Günlük arşivler: Ağustos 13, 2012

Kuran ve Aydınlıkçılar


Yılmaz Yunak

Zor bir konu, değil mi?

Ne ilgisi var, değil mi?

Farkındayım.

Zor ama bir o kadar da gerekli.

Neden gerekli?

İki nedenle.

Birincisi, kendi vicdanıma karşı sorumluluğum; neden buradayım?

İkincisi, Türk halkına bugüne kadar “Aydınlıkçılar dinsizdir, imansızdır, din düşmanıdır, bu nedenle onlara itibar etmemek gerek” propagandası yapıldı.

Öyle mi gerçekten?

Bu fakire gelen eleştiriler de aynı yönde: “Sen Kuran bağlısı bir adamsın, ne işin var Aydınlıkçılarla, neden tüm geçmişini inkâr ediyorsun!”

Kim din düşmanı, kim -muhtemelen amacı bu olmasa da- Kuran’a daha yakın şöyle bir bakalım mı?

xxx xxx xxx

Bakın, din düşmanı kimmiş, bakın Kuran kime lânet okuyor:

1. Gördün mü o dini yalan sayanı?

2. İşte odur yetimi itip kakan;

3. Yoksulu doyurmayı özendirmez o.

4. Lanet olsun o namaz kılanlara/dua edenlere ki,

5. Namazlarından/dualarından gaflet içindedir onlar!

6. Riyaya sapandır onlar/gösteriş yaparlar.

7.Ve onlar, kamu hakkının yerine ulaşmasına /zekâta/yardıma/iyiliğe engele olurlar.

(Yaşar Nuri Öztürk/Maun Suresi Böyle Buyurdu/Yeni Boyut, sayfa 28)

Maun Suresi’nin tamamını sundum size. Bu sureyi bir kez daha okumanızı rica edeceğim ve Allah’ın kime lanet ettiğini, kimin din düşmanı olduğunu bir kez daha düşünmenizi önereceğim.

Önemlidir; altını çiziyorum: Allah kime lanet ediyor?

Özellikle yetimin korunması, yoksulların ihya edilmesi ve kamu hakkının yerine ulaştırılması konusunda Aydınlıkçılardan daha uygun bir konumda olan var mı?

Lanet, Aydınlıkçılara mı okunuyor, yoksa bu namuslu fedailerin muhalefet ettiği kesimlere mi?

Daha açık bir ifadeyle, lanet kime okunuyor; Aydınlıkçılara mı, yoksa milletin dini duygularını sömürüp çıkar sağlamak için riya/gösteriş yapanlara mı?

Bütün Müslümanları özeleştiriye ve gerçeği tespite davet ediyorum.

Aydınlıkçılar -Maun Suresi bazında- bildiğim kadarıyla riya yapmıyorlar, gösteriş yaparak milletin dini duygularını sömürmüyorlar, sosyalizmi savunuyorlar, dolayısıyla Maun Suresi’nin lanetlediği grubun dışında kalıyorlar.

Bu açıdan vicdanen rahatım.

Ama yaptıkları bir şey daha var:

Bir taraftan fakirin-fukaranın/kamunun hakkını savunurken, diğer taraftan bugünün baş çelişkisinin burjuvazi-proletarya çelişkisi değil, emperyalizm-Vatan savunması olduğuna dikkat çekiyorlar.

“Vatan”ı öncelikli sıraya koyuyorlar.

Ne dersiniz; “Vatan”ı da bir görelim mi Kuran’da…

xxx xxx xxx

Allah’ın Elçisi (O’na selam olsun), doğduğu ve çocukluk yıllarını geçirdiği yer olan Mekke’den, memleketinden hicrete zorlandığında geriye dönüyor ve Mekke’ye son bir kez bakıp içini çekerken şöyle diyor:

“Vallahi sen bana Allah’ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah’ın katında en sevgili olanısın. Bana senden daha sevgili, daha güzel yurt yoktur. Çıkarılmaya zorlanmamış olsaydım, senden asla ayrılmaz, senden başka yerde yurt ve yuva tutmazdım. (Suruç, Peygamberimizin Hayatı, 1/128)

Ve sevgili Elçi, sözlerini şöyle noktalıyor:

“Vatan sevgisi imandandır.”

Bakın, Kuran ne diyor:

“Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi vatanlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Allah adaleti ayakta tutanları sever.” (Mümtehine, 8)

Ne diyor ayet: Sizi vatanlarınızdan çıkarmayan.

Bu ayet bazında Suriye meselesini ve Seri Katil’i bir düşünün.

Vatan tehlikede değilse bir Müslümanın savaşması Kuran’a aykırıdır; Vatan tehlikede ise bu kez savaşmamak Kuran’a aykırıdır.

“Allah sizi; ancak din hakkında sizinle savaşan, sizi vatanlarınızdan çıkaran, çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmaktan yasaklar. Böyleleriyle dost olanlar, zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine, 9)

Ne diyor Allah: Böyleleriyle dost olanlar zalimlerin ta kendileridir!

Müslümanları, Seri Katil konusunda özeleştiri yapmaya davet ediyorum.

Seri Katil, BOP marifetiyle bizi Vatanımızın bir bölümünden çıkarmak istemiyor mu?

Ne diyor Kuran:

“Sizi vatanlarınızdan çıkaran, çıkarılmasına yardım eden.”

Bakın Bakara 190 ne diyor:

“Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.”

Suriye bize savaş açtı da bizim haberimiz mi yok! Kimle savaşmalıyız; Suriye ile mi Vatanımızı bölmeye adeta yemin etmiş olan Seri Katil ile mi?

Seri Katil’in Müslümanlara savaş açtığını kim inkâr edebilir. Ağzından neyi kaçırmıştı Seri Katil’in Başkanı: Bu bir haçlı seferidir!

Çalışma uzamasın; son bir ayet daha görelim:

“Yeminlerini bozan, Peygamberi vatanından çıkarmaya azmeden ve üstelik ilk önce size saldırmaya başlayanlara karşı savaşmaz mısınız!” (Tevbe, 13)

Kuran, Vatan savunmasını kutsamakta, sizi vatanınızdan çıkarmaya çalışanlara savaş açmanızı emretmektedir.

Elinizi vicdanınıza koyun:

Vatan sevgisi ve Vatan savunması konusunda Aydınlıkçılarla kim kıyaslanabilir?

Hangi parti, hangi grup, hangi cemaat, hangi oluşum bu konuda Aydınlıkçılar kadar samimi ve azimli?

Özellikle Müslümanların vicdanına sesleniyorum: Seri Katil’e karşı canını dişine katarak savaşan kim?

Aydınlıkçılar tabii!

Teoman Alili anlatmıştı: Bir sohbet esnasında Doğu Perinçek’e, “Ülkemizin yer altı servetleri nelerdir?” diye soruyorlar.

Aldıkları cevaba bakın:

“Ülkemizin yer altı servetlerinin başında, toprağın altındaki şehit kemikleri gelir!”

Vatan sevgisinin ve Vatanı savunma azminin bundan veciz bir ifadesi olabilir mi!

xxx xxx xxx

Kuran, antikapitalisttir ve hatta sosyalizmi önermektedir. (Bu konuyu ileride etraflıca işleyeceğiz.) Dolayısıyla Kuran’ın tam bir antiemperyalist olduğunu söylemek bir vicdan borcudur.

Bu açıdan da içim rahat; bakın neden:

Şimdi sizi samimi olmaya davet ediyorum.

Türkiye’de “antiemperyalist” deyince kim aklınıza geliyor?

AKP mi, CHP mi, MHP mi, BDP mi; kim?

Aydınlıkçılar tabii!

Daha önce dile getirmiştim, tekrarlamakta fayda var: Vatan savunması konusunda bugün ikinci planda kalması gereken siyasi düşünce farklılıklarını bir kenara koyalım.

Soru yine aynı:

Kim?

Seri Katil’e şirin görünmek için “emperyalizm” sözcüğünü ağzına almaya dahi korkan yukarıda saydığım partiler mi, yoksa Aydınlıkçılar mı?

Vatanımız dahil yirmi iki Ortadoğu ülkesinin sınırlarını değiştirmek için oluşturulan Büyük Ortadoğu Projesine kim karşı çıkıyor, bu emperyalist projeye karşı kim canını dişine takmış mücadele ediyor?

Aydınlıkçılar tabii.

xxx xxx xxx

Ve İslami aidiyette çok hassas bir konu:

Faiz!

Kuran’ı incelediğinizde, Allah’ın ve Elçi’sinin direkt savaş ilan ettiği tek bir zümre görürsünüz; ayete bakar mısınız:

“Ey iman sahipleri, Allah’tan korkun.Ve eğer inanıyorsanız ribadan geri kalanı bırakın. (Riba: Dar anlamda faiz. Y.Y.) Eğer bunu yapmazsanız, Allah’tan ve resulünden bir harp ilanı duymuş olun!” (Bakara 278, 279)

Allah’tan ve resulünden harp ilanı!

Bu hassas konuda da içim rahat.

Kapitalizmin meşru bir enstrümanı olan faize kim karşı; yukarıda saydığım partiler mi, Aydınlıkçılar mı? Allah ve resulü kime savaş ilan ediyor; Aydınlıkçılara mı, yukarıda saydığım faizci partilere mi?!.

Faizciler ve sıcak para komisyoncuları, borsanın %70’ini elinde tutanlar Türkiye’de kazandıkları faizden vergi bile vermiyorlar; kim bunun sorumlusu?!.

Aydınlıkçılar mı, AKP dahil sistem partileri mi?

Kim bu lanet borsaya karşı; sistem partileri mi, Aydınlıkçılar mı?

xxx xxx xxx

Bu kısa çalışmada özetlemeye çalıştığım meseleyi şöylece bir toparlarsak, bu fakir, Kuran’ın ekonomik hükümlerine ve bugünün en önemli meselesi olan Vatan savunması meselesine baktığında samimi ve azimli olarak -ne yazık ki- sadece Aydınlıkçıları görüyor.

Şu tespiti yapmakta fayda var: Aydınlıkçıların Kuran’a uymak gibi bir kaygıları olmayabilir; ama bu, Kuran’ın ekonomik hükümlerinin ve Vatan savunması meselesinin bu fedailer tarafından itibar gördüğü gerçeğini değiştirmez.

Kendi adıma söylüyorum:

Bırakın tüm geçmişimi inkâr etmeyi, Ulusal Kanal’da yazmakla; kapitalizmle mücadele ve Vatan savunması konusunda Aydınlıkçılarla mutabakat içinde olmakla, geçmişimle bütünleşiyor; tüm yaşamımın en onurlu, en haysiyetli, en mübarek dönemimi yaşıyorum.

Ne mutlu bana!

Selam olsun samimi Müslümanlara, selam olsun Aydınlıkçılara, selam olsun tüm vatanseverlere…

Allah’a emanet olun.

Yılmaz Yunak

ulusalkanal.com.tr

AMERİKAN EKONOMİSİ NASIL KURTULUR ?


Yeni ve ilginç bir ekonomi teorisi Amerika Birleşik Devletlerinde ortaya atıldı.

Teorinin sahibi Marc Faber adında bir Amerikalı.

Marc bir borsa analisti ve aynı zamanda girişimci, yatırımcı bir işadamı.

2008 yılı Haziran ayında Bush yönetimi krize giren Amerikan ekonomisini yeniden canlandırmak için bazı önlemler almıştı, ve Marc Faber de bu konuda bir bildiri kaleme almış ve bu mizah dolu yazıyı aylık raporunda yayınlamıştı :

*** Amerikan Federal Hükûmeti ekonomiyi yeniden canlandırmak için her bir Amerikan vatandaşına 600 $ tutarında bir parayı dağıtmayı karara bağlamış.

Benim sevgili Amerikalı vatandaşlarım:

Eğer bu parayı Wal-Mart’da harcarsak, para Çin’e gidecek,

Eğer bu parayı benzin almak için harcarsak, para Araplara gidecek,

Eğer bilgisayar alırsak, para Hindistan’a gidecek,

Eğer sebze, meyve alırsak para Meksika’ya, Honduras’a ve Guatemala’ya gidecek,

Eğer bir araba almayı düşünürsek bu para Japonya veya Almanya’ya gidecek,

Eğer hediyelik bir şeyler alırsak para Tayvan’a gidecek, ve bir kuruşu bile Amerikan ekonomisi için yarar sağlamayacak.

Bu parasal yardımı Amerikan ekonomisi içinde tutmanın tek yolu, parayı bira ve fahişelere harcamaktır. Sadece bu iki sektörde ulusal üretim yapabilmekteyiz.

Ben kendi adıma bu yolda faaliyet gösteriyorum… ***

Bu yazıyı okuyan bir İtalyan ekonomist şöyle bir yanıt verir:

*** Sevgili Marc,

Amerika’nın iktisadî durumu gerçekten pek iç açıcı değil.

Üzülerek bildiriyorum ki Budweiser bira fabrikasını da çok uluslu bir Brezilya şirketi olan Ambev satın aldı.

Böylece Amerikalılar için yalnızca orospular kalmış oluyor.

Eğer bu orospular da kazandıkları parayı çocuklarına göndermek isterlerse, bu para doğrudan buraya, yani Roma’daki İtalyan Millet Meclisi’ne gelir. Dünyada

en çok orospu çocuğu olan yer burasıdır!..

ALTEMUR KILIÇ : Barzaniler kimdir?..


Bugünlerde PKK ile mücadelede iktidar yine denenmişleri tekrar ediyor. Hala Barzani’den medet ve yardım umuyor. O Barzani ki, ayağındaki postalları ona biz giydirmiştik. Şimdi Ankara’da kırmızı halılarla karşılıyoruz kendisini. “Sıfırcı Hoca”ya, Barzani’yi yakından tanıyabilmesi için, onu çok iyi tanımış, araştırmacı yazar

Hulusi Turgut’un gözlemlerini okumasını tavsiye ediyorum kendisine. İşte, Barzani Belgeseli’nden özetler;

Amcasının Osmanlı’ya isyanını anlatıyor

Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani, amcası Abdüsselam Barzani’nin Osmanlı’ya isyanını “Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi” isimli kitabının

1. cildinde anlatırken, onun, Bab-ı âli’ye (Osmanlı devlet yönetimi) çektiği şu telgraf metnini de açıklıyor:

1- Kürt bölgelerinde, Kürtçe’nin resmî dil olarak kabul edilmesi,

2- Eğitimin Kürtçe yapılması

3- Kaymakamların, nahiye müdürlerinin ve diğer memurların Kürtçeyi iyi derecede bilenlerden tayin edilmeleri,

4- Devletin dini İslâm olması hasebiyle, mahkemelerde verilen hükümlerin, İslâm şeriatına göre verilmesi,

5- Vergiler (zorunlu hizmetlerin karşılığı olarak) eskiden olduğu şekliyle alınacak, ancak bunların Kürt bölgelerindeki yolların onarımı, okulların açılması için kullanılması.”

***

Mesut Barzani, söz konusu kitabında Osmanlı’nın, amcası ile uzlaşma talebinde bulunduğunu ileri sürüyor. Osmanlı arşiv belgelerinde ise, görüşme ve uzlaşma talebinin Barzan Şeyhi Abdüsselam’dan geldiği, hatta bu talebin İstanbul’da, Bakanlar Kurulu’nda görüşüldüğü açıklanıyor.

2 Ağustos 1909 tarihli Osmanlı belgesi

Kuzey Irak’ın Akra ilçesi ve Zibar bucağından bir grup vatandaş, Osmanlı İmparatorluğu Sadaret (Başbakanlık) makamına çektiği telgrafta, Barzan Şeyhi Abdüsselam Barzani’nin (Mesut Barzani’nin amcası) bölgede katliamlar yapıp, çevreyi yakıp yıktığını haber vermişler. Bu bilgiler, Osmanlı’nın İçişleri Bakanlığı kayıtlarına geçmiş.

1 Ekim 1909 tarihli Osmanlı belgesi

Musul Valiliği’nin, Barzan Şeyhi Abdüsselam Barzani’yi adım adım takip ettiği, İstanbul’a peş peşe gönderilen telgraflardan anlaşılıyor. Musul Valisi ve Kumandanı I. Ferik Mehmet Kâmil Paşa’nın imzasını taşıyan telgrafta, Barzani ve adamlarının yakalanarak, Musul’a gönderildikleri bildiriliyor.

Barzan Şeyhi Abdüsselam’a Osmanlı Nişanı

1909’dan itibaren Musul’daki Osmanlı ordusunu eylemleriyle meşgul eden Barzan Şeyhi Abdüsselam’a 17 Ağustos 1913’te Padişah Mehmet Reşad’ın irade-i seniyesi ile 4. dereceden Osmanlı Nişanı veriliyor.

Madalyalı Barzan Şeyhinin Yeni Eylemleri

Barzan Şeyhi Abdüsselam Barzani, bölgedeki eylemlerini sürdürüyor. 11 Haziran 1914 tarihli Osmanlı arşiv belgelerine göre, Barzani’nin adamları, Herki aşiretinin saldırısına uğruyor.

Barzan Şeyhine 1914’te idam kararı

Irak Kürtlerinin lideri Molla Mustafa’nın ağabeyi ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Başkanı Mesut Barzani’nin amcası, Osmanlı devleti vatandaşı Şeyh Abdüsselam Barzani; Musul Vilayeti bölgesinde kurduğu “Divanî” adlı gizli örgütle bölücülük yaptığı, 30 güvenlik görevlisini şehit ettiği ve hükümete karşı isyan hazırlığında olduğu gerekçesiyle 1914 yılında Musul’da idam ediliyor.

Aşiretin başına Şeyh Ahmet geçiyor

Abdüsselam Barzani’nin Musul’da idam edilmesi üzerine, kardeşi 18 yaşındaki Şeyh Ahmet, Barzan aşiretinin başına geçiyor. Şeyh Ahmet, Şubat 1925’te baş gösteren Şeyh Sait ayaklanmasından kısa bir süre önce, kardeşi Molla Mustafa Barzani’yi Türkiye’ye göndererek, Şeyh Abdülkadir ve Şeyh Sait Pirani ile görüşmesini sağlıyor. Bu bilgileri, Mesut Barzani “Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi” isimli kitabında açıklıyor.

Barzani’ye göre Sevr ve Lozan

Mesut Barzani, 10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti ile I. Dünya Savaşı’nın galibi olan devletler arasında imzalanan Sevr Antlaşması’nı şöyle değerlendiriyor: “Bu antlaşma, Kürtlerin talepleri açısından fevkalâde cesaret vericiydi. Bölgede, bağımsız bir Kürt devletinin kurulması için tüm şartlar oluşmuştu. Ancak, itilaf güçleri, bu defa 1923 tarihinde Lozan Antlaşması’nı imzalayarak, Sevr Antlaşması’nı geçersiz kıldılar. Böylece Kemalistler, Kürt Meselesi konusunda eskisinden daha güçlü bir konuma geldiler. Bu uğursuz antlaşmayla birlikte, Kürtlere verilen tüm sözler unutuldu, vaatler yerine getirilmedi; dolayısıyla Kürtlerin tüm beklentileri boşa çıktı.”

***

Şimdi günümüze gelelim… Barzani’den dostluk beklenemez. Ne var ki, Davutoğlu yukarıda anlattığımız gerçekleri bilmediği için, Barzani’nin ayağına gitmekte bir beis görmüyor

ALNI ÖPÜLESİ ASKER


Yoğun geçen kış koşullarında vazife başında olan Bolu Dağ Komando Tugayında görevli bir asker soğuktan donmamak için Karacasu Ağalan Yaylasında bir eve sığındı.

İşte evde bıraktığı o not:

“Ben Bolu Tugay Personeliyim. Hava kar yağışlı, fırtınalı ve soğuk olduğundan ben ve bir askerim evinizde 2.5 saat konakladık. Sobanızda 8-10 tane küçük odun yakarak ısındık. Her şeyi ilk haliyle bıraktım. 10 TL’de para bıraktım. Hakkınızı helal edin.”

Yayla evinde bulduğu notla gazetemize gelen Mehmet Günçiçek konuyla ilgili yaptığı açıklamada; “Notu okuyunca eşimle birlikte oturup ağladık. Lakin parayı görünce üzüldüm. Benim üç oğlum var ve ben bu vatana üç tane asker yetiştirdim. Bugün Allah bana yine bu vatana hizmet etme şansı vermiş ve o askerler soğuktan benim evime sığınmışlar. Ben o parayı nasıl alırım. O paraya hiç dokunmadık ve olduğu yerde duruyor. O ev ve yakılan odunlar askerlerimize nasıl ana sütü gibi helalse o parayı almakta bana o derece haramdır” ifadelerine yer verdi.

PKK Milletvekili de Kaçırdı: Terörünün Tasfiyesi AKP’nin Millete Borcudur!


PKK terör örgütü, 12 Ağustos 2012’de 30 yılı aşkın çıkış-tasfiye ve yeniden çıkış döneminde bir de milletvekili kaçırdı. Günümüzde olduğu gibi geçmişte de PKK’nın asker, öğretmen, kaymakam kaçırdığı olurdu.

1995-1996 döneminde Hakkâri’nin Şemdinli ilçesi Ortaklar Karakolu’na saldırı sonucu 15 asker şehit olmuş, 8 asker de PKK tarafından kaçırılmıştı. O sıra Van Belediye Başkanı olan, daha sonra Refah Partisi (FP) Van Milletvekili seçilen Fethullah Erbaş Irak kuzeyine giderek, kaçırılan askerleri kurtarmak istemişti. O dönemde PKK, “ayağına kadar gelen” Türk milletvekilini alıkoymamış, hatta hükümete mesaj göndermişti. Erbaş’tan aktarılan bilgilere göre, bu tek yanlı “aracılık” konusunda ne hükümetin, ne de RP yönetiminin talimatı yoktu!

12 Ağustos 2012’de kaçırılan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün olayı 2 açıdan önemlidir:

a. Anılan vekilin, terörün yeşerdiği yerdeki sözde yanlış “devlet uygulamalarını” eleştirmesi. (Yani devletin yanlış tavrı ile bölge halkının teröre itilmesi.)

b. PKK teröristlerinin silahlı terör faaliyetlerini eleştirisi.

CHP’nin Meclisi Toplama Girişimi

Aygün’ün yanında bulunanlara göre, “Aygün’ü birkaç gün alıkoyacakları” söylenmiş. Bunun anlamı; Aygün üzerinden CHP’yi muhatap alıp, CHP’ye bir mesaj vermek olabilir. Zira son günlerde CHP’nin tatildeki Meclis’i toplayıp, terörü sonlandırma girişimleri vardı.

CHP’nin bu girişimi “sağduyulu” bulunmasa da, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in (daha sonra yalanlamış!), “Birkaç Mehmetçik şehit oldu diye Meclisi mi toplayacağız!” şeklindeki şehitleri hiçe sayan ifadesinin söylenmemiş olması tercih edilir.

Öte yandan, CHP’nin terör için meclisi toplama girişimi, PKK terör örgütünün beslendiği şiddet ve reklama da çanak tutmaktadır. Mecliste bu konuda yapılacak her ifade, devleti bağlayıcı olabilecektir. Zira mecliste konuşulanlar, köy kahvesinden farklı olarak her harfiyle Meclis Tutanağı’na geçmektedir. Konuşmaların sonucunda devleti madden ve manen külfet altına sokabilecek ifadelerin gelmesi de kuvvetle muhtemeldir!

Milletvekilinin Muhtemel Kaçırılma Sebebi

Aygün’ün kaçırıldığı yer, Ovacık-Tunceli karayolunun 30. kilometresinde ve genelde PKK’nın sık sık yol kestiği bölgede imiş. Aygün, çok cesur bir insan olabilir. Ancak, her ne kadar millet tarafından seçilmişse de, yemin ettiği andan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin de “resmi” bir görevlisi, bir “devlet adamı”dır. Yani yaptığı ve yapmadığı her hareketten, sadece seçmenlerine karşı değil, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı da sorumludur.

PKK’nın bunu bilmemesi mümkün değildir. Eğer isterse, özellikle alan hâkimiyeti kurmak istediği Hakkâri, Şırnak ve kısmen Tunceli’deki insanlara ve sempatizanlarına “Türkiye Cumhuriyeti kendi milletvekilini dahi korumaktan aciz. İstediğimiz zaman, bu devletin vekilini bile kolaylıkla kaçırabiliriz!”, diyerek, propaganda malzemesi olarak kullanabilir. Üstelik Şemdinli bölgesindeki 120 civarındaki “büyük kaybından” sonra, yandaşlarına moral vermek için, özel olarak planlanmış olabilir. Zaten görgü tanıklarının ifadelerine göre, sadece vekilin arabası durdurulmuş ve adeta “seçilmiş” olan arabası bekleniyormuş!

AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002’den önce PKK’nın tasfiye süreci başlamıştı. O tarihlerde, elebaşı Öcalan’ın yakalanıp yargılandığı, kardeşi Osman Öcalan ve çok sayıda kadın-erkek teröristin örgütten ayrıldığı, PKK’nın tamamen Irak kuzeyine çekildiği, şehit sayılarının tek haneli sayılara indiği (2000, 2001’de polis şehit olmadığı) dikkate alındığında, terörün bugünkü duruma nasıl ulaştığından AKP’nin kaçacak yeri kalmamıştır.

10 yıldır tek başına ve çeşitli vaatlerle iktidardaki AKP, hala “30 yıldır terörle mücadele vs…” diyerek kimseyi kandıramaz. PKK’yı bitirmek AKP’nin boynunun borcudur. Üstelik “Açılım” rezaleti, “Oslo Müzakeresi”, “İmralı görüşmeleri” ile yanlışlarını pekiştirdi.

Sonuç

AKP’ye terörü söndürme konusunda hem parlamento çoğunluğu, hem de muhalefet (MHP) desteği var. Bu şans her zaman ele geçmez. “Açılım” sırasında taban desteğini (gündüz külahlı, gece silahlı) şekilde artıran örgüt, AKP’nin bir türlü kara harekatı yapmak istemediği Irak kuzeyinden istediği zaman Türkiye’ye girmekte ve “savunma”daki güvenlik güçlerine saldırmaktadır. 1990’lı yıllarda terörle mücadeledeki başarı “savunma” ile değil, “taarruz” ile alındı. Bu tekrar etüt edilmeli! Buna ilaveten tüm yurttaşlar için ihtiyaç olan “demokratikleşme” de sürdürülebilir.

Devlet adamları da devleti teröre karşı küçük düşürmemek için ihtiyatlı hareket etmelidir! Zira devlet adamı olduktan sonra, sadece kendisine ve ailesine karşı değil, millete ve devlete karşı da sorumludur!

http://www.turksam.org/tr/a2730.html

Hillary’den Emir Alanlar, KORKUN! / Banu AVAR


Hillary’den Emir Alanlar, KORKUN!

Hillary vasıl oldu, onlarca katil yüzlü araba ve yerli yabancı istihbarat elemanı şehri kapladı… Eli kanlı çeteler kâbus gibi Türkiye’nin Suriye’nin İran’ın Irak’ın üzerindeler.

Küresel merkezlerin tüm ajansları bu bölge üzerine dönen oyundan söz ediyor… Batının ‘derin’ adamları ‘plan’ı açıkça ortaya koyuyorlar…

PLAN 100 sene öncekiyle aynı!

Hedef Osmanlı pardon Türkiye… Ama öncelik Suriye’de!

Hesaba göre bu Suriye ‘ilmeği’, Türkiye ve İran’ı savaşa çekecek.. Sünni, Şii, Alevi, Hristiyan unsurlar, Arap, Dürzi, Kürt, Türk birbirini yiyecek… Bölge insanı ölecek!

BBC’de Jonathan Marcus alıntılıyor: ‘Batıya sadakatini ispatlamış ve dini radikalizmden uzak olan Kürt gruplar bu işten kazançlı çıkacak’!

http://www.bbc.co.uk/news/world-middle-east-19197169

Kürtler değil! ‘Batıya sadık Kürt gruplar’… Sahibinin sesi, eli kolu olanlar…Irak’da Talabani ve Barzani dışında onlarca aşiret vardı.. Batıya sadakatle bağlı olan bu ikisi, ‘ortamı’ temizledi, yalnız kendileri kaldı…

Plan değişmedi!

Sevr’den, parçalanmaktan sözedince ‘komplo teorisi’ diyenler şimdi göz ve kulaklarını iyi açsınlar.. Çünkü ‘Yeni Osmanlı’ diye şişirilen Türkiye’yi bekleyen ‘yeni Sevr’ yani Osmanlı’nın akibeti!.. Biz söylemiyoruz, pek bayıldıkları Batının akıl hocaları, batılı uzmanlar, batının ‘derin’ adamları söylüyor…

London School of Economics’den Prof. Fawaz Gerges, BBC’ye, Sevr’in yıldönümünde konuşuyor:

"1918’de Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasının ardından hayata geçirilen ve günümüz sınırlarını belirleyen Sykes-Picot sınırlarının yeniden çizilme ihtimali var." diyor!

Haritaya göz atın…

Sykes-Picot

Geçen yüzyılda aynı yol haritası izlenerek petrol coğrafyasına bir İsrail oturtulmuştu

21. yüzyılda birebir aynı yol izlenerek, İsrail’in yanına bir Kürdistan oturtulacak.. Bu hemen olmayacak, süreç 20-30 yıla yayılacak..

Sykes-Picot anlaşması 1916’da yapılmıştı, Sevr’den bir önceki gizli anlaşmaydı ve İngiliz ve Fransız imzacıların adını taşıyordu. Rus Çarlığı da anlaşmadan nemalanacaktı. Sovyet devriminde Çarlık Rusyası kasalarında bulunan gizli anlaşmalar Bolşeviklerin eline geçti ve belgeler Türkiye’ye sunuldu.

Anlaşma, Osmanlı topraklarından, kopartılacak parçaları belirliyordu. Gizli anlaşmaya göre;

İskenderun Filistin arası Fransa’nın, Filistin’le İran arasındaki bölge İngiltere’nin etki alanında olacaktı. İskenderun serbest bölge olacak, Filistin uluslar arası yönetime bırakılacaktı.

Sykes-Picot gizli anlaşmasında bölgede hangi aşirete nasıl bir destek sağlanacağı belirlenmişti. Bu süreç bugün izlenen emperyal yol haritasının aynısı gibi!

Osmanlı parçalandı, içinden Irak ve Ürdün çıktı

İngilizler Emir Hüseyin’e para ve silah desteği verecekti. (Bugün de Clinton, küresel teröristlere Esad’ı devirmek için 82 milyon dolar yardım yapıldığı açıkladı.)Destek verildi ve Haziran 1916’da Arap ayaklanması başladı. 4 ay sonra 2 kasım 1916’da Emir Hüseyin kendini Arap ülkeleri kralı ilan etti.

İngiltere ve Amerika 1 yıl sonra Filistin’de bir yahudi yurdu kurulmasını ve bunun Arap krallığının bir parçası olmasını karara bağladılar. Yüzyıl sürecek bir fitne tohumunu bu coğrafyaya oturttular…

Bu arada dünya paylaşım savaşı tüm vahşetiyle devam ediyordu. Emir Hüseyin İngiliz askerleriyle beraber Hicaz ve Filistin cephesinde Osmanlı askerlerini arkadan vurdu. Aynı bayrak altında yüzyıllar boyu yaşamış olanlar, emperyalizme biat eden hainler yüzünden düşman oldu.

Savaşın sonunda İngiltere Osmanlı’dan koparılan yeni ülkeleri ve krallarını dünyaya ilan etti.. Haritadaki yeni ülke Irak’dı, Faysal, kral olarak başa geçecekti. Bir başka yeni ülke Ürdün’dü. Bu kez kral Hüseyin’in oğlu 1. Abdullah tahta oturdu…

Hedef bir Sion devleti kurmaktı. 30 yıl sonra bu hayal gerçekleşti… İsrail’i ilk tanıyan devlet o yıllarda Batıya tamamen biat etmiş olan Türkiye oldu… Artık Ortadoğu düşmanlar yatağıydı!

100 yıllık ‘Plan’: ‘Kürdistan’

1920’deki Sevr Anlaşması bu anlaşmanın devamıdır. Anlaşmaya göre ‘uluslararası bir komisyon’ denetiminde ‘Kürt bölgeleri’ özerkleştirilecek, daha sonra Suriye, Irak, Türkiye sınırlarındaki Kürt aşiretler, Milletler Cemiyeti’ne özerklik için başvuruda bulunacaklardı… Başvuru derhal kabul edilecek, Türkiye ve diğer ülkeler sözkonusu bölgeler üzerindeki tüm hak ve sıfatlarını kaybedeceklerdi. Sonraki aşamada parçalar birleşecek ve büyük Kürdistan ‘uluslararası camia’ himayesinde petrol coğrafyasına oturtulacaktı.

Bugün yaşadıklarımız 100 yıllık bir plandır…

Bu emperyal hedefi, İsrail Moşe Dayan Kürt Araştırma Merkezi Başkanı Prof. Ofra Bengio BBC’ye şöyle özetlemiştir:

‘Bölgede dengeleri Kürt faktörü belirleyecektir… Kürtler, yıllardır batı ve ABD desteğini almış, onlara sadakatle bağlı olduklarını da ispatlamışlardır. Kürtlerin yaşadıkları ülkeler, birbirleriyle Kürt sorununun halledilmesi konusunda işbirliği içinde değillerdir ve Kürt unsurlar içinde bulundukları ülkeleri derin zaafa sürüklemektedir.’

Batıya sadık ‘bölücü unsurlar’

‘Kürt unsurlar’dan kasıt, ‘batıya sadık olan’ etnik memurlardır… Onlardan biri geçen gün konuştu ve batının kendisine verdiği 100 yıllık görevi tüm açıklığıyla dile getirdi: BDP milletvekili Adil Kurt, ‘Türkiye’de bir iç savaşın ayak sesleri bu coğrafyadan duyulmaya başlandı… Ey başbakan senden önce bizle kimler kimler uğraştı bize gücü yetmedi Senin çapın ne, gramın ne!’ anlamına gelen laflar etti…

Ey Erdoğan, 28 yıldır Kürdistan dağlarında süren bu savaş, eğer aklını başına almazsan Kürdistan sokaklarına, Türkiye ’nin metropollerine taşınmak üzeredir. Bunu bir tek tanımı vardır, bu bir iç savaştır.’ diye meydan okudu…

Her şeye efelenen Erdoğan, bu meydan okumaya karşı pek sessiz kaldı. ‘Seviyesiz generallere’ verip veriştirdiği gibi yapmadı, hiç sesini çıkarmadı.. O da biliyordu ki BDP/PKK’nın arkası sağlamdı… Washington, AKP, Barzani ve BDP’yi aynı anda ama değişik şekillerde destekliyordu…

BDP’li milletvekili başka şeyler de söyledi… ‘Arap Baharı ’ aktivistlerine verilen metni okuyor gibiydi…

‘Böyle devam ederse açık ve net söylüyorum bir iç savaş durumunda Türkiye ’deki ordu ikiye bölünecektir.Türk ordusu içerisinde silah taşıyan hiçbir Kürt genci o durumda kendi halkına karşı silah doğrultmayacaktır. Nasıl ki Mısır ’da, Libya’da, Kuzey Afrika ’da diktatörler gittiyse, orduları bölündüyse siz aynı akıbeti Mezopotamya’da Anadolu’da yaşayacaksınız. Kaybeden Kürtler değil, Türkiye olacaktır!’

Bunları söylerken ölen bir teröristin evinde taziyedeydi. Bu milletin sinir tellerini laçka etme taktiklerini psikolojik savaş ustası Vamık Volkan’dan almış olmalıydı. Sözleri, 6 Ağustos’da Charlie Rose’a mülakat veren ‘derin Amerikalı Henry Kissinger’ın, İngiliz bakanların, küresel çetenin merkezi CFR ‘uzmanları’nın diplomatik dilin kıvrılan patikaları arasında söyleyiverdikleriyle aynıydı…

Suriye’de sona yaklaşılmıştı.. Esad ya gidecek ya da Lazkiye civarında bir Alevi bölgesinde kendi krallığını kuracaktı… Türkiye sınırı Kürt ve Sünni grupların denetiminde olacaktı… Bu kaos sınırları aşacaktı…

Türkiye’yi karıştıracak unsur ‘Batıya sadık Kürtçüler’ olacaktı… Mezhep ayrışması tuz biber olacaktı…

Peki ya tüm bu planlar alt üst olursa!

BBC diplomasi muhabiri Marcus ayrıntıya giriyor: ‘Davutoğlu Suriye’yi PKKyı desteklemekle suçluyor ama durum çok daha karmaşık..Çünkü Suriye’deki Kürt oluşum, Türkiye’nin desteklediği ‘Suriye muhalefetinden’ de, Türkiye’deki iktidardan da nefret ediyor!’

bkz: Esad’ın Ortadoğu Satrancı! ‘Hiçbir şey göründüğü gibi değildir!’

Esad’ın satranç hamlesini kastediyordu…. Türkiye sınırını, Kürt Ulusal Birliği denetimine bıraktı… CIA denetimindeki El kaide ve İslami Cihad’a bağlı terör gruplarını halletsinler diye geri adım atmıştı…

London School of Economics’den Prof Gerges: ‘ Esad’ın aklında Kürt gruplara destek vermenin, Sünni Arap’ları zafiyete sürükleyeceği fikri olduğu kuvvetle muhtemel.’ değerlendirmesini yaptı.

Mülteci akınları tampon bölgeler oluşturur!

Şimdi Esad, İran ile işbirliği içinde emperyal saldırının öncü gücü olan Türkiye iktidarına ‘gel gel’ yapıyor… Bu tuzağa düşen Türkiye kendini korkunç bir çatışmanın tarafı olarak bulacak… Sadece Suriye topraklarında değil Türkiye sınırları içinde de saflar ayrışacak.. Bu kaosta, sivil halk oradan oraya savrulacak.. Mülteci kamplarına bol miktarda paralı asker ve istihbaratçı sızdı, onlar ellerindeki silahları efendilerinin istediği hedeflere doğrultacak…Tıpkı 100 yıl önce olduğu gibi, sınırlar belirsizleşecek, gri bölgeler, emperyal saldırı üslerini barındıracak, bölge ülkeleri arasına kamalar sokacak ve komşular arasındaki uçurumun ve acının simgesi olarak kalacak. Ürdün’de, Irak’da, Suriye’de Lübnan’da olduğu gibi…

Gri bölgeler süreç içinde ‘petrol haritasına göre’ ‘düzenlenecek’. O bölgeler içinde yaşayan Kürt, Türk, Suriyeli, Iraklı unsurlar Batının düzeneği dışına çıkarsa hangi etnik kökenden olursa olsun onlar yaşatılmayacak.. Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi yeni bir sınır belirlenecek… Libya’da olduğu gibi ülke ortadan 3’e kesilecek..

Petrol şirketleri, uyuşturucu baronları ve silah tüccarları kendi denetimlerinde küçük derebeylikler için aralarında anlaşacaklar..Tüm bunlar bayat hikayeler… Bunlar 1948’de İsrail kurulurken Filistinlilere yapıldı, Filistinli mülteciler zulümden kaçtı, çevre ülkelere aktı.

O ülkelerde gri bölgeler oluştu.. Sınırlar belirsizleşti.. Filistin’de yüzde 7 olan İsrail nüfusu hızla yüzde 50’ye çıktı.. İsrail devleti, Filistin’i silmiş Ortadoğu’ya kurulmuştu…

Toprağın asıl sahipleri, bugün gördüğünüz baskı ve zulüm altında ve duvarlarla çevrili alanlarda, toplama kamplarına tıkılan Kızılderililer gibi hapis kaldı! Yavaş yavaş yok olacaklar, kalanlar da ‘yaşamak’ için ‘İsrailli’ ya da ‘gibi’ olacaklardı…

Bugün ‘yeni dünya düzeni’, ‘bahar’ martavalıyla kapıya dayandı.. Bu ‘bahar’ şimdilik değilse bile, ‘az sonra’ Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu’nun da başını yiyecektir… Emperyalizm pis işlerine alet olanları bir süre sonra devreden çıkarır. Yerlerine taze kan kullanır. 40 yıl kullanılan Mübarek kafese atılmış, milyarlarca dolarına el konmuş, yerine Müslüman birader Mursi getirilmiştir. O da bir müddet kullanılacak sonra halkı daha iyi ‘oyalayacak’ başka bir aktör bulunacaktır. Eğer bir ülke emperyal odakların deli gömleğindeyse, durum budur!

Geçenlerde Ürdün Kralı’nın Amerikan televizyonuna verdiği mülakatı izlerken, gözlerindeki korkuyu yakaladım.. Amerikalı muhabirin karşısında sınavdaki çocuk gibi kelimeleri tartmasına, durmadan gözlerini kaçırmasına, Amerika’ya yaranacak mesajlar vermek için çırpınmasına baktım.… ‘Bahar’ her an kafasına inebilir, biliyordu.. Her şeyiyle Amerika’ya biat etmişti ama yetmiyordu.. Mültecileri nasıl buyur ettiğini, Suriye ordusuna ‘Ürdün ordusunun’ nasıl ateş açtığını ballandırarak anlattı.. Biraz da mali destek istedi, dilendi…

Ama geçen yüzyıl başının dünya hakimi, ‘İngiliz artıkları’ artık gidiciydi… Sıra ona da gelecekti. Suudlara da, Katar’a da… Ve küresel çete mensupları yeni kuklalara sahte gülücükler atacaklardı. Hillary’nin Erdoğan’a, Gül’e, Davutoğlu’na attığı o gülücükler köprüyü geçene, Suriye ‘pis’ işini halledene kadar geçerli… O ‘pis’ iş halledilirken tufan kopacak! Pis işe bulaşan herkesi de önüne katacak…

Bakın Prof. Gerges ne diyor:

‘Kürt sorunu daha uzun zaman bu coğrafyada hakim olacak. Ulusal sınırları aşacak ve 1918’de olduğu gibi yeni bir Sykes Picot haritasına yolaçacak..’

Emperyal odakların, ‘Surlar ülkesi’ Suriye’ye bu kadar zorlukla ve temkinli yaklaşmalarındaki en büyük neden, 100 yıllık planlarının, Türkiye- Irak- İran -Suriye dörtgeninde bir daha çıkamayacakları bir batağa saplanma olasılığından duydukları korkudur.. Bu coğrafya binlerce yıldır hain öğütmektedir.. Ve bazı eblehler tersini söylese de bu coğrafya sakinlerinin genetik hafızası ‘nisyan ile malul’ değildir! Gün geldiğinde yapacağını bilir!

Banu AVAR, 12 Ağustos 2012
banuavar

Saman Gazetesi / Ömer YILDIZ


Gazetenin; Amerika’da ki ismi "TODAY’s"

Bizde ki ismi "SAMAN"

Hastasıyım bir nevi…

Düzenli olarak okuduğum diyemeyeceğim, takip ettiğim kâğıt parçası… Her ne kadar iyi niyetli dostlarım kızıp, eleştirse de takip etmeye devam edeceğim.

Nedenine gelince; Milyonlarca Müslüman’ın kanını döken, bir o kadarına tecavüz eden, Müslümanların üzerine askerlerini işeten, İslamiyet’in en büyük düşmanı, kanla beslenen, girdiği-gittiği tüm ülkelerde soykırım ve işkence gerçekleştiren, Haçlı zihniyetli Amerika hakkında olumsuz bir haber görür müyüm beklentisi

Malum ben göremedim… Çünkü her şey tozpembe, ekonomi almış başını gitmiş biz bile zapt edemiyoruz yükselişimizi, kardeşlik türküleri söyleniyor ülkenin dört bir yanında, işsizlik söz konusu bile değil.

Varsa yoksa Amerika’nın “demokrasi aşkı.” Allah mazlum milletlere kurtarıcı olarak göndermiş sanırsınız okudukça…

Ve işte Türkiye’nin en çok "dağıtılan" gazetesinin iki gün önceki haberi:

"Dünyada ilk atom bombası saldırısının yapıldığı kent olan Hiroşima’da düzenlenen anma töreninde, dünyadaki tüm nükleer bombaların imha edilmesi çağrısında bulunuldu.

Hiroşima kentinin tamamına yakınının yok olmasına, 140 bin kişinin ölmesine neden olan saldırının merkez üssü yakınındaki Barış Parkı’nda bir araya gelen 50 bin kişinin hazır bulunduğu anma törenine, 70 kadar ülkeden gelen temsilciler katıldı."

Kim attı peki atom bombasını? Kenya mı? Etiyopya ya da Fil Dişi sahilleri mi?

Gaye Amerika’ya zeval gelmesin.

En arka sayfa da benim gördüğüm bu ayrıntıyı dağıttıkları güruhun anlamasını zaten bekleyemem.

Nasılsa tersten okununca "namaz" oluyor ya, Cuma günleri özel ek veriyor ya, dinci hükümeti baş tacı ediyor ya kimin umurunda Amerika’nın zulümlerine sessiz kalınması? Hangi okuyucusu sorgular ki bunu?

Takibime devam edeceğim… Her ne kadar yapılacak haber iki yıldır aynı olsa da…

Mesela yarın manşet "Balyoz Darbe Planı" ya da "Ergenekon Duruşması" olacak.

Var mısınız bahse?

Ömer YILDIZ
Yazıları Facebook’tan takip etmek için : http://www.facebook.com/mryldz46
Sayfa: https://www.facebook.com/omeryildizyazilari2

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: