Günlük arşivler: Ağustos 5, 2012

Dr. Sinan OĞAN’ın 27 Haziran 2012 Tarihinde Kanal B Ekranlarında Konuk Olduğu Hariciye Kliniği Program ının Yazılı Metni


Mithat SİRMEN: Kanal B ekranlarından iyi akşamlar sayın seyirciler. Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür, diye boş yere söylememişler. Sanki Suriye ilk defa bir hava aracımızı vuruyor. Ortalık toz duman; NATO ayakta, Birleşmiş Milletler (BM) teyakkuzda, Rusya pusuda, Ankara alarmda. Peki, olay nedir? Suriye cuma sabahı Malatya’daki Erhaç hava üssünden havalanan F4-E tipi keşif uçağımızı Laskiye kıyılarından epey uzakta, Suriye hava sahasını ihlal ettiği iddiası ile saat 11.58’de vuruyor. Vuran silahın uçaksavar mı, yerden havaya füze mi olduğu da henüz net olarak belli değil. Uçak şu anda denizin 1300 m dibinde ve iki pilotumuz kayıp. İyi güzel de Suriye bunu zaten hep yapıyor, şimdi niye celalleniyoruz? Sayın seyirciler sene hiç unutmam 1989 sonbahar aylarıydı ekim veya kasım, Suriye sınırını gerçekten yanlışlıkla geçen bir askeri helikopterimiz sınıra yakın bir yerde konuşlanmış olan Suriye uçak savar bataryası tarafından vuruldu. Yaralı helikopter geri dönebildi ve Hatay topraklarında sınıra yakın bir köyün civarında düştü. Bir pilotumuz yaralı kurtuldu, diğeri şehit oldu. Yine 90’lı yıllarda Kamışlı civarındaki Suriye topçusu sözüm ona kaçakçılara ateş ediyorum diye barutun fitilini tutuşturdu ve Nusaybin’in sınıra yakın köylerinden birine şarapnel parçaları yağdı. Köyün biraz dışında oyun oynayan çocukların bazıları da yaralandı. Tabi hem helikopter olayında hem bu olayda protesto notaları verildi. Suriye Büyükelçisi birkaç kez Dışişleri Bakanlığına çağırılarak diplomatik bir dille fırçalandı. Tazminat alındımı alınmadı mı bilemiyorum, onu Sayın Mesut YILMAZ hatırlıyordur. Ama o zaman ne NATO ne BM ayağa kalktı ne de Ankara’da zirve üstüne zirve yapıldı. Olayda bir süre sonra unutuldu, gitti. Çünkü o sırada PKK terör örgütünün başı Öcalan Şam’da, şimdiki Beşar Esad’ın babası, Hafız Esad’ın himayesi altında yan gelmiş, oturuyordu. Ve de birçok NATO üyesi ülke bu terörist başının sırtını sıvazlıyordu. Sayın seyirciler diyeceğim o ki siz siz olun Suriye’ye uçakla, sandalla, motorla falan hiç yaklaşmayın. Ne de olsa üzüm üzüme baka baka kararır. Mavi Marmara’yı İsrail, sizin gümüş renkli fantomunuzu da Suriye vuruverir. Bundan sonra neler mi olacak? İşte onu da değerli konuklarımızın yorum ve açıklamalarından öğrenmeye çalışacağız. Sizlere hemen bu akşamki stüdyo konuklarımızı tanıtmak istiyorum. Sol tarafımda Milliyetçi Hareket Partisi Iğdır Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonu ve aynı zamanda Anayasa Komisyonu üyesi Sayın Sinan OĞAN. Efendim hoş geldiniz.

Sinan OĞAN*: Hoş bulduk.

Mithat SİRMEN: Çok teşekkürler.

Sinan OĞAN: Ben teşekkür ederim.

Mithat SİRMEN: Şimdi şöyle bir sorumluluk uluslararası hukuk bakımından doğar mı? Birkaç gün önce bir uluslararası ilişkiler hocası bir profesör diyor ki; bu silahlar Rus malı olduğuna göre uçak savar veya füze Rus malı olduğuna göre Suriye kullanmış olsa bile Rusya’nın sorumluluğu vardır diyor.

Sinan OĞAN : Bölgedeki eğer Tartus’ta biliyorsunuz deniz ikmal üssü var. Deniz üssü değil, deniz ikmal üssü var Ruslara ait. Eğer tespit edilebilir bu. O üstten atılmışsa veya orada demirleyen Rus gemisinden atılmışsa onun doğuracağı hukuki ve siyasi sonuçları farklıdır. Ama adam silah satıyor. Zaten Rusya herkese silah satıyor. Amerika, Fransa bunların işi gücü silah satmak zaten. Bu krizler ne işe yarıyor? Onların silah satmasına yol açıyor, onlar da silah satıyor zaten. Onun için kimseyi sorumlu tutmak mümkün değil ama bugün gazetelerde bir haber vardı; Putin S3 satışını durdurduk. Çok özür dileriz falan böyle basına yansıyan ne kadar doğrudur bilemiyoruz ama böyle bir beyanatı da akudum.

Mithat SİRMEN: Ama S3 yarısını bir zamanlar Kıbrıs’a satıyordu.

Sinan OĞAN : Eskiden Türkiye’nin bir caydırıcılığı vardı, şimdi öyle mi? Yani Suriye üzerinde caydırıcılığı vardı. Yani biz sınıra dayanıp; ya bu PKK elebaşını çıkar ya da gelir biz alırız, dediğimizde Baba Esad bile hani buna göre çok tecrübelidir, o bile hemen gereğini yaptı. Şimdi bakıyorsunuz yani Türkiye’nin bölgede bir caydırıcılığı kalmadı. Yani biz bu meseleyi milli mesele olarak bakıyoruz. Biz bu meseleyi Türkiye meselesi olarak bakıyoruz. Mümkün olarak siyaset jargonu içerisinde kullanmak istemiyoruz. Ama şunu da demek durumundayız; Türkiye’yi şamar oğlanına çevirdi bu Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı. Yani Allah aşkına başımıza çuval geçirdiler. Ötesine geldik İsrail dokuz tane vatandaşımızı katletti. Kıbrıs Rum Kesimi burnumuzun dibinde petrol arıyor. Bizim hayati çıkarlarımızı tehdit ederek yapıyor. O kadar estiler gürledirler, şunu yaparız bunu yaparız ne oldu? Rum kesimi bile geldi istediğini uluslararası anlaşmaları yaptı.

Mithat SİRMEN: Sayın Başbakan’ın grup konuşmasını dinlerken Sayın Bahçeli’ye teşekkür ettiğini duydum; ama o sırada Sayın Bahçeli’nin tam net ne dedi bilmiyordum o saatte. Niye teşekkür etti?

Sinan OĞAN: Şimdi biz şunu ifade ediyoruz, Sayın Genel Başkanımız Saygıdeğer Dr. Devlet BAHÇELİ de diyor ki; bu bir milli meseledir. Milli meselede biz diyor, siyasi partiler en azından biz Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) olarak bu meseleyi bir siyasi parti meseli olarak değil, milli mesele olarak görürüz ve topyekun ülkemizin menfaatlerini savunuruz. Bu sebeple Başbakan Erdoğan, Başbakan sıfatıyla siyasi partilerimizin hepsine teşekkür etti. Özellikle Genel Başkanımıza teşekkür etti; ama bizim zaten Genel Başkanımız her zaman söyler, biz de her zaman tekrar ederiz. Bizim şöyle bir siyasi düsturumuz var; önce ülkem ve milletim sonra partim ve ben diyoruz. Ülke, millet meselesi olduğunda biz bu işten siyasete karlı mı çıkacağız, zararlı mı çıkacağız biz ona bakmayız. Rantı mesela AKP sağlıyor, acayip sağlıyor. Her işe rant gözüyle bakıyor. Bakınız 9 vatandaşımızı sırf rant sağlamak için, iddia ediyorum, oraya gönderdiler. İsrail askerlerinin kurşunlarına hedef ettirdiler ve bunun üzerinden siyaset yaparak, o insanlarımızın üzerinden siyaset yaparak buradan siyasi rant elde etmeye çalıştılar. Bugün Suriye meselesini de ranta çevirmeye çalışıyorlar. Biz diyoruz ki, bu bir milli meseledir. Bunu siyasete alet etmeyelim. Bunu söylerken daha önce söylediklerimizi de tekrar ediyoruz, biz bunu diyorduk zaten. Bütün televizyonlarda, bütün grup konuşmalarında, bütün yaptığımız faaliyetlerde bu AKP Türkiye’yi savaşa sokmaya çalışıyor, diyorduk. Mecliste bunu defalarca dile getirdik ve nihayetinde dediğimiz de çıkıyor. AKP memleketi savaşa sokmaya çalışıyor. Kimin savaşına? Bu savaş bizim savaşımız mı? Oradaki, Suriye’deki, iç karışık demokrasinin ötesinde iç karışıklığın bizi ilgilendirir ne yanı var Allah aşkına? Yani demokrasi olarak tamam, müdahale edelim…

Mithat SİRMEN : Milliyetçi Hareket Partisi şunu tasvip etmiyor; yani bir ülkenin iç işlerine karışmanın da ötesinde ülkenin yönetimini beğenirsiniz beğenmezsiniz, bende günahım kadar sevmem Beşar Esad yönetimini, ama herhalde bir vatandaş olarak Esad’a hakaret etme hakkımız yok.

Sinan OĞAN: Yani hiçbir ülkenin liderine o ülke onu sevsin sevmesin, beğensin beğenmesin yani hakaret bizim literatürümüzde yok.

Mithat SİRMEN: Eleştirebilirsiniz ya da tavsiyelerde bulunursunuz artık gideceksiniz dediğiniz zaman o ülkenin iç işlerine karışılır.

Sinan OĞAN: Yarın birisi kalksa mesela Türkiye’nin iç işleriyle ilgili bir konuda ahkâm kesse atıp tutsa muhalefet partisi olarak bizim zorumuza gider. Biz buna müsaade etmeyiz. Bu konuda ülke olarak hep beraber tek yumruk oluruz. Şimdi bunu yaparken öte taraftan kalkıp Suriye’nin iç işlerine karışırsak olmaz. Şunu da ifade edelim; Suriye’de insanların ölmesi bizim umurumuzda değil falan demiyoruz. Biz orada Suriyeli insanların ölmesine karşıyız. Diktatörlüğün her türlüsüne karşıyız. Türkiye’deki diktatörlüğe de karşıyız, Suriye’deki diktatörlüğe de karşıyız; ama bu karşılık bizim orada CIA üzerinden Suriye’ye silah sağlamamızı gerektirmez. Bizim Suriye’deki rejime karşıtlığımız veya tarafsızlığımız oradaki insanları silahlandırmak veya Libya’dan insanları getirip orada savaşa sokmamıza sebebiyet vermez. Bugün AKP’nin yanlışı o. ABD’de seçimler var. 4 Kasımdan önce muhtemeldir ki, Amerika bu konuda çok fazla bir şey yapmayacak. Fransa’da yeni bir seçim oldu ve Fransa’nın yeni Cumhurbaşkanı da bu savaş işlerine sosyalist yani önceki gibi çok hevesli değil, Sarkozy çok hevesliydi bu işlere. İtalya’da kriz var, zaten teknokrat bir başbakan var. İspanya gitti gidecek, Avrupa aynı şekilde. Peki, yani bizim Iğdır’da yerel bir tabir var; “sen ağa ben ağa inekleri kim sağa”. Şimdi her birinin bir sıkıntısı var. Bu Suriye krizini kim çözecek? İşte Türkiye, hemen akla Türkiye geliyor. Yani bu işi çözse çözse Türkiye çözer. Ahmet DAVUTOĞLU Stratejik Derinlik ki ben ona “Stratejik Çukur” diyorum, kitabıyla Ortadoğu’yu zaten fethetmiş, Başbakan Erdoğan zaten Orta Doğu’nun lideri. Bunlara sorarsanız Ortadoğu’da bunlardan habersiz kuş uçmuyor, bunlar olmadan Orta Doğu’da hiçbir şey olmaz. Bu gazı bunlara verdikçe, bunlar da kendilerini hakikaten Orta Doğu’nun lideri falan zannettiler. Bunlar da kalktı dedi ki, yani biz adamı böle yaparız diyor. Bu bizim milli gururumuzla oynamaktır. Normalde bu bir savaş sebebidir, normal şartlarda. Ama öte taraftan da bunun şöyle bir sıkıntısı var; bizim uçağımızın düşürülmesi karşılıksız kaldığında bizim ülkemizin haysiyeti, onuru, şerefi çiğnenmiş oluyor. Ama buna karşılık verdiğimizde bu sefer küresel güçlerin yanında ve onların istediği şekilde savaşa girmiş olacaksınız. Dolayısı ile Türkiye bu AKP iktidarının bu tutumuyla tarihinde hiç olmadığı kadar Türkiye’yi DAVUTOĞLU’nun o stratejik çukuruna sokmuş durumdalar.

Mithat SİRMEN : Evet Sayın seyirciler kısa bir aradan sonra tekrar birlikteyiz. Biz Milliyetçi Hareket Partisi’nden Iğdır Milletvekili Sayın Sinan OĞAN ve strateji uzmanı Emekli Tümgeneral Sayın Armağan KULOĞLU ile birlikte Suriye krizini, jet krizini, Suriye ile olan ilişkileri ve bundan sonra neler olabileceğini düşünmeye, aramaya, bulmaya, konuşmaya çalışıyoruz. Sinan Bey size konuklarımızdan bir iki soru var, hemen onları sorayım. Azerbaycanlı Erkan ve Aşkın demiş sayın izleyicimiz; “Sinan Bey Allah yardımcınız olsun yolunuz açık olsun” diyor, bir temenni de bulunmuşlar.

Sinan OĞAN : Teşekkür Ederim.

Mithat SİRMEN : Bir başka izleyicimiz de şöyle bir soru soruyor size: “Sinan bey meclis konuşmanızı izledim. Takdir ediyorum ancak; şöyle bir sorum var: Bir haftada şehit sayımız 15 oldu. Ne olacak bu durum?”

Sinan OĞAN: Maalesef yani; bugün 4 şehit daha verdik. Yani, çok açık bir çağrı yapıyorum iktidara. Ya bu işin tedbirini görsünler, ya bırakıp gitsinler. Bunun başka çaresi yok. İnanın yani mecliste oturmaktan utanır hale geldi. Böyle bir memleketteyiz. Bu kadar ocağa ateş düşüyor, bu kadar insanımız, bu kadar gencecik çocuklarımız şehit oluyor. Bunların uğraştığı işe bakın ya. Bunlar Suriye’de devrimcilik oynamakla meşguller. Olacak iş değil bu yani. Hiçbir dönemimizde memleket olarak bu kadar sıkıntıya düşmemiştik. PKK’nın önünde memleket bu kadar diz çöktürülmemişti. İsrail’in, Suriye’nin önünde bu kadar diz çöktürülmemişti. AKP bu işi eline yüzüne bulaştırdı. Ya gereğini yapsınlar, ya çekip gitsinler. Bu şehitlerin daha fazla yükselmesine millet olarak artık tahammülümüz kalmadı. Siyasi parti olarak, Milliyetçi Hareket Partisi olarak artık tahammülümüz kalmadı. Tabi, maalesef ki maalesef bu memleketin yönetimi AKP’nin elinde, bizim elimizde değil. Bizim elimizde olduğu dönemlerde yediye düşmüştü bir sene boyunca, bir sene boyunca yediydi.

Mithat SİRMEN: 2000’li yıllarda…

Sinan OĞAN: 2002 yılında. Şimdi artık bir günde yedi sayısı sıradan bir hale geldi. Dolayısıyla memleketin gidişatını, maalesef insanlarımızın, bizi izleyen insanlarımızın, moralini de bozmak istemiyorum, moralimizi her zaman yüksek tutmak durumundayız; ama bu teröre bir dur demek lazım. Terörü bu kadar azdırmamak lazım. Yahu Allah aşkına, şu sorunun cevabını siz de bir basın mensubusunuz, değerli bir basın mensubusunuz, Paşam siz deneyimli bir komutansınız; ya bir gazetecinin gidip kandilde bulduğu Murat Karayılan’ı bu memleketin askeri, polisi bulamıyor mu ya hu? Bu nasıl bir iştir? Bu nasıl bir iştir? Yani başka ülkeleri gördük, çok hayran oldukları Amerika’yı da gördük. Gitti, Pakistan’da düşmanım dediği Bin Ladin’i gitti, yakaladı, öldürdü. Cesedi bile kimseye vermedi. Ailesiyle birlikte katletti. Tabii ki, biz demiyoruz “herkesi öldürelim”, insan yaşamı bizim için önemlidir; ama insanın yaşamı önemlidir. Böylesine kalleş, böylesine küresel güçlerin uşağı olmuşların değil. Dolayısıyla da memleketin o manada ciddi bir yönetim zaafı var ve ciddi bir yönetime ihtiyacı var. Özellikle terör yönetimi ülkenin son derece zayıftır. Ve şimdi bunun üzerine bir de dış politikadaki sıkıntı eklenince büyük bir sıkıntı içerisindeyiz, bakınız. Yani, Başbakan esip gürlüyor, Başbakan’ın pilot elbisesi giymesi, uçağa binip pilot görüntüleri vermesiyle pilot olunmuyor. Yarın, öbür gün belki de uzaya çıkabilecek, astronot olabilecek insanlarımız belki de Allah korusun denizin 1300 metre dibinde yatıyor. Şimdi kalkıp Başbakan öyle pilot görüntüleri veriyor. Olacak şeyler değil bunlar. Ama maalesef Türkiye, bu AKP gibi bir yönetime layık görülmüş durumdadır.

Sinan OĞAN : Hatırlamamız lazım, Irak’ta 36. paralel çektiler orada bir Kürt devleti kurdular. Benzer bir paralel de şimdi Suriye’nin yukarı kısımlarına otomatik olarak çektik yani. Şimdi belli bir mesafe oldu ama yarın bunu genişletmeyeceğimizin garantisi yok.

Sinan OĞAN : Otomatik olarak zaten orada bir paralel çiziyor. Yani Suriye sınırında belli bir alan daraltmasına zaten gidilmiş oluyor. Bunun tabi Amerikan seçimlerine kadar daha da derinleştirilecekler benim tahminim. Şimdi normal şartlarda aklı başında bir rejim, en büyük komşusuna ve sürekli de böyle Suriye rejimi değişmelidir artık NATO hareket etmelidir falan diyen, NATO üyesi, NATO’nun ikinci büyük gücü komşusuna kalkıp böyle kafadan bodoslama girmesinin bir mantığı yok. Yani normal şartlarda düşündüğünüz zaman, Suriye’nin bunu yapmasına bir gerekçe bulamıyorsunuz. Bu çünkü Suriye’nin aleyhine bir durumdur. İşte birtakım provokasyonlar devreye girmiş olabilir, yani bizim jetlerin o esnada telsizinin radarının bozulması ne biliyim yani Suriye’nin bu füzelerin bulunduğu noktada Kesap diye bir Ermeni kasabasının bulunması, Rus üssünün orada olması ki Le Figaro’da bunlar çıktı. Bunların hepsi tabi ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken konular. Yalnız ben biraz önceki konuya dönmek istiyorum; uluslararası güçleri burada iyi analiz etmemiz lazım. Ben biraz paşamdan farklı düşünüyorum. Rusya’nın burada Suriye için bir savaşı göze alacağını zannetmiyorum. Yani Rusya da geçmişinde küresel güçlük olan bir ülkedir. Rusya biraz daha fazla çıkarlarına bakar. Yani Tartus üssümü koruyayım Suriye’de birtakım haklar elde edeyim noktasındadır, bunları elde ettiği anda Suriye’yi satar. Orada asıl güç ve kendisi için bir ölüm kalım mücadelesi veren ve fiilen askerini sokmuş, Suriye’nin bütün güvenliğini ele almış başka bir güç var: İran. İran tabiri caizse Tahran’da açması gereken cepheyi Şam’da açmıştır. Hatırlarsanız geçen sene Tunus ocak ayında 2011 Ocağında Tunus’u ocağından itibaren Tunus’u konuşmaya başladığımızda ben bir şey ifade ettim. Dedim ki; bu Tunus, Tunus ile sınırlı kalmayacak. Bu bir rüzgârdır Tunus’ta, Kuzey Afrika’da rüzgardır. Bu rüzgar Suriye’de ve hatta Şam ve Tahran’da fırtınaya dönüşecek demiştim. Birçok televizyon programında da birçok uzmanla da baya bir tartışmıştık. Hatta Habertürk’te de bir tarihçi var, Tarihin Arka Odası’nı yapan, onla da baya böyle bir…

Murat SİRMEN: Murat Bardakçı…

Sinan OĞAN : Murat Bardakçı. Ya dedi, Suriye İran buraları tanımıyorsunuz dedi. Yani ne alakası var, bu işler hiç buraya gelir mi? Münferit bir olaydır dedi ve bir iki ülkede oldu söner gider. Tabi ben bunu söylerken ezbere konuşmuyordum. Yani Turuncu Devrimler diye bir kitap üzerine ben yıllarımı verdim. 1968’den bugüne kadar dünyadaki bütün halk hareketlerini inceledik. Bunların niye olduğunu, sebeplerinin neye dayandığını, arkasındaki önündeki işleri detaylı inceledik. Arap Baharı’nda da benzer bir senaryo var. Bu bir Orta Doğu projesidir. Bugün Suriye’de rejimin değişmesi kimin işine gelir? Öncelikle İsrail’in işine gelir, öncelikle Amerika’nın işine gelir. Suriye’de bugün…

Bakınız, Mısır’daki bu değişim bile İsrail’in işine gelir bundan emin olunuz. Şimdi İsrail gibi ülkeler, Amerika gibi ülkeler bizim gibi 3-5 seneye bakmazlar. Bazen erken doğum yaptırma hadiseleri yaşanır. Yani bir ülkede diktatörlük var ise, o ülkede radikal bir taban var ise, bunlar birbirlerine zıt paralelde şey yapmaya başlarlar, birbirini çekmeye başlarlar. Hüsnü Mübarek rejimi 3 sene daha devam etseydi, orada bu devrim yine olacaktı ama bu defa İran’daki gibi bir devrim olacaktı.Yani o devrimi şimdi Amerika yaptı, ama 3 sene sonra o devrimi Müslüman Kardeşler yapacaktı ve onların yapacağı o devrim yani Amerika’nın..

Mithat SİRMEN: Daha radikal olacaktı.

Sinan OĞAN: Çok daha radikal olacaktı. İsrail için kâbus olacaktı. Ama bugün Türkiye’deki gibi benzer bir modeli benzeri bir şekilde oturtacaklar. Karma, karma bir modeli. Hatırlarsanız, 2002’de AKP iktidara geldiğinde, bazı ülkelerde bir telaş olmuştu. İslamcılar iktidara mı geliyor? Ondan sonra görüldü ki Amerika gayet bunları laikleştirdi ve Ilımlı İslam’ı vs. gayet bunların içerisine soktu. Şimdi Suriye’de bugün İran ciddi bir şekilde savaşıyor, bakınız. İran’ı da bu anlamda hafife almamak lazım. Oradaki asıl güç Beşar Esad değil, yani iş Beşar Esad’a kalsaydı hanımıyla beraber çoktan İngiltere’ye filan…

Mithat SİRMEN: Giderdi

Sinan OĞAN: Giderdi. Ama İran diyor ki yani bu savaş bana nasılsa gelecek. Ben bu savaşı ne kadar geciktirirsem, bu savaşı ne kadar uzatırsam hatta bir Türkiye Suriye çatışmasını çıkarabilirsem, bırak onlar savaşsın, bana ne.

Mithat SİRMEN: Ben bir on sene daha kurtarırım.

Sinan OĞAN: Yani bölgede bir Türkiye Suriye savaşı bakınız İsrail’in işine gelir, Kıbrıs Rum Kesimi’nin işine gelir, Yunanistan’ın işine gelir. Bölgedeki Ermeniler yüzünden Ermenistan’ın çok işine gelir. Rusya’nın da işine gelebilir. İran’ın da işine gelir, bakınız. Amerika’nın da işine gelebilir. Böyle bir şey var. Kutsal İttifak var bölgede. Dolayısıyla bu meseleyi çok hafife almamak gerektiği kanaatindeyim. Yani bu mesele bizim başımıza ciddi iş açabilir. O açıdan milli gururumuz bir tarafta, öte taraftan küresel güçlerin oyununa düşmek gibi bir endişe de bir tarafta diyorum. Yani İran biliyor ki Suriye’de Esad rejiminin sonu geliyor. Ama bunu nasıl uzatırsınız? O rejimin hayatını nasıl ve ne kadar uzatırsanız bu İran rejiminin hayatının bir o kadar uzaması demektir. Bölgedeki büyük bir savaş, bölgedeki büyük bir savaş belki de ikinci bir savaşı göze aldıramayacaktır. Yani birçok ülke, birçok güç devreye girecektir, yani o Suriye’deki o şey…

Mithat SİRMEN: Karambol

Sinan OĞAN: Büyük bir karmaşa, belki de İran’daki sistemin bir on sene daha yaşamasına sebep olacaktır. O açıdan bütün o şeyi düşünmek lazım. Bir de tabi şu hesap da yapılıyor; Amerika’da seçim var, Amerika seçimine kadar Türkiye bağırır çağırır ama bir savaş çıkmaz. Amerika müsaade etmez, Avrupa’nın durumu ortada, şu ortada. Bu arada bir Türkiye’yi de biz içimizde de bir hınç var bu arada bir Türkiye’ye de bir çakalım nasıl olsa kasıma kadar da bunlar unuturlar, İsrail’i unutmadılar mı? Şimdi burada kötü bir alışkanlığı da beraberinde getiriyor yani yapanın yanında kar kaldığı zaman, yapanın yanında kar kaldığı zaman yarın öbür gün aynı yolu başka ülkelerde denemeye çalışır. Bırakınız ülkeleri, yapanın terör örgütünün yanında kar kalıyor. Terör örgütü her gün memlekette askerimizi şehit ediyor, siz el altından onunla görüşüyorsunuz. Ya öyle iddialar var ki, öyle korkunç iddialar var ki, yok Kandil’e doktor gönderelim ihtiyacınız varsa yok bilmem neler konuşuluyor. Şimdi bunu Suriye rejimi bilmiyor mu? PKK’nın içerisinde çok güçlüdür, El muhaberat PKK’nın özellikle askeri kanat içerisinde çok güçlüdür. Yani sınırımıza PKK bayrağı çektiler, paçavrası çektiler. Suriye sınırında sıfır kilometre görülsün diye.

Yani, açık tahrik. Şimdi dolayısıyla çok daha karmaşık, çok daha sıkıntılı, çok daha ciddidir. Ben Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN’ın durumunun hiç iyi olduğu kanaatinde değilim. Yani dışarıya farklı mesajlar verse de, daha doğrusu Türkiye’nin bu AKP tarafından düşürüldüğü durumu ben çok vahim olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple biz bütün her şeyi bir tarafa bıraktık memleket diyoruz, önce ülke diyoruz, milli menfaatler diyoruz ve bu krizi hep beraber aşalım diyoruz. Aksi takdirde ya Türkiye’yi savaşa sokacaklar küresel güçlerin adeta at başı haline getirecekler veyahut da Türkiye’nin gururunu yerle bir edecekler. O açıdan daha aklı selim cevaplar vermeliyiz ki, hem küresel güçlerin adeta savaşan bir oyuncağı haline gelmeyelim hem de AKP tarafından yerle bir edilen o milli gururumuzu bir şekilde savunalım.

Mithat SİRMEN: Peki şimdi Sayın OĞAN, Türkiye şunu düşünüyor olabilir mi uzun vadede? Uzun vadede İran’ın nükleer bir güç olması, silah bakımından, enerji bakımından değil, silah bakımından nükleer bir güç haline gelmesi aslında açıkça söylenmesi de bilinçaltında Türkiye’nin uykusunu kaçıracak bir olay. Hele de bugünkü rejim tarafından yönetilen bir İran’ın. Bunu önlemek için de Türkiye biraz bazı angajmanlara giriyor olamaz mı? Yani ilerde İran’ın ciddi bir nükleer güç olması halinde topun ağzında Türkiye var, günün birinde.

Sinan OĞAN : Ben Suriye meselesini İran’dan hiç bağımsız düşünmedim. Bugün Suriye’nin bu kadar dayılanmasının, Suriye’nin bu kadar direnebilmesinin temel sebebi İran’dır. Çünkü Rusya Amerika tarafından ikna edilir emin olun, yani bu küresel güçler çok dalaşır gibi gözükür; ama birbirlerinin çıkarlarının nerede başlayıp nerede bittiğini bilir ve birbirine saygı gösterirler. Bu aralar Rusya tarihindeki en büyük mitinglerin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e karşı Moskova’da olması tesadüf değildir, bu bir mesajdır. Yani ayağımıza çok basma bizde seni orada sıkıntıya sokarız mesajını Putin’e bu aralar Amerika çok sık veriyor, ciddi paralar harcanıyor. Rusya’da ben doktora yaptım, biliyorum. Bu bir sektör haline gelmiştir bakın sektördür. Ne iş yaparsın? “Valla profesyonel mitingciyim.” Ya ben yarın miting yapacağım bana beş yüz kişi lazım, nasıl diyor yani çok böyle bağıran çağıran mı yoksa gelip orada pankart tutan mı? Bunların hepsinin fiyatları farklıdır. Mesela Putin yanlısı gösterirler onu bunlar resimlerle kanıtlanmıştır. Bakın, Rus basını bunu böyle yayınlamıştır. Aynı adam parasını alır bir gün önce gider muhaliflerin yanında mitinglere katılır, yani aynı adam değil aynı ekip yani üç yüz, beş yüz, beş bin yani neyse. İki gün sonra bakıyorsunuz iktidar yanlısı miting yapılır aynı ekip hop orda, ellerinde bu defa farklı şeyler var. Bu açıdan yani herkes kesenin ağzını gerektiğinde açıyor, gerektiğinde birbirlerinin nerede ayağına basacaklarını nerede duracaklarını küresel güçler bilir.

Mithat SİRMEN: Yalnız, dün biz TANAP diye bir anlaşma imzaladık ya Fransa Anadolu doğalgaz şeyi. Rusya’nın biraz ayağına bastık mı?

Sinan OĞAN: Şimdi Rusya’nın biraz ayağına bastık; ama aması var biz kalktık Rusya’nın bizim çıkarlarımızla yüzde yüz ters olan Güney Akım projesine “evet” dedik. Bakınız daha geçen hafta Enerji Bakanı Taner YILDIZ, Dışişleri Komisyonumuza geldi, bilgi verdi. Ben de bunu sordum; bizim ne çıkarımız vardı, bizim ne mecburiyetimiz vardı. Bu soruyu Putin’in kendisine de sormuştum bir görüşmemizde. Dedim ki, yani biz şimdi hükümet diyor ki, Nabucco ile Güney Akım rakip değil. Hayır, dedi. Türkiye’de de açıkladı, rakip dedi. Enerji Bakanına da sordum; hayır rakip değiliz, dedi. Dedim yani karşılığında Samsun-Ceyhan’ı kabul edecek misiniz? Edeceğiz dedi. Şimdi Samsun-Ceyhan da yaparsın… Yani biz Güney Akım’a neden evet dedik? Bayram değil seyran değil eniştem beni niye öptü hesabı. Biz Güney Akım’ın karşılığında ne aldık Rusya’dan, hiçbir şey almadık. Türkiye bu manada Rusya’ya büyük bir taviz verdi. Ha, onun karşılığında belki bizim bilmediğimiz başka bir hesaplar var, belki işte bu TANAP vardı. Ama bu TANAP’ın da bir sürü Rusya’yı ilgilendiren bir kısmı yok yani Türkiye ile Azerbaycan arasında ikili bir sistem. Avrupa’ya Türkiye üzerinden…

Mithat SİRMEN: Ama Avrupa’ya elli milyar metreküp akıtacak

Sinan OĞAN: Yani o kadar büyük kapasitesi olacağını…

Mithat SİRMEN: Güney Akım daha yüksek kapasiteli

Sinan OĞAN: Bugünün şartlarında Azerbaycan’ın elli milyar metreküpü yok, bugünkü hesaplamalarda yok.

Mithat SİRMEN: Bir ihtimal de Türkmen gazını da buna bağlamak projesi.

Sinan OĞAN: Hazar’ın statüsü belli olacak. Türkmenistan-Azerbaycan zaman zaman sıkıntı yaşıyor, o sorunlar çözülecek. O da baya sıkıntılı ve uzun bir süreç..

Mithat SİRMEN : Sayın OĞAN ve Sayın KULOĞLU hemen izninizle virgül koymanızı rica ediyorum çok mesaj var, birkaç tanesini okuyayım lütfen. Sayın Fatih DENİZ diyor ki; ben AKP’ye oy vermiş birisi olarak uçağımızı düşürenin uçak filosunu yok etmeliyiz diyorum. Ben bıktım artık şamar oğlu olmaktan. Fatih Bey çok kızmış bir mesaj çekmiş. Muzaffer ÜNLÜ Bey, değerli paşamıza sorum; botları bulunan bir askerin birilerinin istihbaratının eline geçmiş şeklinde değerlendirilebilir mi? Değerli vekilimize de lütfen bu sorumu iletiniz, bu hususla ilgili soru önergesi verecek mi acaba? Diye size soruyor Muzaffer ÜNLÜ Bey. Nuran KIZILYAR Sözcü Gazetesinde DAVUTOĞLU ve CLINTON kahkahalarla elleriyle şak şak yapıyorlar. DAVUTOĞLU’nu kınıyorum, böyle bir poz vermek için önce iki pilotumuzu bulsunlar, diyor Sayın Nuran KIZILYAR. Sayın Tekin TUNCELİ; Otuz yıldır PKK başı ile uğraşıyoruz buna rağmen neden Irak’ı dize getiremiyoruz, diye sormuş. Bir başka izleyicimiz adını vermemiş; hep Kürt meselesi deyip diyoruz neden Zazalar konuşulmuyor? Doğu ve Anadolu sonradan Kürtlere mi ait oldu, diyor. Size bir parti içi soru var, onu okumuyorum konumuzla ilgisi yok. İstanbul Sarıyer’den Selin YEĞEN; her cümlenizi takip ediyorum, mutlu oluyoruz; ama bütün bu ışıklar neticesinde milletin desteğiyle güçlü milletin ve güçlü devletin oluşmasını istiyoruz, demiş. Bir izleyicimiz size “Sinan Abi” diye hitap etmiş. Geçen bir TV programında Oslo Anlaşması’ndan bahsetmiştiniz, o anlaşmayı biraz açıklar mısınız? Ayrıca ASELSAN’ın yüzde elli biri İsrail’e gerçekten satıldı mı? Diye bir soru soruyor, bilmiyorum. İsmini vermemiş bu soruyu soran izleyicimizin. Mehmet neyse orası okunmuyor. Savunmasız gemimizi durdurup, insanımızın üzerinde silah denemesi yapıyorlar. Bazı ülkeler silah alıyorsa veya yapıyorsa deneme tahtası Türkiye mi, diye sormuş. Evet, daha birkaç tane daha var ama onda kendi görüşlerini açıklıyor Buyurun zaten on dakika süremiz kaldı.

Mithat SİRMEN : Evet, Sayın Oğan

Sinan OĞAN: İsrail’le 2010’dan bu yana ticaretimizin yüzde kırk arttığını, Mavi Marmara’dan bugüne İsrail’le bütün ilişkilerimiz sıfırlanırken ticaretimizin yüzde kırk arttığını ben soru önergesi de verdim mecliste.

Mithat SİRMEN: Reeksport yoluyla mı oluyor, nasıl oluyor?

Sinan OĞAN: Hayır, doğrudan. İhracatımız ve ithalatımız yüzde kırk artmış, inanamadım. İsrail sitelerine baktım orada da öyle, Türk sitelerine yani Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) vs. onlara da baktım onlarda da aynı. 2010-2011’den bahsetmiyorum. Yani en keskin düşüşün yaşanması gereken dönemde yüzde kırk artmış. Dolayısıyla belki hani böyle blok satış İsrail’e hani dikkat çeker diye mümkün değil ama el altından, borsa üzerinden her şey mümkün, onu söyleyeyim yani. İsrail ile AKP iktidarının ilişkilerinin bozulduğuna ben hiçbir zaman inanmadım, şimdi de inanmıyorum. Bütün bunların hepsi BOP’un gerçekleştirilmesi için bir rol paylaşımı idi. AKP’nin rol model olması lazımdı, onun içinde en uygun İsrail’e “one minute” deyip çakmak lazımdı. Ama o çakma sözde bir çakmaydı, gemi krizinde hiçbir şey yapamadılar. Selin Hanım’ın, Yeğen Hanım’ın, güçlü bir devlet isteği bizim en büyük arzumuz. Yani bizim bütün çabamız hakikaten Türkiye bölgede, kedilerine de saygılarımı selamlarımı gönderiyorum, Türkiye’nin bölgedeki gücünün üstüne güç katılmasını biz her zaman gönülden destek oluruz. Bakınız, AKP bizim rakibimiz siyaseten; ama eğer AKP Türkiye’nin gücüne güç katıyorsa biz bunu destekleriz. Yani sen rakip partisin Türkiye’yi güçlendirdin ama olsun rakipsin, biz böyle bir şey demeyiz. Sayın Genel Başkanımızın düsturu bizim için çok önemli bir peşinden gittiğimiz biz izdir; “Önce ülkem ve milletim.” Ülkemi ve milletimi güçlendirtecek her hareketin biz yanındayız. Ama maalesef, ama maalesef ülkemin bugünkü durumu hoş bir durum değil. Dış itibarımız yerlerde sürünüyor. Maalesef ve maalesef bakınız bugün meclis bahçesinde bir vatandaşımız intihar ediyordu neredeyse. Zar zor ikna edildi, ağaca çıkmış intihar edecekti. Yani konumuzun belki dışında ama ülkenin durumu aslında o kadar da iç açıcı değil. Şimdi savaşın eşiğine geldik, İsrail Türkiye’ye vurdu, Suriye vurdu. Türkiye’nin bir itibarını kurtarma meselesi de var; o sebeple bazı vatandaşlarımız çok şiddetli mesajlar yazıyor. Diyor ki, girmeliyiz, vurmalıyız. Yani gönül ister ki, öncelikle bunların hiçbirisi olmasın yani bu noktaya gelmesin. Yine tabii ki bu noktaya geldikten sonra prestijimizi kurtaralım. İnsanlar ne için yaşar? Onurları, gururları, şerefeleri için yaşamaz mı? İnsanlar gibi devlette, devleti de insanlar oluşturuyor. Bizim için onurumuz, gururumuz, şerefimiz her şeyin üzerindedir. Ama bu şark toplumlarına mahsus bazı hususiyetlerde var gaza dolduruşa gelip İsrail adına bölgede savaşan bir ülke konumuna düşmememin de gerekli tedbirini almak lazım Büyük Orta Doğu Projesi’ni (BOP) gerçekleştirecek bir piyon konumuna, bir adeta Amerika adına bölgede taşeron konumuna düşmemek için uyanık olmak lazım yani. Sadece yürü koçum diye gaz vermekle, o gazı alıp o bölgeye gitmekle siyaset yapılmaz. Biz bugün neye üzülüyoruz, Mehmetçiklerimizin şehit olmasına üzülüyoruz, savaşlar peki oturduğunuz yerde, bilgisayar başındaki savaş oyununa benzemez. Savaşlarda insanlar şehit olacaktır, insan faktörü devreye girecektir. Ülke belki tahribata uğrayacaktır. Belki sonu hiç bilmediğimiz yerlere gidecektir. Suriye bölünecektir, peşinden belki Suriye’de PKK etkisinde bire parça ortaya çıkacaktır. Bütün bunların hepsini hesaplamak zorundayız. Aklı başında siyasetçi, devlet adamı bunların hesabını görmek durumundadır. Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı Saygıdeğer Dr. Devlet BAHÇELİ o manada tam bir devlet adamı kimliği ile bunu yapıyor. Bazı insanlar bizi niye aktif olmuyorsunuz, niye vurmuyorsunuz, niye saldırmıyorsunuz diye eleştirilebilir; onları da anlıyoruz. Vatandaşlarımızın da hoşuna gitmiyor AKP’nin bu pısırık tavrı bizim de hoşumuza gitmiyor ama bir devlet sorumluluğumuzun da olması lazım. Yani hadi hurra savaşa gidelim demekle olmuyor, onun sonrasını da düşünmek mecburiyetindeyiz. Ondan sonra bugün Suriye’yi üçe bölecekler, bakınız Irak’ı üçe böldüler. Amerika’nın Saddam’ı kışkırtıp Kuveyt’i işgal ettirmesi Irak’ı üçe böldü. Irak’ta bugün fiili bir Kürt devleti kurdular ve KCK dediğimiz şey bugün Irak’ta gerçekleşmiş KCK’nın ikinci ayağı Suriye’de belki bu operasyondan sonra gerçekleşecek. Bundan sonra sıra İran’a geçecek, üçüncü ayağı orda. Bütün bunlardan sonra eğer o zamana kadar iktidarda kalırsa AKP ki, kalmayacağının garantisini ben size vereyim, diyecekler ki; ya ne güzel orada üç tane Kürt bölgesi var

Mithat SİRMEN: Masanın da dört ayağı olması gerekir…

Sinan OĞAN: Alın onu, hayır siz Osmanlısınız, büyüksüz. Buralar zaten sizindi, alın bunları kontrolünüz altında, etiğinizin altına alın diyecekler. AKP zaten dünden hazır, aa diyecek büyüyoruz. Bakınız bazı AKP’liler diyor ki; biz büyüme sorunu yaşıyoruz diyor, küçülme sorunu yaşamıyoruz, bölünme falan gibi değil biz büyüyoruz…

Mithat SİRMEN : Büyüme mi, şişme mi?

Sinan OĞAN: Şimdi nasıl büyüyoruz? Yani diyor ki; “bak Irak’ın kuzeyini bize veriyorlar, yarın orada bir Kürt bölgesi çıksa, Suriye’de, onu bizim kontrolümüze verseler kötü mü” Veyahut Irak’tan sonra İran’dan bir Kürt bölgesini Türkiye’nin kontrolüne verse ne kötü yanı var? Yani entegre olsa Güneydoğu Anadolu’yla bölgemizde…

Mithat SİRMEN: Başımıza dert alındı farkında değil mi kimse?

Sinan OĞAN: Evet. Yani entegrasyon sağlansa zaten o entegrasyonu sağlıyor bakınız. TRT üzerinden Zazaca ile ilgili soru soran vardı, çok haklı bir soru.

Armağan KULOĞLU: Kürdistan’ı kurduruyorlar yani.

Sinan OĞAN: Yani AKP bugün Kürt vatandaşlarımız arasındaki o farklı kültürleri birleştiriyor. Zazacayı, şunu, bunu hepsi farklı bunlar yani. Soranicesi farklı, Kurmançisi farklı, Zazacası … bunların hepsi farklı. Bunu şimdi AKP birleştiriyor, tek bir dil haline getiriyor. Ondan sonra da tek bir ulus haline getirecek. Anayasa yazım sürecinde…

Mithat SİRMEN: Nasıl? Kürt enstitüsü falan mı kuruluyor?

Sinan OĞAN: TRT’den yayın yapıyor

Armağan KULOĞLU: TRT’den yayın yapıyor, Kürtçe Dil ve Edebiyatını üniversitelerde kürsüsünü açıyor.

Sinan OĞAN: Seçmeli ders haline getiriyor.

Armağan KULOĞLU: Kürsüsünü açıyor

Mithat SİRMEN: Ama dersi verecek hoca yok

Sinan OĞAN: Yetiştiriyor işte. Zaman içerisinde olur. Gider Erbil’den getirir, şuradan buradan getirir. Bir şekilde millet yaratıyor. Bakınız önemli olan odur. AKP kendi eliyle bir millet yaratmaya çalışıyor. Vatandaşımızın ben serzenişini anlıyorum. Ve unutulmamak lazım ki; Türk Milletinin yanına ikinci bir millet koyduğunuz zaman o millet ikinci bir dil, ikinci bir bayrak, ikinci bir toprak isteyecektir. Bizim endişelerimiz bunlar. Bu bizim endişemiz; ama AKP için bu büyüme sorunu; küçülme, bölünme sorunu değil.

Mithat SİRMEN: Sayın OĞAN, çok teşekkürler süremiz maalesef doldu.

Sinan OĞAN: Ben teşekkür ederim.

*Sinan OĞAN: TÜRKSAM – Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Analizler Merkezi Başkanı ve Milliyıetçi Hareket Partisi (MHP) Iğdır Milletvekilidir.

http://www.turksam.org/tr/a2717.html

Suriye Irak Olmamalıdır


Tarih boyunca güneyimizde meydana gelen her hareket bizim kaybımızla sonuçlanmıştır. Örneğin Musul, İngiltere’nin başarılı istihbarat operasyonu ve diplomasi oyunlarıyla 1925’te Türkiye’den koparılmıştır. Irak’ın işgalinden sonra caddeleriyle, Kal’asıyla, mezarlıklarıyla buram buram Türkmen kokan Kerkük, Kürt şehri oluverdi. Erbil, Hewler oldu. Diğer şehirler, kasabalar Bölgesel Kürt yönetiminin eline geçiverdi.

Sıra Suriye’de… Türkiye’ye, Türkmenlere kaybettirme taktiği uygulanmaya konuluyor.

Şam, Halep, Lazkiye ve Humus’ta ve de sınırın hemen birkaç kilometre uzağındaki Sem Ali köyünde ve daha birçoğunda yaşayan Türkmenleri benzeri bir akıbet bekliyor.

BARZANİ’nin iki parçalı “Kürdistan” hedefinden söz etmiştik. Ondan çok daha büyük tehdit olan PKK/PYD’den de söz etmek zorundayız. Dikkat edelim, terör, özerk yönetime dönüşmek üzere yattığı pusudan yavaşça çıkıyor.

Bundan sonra Suriye’de özellikle Kürt cephesinde nelerin olacağını görmek için Irak’ı ve kuzeyini hatırlamak yeterlidir.

Amerikan işgalinden sonra Irak’ta yapılan seçimlerde BARZANİ-TALABANİ ikilisi diğer etnik ve dini grupların birbirleriyle didişmelerinden yararlanarak, nüfus oranlarının üzerinde parlamenter çıkardılar. Bu seçimden sonra da Türkiye’den kedilerini bile kıskandılar. Sözde bağımsız bir devletin topraklarını yöneten sözde temsilciler oldular. Halen içeride devlet olmanın kurumlarını oluşturuyorlar. Dışarıda tanınmanın önündeki engelleri temizliyorlar. Dünün silahlı aşiret savaşçılarından peşmerge ordusu yaratıyorlar.

Suriye’de durum Irak’takinden daha çok ciddiye alınmalıdır. Çünkü bu kez Türkiye ile kan davalı terör örgütü Nusaybin’den seslenilse duyulacak bir uzaklıktaki Kamışlı’da bağımsızlık ucu açık özerk bir “Kürdistan” haline gelmeyi planlıyor.

Suriye’deki Kürtlerin yaşadıkları bölgelerde yerel yönetimler oluşturan PKK/PYD’nin amacı, K. Irak’takine benzer bir oldu-bitti yaratmak. Kürt nüfusun tek başına yaşadığı yer bulunmadığı halde ele geçirdikleri yerlerin şimdilik yerel temsilcileri olmakla yetineceklerdir. Sonraki adımda; ESAD yönetiminin işbaşından tamamen uzaklaştırılmasından sonra ülkeyi yeni yönetime taşıyacak geçici yönetimin temsilcileri olmanın zeminini hazırlayacaklardır. Ondan sonra da K. Irak oyununun Suriye uyarlamasını izlettireceklerdir bize! Böyle bir sonuç PKK’nın siyaseten kazanacağı ikinci başarı olacaktır. Sonuçta BARZANİ’nin başarıyla uyguladığı “Kürtleştirme” operasyonunun bu kez de Suriye’de PKK/PYD eliyle gerçekleştirilmesinin önünde bir engel kalmayacaktır.

SADDAM’ın, “Araplaştırma” uygulaması sonucunda Musul’un, Kerkük’ün nüfus yapısının Kürtler aleyhine bozulduğu iddiası BARZANİ-TALABANİ ikilisine çok şey kazandırdı. Daha ülkenin durumu belli olmadan şafak harekâtı yürüten PKK/PYD benzeri bir iddiayla ortaya çıkıyor. ESAD’ların uygulamalarını ret ediyor. “Arab Hizam-Araplaştırma” operasyonunu neticesinde Kürtlerin yerlerinden edildiklerini öne sürüyor. Ama ESAD’ın giderayak PKK’ya sağladığı ayrıcalıkla Kürtlere toptan vatandaşlık vermesinden tek laf etmiyor.

İddiaya göre; Arab Hizam operasyonunun en önemli maddesi, Hasaka vilayetinde yaşayan ve Türkiye kimliği taşıyan Kürtlerin taciz edilerek, yerlerini terk etmelerinin sağlanmasıdır. Bu iddiayla Hasaka’nın Kürtleştirilmesinin sözde haklı ve hukuki dayanağı oluşturulmaktadır. PKK/PYD, ESAD’ın operasyonlarını kendine yakıştığı şekilde örgüt mantığı çerçevesinde kendilerine sağladığı fayda ve zarar açısından değerlendiriyor. Faydalı olanı hukuki, olmayanı hukuk dışı buluyor. Bu anlayışla ESAD’ın Araplaştırma operasyonuyla üç yüz bin Türkiye vatandaşı Kürde vatandaşlık verilmemesinin hukuk dışı olduğunu öne sürüyor. Ama ESAD’ın keyfine göre gerçekleşen uygulamanın sonraki seyrinde vatandaşlık verilmesini ise hukuka uygun buluyor.

Onlar içi büyük bir halk kitlesinin siyasi iktidar uğruna öyle ya da böyle kullanılmasının bir önemi bulunmuyor. Bu, gayrı meşruiyetin, hukuksuzluğun üzerinde yeşertilmeye çalışılan Kürt özerkliğinin bir yönüdür. Bayramlarda sınırın bu tarafına geçmelerine izin vererek terk ettikleri ülkeleriyle bağlarının korunmasını sağlayan Türkiye’nin tavrına karşılık Kürtler dün ESAD’lar tarafından kullanıldılar, bugün de PKK/PYD tarafından kullanılıyorlar.

Sözün kısası; PKK/PYD bu kez de Suriye Kürtlerinin omuzlarına basarak yükselmenin hesabı içerisinde…

Hep tekrarladığımız gibi mükemmel bir kopyacı olan PKK, Kandil’den gönderdiği teröristlerin öncülüğünde yerel militanları kullanmak suretiyle Suriye’de elde ettiği bölgelerde peşmerge gücü kurmaya başladı. Hedef, özerk bir yönetimde bu silahlı gücü kabul görür hale getirmektir. Sonrasına ise BARZANİ’nin bıraktığı ayak izlerinden yürüyerek teröristten-militandan meşru bir silahlı güç yaratma süreci kalacaktır.

Bir zamanların Irak’ının bugün ne toprak ne de siyaset bütünlüğünden söz edilebilir. Oldu-bittilerle yeni güçler ve geleceğin bağımsız devleti olmaya aday yönetimler yaratıldı. Gelişmeleri dikkatle izledikçe aynı sürecin Suriye’yi de kapsamasına çaba gösterildiğini görüyoruz. Ancak bu kez sürecin başlıca oyunculuğuna soyunan gücün terör örgütü olması nedeniyle tehdit, hiçbir şekilde göz ardı edilemeyecek boyuttadır.

http://www.turksam.org/tr/a2716.html

Türkiye’nin Fırtına Ekip Terör Biçmeye Dönüşen Suriye Politikası


Daha 22 Haziran 2012’de düşürülen RF-4E uçağıyla ilgili krizin ayrıntıları açıklanamadan, olaylar hızla gelişti. Bazıları abartılı bulsa da, Suriye Lideri Esad’ın “kalbi”nde bomba patlatıldı. Üst düzeyde bakan ve görevliler öldü. Bu olay aslında Suriyeli muhaliflerin yapabileceği bir eylemden çok, Mossad ve CIA imzası taşır gibiydi. Toplantıda terör ya da suikast fiili işlendi. Ama her nedense ülkeler ve liderleri bu terörü lanetlemedi…

Bu olayı Suriyeli muhaliflerin Türkiye’ye açılanlar dahil sınır kapılarını ele geçirmesi izledi. Hatta 15 civarında Türk TIR’ı yakılıp yağmalanırken, bazı kapılara “bayrağı” asıldı.

Aynı günlerde Suriye’nin kuzeyinin ve doğusunun, Esad tarafından PKK destekçisi Kürt PYD’ye bırakıldığı ileri sürüldü. Keza, Irak Kuzey Yönetimi Lideri Barzani de, kendileri tarafından yetiştirilen silahlı peşmergelerin Suriye’nin kuzeyine gönderildiğini açıkladı.

Son günlerdeki yaygın bir senaryoya göre de Suriye’nin 3’e bölünecekmiş! Esad, Nusayriler ve Hıristiyanlarla birlikte Lazkiye-Tartus ve kuzeyindeki sahil bölgesinde ayrılacak, Kürtler ülkenin doğusunu ve kuzeyini (Hatay’a kadar) kapsayan kesimi alacak, kalan yerler de Sünnilere bırakılacaktı.

Her ne hikmetse bu “parçalanma” senaryosunda bile, Esad’ı devirmek için en yüksek sesi çıkartan Türkiye’ye rağmen, nüfusu 1.5 milyon civarındaki Suriye’deki Türk varlığının esamesi okunmuyordu. Maksadımız Suriye’yi parçalayıp, burada bir Türk devleti kurmak değildir. Ama Esad’ı devirmek için en büyük gayreti sarf eden Türkiye’nin, bu senaryoda bile “ayazda kalması”, Suriye politikasındaki eksiklik ya da yanlışlığı göstermeye yetmektedir…

Aynı günlerde Suriye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, “dışarıdan müdahale” halinde kimyasal silah kullanabileceklerini söyledi. Yaklaşık 500 civarındaki kimyasal silah başlığının yerlerinin CIA ve Mossad tarafından bilindiği ileri sürüldü. Yani bunlar bir müdahale ile etkisiz hale getirilebilecekmiş. Buna karşılık 280-300 kimyasal başlığın yeri bilinmemektedir.

Suriye’nin bu silahları kullanabileceği ilk 2 ülke ise İsrail ve Türkiye’dir. İsrail’de muhtemelen halkın tamamı kimyasal silah saldırısına karşı eğitimli ve gerekli teçhizata (maske ve koruyucular) sahiptir. Ya Türkiye? Bu yazıların yazıldığı Hatay sınır ilinde halka ne kimyasal silaha karşı maske dağıtıldı, ne de eğitim verildi. Muhtemelen askeri birliklerin kendilerine yeterli teçhizatı vardır.

Neyse ki Rusya çıktı da, Suriye’nin anılan silahı kullanmayacağı yönünde “garanti” verdi. Gene de 1991 Körfez Krizinin ardından Saddam’ın yaktırttığı yüzlerce petrol kuyusu akla gelince, “Gözü kararan diktatöre karşı garanti işe yarar mı?” diye sormamak elde değil!

Bir diğer sorun da Suriye’nin kuzeyine PKK terörünün yerleşmesiyle ilgili. Yani yıllardır süren “Kuzey Irak”ın ardından, şimdi de “Kuzey Suriye” kavramı Türkiye’nin güvenliğiyle ilgili literatüre girdi. Önceleri Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunu asla dile getirmeyen AKP Hükümetinin bu konudaki politikası, Temmuz 2012 ortalarında Başbakan Erdoğan-Rus Lider Putin görüşmesinden sonra Erdoğan’ın “Suriye’nin toprak bütünlüğünü önemsiyoruz!” şeklindeki muğlak sözleri ile ilk kez kamuoyuna duyuruldu.

PKK’nın Suriye kuzeyine yerleştiği haberleri yerli ve yabancı kaynaklarca teyit edilir sıklıkta yayınlanınca, bu kez “Kuzey Suriye” konusundaki endişelere kulak verilerek üst düzeyde güvenlik toplantıları yapılmaya başlandı. Zira Dışişleri Bakanı Amet Davutoğlu’nun “Mesut Abi” dediği Barzani, PKK’yı dağdan indirme çabası içerisinde görünerek bir taraftan Türkiye ile ilişkileri geliştirmekte, bir yandan da PKK’yı meşru güvenlik gücü şeklinde Suriye’li Kürt liderler ile işbirliğine yönlendirdi. Bu gelişmeden Türkiye’nin zarar görmediğini söyleyebilmek mümkün müdür?

Netice itibariyle PKK terör elebaşısı Abdullah Öcalan’ın 4 ülkedeki (Türkiye, İran, Irak, Suriye) Kürtlerden “Büyük Kürdistan”ı oluşturma projesinin 2’nci ayağı da inşa ediliyor. Irak’a ilaveten kuzey Suriye de “kurtarılmış” olacak. Ne yazık ki hataları oldukça kabaran Davutoğlu yönetimindeki Türk dış politikasının Suriye hesabı bu kez Bağdat’tan değil, çok güvenilen Erbil’den döndü. PKK, Suriye kuzeyinde geniş bir cephe daha kazandı.

Sonuç

Türkiye, Irak kuzeyinde Barzani dostluğu sebebiyle yapamadığı kara harekâtının çok daha gelişmişini “şayet Mesut Abi onay verirse” Suriye kuzeyinde yapmak mecburiyetinde kalabilecektir. Ne yazık ki, “fırtına ekilen” Suriye politikasında “terör biçmek” mecburiyetinde kalacağız…

http://www.turksam.org/tr/a2715.html

Suriye-Barzani-PKK/PYD ve “Demokratik Özerk Kürdistan” Konusunda Ön Değerlendirme


Irak’ta Saddam Hüseyin devrilirken Sünnilere karşı Şii’ler kullanıldı. Suriye’de ise amaç aynı ama kullanılanlar farklı; ESAD’ın devrilmesi sürecinde Şiilere karşı Sünniler kullanılıyor. Irak’ta Şiiler ve Sünniler ve de isimleri hiç anılmayan Türkmenler kaybeden taraf oldular. Kazanan tek taraf Kürtçüler oldu. Suriye’de ise bugünkü durum itibariyle kaybedenler ve kazananlar tıpkı Irak’ta olduğu gibi.

SADDAM’ı gözden çıkaran Batı, uysa da uymasa da bağımsız bir devleti durup dururken yok etmesinin meşruiyetini sahip olduğu “cehennem silahı” ile kimyasal silahlara bağladı. SADDAM’ı devirip Irak’ı yok ettikten sonra bütün dünyanın bildiği bir gerçeği, yüzü hiç kızarmadan itiraf etti: Bağdat’ta namlusu tüten tek bir silah yoktu dedi. Yıllar sonra arşivlerden sızan bilgilerle, Irak’ı ağzına kadar kimyasal silahla dolduranın yine kendileri oldukları ortaya çıktı.

Dünyada koparılan SADDAM’ın kimyasal silah tehdidi bizi de paniğe sokmuştu. Savaş çığırtkanlığının alıp yürüdüğü günlerde, millet evinin penceresinin önüne tavuk bağlayarak, camlarını naylonla kaplayarak kimyasal silaha karşı kendince önlemini almıştı. Hiç kuşkusuz yarın yine aynı hikâyenin ESAD için yazılmış suretini dinleyeceğiz.

Yeni Irak’ın toprak bütünlüğünü kırmızı çizgilerle ilan edenler, koparılan en ballı parçayla petrol anlaşmaları yaparak kendi kırmızı çizgilerini elleriyle yok ettiler. Geriye her gün patlayan bombalarla ölen günahsız Şiiler, Sünniler ve Türkmenler ile bağımsızlık yolundan salimen ilerleyen Kürtçüler kaldı.

Kullanılan unsurların farklılığından başka her adımı Irak’ın parçalanmasının aynısı olan Suriye’de olanlara bu nedenle yabancı değiliz. Dün Irak’ta Amerikan askerlerinin peşinden ülkenin en önemli merkezlerini işgal eden Kürtçüler bugün de aynı uygulamayı Suriye’de yapıyorlar. O günlerde sadece Kürt halkının güvenliğini sağlamak üzere işgal ettikleri yerleri artık adı konmamış bağımsız devletin toprakları haline getirdiler. Suriye’de ise henüz bağımsızlık tarafını temsil eden BARZANİ’nin mi yoksa “demokratik özerklik” isteyen PKK/PYD’nin mi kazanacağı belli değil.

Esad gücünün büyük bölümünü kan davalı olduğu Müslüman Kardeşler’le savaşa ayırmış durumda. Kürtçülere bakacak hali de yok bakmakta da yarar görmüyor. Kürtçüler ve PKK/PYD ayrıcalıklı konumuyla adeta mermi atmadan şehirleri ve bölgeleri ele geçiriyor.

Bizi çok zorlu günler bekliyor. Bir yanda ikinci bir terör bataklığı yaratılırken diğer yanda uluslararası durum elimizi kolumuzu bağlıyor. İki ucunda da tutulacak yer yok gibi… Çok boyutlu tehdidin sadece bir tarafı bile korkunç. Suriye’de Türkiye’nin herhangi bir müdahalesi yurt içinde ve de özellikle büyük kentlerde etkili terör eylemleriyle cevap bulacaktır. Başta İstanbul olmak üzere mezarlıklarda, merkeze uzak yerleşim birimlerinde toprağa gömülü olarak bulunan onlarca kilo plastik patlayıcıların ileride kullanılmak üzere saklandığını gösteriyor.

Türkiye Suriye Ulusal Konseyi ve Barzani’nin PKK’nın planlarına karşı etkili girişimlerde bulunmalarını hesaplıyor olabilir. Ancak bu beklenti veya planların gerçekleşmesinin önünde büyük engeller bulunuyor. Ulusal Konsey, kendi bünyesinde fikir birliğine sahip olmadığından başka Kürtler üzerinde de bir etkiye sahip değil. Toplantıları terk ederek ayrı düşündüklerini açıkça belirttiler. Diğer taraftan Ulusal Konsey Esad’dan boşalacak bölgelerde yönetimi oluşturma konusunda şu aşamada bile hazır değil. Bu eksikliğini diyelim ki, bugünden sonra gidermiş olsun; o zaman da kendileri için önemli olan Sünni Arap bölgelerinde yönetimlerini oluşturmaya uğraşmaktan PKK/PYD’ye karşı durmaya zaman bulamayacaklar.

Barzani ise daha zor durumda; PKK/PYD olmaz deyince peşmergelerini Kobani’ye yerleştiremedi. Görüşme yoluyla çare bulmaya çalıştı. Erbil Anlaşması elini kolunu bağladı. Suriye’de yerleşmek stratejik planlarında son derece önemli bir yer tutuyor. Ama aynı plan PKK/PYD içinde geçerli. İki gücün arasında paylaşılamayan bölgeler sorununda Barzani’nin güç kullanması beklenemez. Çünkü böyle bir çatışma, K. Irak’a taşınacak ve hatta Türkiye’deki ekonomik alanlar bile çatışmanın hedefi olacaktır. Geçen hafta Mardin/Derik’te petrol boru hattına PKK’nın yaptığı sabotaj eylemi, Barzani’ye uyarı amacıyla gerçekleştirildi. Barzani’yi zorlayan bir başka grup ise okumuş, yüksek öğrenimli muhalif Kürtçü harekettir. Bu arada muhalif cephede İslamcı Kürtçü partileri de unutmamak lazım. Suriye’de güç kullanmasının bedelini K. Irak’ta ödeyeceği kesin ki bunu hiçbir zaman istemeyecektir.

PKK/PYD’nin açıklamalarının dikkatle analiz edilmesi halinde, Suriye’de bu örgütün bağımsız bir devlet kurma amacında olmadığı anlaşılıyor. K. Irak’ta olduğu gibi diğer Kürtçü parti ve şahısların ortak olacakları bir bölgesel yönetim istemediği açık. Yalnızca benim bölgem olacak diyor. Bağımsızlığın hiçbir pratik yararı olmadığını biliyor. PKK/PYD tarafından kurulacak bağımsız bir “Kürdistan”ın lafta kalacağını, dünyanın Türkiye ile yeni sorunlar yaşamak yerine bölgede uyumlu bir politikayla pastadan pay almayı tercih edeceğini gayet iyi biliyor. Böyle bir yararsız girişim yerine “özerk yönetim” yaratma hedefine ulaşmaya çalışıyor. PKK/PYD denetimindeki “Özerk Güney-batı Kürdistan” sayesinde hem Barzani hem de Türkiye’nin karşısına pazarlık gücüyle çıkacaktır. Kandil gibi her an dışarıdan müdahaleye açık bir bölgedeki karargâhına alternatif güvenli bir karargâh yaratabilecektir. Özerk yönetimle elde edeceği siyasi-diplomatik kazancı Türkiye ve silah bırakmasını isteyen diğer güçlere karşı kullanabilecektir. Silahlı gücünü Kandil’de tutarken Suriye özerk yönetimi bir siyaset-diplomasi merkezi haline getirebilecektir. ÖCALAN’ın serbest bırakılması talebine sağlam bir dayanak oluşturabilecektir. Kim bilir belki de 1998 yılında çıktığı Suriye’ye özerk yönetimin başı olarak dönebilecektir.

Bugünlük sıra Suriye… Her gün biraz daha “Lübnanlaşan” bu ülkede kaybedenler de kazananlar da belli. Bırakalım dünyayı aymazlık sınıfına sokmalarını; ama acımızın, kaybımızın büyüklüğünü her gün şehit cenazeleriyle artık dayanacak gücü kalmayan yüreğimizde yaşayan bizim de aynı yerde olduğumuzu sanıyorlar. Şimdiye kadar hiç çekinmeden önümüze sürdükleri bu hatalarına artık tahammülümüzün kalmadığını bilmemeleri de onların en büyük hatası olacaktır.

http://www.turksam.org/tr/a2714.html

Ekonomik Krizde Kim Kime El Açıyor?


Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke uzun zamandır beklenen açıklamasını geçtiğimiz günlerde yapmıştır. ABD ve Avrupa Birliği (AB) ekonomilerini değerlendiren FED Başkanı, Avrupa’daki ekonomik krizin derinleşmesinin söz konusu olduğunu, bunun da Amerikan ekonomisine yansımalarının olumsuz olacağını belirtmiştir. Uluslararası Para Fonu (IMF) ise, 16 Temmuz 2012 tarihli, Euro Bölgesi 4. Madde Değerlendirme Raporu’nu açıklamıştır. Raporda finansal piyasalarda gerilimin arttığı, bu yüzden de Euro Bölgesi krizinin kritik bir dönemece girdiği vurgulanmıştır.[1] Yunanistan’ın “Para bitti” açıklamaları akıllara yeniden Grexit* kavramını getirirken, İspanya Merkez Bankası’ndan da olumsuz haberler gelmesi, krizin toparlanma ihtimali bir yana, yayılmasının söz konusu olacağını göstermektedir.

2008 krizini önceden bilen kriz kahini, New York Üniversitesi iktisat profesörü Nouriel Roubini’nin yayımlanan son makalesi yürekleri yeniden ağızlara getirmiştir. Roubini’ye göre, 2013 yılında, 2008’de yaşananda da daha kötü bir ekonomik kriz yaşanacak ve tüm dünya için küresel bir fırtına olacaktır. Avrupa’da bankaların daraltıcı önlemleriyle krizden çıkmasının mümkün olmadığını belirten Roubini, Amerika’da ise büyümenin yüzde 2’nin altında seyrettiğini, Kasım ayında yapılacak başkanlık seçimlerinde hedefin “En çok kim kamu harcamalarını kısacak” yarışına döndüğünü ifade etmiştir.[2] Bu da piyasalara canlılık verebilecek bir harcama atağının, Birleşik Devletler’den gelmeyeceğinin işaretidir.

Bernanke Piyasalara “Bugün Git, Yarın Gel”, dedi

ABD Merkez Başkanı Ben Bernanke’nin “3. parasal genişlemeye dair ümit verecek mi” beklentisi, piyasalar tarafından dikkatle takip edilmekteydi. Ancak Bernanke daha önceki açıklamalarında izlediği yolu bu sefer de izleyerek, “Para bekleyecek” demiştir.Senato’da Para Politikası Raporu’nun sunumunda konuşan FED Başkanı, para sinyali vermek yerine ABD ve AB ekonomilerini değerlendirmeyi tercih etmiş, ekonomiye dair belirsizliğin biraz daha arttığını belirtmiştir. Bernanke, ABD ekonomisinin çamura saplanması halinde devreye girmeye hazır olduklarını ifade etmiştir. Avrupa’daki krizin ise derinleşmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu söylemiştir.[3]

Dünya piyasaları uzun zamandır Başkan Bernanke’ın açıklamalarına odaklanmıştı. Ancak Bernanke, açıklamalarında beklentileri karşılamamıştır. Bu durumda beklentiler ertelenerek, FED’in Ağustos veya Eylül’deki Açık Piyasa Toplantıları’nda yapılacak açıklamalarına kalmıştır.

IMF: Euro Bölgesi’nde Gerilim Artıyor

IMF Euro Bölgesi ile ilgili olarak hazırladığı raporda, daha sıkı bir mali bütünleşme sağlanması gerektiğine vurgu yapmıştır. Ortak bir bankalar birliği kurulmasının parasal birliğin devamı için şart olduğu belirtilmiştir. Büyüme rakamlarındaki düşüşün canlandırılması ve uzun vadeli bir büyümenin sağlanabilmesi için yapısal reformlara gidilmesinin önemi aktarılmıştır. Hazırlanan raporda, ekonomik büyüme tahminlerine de yer verilmiş olup, Euro Bölgesi’nin 2012 yılı itibariyle yüzde 0.3 ve 2013 yılında ise yüzde 0.7 daralacağı öngörülmüştür. [4] Bilindiği üzere yaşanan krizden daha fazla etkilenen ekonomiler (Yunanistan, İspanya gibi) Euro Bölgesi büyüme rakamlarına olumsuz etki etmektedir. İşsizlik rakamları ise hala önemli seviyelerdedir.

Yunanistan Krizi’nin Ekonomiye Kattığı Terim: Grexit!

İngilizce, Greece (Yunanistan) ve Exit (çıkış) kelimelerinden türetilen “Grexit”* Yunanistan’ın Euro’dan çıkışı için kullanılmaya başlanan yeni bir teknik kavram olarak ekonomi literatürüne girmiş bulunmaktadır.[5] Uzun zamandır yapılan, “Yunanistan’ın Euro’dan çıkışı” tartışması, ülkedeki son seçimlere adeta damgasını vurmuştu. Yunanlılar seçimlerde, Yunanistan’ın Euro Bölgesi’nde kalması (Yeni Demokrasi Partisi ND- Antonio Samaras) veya Euro Bölgesi’nden ve AB’den çıkması (Birleşik Radikal Sol İttifak Partisi – SYRIZA) seçeneklerini oylamıştır. Her ne kadar SYRIZA, ne Euro Bölgesi’nden ne de AB’den çıkmak gibi bir hedefi olmadığına seçmenleri ikna etmeye çalışsa da; AB, Avrupa Birliği Merkez Bankası ve IMF üçlüsü (Troyka), “Samaras’la yola devam”, demiştir. Ancak seçimlerin üzerinden henüz bir aylık bir süre geçmesine rağmen, Yunan ekonomisinden alarm sinyalleri gelmeye başlamıştır. Paranın bittiği ve yardım fonu dışında ek kredi arayışlarına girildiği, basına yansıyan haberler arasında yer almıştır. IMF’den bir yardım paketi alınmazsa Eylül ayına kadar tüm kaynakların tükenmiş olacağı da söylenmektedir.

İspanyol İtfaiyecisinin Yangınını Kim Söndürecek?

Alarm veren diğer bir ülke olan İspanya da kurtarma fonundan yardım istemiş ve Liderler Zirvesi’nden de olumlu bir karar çıkmıştı. Merkez Bankası eski başkanı, ekonomide yaşanan sıkıntılara dayanamayarak, geçtiğimiz ay görev süresinin dolmasına bir ay kala istifa etmişti. Ancak yeni başkanLuis Maria Linde’nin de işinin kolay olmayacağı belli olmuştur. Linde, 17 Temmuz günü yaptığı açıklamada, sermayesi yeterli olmayan bankaların kapatılacağını belirtmiştir. İspanya yeni Başbakanı Mariano Rajoy’un ise açıkladığı kemer sıkma politikaları sonucu, 65 milyar Euro’luk önlem paketi kabul edilmiş bulunmaktadır. Bu önlem paketi İspanyol halkını sokaklara dökmüştür. İşsizliğin yüzde 25’lere ulaştığı ve kamuda maaşların her geçen gün azaldığı ülkede, en dikkat çekici protestoyu ise İspanyol itfaiyeciler gerçekleştirmişlerdir. Tüm dünya televizyonlarına yansıyan görüntülerde, itfaiyeciler soyunmuş ve “Her şeyimizi aldınız, çıplak kaldık” protestosu yapmışlardır.[6]

Türkiye’nin Performansı da Bozuldu

2012’nin ilk altı aylık ekonomik performansı hakkında açıklama yapan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Türkiye’nin performansında istemedikleri bir bozulmanın söz konusu olduğunu belirtmiştir. Bakan tarafından yapılan değerlendirmede, 2011 yılının ilk altı ayında bütçenin 3.1 milyar lira fazla verdiği, oysa bu yılın aynı döneminde 6.3 milyar liralık açığın ortaya çıktığı söylenmiştir. 2012 yılı Haziran ayı sonu itibariyle kamu gelirleri (özellikle turizm ve vergiler) yüzde 7.1 azalırken giderleri ise yüzde 31 artmıştır. Konu ile ilgili olarak acil önlemler alınacağını söyleyen Bakan Şimşek, “Kamu kurumlarının harcamalarını kısacaklarını ve özel sektörde de vergi kaçaklarının üzerine gideceklerini” belirtmiştir.[7]

Değerlendirme:

Amerika’da, 2008 krizinden sonra kredi çekme işlemleri artık çok zorlaştığı için tüketiciler para harcama konusunda çekimser davranmaktadırlar. Amerikan hane halkının tüketimini kısması demek, Birleşik Devletler’in ithalatını azaltması anlamına gelir. Bunun da uzun vadede hem içte hem de Amerika’nın dışındaki ekonomilerde olumsuz yankılarının olacağı aşikârdır. Amerikan Merkez Bankası, gerekirse bir müdahalede bulunacağını söylemekte ancak bu adımı atmayı da mümkün olduğu kadar geciktirmektedir. Bu da, kriz kahini olarak bilinen Nouriel Roubini’nin açıklamalarında dikkat çektiği durgunluğun önlenmesi için FED’in daha ne kadar bekleyeceği, sorusunu akıllara getirmektedir.

AB’de ise “Kriz yayılıyor mu”, endişesi başlamıştır. AB Merkez Bankası (ECB)’nin kararları sıkıntıdaki ülkelere deva olmamaktadır. Sırada olup, ECB’den yardım almayı bekleyen ülke sayısı da her geçen gün artmaktadır. Bir an önce Mali Birlik konusunda bir adımın atılması gerekmektedir. Ancak Avrupa’da karar alma süreci yeterince işlememektedir.

Ekonomisi zorda olan her ülke ya kendi mali kurumlarından ya da bu konuda yetkin fonlardan destek arayışlarına girmişlerdir. Ancak beklenen yardımların hemen bir çırpıda gelmesi de pek mümkün görünmemektedir.

ABD ve Avrupa ekonomilerinde yaşanan durgunluğun Türkiye’ye yansımaması mümkün gözükmemekteydi. Ancak hükümet yetkilileri, sürekli olarak ekonominin iyi gittiğini, krizin bizi “teğet geçtiğini” belirtiyorlardı. Bu durumun sürdürülebilir olması imkânsız görünüyordu. Önceki aylarda bütçe gelirlerine katkı sağlanması amacıyla ek kaynak arayışlarına gidilmiş ve bazı fonlar da yaratılmıştı. 6111 sayılı kanunla, Sosyal Güvenlik Kurumu’nda oluşmuş prim borçları, yeniden yapılandırılmış, bedelli askerlik uygulaması ile de bir miktar ek kaynak bulunmuştu. Bu ve benzeri arayışların beklenen gelir rakamlarını sağlanamadığı, buna mukabil özellikle enerji alanındaki harcamalardaki artışın ise frenlenemediği gözlemlenmektedir. En büyük ihracatını AB’ye yapan Türkiye’nin, ekonomisi iyi olmayan Avrupa’ya bu kadar bağlı olması, ülkede sonunda etkisini göstermiştir. Cari açık rakamlarında az da olsa azalma olmakla beraber, bu durum büyüme hedeflerinden fedakârlıkla gerçekleşmektedir. Böylesi bir ortamda da cari açığın kısa zamanda kapanması, dış ödemeler dengesinin düzeltmesi beklenmemelidir. Bütün bunlara ek olarak, Suriye ile yaşanan ve yaşanması muhtemel gerginliklerin, ekonomiye yansımalarının ne kadar büyük olacağı ancak bu siyasi kriz ortadan kalktıktan sonra anlaşılacaktır.

AB ile İlişkilerde Eski Süreç, Yeni Dönem Başkanı


Ahmet Gencehan Babiş
Uzman Yardımcısı
Avrupa Birliği

Uzun süredir Avrupa Birliği (AB) içerisinde devam eden ekonomik krizin etkileri özellikle birlik içerisinde küçük üyeler arasında hissedilirken Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) 1 Temmuz 2012 itibariyle Danimarka’dan Avrupa Birliği Dönem Başkanlığı koltuğunu alması AB’nin kendi içerisinde birçok çelişkiyi, AB’nin uluslararası ilişkilerdeki rolünü ve de son dönemlerde “iddialı” herhangi bir yanı olmayan Türkiye – Avrupa Birliği gelişmelerinde birçok açmazı ve çelişkiyi somut olarak gözler önüne sermiştir.

GKRY’ye Avrupa “Sömürüsü” ve Rus “Şefkati”

GKRY’nin Yunanistan ile sıkı bağları göz önüne alındığında Yunanistan’da bulunan ekonomik krizin Kıbrıs’taki Rum yönetimini ciddi anlamda etkilediği görülmüştür. Yunanistan’da siyasi ve ekonomik anlamda önemli sonuçlar doğuran ekonomik krizin GKRY’de de görülmesi, zaten hassas olan ekonomik yapıyı iyice kırılgan bir hale getirmiştir. Özellikle bankacılık sektöründeki yatırımların istikrarsız bir ortamda olması sebebiyle Rum hükümeti, ülkenin önde gelen bankası Laiki’nin yüzde 84 hissesini alarak bankayı devralmıştır.[1]

AB açısından dikkatle incelenmesi gereken ise kemer sıkma politikaları nedeniyle çareyi Rusya gibi ülkelerde arama isteğinin gün yüzüne çıkmasıdır. Karar alma süreçlerinde Rusya’da eğitim görmüş, komünist ideolojiye yakın, şu an iktidarda bulunan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Cumhurbaşkanı Dimitris Hristofyas’ın kişisel tercihleri kadar başka etmenler de etkin rol olmaktadır. Kıbrıs, Rus şirketlerinin en önemli vergi cennetleri arasında yer almaktadır. Rum kesiminde vergiler son derece düşüktür. Kolaylıkla off-shore şirket kurulabilmesi Rus patronlara cazip gelmektedir.[2]

Bundan başka, küresel gelişmeler çerçevesinde Rusya ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde aynı zamanda Türkiye’ye karşı Rusya’yı yanına alarak Rum kesiminin bir denge arayışı içerisine girdiği de görülecektir. Hıristofyas, geçtiğimiz günlerde "ABD’nin tavrından memnun değiliz çünkü ABD’nin Türkiye ile ittifakı ve menfaatleri var, bu nedenle bizi tercih etmiyor” ifadelerini dile getirmiştir.[3] Bu demeç daha açık bir şekilde incelendiğinde, Türkiye’nin Arap Baharı sürecinde Batı ile ortak hareket etmeye dayalı politikaları ve Yunanistan ile GKRY’nin halktan gelen tepkilerle nedeniyle AB ile ters düştüğü süreç aynı zamana geldiğinden ABD, ekonomik olarak güçsüz durumda olan seçimler nedeniyle istikrarını sağlayamamış olan Yunanistan’ın ve benzer durumda olan GKRY yerine Türkiye’yle ilişkilere ağırlık vermiştir. İşte bu nedenlerden ötürü, kredi verme konusunda AB ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kurumlardan “sömürgeci güç” olarak bahsederken Rusya’ya olan minnettarlığı belirtmiştir.[4]

AB’nin Çelişkileri

1951 yılında Paris Antlaşması’yla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’ndan bugünlere evirilen Avrupa Birliği’nin ekonomik temelleri üzerinden şekillendiği ve II. Dünya Savaşı sonrası topluluğun bir “barış projesi” olarak kendini meşrulaştırarak faaliyetlerine girişmesi gibi noktalar, AB’nin Dönem Başkanlığı’nın GKRY’ye verilmesi ile birlikte değerlendirilmesiyle çelişkiler ortaya çıkmış olacaktır.

GKRY, bir taraftan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile ihtilaf halinde olan ve geçtiğimiz dönemlerde de anlaşmadan uzak bir portre sergileyerek “barış projesi” hipotezini zayıflatmakta, ekonomik entegrasyon gibi konularda da diğer AB ülkelerine yönelik yaptığı açıklamalar AB’de ekonomik entegrasyondan çok bir ekonomik bağımlılığın ortaya çıktığını göstermiştir. AB’nin ekonomik bütünleşmesinin gelinen süreçte, karşılıklı yarar sağlama durumundan çok bir kar-zarar ilişkisi üzerinden yürüdüğü görülmüştür.

Türkiye – AB – GKRY Üçgeninde Söylem Düzeyinde Gerginlikler

AB ile ilişkilere kısaca değinmek gerekirse, Türkiye’nin 1957’de imzalanan Roma Antlaşması çerçevesinde oluşturulan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na (AET) kuruluşundan hemen sonra, 1959 yılında yaptığı üyelik başvurusu hala sonuçsuz bir şekilde beklediği görülecektir. Bunun ötesinde, şu anda Türkiye ve AB arasındaki fasıllardan 18’i kapalı durumdadır. GKRY’nin AB Dönem Başkanlığını devralması Türkiye için üyesi olma yolunda müzakerelerin yürütülmesi için bakanlık gibi üst düzey bir kurum tesis ettiği bir örgütün başına, bugüne kadar birçok alanda önüne çeşitli engeller çıkartan ve diplomatik anlamda tanımadığı bir ülkenin gelmesi demektir ki, bu durum Türkiye’nin AB serüveninde istediğini alamadığını önüne netçe koymuştur.

Türkiye’nin son dönemde Avrupa ile ilişkilerine bakıldığı zaman, artık uluslararası bir konu haline gelmiş, son dönemin en önemli gündem maddesi olan Suriye konusunda ortak hareket ettiği görülmektedir; ama Güney Kıbrıs Rum Yönetimi içerisinde bulunduğu ekonomik krizin derdindeyken ve Türkiye dış politikasının ana eksenini Suriye’den geçirmekteyken, iki ülkenin sorunlu ilişkilerine, Türkiye’nin ilgisiz bir tutum sergilediği AB ile ilgili konulara bir de “gerilim” süreci eklenecektir. Buna rağmen, GKRY’nin Türkiye karşıtı görüşleri AB ile ilgili platformlarda vurgulanarak, bir nevi “alan daraltma” süreci yaşanacaktır.

AB dönem başkanlığı ile bir faslın açılması noktasında ilişkiye geçileceği dikkate alındığında, önümüzdeki dönemlerde zaten herhangi bir fasıl açılması şu anda çok mümkün gözükmemektedir ki, zaten önümüzde altı ay içerisinde başka bir ülke de başkanlık makamında otursa yeni fasıl açılması AB Konseyi’nde oy birliğiyle gerçekleştiğinden, bu noktada GKRY’nin dönem başkanı olmadan da engel olabileceğini belirtmek gerekmektedir.

Burada, AB ve Türkiye arasındaki ilişkilerin komisyon çalışmaları düzeyinde devam edeceği bilinirken, söz konusu gerginliğin söylemsel bazda devam etmesi muhtemeldir. Diğer yandan, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın üslubunu incelendiğinde gereğinden fazla popülist bir dilin benimsendiği görülmektedir. Fransız Parlamentosunda onaylanan sözde Ermeni soykırımının inkar yasasına ilişkin “Sarko’ya kapak olsun!” şeklindeki Twitter iletisi, Türk karşıtlığıyla bilinen Hollandalı milletvekili Barry Madlener’e “Olum bak git” çıkışı, Türkiye içerisinde ses getirse de AB tarafında gereken etkiyi tam olarak bırakmamaktadır. Böyle demeçlerin teknik olarak yabancı dillere çevirisinin zor olması bir yana aradaki kültürel farklılıklardan dolayı net şekilde anlaşılmayacağı da aşikardır. Dolayısıyla, sadece Türkiye’ye hitap eden bir dilden ziyade iki taraf açısından da anlaşılabilecek bir dilin kullanılması Türkiye için daha iyi sonuç vermesi olasıdır.

Değerlendirme

Avrupa Birliği’nin liderlik koltuğuna birliğin en zayıf halkası GKRY’nin geçmesiyle birlikte birliğin siyasi ve ekonomik anlamda bütünleşme problemleri ve bunun yanı sıra temel prensipleri hem kendi içerisinde hem Türkiye ve KKTC tarafından hem de uluslararası arena tekrar tartışmaya açılmıştır. Öte taraftan, Almanya gibi “birliğin yükünü sırtında taşıyan” ülkelerin savunduğu kemer sıkma politikalarının krizi sert şekilde yaşayan ülkelerde tasvip edilmediği ve alternatiflere yönelme çabası söz konusudur. Özellikle, Rusya ve Çin gibi ülkeler bu süreci kullanarak Güney Kıbrıs üzerinde Doğu Akdeniz’deki enerji koridorlarında etkinliğini artırmak isteyeceklerdir.

Bunun dışında AB’nin dönem başkanlığı sürecinde Türkiye’de eskisi gibi bir “bekleme sürecinin” biraz ağırlaşarak devam etmesi söz konusu olacak, Türkiye’nin Batı ile Orta Doğu’da yakınlaşması AB ile ilişkilere yansımayacak, altı ay daha somut bir gelişme sağlanamayacaktır. Nitekim, AB Bakanı Bağış’ın “Müzakere tarihi almak için 45 yıl bekledik, 6 ay daha bekleriz” sözleri, 2012 sonuna kadarki sürecin 2004 sonrası süreçten bir farklılık arz etmediğine işaret etmektedir.

Son olarak, gözden kaçırılmaması gereken nokta, Türkiye’nin AB ile ilişkileri sürecinde Suriye gibi ülkelerde elini taşın altına sokmasının karşılığında elde edebileceği ödünler ve GKRY’yi baypas edebileceği bir dönem Rum kesiminin dönem başkanlığı nedeniyle maalesef şu an için zor gözükmektedir.

Satanic Music Industry Part 1 (illuminati)


İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: