Günlük arşivler: Ağustos 10, 2012

ERGENEKON’DA GİZLİ TANIK KOMEDİSİ :))


Ergenekon sanığı Fitrek Emek, tanık Tozlu’ya tepki gösterdi


Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli yüzbaşı Fikret Emek, ifadesinde kendisi aleyhine beyanlarda da bulunan tanık Özcan Tozlu’nun sözlerine itiraz etti. Tozlu’nun, hem harp okulu dönem arkadaşı hem de çocukluk arkadaşı olduklarını…

Ergenekon davasının tutuklu sanığı emekli yüzbaşı Fikret Emek, ifadesinde kendisi aleyhine beyanlarda da bulunan tanık Özcan Tozlu’nun sözlerine itiraz etti. Tozlu’nun, hem harp okulu dönem arkadaşı hem de çocukluk arkadaşı olduklarını söylediğini belirten Emek, tanığın yalan söylediğini öne sürdü.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Ergenekon davasında tanık olarak dinlenen eski yüzbaşı Özcan Tozlu, mahkeme heyeti üyeleri, sanık ve sanık avukatlarının sorularını cevapladı. Emekli Albay Levent Göktaş’ın bir sorusu üzerine Tozlu, "Levent Göktaş büyük kahramanlıklar göstermiştir. 1998 yılında darbenin engellenmesinde büyük katkıları oldu. 2000’de sonraki süreci anlayamıyorum" diye konuştu.

Güçlükonak’ta 13 kişinin hayatını kaybettiği olaya ilişkin elinde somut delili bulunmadığını belirten Tozlu, "O olaya katılan koruculardan biriyle konuştum. Onu Şırnak’a bırakıp, ekibin geri kalanı Siirt’e devam etmişler. Ona ‘siz mi yaptınız?’ diye sordum. Cevap vermedi ama ben onların yaptığını düşündüm" dedi.

Göktaş, bu olaya ilişkin bilgilerini anlatmak için 1996 yılından bu yana ne beklediğini sordu. Tozlu ise bu soruyu "O yıllarda hangimizin can güvenliği vardı? Hangimiz böyle bir olayın üzerine gidebilirdik?’ diye cevapladı. Tozlu daha sonra da "Gidenlere ne oldu? Kazım Çillioğlu komutanıma ne oldu? Rıdvan Özden komutanıma ne oldu? Gaffar Okkan’a ne oldu? Bunlar ortaya çıkacak inşallah" şeklinde konuştu.

Göktaş, "Tanık farklı ifadeler vermiştir. Bir ifadesinde Çevik Bir’e bağlı biri olduğumu söylediğimi iddia etti. Başka bir ifadesinde de Çevik Bir’in Nato’cu, darbeci olduğunu söyleyerek kendisinden Bir’i engellemesini istediğimi iddia etti. Bunu açıklamasını istiyorum." dedi. Göktaş, "Tanık Tozlu bu durumu BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Ökkeş Şendiller ve Ahat Andican’a anlatarak yardım istediğini de söyledin. Siz kimsiniz de bunu sizinle paylaşıyorum? Muhsin Yazıcıoğlu ile tanışıyor musunuz?" diye sordu. Tanık Tozli ise iyi tanıdığını dile getirdi. Tozlu, "Şehit yeğeni benim arkadaşımdı. Çocuklarım, çocukları iye büyüdü." ifadesini kullandı. Göktaş ise "Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu benim lise yıllarından çok samimi arkadaşım, ağabeyimdi. Beraber ülkü ocaklarına giderdik." diye konuştu.

Tutuklu sanıklardan Fikret Emek’in soruları üzerine Tozlu, Emek ile 2005 yılında Eskişehir’de görüştüğünü anlattı. Tozlu, Emek’in kendisine Kürt nüfusuyla ilgili araştırma yaptığını söylediğini, onun anlattığı bilgilerin dava dosyasının ekleri arasında 51 No’lu CD’de bulunduğunu söyledi.

Fikret Emek’in, kendisine "Para çok, malzeme çok, silah çok" dediğini söyleyen Tozlu, Emek’e hitaben "Ben size yalvardım ‘Annenin evine patlayıcıları koyma Levent’e geri gönder’ dedim" diye konuştu. Emek ise "Sayın Başkan ben Özcan Tozlu’ya patlayıcılardan söz etmedim" dedi.

Emek’in Eskişehir’de 7-8 kişilik ülkücü bir grupla azınlıklar konusunda toplantı yaptığını söyleyen Tozlu, "Geçen haftada beni tehdit ettiler. BBP Eskişehir İl Başkanı bana, ‘6 silahlı adam namlularına birer mermi sürerler ve hangisinin mermisi sana nasip olur bilinmez’ dedi." ifadesini kullandı.

Tutuklu sanık emekli yüzbaşı Fikret Emek, ifadesinde kendisi aleyhine beyanlarda da bulunan tanık Özcan Tozlu’nun sözlerine itiraz etti. Tanığın, hem Harp Okulu dönem arkadaşı hem de çocukluk arkadaşı olduklarını söylediğini belirten Emek, tanığın yalan söylediğini öne sürdü.

SURİYE- İRAN, PKK YAKAR TOP VE ERGENEKON


Yener YANIK

yener

Son günlerde yaşanan terör saldırıları, Suriye’deki gelişmeler, İran Genelkurmay Başkanının “Sıra Türkiye’de demeci, Şemdinli’de olup bitenler,90’lı yıllara mı döndük tartışmalarıyla birbirine girmiş iktidar ve muhale

Share on favorites Share on email Share on print Share on facebook Share on twitter Share on live More Sharing Services

Son günlerde yaşanan terör saldırıları, Suriye’deki gelişmeler, İran Genelkurmay Başkanının “Sıra Türkiye’de demeci, Şemdinli’de olup bitenler,90’lı yıllara mı döndük tartışmalarıyla birbirine girmiş iktidar ve muhalefetin söz düelloları…

Herkes gibi ben de çok tedirginim, sanki yaşananalar, yetmiş milyonun derdi değil de sadece benim şahsi derdim gibi canımı sıkan türden…

Canlarını ülke sorunlarına duyarsız bırakanların canı çıksın diyecek halim yok… Onlar can oynamaya devam etsin canlarıyla…

Asıl can diğer adıyla” yakar top” ülkemizle oynanıyor. Bu can oyununda Arap Baharı ile birçok ülke vurularak çıktı. Suriye’ye; Rusya, İran ve Çin’in verdiği canlar bitmek üzere… Şimdi sıra gerçekten bizde mi? Biri bizi zorla kolumuzdan tutup, geç ortaya deyip, hakikaten yakar top oynatıp, canımızı mı almak istiyor.

Mavi Marmara ve en son Suriye’nin düşürdüğünü iddia ettiği uçakla reflekslerimiz mi sınandı? Bu oyunun bir ayağında üyesi olduğumuz ve canımız dediğimiz ( ! ) NATO ( ABD ), diğer ayağında İran, Rusya ve Çin mi var?

Seksen yıl öncesinden düşünülüp, yirmi yıl öncesinden çizilmeye başlanan ülkemizin yeni haritalarından yola çıkılarak ( “Google” un bile uydu haritasında ülkemizin doğusu için Kürdistan denilmişti ki sonradan hata denilip özür dilendi.) psikolojik savaşla belleklere kazılmak istenen “Türkiye’nin kıyameti” senaryosu için İranlı Genelkurmay Başkanı İsrafil misali sura mı üfledi?

Soruları çoğaltmak mümkün… Evet, 90’lı yıllardan da kötü durumdayız. Çünkü o yıllarda sadece PKK ve destekçileriyle ülkemizin gelişememesi, dışa bağımlı kalması, ağabeylerimizin sözünden çıkılmaması gibi gerekçelerle savaşıyorduk. Bugün ise her şey sil baştan yeniden oluşturuluyor. İster adına Haçlı zihniyeti deyin, isterseniz İllimünati ya da Yeni Dünya Düzeni… Bu cendere içinde şimdi ise bölünmemek için savaşıyoruz.

Uçağımız düşürüldü, hem de elektronik harp sistemiyle… Düşüren de belli…

Ortada bizsek, gelen bize vuruyorsa, düşüren, yakar topu karşılıklı oynayanlardan bir taraf; ama sesini çıkaran yok…

Esed; altı şehri Kürtlere bırakarak çekildi, PKK bayrağını astırdı, onları silahlandırdı, Barzani bataklıktaki ganimete kondu.

Yem atıldı, Türkiye bu bataklığa girsin ve çıkamasın diye herkes bekliyor şimdi.

Bizimkiler, kırmızı pastel boyayı aldı, yine bir çizgi çizdik. Bir taraftan tutmayın beni lan diye bağırıp, diğer taraftan bizi tutacak birini bekliyoruz.

İran, PKK kartını tekrar oynuyor… Şemdinli’de evlere girip şem ( mum ) yakıp, bütün ülkeyi tutuşturmak isteyen şerefsizler, yine İran’daki kamplardan geldi.

Bu olaya binaen birkaç söz edemeden geçemeyeceğim İran için… Başta bu mübarek dine ve Osmanlı’ya en büyük zararı veren bilin ki bu ateşperest Persler’ in torunlarıdır. Vatikan arşivlerinde Romalılara: “Siz batıdan, biz doğudan Osmanlı’yı bitirelim.” diyecek kadar mezhepçi, Hz. Ebubekir’den Osman’a Ömer’e kadar en galiz küfürleri edecek kadar da Sünni anlayışa zıt bir devlettir İran.

6000 yıllık geçmişe sahip, yüz yıllar boyunca ya Türk komutanlarca ya da Türkler tarafından yönetilmiş, bugün itibari ile en az 35 milyon Türk’ün yaşadığı, son on yılda askeri ve siyasi alanda kendi dinamikleriyle zirveye çıkan ve başta ABD ve İsrail’in vurmak için fırsat kolladığı ama gözlerinin kesemediği kadar da güçlü bir ülke olabilmiştir İran.

Bizler; “Sağ – Sol, Ülkücü – İslamcı, Alevi – Sünni, Kürt, – Türk, Gerici – Laik safsatalarıyla, masallarıyla bölünürken ve birbirimizin kuyusunu kazıp, başbakanları ipe götürüp, darbeler yapıp, şapkamızı alıp giderken, bir taraftan da devletin hazinelerini de peşkeş çekip, otuz yedi yaşında gençleri emekli ederken, kendi gençlerini ötekileştirirken, üniversitelerde ilmi değil siyaseti baş tacı yapıp başörtüsüyle uğraşıp, hiçbir şey üretmeyip her şeyi dışardan alma yolunu seçerken, on bin yıllık Türk’ü beyaz, kara diye sınıflandırırken, ABD üretimli ve yazılımlı İsrail modernizasyonu silahlarımızla övünürken, İran; özellikle Rusya’dan öğrendiği ve sonradan kendi geliştirdiği silahlarıyla herkese gözdağı vermeyi başaracak kadar maalesef ilerlemesini bilmiştir. Üstelik Nükleer güce sahip… Hem de mollacı, gerici, Humeynici İran…

İran konusunda bilinmesi gereken ve İran’a asla ama asla güvenilmemesi gereken en önemli durum biraz da kendi Şii inançlarından kaynaklanmaktadır.

Şiiler Sünnilerle olan fikri atışmalarında Hz. Ali’nin Hz. Ebu Bekir’e gerçekten biat etmediğini ve takiye yaptığını savunur, bundandır ki Şiiler takiyenin (gizleme) caiz olduğuna inanırlar. Ve üç halifeye de büyük bir kin beslemelerinin altında bu gerçek yatar.

Takiyecilik İranlıların siyaset diline de yansımış… Biri sıra sizde diyor, diğeri durumu örtbas etmek için aynı anda Ankara’ya geliyor. Yani İran’ın amiyane tabirle Allah bir lafzından başka lafzına güvenmek budalalıktan öte değil; ama özellikle nereden nereye geldikleri hususunda çıkarmamız gereken çok ama çok büyük derslerin olduğunu da unutmamalıyız.

Gelelim İran’dan Türkiye’ye bakışa… Biz onları nasıl görüyorsak onlar da bizi öyle görüyor. Sen misin Büyük Şeytan Amerika’nın radarını burnumun dibine sokan, sen misin benim “hem jeopolitik hem dini” olmazsa olmazım Esad’a men dakka dukka diyen… Al uğraş Apo’nun itleriyle…

Siyasetin dili gerçekten acımasız… Bizimkilerin bu dili bilmediği, her dili çat pat konuşmayı yeğleyip ne dediğimizin anlaşılmayışı ve reflekslerimizin test edilişi ve sonrasında çekilmek istendiğimiz bir savaş gibi vahim bir tablo var ortada…

Şimdi size bu minvalde çok ters gelebilecek bir fikrimi izah edeyim. Savaş, bir ülkenin tarihten silinmesine varabilecek kadar vahşi bir şeydir. Ama olmazsa olmazıdır. Biz 80 yıldır savaşmadığımız için birbirimizle savaşmayı yeğlemişiz ve maalesef geri kalmışız.

Almanya İki koca Dünya savaşından çıktı, bugünkü hali ortada…

1950’li yıllarda açlıktan nefesi kokan ve sırf NATO’ya girmemiz için gittiğimiz ve yüzlerce şehit verdiğimiz Güney Kore… Geldiği yeri görmemiz için şu firmaların sadece adı yeter sanırım:

Samsung, LG, KİA, Hyundai … Bunların bir tanesinin cirosu bile neredeyse Türkiye ediyor.

Japonya, Fransa, İtalya… Ve yukarıda bahsi geçen İran… Ve savaşların en büyük galibi, savaşlarla süper güç olmuş AMERİKA… İşte savaşla güçlerine güç katan veya savaşla can kazanan ülkeler…

Demeyin ki biz de doğuda otuz yıldır savaşıyoruz. Biz savaşmıyoruz, birbirimizi öldürüyoruz… Birilerinin istediğini yapıyoruz.

Bir ağacın budanması kadar elzemdir benim bahsettiğim savaş. İçteki birliği, her şeyden kısmayı, hepimiz birimiz, birimiz hepimiz dedirtmeyi, üretmeyi ve ülken için yaşamayı, aldığın nefesin değerini sana öğretendir benim dediğim savaş… Bizdeki durum birazcık savaş olsaydı, spikerler o savaşın ortasında şehit na’şının haberini verirken şarkı bile mırıldanamazdı.

Şu an bir savaşın içine çekilmek isteniyoruz. İyi ya istediğin de buydu diyebilirsiniz. … Hayır, biz birbirimizi seksen yıldır budamışız ve ondandır ki hep bodur kalmışız. Şu an yeni yeni palazlanıyoruz ve yeni yeni gürleşiyoruz. On bin yıllık koca bir çınarın gücü var köklerimizde. Birileri bunu fark ettiği için, oyunlarını fark ettiğimiz için tekrar kesilmek isteniyoruz PKK testeresiyle, Suriye baltasıyla.

Özellikle “askeri teknoloji” anlamında tam anlamıyla güçlenmeden bir savaşa asla ve asla girmemeliyiz. Körfez Savaşında Saddam’ın ABD’den aldığı uçakların kuş gibi yere çakılması gitmedi belleklerimizden.

Uçaklarımızın milli yazılımı yeni yeni ABD’den kurtuluyor, ASELSAN TÜBİTAK’LA yeni yeni muhteşem işlere imza atıyor. Ülke her alanda yeni yeni kendine geliyor. Canavar gibi çocuklar alttan yetişiyor.

Çanakkale dâhil savaştığımız yedi cephenin ardından I. Dünya Savaşında ölen milyonlarca genç, yeni Türküye Cumhuriyeti’nde olmadığı için kanı gibi ilerledik.

Bu kazanımları ne olursa olsun bu saatten sonra kaybedemeyiz. İntikam soğuk yenilen bir yemekse çuvalın da geminin de PKK’nın da gün gelir öcü alınır… Belki gururumuz çok incinecek, belki sabrımız çok test edilecek, belki çok daha şehit verilecek. Ama Yavuz Sultan Selim’in tahtı devralışı misalini, Şeyh Edebali’nin” vaktinden önce çiçek açmaz.” vecizesi nevi örnekleri, Eyüp peygamberin sabır kıssasını unutmadan bekleyeceğiz tekrara koca çınar oluşumuzu.

Biz istesek de istemesek de filler bu ormanda tepişecek ve bizim de köklerimizin üstünde yeşeren çimenler ezilecek. Öyle daldan dala atlamaya, her dilden konuşup ne dediğimizin anlaşılmamasına ve bu yönüyle saygınlığımızın, itibarımızın, caydırıcılığımızın ortadan kalkmasına siyasi otorite mahal vermemelidir.

Esed’le ortak kabine toplantısı yapışımızın, Arap Baharı sonrasında Orta Doğu liderliğine soyunuşumuzun, orada Neo- Osmanlıyı diriltişimizin, doğan çocuklara başbakanın adı verilişinin üstünden sanırsınız altı ay değil de altmış yıl geçti. Ne kadar çabuk gelişti değil mi, ne kadar çabuk bulandı sular?

İzlenecek yol belli, alınacak ders ise tarihtir. Ergenekon Destanı bu yönüyle bir ışıktır bize… Göktürklerin haince bir baskınla bozguna uğrayıp, bütün halkın bebeklere varıncaya kadar kılıçtan geçirilmesi neticesinde sadece iki üç kişi kalıp, kimsenin bilmediği Ergenekon’a yerleşip dört yüz yıl boyunca orada çoğalıp, güçlenip sonra demir dağı delip atalarının intikamını alması… Böyle asil bir nesilden bahsedilir bu destanda.

İşte böyle bir neslin kanı vardır bizde. Yeter ki oynanan oyunu görelim ve ortada vurulmamak için can toplayan bir devlet değil de tarihte var olduğumuzdan beri genlerimizde olan “can dağıtan can bağışlayan” bir devlet olmak için yeniden var gücümüzle mücadele edelim.

Sant’Agata de Goti – Italia


Takım Çantası / Türker ERTÜRK /// CC : @orsatramola


Takım Çantası

Bir şeyi onarmak ve tamir etmek amacıyla içerisine gerekli alet ve edevatın konduğu kaba takım çantası denir. Takım çantasının içinde bulunanlar genel olarak; çatal ağız anahtar takımı, yıldız ve düz tornavida, İngiliz anahtarı, çekiç, yan keski, kargaburun, keser, silikon tabancası, havya, vida ve bant olmak üzere yapılacak işe göre değişir.

Ülkelerinde dış politika hedeflerine ve amaçlarına ulaşabilmek için aynı onarıma giden bir ustanın yanında taşıdığı ve içinde onarım için gerekli aletlerin olduğu gibi bir çantaları vardır. Buna dış politika takım çantası denir. Ülkelerin dış politika takım çantalarının imkan ve kabiliyeti o ülkenin sahip olduğu Milli Güç Unsurları ( Siyasi, askeri, ekonomik, nüfus, coğrafi, bilimsel, teknolojik, sosyal ve kültürel ) ile çok yakından ilgilidir ama onun dışında başka bir şeydir.

ABD soğuk savaşın bitiminden sonra gelinen tek kutuplu dünya düzenini, küresel liderliğini ve askeri üstünlüğünü sonsuza kadar sürdürmek istemektedir. ABD dünyanın hiçbir yerinde kendi hegemonyasına direnen bölgesel güç veya ittifak istememektedir. ABD halen Atlantik üzerinde olan dünyanın siyasi, ekonomik ve askeri güç merkezinin güneye ve doğuya doğru kayışını durdurmak istemektedir. ABD bölgesel güç olan Rusya’yı ve küresel güç olma yolunda ilerleyen Çin’i kuşatmaya, geriletmeye ve parçalamaya çalışmaktadır.

Bölgemizde neler yapılmak isteniyor?
ABD bizimde bulunduğumuz Büyük Ortadoğu veya Genişletilmiş Ortadoğu coğrafyasında siyasi haritayı yeniden çizmek, rejimleri değiştirmek, yandaş yönetimleri iktidara getirmek, bölgeyi etnik, dinsel ve mezhepsel olarak bölmek, petrol bölgelerini kontrol etmek, İslam’ı dönüştürerek ( ılımlı İslam ) iğdiş etmek, nifak tohumları atarak bölgeyi daima kendi hakemliğine mecbur etmek, bölgede kalıcı üsler zinciri tesis etmek ve Şiiler ile Sünniler arasında kalıcı çatışma ortamı yaratmak istemektedir.

ABD bölgede Suriye’ye müdahale etmek, Sünni yandaş bir yönetimi iktidara getirerek bölmek ve İran’dan uzaklaştırmak, bilahare İran’a müdahale etmek, Türkiye-İran-Irak-Suriye’den koparılacak parçalarla kukla Kürt Devleti kurdurmak ve onu bölgede taşeron olarak kullanmak, İsrail’in güvenliğini sağlayarak ve coğrafyasını büyüterek onu bölgede daha da etkin bir konuma getirmeyi planlamaktadır.

ABD özetlemeye çalıştığımız bu dış politika hedeflerine ulaşabilmek için sahip olduğu Milli Güç Unsurları yanında zaman içinde çeşitli operasyonlarla elde ettiği ve dış politika takım çantasına koyduğu aletlerini çok yoğun olarak kullanmaktadır.
Bize ayrılan köşe kısıtlı olduğu için bu yazımızda ABD’nin dış politika takım çantasında bulunan aletlerden sadece ülkemize ve bölgemize yönelik olanlarının bazılarından söz edeceğiz.

Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması ve Kenya’da bize teslimi sonrasındaki gelişmeler başından sonuna kadar planlı bir ABD faaliyetiydi. Amaç PKK’yı daha sonra operasyonel olarak kullanmak maksadıyla takım çantasına koymaktı. PKK soğuk savaş öncesinde diğer tarafın takım çantasındaydı. Suriye bu görevi vekaleten yapıyordu. Takım çantası değişikliğinden sonra Öcalan ve PKK’daki sol söylemlerin yavaş yavaş yerini sağ ve dinsel söylemlere nasıl bıraktığı sanırım gözünüzden kaçmamıştır.

PKK yan keskidir.

Sayın Onur Öymen “ Amerikalılarla 1 Mart tezkeresinden önce yapılan görüşmelerin ayrıntıları hakkında yayınlanan kriptolardan ve o dönemdeki yetkililerin beyanlarından açıkça anlaşılacağı gibi, Amerikalılar müzakerelerin hiçbir aşamasında PKK’yı Kandil dahil Kuzey Irak’tan tamamen tasfiye edilmesine izin vermemişlerdi. Acaba neden? “ diyor. Sayın Öymen’e ben cevap vereyim. Çünkü ABD takım çantasına koyduğu ve bölge hedefleri için hala kullanmaya devam ettiği yan keskiyi ( PKK ) kaybetmek istemedi de ondan.

Türkiye Suriye’ye terör ihraç ediyor. Türkiye teröristleri eğitiyor, silahlandırıyor ve Suriye’ye savaşa gönderiyor. Türkiye Suriye’de mezhepsel ve etnik iç savaşı tetiklemeye çalışıyor. Türkiye Suriye’ye emperyalizmin taşeronu olarak müdahale etmenin yollarını arıyor. Türkiye bu hali ile ABD’nin takım çantasında bir çekiçtir.

Bir düşünün! Ergenekon, Balyoz ve TSK’ya itibarsızlaştırma operasyonları yapılmamış/yapılamamış ve yurtseverler, aydınlar ve askerler tutsak alınmamış/alınamamış olsaydı Türkiye’nin Suriye, Irak ve İran politikası böyle olur muydu? İşgal edilen adalarımıza, Ege ve Akdeniz’deki yetki alanlarımıza karşı bu kadar duyarsız ve sorumsuz kalınabilir miydi? Ülke haraç mezat yabancılara peşkeş çekilebilir miydi?

Ecevit çantaya girmedi!

ABD Türkiye’yi takım çantasına koyabilmek için gerekli operasyonları daha önce takım çantasına koyduğu AKP ve cemaat ile yaptı. Sıcak para, şantaj, ABD’de rehin tutulma, bu aletlerin çantada kalması için icra edilen faaliyetlerden bazılarıdır. Beyzbol sopası ise aksi durumda başa geleceklerin anımsatılmasıdır. AKP’nin bu çantada keser olduğu ülkeyi ve milleti bölmek için kullanıldığı kesindir.

Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, AKP, Cemaat, Barzani, PKK, PJAK, PYD, Suriye Ulusal Konseyi, Özgür Suriye Ordusu, Müslüman Kardeşler, El Kaide ve daha burada yer darlığı nedeniyle sayamadığımız devlet, örgüt, şirket ve STK’lar ABD takım çantası içindedir.

1999’da Öcalan’ın yakalanıp teslim edilmesi aynı zamanda Ecevit’in takım çantasının bir unsuru haline getirilmesi için bir operasyondu ve iktidara gelmesi desteklendi. Ecevit Irak savaşı öncesinde bu rolü oynamak istemeyince kendisine operasyon yapıldı.

Türkiye’nin dönüştürülebilmesi için AKP yeterli değildi bu nedenle CHP’ye de operasyon yapıldı. YCHP tabanına rağmen ilk meyvelerini Libya tezkeresinde, keskin rota değişikliğinde ve yeni anayasada verdi. Bu gidişle takım çantasında bir kargaburun olabilir.

Ne mi yapılabilir? Türk Halkı takım çantasına bir tekme atabilir ve Türk Baharını getirebilir.

Türker ERTÜRK, 10 AĞUSTOS 2012

Davutoğlu’nun Kabağı / Zahide UÇAR


Sindirella, Kül kedisi

Davutoğlu; Kül kedisi gibi hayal kurarken, oturup “Stratejik Derinlik” diye bir kitap yazmış. Tabii, derinlik kavramı her canlı için aynı değildir. Karınca için bir kaşık su bile derin sayılır.

Bir sinek konduğu bokta yemeğini yerken üzerine öküz çişini yapmaya başlamış. Zavallı sinek biriken sidik içinde çırpınır ve zorlukla uçar. Sonra; “Offf, deryaya düştüm, az kalsın boğulacaktım(!)..” Der.

Davutoğlu Stratejik Derinlik(!) kitabını yazdığında herhalde aynaya bakıp; “kimsenin düşünemediğini düşündüm, ne derin adamım(!)” diyerek dahi falan olduğuna inandı. Oysa siyasetin kurtları kitabından dolayı kendisini uyarmış, “bu yazdıklarını uygulamaya kalkarsan, ülkeyi bölersin” demişlerdi.

Hayal kurarken altına bir Amerikan kabağı verip, fareden atlarıyla Baloya(BOP) gönderilen Davutoğlu, Saatin 24’ü çalmasıyla kendini Barzani’nin kucağında buluverdi.

Stratejik derinlik dediği hayalindeki su kendisini ancak Barzani’ye kadar yüzdürebildi.

Oysa çok derin olmadan bile Türkiye’nin çıkarlarının; İran, Suriye, Türkiye, Rusya, Azerbaycan ile bir birliktelik oluşturmaktan geçtiğini görürsünüz. Tabii görmek niyetiniz varsa… Böyle bir birliktelik emperyalist saldırıyı kırardı.

Birliktelik derken “kucağa oturmaktan” bahsetmiyorum. Bağımsız bir dış politika güderek, komşularınla birlikte “gerçekten derin olan” bir strateji geliştirmekten bahsediyorum.

Barzani Büyük İsrail’i kurmak isteyen güçlerin köpeğidir. Madem utanmadan ayağa gideceksiniz, hiç olmazsa tasmasını tutan sahibine gitseydiniz.

Gitseniz ne değişirdi? Hiçbir şey!! 10 yıldır yalvarıyorsunuz, neyi değiştirdiniz? ABD+İngiliz+İsrail şeytan üçgeninde bu plan 100 yıldır pişiriliyor!..

Ve Davutoğlu’nun stratejik derinliğinden; “kabaktan bir araba, fareden iki at çıktı”. Onu prenses sananlar da, Barzani’nin kucağında kaybettiği ayakkabının öteki eşini arıyor.

YAZIK!..

Menderes’ten Erdoğan’a…

Yeni Kucak Arama Alışkanlığı…

Yakayı, paçayı Amerika’ya kaptıran Menderes, Amerikan isteklerini yapamayacak hale gelince, can havli ile yeni bir kucak aradı ve soluğu Rusya’da aldı. Mafya devlet ABD durur mu? İntikamını aldı. Kurşunu sıkamayınca, darağacında sallandırdı.

Yani; su testisi su yolunda kırıldı.

Yasını tutmak da kazık yemeye doymayan gariban milletimize kaldı. Kore savaşında yaralanan, evlatlarını kaybedenler bile ağlamıştır. Oysa oturup kendi haline ağlasa, daha isabetli olurdu…

Film gene aynı film… Erdoğan köşeye sıkıştı. Açığı çok, hırslarının tuzağına düştü. ABD’nin kucağında iktidar olmak, çok korktuğu Ordu’yu Amerika sayesinde topuk selamına durdurmak, zindanlara tıkmak, bu arada krallarla anılan zenginliğe kavuşmak iyiydi de, fatura ağır geldi.

Amerika saltanatının faturasını sürekli artırıyor. Ve bu faturalardan Erdoğan’ın fena halde canı yanıyor. Elinde iki ucu boklu bir değnek… Ve Erdoğan Rusya’ya koşuyor…

FİLLER NASIL TERBİYE EDİLİR?

Filler sürekli aynı su yolunu takip edermiş. Beyaz adam sirke fil yetiştirmek istediğinde fillerin su yoluna büyük bir çukur açar. Fil çukura düşence kara elbiseler giyip, kafasına kara kukuleta takan beyaz adam file günlerce işkence eder. Artık fil pes etmiş, dizleri üzerine çökmüştür. Beyaz adam kara elbiseleri ve kara kukuletayı çıkarır. Ak elbiseler giyer. Filin yaralarını tedavi eder. Şefkat gösterir. Çukurdan çıkarır. Fil artık beyaz adama tabi olmuştur.

Fil artık beyaz adamın SİRKİNİN fil olmaktan çıkmış bir FİLİDİR.

Ne dersiniz, bu derslerden sonra yeni fillerin su yolunu değiştirme ihtimali var mı?

Hüküm Giyen Türk Milleti

‘’Bir büyük ulusun içinde suçsuz bir insan işkence altında inlerse, o ulusun kendisi hüküm giymiş demektir. ‘’ Emile Zola (Dreyfus Olayı-Adalet için bir savaşın öyküsü..)

FBI Savcılarının eğitimi, CİA elemanlarının yardımı, AKP Siyasetinin işbirliği ile oluşturulan “Özel Mahkemeler”; sahte deliller, iftiralar, sehvenler üzerinden; “medya-polis-yargı” üçgeninde psikolojik işkence yapmaya devam ediyor. Fiziki işkence dışında her türlü onur işkencesi yapılıyor.

Sahte Hahamdan iddia, PKK artıklarından gizli tanık, F tipinden sahte delil, görevli medyadan linç kampanyası…

İçeride öldürülen, aklını kaybeden, sağlığını ve yakınlarını kaybeden sanıklar…

2007 yılından bu yana Türk Milleti bu linç kampanyasını seyrediyor.

…ve bu linç’e gözlerini kapatan Türk Milleti, Milletçe Hüküm Giydiğini göremiyor.

Zahide UÇAR, 3 Ağustos 2012
http://www.zahideucar.com
zahide

TSK’nin Yeni Paşa Portresi: “…hayatım tehlikede”


Bu iddialardan sonra hayatım tehlikede

Uludere’yle ilgim yok hedef tahtasına kondum!

Diyarbakır 2. Hava Kuvvet Komutanı Korgeneral Veysi Ağar,VATAN’a konuştu:

Geleceğin Hava Kuvvetleri Komutanlığı için adı geçerken YAŞ kararıyla emekli edilen Korgeneral Ağar “Uludere olayının benimle ilgisi yok. Talimat gelir, biz görevimizi yaparız. Beni hedef tahtasına koydular, gelen giden vurdu. Bu iftiralar beni, çevremi, ailemi mahvetti. Bu iddialardan sonra emekli oldum ve hayatım tehlikede” dedi.

2013’te görev süresi dolacak Orgeneral Mehmet Erten’den sonra Korgeneral Abidin Ünal’la birlikte Hava Kuvvetleri Komutanlığı için adı geçen en güçlü adaydı. Önce NATO zirvesine katılmak üzere Lizbon’a giden Cumhurbaşkanı Gül’ü karşılamadığı iddia edildi. Hatay üzerinde İsrail’e ait bir Heron’un vurulmasını engellediği öne sürüldü. 34 sivilin öldüğü Uludere olayı ve Suriye açıklarında uçağımızın düşürülmesi olaylarının sorumluları arasında gösterildi. Ve o komutan Diyarbakır 2. Hava Kuvvet Komutanı Korgeneral Veysi Ağar, Yüksek Askeri Şura kararlarıyla emekli edildi. Ağar’ın temdit (uzatma) alması beklenirken emekli edilmesi, “Uludere emekliliği” olarak da değerlendirildi. Korg. Ağar, bugün Diyarbakır’da gerçekleştirilecek olan devir-teslim töreni öncesi VATAN’a konuştu.

Talimat gelir, yaparız

Ağar, Uludere’de sorumluluğu olduğu iddialarıyla ilgili olarak, “Bakan Bey’in (İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin) Uludere olayı sonrası havacı komutanlar diye bir ifade kullanmasının ardından çeşitli yerlerde bizim de adımız geçti. Ben nasıl sınır ötesi bir operasyona karar verebilirim. TSK’da Heron görüntülerini ihtiyacı olan herkes izler. Askeri ve sivil olarak bu konuda yasal süreç sürüyor. Bu nedenle bu konuda daha ayrıntılı konuşmak istemiyorum. Bu olayın benimle ilgisi yok, talimat gelir biz görevimizi yaparız” dedi.

Gül’ü karşılamama iddiası

Lizbon’a giden Cumhurbaşkanı Gül’ü ve Batman Hava Üssü’nde Milli Savunma Bakan İsmet Yılmaz’ı karşılamadığı iddialarıyla ilgili ise Korg. Ağar şunları söyledi: “Orada ne Cumhurbaşkanımız beni çağırdı ne de haberim oldu. Zaten karşılama heyetinde kimlerin olacağı belli o heyette ben yokum. Zaten olaydan sonra Cumhurbaşkanlığı’ndan yapılan açıklamada, benim ihmalim olmadığı ortaya çıktı. Milli Savunma Bakanımızı karşılamadığım da iddia edildi. Bu konuyu Bakan Bey de açıkladı. Rahatsızlandığım için gidemedim. Aksi nasıl olur, kimin haddine gitmemek.

Heron iftirası attılar

Ağar, Hatay üzerindeki İsrail’e ait bir Heron’un “Kedidir kedi” diyerek vurulmasını engellediği iddiaları için ise şu açıklamayı yaptı: “Üzerime Heron iftirası da atıldı. İnternet sitelerinde benimle hiç ilgisi olmayan ses kayıtları yayınlandı. O kayıtlardaki sesin bana ait olduğu iddia edildi. Benim olduğum iddia edilen ses kayıtlarındaki bir hadisede ben hastanede yatıyorum, bunun belgeleri var. Orada bile adımı koyup, hiç ilgisi olmayan durumlarda beni ön plana çıkarttılar.”

Emeklilik sürpriz değil

Korg. Ağar, emeklilik konusunda ise “Emekliliğim sürpriz olmadı. Yüce Şura takdir etti. Terfi de olur, emeklilik de. Takdir devletin sivil otoriteye sonsuz saygı duyuyorum. Asker her ihtimale hazırlanır. Şura üyeleri değerlendirirler, hangi göreve kim uygunsa en uygun olanı seçerler. Bu çok tabi bir durum” dedi.

Görevime aşığım

Korg. Ağar şöyle devam etti: “Çoluk çocuk sahibiyiz. Ben inançlı, dürüst, insan canlı seven bir insanım. Adaleti temsil ederiz. Bunu çalıştığım birlikteki tüm askerler bilir. Sıradan bir insanım. Ben astsubay çocuğuyum. 38 yıldır pilotluk yapıyorum ben. Ben görevim dışında hiçbir şey yapmadım. Allah şahidim görevime aşığım. Hiçbir zaman terfi, üst düzey görev hırslarım olmadı. Ama bunlar kendiliğinden oldu. Hep vatan için çalıştım, görev sürem boyunca emir dışına çıkmam. Kurallara göre iş yaparım. Değişik olduğumuz için hedef olduk galiba.”

Hayatım tehlikede

Korg. Ağar, hedef tahtasına konularak, köşeye sıkıştırıldığını belirterek şunları söyledi: “Bu kadar üzerime gelindiğine göre beni sevmeyenler var galiba. İleri gitmemi istemiyorlardı herhalde veya bir ülkenin düşmanlığı vardı. Çünkü çok yurt dışı görevlerde de bulundum. Hedef tahtasında gelen giden vurdu, köşeye sıkıştırıldım. Ben bunu hak edecek hiçbir şey yapmadım. En sessiz, sahipsiz buldukları için mi bana bulaştılar bilemiyorum. 30 Ağustos’ta üniformayı çıkarıyorum, görevimi de çok değerli olan bir komutanımız olan Korg. Nejat Bilgin’e devrediyorum” diye konuştu.

Korgeneral Veysi Ağar sözlerini söyle tamamladı: “Hakkımdaki bu iddilar, beni, çevremi ailemi mahvetti. Genç pilotları da etkiliyor bu tür haksız yıpratmalar: Bir hatam olursa yazılırsa hiçbir sözümüz olmaz. Ama böyle bir durum yok. Bu iddialardan sonra emekli oldum ve hayatım tehlide. Ben göreve geldikten sonra terörle mücadelede Hava Kuvvetleri’nin katkısı arttı. Bunu bütün askeri çevreler bilir. NATO’da ve yurt dışı görevlerde bulunduğum için dünya uygulamalarını öğrendim. Burada uyguladık. Başarı oranımız arttı. Personelle ilişkilerim çok iyidir. Erlerin hepsi evlatlarım. Astsubaylara subaylara hep sahip çıktım” dedi.

Kaynak: Vatan

Tam Elli Beş Kurşun!… (CIA’nın Çetecileri- 16)


Görüldüğü üzere PKK savaş taktiğini tamamen değiştirmiş, "vur-kaç"tan vazgeçip, düzenli ordu taktiğini uygulamaya başlamıştır.

"Şemdinli’de neler oluyor?" sorusunun cevabı son derece nettir. Şemdinli’de, içinde yedi düvelin artıkları ve hatta içlerinde mezheb-i gayri sahih yaratıkların bulunduğu hainler, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne savaş açmıştır.

Ne yazık ki Türk askeri çapraz ateş altındadır. YAŞ kararları ile atılan tam elli beş kurşun, ordunun komuta kademesinde ölümcül yaralar açmıştır. Oslo görüşmelerinde Başbakan’ın memuru Hakan Fidan’ın itirafı, Hasdal ve Silivri’deki tutuklu asker sayısının nedeninin açık itirafıdır. "Sizinle savaşanlar şimdi içerde." Aynı asker diğer taraftan küresel çetelerin desteklediği PKK ile de savaşmak zorundadır.

Yaklaşık beş sene önce Hakkari-Yüksekova- Şemdinli PKK/BDP tarafından "Pilot Bölge" ilan edilmiştir. O bölgede devlet tanınmamaktadır. Her türlü sorun, şikayet BDP’li belediye Bşk.nı veya parti tarafından çözümlenmektedir. Garip olan ana nokta ise bu durumu devletin görmezden gelmesidir.

1992’de Pkk’nın uyguladığı taktik, kapsama alanı genişletilerek tekrar uygulamaya konulmuştur. O zaman kurulmak istenen "Botan-Behdinan Savaş Hükümeti" üstü örtülerek, işlevini sürdürmektedir.

PKK, Türk askerinin sınır ötesine "geçemeyeceği" bilinciyle hareket etmektedir. Savaş doğrudan doğruya "alan savaşı"na dönüşmüştür. Türk askeri, itiraf etmek gerekir ki moralsiz bırakılmıştır. 1992’den bu yana PKK askeri deyimle ilk kez "Cephe Savaşı" yapmaktadır.

Sn. Sefa Yürükel’in paylaştığı "2011 Türkiye İç Savaş Raporu"ndaki planlar, yaklaşık sekiz ay gibi bir gecikmeyle işleve konulmuştur.

Raporu hatırlamak adına "Büyük Abi Emretti -10" başlıklı yazımdan bir bölümü sizinle paylaşmayı uygun gördüm.

" ….. temel bir düzenlemenin yapılabilmesi için 20. yüzyılın sonundaTürkiye’nin sürüklendiği bunalımın daha da kötüleşmesi gerekecektir."

CIA İstasyonu Şefi Paul Henze’nin bu sözleri ve benzerleri Mustafa Yıldırım üstadın kitabında yer almaktadır.

Sefa Yürükel’in Norveç Uluslar Arası İlişkiler Enstitüsü’nde Prof. Toje Bjorge’nin masasında bir rastlantı sonucu ulaştığı "2011 Türkiye İç Savaşı" başlıklı rapor beş bölümden oluşmakta ve son derece kapsamlı bir çalışmanın sonunda yazıldığı da anlaşılmaktadır. Rapor’un bizlere ulaşan bölümleri incelendiği taktirde korkunç bir istihbarat ağının iyi süzülmüş bilgileri servis ettiği, teorik yaklaşımlarla senaryonun yazıldığı görülmektedir.

Rapor’un 1. Bölümü’nde Türkiye’nin jeopolitik ve siyasi coğrafyası incelenmektedir.
" Akdeniz’e bir at başı gibi uzanan" ülkemizin jeopolitik ve siyasi coğrafyası incelenerek, taşların yerinden nasıl oynatılacağı planlanmıştır.

Jeopolitik, bir devletin ülkesi ve milli tarihi, vatandaşın milli bilinci, devletin milli gücü ve dünya devletlerinin politik şartlarını ve ilişkilerini dikkate alarak milli politikanın tespit ve yöneltilme esaslarını esaslarını gösteren, devletin dış politikalarının tayininde coğrafi unsurlardan faydalanmayı amaçlayan bilim dalıdır.

Türkiye’nin coğrafi konumu ise son derece önemlidir."

Ayrıca bu raporda Türkiye’nin demografik yapısı da incelenerek hassas bölgeler işaretlenmiştir. Özellikle Şemdinli ve benzeri " ayrılıkçılığı destekleyen" bölgelerdeki SOROS ve AB’den nemalanan NGO’laştırılmış STK’larla işbirliği yapılmıştır.

NGO… GOVERNMENTAL ORGANZATİON… Yani hükümet dışı sivil toplum örgütleri…Yugoslavya’daki "Müslüman Kadınlar Birliği" örneği etnik kimliği esas alan bölücü ve milli kimliği yok eden STK’lar kurulmuştur.

Şemdinli olayını yansıtmayan aynanın sırlı tarafında sırıtan tek gerçek, bilinçsiz siyasetçilerin kaosa sürüklediği Türkiye’nin fotoğrafıdır.

Tam bu noktada "abdest bozan" bir ikili antlaşmadaki son derece önemli iki maddeyi hatırlamamız gerekmektedir.

Tarih 2 Nisan 2003… Colin Powel / Abdullah Gül (Kaynak -Aydınlık Dergisi)

* Türkiye dört yıl içersinde, üniter devlet yapısını terk edecek ve ve federatif yapıya geçecektir.

* Kamu Reformu ve AB Yerel Yönetimler Özerklik Şartı kabul edilerek, Kürt nüfusun yoğun olduğu şehir, kasaba ve beldelerdeki belediyelere özerklik verilecektir.

Verilen sözler belki de Türk milletinin vereceği tepki nedeniyle tam anlamıyla tutulamamıştır. Habur rezaleti gösterge olarak kabul edilmiş, Oslo Görüşmeleri’nin deşifre edilmesinden sonra da terörle mücadele ediliyormuş gibi yapılmıştır.

Her karakol baskınının ve şehidin ardından, "vur abalıya" örneği TSK suçlanmıştır.

Cemil Bayık’ın "SELHİDAN"ları ayaklanmıştır.

Abdest bozulmuştur bir kere… Bin yama ile üzeri kapatılmaya çalışılsa da Şemdinli’de bir "cephe savaşı" vardır. Amaç TSK’nın karşısında direnen PKK’nın yaratacağı moral çöküntüsünün tüm Türkiye’ye hakim kılınmasıdır.

Ancak var olan siyasi irade gerçeği kabul edip TSK’nın üzerindeki baskısına son verir ve ABD’ye rağmen Kandil haritasını masanın üzerine koyarsa, tarih tekerrür edecek ve 1992 olduğu gibi PKK kendi ininde vurulacaktır.

Türk milleti üzerinde oynanan oyunların farkında olmak zorundadır. Aksi takdirde İran Genel Kurmay Başkanı’nın dediği gibi "Sıra Türkiye’dedir."

YAŞ’ın namlusundan fırlayan elli beş kurşun bu sefer, hedef sektirmeden vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne yönelecektir.

Ancak, Bağımsızlık Savaşı’nda olduğu gibi bir araya gelen Türk milletinin azim ve kararı bu çirkin oyunu mutlaka bozacaktır.

Figen ÖZEN, 8 Ağustos 2012

Karanlıklar Prensi Adana’da!


Suriye’ye terörist sevkiyatı, PKK ile koordinasyon yapan ABD’nin Adana konsolosu Darnell gitti, yerine ‘çatışma bölgelerinin prensi’ John L. Espinoza geldi..

Kariyeri savaş ve çatışma bölgeleriyle bezeli!

Adana’ya Konsolos olmadan önce ABD Dışişleri bakanlığında Kafkasya Ve Bölgesel Çatışmalar (!) Dairesi’nde görevli.

Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan uzmanı!

– 2008-2009’da Afganistan’ın en karışık bölgesi Pakistan sınırındaki Kunar ve Nuristan’da ‘Yerel yapılandırma’ adı altında karanlık işleri yürüten ekibin en kıdemlisi.

– 2006-2008’de ABD Paris büyükelçiliğinde siyasi ateşeydi. Wiki sızıntılarda Fransız –ABD dışişleri bakanlıkları istihbarat ve terörle mücadele toplantılarına katıldığı belgelendi..

– 2007’de katıldığı toplantıda ABD- Fransız heyeti PKK ve Avrupa’da radikal islamın durumunu inceledi.

– 2005-2006 arası Fransa Dışişleri Bakanlığı’nda Rusya, Kafkasya, Kosova ve Belarusya ile ilgilendi (!)

– 2004’ten 2005’e kadar ABD Bağdat Büyükelçiliği’nde Büyükelçi John D. Negroponte’nin Özel Yardımcısı idi! Kana boyanmış Irak’ta işgal kuvvetleriyle kukla yöneticileri arasındaki ‘ikili ilişkileri geliştirme’ ekibindeydi!

– 2004 öncesinde Birleşmiş Milletler’de çalıştı.. Cezayir ve Atina büyükelçiliklerinde görev yaptı..

Türkçe, Fransızca ve Yunanca’yı akıcı bir şekilde konuşuyor.

Darnell’in görevi bitti Adana’ya karanlıklar prensi Espinoza geldi.. Adana Türkiye’nin en hassas bölgesinin merkezi.. ‘Konsolos’un, ateş ve kan kokan bu coğrafyada hayırlara vesile olmayacağı aşikar değil mi!

Banu AVAR, 9 Ağustos 2012
banuavar

ÇİN VE SONRASI


….1987 Yılı Ekim ayının 19 da yaşanan Wall Street’deki büyük çöküşün ardından gelen en önemli borsa krizinin etkisi bütün dünya borsalarında yankılanırken, Asya da Hong Kong’un %13,7 lik düşüşün ardından, start alan Avrupa piyasaları da açılır açılmaz hızlı bir düşüş yaşandı…. 1987 borsa krizinin o tarihlerde basına yansıyan şekli özetle bu görüntüyü yansıtmıştır

Küreselleşme sürecinin itici gücü olan uluslar arası finansın tedavül gördüğü borsalar zincirinde birtakım girdapların ortaya çıkması halinde, globalleşmenin zayıf noktaları da olaylar paralelinde açıklık kazanmaktadır…Bu durumda, dünya ekonomisini etkileyecek bir uluslar arası kriz durumunda, Ulus Devlet kavramının mahiyetinin ,böyle bir globalleşme mantığı içinde tanımının doğru yapılması da zorunlu olmaktadır…

Globalleşme, bir diğer yönü ile kendi karakteri içinde bölgesel rekabeti de beraberinde sürüklemektedir… Dolar, Euro ve Yen karşısında etkin gücünü korumakla beraber, büyümekte olan Çin ekonomisinin Pasifik bölgesinde oluşturmaya çalıştığı ekonomik ve stratejik hakimiyet, bu mücadelenin örtülü yönlerini de ortaya çıkarmaya başlamıştır…Bu konuda, Çin’in Pasifik’teki liberal ekonomi kurallarını kullanarak bölgesel hakimiyetine yönelik hedefleri dikkate alındığında, şu ifadeler önem arz etmektedir,

(…Yazhou Zhoukan Dergisi’nin 25 Eylül 1994 ki sayısına göre, Güney Doğu Asya’daki Çinlilere ait 500. önde gelen firmanın toplam değeri yaklaşık 540 milyar dolardı. Başka tahminler daha da yüksektir. İnternasyonal Ekonomi Dergisi’nin Kasım/Aralık 1996 sayısı yurtdışında yaşayan 50 milyon Çinli’nin yıllık gelirinin yaklaşık olarak yukarıdaki miktar kadar olduğunu ve bu şekilde kabaca Çin’in GSMH’ na eşit olduğunu bildirdi. Yurtdışı Çinlileri’nin Endonezya ekonomisinin %90 ‘ı, Tayland’ın %75’i, Malezya’nın %50/60’ı, ve Tayvan’ın, Hong Kong ile Singapur’un da tüm ekonomilerini kontrol ettiğini belirtti. Bu durumdan duyulan endişe, Endonezya’nın eski Japonya Elçisini,kamuoyu önünde bir Çin ekonomik müdahalesi konusunda uyarıda bulunmaya itti. Bu yalnızca Çin varlığını sürdürmekle kalmayıp, Çin’in kefilliğinde kukla hükümetlere de yol açabilirdi…” Saydıman Suryohadiprojo. How to Deal with China and Taiwan” Asahi Shimbun

…Tokyo 23 Eylül 1996… Zbigniew Brzezinski Büyük Satranç Tahtası…sf.150) 1994 tarihi itibariyle ifade edilmiş bulunan değerlerin, 2007 gelindiğinde önemli ölçüde artmış olduğunu da belirtmek gerekmektedir!!!

Bu yaklaşım dikkate alındığında, küresel ekonomi periferinde yer almaya başlayan, Euro ve Yen’i kontrolunda tutmaya çalışan ABD.i, Doların uluslar arası finans pazarında ve özellikle de Pasifik bölgesinde güçlenmekte olan ekonomisi ile hakimiyet alanlarını genişletmeye çalışan Çin’in, bu süreçteki durumu dikkate alındığında, küresel düzeyde bazı sorunların ortaya çıkması da ihtimaller içinde görülmektedir!

İdeolojik savaşın güçlü olduğu yıllarda, komünist Çin’in Pasifik bölgesindeki adalarda etkinliğini güçlendirmeye çalıştığı hatırlardadır… Özellikle, o tarihlerde

Endonezya’daki Çin desteğindeki aktif sol ideolojik hareket, altmışlı yıllarda kanlı bir şekilde bastırılarak komünist Çin’in Pasifik’e çıkması engellenmiştir. Günümüzde ise bölgede, Çin.in, yayılmacı emellerini piyasa ekonomisi kuralları içinde gerçekleştirmeye başlamış olduğu izlenmektedir.Ayrıca, 2005 yılında Endonezya ile yapılan stratejik ortaklık anlaşması da hatırlanmalıdır!!!

Endonezya’daki Suharto rejiminde, bu ülkenin 65 milyar dolar dış borcunu olduğu ve kendisinin de 16 milyar dolar gibi bir şahsi servete sahip bulunduğu o günkü basında yer almıştır. Halkın %90 müslümanların oluşturduğu bu ülkenin ekonomik yapısının ,nüfusun %5 ‘i teşkil eden Çinlilerin kontrolunda bulunduğu da görülmüştür…Bu konuda, Suharto rejiminden yardım gördüğü intibaını taşıyan Çinli azınlığın, ekonomideki etkinliğine karşı,halkın bu süreçte ayaklanması ile, bölgedeki Çin ekonomisinin etkinliğinin zaafa uğratılmaya çalışıldığı kanaatı hasıl olmuştur…Kısaca, Çin’in Pasifik’teki etkinlik oluşturmasına karşı, benzer gelişmelerin zaman zaman Asya Pasifik bölgesinde değişik versiyonlarını gündeme gelmesi sürpriz olmayacaktır… Esasen dünya ticaretinin %68 yakın bir bölümünü oluşturan bölgedeki potansiyel pazarlara bakıldığında, Vietnam’ın 71 milyonluk bir kitleyi içerdiği, Hindistan’ın ise,bir milyar cıvarında bir Pazar hamcı oluşturduğu dikkate alındığında, bölgedeki Pazar cazibesinin giderek artacağının sinyallerini de vermektedir…

Küresel yaklaşımlar içinde, uzak doğu bölgesinde her geçen gün ağırlık kazanan merkez gücü durumundaki Çin’in bu coğrafya bölgesindeki etkinliği de dikkate alınacağına göre, küreselleşme politikalarının menfaat çatışma alanları içindeki konumu açısından, bölgenin küresel çatlama alanları içinde yer alacağı daha da netleşmektedir…Bu nedenle de yapılmakta olan analizlerde, Pasifik sahasının da çok iyi değerlendirilmesi gerekmektedir…

Günümüzde jeosantrik ekonominin temellerini oluşturan dünya borsalar zinciri büyüyen uluslar arası finansın bölgeden bölgeye ve ülkeden ülkeye akışkanlığını gösteren emsallerini de beraberinde getirmiştir. Globalleşme önemli yönü itibariyle,dünya finans piyasalarında DOLARIN etkinliği kadar, buna karşı geleceğini savunmayı amaçlayan EURO ve Uzak Doğu’da şimdilik YEN ile muhtemelen de yakın bir gelecekte YUAN ‘nın sahnede yer alacağı ifade edilmeye başlanmıştır…

Böyle bir sürece göre, doların etkinliğine karşı,diğer güçlü para birimlerinin kendilerini kabul ettirdiği piyasaların yaygınlaşması halinde globalleşmenin çatlakları da büyüyebilecektir… Asya Pasifik bölgesinde, Çin ve Hindistan’ın 2010/2015 yıllarını hedef alarak bölgede, YEN, YUAN ve EURO’yu içine alan bir finans sepetini, rezerv para olarak devreye sokmalarını amaçladıkları hatırlandığında, DOLARI dışlayan bu yaklaşımın muhtemel sonuçlarının nasıl bir küresel çatlamaya neden olabileceği tahmin dahi edilemeyecektir!…

ABD. Siyasi açıdan, siyasal liberalizm ile, ekonomik açıdan da, liberal ekonominin siyasi coğrafyada yaygınlaşmasını politik hedefleri içinde ön görmekte ve desteklemektedir…Yalnız, (RF) ve Çin gibi potansiyel gücü olan ülkelerdeki gelişim biraz farklı olmaktadır….Bu iki ülkenin siyasal diyalektiğine bakıldığında, her ikisinin de, siyasi liberalizmde DEMOKRATİK MERKEZİYETÇİ kalıp, daha çok liberal ekonomi kuralları içinde sermaye hareketlerini gene demokratik merkeziyetçi yapı ile denetimde tuttukları görülmektedir….(RF) Yukos olayı somut örnek teşkil etmiştir…ABD. siyasi liberalizm kuralları içinde, çeşitli sivil toplum kuruluşları, medya ilişkileri ve bazı iş çevrelerindeki iş adamları ile, amaçladığı örtülü müdahaleleri bu iki ülkede istediği şekilde yönlendirememiştir… Özellikle Çin, siyasi liberalizm açısından daha merkeziyetçi ve dış müdahalelere karşı daha kapalı olup, parti çizgisinden gelen disiplinli tutumu itibariyle, dış müdahalelere karşı daha da etkin bir görüntü sergilemektedir!…

Küresel kontrol ise, dünya ekonomisinin tek bir finans kapital merkezinin denetiminde, ve bu paralelde, gene dünya genelinde rezev para birimi olarak tek bir para birimine bağlı şekilde, biçim kazanmasıyla mümkün olabilecektir….Halbuki göründüğü kadar, farklı bölgelerde, gelişmekte olan ekonomiler, kendi etki ve çıkar alanlarına göre ekonomik menfaat alanlarını oluşturma gayreti içindedirler….AB. ve onu para birimi,konunun en yakın örneğini teşkil etmiştir….

Görüldüğü üzere, uluslar arası finansın globalleşen bir ekonomide farklı parametreler nedeniyle, tek bir merkezden uzun vadede yönetiminin pek kolay olmayacağını, farklı kültür ve siyasal yapılar paralelinde çıkar aykırılıklarının ortaya çıkmakta olması nedeniyle de konunun ifade edilen veya tanımlanan şekilde sonuç vermeyeceği kanaatı hasıl olmaktadır…

Bütün bu süreçte , özellikle Asya Pasifik bölgesinde büyümekte olan ekonomisi ile ve sosyal ve siyasal yapılarındaki önemli farkı nedeniyle, Çin Halk Cumhuriyeti’nin globalleşme yapısındaki yerini tanımlamak son derece zordur. Esasen, Euro’nun, dolar karşısında hakimiyet alanlarını genişletme gayreti yanında, şiketlerin şirketlerle ve güçlenen şirketlerin de devlet yapıları ile örtülü çatışmaları,finansal açıdan globalleşme iddialarının gerçekçilikten uzak olduğunun bir diğer görüntüsü olmaktadır..Bununla beraber AB oluşumundaki son duraksama, ABD ye bir yönü ile hamle avantajı da kazandırmıştır denilebilir. Çeşitli teori ve alternatif görüşler içinde, AB.in, ileride (RF ) ve Çin ve Japonya’nın bölgesel ekonomik birer güç olarak yerlerini almaları , globalleşmenin diğer kırılma hatlarını oluşturabileceği gibi, uluslar arası finansın etkin güçü olan ABD dolarının, gereğinden fazla hacımlanan durumu da hatırlandığında, karşılığı olmayan bu paranın kendi finans kuruluşlarına dönmesinin hasıl edeceği küresel çatlama da dikkate alınmalıdır…

Kısaca, 21 yy. ilk çeyreğinin sonlarına doğru muhtemelen Çin önemli bir tayin edici güç faktörü görüntüsü vereceği sık sık yorumlarda ifade edilmektedir….Siyasi coğrafya üzerinde, jeopolitik ve jeostratejik analizler yapılırken, ÇİN VE SONRASININ göz ardı edilmemesi gerekmektedir…

ERGUN ÖZGEN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: