Günlük arşivler: Ağustos 5, 2012

Dr. Sinan OĞAN’ın 24 Temmuz 2012 Tarihinde TV 8’de Konuk Olduğu Erkan TAN’la Başkentten Programının Ya zılı Metni


Erkan TAN: Sevgili dostlar, Erkan Tan’la Başkentten devam ediyor. Stüdyomuzda Sinan OĞAN bulunuyor, Milliyetçi Hareket Partisi Iğdır Milletvekili. Cep telefonlarınızla siz de konuşabilirsiniz, yattığınız yerden bile bu işi yapabilirsiniz. Cep telefonlarınızın mesaj servisine gireceksiniz, küçük harflerle, bitişik “erkantan” yazacaksınız, bir boşluk bırakacaksınız, kısaca görüşünüzü yazıp 3969’a göndereceksiniz, biz de buradan okuyacağız. Twitter aracılığıyla da bize ulaşabileceksiniz. Sayın vekilim, günaydın efendim. Hoş geldiniz, teşekkür ederiz.

Sinan OĞAN: Günaydın, hoş bulduk.

Erkan TAN: Şimdi Suriye’den başlayalım. Sizin aylar önce, birkaç kez programımızda dile getirdiğiniz Suriye’nin bize yakın tarafında bir ayrılıkçı Kürt hareketinin oluşacağı şüphenizi, kuşkunuzu, öngörünüzü dile getirmiştiniz. Yav sırf siyaset için, sırf hükümete çatmak için orada öyle konuşuyor, demişlerdi size. Gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sinan OĞAN: Gelinen noktada maalesef ki, Türkiye’nin başının büyük bir derde girdiğini, aylar önce gördüğümüz hadiselerin bugün gerçekleştiğini görüyoruz.

Erkan TAN: Neydi onlar? Bir yineler misiniz efendim.

Sinan OĞAN: Bakınız aylar öncesinde, aylar öncesinde sizin programda ben şunu ifade etmiştim; “Hükümetin eliyle KCK kuruluyor” demiştim. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Hükümeti Kürt devleti kuruyor, demiştim. Siz inanmamıştınız, Sinan Bey doğru mu duydum, demiştiniz.

Erkan TAN: Evet

Sinan OĞAN: Tekrar soruyorum, demiştiniz. Ben de, tekrar söylüyorum deyip, demiştim AKP’nin eliyle Suriye’nin Türkiye sınırında, Irak sınırında bir Kürt devleti kuruluyor, demiştim. Bunun da KCK’yı gerçekleştirmek manasına geldiğini ifade etmiştim. Bugün AK Parti Hükümeti KCK’yı maalesef ki kurdu. İçeride bir taraftan göstermelik KCK operasyonları yapılıyor; ama dışarıda da KCK’nın kendisini hükümet kuruyor, bakınız. Irak’ın kuzeyinde müdahale sonrasında bir oluşum ortaya çıkarıldı. Bu oluşum zaman içerisinde hükümet tarafından desteklendi, AKP hükümeti tarafından desteklendi.

Erkan TAN : Irak’tan bahsediyorsunuz, Irak’tan…

Sinan OĞAN : Irak’tan bahsediyoruz. Daha önce Irak’ta Türkmenler bizim için olmazsa olmazdı, ondan sonra Türkmenler Irak’ta unutuldu. Oradaki peşmerge lideri Mesud Barzani, Sayın Davutoğlu’nun “Mesud amcası” oluverdi, “Kak Mesud” oluverdi ve bütün Türkiye siyasetini Mesud Barzani ve Celal Talabani üzerine kurdu. Yetmedi, Türkiye için çok önemli olan ülkelerin toprak bütünlüğü ilkesi, Birleşmiş Milletler’in temel ilkesidir, Türkiye’nin bulunduğu bölgede olmazsa olmaz bir kuraldır, Türkiye tarafından çiğnendi. Türkiye Irak’ın kuzeyiyle ayrı bir anlaşma yaparak, merkezi hükümetin itirazına rağmen, Irak Merkezi Hükümeti’nin itirazına rağmen, Irak’taki yerel Kürt yönetimiyle ayrı bir anlaşma imzalandı. Bu Irak Anayasasını da Türkiye tarafından çiğnemektir, Irak’ın toprak bütünlüğünün Türkiye tarafından tanınmaması demektir ve orayla petrol anlaşması yapıldı. Bu KCK’nın birinci ayağı demektir, birinci ayağı tamamlandı hükümetin desteğiyle. Biz ta geçen sene Tunus’ta ilk hareket ortaya çıktığı zaman Erkan Bey demiştik ki; bu Tunus sadece bir başlangıçtır, Tunus sadece rüzgâr almak için girişilmiş bir eylemdir, Kuzey Afrika’dan sonra bu halk hareketlerinin asıl hedefi Suriye ve İran’dır. Yani oraya doğru gelecektir. Hatta şu kelimeyi kullanmıştık; “Tunus’ta eğer bu rüzgârsa, Şam ve Tahran sokaklarında bunu fırtınaya dönüştürecekler” demiştik. Ve bunun da Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) gerçekleşmesi için önemli bir adım olacağını ifade etmiştik. Türkiye’de şunu hala tam olarak anlatamadık insanlarımıza, insanlarımız şunu artık görmesi lazım; BOP eşittir İsrail’in güvenliği, BOP eşittir bölgede bir Kürt devleti, BOP eşittir Türkiye ile Türk Dünyası, Türkiye ile İslam Dünyası arasında Ermenistan ve İsrail arasına bir Kürdistan kurarak Türkiye’nin önünün kesilmesidir. BOP budur. BOP’un eş başkanı kimdir? Vatandaşlarıma soruyorum, cevabını ben vermeyeyim vatandaşlarımız bir düşünsünler.

Erkan TAN: Yok böyle bir proje, yok böyle bir eş başkanlık kardeşim, diyorlar.

Sinan OĞAN: Diyorlar da…

Erkan TAN: Sizin eş başkan olmakla tanımladığınız kişiler…

Sinan OĞAN: Bir başkası da diyor ki; BOP’un eş başkanı olmakla övünüyorum, diyor. Sayın Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN diyor ki; ben BOP’un eş başkanıyım. Yani İsrail’in güvenliğini sağlama projesinin eş başkanıyım, diyor. Yani Kürdistan devletini kurma projesinin eş başkanıyım, diyor. Maalesef, yani bu memleketin bir vatandaşı olarak…

Erkan TAN: E canım ne yapalım,Suriye’de kan dökülüyordu, biz orada müdahale etmedik ki, savaş yapalım demedik ki, savaş çığırtkanlığı yapmadık ki, kendi kendine oluyor orada olanlar, diyorlar.

Sinan OĞAN: Bu memleketin bir vatandaşı olarak, bu memleketin siyaset yapan meclisteki bir üyesi olarak emin olunuz ki, bunları söylemek bana çok ağır geliyor. Yani bir memleketin başbakanı ile ilgili olarak BOP’un eşbaşkanı, KCK’yı gerçekleştiren iktidar demek emin olunuz ki, bana çok ağır geliyor. Sonuçta benim memleketimin bir partisidir, benim memleketimin iktidarıdır. Elbette ki, biz eleştireceğiz; ama şu anki durum eleştirmenin çok daha ötesinde. Bir vahametle karşı karşıyayız. Aylardır söylüyoruz Erkan Bey, sizin programınızda defalarca söyledik; Türkiye büyük bir hızla KCK’yı kuruyor ve bu KCK’nın dört ayağı var: KCK’nın birinci ayağı Irak’tadır, ikinci ayağı Suriye’dedir. Bakınız Suriye’de kurdular. Suriye’de biz bu kadar aktif olmasaydık, biz bu kadar darbe heveslisi, rejim değiştirme heveslisi olmasaydık orada bu KCK’nın ikinci ayağını kurmazdık. KCK dediğiniz orada bir Kürt yönetimi falan değil yani bazıları diyebilir ki, Kürtler orada yerel bir yönetim kurmuşlar, değil. PKK orada yeni bir yerel yönetim kuruyor bugün.

Erkan TAN: Yani Kürtler eşittir PKK olmadığı için böyle konuşuyorsunuz öyle mi?

Sinan OĞAN : Değil, değil.

Erkan TAN: Bizde kuramaz mıyız kardeşimbizim de devlet kurma hakkımız yok mu, diyenler var Kürtler arasında.

Sinan OĞAN: Kürtler eşittir PKK değil. Irak’ta 16’dan fazla siyasi grup ve parti var.

Erkan TAN: Evet.

Sinan OĞAN : PKK şu an Türkiye Cumhuriyeti devletinin desteğiyle bütün Kürtleri baskısı altına aldı ve PKK Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de yeni bir hakimiyet alanı gerçekleştiriyor.

Erkan TAN: Ama efendim yani çok ağır ve inanılması güç şeyler söylüyorsunuz.

Sinan OĞAN : Daha da ağırını söyleyeyim.

Erkan TAN: PKK’ya da Türkiye mi destek verdi yani Suriye’nin bize yakın yerlerinde etkili olsun diye?

Sinan OĞAN: Kesinlikle. Daha da ağırını söyleyeyim; o bölgede PKK’nın hakimiyet kurması Türkiye’nin desteği ile olmuştur. Mehmetçiğimizi şehit eden PKK Suriye’de bir devlet kuruyor. Bakınız, Suriye’de bir devlet kuruyor. Türkiye’nin desteklediği Barzani, Türkiye’nin bütün umudunu bağladığı, Türkiye’nin bütün siyasetini adeta teslim ettiği Barzani’nin desteğiyle oradaki Kürt gruplar birleştirildi, PKK’nın yani Suriye’deki adıyla PYD’nin emrine verildi.

Erkan TAN: Canım, Beşar Esad hınç almak için, madem siz böyle yaptınız aha ben de bunu yapıyorum demek için mahsus yapıyor, diyorlar.

Sinan OĞAN : Hiç alakası yok. Orada mücadele ediyor, iktidarını korumak için mücadele eden bir güç kendi eliyle, yarın öbür gün çok aktif silahlı gücü olan bir gruba, gel buraları sana verdim, der mi, demez. Orada güçlerini oradan çekip merkezi hükümetle, kendi koltuğunu Esad kurtarmanın peşindedir. Dolayısıyla bunu ya Türkiye’ye gözdağı veriyor, Türkiye’yle bilmem ne yapıyor hınç alıyor…

Erkan TAN: Hınç alıyor.

Sinan OĞAN: Adam koltuğunu kurtarmanın derdinde. Çünkü Beşar Esad öyle bir şeye, kanın içerisine bulandı ki, şuan ben tabiri caizse amiyane tabirle söyleyeceğim; paçayı nasıl kurtarırım, onun derdinde. Ve paçayı kurtarmak için de Suriye’yi de ateşe attı, Türkiye’yi de ateşe attı. Ve maalesef, ve maalesef…

Erkan TAN: Yani buna bizim tavırlarımız mı neden oldu? Adam, adam değilmiş. Hiç adamla ilgili aleyhte konuşmuyorsunuz, Baascılık yapıyorsunuz kardeşim…

Sinan OĞAN : Adam, adam değil. Ne alakası var.

Erkan TAN : Suriye’yi savunuyorsun sen, diyorlar. Öyle konuşanlara…

Sinan OĞAN : Şimdi bakınız, öyle konuşan değerli vatandaşlarımıza şunu ifade ediyorum; orada, Suriye’de, Esad rejimi kana bulanmıştır, Esad rejiminin artık Suriye’de kalamayacağı anlaşılmıştır. Elbette ki, Suriye’de insan hakları önemlidir, Suriye’de kan dökülmemesi benim için önemlidir; ama benim için daha önemli olan ve AK Parti için önemsiz gözüken şey; yarın oradaki hadiselerin benim Mehmetçiğimi şehit etmesidir. Bunun önüne geçilmesidir, benim Mehmetçiğimin şehit edilmesinin önüne geçilmesidir. O kanın, o gözyaşının, o ateşin yarın benim ülkemin sınırlarını geçip benim analarımın ağlatmasının durdurulması için ben bugün diyorum ki, dün de diyorduk, Milliyetçi Hareket Partisi olarak en başından beri diyorduk. Bizim için önemli değil orada Esad mı olmuş, Baas mı olmuş, Ali mi olmuş, Veli mi olmuş bizim için önemli olan orada yaşanan hadiselerin Türkiye’ye kan, gözyaşı, ateş olarak ocağa düşen ateş olarak, şehit tabutları olarak, anaların gözyaşı olarak bize gelmemesidir. Elbette ki, hümanist olalım, insan hakları önemli diyelim, demokrasi önemli diyelim; ama bunlardan daha önemlisi benim ülkemin sınırlarının birliği, bütünlüğüdür. Benim insanlarımın güvenliğidir. Benim Mehmetçiğimin şehit olmamasıdır. PKK denen illetin yarın Suriye’de daha da güçlenip, orada geniş bir alanı kontrolü altına alıp Türkiye’ye daha büyük saldırılar yapmamasıdır. Benim derdim Türkiye’dir. Elbette ki, sınırımın ötesi beni ilgilendirir ama beni daha çok ilgilendiren ve maalesef bu hükümeti daha az ilgilendiren benim sınırlarımın içerisinde vatandaşlarımın can güvenliğidir.

Erkan TAN: Ama işte sizin söylediklerinizi twit attık. Bugün Adalet ve Kalkınma Partisi Hükümeti maalesef KCK’yı kurdu, dediniz.

Sinan OĞAN: Evet.

Erkan TAN: Türkiye, Irak’ın kuzeyiyle bir anlaşma yaparak KCK’nın birinci ayağı hükümetin desteğiyle tamamlandı, dediniz.

Sinan OĞAN: İkinci ayağı hükümetin desteğiyle Suriye’de kuruluyor, ikinci ayak budur. Üçüncü ayak yarın Suriye’de Esad rejiminin gideceği artık netleşmiştir. Esad rejimi gittikten sonra…

Erkan TAN: PKK Türkiye Cumhuriyeti’nin desteği ile bölgede hakimiyet kurdu, dediniz.

Sinan OĞAN : Evet, aynen öyle dedim. Aynen öyle dedim. Bunu aylardır söylüyorum.

Erkan TAN: Suriye’nin bize yakın yerlerini söylüyorsunuz.

Sinan OĞAN: Suriye’nin Türkiye sınırı ve Irak sınırı üçgeninde PKK hâkimiyeti tamamıyla ele geçirdi. Yarın öbür gün Barzani’nin de desteği ile o PKK daha da aşağıya denize doğru inmek için Türkiye’nin sınırlarında, Türkiye’nin topraklarında daha büyük eylemler harekete geçirecektir.

Erkan TAN: Volkan BOZKIR, Dışişleri Komisyonu Başkanı, Adalet ve Kalkınma Partisi İstanbul Milletvekili bir twit atmış: Rusya Devlet Başkanı Putin dört aşamalı Suriye planını açıkladı. En son aşamada yönetim değişikliği var. Krizin başında Esed değişikliğine kesinlikle karşı çıkan Rusya artık Esed’i feda etmiş durumda. Sadece yöntem ve zamanlama farklılığı var. Suriye politikasını Rusya’ya göre saptayan ve oradaki katliama iç işlerine müdahale etmeme savıyla karşı çıkmayan CHP şimdi ne yapacak? CHP’ye sormuş gerçi; ama biz hazır yakalamışken size soralım. Yani Suriye’de katliam var mı, Esed gitsin mi?

Sinan OĞAN: Suriye’de katliam var, Suriye’de insanlar birbirini boğazlıyor. Esad boğazına kadar kana bulanmış, muhalifler ondan daha beter kana bulanmış. Suriye’de iktidarı da muhalefeti de artık birbirini boğazlar noktaya gelmiş dolayısıyla Suriye’de kana bulanmayan yok.

Erkan TAN: Yok, yani bir tek Esed değil kana bulanmış olan?

Sinan OĞAN: Değil tabii ki; ama benim için yani insanlarımızın göremediği şudur; İran’da, Irak’ta, Myanmar’da kan gövdeyi götürmüyor mu? Benim için önemli olan o insanların güvenliğidir, o insanların insan haklarıdır. Ama kimse kusura bakmasın benim için daha önemli olan; benim ülkemin birliği, bütünlüğü ve benim ülkemin insanlarının can güvenliğidir. Irak’ta dün bir terör saldırısı oldu, yüzün üzerinde insan hayatını kaybetti.

Erkan TAN: Evet

Sinan OĞAN: Yani Irak’ın Suriye’den bir farkı yok.

Erkan TAN: Var mı veya Suriye’den farkı mı var?

Sinan OĞAN: Farkı yok, hiç farkı yok. Myanmar’da yüzlerce Müslüman katledilmiyor mu? Irak’ta bir buçuk milyon sivil hayatını kaybetmedi mi? O zaman neredeydiniz, şimdiye kadar? Allah aşkına bunları niye duymazdan geldiniz, bunları niye görmediniz? KCK’nın birinci ve ikinci ayağı tamamlanmıştır. Erkan Bey, KCK’nın üçüncü ayağına sıra geldi. Ve onu da şimdi buradan söylüyorum; bunu geçen sene ocak ayında söylemiştim.

Erkan TAN: Yani birinci ve ikinci ayağı Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyi.

Sinan OĞAN: Tamam yani KCK’nın iki ayağı tamam. Şimdi KCK’nın üçüncü ayağına sıra geldi. Geçen sene de ifade etmiştim, demiştim ki; bu mesele esas BOP, esas Suriye ve İran’da çözülecek. KCK’nın üçüncü ayağı İran’dadır, şimdi sıra oraya geliyor. Ondan sonra bakınız ondan sonra KCK’nın üç ayağı tamamlanınca Türkiye’ye diyecekler ki; yav siz şöyle Osmanlısınız, böyle büyüksünüz, bölgenin şahısınız, pirisiniz, kralısınız diyecekler. Sayın Davutoğlu’nun ayağı yerden kesilecek; çünkü o kadar hoşuna gidiyor ki. Bak dikkat ediyorum özellikle uluslararası toplantılarda veyahut da işte kokteyllerde, konferanslarda Batılılar Sayın Davutoğlu’nun zayıf noktasını yakalamışlar. Sayın DAVUTOĞLU’na buradan girdikleri zaman, eskiden şöyle giriyorlardı; ya ATATÜRK’ten örnek veriyorlardı. Biz ATATÜRK’ü kendimize hep örnek kabul ettik dediklerinde bizde ertesi gün bütün gazetelerin manşeti, bilmem filan ülkenin büyükelçisi, ooo ATATÜRK hayranıymış. Türkiye’nin en ince noktası oydu o zamanlar. Bugün Türkiye’nin en ince noktasını Batılar keşfetmişler. Sayın DAVUTOĞLU’na damardan bir Osmanlısınız, siz büyüksünüz, yürüyün koçum dedikleri zaman, Sayın DAVUTOĞLU’nun, ayağı yerden kesiliyor. Ayağı yerden kesildiği zaman da ne yapacağını bilemiyor. Ne yapacağını şaşırmış durumdadır hükümet ve Türkiye’ye diyecekler ki Erkan Bey; yav siz büyük devletsiniz, şimdi burada Irak’ın kuzeyinde Kürtler, Suriye’de Kürtler, İran’da Kürtler niye bunları başkalarının kontrolüne verelim? Verelim şunları sizin kontrolünüze, siz bunlara sahip çıkın diyecekler. Biz hemen atlayacağız, hükümet hemen atlayacak. Tabi ki, diyecek canım biz bunlara sahip çıkalım…

Erkan TAN: Zaten eskiden de bizimdi buralar.

Sinan OĞAN: Evet.

Erkan TAN: Tamam, ne var bunda?

Sinan OĞAN: Bu nedir?

Erkan TAN: Topraklarımız bölünmüyor, tam tersi büyüyor daha da büyüyor bunda ne var Sinan Bey?

Sinan OĞAN: Yaklaşık bir sene önce AKP’liler ve AKP’ye yakın düşünce kuruluşlarının başkanlarıyla ve AKP’ye yakın düşünce kuruluşları çalışanlarıyla ki, sizin programınızda da oluyor veya olacaktır. Onlar hep şunu söylüyorlardı bana; ya siz bu paranoyaları bırakın, Türkiye küçülme değil büyüme sorunları yaşıyor. Ben de ya nasıl oluyor bu büyüme sorunu, dediğim de şunu söylüyorlardı; efendim Türkiye büyüyecek. Nasıl büyüyecek? Irak’taki Kürtleri Türkiye’nin kontrolüne verecekler, Suriye’deki Kürtler Türkiye’nin kontrolüne girecek…

Erkan TAN: Verecekler yani biz kurmuyoruz oyunu. Öyle diyorlardı.

Sinan OĞAN: Yok öyle bir şey, yok öyle bir şey.

Erkan TAN: Verecekler, tamam.

Sinan OĞAN: Verecekler. İran’daki Kürtleri bizim kontrolümüze verecekler. Bu ne demektir? Bu o bölgedeki Kürtlerle, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin entegrasyonu için tarihi bir fırsattır.

Erkan TAN: Tamam

Sinan OĞAN: Entegrasyon tamamlandıktan sonra bölgede artık…

Erkan TAN: Önce bize verildikten sonra oraların kontrolünü filan…

Sinan OĞAN: Evet, alacağız entegre edeceğiz, tamamlayacağız, paketleyeceğiz, hazırlayacağız ve kullanıma hazır hale İsrail’in, Amerika’nın, büyük güçlerin emrine sunacağız. Bizden de bir toprak koparacaklar o da etti mi, KCK’nın dördüncü ayağı.

Erkan TAN: Yani oralarda bizim oldu zannederken, bizim toprak gidecek fiilen.

Sinan OĞAN: Evet

Erkan TAN: Öyle mi yani? Sizin korkunuz bu mu? Ya bunlar paranoya kardeşim, korku bunlar, diyorlar.

Sinan OĞAN: Suriye içinde korku diyorlardı, paranoya diyorlardı ne oldu Erkan Bey? Sizin programınızda çok iyi hatırlıyorum bazı vatandaşlar mesaj göndermişlerdi, keşke o vatandaşlar şimdi de o mesajları gönderseler. Ya Sinan Bey, siyaset yapıyorsunuz, o gün dedikleri gibi deseler, bunlar sizin vehimleriniz Sinan Bey o gün dedikleri gibi deseler; ben de desem ki bu Suriye’de bugün PKK’nın devlet kurmasına orada PKK’nın bütün sınırımızı ele geçirmesi hala mı vehim, hala mı paranoya? Hala mı göremiyorsunuz? Hala mı bu hükümet sizi adeta hipnoz etmiş?

Erkan TAN: Tamam vatandaş göremiyor, Serdar TURGUT da mı göremiyor, Haber Türk gazetesinden? DAVUTOĞLU kazandı, diyor işte. Serdar TURGUT da mı göremiyor, o da mı cahil, o da mı anlamıyor sizi efendim?

Sinan OĞAN: Valla ne diyeceğimi şaşırdım şimdi. Sabah ona bakarken Sayın DAVUTOĞLU…

Erkan TAN : Haber Türk gazetesinin köşe yazarı

Sinan OĞAN : Evet, DAVUTOĞLU kazandı, diyor. Yani Allah aşkına Serdar TURGUT Allah aşkına ya. Yani hiç mi izan olmaz bir insanda? Hiç mi gerçekleri göremez? Sayın DAVUTOĞLU’nun bugün kazandığını iddia etmek, Sayın DAVUTOĞLU’na bugün kazandı demek, emin olunuz ki Sayın DAVUTOĞLU’na büyük bir hakarettir. Çünkü bugün kazanan PKK’dır. Bugün kazanan İsrail’dir. Sayın DAVUTOĞLU’na kazandı diyorsanız, o zaman Sayın DAVUTOĞLU’nu PKK ve İsrail’le işbirliği yapıyor dersiniz.

Erkan TAN: Bir dakika o zaman bunu twit atalım mı? Haber Türk’ten Serdar Turgut, DAVUTOĞLU kazandı, diyor aslında hakaret ediyor.

Sinan OĞAN: Evet DAVUTOĞLU’nun kazandığını iddia etmek…

Erkan TAN: …diyetwit atalım mı bunu? Ben onayınızı almak için soruyorum.

Sinan OĞAN: Elbette, elbette.

Erkan TAN: Doğru anlamış mıyım yani onun onayını alıyorum.

Sinan OĞAN: Doğru anlamışsınız. DAVUTOĞLU kazandı, demek akıl sahibi insanların ancak şunu iddia etmesi demektir; Sayın DAVUTOĞLU PKK ile ve İsrail’le iş birliği yapıyor, demektir.

Erkan TAN: Kazanan onlarsa…

Sinan OĞAN : Çünkü bugün kazanan PKK’dır. Bugün kazanan İsrail’dir. İsrail’in tarihi emeli gerçekleşiyor.

Erkan TAN: Sonra size köşesinden falan yanıt falan verir, bakın

Sinan OĞAN: Buyursun, versin.

Erkan TAN: Hani siz de köşe yok tabi yani onunki kadar büyük bir köşe yok.

Sinan OĞAN: Buyursun versin. Allah’a şükür Erkan TAN’ın Başkent’ten programı var, her halde bize de bir cevap hakkı tanırsınız.

Erkan TAN: Bize de şeref verirsiniz efendim.

Sinan OĞAN: Biz de gelir milletin terazisine o yazıyı da koyarız, kendi fikirlerimizi de koyarız.

Erkan TAN: Serdar TURGUT, DAVUTOĞLU Kazandı, diyor. Bunu demek hakarettir; çünkü kazanan İsrail’dir, PKK’dır. Görmüyor musun bunu Serdar TURGUT?

Sinan OĞAN: Kazanan PKK’dır. Bugünkü konjonktüre baktığınız zaman PKK’nın kazanmadığını, kaybettiğini iddia edebilir misiniz? İsrail’in tarihi emeli olan bölgede büyük bir Kürdistan devleti kurmak; Irak’ı, Suriye’yi, Türkiye’yi, İran’ı bölmek İsrail’in ana hedefidir. İsrail’in önümüzdeki elli yıl var olma mücadelesinin ilk hedefi bu bölgelerin bölünmesidir.

Erkan TAN : E canım bu Esad’ın hiç mi kabahati yok yani eli kanlı bu diktatörün hiç mi kabahati yok?

Sinan OĞAN : Esad’ın kabahati çok büyük

Erkan TAN : Biz niye yapmış olalım bunları; siz diyorsunuz çünkü bunları Türkiye yaptı, Türkiye’nin politikası bunlara neden oldu, dediniz.

Sinan OĞAN : Bakınız bazı vatandaşlarımız konuyu hemen getirip oraya bağlıyor. Açık açık söyleyeyim; Esad eli kanlı bir katildir, bir diktatördür. Altını da çiziyorum Baas rejimi eli kanlı bir rejimdir, altını çiziyorum. Biz kalkıp ne Esad’ı, ne Baas rejimini savunacak filan değiliz.

Erkan TAN : Öyle diyor; ama Başbakan, öyle diyor. CHP’ye söyledi gerçi de, benzer şeyler söyleyen herkese gider o laf.

Sinan OĞAN : Sayın Başbakan o lafları edeceğine, biz büyük devletiz gereğini yaparız, intikamımız büyük olur diyeceğine; kim vurduya giden uçağımızın, kim vurduya giden iki şehidimizin hesabını versin bu memlekete. Allah aşkına biz nasıl büyük devletiz ki, hala uçağımızı kimin düşürdüğünü bilmiyoruz, uçağımızın nasıl düştüğünü bilmiyoruz. Ya ben bir vatandaş olarak buradan açıkça çağrıda bulunuyorum, ben vatandaş olarak bilmek istiyorum; benim uçağımı kim düşürdü, nasıl düşürdü? Benim pilotlarımda kurşun izi çıkmamış, nasıl şehit oldu? Öyle değişik iddialar var ki, insanın kanı donuyor. Pilotlarımızın sağ yakalanıp, öldürülüp, şehit edilip, denizin dibine bırakıldığı iddiaları var. Ya yani bunları iddia etmek bile Türkiye’nin bölgedeki bütün prestijini yerle bir etmektir. Bunlara cevap verin ya. Kalkın kamuoyunu doğru düzgün bir aydınlatın. “Biz misli ile bilmem ne yaparız” E yapın; elinizi tutan mı var?

Erkan TAN: Dün öyle dedi iftarda, ben de vardım.

Sinan OĞAN: Misliyle bilmem ne yaparız…

Erkan TAN: Angajman kurallarını değiştirdik, bir daha olursa misliyle yapacağız, dedi.

Sinan OĞAN: E olan ne oldu? Olan iki tane şehidimize oldu. Olan Türkiye’nin bütün bölgedeki ağırlığına oldu. Suriye gibi af edersiniz kıytırık bir devlet tabiri caizse kalktı uçağımızı düşürdü ya. Yani bölgede…

Erkan TAN: Canım o milli bir dava bu konu üzerinden hükümete çakmayın, diyorlar.

Sinan OĞAN: En çok bakınız; önce ülkem ve milletim diyen bir siyasi partinin mensubu olarak buradayım. Sayın Genel Başkanımız Devlet BAHÇELİ’nin bu ülkede öncelikle devleti öne koyan, milleti öne koyan, birliği, bütünlüğü, vatanı öne koyan siyasetinin takipçisi, siyasetinin birer mensubu olarak biz bu ülkede siyaset yapıyoruz. Bizim için devlet, millet, vatan her şeyden önemlidir.

Erkan TAN: Tamam.

Sinan OĞAN: Kendi siyasal…

Erkan TAN: İşte bunu tutun, milli bir dava bu.

Sinan OĞAN: Milli bir dava, tam da biz de onu diyoruz. Biz diyoruz ki, bu meseleyi siyaset malzemesi kimse yapmasın.

Erkan TAN: Tamam

Sinan OĞAN: Misliyle cevap veririz falan değil, gereğini yapın. Türkiye Cumhuriyeti devletinin bölgedeki ağırlığını, prestijini yerle bir ettiniz. Sizin zamanınızda bu memleketin askerinin başına çuval geçirdiler, adamı burada kırmızı halıyla karşıladınız Amerika…

Erkan TAN: Onu bilmeyen var, anlatır mısınız, ne demek yani o?

Sinan OĞAN : Irak’ta Türk ordusunun orada başına çuval geçiren o oradaki o zaman albaydı sanırım asker daha sonra Amerika’nın bölge komutanı oldu. Türkiye’ye geldi, Türkiye’de adamı kırmızı halıyla karşıladı. Ve bizim askerlerimizi, başına çuval geçirilen askerlerimizi, adamın önüne dizip adama bir de saygı duruşu yaptırdınız. Bu hükümet yaptırdı bunu. İnsanda biraz utanma duygusu olur.

Erkan TAN: Gereğini yapın yani savaş mı istiyorsunuz kardeşim, savaş mı çıkartalım; diyorlar.

Sinan OĞAN: Niye? Başımıza çuval geçiren asker istemiyoruz diyeceksiniz. Elinizin tersiye itin bazı şeyleri, istemiyoruz diyeceksiniz. Bu asker, bu komutan askerimin başına çuval geçirdi, bu çuvalcı generali istemiyorum ben, deyip elinin tersiyle iteceksin. İnsanda biraz onur, haysiyet, şeref olur.

Erkan TAN: Suriye’yle ilgili?

Sinan OĞAN: Dokuz tane vatandaşımızı İsrail katletti, ne oldu? Hani özür dileyeceklerdi? Niye özür diletemediniz?

Erkan TAN: Var bugün gazetelerde, galiba olacak.

Sinan OĞAN: Nerde olacak? Ben de okudum o gazeteleri; işte efendim biz Türk kahvesi deriz; ama özür dilemeyiz, diyor. Al yani kahveni de al, git, demek lazım da başka şeyler diyoruz.

Erkan TAN: Suriye’yle savaş mı yapalım canım şimdi, ne yapalım? Soğukkanlılıkla bu meseleyi çözmeye çalışıyoruz, uçağımızın düşmesi ve pilotlarımızın şehit olması meselesinde, diyorlar.

Sinan OĞAN: Hiç öyle bir soğukkanlı halimiz yok. Yani şuan biz orada, resmen, fiilen bir başka ülkenin iç işlerinde darbecilik oynuyoruz. Bir başka ülkenin muhaliflerini örgütlüyoruz. CIA bilmem MOSSAD bunların hepsi Türkiye’de cirit atıyor, Türk istihbaratı ile bunlar kol kola bölgeye silah akışında bulunuyorlar. Kanın, gözyaşının daha fazla akmasına ve bölgede dolayısıyla bir PKK devleti kurulmasına vesile oluyorlar.

Erkan TAN: Tam 380 gündür üç asker, bir polis, bir kaymakam terör örgütü PKK’nın elinde rehine değil mi kardeşim?

Sinan OĞAN: Evet, rehine. Nerde bunlar?

Erkan TAN: Ersin Yılmaz göndermiş bu mesajı.

Sinan OĞAN: Nerde bunlar hakikaten? Kaymakamlarımız, polislerimiz, askerlerimiz yok, PKK’nın elinde ve maalesef bu millet her şeyi çabuk unutuyor. Bu milletin hafızası tükenmiş, insanlarımız şunu sormuyor artık ya; bir ay önce iki pilotumuz şehit oldu biz hala, biz hala nasıl şehit olduğunu bilmiyoruz bu askerlerimizin, bu pilotlarımızın. Ve kimse de sormuyor, herkes unuttu. Her akşam bakıyorsunuz ki, şatafatlı iftar davetlerinde herkes. Ya Allah aşkına Türkiye bir savaşın eşiğinde, Türkiye’nin yanı başında PKK devlet kuruyor; bu hükümet sağda solda şatafatlı iftar davetleri veriyor.

Erkan TAN: Tamam işte, gidecekmiş herhalde bu Esed. Esed gidecek zaten, haftalar kaldı; diyorlar.

Sinan OĞAN: Esad gidecek, ben geçen sene söyledim Esad’in gideceğini.

Erkan TAN: Tabii Esad’dı, Esed oldu. O da ayrı bir konu tabi.

Sinan OĞAN : Yani Esad’a, Esed demekle bu işler olmuyor. Veyahut da ne bilim biz iftar verdik Esad’ın Suriye’sinden ve İsrail’den kimseyi çağırmadık ne büyük yaptırım yaptık onlara falan; böyle çocukça şeylerle maalesef insanlarımızın gazı alınıyor, başka da bir şey yapıldığı yok.

Erkan TAN : Peki efendim yani bu yani hiç mi iyi bir şey yok biraz da takdir etsin, demiş Ramazan Yılmaz.

Sinan OĞAN : Edelim, iyi bir şey olsun en önce biz takdir edeceğiz emin olun. Biz çünkü tekrar ediyorum Ramazan Bey; bizim için önemli olan devlettir, millettir, bu ülkenin birliği bütünlüğüdür. Bu ülkenin birliği, dirliği, zenginleşmesi, büyümesi için yapılan her güzel adımı biz destekleriz. Milliyetçi Hareket Partisi olarak bizim diğer siyasi partilerden farkımız; biz aka ak, ama kendini ak gibi gösteren karaya da kara demesini biliriz.

Erkan TAN: Serdar TURGUT’un bir şey demesine gerek yok. Zaten dış politikadaki icraatlar sizi rahatsız ediyor kardeşim, demiş bir seyircimiz.

Sinan OĞAN : E dış politikada PKK’ya devlet kurdurmak büyük bir icraat, beni de rahatsız ediyor yani. Buna sevinmeli miyim? Yanı başımızda PKK’ya devlet kurdurdu bu hükümet, ey vatandaş sen buna seviniyor musun? Ben buna sevinmiyorum, bu beni rahatsız ediyor ve rahatsız olduğumu da söylüyorum. Emin olunuz ki, burnumuzun dibinde PKK’yı kurduran bu dış politika tırnak içerisinde başarısından bu millet de rahatsız…

Erkan TAN: İki tane resme bakıp da sınırın tamamen PKK terör örgütünün kontrolüne geçtiğini sanmak saflıktır, demiş bir seyircimiz.

Sinan OĞAN: Ya hiç mi haber dinlemiyor bu seyircimiz, hiç mi gazete okumuyor, hiç mi internet sitelerine bakmıyor? Mesele iki tane resim değil, Suriye’nin gerçekleri meselesidir. Suriye’deki Kürtler orada farklı farklı gruplar vardı; bu gruplar içerisinde eli silah tutan, elinde silah olan bir tek PKK var. PKK’nın oradaki kolu PYD var.

Erkan TAN: Evet.

Sinan OĞAN: PYD orada var olduğu sürece orada başka türlü diğer Kürt vatandaşlarının hayat hakkı yoktur. Onların da hepsi PYD’nin kontrolü altına girmek durumundadır ve…

Erkan TAN: Çünkü güç, silah ve zorbalık onda.

Sinan OĞAN: Onda yani bu gerçeği görmek lazım ve ilginçtir Barzani de bunlarla işbirliği yapıyor. Nasıl ki Irak’ta, Kandil’le işbirliği yaptığı gibi.

Erkan TAN: Uçağın nasıl düştüğünü görsen ne yapacaksın, silah alıp oraya savaşa mı gideceksin? Ya bu kadar basit siyaset olmaz kardeşim, demiş bir seyircimiz.

Sinan OĞAN: Yani bu seyircimizi Suriye gibi bir ülke, Esad gibi bir diktatör geldi, uçağımızı gözümüzün önünde düşürdü, ne yapalım, sineye mi çekelim? Yani başka şeyler diyeceğim, emin olunuz.

Erkan TAN: Ya Başbakanın BOP’da görevlendirildiğini kendi ağzıyla, kendisi söyledi. Daha neyi tartışıyorsun ey AK Partililer? Sinan OĞAN’ı seviyoruz, Antalya’dan Necati ÇAMLICA bu mesajı göndermiş. Kürtlerin bağımsız devlet kurmaya hakları yok mudur kardeşim, demiş bir seyircimiz.

Sinan OĞAN : Şimdi bakınız Birleşmiş Milletler’in (BM) toprak bütünlüğü ilkesini bir defa çiğnerseniz yani Kürtler gelsin burada bağımsız bir devlet kursun, derseniz sadece Irak’ta kursun demezsiniz, sadece Suriye’de kursun demezsiniz, Türkiye’de de kursun dersiniz. Buna gönlünüz razı mı sizin? Buna gönlünüz razı mı?

Erkan TAN: Soru bu, soru bu öyle mi?

Sinan OĞAN: Yani Türkiye’de, Türkiye’nin de bölünmesini istiyor musunuz? Peki diyelim ki bunu da istediniz, Türkiye’de Kürtlere bir bağımsızlık verdiniz, bir miktar da toprak verdiniz, ee başkaları da dese yarın dese ki Çerkezler biz de devlet kurmak istiyoruz, ne bilim diğer azınlıklar mı azınlık demeyeyim doğru bir kelime değil diğer kökenden gelen her vatandaşımız kalksa eline silah alsa…

Erkan TAN: Ona verdiniz, dese…

Sinan OĞAN: Buna verdiniz yani bunların hakkı var…

Erkan TAN: Diyebilir yani, diyebilir.

Sinan OĞAN: Bunların hakkı var, bizim niye olmasın, dediği zaman da verecek misiniz? Yani dünyada kurulu bir düzen var; BM var, onun bazı ilkeleri var, toprak bütünlüğü var. Kaldı ki biz Kürt vatandaşlarımızla beraber yıllardır iç içe, barış içerisinde yaşıyoruz.

Erkan TAN: Bu devlet zaten onların da.

Sinan OĞAN : Zaten onların da, yani ayrı bir devlet kurmalarına gerek yok ki. Türkiye Cumhuriyeti devleti sadece şu etnik kökenden gelen, şu etnik kökenden gelmeyen gibi bir ayrımla kurulmuş değil. Şunlarındır, şunların değil, değil. Devleti hepimiz kurduk, bu devleti hepimizin. Bu devletin içerisindeki millet olarak da Türk milleti, bu devletin sahibidir.

Erkan TAN: Kardeşim be vatandaş olarak o kadar çok meşguliyetim, derdim, tasam var ki hafıza aramayın bende. Her şeyi biz yapacaksak, bu devleti niye kurduk kardeşim, ne yapıyor bu kurumlar? Demiş bir seyircimiz.

Sinan OĞAN : Hakikaten ne yapıyor bu kurumlar? Ama işte vatandaş bu kurumları sahipsiz bırakırsa, bu kurumların yapacağı da gidip yanlış yerlere hükümetler yanlış ellere geçtiği zaman o yanlış eller de gidip PKK’ya devlet kurduruyor, başka ne yapacaklar.

Erkan TAN: Bu konuları mecliste veya doğrudan hükümetle konuşun. Gazetelerde, televizyonlarda, sokaklarda politika yapmak hoş olmuyor, demiş Çetin HEPBİR.

Sinan OĞAN: Çetin Bey, 12 Nisan 2012 tarihinde meclis kürsüsünden bunu açıkça ilan ettim. Bugün burada konuştuklarımız aylar öncesinden mecliste konuştum. Sadece bir defa mı konuştum, onlarca kez konuştum. Bununla ilgili meclisin bir milletvekiline sunduğu imkânlar vardır; yazılı, sözlü soru önergeleri vermek, çıkıp konuşmak, basın toplantısı düzenlemek. Bunların hepsini yaptık. Bunların hepsini AK Partili milletvekillerine de, hükümete de defalarca söyledik; ama bunları onlara söylememizle iş bitmiyor. Onlara söyledik de ne oldu? Hiçbir şey oldu mu, yok. Şimdi bunu vatandaşa da söylememiz lazım. Vatandaş da bilmesi lazım ki, ey vatandaş şunu bilin; siz bu hükümete gidin Suriye’de PKK’ya devlet kurdurun diye mi oy verdiniz? Bunu sizle paylaşmamız lazım, bunu vatandaşla paylaşmamız lazım. Siyasi sistemde iktidar vardır, muhalefet vardır. Muhalefetin görevi nedir?

Erkan TAN: Esad gidecek kardeşim Esad gidecek haftalar kaldı, gidecek oradaki zulüm sona erecek, diyorlar öyle bir beklenti içerisindeler.

Sinan OĞAN: Muhalefetin görevi vatandaşı uyarmaktır. İktidarın yanlışlarını vatandaşla paylaşmaktır. Vatandaşın iktidara; ey iktidar yanlış yapıyorsun, demesini sağlamaktır. Esad gidecek, sonra ne olacak? Hükümetin en büyük sıkıntısı bu, sonrasını öngöremiyor, sonrasını düşünemiyor. Hükümet orada iktidarı devirmeye odaklanmış ya biraz da ondan sonra ne olacağına odaklanın. Ondan sonra PKK orada ayrı bir devlet kurmaya kalktığında ne yapacaksın, hangi siyaseti geliştirdin, hangi stratejiyi geliştirdin? Bugün işbirliği yaptığın İsrail’le bunu konuştun mu? Bugün işbirliği yaptığın Amerika’yla, işbirliği yaptığın Rusya ile konuştun mu?

Erkan TAN: İsrail’le ne işbirliği düşmanlık yapıyorlar efendim, düşmanımız gibi İsrail…

Sinan OĞAN: Ben mecliste, mecliste konuşun diyor ya vatandaş …

Erkan TAN: Evet

Sinan OĞAN : Ben mecliste soru önergesi verdim. Dedim ki; ya benim aklım ermiyor, belki hükümetin Ekonomi Bakanı Zafer ÇAĞLAYAN’ın aklı eriyordur, ben şunu anlamıyorum biz İsrail’le dost muyuz, düşman mıyız biz? Soru önergesi verdim. Dedim ki; bir milletvekili olarak bugün rakamlara baktığımda…

Erkan TAN: Öyle ya uluslararası sularda gemimizi bastılar ve vatandaşlarımızı öldürdüler.

Sinan OĞAN: Benim aklımın ermediği şu, benim aklım ermiyor bakanımız dedim cevap versin. Neye aklım ermiyor? Ya bu İsrail’le biz düşman olduğumuzu zannediyorduk; 2010-2011 yıllarında %40 ticaretimiz artmış. Dedim ey sayın bakan, ekonomiden sorumlu bakan, hükümet; benim aklım ermiyor, bana lütfen anlatıver bu ülke bizim düşmanımızdı hani? Ticaretimiz nasıl artar? Dedi ki; efendim iş başka, ticaret başka, siyaset başka, diye cevap verdiler bana.

Erkan TAN: Alışveriş başka, siyaset başka…

Sinan OĞAN: Yani, ben de şunu anladım; hükümetin demek ki biz öyle zannediyormuşuz, hükümetin öyle bir derdi falan yokmuş.

Erkan TAN: Efendim sizin iktidarınızda onlara el açıp, dileniyorduk ya hu. Bundan daha kötüsü var mı? Kendinizi de eleştirin de biraz da biz doğru adamsınız diyelim, Cengiz DEMİR bu mesajı göndermiş.

Sinan OĞAN: İktidarlar eleştirilir Cengiz Bey. 2015’te Allah’ın izniyle biz iktidara geldiğimizde yanlışımız varsa eleştirirsiniz, biz de yanlışlarımızdan ders alan bir siyasi parti ve iktidar oluruz Allah’ın izniyle, o konuda bir sıkıntımız yok.

Erkan TAN: Kardeşim bunlar sizin paranoyalarınız. Biz tam tersi büyüyoruz, oralar zaten eskiden de bizimdi. Ne var o bahsettiğiniz planda? Oralar bölünüp, bizim elimize verilse fena mı olur? Bir daha anlatır mısınız televizyonlarını yeni açanlar olabilir. Nedir plan size göre?

Sinan OĞAN: Ülkeler siyasetlerini üç yıl, beş yıla indirgemezler.

Erkan TAN: Tamam

Sinan OĞAN: Ülkelerin siyasetleri beş yıl, on yıl, elli yıl, yüz yıl ötesini görerek yapılır. Plan şu; Irak’ı bölecekler, Suriye’yi bölecekler

Erkan TAN: Zaten Irak bölündü.

Sinan OĞAN: Zaten bölündü.

Erkan TAN: Bir tek adı yok devlet olarak, evet.

Sinan OĞAN: Yani Suriye’de bölündü artık. Onu da net bir şekilde söyleyebiliriz.

Erkan TAN: Yav hani pek sizin iddianız diyelim, daha olmadı yani. Oraya doğru gidiyor da…

Sinan OĞAN: Keşke ben yanılsam, keşke ben yanılsam bakınız keşke yanılsam. Daha önce bu konuları konuştuğumuzda dedim ki; Erkan Bey keşke ben yanılsam, gelsem, buradan özür dilesem demiştim. Aradan aylar geçti, geldim. Keşke yanılsaydım, bugün özür dileseydim. Deseydim ki; ya Erkan Bey kusura bakmayın ya ben yanılmışım, deseydim; ama burada maalesef yanılmadığımı üzülerek konuşuyoruz üzülerek. Yani bir insan dua eder mi; keşke ben yanılayım diye, ben keşke yanılayım diye dua ediyorum ama maalesef. Neydi plan? Irak’ı bölecekler…

Erkan TAN: Böldüler.

Sinan OĞAN: Suriye’yi bölecekler, İran’ı bölecekler üç tane Kürt yapısı ortaya çıkacaklar. Bu üç tane Kürt yapısını Türkiye’ye entegre edecekler.

Erkan TAN: Neticede; buralar zaten sizindi, eskiden de sizindi.

Sinan OĞAN: Çünkü KCK’nın dördüncü ayağının Türkiye’de olduğu iddia ediliyor. Ondan sonra…

Erkan TAN: Yani Türkiye’nin güneydoğusu…

Sinan OĞAN: Güneydoğu, KCK’nın dördüncü ayağı. Ondan sonra ne yapacaklar? Bu entegrasyon sağlandıktan sonra; kardeşim diyecekler, biz artık ayağımızın üzerinde durabilecek güce geldik, denize de sınırımız var artık, Mersin ve Hatay bölgesi oraları da aldık, biz artık denize çıkışı olan, elinde petrolü olan, doğal gazı olan, peşmerge silahlı kuvvetleri olan, PKK’nın artık resmi orduya dönüştüğü güçlü bir devletiz, bizim artık size bir ihtiyacımız yok, deyip bölgede bir Kürt devletinin kuruluşunu gerçekleştirecekler. Yani tekrar ediyorum; bölgede Türkiye ile İslam Dünyası arasına bir İsrail’i kurmuşlardı, Türkiye ile Türk dünyası arasına bir Ermenistan’ı kurmuşlardı, ikisinin arasında bir boşluk vardı. O boşluk Türkiye’yi büyüten, Türkiye’nin köklerine dönmesini, Türkiye’nin İslam coğrafyası ile doğrudan bağını, Türkiye’nin Türk dünyası ile doğrudan bağını sağlayan o boşluğa da Kürdistan’ı oturttular mı, Türkiye’nin önüne büyük bir Çin Seddi, tabiri caizse, çekecekler.

Erkan TAN: E canım Kürtler Müslüman’dır. Belki böyle bir sonuç doğurmaz bu hamle.

Sinan OĞAN: Efendim Kürtler Müslüman da yani Suriyeliler Müslüman değil mi? Yani bugün Suriye ile yaşadığımız şey, bizim uçağımızı başkası mı geldi düşürdü yani o ihtimal de var tabii ki. O ihtimal de var; ama Müslüman olmaları tek başına yetmiyor. Orada kimin lehine kullanılacaklar, o devleti kim kurduruyor, kime hizmet edecek? Bunu görmek lazım.

Erkan TAN: Yani biz orada oyun kurucu değiliz, öyle mi?

Sinan OĞAN: Orada, bakınız bugün Lozan Anlaşması’nın da yıldönümü, bir vatandaşlarımız açsın bir Lozan’ı, bir Sevr Anlaşması’nı bir görsün. O bölgede bugün kurulmaya çalışılan, hükümetin de destek verdiği, KCK planının yani büyük Kürdistan’ın kurulmasına yıllardır çalışan kim? Soruyorum, kim istiyor bunu? Türkiye mi istiyor, İsrail mi? Türkiye mi istiyor, İngiltere mi? Türkiye mi istiyor, Amerika mı? Kim istiyor? Bölgede bir Kürdistan haritasının…

Erkan TAN: Bugüne kadar yüz yılı aşkın…

Sinan OĞAN: Yüz yıldan fazladır o bölgede bir…

Erkan TAN: Bunu destekleyenler kimler?

Sinan OĞAN: Kürdistan hayali peşinde Türkiye mi koşuyor? Hayır. İsrail koşuyor, İngiltere koşuyor, Amerika konuşuyor, Rusya koşuyor, Çin koşuyor yani küresel güçlerdir isteyen. Küresel güçlerin kurdurduğu Müslüman da olsa hele PKK’nın kontrolündeyse bir defa Müslüman olmayacak yönetimi onun belli yani PKK’nın inancının Zerdüşlük olduğu belli. Kime hizmet edecek, kendisini kurduranlara mı hizmet edecek, Türkiye’ye mi hizmet edecek? Basit bir soru, basit bir mantık. Bu basit mantıkla bakıldığı zaman cevabının da basit olduğunu, kurdurana hizmet edeceğini yani öylesine bir devletin İsrail’e, Amerika’ya, Rusya’ya, Çin’e, İngiltere’ye hizmet edeceğini ve Türkiye’nin karşısında olacağını herkes bilir.

Erkan TAN: Çok teşekkür ederiz, katıldığınız için.

Sinan OĞAN: Ben teşekkür ederim.

Erkan TAN: Kolaylıklar ve başarılar dileriz. Biz söyleştik. Takdir, karar, yorum size ait efendim.

Dr. Sinan OĞAN: TÜRKSAM – Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Analizler Merkezi Başkanı ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Iğdır Milletvekilidir.

http://www.turksam.org/tr/a2724.html

ABD’nin Türkiye İçin Beyzbol Sopasına İhtiyaç Var mı?


1 Ağustos 2012’de Türk basını biraz da magazinsel olarak ABD Başkanı Barack Obama ile Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın telefon görüşmesi sırasındaki resmi üzerinde yoğunlaştı. Bunun sebebi, Obama’nın elindeki beyzbol sopası idi.

Resme “muhalefet” gözüyle yaklaşanlar, Obama’nın Erdoğan’ı tehdit maksadıyla sopayı gösterdiğini ileri sürdüler. Onlara göre bu durum Türkiye’nin onurunun ayaklar altına alınmasıyla eş anlamlıydı. Bir köşe yazarı bu sopalı resmin “Türkiye’nin bölgesel iddialarına yönelik bir tehdit olarak ‘masa altından sopa’ gösterisi!” olduğunu savundu. Buna karşılık iktidar yanlısı olmayanlar da dâhil, Amerikalıların İngiliz protokol kurallarından bihaber ve serbest hareketlerini bilenler, Obama’nın bu hareketini normal ve “samimi” bir yaklaşımın sonucu olduğunu söylediler.

Ancak, “dost” ABD, Türk kamuoyunun merakını kısa sürede giderdi. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Sözcü Yardımcısı Caitlin Hayden 3 Austos’ta “Bu fotoğrafı sadece, Başkan Obama’nın Başbakan Erdoğan ile devam eden yakın ilişkisini vurgulamak ve onların Suriye’de kötüye giden durum hakkındaki önemli görüşmelerine dikkati çekmek amacıyla yayınladık!” şeklinde açıklama yaptı ve kamuoyu da komplo teorilerinden kurtulmuş oldu.

ABD’nin Türkiye’ye Bir şey Yaptırtmak İçin Sopaya İhtiyacı Yok!

ABD, özellikle 2010 sonbaharından itibaren olmak üzere, Obama’nın başkanlığı ile birlikte en uyumlu dış politikayı Türkiye ile gerçekleştirmektedir. Nisan 2009’da NATO’nun 60’ncı kuruluş yıldönümünün de kutlandığı Strasburg-Kehl zirvesi Obama’nın katıldığı ilk NATO zirvesiydi. Zirve öncesinde Türkiye Danimarka Başbakanı Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği adaylığını reddediyordu. Sebebi bölücü PKK’ya destek veren Roj Tv’ye izin verilmesi ve Müslümanları yaralayan “Peygamber” karikatürleriydi. Ama Obama, gülümseyerek ve kola dokunan bir beden dili ile Türk devlet adamlarını ikna edivermişti.

Mart 2012’nin sonlarına doğru Başbakan R. Tayyip Erdoğan, Güney Kore’nin başkenti Seul’deki “Nükleer Silahların Azaltılması” toplantısı sırasında da Obama ile 1.5-2 saat görüştü. Erdoğan’ın bu görüşme öncesinde Suriye ağırlıklı olarak birçok konuda Obama’yı ikna edeceği ileri sürülüyordu. Ancak anlaşılan Obama söylenilenleri gülerek dinlemiş, sonunda da “Müttefikimiz ve dostumuz Türkiye’nin de İran’dan petrol-doğalgaz ticaretini kesmesini veya en azından azaltması bizi memnun eder!” demiş olmalıydı.

Nitekim Başbakan Erdoğan’ın İran’a da uğradığı ziyaretin ardından, İran’dan petrol alımı %20 kesildi. Bir süre sonra İran’dan petrol ihracatının %10 daha kesilmesi kararı alındı. Böylece, İran’dan petrol alımını büyük ölçüde azaltan Türkiye’ye ABD yaptırımları 180 günle sınırlı bir ‘istisna’ bahşedilmişti!

Türkiye’nin İran’a karşı bu “ABD yanlısı” tutumu sebebiyle 2012’nin ilk 6 ayında Türkiye’ye gelen İranlı turist sayısı %39-40 civarında azaldı. Üstelik İran, hem NATO Kürecik Radarı, hem ABD üsleri ve hem de Türkiye’nin Suriye’deki Esad rejimine yüklenmesi sebebiyle Türkiye’yi 2011’in son çeyreğinden itibaren defalarca tehdit etti.

Türkiye, her ne kadar İran’dan aldığı petrolde azaltma yapsa da, İran’a karşı bankalar arası para transferi işlemi (swift) de önlendiğinden, bu ticareti altın karşılığı ya da Türk parası ile yapıyordu.

Ancak ABD, “yabancı firmaların İran’dan petrol satın almasını ve para transferlerini zorlaştırmaya” karar verdi. Ağustos 2012 başlarında da Obama, “İran’ın enerji ve petrokimya sektörüne yönelik yeni yaptırımları öngören” kararnameyi imzaladı. Bu karar gereği, halen “yaptırımları atlatmak” için kullanılan diğer ödeme şekilleri de engellenmektedir.

Yani artık Türkiye’nin de İran’la takas ya da altın karşılığı (veya iki ülkenin kendi paraları ile) ödeme konularında ısrar eden firmalara yaptırım söz konusudur. Bu gelişmenin Türkiye-İran ekonomik ilişkilerini olumsuz etkileyeceği değerlendirilmektedir.

2 Ağustos 2012’de, ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Patrick Ventrell, Türkiye’nin Suriye sınırındaki askeri hareketliliği için “Türkiye’nin kendi ulusal güvenlik çıkarlarını anlıyoruz. Ama şu anda (durumu) daha fazla askerileştirmenin ilerlenecek yol olduğunu düşünmüyoruz!” şeklinde bir ifade kullandı. Yani Türkiye’ye “Fazla ileri gitme!” dedi. Acaba AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin “dost”luğunu iyice pekiştirdiği ABD, ya ‘dost’ değil de ‘düşman’ olsa ne yapardık?

Sonuç

Türk dış politikası özellikle Orta Doğu’da bağımsızlığını yitirmiş ve ABD’nin güdümüne görüntü sergilemektedir. Cumhuriyet’i kuranların Türkiye özlemi bu değildi!

Romney’den Başkanlık Seçimleri Öncesi “Birkaç Günde Devr-i Alem”


Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) Demokrat Parti’nin adayı Barack Hussein Obama ve Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Mitt Romney arasındaki ekabet 6 Kasım 2012 tarihinde yapılacak olan başkanlık seçimleri öncesi iyiden iyiye artmakta ve adaylar eyaletler arasındaki çekişmeli turlarına ek olarak yurtdışı seyahatlerine de ağırlık vermektedir. Romney, bu çerçevede Barack Obama’nın başkanlık dönemi boyunca henüz ziyaret etmediği İsrail’e tabiri caizse bir propaganda ziyareti düzenlemiştir. Mitt Romney, bunun dışında İngiltere ve Polonya’ya da gitmiş ve tartışılacak açıklamalara imza atmıştır.

Mitt Romney’in İsrail Ziyareti

Romney’in, İsrail’e düzenlediği ziyareti sırasında yaptığı açıklamalarda son derece oryantalist bir hava benimsediği görülmüş, İsrail-Filistin anlaşmazlığının çözümüyle ve İran-İsrail gerginliği ile ilgili süreçte yüksek perdeden yaptığı açıklamalarla İsrail’in yanında olduğunu ifade etmiştir. “İsrail, İran’a saldırırsa buna saygı gösteririm” diyen Romney’e İran’dan tepki çok fazla gecikmemiş ve İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad, 31 Temmuz 2012 tarihinde devlet televizyonuna verdiği demeçte Mitt Romney’in Beyaz Saray’a çıkma şansını güçlendirmek için İsrail’in “ayaklarını öptüğünü” söylemiştir.[1] Diğer yandan, Cumhuriyetçi aday Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmiş ve bu da ülke içersinde ve dışarıdan eleştirilere maruz kalmıştır. Olayla Uzak Doğu da tepkisiz kalmamıştır. Çin, böyle bir açıklamanın zaten gergin bir durumda olan Orta Doğu’yu daha da gereceğini, bu tarz “şahin bir söylemin” Kudüs’ün hassas yapısını göz ardı ettiğini belirtmiştir.[2] Beyaz Saray Sözcü Yardımcısı Josh Earnest de, günlük basın toplantısında “Başkent konusu, taraflar arasındaki nihai statü müzakerelerinde belirlenmesi gereken bir konudur” diyerek Romney’le ABD yönetiminin aynı görüşü paylaşmadığını ifade etmiştir.[3]

İsrail, ABD seçimleri öncesi hem siyasi retorik bağlamında son derece sık başvurulan konulardan biri olmuş hem de ülke içerisinde yaşayan sayıca fazla olmayan; ama özellikle ekonomik açıdan son derece etkili bir İsrail lobisi ve tarihi müttefiklik bağları nedeniyle iki aday için de önemli bir konu olagelmiştir.

Cumhuriyetçiler tarafından İsrail yanlısı “şahin” bir dilin benimsenmesiyle 2008 seçimlerinde Obama’nın Yahudilerden aldığı yüzde 78’lik desteğin kendi tarafına çekilmesi amaçlanmıştır. The Gallup isimli anket şirketinin sonuçları incelendiğinde Yahudilerin yüzde 68’inin Obama’nın yanında olduğu görülürken yüzde 25’lik bir kısmı Romney’e oy vermektedir.[4] Buradan anlaşıldığı kadarıyla ABD içerisindeki Yahudiler de sadece seçim için tek belirleyici faktör İsrail olmamış, yaşam koşulları, özellikle kamu harcamalarının ne şekilde tekrar düzenleneceği de önemli bir konu olmuştur. ABD’li Yahudilerin tek referans noktasının İsrail ile ilgili yapılan açıklamalar olmadığı açıktır.

Yıllardır Orta Doğu’daki ve işbirliği içerisinde olduğu devletler arasında “en sadık dostunu” İsrail olarak belirleyen ABD’de iki adayın İsrail’i gözden çıkarmak gibi bir durum kuşkusuz söz konusu değildir; fakat adayların İsrail’e bakışı arasında farklardan söz etmek mümkündür. Genel anlamda bakıldığında, Romney ve arkasındaki Neo-Con (Neo-Conservatives, Yeni Muhafazakarlar) destekçileri İsrail’e Obama’dan daha yakın bir görüntü çizmektedir. Gerek İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile dost olan Romney’in bireysel ilişkileri gerek temsil ettiği siyasi ekol bakımından İsrail yanlısı bir tavrı ortadadır. Obama ise sürece biraz daha mesafeli durmaktadır. Özellikle, İsrail’in 1967’de yaşanan Altı Gün Savaşları’nda İsrail’in Ürdün’den işgal ettiği Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim yerleri inşası konusunda Obama yönetimiyle aynı şeyleri dile getirmemesi, ABD Başkanı ve kadrolarının Filistin yanında olduğu şeklinde algılanmış İsrail tarafında büyük rahatsızlık uyandırmıştır. Romney’in gafları ve siyasi açıklamalarıyla gündeme gelen ziyaretlerinin önemli olan bir diğer yanı ise finansal bouyutudur.

Ziyaretlerin Finansal Boyutu

Mitt Romney, yaptığı ziyaretlerdeki siyasi açıklamalarının yanında düzenlenen bağış toplantılarında ekonomik açıdan da son derece önemli meblağlar toplanmıştır. Bir yandan da sermaye yarışı şeklinde gelişen seçimlerde ABD burjuvazisi içerisinde önemli yerlerde bulunan İsrail lobisinin etkisi son derece fazladır. Ayrıca, yurtdışında yaşayan Amerikalıların da seçim sürecinde yer aldığı görülmektedir. Bugüne kadar seçim döneminde 300 milyon dolar toplayan Obama yurtdışındaki Amerikalılardan 600 bin dolar, propaganda için 155 milyon dolar toplayan Romney ise yurtışındaki ABD’lilerden 325 bin dolar toplamıştır. Romney tarafından toplanan bu rakama, İngiltere ziyaretinde topladığı tutar hariçtir.[5]

Romney’in Cumhuriyetçi Başkan Bush döneminde girişilen Afganistan ve Irak işgallerinde en fazla destek aldığı ülke olan İngiltere’yi ziyaretinde de bağış toplantılarının son derece önemli roller oynadığı anlaşılmaktadır. İngiltere’nin önde gelen bankalarından Barclays’in, başkan adayı Mitt Romney’e yaklaşık olarak 1 milyon dolarlık yardımda bulunduğu, bunun üzerine İngiliz Parlamentosu’ndan 11 milletvekilinin Barclays’in Romney’in seçim sürecine de destek vermesinin durdurulmasına ilişkin talebi gündeme gelmiştir.[6] Başkanlık seçimleri, küresel anlamda etkisi olduğundan sadece ABD iç yapısında değil diğer ülkelerin iç siyasi gelişmelerine etki etmektedir.

Yeni Soğuk Savaşın Sinyalleri mi?

Soğuk savaş döneminde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) içerisinde yer alan bir ülke olan Polonya ziyaretinde de Romney, yine yaptığı açıklamalarla bir kez daha gündeme oturmuştur. Romney, yaptığı açıklamasında bölgede jeopolitik anlamda Rusya’yı bölgedeki bir numaralı rakibi olarak tanımlamıştır.[7] Bu açıklamanın açıklandığı yerin Polonya olması da son derece önemlidir. Burada Romney için mutlaka ki asıl amaç, aynı İngiltere ve İsrail ziyaretlerinde olduğu gibi Amerika’daki Polonya diasporasına mesajlar vermektir; ama aynı zamanda Polonya Rusya açısından hem tarihi hem de jeopolitik anlamda son derece kritik roller oynamakta olan bir ülkedir. SSCB sonrası Rusya’nın Avrupa Birliği’ne kaptırdığı ülkelerden biri olan Polonya, tarihsel olarak Rusya ile rekabet içinde bulunan, Rus enerji kaynaklarının Batı’ya ulaşmasında coğrafi konumu önemli bir ülkedir. Son dönemde Polonya’da Rusya’nın özellikle bölgedeki etkisini frenlemek amacıyla bir füze kalkanı projesinin gündeme geldiği de düşünüldüğünde Doğu Avrupa’da soğuk savaşa benzer bir şekilde silahlanmanın artması gündeme gelmiş ve iki kutuplu sistemde yaşananları akla getirmiştir.

Değerlendirme

Gafları nedeniyle uluslararası alanda Mitt Romney’in uluslararası alanda George W. Bush dönemine benzer şekilde antipati toplamaktadır. ABD’nin öncülüğünü yaptığı küresel sistemle sorunları olan ülkelerden gelen açıklamalar Romney’in söylemleriyle birlikte değerlendirildiğinde uluslararası sorunlarda tepkisizliğe yakın bir davranış sürdüren Obama ABD’sinin oğul Bush dönemi gibi yine sorunlara direk müdahil hale geleceğini ve bunun da gerginliği artıracağına ilişkin kuşkular yükseliş göstermektedir. Diğer yandan, bu açıklamaların herhangi bir politika oluşturma zemininden ziyade seçimler için bir kamuoyu oluşturma yönünde yapıldığı son derece önemlidir. İsrail-Filistin, İran ve Suriye gibi sağduyunun ön plana çıkması gereken konular hakkında Cumhuriyetçiler tarafından gelen sert açıklamalar, bir anda akıllara Afganistan ve Irak Savaşı’nın yaşandığı, askeri harekatların düzenlendiği ABD’nin Cumhuriyetçi Başkanı George Walker Bush dönemini getirmiştir.

ABD içerisindeki Yahudi seçmen profiline bakıldığı zaman ise Romney’in bu manevralarının sayısal çoğunluktan ziyade Yahudi lobisine yönelik yapılan eylemler olarak değerlendirmek mümkündür. Zaten Yahudilerin Amerikan nüfusunun CIA (Central Intelligence Agency) kaynaklarına göre toplam nüfusun yüzde 1.7’sini oluşturduğu belirtilmektedir[8]. ABD’deki Yahudi toplumunun kağıt üzerindeki sayılarının, öneminin nicelikten çok nitelikte olduğunu göstermektedir. Seçimlere yaklaşılan süreçte ABD içerisinde ise Romney’in sayısal olarak İsraillilerden fazla oy toplayamadığı ortadadır. Genel anlamda ise, ABD’nin ekonomik verileri, seçmen davranışlarının belirlenmesinde şu an için dış politikadan daha fazla etkilidir.

Romney, agresif bir tonla demeçlerini verse de şu an İran’a karşı herhangi bir askeri müdahale seçeneğinin söz konusu olmadığını belirterek seçim sonrası baskılar için kendisine manevra alanı sağlayabilecek bir açık kapı bırakmıştır. Bunun yanı sıra Filistin ve İsrail arasındaki ekonomik farklılığı iki toplum arasındaki ahlaki farklılık üzerinden temellendirmesi, Romney’in çok açık bir şekilde oryantalist bir söylem benimsediğinin örneğidir. Objektif olarak değerlendirildiğinde Filistin’e uygulanan tecrit politikasının bu durumun başlıca sebebi olduğu karşımıza çıkmaktadır. Romney’in bu söylemleri George Bush dönemi ABD’sinde görülen ve şu anda Avrupa kıtasında azımsanmayacak boyutlarda olan İslam karşıtlığının tekrar gün yüzüne çıkma kuşkusunu doğurmuştur.

Somut herhangi bir adımı olmadan Nobel Barış Ödülü’nü alan Obama tarafından izlenen stratejide Orta Doğu’da yaşanan kargaşa sürecinde iddialı olmayan bir ton benimsenmiş fazla göze batmayan bir üslupla hareket edilmektedir. Londra’da olimpiyatları eleştiren, İsrail’de Filistin’in fakirliğini ahlaki özelliklerine bağlayan ve Polonya’da da Rusya’yı karşısına alan Romney şu anda “aykırı” bir görüntü çizmektedir. Son olarak, iki adayın şansı konusunda ise eyalet seçimlerinin kıran kırana geçtiği şu an için söylenecek şey, Obama’nın sessiz sessiz ilerlemekte olduğudur. Cumhuriyetçilerin dili ise geride kaldıkça daha agresif bir hale gelmektedir. Eğer seçilirse, Romney’in oy almaya yönelik yaptığı açıklamalar bir taraftan ABD politikalarının meşruiyet sorununa ilişkin tartışmaları alevlendirecektir ve uluslararası alanda ABD’ye yöneltilen eleştirilerin artacağı bir döneme girilecektir. İsrail konusunda arada ton farklılıkları olsa dahi ABD politikalarının “rengi”nin her iki adayın başkan seçilmesi sonrasında da aynı olacağı beklenmektedir.

PKK’nın Yeni Stratejisi: Kandil’i Şemdinli ve Amanoslar Üzerinden Kuzey Suriye’ye Bağlamak


2003 yılında SADDAM’ın gidişi PKK’ya can suyu etkisi yaptı. Suriye’de ESAD’ın gidişinin başladığı bugün ise PKK tarafından nihai hedefe atılacak son bir adım olarak ele alınıyor. Bu adımın en önemli tarafıysa Kandil ile “Kuzey Kürdistan” ve “Güneybatı Kürdistan”ı birbirine bağlama stratejisi oluşturmaktadır.

PKK, SADDAM’dan sonra Kuzey Irak’taki yarışta BARZANİ’nin arkasında kalmasından kaynaklanan sorunlarla karşılaştı. Şimdi aynı tekrarın K. Suriye’de de olmamasının gayreti içerisinde. Ayrıca PKK’yı telaşlandıran bir husus daha vardır ki; o da Irak’tan sonra Suriye’de ikinci kez geride kalması halinde “Kuzey Kürdistan”da yani Türkiye’deki Kürtçü vasatını BARZANİ’ye kaptırmaktır. Böyle bir sonucun kendisinin yok oluşu anlamına geldiğini çok iyi bilmektedir.

PKK’nın bugün için içerisinde bulunduğu önemli sorun, Suriye’deki uzantısıyla serbestçe bağlantı kuramamaktır. Bu durum, Kandil’in yollarının diğer ucunun BARZANİ’nin egemenliğine bağlandığı gerçeğiyle ve an itibariyle Suriye ile olabildiğince serbest ve bağımsız hareket zorunluluğu içerisinde olmasıyla bir arada değerlendirildiğinde, bu telaşın büyüklüğü anlaşılacaktır.

Kuzey Irak ile Kuzey Suriye arasındaki örgütsel aktarımı ancak BARZANİ’nin denetimi altında yapabiliyor. Böyle bir açmaz içerisinde olan PKK, 2012 yılında strateji değişikliğinin ilk adımında Şemdinli’de Kandil’e paralel ikinci derecede bir merkez daha yaratma planını uygulamaya koydu. Kırsaldaki ve kentlerdeki örgütsel yapılanma bunun için elverişliydi. DTK’nin uygulandığı pilot bölgeler bu alandaydı veya alana komşuydu.

PKK, Şemdinli’de kuracağı ana üs sayesinde diğer eyalet yapılarıyla arasındaki irtibat ve muhaberenin kolayca işleyeceğini düşünüyor. Alan hâkimiyetini tümüyle ele geçireceği hesabıyla buradan aradaki merkezleri birbirine bağlamak suretiyle Amanoslara kadar ulaşacağını değerlendiriyor. Terör örgütüne göre, bu aşamadan sonra Amanos, Zağros, Amed ve Dersim eyaletlerindeki hâkimiyeti eksiksiz bir şekilde gerçekleşecek.

Hedefin nihai noktasında ise; Kandil’in K. Suriye ile arasında son derece üstünlüğü bulunan bir kanal oluşturmak, Türkiye’deki faaliyetlerini K. Irak ve K. Suriye’dekilere monte etmek ve sözde halk ayaklanmasını başarmak bulunuyor. PKK, elde etmeyi umduğu böyle bir sonuçla “Özerk Kürdistan”ı yaratmak başta olmak üzere ÖCALAN’ın serbest bırakılmasını sağlayacağı ve diğer isteklerini gerçekleştireceğinin hesabı içerisinde.

Yerini konulması mümkün olmayacak kayıplara rağmen terör örgütünün Şemdinli kırsalında direnmesi söz konusu strateji değişikliğinin gereğidir. Bunun dışında yapılacak değerlendirmeler sağlıksız olacaktır.

http://www.turksam.org/tr/a2721.html

2014’e Doğru Afganistan’da Yeni Gruplaşmalar


NATO komutasındaki uluslararası güvenlik yardım gücünün 2014’te Afganistan’dan çekilmesi ve ülkenin güvenlik sorumluluğunu tamamen Afganistan güvenlik güçlerine devretmesi beklenmektedir. Fakat bölge uzmanları Afganistan güvenlik güçlerinin ülke genelindeki güvenliği sağlayabilecek kapasitede olmadığını her fırsatta dile getirirlerken, hükümete yakın çevrelerse soğuk kanlılıklarını koruyarak aynı yılda gerçekleşmesi planlanan üçüncü devlet başkanlığı seçimlerine hazırlanmaktadır.

Yasal olarak Karzai’nin aday olamayacağı 2014 seçimlerinde, Devlet başkanı Hamid Karzai kendi takımından güvenilir birini desteklemesi beklenmektedir. Karzai takımından bir çok insanın adı devlet başkanlığına adaylık için telafüz edilmekteyse de, belli bir isim üzerine daha uzlaşma sağlanamamıştır. Hatta son günlerde Afganistan kamuoyunda Karzai takımının, Taliban ve Hikmetyar gibi gruplar ile koalisyon kurma ihtimalinden bile söz edilmektedir. Nitekim, isimleri uluslararası terör grupları listesinde bulunan bu iki grup ile Katar, Suudi Arabistan, Pakistan ve Afganistan başkenti Kabil’de bir çok görüşmenin gerçekleştirildiği bilinmektedir. Farklı çevreler Pazarlıkların devam ettiği ve şimdiye kadar herhangi bir uzlaşmanın sağlanamadığını iddia etmektedirler. Öte yandan da Afganistan meselesine direk müdahil olan ABD, bu ülkedeki “başarısızlık” imajından kurtulmak için ne pahasına olursa olsun 2014 sonrası Afganistan’da belli bir istikrarın sağlanması için her türlü tavizi vermeye hazır görülmektedir. Hatta Taliban örgütünü yeniden iktidara getirme pahasına bile olsa. Ülkedeki farklı siyasi gruplar ise 2014’te rakiplerine karşı daha güçlü olarak varlığını göstermek maksadı ile şimdiden taraflar oluşturmaya çalışmaktadırlar.

Bu noktada Afganistan’da özellikle 2014 sonrası için bir hazırlık niteliği taşıyan mevcut güç mücadeleleri kapsamındaki siyasi tabloyu daha net bir şekilde görebilmemiz için mevcut gruplaşmaları kısaca gözden geçirmek lazım.

Milli Cephe (Cebhe-i Milli)

2009 Devlet Başkanlığı seçimlerinde Karzai’yi destekleyen, Muhammed Muhakkik (Hazara), General Dostum (Özbek) ve ünlü komutan Ahmedşah Mesud’un kardeşi ve 2004 – 2009 döneminde devlet başkanı birinci yardımcısı olarak görev yapan Ahmed Ziya Mesud (Tacik) başta olmak üzere liberal bir kişiliği ile bilinen ve Afganistan’da siyasal sistem olarak federal bir yapıyı savunan Abdullatif Pedram (Tacik) gibi siyasai ve halk tabanı bakımından etkili olan kişilerin 2011’de bir araya gelerek “Milli Cephe” (Cebhe-yi Milli) adı altında yeni bir siyasi oluşum etrafında birleşmişlerdir.

Merkeziyetçi rejime karşı tavırları ile gündeme gelen bu oluşum, kuruluşundan itibaren gerek Afganitsn’da gerekse bu ülke siyasetine müdahil olan ülkelerde cidd bir yankı yaratmıştı. 9 Ocak 2012’de ABD kongresinin bazı üyelerinin daveti ve himayesi ile Ahmed Ziya Mesud, Muhammed Muhakkik, General Dostum gibi bu oluşumun önde gelenleri Almanya’nın Berlin kentinde bir araya gelmişlerdi. Kabil yönetiminin ciddi tepkilerine sebep olan Berlin konferansına katılan liderler, Afganistan’da merkeziyetçi başkanlık sisteminin olumlu sonuç vermediğini, halk ile devletin daha fazla ayrılmasına sebep olduğunu ve dolayısıyla yerel yönetimlere daha fazla yetki veren parlamenter bir sistemin kurulması gerektiğini açık bir şekilde dile getirmişlerdir. Bu sloganları ile daha fazla dikkat çeken Milli Cephe grubu son günlerde Afganistan’ın farklı illerinde gerçekleştirdikleri mitinglerle de dikkat çekmektedirler.

Ulusal Koalisyon (İtilaf-i Milli)

2004 – 2009 yıllarında Karzai yönetiminde Dışişleri Bakanlığı yapan ve 2009 Devlet Başkanlığı seçimlerinde Karzai’ye rakip olan Dr. Abdullah (Tacik – Peştun karışımı) liderliğinde, Ata Muhammed Nur (Tacik), Yunus Kanuni (Tacik) ve Kazimi (Hazara), gibi önemli şahsiyetlerin bir araya gelmesi ile kurulmuştur.

Gerek “Ulusal Koalisyon” (İtilaf-i Milli) hareketi, gerekse milli cephe hareketi eskiden kuzey ittifakı adı altında Taliban örgütüne karşı çatışan liderleriden oluşmaktadırlar. Milli cephe mensupları daha çok farklı siyasi oluşumların birleşmesi ile meydana gelirken, ulusal koalisyon ise daha çok Cemiyet-i İslami mensuplarından oluşmaktadır.

Diğer taraftan, uzun süreden beri Karzai hükümetinde farklı görevlerde çalışıp daha sonra farklı sebeplerden dolayı uzaklaştırılan bir takım insanların son olarak, eskiden Milli Eğitim ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde bulunan Muhammed Hanif Atmer liderliğinde bir araya geldikleri bilinmektedir. Ancak tüm gurplaşmalara rağmen Karzai ve ekibinin hala Afganistan’daki siyasal çekişmelerde önde olduğu söylenebilir. Bu arada Afganistan’daki mevcut siyasal gelişmeler dikkate alındığında, siyasal muhalifetin tek şansının birleşmelerinde görmek mümkün, aksi takdirde parçalı yapı ile belli bir sonuca varmaları oldukça güçtür.

Karzai ve Ekibi

On bir yıldan beri siyasal iktidardaki gücünden ve sahip olduğu uluslararası destekten yararlanarak kendisine güçlü bir ekip kuran Karzai, Afganistan’ın bundan sonraki siyasal hayatına da iddialı görülmektedir. Afganistan parlamentosunda da güçlü bir ekibi bulunan Karzai takımı, Afganistan’daki bir takım siyasal oluşumların kendi içindeki siyasi rekabetleri körükleyerek küçük parçalara ayırmış ve bir kısmını kendi yanına çekmeyi başarmıştır. Bu nedenle Karzai ekibini oluşturan gruplar farklı etnik kimliğe mensup olduğu gibi, farklı siyasi oluşumlardan gelmektedir. Karzai zaman zaman bir takım stratejik ataklarla diğer etnik ve siyasal oluşumlar arasında bir takım çatlaklar oluşturarak kendi konumunu daha da güçlendirmektedir. Örneğin, şu anki meclis başkanı Abdurrauf İbrahimi, etnik olarak Özbek, siyasi fikir olarak Hikmetyar liderliğindeki Hizb-i İslamî’ye yakın ve mensup oladuğu coğrafya ise siyasal rekabetlerde silik olan bir bölgedir. İddialara göre perde arkasında yapılan pazarlıklarda Meclis Başkanlığı Hizb-i İslami’ye verilmiştir. Böylece Karzai, İbrahimi’yi meclis başkanlığı için destekleyerek bir taraftan Hizb-i İslamî’ye verilen sözü yerine getirirken, diğer taraftan özellikle siyasal alanda mahrum olan Katagan Özbeklerini memnun etmiştir. Böylelikle Özbekler arasında zaten mevcut olan “Katagan – Türkistan” meselesini daha da körüklemiştir. Artık İbrahimi için Karzai’nin ekibine mensup olmak tüm diğer kimliklerinin üzerine yer almaktadır. Bu nedenle Karzai ekibi ülkedeki siyasal rekabette bir adım önde görülmektedir.

Bu arada son günlerde Afganistan kamuoyunda Karzai ve ekibinin 2014 sonrasında kurulacak olan hükümeti Taliban ve Hikmetyar liderliğindeki Hizb-i İslami ile paylaşacağı iddia edilmektedir. İddialara göre 2014’te Afganistan’daki siyasal iktidarın dörde bölüneceği öne sürülmektedir. Bunlardan bir payı Taliban örgütüne verilirken, ikinci pay Hikmetyar liderliğindeki Hizb-i İslami’ye ve üçüncü pay ise Karzai ekibine verilecektir. Geri kalan dördüncü payın eski Kuzey ittifakı arasında paylaştırılmasının hedeflendiği bilinmektedir. Yani tek pay için bir tarafta şu anki Devlet Başkanı birinci Yardımcısı Muhammed Fahim’i, diğer tarafta da ikinci yardımcı Karim Halili’yi ve başka taraftan da diğer siyasi gruplardan ayrılıp Karzai’yi destekleyen diğer grupları kendi kontrolünde tutmaktadır. İddialara göre uzun zamandan beri Taliban ve Hikmetyar birlikleri ile devam eden müzakerelerde de bu konu gündeme getirilmiş ve kısmen anlaşma sağlanmıştır.

Diğer taraftan seçimlerde Karzai’yi destekleyip daha sonra muhalefete çekilen gruplar ise Taliban örgütü ve Hikmetyar ile devam eden müzakerenin kapalı perdeler ardında gerçekleşmesinde rahatsız olduklarını dile getirmektedirler. Bu noktada Taliban ve Hikmetyar örgütü ile müzakereyi yürüten merci, kim olursa olsun, Taliban ve Hikmetyar menfaatlerinin yanı sıra, ülkedeki yeni oluşumların da menfaatlerini göz önünde tutması gerekmektedir. Zira Afganistan’da özellikle yakın dönem tarihinde açık bir şekilde görüldüğü gibi, dengelerin ne zaman kimin lehine değişeceği bilinmemektedir. Güçlerin neredeyse eşit olduğu Afganistan’da tüm güç dengelerinin menfaati göz önünde tutulmazsa, 2014 sonrasında yapılan hesapların tutmayacağını söylemek mümkün.

http://www.turksam.org/tr/a2722.html

“Kürdistan” Yolunda PKK Terör ve Silahla, Barzani Diplomasi ve Siyasetle


Özerk veya bağımsız bir “Kürdistan”a kayıtsız kalmamız için bizden otoyoldaki kaplumbağa olmamızı bekliyorlar. Büyüklerimiz teşbihte hata olmaz diyorlar. Bu anlamda; yolu otoyoldan geçen bir kaplumbağa üzerine hızla gelen bir araçtan korunmak için kabuğunun içine çekilirmiş. Bizden istenen tam da bu işte. Biz kabuğumuza çekilince hemen yanı başımızda olan bitenler bize zarar vermeyecek sanki!

PKK/PYD, silahla hemen güneyimizde ikinci bir Kürt yönetimi yaratmaya çalışıyor. Terörist ve etnik bölücüler, Suriye kargaşasından devletleşmenin ilk adımı olarak özerk yönetim çıkarmanın uğraşı içerisindeler.

KNC’nin Başkanı Kürt haber ajansı Rudaw’a yaptığı açıklamada PKK/PYD’nin terör ve şiddeti nasıl kullandığını ve Beşar ESAD’dan gördüğü yardımları gayet açık bir şekilde anlatıyor. Etnik bölücülerin hesabına çalışanların iddia ettikleri gibi Kobane, Derik ve Afrin veya diğerleri kurtarılmış hiçbir Kürt şehrinin bulunmadığını, Suriye’nin PYD’nin bayraklarının çatılara asılmasına göz yumduğunu söylüyor.

Devamla;

– PYD’nin her hangi şehre çatışmayla girmediğini, hükümet kuvvetlerinin şehirlerin bazı bölgelerini terk ederlerken buraları PYD teslim ettiklerini,

– “Batı Kürdistan”a iki bin civarındaki PKK militanının girdiği haberiyle ilgili olarak kesin sayıyı bilmediğini, ancak PKK’lıların olduğunu, PKK’nın silahlı adamlarını Suriye-“Kürdistan” sınırında topladığını,

– Suriye yönetiminin askeri bir üsleri PYD’ye teslim ettiğini, Kürt bölgesine sınır köylerinde devriye gezdiklerini,

– PYD’lilerden başka hiçbir Kürt siyasi partisi mensuplarının silah taşımalarına izin verilmediğini, Suriye’nin güvenlik güçlerinin PYD ile çatışmaktan kaçındıklarını,

– PYD’nin silahsızlandırılması halinde şu andaki üstün konumundan düşüp, dördüncü veya beşincilik sırasını bile alamayacağını, ifade ediyor.

Bu anlatılanların satır aralarında yer alan ayrıntılara dikkat edersek; PKK’nın, Irak’ta kazandığı ustalığı Suriye’de de kullandığı gerçeğini görürüz. Hatırlayacağımız gibi SADDAM giderayak gördüğü yardıma karşılık PKK’yı çatışmanın dışında tutmuştu. Bu bakımdan ESAD’ın askerlerinin boşalttıkları üsleri PYD’ye devretmekle kalmamış, belirli bir silah ve cephaneyi de arkalarında bırakmış olmalılardır. Diğer Kürtçülerin silahsızlığına karşılık PKK’nın K. Irak’tan gönderdiği militanlarının ve PYD’nin silahlı oluşunun sağlayacağı üstünlük açık bir şekilde ortadadır.

BARZANİ cephesinde gerçekleşenler ise siyaset ve diplomasi boyutunda yaşanmaktadır. BARZANİ’nin öncülüğünde oluşturulan Kürt Yüksek Konseyi’ne üye on beş parti yüzde ellilik bir pay alırken PYD’nin tek başına diğer yarıya sahip olmasına izin verilmesinin üzerinde durulmalıdır. Türkiye ile iyi geçinmeye özen gösteren BARZANİ’nin, ikili oynamaya devam ederek Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de PKK ile çatışmaktan uzak durduğu açıktır. BARZANİ’nin, PKK/PYD’nin üstün konumuna aldırış etmediğini unutulmayacak bir yere kaydetmeliyiz. İleride nelerin olacağını görmek için beklemeye gerek yoktur. PKK/PYD, onun için en son vurulacak hedeftir.

BARZANİ, gönlünün derinliklerinde yatanı arada bir ya bizzat ya da çevresindekiler aracılığıyla yaptığı Güney Sudan hatırlatmalarıyla ortaya koymaktadır. Geriye küçük bir bakışla Güney Sudan’dan Açılan Bağımsızlık Yolu Kuzey Irak’a Çıkar mı? başlığı altında Güney Sudan-BARZANİ konusunu hatırlayabiliriz.

Güney Sudan’ı dünyanın gözdesi yapanın petrol olduğunu herkes kadar BARZANİ’de biliyordu. O nedenle de bütün gücüyle Kerkük ve civarının yönetimini eline geçirmek üzere hareket ediyordu. 2005 yılında seçim öncesinde hazırlanan Kerkük’e ait seçmen listesinde görülenler batılı gözlemcileri bile şaşırtmıştı. Bağımsız Seçim Komisyonu, basın bülteniyle Kerkük’ü ele geçirme hilelerini ortaya koydu. Irak genelinde seçmen kütüklerine yeni kayıtların oranı yüzde 8.19’du. Gel gör ki bu oran Kerkük’te yüzde 45 ile tavanı delip boşluğa çıkan bir yükselişteydi. Form 91 isimli imza tutanağının incelenmesi neticesinde kullanılan çift imza sayısının 81,297 olduğu ortaya çıktı.

BARZANİ, Kerkük’ü böyle böyle Kürtleştirdi. O günlerde Türkiye’nin Kerkük’e kırmızı çizgi çizmesi nedeniyle de çok öfkeliydi. Dubai’nin Al Arabia televizyonuna verdiği demeçte; Türkiye’de yaşayan Kürtlerin bağımsızlık ve bir devlete sahip olmalarının meşru ve yasal bir hak olduğunu iddia etmişti. Açık açık “ Eğer Türkler sadece birkaç bin Türkmen için Kerkük’e karışırsa, o zaman biz de 30 milyon Kürt için harekete geçeriz” diyerek tehdit savurdu. (1) Kerkük’e karşılık Diyarbakır’ı öne sürdü. Ne yazıktır ki bu BARZANİ, bugün PKK’nın etnik bölücü terörüne karşı işbirliği yaptığımız, Suriye’de PKK/PYD’nin ipin ucunu eline geçirmesine engel olmasını umduğumuz biri.

İki binli yılların ortalarında utana sıkıla K. Irak’ta otonom “Kürdistan” diyen BARZANİ, bugün bağımsız “Kürdistan”ın iki parçasını birleştirmenin hazırlığı içinde. O gün çekildiğimiz kabuğumuza bugün de çekilmemizi isteyenler, silahla veya siyasetle ilerlenen Suriye yolunda da aynı şeyi yapmamız için gelişmeleri önemsiz olarak gösteriyorlar.

Suriye’deki özerk-bağımsız “Kürdistan”ı, BARZANİ’nin Türkiye dostluğu kılıfına sararak önümüze süren işbirlikçileri de iyi bilmektedirler ki; onun dostluğu K. Irak petrolünü Akdeniz’e indirene kadardır. Nihai gelişmeden sonra ekonomi, savunma, ulaşım gibi bağımsız bir devlet için olmazsa olmazlara sahip olarak hareket özgürlüğüne kavuşacak. Bu aşamadan sonra da bizimle dost değil hasım haline gelecektir.

Aynı işbirlikçi çevreler ayrıca “Kürdistan”ın Kuzey Suriye’den denize çıkmasına olanak olmadığını görmek için haritaya bakmanın yeterli olacağını öne sürüyorlar. Harita’nın Irak’ın şimdilik ikiye bölünmesiyle ne hale geldiğini dikkatlerden kaçırıyorlar. BARZANİ petrol bölgelerini ele geçirmedeki kurnazlığını burada da ortaya koyacaktır. Dün Arap, Türkmen nüfus ağırlığını kayıtlardan yok eden, petrol denizleri üzerindeki şehirleri bir kalemde Kürtleştiren BARZANİ’nin önünde petrolü Akdeniz’e çıkarmanın ince hesapları bulunuyor.

Dahası bu hesaplar, dünyanın petrol devlerinin desteği altında. Dahası Türkiye’yi, Akdeniz’de ekonomik ablukaya almak isteyen İsrail-Rusya-GKRY-Yunanistan ortaklığının çıkarlarına hizmet etmesi nedeniyle uluslararası temelde sıcak bakılmaktadır.

Özetle sadece bizim kaybedeceğimiz gelişmelerde, PKK ve BARZANİ isimli her iki kuzeyli savaşçının birbirlerini iknaya zorlayacak kozları var. Irak’ın kuzeyinde Kandil’in boğazı BARZANİ’nin elinde. Suriye’nin kuzeyinde ise petrolün güzergâhının selameti PKK/PYD’nin elinde. Dolayısıyla zarfı önümüze koyanların aksine ne onlar bu kadar aptal ne de gelecekteki olayların varacağı nokta bu kadar basit!

(1) Milliyet 08. Nisan 2007 Türkiye’ye karşı en sert ve açık tehdit

http://www.turksam.org/tr/a2719.html

Suriye-Ankara Nereye Koşuyor?


Türkiye, bölgeye yönelik açılımlar çerçevesinde olduğu izlenimini verecek şekilde, komşu Suriye’ye de ve bir bakıma öncelik vererek 2004 yılında açılım başlatmıştır. Türkiye’nin bu açılımlarını başlattığı sırada tüm bölgedeki demokrasi ve insan hakları alanındaki durumlar bilinmektedir. Suriye o zaman da Baas rejimi altındadır. İki ülke arasındaki olumlu ilişkiler, iki ülke liderlerinin kişisel dostlukları da dahil kat edilen aşamalar gözler önünde cereyan etmiştir.

Bölgedeki bazı Arap ülkelerini üst üste vurmaya başlayan toplumsal hareketler (Arap Baharı) Ocak 2011 sonlarında Suriye’de de kendini göstermeye başlamıştır. Bu iç gelişme hemen birkaç ay içinde, 15 Mart’tan itibaren iyice şekillenmeye, rejimi/devlet idaresini ve bu arada Beşar Esad’ı hedef almaya başlamıştır. Türkiye Suriye’de yer alan gelişmelere önceleri soğukkanlı yaklaşmış, devlet katında reformlar yapılması telkin ve tavsiyelerinde bulunmuştur. Suriye nezdindeki söz konusu girişimler Türk kamuoylarıyla da paylaşılmıştır. Şimdilerde tekrar edilen de budur. Ancak o aşamalarda, basında yer aldığına göre Bakan Davutoğlu Türkiye tarafından Suriye’ye yapılan reform telkinlerinin, “Suriye’ye ait iç çalışmalar olduğunu” vurgulamıştır. Yani Türkiye’nin meseleye yumuşak yaklaştığı, başka bir devletin nasıl idare edileceği konusuna el atmaktan sakınıldığı görülmektedir. Fakat birkaç ay içinde, Haziran 2011 başlarından itibaren ise Türkiye’nin, tutumlarında süratle yön değiştirdiği, bu ülkeye doğru hızla ve ucunda fevkalade tehlikeli belirsizlikler olan bir tünele girdiği görülmektedir. Dönüşün keskinliği, hızı ve zamanlaması Türkiye’nin bölgeye ve bu arada özellikle Suriye’ye yönelik açılımının, örneğin İran bağlantısını koparmak ve bu suretle İran’ın Suriye üstünden bölgede oynadığı ve giderek gelişen rolü azaltmak için hesaplı şekilde mi kotarıldığı, hesapların tutmaması üzerine ise yeni bir aşamaya mı geçildiği hususunda kuşkularının doğmasına neden olmuştur. Biz mesleki formasyonumuz ve disiplinimiz nedeniyle komplo teorilerine itibar etmeyiz. Ancak Türkiye’nin Suriye ile yaklaşık yedi yıllık deneyiminin de bu ülkeyi İran ile ilişkilerinde yeni bir aşamaya getirmediği ve gerek Amerika’nın İsrail ağırlıklı güvenlik politikalarının ve gerek İran’ın gidişatının bölgede uzlaşma ve istikrar yerine yeni kaynaşmalar ya da çatışma fırsatları yarattığı da ortadadır. Türkiye tam da bunların girdabında ve fakat bir gözü Amerika’da, bölgede rol kapmaya çalışmıştır.

Gerçekten, daha geniş planda bakıldığında, içine girilen durumların bir tarafında, global bir oyuncu olarak Amerika’nın, muhtemel ve mümkün rakiplerin önünü kesmeye çalışırken, bir tarafında da buna fırsat vermemeye çalışan Rusya ve Çin bulunduğu görülmektedir. Amerika bölgedeki hayati çıkarlarını ve bunların gelecekteki selametini,İsrail’in güvenliği merkezli olarak korumak ve ileriye taşımak için yaklaşık yirmi yıldır bizatihi yerel piyonlar da kullanmak suretiyle bölgeyi kendisine uygun şekle dönüştürmeye soyunmuş görünmektedir. Bu stratejik ana hedef doğrultusunda, 1979 yılında bu yana da kendisine ve stratejik ortağı İsrail’e tehdit olarak belirlenen İran’daki rejimin devrilmesi ve İran’ın dönüştürülmesi gayreti içindedir. Rusya ise stratejik dengeler içinde kaybetmiş olduğu konumuna yeniden dönmek üzere milletlerarası alanda ve özellikle enerji kaynağı olmakla bölgemizde varlık göstermektedir. Rusya o çerçevede Amerika’nın, aslında stratejik anlamda yan hedefi olan İran’a ve onun bölgedeki nüfuzunun ön karakolu olan Suriye’ye destek vermektedir. Suriye’nin esasen öteden beri Rusya’ya hiç de yabancı olmadığını biliyoruz.

Türkiye, bu geniş plandaki cari stratejik rekabet koşulları içinde ve Batı zorlamalarını da bir kenara bırakarak, siyasal ve ekonomik nedenlerle bölgeye ve bu arada komşu İran’a yönelik yeni yaklaşımlar içine girmiştir. Aslında Türkiye’nin kendini içinde bulduğu koşullar da kanımızca bunu gerektirmiştir. Hatta müttefiklerinin kendisine karşı takındığı tutumları ve biçtiği kaderi de görmezlikten gelmiştir. Nitekim Türkiye’nin içinde olduğu bu İran’ı kollayan konum nedeniyledir ki, bir ara içerden ve dışarıdan Türk dış politikasının eksen değiştirmekte olduğu yolunda iddialı ve fakat boş görüşler ileri sürülmüş, Hükümet üzerinde baskı kurulmaya çalışılmıştır.

Diğer yandan, o günkü milletlerarası cari ortam içinde Suriye bunalımını hatta olduğundan daha da önemli hale getiren ve belki de bu bunalımı tetikleyen iki hususa da burada hemen işaret etmekte fayda bulunmaktadır.

Bunlardan birisi, Amerika’nın kurulmasını öngördüğü Balistik Füze Savunması (BMD) alanındaki çekişmeler ve bunun Amerikan-Rus ilişkilerini 2011 yılında getirdiği noktadır. Çok yönlü bir konu olmakla beraber mümkün mertebe basite indirgemek suretiyle konuyu şöylece özetlemek mümkündür. Başkan G.W.Bush idaresi “NATO savunması” adı altında ve bazılarının füze kalkanı olarak tanımlamaya çalıştığı bir savunma sistemi ile Amerika’yı “terörist devletlerden” korumaya soyunmuştur. Düşünülen sistemin İsrail’de esasen Amerikalılar tarafından kurulmuş olan radar sistemi ile (iron dome) entegre olarak düşünüldüğü de bilinmektedir. Bu teşebbüs Rusya tarafından, aslında kendisinin nükleer vurucu gücünün arkasından dolaşmayı, yani doğrudan doğruya Rusya’nın “ikinci vuruş kabiliyetini” (retaliatory response) hedefleyen bir proje şeklinde değerlendirilmiştir. Karşı önlem alacağını ve buna fırsat vermeyeceğini belirtmiştir. Avrupa ise sistemi işlerlilik ve ihtiyaç bakımlarından inandırıcı bulmamış, ayrıca da sakıncalı görmüştür. Bu itibarla, Bush idaresinin tehditlerine ve Avrupa’ya balistik füze tehdidi konusunda korku salma çabalarına rağmen projenin NATO’ya mal edilmesi gerçekleştirilememiştir. Kurulması öngörülen sistem Başkan Obama tarafından sil baştan ele alınmış ve bir NATO projesi haline sokulmuştur. Projenin, hemen başlamak suretiyle zaman içinde ve dört aşamalı olarak geliştirilmesi öngörülmüştür. Projede, artık çok sayıda devletin(özellikle İran’a dikkat çekilerek) balistik füze sahibi olduğu noktasından hareket edilmekte, bu nedenle NATO alanı yanında nüfusunun da korunması hedef alınmaktadır. Bu stratejik kavramlardan hareketle de, 2009 ve 2010 yıllarında yapılan çalışmalar sonucunda alınan NATO zirve kararlarına göre[i] , mevcut Muharebe Alanı Taktik Nükleer Savunma Füzeleri Komuta-Kontrol/ Muhabere (ALTBMD)[ii] kabiliyetlerinin (söz konusu amaç doğrultusunda) yeni bir stratejik kavram olarak geliştirilmesi, zaman içinde de bizatihi sistemin diğer kademelerinin işlerliğinin sağlanması ve geliştirilmesi kabul edilmiştir. Sonuçta, hazırlanan proje 8-9 Haziran 2011 tarihinde yürürlüğe konulmuştur.[iii] Söz konusu sistemin radar üssü olarak Türkiye/Kürecik seçilmiş, ve bu husus “Türkiye ile Amerika arasında” imzaya alınarak Dışişleri Bakanlığımız tarafından 13 Eylül 2011 günü açıklanmıştır.

Radar sistemimin Türkiye’de kurulması kararına giden yolda Ankara’nın, Türk kamuoyunun hazırlanması, ayrıca da Rus ve İran reaksiyonlarının önüne geçmek için olacak “kamu diplomasisine” soyunduğu görülmektedir. Bu kapsamda füze sistemine ait komuta-kontrol düzeninin Türkiye’de olması ortaya atılmış, ve yine NATO çerçevesinde alınacak kararlarda sistemin hiçbir ülkeyi ve bu arada İran’ı da hedefe koymaması, aksinin kabul edilemeyeceği dillendirilmiştir.

Çıkan kararlarda isimlendirme olmaması, Dışişleri Bakanına işaretle gösterişli bir şekilde diplomatik zafer olarak ilan edilmiştir. Ancak gerçekler ve Amerikan tarafından gelen söylemler de ortadadır; İran’dan seviyesi ayarlanmak suretiyle yeterli güçte bir tepki gelmiştir. Rusya ise NATO adına kurulacak bu sistemi kendi imkân ve kabiliyetleri karşısında “esasen beyhude çaba” olduğunu belirtmiş, gerekirse yeni önlemler alınacağını ilan etmiştir. Aslına bakılacak olunursa dillerde olan hedef (İran) NATO kararlarında yer almamış da olsa keyfiyet zaten bütün tarafların malumudur. Aslında, ortada Türkiye bakımından övünülecek, İran bakımından dövünülecek bir durum bulunmamaktadır. Kaldı ki, NATO çerçevesinde esasen düşman olarak hiçbir zaman (Sovyetler Birliği dahil) herhangi bir isim zikredilmemiş değildir. Bu itibarla diplomatik zafer nidaları da söz konusu olamayacaktır.

Diğer yandan Türkiye’nin, söz konusu füze sistemine ait komuta kontrolün Türkiye’de kurulması, burada Türkiye’nin söz sahibi olması talebi de Amerika’nın esasen hiçbir koşul altında böyle bir fikre yanaşmamış bulunması nedeniyle (sadece Türk kamuoyuna karşı gösteri yapılmıyorsa) zaten ölü doğmuş bir taleptir. Nitekim daha önceleri de Amerika’nın, kurulmak istenen füze savunma sisteminin Rusya’ya karşı bir işlem olmadığına ikna için sisteme Rusya’yı da katılmaya davet ettiği, bu davete karşılık Rusya’nın Amerika’ya “Komuta kontrol düzeninin de paylaşılmasını” önerdiği ve Amerika’nın buna yanaşmadığı bilinmektedir. Amerika tarafından Avrupa’nın aynı doğrultuda bir önerisinin de geri çevirmiş olduğu bilinmektedir. Amerika ise sistemin kullanılması kararının ve bu kararın yürürlüğe sokulmasının zaman baskısı altında olacağını ileri sürerek komuta kontrol yetkilerini paylaşmaya yanaşmamaktadır. (Uzmanlar bunun için sadece 20-30 dakika tanımaktadırlar.) Türkiye’nin komuta kontrol konusundaki düşüncelerinin akıbeti daha ortaya atılırken zaten belli olduğuna göre, bu manevranın da kamuoylarına yönelik bir siyasi gösteriden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Komuta kontrol karargahı sonuçta Amerika’nın Almanya’daki Ramstein hava üssünde kurulmuştur ve buraya Türkiye “temsil” bağlamında olacak, yüksek düzeyde bir askeri temsilci atamıştır. Bunun kamuoyuna dönük yanı daha ağırlıklıdır.

Kurulmasına başlanan dört kademeli füze savunma sisteminin ilk aşaması esasen Amerika’dadır. Türkiye’de hemen kurulan radar üssü ile Ramstein Komuta Kontrol Karargahı ikinci aşamadır. Üçüncü aşama Romanya ve Polonya’da 2015’e kadar gerçekleştirilecek füze üsleri ve son olarak da dördüncü aşama 2020 yılında tamamlanacak olan SM-3 IIB sistemidir.

Aslında kurulması kararlaştırılan Balistik Füze Savunma sistemi hem Rus savunmasını ve hem de İran’ı hedef alacak kabiliyette olmakla beraber, Beyaz Saray’dan, Pentagon’dan yapılan çeşitli açıklamalarda sistemin İran’a dönük olduğu tekraren söylenmiştir. Hillary Clinton tarafından da NATO toplantısı ertesinde yapılan beyanatta sistemin İran ve onun gibi füze teknolojisi geliştirenlere karşı olduğu, başka bir hedefin gözetilmediği alenen söylenmiştir.[iv] Nitekim Amerika, Rusya nezdinde aldığı teşebbüslerde o alanda (İran) kendilerine yardımcı olunduğu takdirde diğer (füze savunma projesi) alanında da uzlaşı yollarını açacağı içerikte teşebbüslerde bulunmuştur. Diğer bir ifade ile, Rusya İran’ın nükleer başlık ve füze geliştirme alanlarında önü kesildiği takdirde Amerika’nın da Rusya’nın endişelerini giderecek yollara baş vuracağını ima etmiştir. Rusya ise, Amerika karşısında deneyimli bir devlet olmakla bu çağırılara iltifat etmemiştir. Demek ki, bazı yazar çizerlerin basite indirgeyerek ileri sürdükleri gibi, Rusya’nın İran’a ve Suriye’ye olan desteğinin arkasında Tartus deniz üssü, stratejik/ekonomik çıkarlar (silah ihracı) ya da Rusya’daki aşırı İslami kesim gibi düşünceler ön planda değildir. Rusya, Amerika ile olan çalışmalarından aldığı derslerden hareket etmektedir. Nitekim soğuk harbin bitişiyle beraber Atlantik’in iki yakası bir arada ve Rus ikazlarına, hatta yer yer de güvenceler vermiş olmalarına rağmen NATO hudutlarını doğuya doğru genişleterek Ukrayna’ya ve Gürcistan’a dayanmış, son tahlilde bunları da NATO saflarına katacağını ilan etmiştir.

Amerika genelde de zaten hep bunu yapmaktadır. 1990’lardan bu yana on yıllardır Kuzey Irak’tan kaynaklanan PKK terörü karşısında da Türkiye’nin desteğindedir ve terörle mücadelede Türkiye’nin ortağıdır. Durumu ise biliyoruz. Diğer yandan, İran’ın nükleer füze arayışları bir yerden sonra Amerika ve/veya İsrail’den mutlaka bir şekilde cevap bulacağına göre Türkiye’nin bunlar adına ve önemli çıkarları olan Rusya ve İran ile doğrudan doğruya cepheleşmesinin anlamı/hikmeti en azından sorgu götürmektedir.

Kamuoyuna karşı “parlak çekilen” konulardan biri de sistemin “İsrail ile entegre” olmayacağı ve İsrail ile bilgi paylaşılmayacağı noktasıdır. Bu konuda, İsrail NATO üyesi olmadığından böyle bir şeyin de varit bulunmadığına dair resmi söylemler bulunurken, Amerikan kaynakları ise bunun tersini açıkça dillendirmektedirler. Sistem Amerikanın olduğuna göre kiminle isterse işbirliği yapmasına, bilgi paylaşılmasına engel bulunmadığı ifade olunmaktadır.

Ama yine de tüm bunlara kalkan Rus ve İran kaşlarına rağmen sonuçta Kürecik’te radar üssü kurulmuştur.

Suriye bunalımını tetikleyen ikinci husus ise, Amerika’nın güdümünde ve himayesinde olarak Barzani’nin bir yandan Bağdat’la itişme bir yandan da Türkiye dahil dört ülkede bölge Kürtleri üzerinde oyun kuruyor olma cesareti gösterebilmesidir. Aşikâr ki arkasında Amerika vardır. Oyunun ilk stratejik hazırlık perdesi zaten Irak’ta; Kürtler için korumalı bölgeler faaliyetleri devam ettiği sırada, 1996’da Erbil’de yapılan Türkmen katliamı ile açılmıştır. İkinci olarak da, Amerikan işgali altındaki Irak’ta da Türkmen kalesi olan Telafer’de peşmerge destekli olarak Amerikan işgal kuvvetlerinin Şubat 2004’te, arkadan Eylül 2005’te de 5 bin Amerikan askeri, bin beş yüzer kişilik peşmerge ve Şii Bedir Tugayı beraberliğinde Telafer ve Musul katliamı ile olmuştur. Kuzey Irak’taki Barzani karşıtı Kürt hareketinin yok edilmesi ve bölgenin Türkmen yapısın tarumar olunarak Barzani ifaresinin önü Suriye Kürt bölgesi yönünde açılmış bulunmaktadır. Türkiye, birtakım çıkışlar eşliğinde bunları hazmetmiştir. Barzani işte bu alt yapıdan ve Suriye’deki Kürtlerin rejim tarafından baskı altında olmasından hareket ederek ülkenin kuzey doğusunda bulunan ve birbiriyle çatışma halinde olan Kürt grupları birleştirme yolunda faaliyette bulunmuştur. Esasen, tüm bölge çapında olduğu gibi Suriye Kürdüne de İrak’ta üç vilayetteki (Erbil-Süleymaniye ve Duhak) kazanım ve Barzani’nin Amerika nezdindeki imtiyazlı konumu “ışık” olmuştur. Bugün doğan Suriye bunalımı ile beraber ise söz konusu Türkmen katliamının anlamı ve Barzani’nin Erbil toplantolarının anlamı da artık somut hale gelmiştir. Nitekim Suriye’nin kuzey doğusundaki Kürt varlığı da halen özerklik istemekte, söz ve eylemleriyle Barzani’yi takip etmekte ve Barzani de peşmergeyi eğittiğini belirtmekte sakınca görmemektedir.

Bu altyapı ve hesaplar üstüne ve Suriye bakımından hızla yer alan gelişmeler içinde, Türkiye’nin tutumları da garip bir tecelli olarak tam da bu sıralarda belirginleşmeye başlamıştır ve Türkiye’nin takındığı tutumlar kendi içinde çelişkiler ve belirsizlikler ve riskler taşımaktadır. Bu kapsamda, Suriye’nin kuzeyinin de Kuzey Irak’tan kaynaklanan “hayati tehdidi” katmerli hale getirme potansiyeline sahiptir ve fevkalade önemli stratejik çıkarları olduğu bir yerde Rusya ve İran ile karşı karşıya konuma gelmektedir ve bu nedenlerle, doğacak siyasi ve ekonomik zararlar/külfetler de göz ardı edilmektedir. Bu durumlardan çıkarılabilecek tek sonuç vardır ve o da Türkiye’nin kendisine biçilen bir yola çekilmekte olmasıdır.

Türkiye’nin Suriye konusundaki tutumlarındaki hızlı ve adeta yadırganacak ölçüde değişme Haziran 2011 başlarından başlamıştır. Oysa ülkede Beşar Esad o dönemde fiili durumları güçlü şekilde elinde tutmaktadır. Buna karşın Suriye’de hükümet kuvvetlerinin isyancılara karşı sert tutumlarına ilişkin olarak en üst kademelerden; Türkiye’nin her duruma hazır olduğuna, olan bitene ve akıtılan kana sessiz kalınamayacağına dair beyanlar başlamıştır. Başbakan da 12 Haziran 2011 seçimleri ertesinde halka hitaben yaptığı konuşmada Beşar Esad’a seslenmiş ve “zaman geçirmeden” tedbir almasını istemiştir. Haziran sonlarında ise salvoların gücü ve sayısı artmış, Esad idaresine en çok 6 ay ömür biçilmiştir. Türkiye’ye okyanusun iki yakasından gaz verilmeye Türk kamuoyu hazırlanmaya başlanmıştır. Belli ki, “kestaneler ateşten Türkiye’ye çıkarttırılmak” istenmektedir ve Türkiye de buna hazır gibi bir görünüm içindedir. Suriye’deki iç çatışmalara dışarıdan katılmış, bu kapsamda Beşar Esad karşıtları bir araya getirilerek organize edilmeye soyunulmuştur. Türkiye sanki 1991’den itibaren Irak konusunda başından hiç bir şey geçmemiş, hiç dersler almamış, Irak’ı bölüp oradaki Kürt varlığını Türkiye’nin iç ve dış siyasetlerinin başına bela eden gelişmeleri yaşamamış gibi bu defa da Suriye’nin kuzey ve kuzey doğusunda “uçuş yasağı, Kürt bölgesi, insani yardım koridorları, korumalı bölgeler, tampon bölgeler” lafları/temennilerini bağrına basmaya başlamıştır.

BMGS ve Arap Birliği’nin müşterek özel temsilcisi olarak atanan eski Genel Sekreter Kofi Annan Suriye’deki durum konusunda altı maddelik bir çalışma programı hazırlamış ve bu çalışma Güvenlik Konseyi tarafından benimsenmiştir. Çalışma, daha önce aynı konuda BM Genel Kurulunda alınan kararın esaslarını yansıtmaktadır.[v] Beşar Esad, öneriyi kabul etmiş ve uygulayacağını söylemiştir. Ancak asıl mesele de burada başlamıştır. “Suriye’nin Dostları” namı altındaki grup (ki Türkiye buraya dahildir) kararı, Şam resmi makamlarının ve silahlı güçlerinin çatışmaları durdurarak çekilmesini, bir bakıma şehirleri ve mevzileri isyancılara bırakmasını öngördüğü, Beşar Esad’ın da eline kan değmekle artık muhatap sayılamayacağı şeklinde okumuştur. Özellikle Türkiye ve Amerika’nın başını çektiği grup ayrıca bu anlayışı süratle “Beşar Esad’ın derhal gitmesi” haline çekmiştir. Rusya ve Suriye ise, böyle bir anlayışın çatışmaların durdurulması ve uzlaşı arayışına değil de resmi Suriye makamları ve silahlı kuvvetlerinin ülkeyi isyancılara teslim etmeleri gibi bir sonuç vereceğini, ateş kesin ve tarafların gayret göstermesinin iki tarafa da ait olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca planda Beşar Esad’ın görevi bırakması gibi bir husus olmadığının da altını çizmiştir. Gerçekten, planda iki yerde yapılan atıfta da kuvvete başvurulmamasının “iki tarafın sorumluluğu” olarak yer almaktadır.[vi] Rus Dışişleri Bakanı Lavrov da, Annan planıa atfen yaptığı beyanatlarda Beşar Esad’ın böyle ayak oyunlarıyla düşürülmesine “yol vermeyeceklerini”, ülkede isyan edenler varsa Beşar Esad’ı destekleyenlerin de olduğunun altını çizmiştir. 17 Mart’ta yaptığı bir beyanatta da “Suriye’de çıkacak bir iç savaşın tüm bölgeyi saracağına” dikkati çekmiştir.

1 Nisan 2012 günü İstanbul’da “Suriye’nin Dostları” adı altında geniş katılımlı bir resmi diplomatik buluşma ve buna paralel olarak ayrıca da muhalifleri tertiplemeye yönelik çalışmalar düzenlenmiştir. Başbakan burada yaptığı konuşmada, “hiçbir ülkenin içişlerine müdahale gibi bir niyetimiz olmadığını, Annan’ın girişimlerinin sonuç vermesini canı gönülden arzu ettiğimizi” söylemiş fakat devamla, uluslararası toplumun, Suriye konusunda kararlı tutum benimsemesini,BM Güvenlik Konseyi’nin üzerine düşen sorumluluğu üstlenmesini istemiş ve sonuçta “Güvenlik Konseyi, eğer bu tarihi sorumluluğu üstlenmekten bir kez daha kaçınırsa, uluslararası toplumun elinde, Suriye halkının meşru müdafaa hakkının desteklenmesinden başka hiçbir seçenek de kalmayacağını” vurgulamıştır.[vii] Yani Başbakan, Suriye “halkına” desteğin, (beğensek de beğenmesek de uluslararası alanda bir meşruiyet zemini olan) Birleşmiş Milletler Şartı’nın öngördüğü usul ve esaslar dışından, “başka yollardan” geleceğini söylemektedir.

Suriye’ye ilişkin gelişme ve çekişmeler bu biçim ve içerikte devam ederken, Kofi Annan teşebbüsünün yeniden işleme konulması gayretleri gündeme sokulmuştur. Bu kapsamda, teşebbüsün işletilememesin sorumlusu olarak Rusya görüldüğünden adı geçen, Putin ile 17 Temmuz’da görüşmek üzere Moskov’ya sevk edilmiştir. Hesaba göre Annan 16 Temmuz’da Moskova’ya gidecek, 17 Temmuz’da Putin ile görüşme yer alacak ve 18 Temmuz’da da BM Güvenlik Konseyi toplantısı yapılacaktır. Diğer yandan Başbakan Erdoğan’ın da Putin ile 18 Temmuz’da görüşmesi gündemdedir. İki liderin görüşmesi ise ilke olarak 19 Haziran’da Los Cabos’ta yapılan G-20 Zirvesi’nde kararlaştırılmış ve, 27 Haziran’da bu konuda telefonla varılan mutabakat üzerine görüşmenin 18 Haziran’da yapılması kararlaştırılmıştır. Bu gibi hallerde liderlerin sadece kendi takvimine bakmadığı da diplomatik bir gerçektir. Ancak Moskova’daki ortam ve Şam’daki bombalı suikast olayı nedeniyle Annan Güvenlik Konseyi toplantısının 19 Temmuz’a alınmasını istemiş, öyle olmuştur. Annan’ın Moskova teşebbüsü akim kalmış, H. Clinton’ın “fiyatını öderler” şeklindeki adeta şantaj niteliğini taşıyan söz ve çabalarına rağmen Güvenlik Konseyi’nden “Suriye’nin Dostları” eli boş çıkmıştır.

Basınımızda, Erdoğan-Putin görüşmesine ilişkin olarak Suriye konusunda fırtınalar yaratılmışsa da sonuçta bunların hepsinin Türk kamuoyuna yönelik olduğu, görüşmenin işlerliğinin esas itibariyle Türk-Rus stratejik işbirliği konularına ait müsbet gelişmeler üzerine olduğu görülmüştür.

Ankara adeta bir yemin gibi Beşar Esad olgusu üzerinde durmaya devam ederken, Rusya bizzat Lavrov üstünden Suriye’deki “tüm taraflarla” istişare içerisindedir. Kuşkusuz her ihtimale karşı zemin yoklamakta, yönlendirmelerde bulunmaktadır.

Varılan noktada Türkiye’nin artık Amerika’nın bölgedeki siyasetleri ile ülkemizin hayati milli çıkarlarının çatıştığını görmesi gerekmektedir. Gerçekten durum Irak merkezi idaresi ile Irak Kürt bölgesi idaresinin boy ölçüşme noktasına gelmiştir. Suriye’yi de içine alan bu durumun arkasında bir tarafta İran ve Rusya, diğer tarafta Amerika vardır. Bunun anlamının Ankara’da idrak edilmesi, Irak’ın bütünlüğünden mi yana olduğuna, yoksa Kuzey Irak’taki idareyi kollayan ve bu işin bölünmeye ve “büyük Kürdistan”ın kuruluşunun son kertesine adım atılmasını seyretmeye, böylece de sonuçta destek anlamına gelecek tutumuna mı devam edeceğine karar verilmesi gerekmektedir. Son tahlilde böyle bir siyasetin Türkiye’ye, İran’ın palazlanmasından çok daha ileri, hayati zararları olacağını görmemiz gerekmektedir. Kaldı ki, gelişmelerin yönlerine ve yöntemlerine bakıldığında Amerika’nın bir taşla iki kuş vurma sevdasına kapıldığı anlaşılmaktadır. Dışişleri Sözcüsü Ms. Nuland 26 Temmuz’daki basın toplantısında “Suriyelilerin büyük çoğunluğunun dış askeri müdahaleye karşı olduğunu”[viii] söylemiştir. Bu beyan, Türkiye’den beklenen katkının niteliğini ve o katkının Türkiye bakımından olan sonucunu gayet açık şekilde ortaya koymaktadır. Ankara’nın koştuğu yer buralardır.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: