Günlük arşivler: Ağustos 12, 2012

DAVUTOĞLU’NUN KERKÜK ZİYARETİ: TEPKİLER VE IRAK DIŞ POLİTİKASI


İRAN ANALİZ / Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Kerkük ziyareti ve Barzani ile görüşmesine dair basında yazılan-çizilenler ve Maliki cenahının olaya dair attığı adımlar halen sıcaklığını koruyor. Kuzey Irak Federal Kürt Yönetiminin lider kadrosuyla görüşen Davutoğlu’nun bu ziyaret için Bağdat’taki kukla hükümetten izin dahi almadığı biliniyor. Yeşil Bölgenin dışında hükmü olmayan İran-ABD ittifakıyla kurdurtulan Maliki hükümetinin Türkiye’ye yönelik tehdit içerikli mesajları ne anlama geliyor? İran’ın tehlikeli Şiileştirme projelerinin ana üssü halini alan İstanbul’daki Zeynebiye merkezinin destekçisi Ali Debbağ’ın haddini aşan açıklamalarını nasıl okumalı? Ülkenin tamamındaki terör saldırılarını engelleyemeyen Maliki hükümeti Türkiye’ye nota verse ne olur? Türkiye neden kendisine açıkça düşman bir yapıyı meşrulaştırmaya devam ediyor? Irak’ın birliğinin yegane yolu olan halkın meşru temsilcisi işgal karşıtı güçler ve Irak direnişi neden Türkiye Hükümetince muhatap alınmıyor? Bu vb kritik sorulara madde madde cevaplar yer alıyor bu dosyada.

Türkiye Hükümeti ve Ahmet Davutoğlu’nun zamanında bu kadar ileri gideceğini belki tahmin etmediği; belki şartların öyle gerektirmesiyle mecbur kalarak desteklediği siyasi sürecin temsil makamında Maliki yer alıyor. Son derece karanlık ve terör eylemleriyle dolu bir geçmişi bulunan Nuri Kamil Maliki’nin biyografisini, Türkiye’nin Irak dış politikasını ve siyasi sürece dair geliştirdiği stratejisini İran Analiz olarak çok geniş bir şekilde değerli okurlarımızla paylaşmıştık. (Maliki Biyografisi)

Maliki gibi gerçek bir tehdit unsuru olan şahsın, temsil ettiği parti ve zihniyetin Irak’a hakim olmasının ne tür bir krize sebep olduğunu Türkiye gün geçtikçe kavramaya başlıyor. Bu tehdidin engellenmesi, bertaraf edilmesi ve yakın gelecekte ortadan kaldırılması ise Türkiye’yi hayli hayli aşan bir realpolitik problem alanı olarak ortada duruyor. Ancak tek çıkış yolu olan Irak’ın birlik ve bütünlüğünü temin edecek sahadaki gerçek güç işgal karşıtı silahlı-silahsız-dini-sosyal Sünni oluşumların ise halen Türkiye tarafından hüsnü kabul görmemesi akıllarda soru işareti. Belki bunu en iyi şekilde fark ettiğinden ötürü Esed rejiminin de İran ve Maliki ile Şii lobisinin de Ahmet Davutoğlu’nu, Dış Politikayı, Ak Parti Hükümetini sert bir şekilde yerden yere vurması, tehdit ve telin etmesi gibi acı bir tablo ortaya çıkıyor. Oysa Türkiye Hükümetinin değil mezkur Iraklı direniş hareketlerine veya Irak Müslüman Alimler Heyeti gibi oluşumlara destek vermesi, sadece bunları çağırıp muhatap olarak dinlemesi bile yukarıdaki düşman çemberin yarılmasında ciddi bir çıkış yolu olacaktır.

Şimdi Kerkük ziyareti ile ilgili tartışmalara ve gelişmelere dönelim. Ahmet Davutoğlu’nun Suriye içinde bir bağımsız Kürt yapısı kurulmasıyla ilgili gelişmeler üzerine acil olarak Barzani ile görüşmek üzere Kerkük’e gittiği biliniyor. Suriye meselesini insani, İslami, siyasi, askeri, stratejik, kültürel, tarihi ve sosyal anlamda öncelik sıralamasına göre en önemli gündemi haline getiren Türkiye’nin bu tutumu gayet tebrik ve takdir görüyor. Öyle de olması gerekiyor; ancak hadiseyi böyle okumayıp salt mezhepçi saiklerle hareket eden ve uydusu haline getirdiği gayri meşru Esed rejiminin bekası için elinden gelen her şeyi yapan İran ve destekçisi yapılar gibi bir gerçek de var. Onun için en temelde Suriye hadisesine bakış noktasında yüzde yüz farklı iki kutup var: Suriye halkının yanında ve karşısında yer alanlar.

Türkiye’nin özellikle insani kaygılarla Suriye halkının yanında yer alması, devrimi desteklemesi ve bunu net bir şekilde ortaya koyması; hadiseyi fanatik Şii bakış açısıyla ve tam tersi bir şekilde vakıadan uzak komplo teorileriyle değerlendiren İran ile Esed müttefiklerince farklı okundu. İstisnasız tüm İran-Esed-Şii medyası ve lobisi Türkiye’yi açıkça düşman kategorisine koyarak, Suriye devrimini karalamak, baltalamak ve sindirmek için bunu bir can simidi olarak kullanmaya çalıştı. Bu noktada Bağdat’taki İran temsilcisi Maliki’nin de önemli bir rol oynadığını not etmek gerekiyor. Kerkük ziyaretine verilen tepkilerin Türkiye’nin Suriye siyaseti ile neden ilişkili olduğunun cevabı da burada gizli.

Irak’ta 2003 sonrası koltuğa oturtulan siyasilerin tamamına yakının rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma ve usulsüzlükten dosyasının bulunduğunu, bunların inanılmaz mezhepçi bir zihniyete sahip olduğunu not ederek devam edelim. Bu bağlamda yeni siyasileri de derin İran-Şii merciler gibi bağlantılarıyla değerlendirmek gerekiyor. Yani Irak’ı temsil eden siyasiler değil, bağlı bulunduğu mercileri, partileri ve ülkeleri temsil eden siyasiler. Böyle olunca Türkiye’yi ilgilendiren açıklamalarının İran ile aynı zemin ve aynı üslupta olması kimseyi şaşırtmamalı!

Davutoğlu’nun Kerkük ziyareti Iraklı bazı siyasilerde alerji etkisi yaptı. Ziyareti “egemenliğin” ihlali olarak değerlendiren Maliki’nin dokunulmazlığı kaldırılıp soruşturulması amacıyla şiddetli baskılar altında bulunduğuna dikkat çekiliyor! Yani birbirleri aleyhine tehditlerin savrulduğu, suikastların yapıldığı, muarızların birbirlerine karşı ellerinde kabarık dosyalar taşıdığı, birçoğunun silahlı milis kolları bulunan sözde siyasiler… Ülkesini işgal için kitle imha silahları gibi yalanları uyduran, Amerika ve işgalcilere her tür desteği veren Talabani, Barzani, Maliki, Hekim, Allavi, Çelebi vd türden siyasiler bunlar…

DAVUTOĞLU’NUN KERKÜK ZİYARETİ VE YANSIMALAR

Birinci nokta; ziyaretin bağımsızlığı ihlal ettiği iddiası akabinde Irak’ın içişlerine müdahale edildiği gibi bir ikinci cümleyi de beraberinde getirdi. Merkezi hükümet ile herhangi bir koordinasyon sağlanmadan yapıldığı söylenen bu ziyaret Irak’taki mevcut durumu ifşa etmesi anlamında da önem taşıyor. Gerçekte “merkezi hükümet” sıfatının Irak’ta bir karşılığı yok; “egemenlik” sıfatının da öyle. Zira yüzlerce vatandaşın hayatını kaybettiği birçok eyaleti etkileyen onlarca bombalı saldırı yaşanıyor, elektrik hizmeti başkent Bağdat dahil kısıtlı bir şekilde veriliyor, temiz suya ulaşmak çok zor iken çöp, altyapı ve temel belediyecilik alanlarında ise hizmetler sıfır noktasında. Tüm bu gerçekler egemenliği zaten olmayan ve görevini ifa edemeyen bir sözde hükümetin Türkiye’ye yönelik iddialarının ciddiye alınmaması için yeter sebepler.

İkinci nokta; Irak Dışişlerinin Türkiye maslahatgüzarını çağırıp Maliki hükümetinin şiddetli eleştirisini iletmesi, ziyaretin milli egemenliğin ihlali olduğunu söylediği kaydediliyor. Büyük kesimi Hoşyar Zebari’nin akrabası, yakınları ve parti yandaşlarından, geri kalanının siyasi sürece katılan partilere mensup kişilerden oluşan Irak Dışişleri Bakanlığı teşkilatı da bu ziyaret ile masaya yatırılıp incelenmesi gereken bir yapı olarak ortaya çıkıyor. Zira bu yapı değil söz sahibi veya etkili unsur, bağımsız karar dahi alamayan, aksine Suriye devrimiyle ortaya çıktığı gibi İran diplomasisinin bir uzantısı gibi hareket eden bir yapıdan ibaret. Onun için ikinci maddede yer alan nota veya maslahatgüzarı çağırıp diplomatik bir cevap vermenin de Türkiye açısından ciddiye alacağı bir yönü bulunmuyor.

Üçüncü nokta; Kürdistan bölgesi açıklama yaparak Dışişleri Bakanı başkanlığındaki heyetin Ankara’daki Irak elçiliğinden vize aldığını duyuruyor. Aynı gün “teröristler” inanılmaz bir şekilde Terörle Mücadele Müdürlüğünü basıyor. Hem de güpegündüz! Oradaki güvenlik güçleri de bu teröristi pencereden aşağı fırlatıyor! Gözlemcilerin ifadelerine göre aktarılan bu haber 2 yıldan bu yana süren Bağdat’taki Tahrir meydanında barışçıl gösteri yapanlara yönelik Maliki güçlerinin şiddetli tepki ve saldırılarının devamı niteliğinde.

Dördüncü nokta: Fanatik Şii Ali Debbağ adlı hükümet sözcüsü acil olarak Irak-Türkiye ilişkilerini masaya yatıracakları bir bakanlar kurulu toplantısı yapacaklarını duyurmuş! Bakanlar derken bunlar içinde Savunma Bakanı ve İçişleri Bakanı koltuğuna da Maliki’nin sahip olduğunu duyuralım! Yani kendin çal kendin oyna! Hükümet ortağı olduğu iddia edilen Irakiyye listesi ve buradan seçilen bakanlar çoktan hükümetten çekilmiş durumda! Koalisyon hükümeti olan bir yapı ortaklarının aylarca meclisi boykot ettiği bir ortamda halen nasıl devam ediyor, nasıl varlığını sürdürüp Irak hükümeti sıfatını kullanabiliyor? Tüm bu sorular aslında mecliste kimse bulunmasa bile Maliki veya ABD-İran ittifakıyla seçilecek birinin bulunmasının hükümetin mevcudiyeti için yeterli olduğu gibi vakıayı özetleyen gerçeği ortaya koyuyor?

Bu çerçevede Debbağ’ın açıklamasının nereye oturuyor? Bu açıklama esnasında Irak Silahlı Kuvvetler Genel Komutanı Maliki’ye bağlı güçler yine onun bakanlığını yaptığı İçişleri Bakanlığına bağlı terörle mücadele şube müdürünü tutukluyor? 2005’ten bu yana on bin kez tekrar ettiği hikayeyi bir kez daha tekrarlıyor Maliki ve “Irak’ta terörü bitirdik” cümlesini kullanıyor? Böylesi bir eski teröristten Türkiye Hükümeti de PKK ile mücadelede yardım istiyor, yine tamamı Iraklı sabıkalı Şii siyasilerden oluşan stratejik bir komisyon kurulduğu ilan ediliyor!

Beşinci nokta; yine çeşitli kesimlerden siyasiler de Davutoğlu’nun ziyaretini lanetliyor eleştiriyor! Dakika başına 1.000 dolar alan bu siyasilerin söylediklerinin Irak halkının nezdinde de karşılığı yok! Çünkü Irak halkının çok az bir kesimi bunları seçti! Irak’taki siyasi sürecin mimarının ve yürütücüsünün ABD-İran olduğu, seçimlere çok büyük hileler karıştırıldığı ve usulsüzlükler yapıldığı gerçeğinin bilinmesi yukarıdaki cümlenin ne anlama geldiğini açıklayacaktır. Türkiye’deki İran&Şii lobisinin sürekli alıntıda bulunduğu fanatik Şii Cemaleddin Sağir’in birkaç yüz oy almasına rağmen nasıl olup da milletvekili olduğunu birilerinin sorgulaması, araştırıp ortaya koyması gerekiyor!

Böylesi bir durum İran güdümündeki hükümetin gerçek karakterini ortaya çıkacak, Türkiye’nin muhatap aldığı bu hükümetin gerçekte tamamına yakının geçmişi sabıkalı, hali hazırda ciddi yolsuzluklara batmış partizanlar, mezhepçi projenin parçası olan parti temsilcileri olduğunu görecektir. Bunların iktidarındaki bir ülkenin ise nihai kertede yolsuzluk, cinayet, eğitimsizlik, insan hakları ihlalleri, terör ve rüşvet sıralamasında dünya listesinde en üst sıraya çıktığı gerçeği bir kez daha hatırlanmalıdır.

Altıncı nokta; Türkiye’nin özel uçakla aldırıp ülkemize getirttiği terörist Mehdi Ordusu lideri Mukteda Sadr’ın modern Irak tarihinde eşi görülmemiş şekilde yüz binlerce Sünni’nin katledildiği etnik temizlik saldırıları unutulmamalı. Mecliste bir grubu bulunan ve iktidar ortağı olan Sadr grubunun Türkiye karşıtlığı da dikkatle takip edilmeli. Buna dışarıya diplomatik demeçler veren ama içeride aşırı bir Sünnilik-Türkiye düşmanlığı ile hareket eden Ammar el Hekim liderliğindeki Irak İslam Yüksek Konseyi de eklenmeli.

İran Devrim Muhafızlarına bağlı Kudüs Tugayları adlı terör şebekesinin başı General Kasım Süleymani’nin istediği an girip çıktığı, dahası direnişe karşı operasyonları yönettiği biliniyor! Bugün Bağdat ile Beyrut’un Tahran’ın tam istediği bir yapı olduğu, buraya bağımlı birer sadık unsurlar olduğunu alenen söyleyen Süleymani elbette Irak’ın “egemenliğini” ihlal etmemektedir! Çünkü zaten Maliki, Debbağ, Sadr, Çelebi, Allavi gibi isimleri kontrol edip bu makamlara getiren Süleymani’nin şahsında Velayeti Fakih rejimidir.

Foto: Kudüs Güçleri adlı terör örgütünün başı Süleymani

SONUÇ:

Davutoğlu’nun Kerkük ziyareti üzerinden bir kaşık suda kopartılan fırtınanın hükümsüz olduğu ortada. Fırtına kopartmaya hazır açıkça düşman safında yer alan bir zihniyetin/hükümetin; elindeki çeşitli kozları Türkiye aleyhinde kullanabileceğini kestirmek zor değil. Tıpkı dikta Esed rejiminin yaptığı gibi. Her halükarda bu tür muhtemel adımlar atılmasını engellemek için Türkiye Hükümetinin;

1- Gayri meşru Maliki hükümeti ile ilişkilerini gözden geçirmesi,

2- Yüzde yüz çözümsüzlük getirip ülkeyi mevcut kaos ortamına sokan işgalin şekillendirdiği siyasi sürece akli selim bir şekilde yeniden ele alması. Siyasi sürece atfettiği aşırı önemin karşılığının olmadığını anlaması,

3- Irak halkını gerçek anlamda temsil eden Sünniler başta olmak üzere siyasi süreci reddeden işgal karşıtı milli oluşumlar ile çok geç olmadan ivedi olarak masaya oturması, bunları tanıyıp şimdiye kadar ki kayıpları hızla gidermesi,

4- Türkiye, Esed rejiminin nefes borusunun en önemli stratejik hattının Irak olduğunu bilmelidir. Türkiye karşıtı Maliki Necef havalimanı başta birçok yolu mühimmat-insan unsuru ile dolu İran uçaklarına “egemenlik” hikayesini dillendirmeksizin açmaktadır. Bu uçuşlar durdurulmaksızın Suriye’de akan kan bir müddet daha devam edecektir. Maliki’nin varlığı tıpkı Hizbullah’ın varlığı gibi Şam rejimine bağlıdır. Bu durumu çok iyi kavrayan Maliki ve Şii ortakları ellerindeki tüm imkanları seferber etmektedir. Türkiye’nin ise elindeki tek geçerli koz halen muhatap almadığı, dinlemediği ve karşılığında onların kendisinden hiçbir şey istemediği IRAK DİRENİŞİ’dir. 2010 yılında direnişle ilgili bir konferansa ev sahipliği yapan Türkiye yeniden bunlara kapılarını açmaları, onlarca meşru direniş hareketinin ve yüzbinlerce Iraklının temsilcisi olan oluşumların gerçek temsilcilerini sahiplenmelidir.

Ankara, sahada etkisi ve gücü bulunan Irak’ın sahibi olan bu muhataplarla masaya oturmalıdır. Böylece Türkiye açısından tehdit algılamasında yer alan PKK başta, federal Şii bölgesi için çalışan Ammar Hekim vb grupların projeleri, Esed’e destek hattı, Şiileştirme faaliyetleri, Türkiye aleyhine çalışma yapan gruplara destek gibi birçok husus içeriden ve doğal bir müttefik ile halledilebilecektir. Bu yönde atılacak küçücük somut bir adımın dahi Türkiye’nin her anlamda elini güçlendireceği açık ve net bir şekilde görülecektir. Aksi yönde atılacak adımlar ve mevcut paradigma ile Irak dış politikasının devam ettirilmesi sadece ve sadece krizi daha da derinleştirecek, Türkiye’ye bir daha geri dönemeyeceği bir yola sokmuş olacaktır.

U.S.A. Area 51 Dreamland Haarp Mind Control Haarp Weapon


Scotland: NATO-Powered Independence? No Thanks


The Herald
August 12, 2012

Nato-powered independence? No thanks
Ian Bell

Among those who can contemplate mass slaughter, the euphemism is sometimes the deadliest weapon of all.

It can be launched without warning, as if from a clear sky, and leave not a trace of rational thought behind. It lays waste to self-respect, too.

Take the phrase “non-nuclear weapons states”. On the face of it, the words bear only a single interpretation: countries without nukes. According to the Nuclear Non-Proliferation Treaty, Germany, Italy, the Netherlands, Belgium and Turkey are just such paragons. It is, after all, a well-known fact: these are staunch Nato allies who never make the lists of nuclear club members.

But this doesn’t mean – see how the euphemism detonates – that they don’t have piles of nuclear bombs lying around, ready for use. Nor does it mean that their pilots are not trained in the delivery of such devices. The Germans send their aircrew to the United States for that very purpose. This is what Nato likes to call “nuclear sharing”.

Granted, the “gravity bombs” in question are merely tactical. They could only immolate certain bits of an unspecified enemy’s population. Granted, equally, that there are far fewer of these devices than there were back in the 1970s, when the US was parking 7300 nukes in Europe. And granted, above all, that the Germans, Belgians and Dutch now want rid of these relics. But strangely, that part is proving tricky.

Others in Nato insist that a deal is a deal – having bombs that can be delivered by Europe’s dual-capable aircraft is central to the spirit of a mutual defence treaty. Preening yourself on your virtue while expecting the Americans to do the nuclear dirty work is bad form. Malcolm Chalmers, head of the nuclear security project at think tank the Royal United Services Institute, put it best in a recent paper on Nato’s “nuclear dilemma”.

Proponents of tactical nukes argue, wrote Chalmers, that “as long as extended nuclear deterrence plays a central role in Nato doctrine – it is important to ensure that as many member states as possible are involved in the maintenance of the forces that symbolise that policy, not least because this act ensures that non-nuclear states then have to ‘dip their hands in the blood’ of preparing to use these weapons”.

As the organisation itself puts it, while describing the latest “Strategic Concept”, agreed in 2010, “as long as there are nuclear weapons in the world, Nato will remain a nuclear alliance”. Lest there be any doubt, its website adds: “The supreme guarantee of the security of the allies is provided by the strategic nuclear forces of the alliance.”

So the question arises: are Scotland’s Nationalists prepared to “dip their hands in the blood”? For members of Nato, it’s not optional. Anyone who says we can claim a seat in the organisation after independence and inoculate ourselves against moral responsibility misrepresents reality. Above all, they misrepresent Nato. Yet that is exactly what is going on as the SNP leadership prepares to discard still another principle.

The motion for the party’s October conference from Angus Robertson, defence spokesman, states that “an SNP government will maintain Nato membership subject to an agreement that Scotland will not host nuclear weapons and Nato continues to respect the right of members to only take part in UN-sanctioned operations”. To paraphrase: we want the jersey, but we don’t want to play the rough, dirty game.

That will sound very fine, no doubt, when an independent Scotland claims its place on Nato’s nuclear planning group, which brings together the defence ministers of all 28 member countries except France. The forum, as Nato describes it, constitutes “the senior body on nuclear matters”, dealing with “a broad range of nuclear policy matters, including the safety, security and survivability of nuclear weapons, communications and information systems, as well as deployment issues”.

What view will Robertson offer, one wonders, on “deployment issues” where Trident and alliance loyalties are concerned? And how will he express his delight at being in partnership with countries – England, the US, France and the like – whose stated yet supremely illogical intention is to preserve their nuclear weapons for “as long as there are nuclear weapons in the world”? Why would an SNP government be so eager to keep such company?

The tawdry answer isn’t top secret. The party leaders are deploying another referendum-busting bombshell. If polls say the voters are keen on Nato membership yet opposed to Trident, the voters will be told this tortured compromise is available, rational and even – ignoring a few facts – moral. Since the Unionist parties are wedded to nuclear lunacy, the SNP shouldn’t lose too much support. Or so the thinking goes.

It will lose one vote, that I can guarantee. As the months have passed and the notion of independence has been boiled down to a tepid soup – new name, same taste – I’ve been anticipating this moment. I’ve done my best to work out how Scotland can be independent, in any sense, under the Crown and within the sterling area. But Nato is another matter. Nato membership is submission to a doctrine and the doctrine is criminal.

I’m being immature, obviously. Jim Sillars, who has been around these arguments a few times, warns darkly that Nato countries will take revenge if submission is not forthcoming. He claims Scotland’s membership of the EU would be at risk if the SNP prefers “never-never land” to Nato. (Someone had better tell the Irish.) But equally, Sillars also seems to think a defence policy and a referendum vote are the same thing.

The difference needs to be remembered. We will not be voting for a government in 2014. SNP policy towards Nato is irrelevant to the referendum, just as the SNP’s supposed enthusiasm for the Queen or the pound is irrelevant. A future Scottish Government will not be bound by the policies Alex Salmond cooks up to get a Yes vote. Nevertheless, those policies might destroy his chances of forming such a government. There’s an irony.

I’ll vote for independence any day of the week. I won’t vote for a Potemkin village, all facade and no substance, just because Salmond decides such is our destination.

Has Angus Robertson mentioned, meanwhile, that the Afghanistan catastrophe is “Nato-led” under the auspices of the UN? The mission fits his motion perfectly, and it remains an abomination.

The SNP leadership might yet be brought to its senses. Some of the membership have realised, not a moment too soon, that unquestioning loyalty is not invariably a virtue. Had they asserted themselves sooner, the cause of independence would not be in such peril. But that’s probably why my variety of nationalism has no need of capital letters.

Air-Sea Battle: U.S. Deploying Surveillance Drones Near China


US Deploying Surveillance Drones Near China

Even John McCain called the move “unnecessarily provocative”
By John Glaser

The Pentagon will begin flying surveillance drones off the coastlines of Japan, China and Taiwan, an agreement reached after talks between Defense Secretary Leon Panetta and Japanese Defense Minister Satoshi Morimoto at the Pentagon on Sunday.

Source: BBC

The unmanned aerial missions will focus on a Pacific island chain called the Diaoyutai Islands, which have become the focal point of a simmering territorial dispute between China and Japan. Even Sen. John McCain, one of the biggest hawks in Congress, called the deployment “unnecessarily provocative.”

In keeping with the Obama administration’s antagonistic military postures towards China, the US has backed various neighboring countries from Japan to the Philippines. And it’s no surprise drones have taken a larger role in what the Pentagon plans to make a new military theater of Air-Sea Battle.

New war strategies called “Air-Sea Battle” reveal Washington’s broader goals in the region and illustrate how a war with China – which the US apparently yearns for – would play out.

“Stealthy American bombers and submarines would knock out China’s long-range surveillance radar and precision missile systems located deep inside the country,” reports theWashington Post. ”The initial ‘blinding campaign’ would be followed by a larger air and naval assault.”

The Obama administration has been ramping up the pressure on China with an increasingly antagonistic foreign policy. The so-called ‘Asia pivot’ is an aggressive policy that involves surging American military presence throughout the region – in the Philippines, Japan, Australia, Guam, South Korea, Singapore, etc. – in an unprovoked scheme to contain rising Chinese economic and military influence.

Chinese officials have not appreciated this unprovoked bellicosity. In May the Chinese Defense Ministry accused the Pentagon of hyping a Chinese military threat out of thin air. Others have said these Pentagon moves could start an arms race.

“If the U.S. military develops Air-Sea Battle to deal with the [People’s Liberation Army], the PLA will be forced to develop anti-Air-Sea Battle,” one officer, Col. Gaoyue Fan, said last year in a debate sponsored by the Center for Strategic and International Studies, a defense think tank.

A recent report from the Center for Strategic International Studies predicted that next year “could see a shift in Chinese foreign policy based on the new leadership’s judgment that it must respond to a US strategy that seeks to prevent China’s reemergence as a great power.”

“Signs of a potential harsh reaction are already detectable,” the report said. “The US Asia pivot has triggered an outpouring of anti-American sentiment in China that will increase pressure on China’s incoming leadership to stand up to the United States. Nationalistic voices are calling for military countermeasures to the bolstering of America’s military posture in the region and the new US defense strategic guidelines.”

Clinton In Turkey: West Smelling Blood In Syria


US and Turkey to consider no-fly zones for Syria

====

“The West is smelling blood right now because of recent events, including the fleeing of the prime minister. What the Clinton administration [sic] is trying to do right now is try to coordinate some sort of military approach with Turkey and possibly also with the help of Israel and other Atab countries because they feel the opposition has a chance to retain its stronghold in Aleppo.”

====

US Secretary of State Hillary Clinton and Turkish Foreign Minister Ahmet Davutoglu are considering implementing no-fly zones for Syria after holding Saturday talks in Istanbul.

According to Reuters, Clinton said that Ankara and Washington need to plan ways to assist the rebels fighting to topple President Bashar al-Assad – including possibly implementing a no-fly zone.

During an interview with reporters, Clinton indicated the no-fly zone was a possible option, but said the issue needed “greater in-depth analysis.”

It wouldn’t be the first time the US used its power to aid opposition forces. The same tactic was used to help Libyan rebels overthrow Muammar Gaddafi last year.

Until now, the US has been reluctant to take on a military role in Syria. But if the Libyan situation repeats itself, US military intervention could be a real possibility in the near future – only serving to escalate Syria’s 17-month-old conflict.

During the meeting, Clinton also said a working group will be set up in Turkey to respond to the Syrian crisis, according to AP.

The group would increase the involvement of the intelligence services and militaries of both the US and Turkey.

“We have been closely coordinating over the course of this conflict, but now we need to get into the real details of such operational planning. It needs to be across both of our governments,” Clinton said.

Clinton is also scheduled to hold talks with Prime Minister Recep Tayyip Erdogan and President Abdullah Gul – both of whom support the Syrian opposition movement.

The meeting comes as reports of violence were taking place in Damascus.
Earlier on Saturday, Syrian state TV reported that gunmen abducted three Syrian journalists and their driver, who work for a pro-government TV station, while covering violence in a suburb of Damascus.

According to Middle Eastern history and politics Professor Jeremy Salt, the opposition has little hope of winning the conflict without the help of its Western allies.

“As of now, Damascus has mostly been cleared of rebels. Aleppo is on its way to being cleared. We can see that the army has a strategy here. It cleared out the Salah al-Din district within two days, and now it’s working its way through other suburbs. So unless the rebels get more support in terms of heavy weaponry, they are very much fighting on the back foot. So that’s why Hillary Clinton is in Istanbul. To ask the basic question, ‘What’s next?’” Salt told RT.

Aleppo is the cause of serious concern for Western countries, Foreign Affairs Analyst Richard Heydarian told RT.

“The West is smelling blood right now because of recent events, including the fleeing of the prime minister. What the Clinton administration [sic] is trying to do right now is try to coordinate some sort of military approach with Turkey and possibly also with the help of Israel and other Atab countries because they feel the opposition has a chance to retain its stronghold in Aleppo,” Heydarian said.

Turkey, however, has its own motivations for taking part in the meeting. The country is dealing with a growing humanitarian crisis of its own, as it struggles to support 50,000 Syrian refugees who have fled into the country.
Clinton has announced an extra US$5.5 million in help for displaced Syrians in Turkey.

“Turkey has two sides to this. On the one hand, it is very much concerned with the tragedy and a lot of Syrians flowing in – it is one of the biggest recipients of refugees from Syria. On the other hand – it is a possible rise of Kurdish insurgency – and there is coordination between Kurds in Syria and Iran. Turkey fears Kurds could launch their own independence campaign against Turkey,” Heydarian said.

Weimar Triangle: Poland Wants Missile System With France, Germany


Poland wants to build missile defence system with France, Germany

Warsaw: Poland wants to cooperate with France and Germany on the establishment of its own missile defence system, the Polish Press Agency reported on Saturday, quoting Polish Defence Minister Tomasz Siemoniak as saying, RIA Novosti informed.

“We want it [creation of the missile defence system] to happen in cooperation with France, Germany and other our allies. NATO welcomes the initiatives of the countries to build up their joint defence capabilities.

This is so-called smart defence,” Siemoniak told the agency.
The minister estimated the planned Polish missile defence system at $3-6 billion.

In early August, Polish President Bronislaw Komorowski said that Warsaw needed its own missile defence shield which would be a part of the NATO missile defence system, along with the U.S. elements of the European Missile Defence that will be deployed on the Polish territory by 2018.

—————————————————————————-

Russian Information Agency Novosti
August 11, 2012

Poland Wants to Build Missile Defense System with France, Germany

WARSAW: Poland wants to cooperate with France and Germany on the establishment of its own missile defense system, Polish Press Agency reported on Saturday, quoting Polish Defense Minister Tomasz Siemoniak as saying.

“We want it [creation of the missile defense system] to happen in cooperation with France, Germany and other our allies. NATO welcomes the initiatives of the countries to build up their joint defense capabilities. This is so-called smart defense,” Siemoniak told the agency.

The minister estimated the planned Polish missile defense system at $3-6 billion.

In early August, Polish President Bronislaw Komorowski said that Warsaw needed s its own missile defense shield which would be a part of the NATO missile defense system, along with the U.S. elements of the European Missile Defense that will be deployed on the Polish territory by 2018.

The United States scrapped plans in September, 2010 for an anti-ballistic-missile defense system in the Czech Republic and Poland. Moscow welcomed the move, and Russia’s then-President Dmitry Medvedev said later that Russia would drop plans to deploy Iskander-M tactical missiles in its Kaliningrad Region, which borders NATO members, Poland and Lithuania.

Last year, however, U.S. Secretary of State Hillary Clinton announced Washington’s plans to deploy the U.S. new-generation ballistic missile defense interceptor site in Poland by 2018.

Green-On-Blue Attacks Kill Eight NATO Soldiers In Helmand


Green-on-blue attacks leave 8 NATO soldiers dead in S. Afghanistan
By Abdul Haleem, Chen Xin

KABUL: So-called green-on-blue attacks or shooting at NATO-led soldiers by men in military uniform have claimed the lives of eight service members in the Taliban hotbed of southern Helmand province over the past three days, the inspector general police of Helmand province said Saturday.

“The so-called green-on-blue attacks have left eight foreign soldiers dead over the past three days in Helmand province,” Abdul Nabi Ilham confirmed in a press conference.

He also said in the latest such incidents, he received reports of three foreign soldiers killed by a man in a police uniform in the Garmsir district on Friday night and had sent a delegation to the Garmsir district for investigation.

Earlier, an official in Helmand’s provincial capital, Lashkar Gah, on the condition of anonymity said that three foreign soldiers were shot dead in the Garmsir district of Helmand province on Friday.

“A sixth grade student who also worked for police opened fire on foreign soldiers in police department of Germsir district on Friday evening, killing three American soldiers,” the official told Xinhua but declined to give his name.

Meantime, another official said four soldiers were killed in the incident.

This is the second attack of its nature in the former Taliban stronghold of Helmand province.

In the previous incident which also happened on Friday, a police commander invited U.S. soldiers in the Sangin district to attend a party gathering. After having a meal, he opened fire, killing three on the spot and injuring another.

Meantime, the district governor of Sangin confirmed the deadly incident committed by a police commander named Assadullah.

“Assadullah, the commander of a police station in Sangin district, invited some soldiers of the international force for a party in Bostanzoi village last night and after having a meal he opened fire, killing three soldiers and injuring another,” Mohammad Sharif the governor of Sangin district told Xinhua.

“The attacker, after committing the crime, escaped the scene and rejoined Taliban militants,” he added.

Assadullah, according to locals had served the police for the past seven years.

Meantime, Qari Yusuf Ahmadi, who claims to speak for the Taliban outfit in talks with media via telephone from an unknown location, said that Assadullah was a member of Taliban and after killing the foreign soldiers he rejoined the outfit.

Spokesman for Helmand’s provincial administration, Daud Ahmadi also confirmed the incident, saying the murderer of NATO soldiers escaped and rejoined the Taliban militants.

Ahmadi also added that the victims belonged to U.S. special forces stationed in the Sangin district.

Meantime, the NATO-led ISAF in a statement released here on Saturday confirmed losing three service members of the alliance in attack in the southern part of militancy-plagued Afghanistan on Friday.

“Three International Security Assistance Force service members died following an attack in southern Afghanistan yesterday (Friday) ,” the statement confirmed without identifying the victims’ nationality.

A statement released by U.S. forces on August 10 also confirmed that three U.S. Forces-Afghanistan service members died following an attack by an individual wearing an Afghan uniform in southwest Afghanistan Friday.

Meantime, Qari Yusuf Ahmadi, who claims to speak for the Taliban outfit, in talks with media via telephone from an unknown location stressed that seven foreign soldiers had been killed and four others injured by their loyalists in Helmand over the past two days.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: