keçi kafatası konur. 7 kollu şamdanın 7 mumu yakıldıktan sonra seans başlar. Kabala’daki büyülü kelimeler dakikalarca tekrarlanır. Tören sırasında kimse konuşmaz, birbirine bakmaz dikkat dağıtacak en ufak bir hareket yapılmaz. Bu ayinler masonların dış dünyadan en çok gizlemeye çalıştıkları sırlarından birisidir. Düşük dereceli masonlardan hiçbirisinin bu ayinlerden haberi olmaz.

Şeytana tapınma ayinlerinin bir masona açıklanması için, masonların deyimiyle masonik ilkelerle, iyice yoğrulmuş olması gerekir. Ancak yeterli “olgunluğa” geldiğinde kendisine bu sır verilir. Dereceler içinde giderek yükselen mason, Allah inancını, ahlaki değerlerini yitirecektir.Sonuçta ulaşacağı en önemli sırlardan birisi, kara büyü ayinleridir.Masonluğun felsefesinin temelini de bu sır oluşturmaktadır. Bu gücün hak dine olan nefret ve düşmanlığının kökeninde de bu gerçek yatmaktadır. (Kaynak: DinlerTarihi.net)

SİMYA NEDİR?

Simya veya Alşimi; (Arapça’daki “alkheemee” kelimesinden gelir, İngilizce’ye “alchemy” olarak geçmiştir). Hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir. Simya; kimya, metalurji, fizik, tıp, astroloji, semiotik, mistisizm, spiritüalizm ve sanat’ı bünyesinde barındırır.

Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak Mezopotamya, Eski Mısır, İran, Hindistan ve Çin’de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan’da, Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa’da simyaya ilgi duyulmuştur.

Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus’a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm’le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar ‘ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve hermetik dalları modern spiritüel(ruhsal) simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

Günümüzde simya, mistik, ezoterik ve sanatsal yönleri nedeniyle bilim tarihçileri ile filozofların ilgi alanına girmektedir. Simya, modern bilimin temelini atan disiplinlerden biridir ve günümüz kimya ve metalürji endüstrilerinde kullanılan birçok madde ve işlem eski dönem simyacılarının keşfidir. (Kaynak: Wikipedia Alchemy Maddesi)

İslamiyet’te Simya, Müslümanların eski mısır ve yunan eserlerini Arapçaya çevirmesi ile başlamıştır. Zamanın Müslüman bilginleri bu konuya önem vermişlerdir. Özellikle Abbasiler döneminde yaygınlık kazanmıştır. Müslüman alimler Hz. Musa zamanında yaşayan ve çok zengin olan Karun’un Simya biliminde ileri gittiği ve bakırı altına çevirerek zengin olduğunu söylerler. Bu durum ayette de şöyle geçmektedir.

Karun dedi ki: “Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla bana verilmiştir.” Bilmez mi ki gerçekten Allah, kendisinden önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve insan sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır. Suçlu-günahkârlardan kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi, 78)

Burada Karun sahip olduğu bilginin zenginliğine vesile olduğunu söylüyor. Bazı Müslüman âlimler ise bu bilginin simya olduğunu belirtmektedirler.

Türk tasavvufunda da ruhsal simyanın yeri büyüktür. Bu konu ile ilgili Alman yazar Rudolf von Sebottendorf ‘un kitabını tavsiye edebilirim.

Ek bilgiler:

Althepius Kimdir?

Altephius Endülüs Emevileri zamanında dünyaya gelmiş Müslüman bir simyacıdır. Asıl adı tam bilinmemekle berbaer Al-Hafız lakabı batı literatürüne Artephius olarak geçmiştir. Bir çok ilaç geliştirmiştir. Metallerin güçlendirilmesi üzerine çalışmıştır. Süt ürünlerinin mayalarını keşfeden ilk insan olduğu söylenir. Peynir, yoğurt, tereyağı gibi ürünlerin saflığını artırmıştır. Onun gizli kitabı olduğu söylenen metinler 14. Yüzyıldan itibaren Avrupada kitap olarak basılmıştır. Kendisi ayrıca erginlenmiş bir sufiydi. Felsefe ve tarih üzerine de pek çok görüşü mevcuttur.

Rudolf von Sobettondorf kimdir?

Yaşamının yarısı Türkiye’de geçen ve Türk vatandaşı olan Sebottendorf(1875-1945), Birinci Dünya Savaşında bir süre Kızılay’ın başkanlığını yaptı ve Balkan savaşlarında Türklerin yanında çarpışarak yaralandı. Türkiye’de Bektaşiliğe, Gülhaç’a ve Masonluğa giren Baron, 1924 yılında bu ünlü kitabı (Eski Türk Masonlarının Uygulamaları) yazarak sırlarını açıkladı. Bir süre Almanya’da kalıp ünlü Thule örgütünü kurdu ancak 1934 yılında Hitler’in emriyle Gestapo tarafından tutuklanıp toplama kampına gönderildi. Çok geçmeden Türk vatandaşı olması dolayısıyla Türkiye’ye iltica etti ve burada 1945 yılında esrarengiz bir şekilde öldüğü kaydedilir. Ancak ölmediğini iddia edenler vardır.

Büyü çeşitleri nelerdir?

AK BÜYÜ

Ak Büyü ile uğraşan kişi temiz ruhlu, iyi niyetli, hatta dindar biri olarak tanınır. Ak ile Kara Büyü ayrımını antik uygarlıklarda Asur ve Babil’de buluyoruz. MÖ. 1800 yılında Kral Hammurabi Kara Büyüyü yasaklamış, uymayanları ölümle cezalandırmıştır.

Ak Büyünün amacı şifadır, destektir. Yorumlara göre örneğin, aşk büyüsü de bu kategoriye girer ama aslında bu bir çeşit zorlamadır. Ak Büyü ile Kara Büyü arasındaki farklılıklar sadece niyet, amaç ve formüllerle belli olmuyor; kullanılan malzemelerde farklıdır. Ak Büyüde ateş, altın, ayçiçeği, cıva, elma, elmas, fasulye, fildişi, gümüş, horoz, inci, incir, kurşun, kuşkonmaz, portakal, sarımsak, su, süt, sirke, tavuk, tuz, yumurta, zeytinyağı kullanıldığı gibi, Kara Büyüde ceset parçaları, idrar, kan, karga, kedi (kara), kurbağa, kurt kanı, timsah dişleri, toprak (mezarlıktan), tüy (kara tüy) yarasa (gözleri ve kanı) kullanılmaktadır.

KARA BÜYÜ

Ak Büyünün ve ak büyücünün karşıtı olan Kara Büyü, onu uygulayan ise Kara Büyücüdür. Amacı kötülüktür, zarar vermektir ve cinayete, ölüme kadar gidebilir. Ak Büyücünün tersine Kara Büyücü özverici değil, kibirli ve fırsatçıdır, maddiyata bağlıdır.

Allah’tan nefret eder, doğanın kurallarına karşı gelir ve kendisini yüceltebilmek, güçlerini arttırabilmek için her şeyi yapabilir ve yapar.

Kara Büyü ya şeytanla bağlantılıdır ya da ölü ruhlarla (nekromansi), her ne kadar Hz. Musa’dan başlamak üzere bütün dinler bunu bir sapkınlık sayıp yasakladılarsa da, antik çağlardan beri ölülerin ruhlarını çağırıp sayesinde geleceği öğrenmeye çalışmak, yani, ölü falını uygulamak oldukça yaygın bir dönemdi. Özellikle Orta Çağ büyücülüğü bununla sık sık beslenmiştir. Orta Çağ tanrı bilimcilerinden Rabano Mauro şöyle yazmıştır; Ölü falına bakanlar, kötü duaları ile ölüleri diriltenler, geleceği öngörüp sorulara cevap vermelerini temin eden kişilerdir. Ölüleri çağırabilmek için ceset kanı gerekiyor, çünkü bu işlemlere yardımcı olan cinler kandan hoşlanırlar.

KIRMIZI BÜYÜ

Kırmızı Büyü olumsuz amaç ve niyetleri, uygulamaları ile Kara Büyünün bir çeşidi yandaşıdır. Belki de en gerçek ve bu yüzden en tehlikeli büyüdür. Şeytan’ın, kötü ruhların büyüsüdür ve işlemlerinde ayinlerinde kaz kullanır, kurban keser.

Büyüsel işlemler çoğunlukla olumlu (Ak Büyü) veya olumsuz (Kara Büyü, Kırmızı Büyü) bir enerji akışına dayalı olduğu söyleniyor. Bir enerji bedensel bir organa, psiko-somatik (ruhsal-bedensel) bir işleve yöneltilebilir. Tarihte birçok el yazması büyü kitabı hazırlanmıştır. En ünlülerden biri 15. Yüzyıla ait olduğu sanılan, önceki yüzyılda gizem ustası Mc Gregor Mathers tarafından ilk kez İngilizce ye çevrilen sihirbaz Ma Abra-Melin’in Kutsal Sihir Kitabıdır. (The Book of the Sacred Magic of Abra-Melin the Mage). Kitaba göre maddi dünya kötü ruhlar tarafından yaratılmıştır, ancak sihirbaz, koruyucu meleğinin yardımıyla ve büyüsel uygulamalara başvurarak, kötü güçlere karşı koyabilir hatta kötü ruhları yönetebilir.

Kırmızı Büyünün çeşitleri arasında önemlisi, merkezi Haiti olan, oradaki yerliler ve melezler tarafından uygulanan Vudu (Voodoo) dur. Kökenleri, Afrika’nın totemlere dayalı inançlarına bağlıdır. Vudu Büyücülüğünde düzenlenen ayinlerde dansların, müziğini kendinden geçmelerin, kurban edilen hayvanların (kaz, horoz, karakeçi) nedeni ve amacı adları Loas olan bazı ilkel güçleri (ölü ruhları) harekete geçirmektir. Trans haline geçen vudu rahibeleri, birer medyum gibi hareket ederek bu güçlere teslim olurlar. Vudu’ya benzer bir uygulamaya Brezilya yerlilerinin Macumba (Makumba) törenlerinde rastlarız.

Macumba, temelde cinsel büyücülüğe bağlıdır, erotizmi boldur. Vudu ayinleri daha çok mezarlarda yer alırken, Macumba için mekân olarak açık alanlar ya da ormanlar tercih edilir.

Yazan: ARMARIEL

İllüminati 4 – Düşen Melekler (Fallen Angels) /// CC : @diversepro_blog


“Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başladı, kızlar doğdu. İlahi varlıklar insan kızlarının güzelliğini görünce beğendikleriyle evlendiler. İlahi varlıkların, insan kızlarıyla evlenip çocuk sahibi olduğu günlerde ve daha sonra yeryüzünde Nefiller(devler) vardı. Bunlar eski çağ kahramanları, ünlü kişilerdi.”

Tevrat, Tanah, Yaratılış 6, 1-4

Kuran’da melekler hakkında, Yahudilik ve Hıristiyanlığa göre, fazla bilgi bulunmamaktadır. Kuran’da üç büyük meleğin ismi geçmektedir, Cebrail, Mikail ve İsrafil, evet yanlış duymadınız, Azrail ismi asla geçmemektedir. Azrail ismiyle değil, Melekül-mevt (ölüm meleği) şeklinde geçmektedir. (Azrail ismi bize İsrailiyattan geçmiştir). Bunun dışında Kuran’da insanların günahlarını ve sevaplarını yazan (kiramen katibin), kıyamet günü sorgulayan(münker nekir) meleklerden de bahsetmektedir. Peki neden Allah Kuran’da fazla bilgi vermemiştir? Bana göre önceki insanlara, Allah melekler hakkında daha fazla bilgi verdi. Fakat zamanla insanlar melekleri ilah edinmeye başladılar. Bu yüzden Kuran’da melekler mevzusu fazla anlatılmamıştır. Embesil insanlar arasında muhtemelen şöyle bir diyalog yaşanmıştır;

– “Qanqa, ben Cebrail’e tapınacağım, bi farklılık olsun yaaa,”

– “Bende Mikail’e tapıcam, adam cool ya, çok karizmatik ismi var”

İslam kültüründe olmayan fakat tüm eski uygarlıklarda bahsi geçen, mitolojilerde anlatılan, İsrailiyat ve İncil’de bahsedilen bir konu vardır; Düşen Melekler. Bu konuyu şimdi iyi anlarsak ilerde Masonların neden bu konuya önem verdiklerini daha iyi anlayabiliriz. Bu konu hakkında en detaylı bilgiyi “Enok’un Kitabı” olarak anılan ve 1773 yılında Habeşistan’da bir manastırda bulunan eski bir kitap vermektedir. Kitap’ın ne zaman yazıldığı bilinmemektedir fakat içerik olarak bakıldığında Nuh tufanından önce yazılmaya başlandığı ve ilerleyen zamanlarda da kitaba eklemeler yapıldığı zannedilmektedir. Öyle olsa dünya hakkında en eski metinleri tıpkı semavi kitaplardaki gibi bir anlatım tarzıyla anlatması manidardır.

Şimdi Enok’un Kitabında 7. Bölümü ve 8. Bölümü buraya alıntılayalım;

7.Bölüm

· 1. İnsanoğlu çoğalınca, güzel ve alımlı kızları oldu.

· 2. Melekle, göklerin çocukları onları görüp, onlara karşı şehvet hissettiler. Birbirlerine dediler ki: “Gelin insanların arasından kendimize eşler seçelim ve onlardan çocuklarımız olsun.”

· 3. Sonra liderleri Semyaza onlara dedi ki: “Bunu yapmayı gerçekten kabul etmeyeceğinizden

· 4. Ve büyük günahın cezasını tek başıma çekmek zorunda kalacağımdan korkuyorum”

· 5. Onlarda ona dedi ki: “Yemin edelim”

· 6. “Ne olursa olsun bu yeminden vazgeçmeyeceğimize dair karşılıklı, yemin edlim”

· 7. Sonra hep birlikte yemin ettiler ve planı uygulayacaklarına dair söz verdiler. Toplam iki yüz kişi, Yeret’in (muhtemelen İdris’in babası Yerd) zamanında Hermon Dağı’nın zirvesine indiler.

· 8. O dağa Hermon Dağı demişlerdi, çünkü bu iş için birbirlerine yemin etmiş, vazgeçmemek üzere lanet okumuşlardı.

· 9. Liderlerinin isimleri şöyleydi ; “ Semyaza, Araklba(Urakabaramel), Ramael, Kokablel, Tamlel, Ramlel, Danel, Ezeqeel, Baraqiel, Asael, Armariel(Armaros), Batarel, Ananel, Zaqiel, Samsapel, Satarel, Turel, Yomyael, Sariel(Azazel)”. İki yüz meleğin liderleri bunlardı.

· 10. Onlarla birlikte olan diğer tüm meleklerle birlikte kendilerine eşler aldılar. Her biri kendine bir eş seçti ve onlarla birleşmeye, kendilerini onlarla kirletmeye başladılar. Onlara büyü öğrettiler. Onları bitkiler konusunda ustalıştırmak için kök kesmeyi de öğrettiler.

· 11. Sonra kadınlar hamile kaldı ve boyları 135 ulak (oldukça uzun bir ölçü anlatılmak istenmiş oolmalı) olan devler doğurdu.

· 12. Sonunda insanlar onları besleyemeyecek hale gelene kadar, bu devler insanların ürettiği her şeyi tüketti.

· 13. Ve devler yemek için insanlara döndü ve onları yediler. Kuşlara, yabani hayvanlara, sürüngenlere, balıklara karşı günah işlemeye ve sonra birbirlerinin vücutlarını yemeye, hatta kanını içmeye başladılar.

· 14. Ve dünya bu vicdansızlardan şikayetçi oldu.

8. Bölüm

1. Azazel insanlara kılıç,bıçak,kalkan ve zırh yapmayı öğretti. Ayrıca onlara metal işçiliklerini gösterdi: Bilezikler,takılar, boya kullanımı,kaşların güzelleştirilmesi, en değerli ve seçkin taşların kullanımı ve topraktan çıkan maddelerin ve metallerin boyanması.

2. Kötülük arttı çok zina işlediler ve yoldan çıktılar.

3. Semyaza, büyü yapmayı ve kök kesmeyi

4. Armariel (Armaros) büyü çözülmesini

5. Baraqiel Astrolojiyi

6. Kakabel takım yıldızlarını

7. Ezeqeel bulut bilgisini

8. Araqiel toprak bilgisini

9. Shamsiel güneş bilgilerini ve

10. Sariel de ayın hareketlerini öğretti.

11. İnsanlık mahvoldukça çığlıkları göğe yükseldi”

Evet Enok’un kitabı olayı bu şekilde açıklamakta. İsrailiyat yazmalarına göre ise durum şundan ibarettir. Allah Adem’i yaratınca meleklerden bir tanesi (İslamiyet’e göre cinlerin ulularından biri, İblis) ademe secde etmiyor ve bulunduğu makamdan indiriliyor.

Şeytan, Adem ve eşini kandırıp cennetten kovulmalarını sağlıyor. Yeryüzünde insanlar çoğalmaya başlıyorlar. İnsanlara yardım etmeleri için Allah, “Grigori” olarak adlandırılan melekleri görevlendiriyor. Yukarıda sayılan melekler grigorilerin önde gelenlerinin isimleridir. Bunlar zamanla insanlara hayran oluyorlar, onlar gibi yaşamak istiyorlar ve insanlarla ilişki kurup yeni tür insanların ortaya çıkmasını sağlıyorlar. Bunlara Nefilim(Nephilim) deniyor. Bunlar normal insanlara göre daha iri oldukları için dev olarak adlandırılıyorlar. Sümer, Asur, Babil, Mısır yazmalarında nephilimlerden çokça bahsedilir, hatta bununla ilgili en geniş bilgiler Gılgamış destanında da yer almaktadır. Tabi ki melekler insanlara savaşmayı, büyü yapmayı, zinayı da öğretiyorlar, dolayısı ile insanlar arasında kötülük artıyor. Nuh’a kadar bir çok peygamber insanları uyarsa da insanlar azıtıyor, Grigorilere tapmaya başlıyorlar, nephilimlere tapmaya başlıyorlar vs. Bunun üzerine Allah, Nuh tufanını gerçekleştirerek insanoğlunu adeta yeniden dünyaya yerleştiriyor.Bir nevi resetleme işlemi gerçekleştiriliyor. Tufandan sonra kalan gizli bilgilerin bir kısmı insanlar arasında yaygınlaşsa da durumun vahametini önlemek için rahipler bilgileri gizli bir şekilde, belirli seviyeye gelmiş kişilere aktarmaya devam ediyorlar.

Peki şeytan kimdir? Halk genelinde şeytan tek bir varlık gibi algılansa da dinimizde şeytan deyimi İblisin yolunu takip ederek kötülük yapan tüm ifritlere verilen genel addır. O zaman şöyle diyelim, Adem’e secde etmeyen varlığın ismi İblis’tir. Hıristiyanlara göre bu varlığın adı Lucifer’dir. Lucifer’in kelime anlamı “ışık veren” manasındadır. Lucifer Venüs’ün meleği olarak da adlandırılmaktadır. Azazel’in, Lucifer ile aynı varlık olduğunu savunan kişiler olsa da bana göre ikisi aynı varlık değil, bana göre Azazel grigorilerin lideriydi. Kabalaya göre Venüs’e bağlı olan Lucifer’in diğer adı “Baal” dır. Tarihta bazı milletlerin Baal’e taptıkları yani şeytana taptıkları bilinmektedir. Saffat süresine bir göz atalım:

İlyas da elçilerdendi . Kavmine demişti ki: “(Allah’ın azabından) Korunmaz mısınız? Yaratanların en güzeli, sizin Rabbiniz ve daha önceki atalarınızın Rabbi Allah`ı bırakıp da Baal’e mi yalvarıyorsunuz? Sizin Rabbiniz ve önceki atalarınızın Rabbi olan Allah’ı” Saffat Süresi 123- 126

İslam alimleri kabaladan ve diğer dinlerden bihaber oldukları için Baal’i güneş veya mars gezegeni olarak kabul etmişlerdir. Fakat Baal, ışık saçan Lucifer’in ta kendisidir. Ünlü tefsir alimi Mevdudi’den bir alıntı yapalım:

İsrailoğulları Mısır’dan çıktıktan sonra Filistin’e ve Doğu Ürdün’e geldikleri dönemde, Tevrat’ın şiddetle şirki reddeden bölümlerine ve “müşriklerle evlenmeyiniz” şeklindeki apaçık hükmüne rağmen, onlar müşriklerle evlenmiş, onlarla sosyal ilişkiler kurmuş ve dolayısıyla şirk hastalığı kendilerine de bulaşmıştır. Kitab-ı Mukaddes’in açıklamasına göre, İsrailoğulları’ndaki bu ahlâkî ve dini çöküş, Hz. Musa’nın halifesi, Hz. Yeşu b. Nun’un vefatını müteakip başlamıştır:
“İsrailoğulları Allah’ın huzurunda kötülük yaptılar ve Baal’e tapmaya başladılar…. ve onlar Allah’ı bırakarak Baal ve İştir’e tapmaya başladılar” (Hakimler 2:1113)
“Böylece İsrailoğulları, Kenanlılar, Hititler, Asurlular, Ferisîler v.s ile evlenmeye ve onların tanrılarına tapmaya başlamışlardır. (Hakimler 2:56)
Yine Kitab-ı Mukaddes’in açıklamalarından aynı dönemlerde İsrailoğulları arasında Baal’e tapmanın çok yaygın olduğunu anlıyoruz. Öyle ki İsrailoğullarının putlara kurban kestikleri bir yerleşim bölgesinde, Allah’tan korkan bir İsrailli dayanamayıp, bir gece oranın kurbangâhını yıkınca hemen ertesi gün halk toplanıp, sırf şirkin mabedini yıktığı için o İsrailliyi öldürmeye kalkışmışlardır. (Hakimler 6:2532)
Ancak daha sonraları Hz. Samuel, Hz. Talût, Hz. Davud ve Hz. Süleyman bu durumu düzeltmişler ve sadece İsrailoğullarını ıslah etmekle kalmayıp tüm ülkeyi şirkten temizlemişlerdir. Ancak Hz. Süleyman’ın ölümü üzerine bu fitne yine canlanmış ve özellikle Kuzey Filistin’deki İsrail devletinde Baal’e tapınma yaygınlaşmıştır. Mevdudi

Bugün masonların da Baal’e(Lucifer’e) taptığı kabul edilmektedir. Belki insanlar binlerce yıldır. Düşen meleklerin ve tüm ifrit grubunun lideri olan Baal, İblis, Lucifer yada gerçek ismin neyse ona tapmaya devam ettiler. Gerçeği ancak Allah bilir.

Ek Bilgiler;

Tüm meleklerin adı neden “el” harfi ile bitiyor?

Gabriel, Michael, Azrael, Armariel vb. Dil bilimcilere göre Sami ırklarının en eski tanrısının adı “El” idi. Mesela Shamsiel güneşten sorumlu melek, Shams güneş , El ise Allah demek. Şu an Arapçada, farsça da güneş, şems demek. Şems kelimesi melek Shamsiel’den gelir. Kelime kökeninin nerden geldiğini inşallah açıklayabilmişimdir. Allah kelimeside benzer kökten gelmektedir. El – İlah kelimesinin birleşmesinden oluşur. Arapların Allah kelimesini nasıl telaffuz ettiklerini araştırın.

Enok’un kitabına nasıl ulaşabilirim?

Hermes yayınları bu kitabı Türkçe olarak yayınlamıştır. Google amcaya sorarak rahatça bulabilirsiniz.

Siz Müslüman mısınız? Böyle şeylere neden inanıyorsunuz yada araştırıyorsunuz?

Evet Müslümanım, hatta çocukluk ve gençlik yıllarımda sıkı bir dini eğitimde aldım. Fakat şuan seküler(din kurallarını yerine getirmeyen) bir hayat tarzım var. Zaman zaman kerameti kendinden menkul Müslümanlarca, bu konuları onlara anlattığımda, kafir ilan edilsem de araştırmaya okumaya devam edeceğim. Lütfen açık zihinli(open-minded) olalım, her tür düşünceyi tartışalım, konuşalım eğer niyetimiz iyi ise Yaratıcıyı sözle değil, içten bir şekilde sevmeye başlayacağız. Allah’ı kalple ve akılla anlamanızı temenni ederek yazımı bitiriyorum.

Sümerlerden kalma Nephilim gravürleri (söz bu son eklentim);

Yazan: ARMARIEL

Cizvitler ve Nurcular /// CC : @diversepro_blog


Ignacio de Loyola

Cizvitleri ne zaman birilerine anlatmaya kalksam, karşı tarafın aklında “çizi, çiziviç” gibi kelimeler çağrıştırıyor nedense? Yazının daha okunabilir olması için sahip olduğum akademik bilgiyi sizin için akıcı bir üslup ile anlatmaya çalışacağım. Kimdir bu Cizvitler?

Cizvitler Katolik kilisesine bağlı olarak kurulmuş bir tarikattır. Hıristiyan olmuş eski bir İspanyol askeri olan Loyalalı Ignatios(Ignacio de Loyola) tarafından 1534 yılında kurulmuştur. Tarikatın resmi adı, Latince: Societas Iesu ‘dur. İsa’nın Toplumu ya da İsa’nın tarikatı olarak da çevirebiliriz. Cizvitler, Jesuits olarak ta nitelendirilmelerinden dolayı muhtemelen “Jesuit” kelimesi Türkçeye Cizvit olarak çevrilmiştir.

1534 yılında Paris üniversitesinde Ignatios’un çevresinde toplanan öğrenciler tarafından kurulmuştur. Bu gruptan yoksulluk ve bekârlık kuralına sadakat yemini etmiş yedi üye Hıristiyanlığı yaymak ve hastalara yardım etmek amacıyla Kudüs’e gitmeye karar verdiler. Savaş yüzünden Kudüs yerine Roma’ya giden grup üyeleri, belirli kuralları olan bir örgüt kurmak için Papa III. Paulus’tan izin istedi. 1540′ta papanın izniyle Cizvit Tarikatı kuruldu. Başlangıçta İtalya’da vaazlar verdiler ve hastanelerde çalıştılar, daha sonra okullar açtılar.

İlk zamanlarda Katolik kilisesi tarafından kabul edilmediler. Ancak Cizvitler, kısa süre içersinde Protestanlara ve Anglikan mezhebine karşı sert tutumları ve bunlar aleyhine yaptıkları çalışmalar nedeniyle kilisenin bu menfi yaklaşımını tersine çevirerek Papalığın beğenisini kazandılar. Bu beğeni, Kilise’nin tarikatı açıktan desteklemeye başlaması ile ilk meyvelerini verdi, alınan destek sayesinde tarikat kısa sürede hem ekonomik hem de politik olarak büyük güç kazandı. Bu dönemde Cizvitler, Kilise’ye hoş görünmek için özellikle aforoz edilenlere karşı çok acımasız oldular.

Cizvitlerin benzer tarikatlardan en önemli farkının örgüt yapısında olduğu görülür. Tarikat üyeleri her zaman göze batmadan her türlü toplum içersinde, o toplumun insanları ile aynı düzeyde ve uyum içersinde yaşarlardı. Tarikat, ilk gününden itibaren kısa vadeli hedefler yerine hep uzun vadeli hedeflere yönelmiş ve özellikle insana yatırım yapmıştır. Gerçektende insana yapılan yatırımlar sayesinde Cizvit tarikatı çok kısa sürede Avrupa’nın en önemli siyasi ve ekonomik gücü haline gelmiştir.

Cizvitler eğitilerek dünyanın çeşitli bölgelerinde çalışmaya gönderildiler. Bir Cizvit’in eğitimi uzun süre alır. Eğitiminin ilk iki yılını arkadaşları ile birlikte öbür insanlardan ayrı olarak dinsel yaşamı öğrenmekle geçirir. Bu çömezlik dönemidir. Bir ay boyunca Ignatius’ un kuramlarını inceler ve iyi bir Cizvit olup olamayacağına karar verir. İki yılın sonunda Cizvit olmak için karar vermişse yoksulluk ve bekârlık kuralına uyma; Tanrı’ya ve kiliseye itaat etme konusunda yemin eder ve yetkin bir papaz olabilmek için felsefe ve ilahiyat öğrenerek çalışmalarını sürdürür. Cizvitler içinden önder olarak seçilenler papanın verdiği her türlü din görevini yerine getirecekleri konusunda yemin ederler. Cizvit öğrencilerinin diğer tarikatlarla ilişki kurması yasaktır. Cizvit yönetimi tarafından belirlenen kitapların dışında kitap okumaları da kesinlikle yasaktı. Hatta kendi yorumları ile yazılmamış olan İncilleri okumak bile Cizvit öğrencileri için yasaktı. Eğitim süreci tamamen tarikatın belirlediği kurallar çerçevesinde gerçekleşirdi.

Tarikata kabul edilen herkes mutlaka uzun ve ayrıntılı eğitimlerden geçirilir, ancak başarılı görülenler tarikatın fikir ve ideallerini öğrenebilirlerdi. Cizvitler, özellikle fakir ve yetenekli gençlere, kurdukları ya da destekledikleri özel okullar aracılığı ile çok iyi bir eğitim verdirirlerdi. Fransa, Clermont’ta bulunan Cizvit koleji döneminin en iyi okuluydu. Cizvitler fikirlerine karşı çıktıkları bir kurum ya da topluluk ile karşılaştıklarında asla açıkça kavgaya girmezler, sinsi ve gizlice her türlü etkinlikte bulunarak o kuruluşu yıpratırlardı. Özellikle sahip oldukları iyi eğitimli genç üyeleri sayesinde karşıt oldukları kurum ya da topluluğun içine sızarak kendi ilke ve fikirlerini içerden aşılarlardı. Bu şekil içerden yapılan baskı ile o kurum kısa süre içersinde yıpratılır veya tamamen yozlaştırılırdı.

Avrupa’daki halk 16. Yüzyıldan başlayarak Katolik kilisesine karşı bilinçlenmeye başlamıştır. Kuzey Avrupa’da Tapınakçıların kışkırtmasıyla özellikle Protestanlığın yaygınlaşması, Katolik kilisesinin gelirlerini önemli ölçüde azaltmıştır. Kilise tapınakçılar karşısında çok küçük düşmüştür ve kan kaybetmektedir. İşte tam bu sıralarda kurulan Cizvit tarikatı Tapınakçılarla amansız bir mücadeleye girişecektir. Cizvitler siyasi kurumlara çok iyi sızabiliyorlardı, gittikleri ortamlara çabuk adapte olup tüm Avrupa çapında istihbarat çalışmaları yapıyorlar, ele geçirdikleri kurumlar vasıtası ile Protestan ve Anglikanlara büyük darbeler indiriyorlardı. Protestan ve Anglikan mezheplerinin arkasında tapınakçı kökeniyle bilinen Gül-Haç tarikatı vardı. Bu tarikatla dolayısı ile Tapınakçılarla savaşa girerek onların hedeflerinin gecikmesini sağlamışlardır.

Özellikle Afrika ve Güney Amerika’nın Hıristiyanlaştırılmasında önemli bir rol üstlenmişlerdir. Bu bölgelerdeki okulları ve kiliseleri vasıtası ile Katolik mezhebinin buralarda yaygınlaşmasını sağlamışlardır.

İlk başlarda Tapınakçıların içlerine kadar sızmayı başarsalar da onların gerçek gizlerine asla hâkim olamamışlardır. İlk başlarda bocalayan Tapınakçılar karşı atakla Cizvitlerin içlerine sızmayı başarmışlardır. Tapınakçıların 18. Yüzyılın ortalarında Katolik kilisesini ele geçirmeleri ile, istenilen kurtuluş 1773 yılında gerçekleşti. O yıl dönemin dini lideri Papa XIV. Clement, Cizvit tarikatının feshedildiğini ve dünyanın her yerinde Roma kilisesi tarafından Cizvitlere tanınmış olan tüm hak ve ayrıcalıkların kaldırıldığını ilan etti. Kilise tarikatın varlık sebebi olduğu için kiliseye karşı yapılacak herhangi mücadele de olamazdı. Bu ilan ile birlikte Cizvitler arasında büyük bir çözülme oldu. Her ne kadar 1814 yılında Papa VII. Pius tarafından Cizvitlere eski hak ve ayrıcalıkları geri verilse de Cizvitler bir daha toparlanamadılar ve hiç bir zaman eski hallerine dönemediler. Ancak Katolik mezhebinin bir tarikatı olarak varlıklarını sürdürebildiler.

Başlıkta “Nurcular” kelimesi de vardı? Bunlarla alakası ne diyebilirsiniz? Beyninizdeki nöronlara microvolt seviyesinde elektrik vererek, nöronların paslanmaması için biraz çaba gösterin bakalım…

Yazan: ARMARIEL

İllüminati – Kardeşlikler Dönemi (Age of Brotherhoods) /// CC : @diversepro_blog


Düzlemküre Savaşçısı, Burçlar Kuşağı Prensi, Yüce Hermetik Filozof, Yüce Yıldızlar Komutanı, Yüce İsis Pontifi, Kutsal Tepe Prensi, Samos Filozofu, Kafkas Titanı, Altın Lir Çocuğu, Gerçek Anka Kuşu Şavaşçısı, Sfenks Savaşçısı, Yüce Labirent Bilgesi, Brahman Prensi, Gizemli Tapınak Bekçisi, Gizemli Kule Mimarı, Kutsal Perde Prensi, Hiyeroglif Yorumcusu, Orfeus Bilgesi, Üç Ateş Bekçisi, Söylenemez Ad Emini, Büyük Gizler Oedipusu, Gizemler Vahası Sevgili Çobanı, Kutsal Ateş Bilgesi, Işıklı üçgen Savaşçısı…

Memphis – Misraim Eski ve İlkel Rit Dereceleri

Âdem ve Havva bahçeden çıkartıldı. İnsan nesli çoğaldı, yeryüzünün dört bir yanına yayılmaya başladı. İnsanların güzel kızları olmaya başladı, bazı melekler makamlarından kovuldu (fallen angels). Melekler insanlara kötü şeyler öğretti ve insanlar kötü şeyler yapmaya başladılar. (Düşen melekler konusu, ezoterik öğretilerle uğraşanlar için ayrı bir önem taşımaktadır. İlerleyen yazılarımızda bu konuya ayrıca değineceğiz.) Âdem’in oğlu, Şit peygamber insanları uyardı fakat insanoğlu kötülüğe mahkûmdur.

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” Şems süresi 7-10

İnsanoğlu yapısı gereği kötülük yapmaya meyillidir. Çünkü ona kötülük yapma duygusu verilmiş ve sonra ona karşı koyma gücü verilmiştir. Bunu bilmeyen insan kötülük yapmaya mahkumdur. Şit peygamberin uyarıları insanları kötülükten alıkoymadı. İdris’e kadar soy şu şekilde olmuştur.

Âdem – Şit – Enus (Enok ile karıştırılır) – Kenan – Mehlael – Yerd ve onun oğlu İdris (Enok, Hermes, Toth) Peygamber. İdris Peygamber, Yunan mitolojisinde Hermes, Mısır Mitolojisinde Toth, İsrailiyat da ise Enok olarak bilinir. İslam âlimleri onun bir diğer isminin de Hanuh olduğunu söylerler. Kendisi çok kitap okurdu, 72 dil bilirdi, tüm kavimlere yaklaşık yüzyıl boyunca peygamberlik yaptı. Kendisinden gelen peygamberle(Nuh) birlikte dünyanın büyük bir yıkıma uğrayacağını bile bildirdi. Konumuz İllüminati olduğuna göre bundan sonra İdris Peygamber’i Hermes adıyla anacağım.

Hermes fen, tıp ve astronomi alanında çok bilgiliydi. İnsanlara yıldızları takip etmeyi, yıldızları yorumlamayı, 12 burcu öğretti. Bunların dünyadaki tüm sıvıların eylemsizliğine olan etkilerini öğretti. Suya bakarak fal bakma olayı da buradan gelmektedir. Tıp ilmini öğretti, onun asası bugün bile tıp biliminin simgesidir. (Altın renkli Hermes’in asası)

Hermes gittiği yerlerde, şehirler kurdu, sayısının 100 kadar olduğu söyleniyor, fakat çeşitli kaynaklara göre 10 büyük şehir kurmuştur. Fen, Tıp ve Astronomi alanında bilgili olduğu için onun adı “Hermes Trismegistus” olarak ta anılır. Trimegistos, üç defa bilge anlamı taşımaktadır. Çeşitli kaynaklar Dünya üzerine yayılmış piramitlerin kaynağının Hermes olduğunu söyler. Japon denizinde, Çin’de ve Bosna’da piramitler olduğunu biliyor muydunuz?

Hermes’ten sonra Nuh geldi. İnsanlar iflah olmayınca yaratıcı yeryüzünde büyük bir temizlik yaptı. İnsanlar tekrar yeryüzüne yayılmaya başladılar. Hermes’in öğrettiği bilgileri hatırladılar. İnsan nesli çoğalınca bu bilgiler tehlike arz etmeye başladı. Dolayısı ile bu bilgiye sahip olanlar bilgilerini gizlemeye başladılar ve ilk ezoterik kardeşlikler ortaya çıkmaya başladı.

İnsan medeniyetinin en eskisi kabul edilen Sümerlerde bulunan Ziggurat rahipleri, Mısırlılarda bulunan Amon Rahipleri ve diğer antik Ortadoğu devletlerinde olan rahip sınıfları, bilgilerini hep gizli tuttular. Bu ezoterik gelenek Yahudilere geçti. (Hz. Musa Firavunun sarayında büyümüştü ve bir Amon rahibi gibi yetiştirilmişti, Hz. Musa böyle olmasını istememişti tabii ki) Eski Mısırda köle olan Yahudiler o adetleri bir şekilde yeni tek tanrılı dinlerine soktular. Sözlü anlatımla geliştirdikleri Kabala kültürü bu geçişin en önemli meyvesidir.

Hıristiyanlığın yayılmasına kadar Akdeniz havzasında Gnostik düşünce yayılmaya başladı. Nedir Gnostik düşünce? Gnostik terimi “sezgi veya tefekkür yoluyla edinilebilen bilgi” anlamındaki gnosis sözcüğünden türetilmiştir; isim olarak kullanıldığında gnostisizm mensuplarına verilen ad olup, “gnostisizmi benimsemiş kimse” anlamına gelir; sıfat olarak kullanıldığında ise, gnostisizm sözcüğünün sıfatı olup “gnostisizm ile ilgili” anlamına gelir. Yani insanın tefekkür (meditasyon yolu) ile gerçek bilgiye ulaşabileceği anlamına gelir. Bugün yalnızca Gnostik ideolojinin özgünlüğü değil, Manicilik (Mani dini), Kabala ve simya, büyü gibi tüm gizlici felsefelerdeki etkisi kesinleşmiştir.

Gnostik düşünce Hıristiyanlar ve Yahudiler ile Avrupa’ya taşındı. Haçlı seferlerini başlatanda, ondan sonra Avrupa’yı etkileyende aslında bu Gnostik düşünce tabanlı gizli kardeşliklerdi. İlerleyen yıllarda Avrupa bir gizli kardeşlikler cenneti haline gelecekti. Fakat her zaman bir tane vardı ki, Amon rahiplerinden bu yana, zaman zaman etkisini kaybetse de dünya tarihi üzerinde derin etkiler bırakmayı başardı.

Hindu rahiplerden, Budistlere, Kabalacı Yahudilerden, Müslüman Sufilere, Tapınakçılardan, Druidlere, Paganlara yüzyıllardır süren meditasyon yada astral seyahat. İşte buna ulaşan erginlenmiş (aydınlanmış) sayılıyor. İşte bu bilgiye ulaşmak için iyi bir öğrenci(inisiye) olmanız gerekiyor. Tıpkı Mevlevi dergahına öğrenci adayı olmanız gibi ya da bir Budist manastırına yada mason locasına katılmak gibi…

Yazılarımızın devamı gelecek, inşallah…

Ek bilgiler;

“Her şeyi gören zihin vasıtasıyla, Şahitlik ettim bizzat
Göklerin görünmez yüzüne Ve tefekkür yoluyla eriştim Hakikat Bilgisine,
İşte bu bilişle yazıyorum tüm bu mısraları…

HERMES TRİSMEGİSTUS

Hz. İdris Yeryüzünün meskûn (yerleşilmiş) yerlerini 4 bölgeye ayırıp her birisine bir vekil tayin etmiştir. Bir müddet sonra Aşure gününde göğe kaldırıldı: « Kitapta İdris’i de an. Hakikaten o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama yücelttik » (El-Meryem, 56-57) .

Bir rivayete göre eski Yunanlılar ve daha sonra gelen filozoflar, fizik, kimya, ve tıp ilimlerini İdris a.s kitaplarından almıştır. Hakkında 4 ayet (Meryem; 56-57/Enbiya 85-86) inmiştir.

Allah-u Teâlâ mübarek Kur’an-ı Kerim’de: « İsmail’i, İdris’i ve Zülkif’i de (yadet). Hepsi de sabreden kimselerdendi. Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar hakikaten iyi kimselerdi » (El-Enbiya, 85-86) buyurmuştur.

Peygamberimiz Muhammed (a.s.) de bir hadis-i şerifinde: « Ben (Miraç gecesinde) dördüncü kat semada (gökte) İdris (peygamber) ile karşılaştım. Cibril bana:” Bu gördüğün İdris’dir. Ona selam ver” dedi. Ben de ona selam verdim. O da benim selamıma cevap verdi. Sonra bana:” Merhaba salih kardeş, salih peygamber” dedi » buyurmuştur. (Buhari, Müslim)

Yazan: ARMARIEL

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: