Günlük arşivler: Ağustos 15, 2012

Savaşın Gerçek Karargahı Medyadır


Savaşın Gerçek Karargahı Medyadır

Bülent ESİNOĞLU

Yaşadığımız örtülü savaşların ve rejim değiştirme savaşlarının nasıl yapıldığını öğrendik.

Bu savaşlar önce medyada başlıyor.

CNN International ve BBC bir propaganda kampanyası başlatıyor. Arkasından, Avrupa ülkeleri medyaları katılıyor.

İran hariç, tüm Müslüman ülkeler, Amerikan denetiminde olduğu için, onların medyaları da propagandanın bir parçası oluyorlar.

Müslüman ülkelerde kurulu Amerikan televizyonları, alt edilecek ülkenin halklarına yoğun bir baskı uyguluyorlar.

Zaten var olan etnik ve mezhepsel ayırımlar kışkırtılıyor. Üstüne bir de, kitle imha silahları ve kimyasal silahlar yalanı ilave ediliyor.

Amerikan denetimindeki Müslüman ülkeler ve Avrupa ülkeleri ile beraber olan Amerika, bunlara “uluslar arasılaşmış” olma sıfatını veriyor. Dünyanın büyük bir kısmı Amerikan planının dışında olmasına karşı, hareket uluslar arası sıfat kazanmış oluyor.

Dünya kamuoyu belli bir seviyeye taşınınca, belli odaklar anketler düzenliyor.

Kamuoyu imalatını tamamlanması savaşın %70’inin kotarılması anlamına geliyor.

Gerçek savaş karargâhının medya olduğunu söyleyebiliriz.

Bu süreçte, CIA ve diğer gizli servis odakları medyayı yönlendirecek yalanlar ile besliyor.

Dün gece, CNN International Televizyonunda ibret verecek bir tartışmaya tanık oldum.

Sözde gazeteci olan, Cristian Amanpour, karşısında oturan, Amerikan Devletinin Dışişleri Bakan yardımcısı bir kadın vardı.(Üzgünüm ismini unutmuşum)

Konu; Suriye’ye müdahale edilmesiydi.

Cristiyan Amanpour, dışişleri yetkilisini, Suriye’ye müdahale konusunda Amerikanın yeterli etkinliği göstermediğinden şikâyet kar oluyordu.

Yetkili, “müdahalenin Libya’daki kadar kolay olmayacağını, şartların farklı olduğunu” söylüyor.

Yetkili ilave ediyor. “Muhalif guruplar arasında birlik yok, farlı guruplar Esad’a karşı savaşıyor” diyor.

Amanpour, “olsun Yugoslavya’da da farlı guruplar vardı”. Diyor.

Yetkili, “NATO ülkeleri arasında birlik vardı” ,”Burada(Suriye) farlı guruplar var” diyor.

Amanpour, “Amerika kendi başına müdahale etsin” diyor.

Yetkili ise, “bu durumda Rusya ve Çin devreye girecek” diyor.

Amanpour, telefon bağlantısı ile Jon Mc. Cain’i televizyona alıyor.

McCain ise, “Türkiye de hazır, müdahale etmenin tam zamanıdır” diyor.

Bu tartışma devam ederken, Suriye’den muhaliflerin verdiği vahşet görüntüleri veriliyor.

Bu tartışmayı şunun için naklettim.

Amerikan derin devletinin, bir sözcüsü olan Amanpour, Dışişleri Bakan Yardımcısının üzerinde bir konumda olduğunu görmek, seçilmişlerin, ne kadar da zavallı durumda olduğunu anlamak için yeterlidir.

Amerika’da gerçek iktidarın, yani para sahiplerinin gerçek temsilcilerinin medya kuruluşlarında, savaşın karargahında olmalarını anlamak gerekiyor.

Şimdilerde, Amerika’da müdahale edelim mi, etmeyelim mi anketleri yapılıyor.

16.8.2012, bulentesinoglu

Cryptome unveils Datamaxx NYPD Microsoft Spying


Cryptome unveils Datamaxx NYPD Microsoft Spying.pdf

Atatürk’ün gece vakti habersiz misafirliğe gitme nedeni… inanılmaz!


"İcra eden, tatbik eden, karar verenden daima daha kuvvetlidir." Mustafa Kemal Atatürk

Kaynak:Prof. Herbert Melzig Atatürk’ten Neşredilmiş Hatıralar-İstanbul Ekspress Gazetesi, 1952 Tefrika

Stalin’in Sovyetler Birliği’nin başında olduğu dönemler… Sovyetlerin Ankara Büyükelçisi ünlü bir diplomat Karakan… 1917 Ekim Devrimi’nin yıldönümlerinden birinin sabahında Stalin, son derece sivri, anlamsız ve onur kırıcı bir demeç veriyor. Bu demecinde aynen şunları söylüyor:
"Herkes bilsin ki, Rus Milleti; Boğazlarla, Ardahan’ı ele geçirmekten asla vazgeçmeyecektir. Çok yakın bir zamanda bu davalarımızı halletmiş olacağımızı şimdiden müjdeliyorum…"

Aynı gece Ankara’da Sovyet Büyükelçiliği’nde de ihtilalin yıldönümü kutlamaları yapılıyor. Cumhurbaşkanımız Mustafa Kemal Atatürk, gece yarısına doğru Stalin’in bu densiz demecinden haberdar oluyor ve maiyetine emrediyor:

"Arabaları hazırlayın gidiyorum."

"Paşamız bu saatte nereye gidecekler?"

" Sovyet Sefareti’ne."

Mahiyetin etekleri tutuşur çünkü olayı kavrarlar, içlerinden birisi Atatürk’e:

"Paşa hazretleri nasıl olur? Protokolsüz mü? Siz devlet başkanısınız, protokolsüz nasıl gidersiniz?"

"Ben protokol falan dinlemiyorum çocuk. Stalin vatanımın topraklarına göz dikmiş, sen bana protokolden söz ediyorsun. Hazırlayın arabaları." diye cevap verir.

Büyük önderimiz ve arabalar hazırlanır. Atatürk ve maiyeti, Sovyet sefaretinin kapısına dayanır. Ulu önderimiz yüzü asık bir şekilde yukarı çıkar ve o sırada sefarette büyük bir balo vardır. Atatürk kendisini karşılayan Büyükelçi Karakan’ı görünce:

"Merhaba Karakan" der ve aynı sert ifadeyle devam eder. "Rahatsız ettik ama sen benim şahsi dostumsun, kusurumuza bakmazsın. Bir hususu esasından anlamaya geldim."

"Emredin Sayın Başkan"

"Ajanstan öğrendiğime göre, başbakanınız Stalin, Ardahan’la Boğazları istemiş, kararı katiymiş… Pek yakın bir gelecekte bu kararını uygulayacakmış. Tam böyle söyleyip söylemediğini bilemem ama buna benzer şeyler söylemiş. Tabii ki bu nutkun da bir sureti sende vardır. Getir bakalım şunu da işin aslını faslını iyi anlayalım."

Stalin’in nutku getirilir. Atatürk metnin o kısmını yanındakilere kelime kelime tercüme ettirir. Nutuk ajanstan geçen metin ile aynıdır. Atatürk sorar:
"Karakan, sefaret telsizinden derhal Stalin’i bulduracaksın. Bu beyannatından vazgeçip geçmediğini sorduracaksın. Başbakanın tükürdüğünü yalayacak, yalamazsa ben yapacağımı bilirim. Bu cevap bu gece gelecek çünkü benim senin başbakanından daha önemli kararım var. İstediğim cevabıalmadan sefaretinizden dışarı adım atmam. Eğer cevap istemediğim şekilde gelirse bil ki buradan çıkıp doğru Rus sınırına gideceğim…"

Karakan çaresizlik içinde telsizin başına koşar ve Atatürk’ün söylediklerini aynen nakleder. Stalin’den gelen cevap büyük önderimizi tatmin eder çünkü cevapta aynen şöyle söylenmektedir. "Stalin sürçü lisan eylemiştir. Boğazlar’la Ardahan’ı almak gibi bir arzusu katiyetle yoktur…"

Atatürk cevabı okuduktan sonra Rus Büyükelçisi Karakan’a hitaben; "Karakan seni geri çağırırlar ve yaşatmazlar. Uzun süredir tanışıyoruz, istersen bize iltica et."

Karakan bu teklife olumsuz cevap verir ve cevabı telgraftan hemen sonra bir telgrafla geri çağrıldığını açıklayarak: "Teşekkür ederim. Sizi tanımış olmam bile kafidir ancak memleketinizdeki vazifem sona ermiştir. Yarın hareket edeceğim."Atatürk fazla ısrar etmez ve Çankaya’ya döner.

On gün sonra şöyle bir haber gelir. Sovyetler Birliği’nin eski Ankara Büyükelçisi Karakan fırında yakılmak suretiyle idam edilmiştir.

Devlet adamı söylentiye bile tahammül edemeyip,Rus Konsolosluğun basıp hesap sorarken,şimdikiler altın tepside sunuyorlar binbir emekle meydana getirilen memleketin değerlerini…Rahmetli Atatürk Diyarbakır’ı kapsayan Kürt devleti haritasını görseydi o haritayı, çizenlere duvara asanlara, yayınlayanlara ve de bu duruma aldırmayanlara yedirirdi!

Şahin Erkenez

Senaryolar, üstü çizilenler ve ağaca sorulur mu?


Ülkemizin geçirdiği badireleri yakından izleyen ve olayları tartıp, perde arkasına bakarak yorumlayan bir yakın dostumun mektubu aşağıda. Ekleyecek hiçbir şey yok.

Amerika Birleşik Devletleri 1944’den bu yana dünyanın gidişatına yön veren bir devlettir.

Japonya’nın anayasasını yazmış, halı bombalama metoduyla haritasını değiştirdiği Avrupa’yı Marshall planıyla ayağa kaldırmış, soğuk savaşı bitirmiş, Orta ve Güney Amerika’da istemediği hükumetleri devirmiş, Ortadoğu’da amaçladığı sistemleri kurma yolunda epeyce mesafe almış, yedi okyanusta bayrak gezdiren gemilere, uçaklara, askeri üslere sahip olmuş bir devlettir.

Dünyada geçerli para birimi olan yeşil banknot onundur. İngilizce lisanı dünyada her yerinde bilinen, bilmeyenlerin öğrenmeye çalıştığı bir dildir. En baba üniversiteler, araştırma merkezleri, oralarda çalışan en üstün insanlar Amerika’dadır.

İşte bu Amerika’nın, elbette Türkiye için de hazırladığı planlar ve yazdığı senaryolar olması gerekir.

Türkiye’de biz bunları bilemeyiz, sadece tahmin edebiliriz. Ve hatta Türkiye’yi yönetenler de bu senaryo ve planların tamamından haberdar olamayabilirler. Çünkü senaryolar da zaman içinde yenilenebilmektedir. Dizi filmlerde sık sık karşılaşıldığı gibi, geçen sezonda oynayan aktörler, bu sezonun dizilerinde yer alamayabilirler. Bu bir yerde, şartların değişmesi ile ilgilidir. Ancak muhakkak olan şudur ki, senaryonun bir belkemiği vardır ve o değişmez. Örneğin “Gone With The Wind” filminin senaryosunun belkemiği, Amerikan iç savaşını ve bundan sonraki İkinci Kuruluş Devrini anlatır. Burada başrolün, önce Gary Cooper’ın oynaması öngörülmüş fakat sonra (galiba para meselesinden) Clark Gable seçilmiştir. Baş kadın aktris için de birçok oyuncu arasından Vivian Leigh seçilmiştir ki kendisi o tarihte çok meşhur bir aktris değildi. Barbara Stanwyck, Joan Fontaine gibi daha büyük yıldızlar vardı.

Amerika, Türkiye senaryolarında rol alan ve alacak aktörleri mutlaka belirlemiş ve yetiştirmiştir. Ben Aygaz’da çalışırken biliyorum; Koç Holding’in böyle personel planları vardı. Örneğin ben işten ayrılsam, ya da ölsem, yerime kim geçecek, belirlenmişti. Aynı sistem Pirelli’de de vardı. Bir yedek bir de yedeğin yedeği. Ayrıca aynı arabaya iki müdürden fazla müdür binemez, üçüncü ayrı araçla giderdi.

Dün akşam RAI STORIA kanalında bir film vardı; filmin konusu "JOSEPH STALİN" idi. Adamın doğumundan itibaren hayatı anlatıldı. 40 milyon kişiyi Gulag kamplarına göndermiş, bunların 20 milyonu ölmüş. 1922 de parti genel sekreteri olmuş, 1924 de Lenin ölünce iktidara geçmiş, bir köylü toplumundan bir endüstri toplumu yaratmış, o zamanki kuvvetli devletlere, Fransa, İngiltere, Almanya rağmen ve karşı, büyük bir askeri ve siyasi güç elde etmiş, dünya çapında politikalar hazırlamış bir adam. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın canına okumuş, pençesini Doğu Avrupa’ya geçirmişti.

Filmde Stalin, ağzında piposu, asık suratla, ölüme gönderilecek insanların, daktilo sayfası şeklinde yazdırılmış listesini imzalıyordu; isimleri teker teker inceliyor ve bazılarının üstünü kırmızı kalemle çiziyordu; bunlar ölümden kurtulacak olanlardı.

Düşünebiliyor musun… O insanın hayatı kırmızı bir çizgiye bağlı…

Eminim ki, Türkiye’de de bazı kişiler, Silivri’ye kimin gönderileceği listelerini böyle çiziyorlar. Tıpkı bundan önce Veli Küçük gibi adamların da hazırlanan listeleri çizdiği gibi…

Türkiye’nin bugünkü durumu, siyaseti, Amerika’nın istediği biçime getirilmiştir. Bundan sonra da öyle devam edecektir. Buna muhalif sesler, usulünce kısılacaktır.

Sen bahçendeki meyve ağaçlarını sonbaharda budarken neyi amaçlıyorsun? Bir dahaki sene daha iyi verim ve ürün almayı değil mi? Bunu yaparken ağaca “sen ne istiyorsun?” diye hiç sordun mu???

‘Dörtte Bir Ermeni Kanı!’ / Hasan DEMİR


‘Dörtte Bir Ermeni Kanı!’

Yıl 1976. O tarihte Amerika’da yaşayan Leyla Umar, uzun süre kaldığı Kuzey Amerika’nın güneyini de görüp bölge liderleri ve güneyin önemli insanları ile röportajlar yapmak ister.

Bunun için de zamanın Türkiye Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in delaletiyle Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e gider. Arjantin’in Cumhuriyet gazetesi diyebileceğimiz La Nacion Yazı İşleri Müdürü, Leyla Umar’la bir röportaj yapmak istemektedir.

Sonrasını Umar’ın kendi kaleminden okuyalım:

“La Nacion’un yazı işleri müdürü beni aşırı bir nezaketle karşıladı ve sıradan sorularla meslek yaşamıma dair notlar aldı. Röportajın bittiğini hissedince ayağa kalkıp veda etmek için elimi uzattım.

Elim havada kaldı. O nazik adam beni koltuğa iterek oturttu. Gözleri korkunç bir kinle karardı. Ağzından tükürükler saçıldı ve kükredi:

-Asıl röportaj şimdi başlıyor. Benim annem Türkiye’den göç eden bir Ermeni…

Aslında ben dörtte bir Ermeni’yim. Ama o dörtte bir Ermeni kanımla Türklerden nefret ederek büyüdüm. Biz Ermeniler, Yunanlılar ve Kürtlerle anlaştık. Birleşip başınıza öyle bir çorap öreceğiz ki Türkiye bu dertten hiçbir zaman kurtulamayacak!”

Biz şimdi 2012 yılındayız.

Aradan 36 yıl geçmiş. Damarlarında “dörtte bir Ermeni kanı” dolaşan La Nacion Yazı İşleri Müdürünün “başımıza ördüklerini söylediği çorap”ı hâlâ çıkartamamışız. Çünkü o çorabı örenlerin başında şimdi “Arap Baharı” olarak adını değiştirdikleri “Büyük Ortadoğu Projesi”nin mimarları var.

ABD var.
Fransa var.
İtalya var.
İngiltere var.

PKK’yı onlar kurdu. Siz o silahların Kalaşinkof olduklarına bakmayınız, teröristlerin ellerine o Kalaşinkofları, Saddam’ın depolarından alarak Irak üzerinden ABD verdi. Mayınlar İtalya’dan, eğitim İsrail ve Yunanistan’dan, paralar, haraç, eroin ve sigara ticareti ve tefecilikler AB ülkelerinden sağlandı. Ve Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı tuttu Türkiye’nin başına bu çorabı örenlerin, Türkiye’yi parçalama planlarının anası olan Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eş Başkanlığı’nı üstlendi, üstelik bununla gurur da duydu.

Şimdi çıkmış Şemdinli ve çevresindeki PKK saldırılarını Suriye’nin desteğine bağlamak istiyor…

Kardeş kardeş geçinirken Suriye’nin içişlerine niye böyle müdahil oldun, seni buna kim icbar etti, asıl sen onu söyle? Bütün dünyanın bildiği; PKK’nın ABD, AB ve İsrail desteğini niye örtmeye çalışıyorsun? Niye, Esad’a söylediğinin binden birini Mehmetçiğin başına çuval bile geçiren beyzbol sopalı Obama’ya,
AB’nin diğer liderlerine söylemiyor; söyleyemiyorsun?..

Yazarlara, o yazarları çalıştıran gazete patronlarına, elindeki devlet gücünü kullanarak had bildirmek elbette kolay. İyi de İsrail, Mavi Marmara’da onlarca vatandaşımızı yaraladı ve katletti, Suriye uçağımızı düşürdü, ne yapabildiniz? Düşmanın adını açıkça söylemekten çekiniyorsanız, milletinize güvenmiyorsunuz demektir. Bu millet sizin söyleyemediklerinizin gerçek düşmanları olduğunu, amma sizin düşman olduğunu kabullendirmek için çırpındığınız Suriye ile hiçbir düşmanlığının bulunmadığını çok iyi biliyor. Haçlı ittifakı ile birlikte hareket ederek Müslüman’a kurşun sıkılmasına kimsenin vicdanı el vermiyor. Esad, halkına zulmediyormuş, yabancı eller karıştırmadan önce Suriye’de iç savaş mı vardı?
Suriye’de demokrasi yokmuş!

Erklerin tek elde toplandığı Türkiye’de seçimler yapılıyor tamam da, peki o Türkiye’de demokrasi var mı? “Şimdilik müsaade ettiklerinizin” dışında kim özgürce yazabiliyor, konuşabiliyor?

Hasan DEMİR, 14 Ağustos 2012
hasandemir54

Barzani ve Talabani’nin Burs Verdiği Öğrenciler… / Arslan BULUT


Barzani ve Talabani’nin Burs Verdiği Öğrenciler…

İnternet’ten gönderilen, Mardin’deki Artuklu Üniversitesi ile İngiltere’nin Exeter Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenledikleri faaliyetlerle ilgili bir yazıda, 2007 yılında yaptığım bir incelemenin kaynak gösterilmeden kullanıldığını gördüm. Konu önemliydi…

Cumhurbaşkanı adaylığı açıklanmadan bir hafta önce Abdullah Gül’ün İngiltere eğitimi üzerinde bir inceleme yazısı yayınlamış ve bu arada Exeter Üniversitesi hakkında bilgiler vermiştim. İnceleme özetle şöyle başlıyordu:

“İngiltere’de bir Exeter Üniversitesi vardır. İngiliz üniversiteleri arasında ‘Kürt Araştırmaları Enstitüsü’ olan tek yüksek öğretim kurumudur. Exeter Üniversitesi’nde ayrıca Arap ve İslâmi Araştırmalar Enstitüsü de bulunuyor! Başında, Abdullah Gül’e fahri doktora unvanı veren Tim Niblock vardır.

İngiliz istihbarat servislerinin yurt dışı görevlere gönderilecek ajanlarının önemli bir bölümü Exeter Üniversitesi’nde eğitim görür. Ayrıca Arap ve İslâm Dünyası ile Kürtler hakkında uzmanlaşması gereken İngiliz ajanlar da bu üniversitenin hocaları tarafından eğitilir. Üniversite yayınlarında, Irak’ın kuzeyinden ‘Irak Kürdistanı’ diye söz edilir!

Exeter Üniversitesi’nden mezun olan veya doktorasını burada yapan kişileri, daha sonra özellikle İslâm ülkelerinde önemli ekonomik ve siyasi kuruluşların başında veya devlet görevlerinde görmek mümkündür. Mesela İslâm Kalkınma Bankası’nın bütün önemli yöneticileri Exeter Üniversitesi’nde yüksek lisans veya doktora yapmıştır!

Abdullah Gül, Fehmi Koru, Şükrü Karatepe, Durmuş Yılmaz, Ekmeleddin İhsanoğu da Exeter’de eğitim görmüştür.
Exeter Üniversitesi, ‘dinlerarası diyalog’un kurgulanmasında da vardır.”

***

Peki Artuklu Üniversitesi ne yapıyor? Artuklu Türk Devletinin adını taşıyan üniversite, 2011 yılı Ocak ayında “Kürtçede Akademik Deneyim ve Kürdoloji Çalışmaları” konulu bir sempozyum düzenlendi.

Kürtçeyi seçmeli ders olarak veren İngiltere’nin Exeter Üniversitesi’nden öğretim görevlilerinin de katıldığı sempozyumun açılış konuşmasını yapan Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Serdar Bedii Omay, “Fransa’da, İsveç’te, Rusya’da ve dünyada nerede Kürdoloji adına üretilen bir ürün varsa, orada bunu üretenlerle iletişim içerisinde olacağız” dedi.

Bilindiği gibi Avrupa’da bütün Kürdoloji enstitüleri, Kürtleri önce Osmanlı devletinin, sonra da Türkiye’nin bir unsuru olmaktan çıkarmak amacı ile kurulmuştur. Dolayısıyla yaptıkları çalışmalar, yazdırdıkları eserler, büyük ölçüde bu hedefe dönüktür ve bilimsel sayılamaz.

İngiliz gizli servisinin İslam dünyasında görev yapacak elemanlarını yetiştiren bir üniversite ile “Kürdoloji” konusunda işbirliği yapmak ise gerçekte aleni istihbarat faaliyetidir.

Nitekim sempozyumun, “Mardin Artuklu ve Exeter Üniversitelerinde Kürdoloji Tecrübesi” konulu ilk oturumunda Exeter Üniversitesi Kürdoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Christine Allison, Kürtçe yaptığı konuşmasında “Öğrencilere burs vermek üzere başta Neçirvan Barzani ve Celal Talabani’den para desteği aldık” dedi. Herhalde kendi üniversitesindeki öğrencileri kastediyordu..

***

Artuklu Üniversitesi’nin İnternet sitesinde yayınlanan bir habere göre 26-29 Mayıs 2011 tarihleri arasında, Mardin Artuklu Üniversitesi, İngiltere Exeter Üniversitesi ve İran Mofid Üniversitesi’nden gelen akademisyenlerin katılımıyla “Post-Sekülerizm ve Dinin Rolü: Hıristiyan ve İslam Diyaloğu için Öneriler” başlıklı üç günlük çalıştay yapıldı!

Aynı sitedeki “Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü” imzalı başka bir habere göre de 19-24 Haziran 2011 tarihlerinde Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü başkanlığında bir heyet, İngiltere’nin Exeter ve Oxford Üniversitelerine akademik bir gezi gerçekleştirdi. Gezide her iki üniversite ile ortak projeler gerçekleştirme yönünde kararlar alındı. Gezide ayrıca, Artuklu Üniversitesi’nde çalışmak isteyen akademisyenler ile iş görüşmeleri de yapıldı.

Yani İngiltere; iki asır önce başlattığı Kürdoloji faaliyetlerini, Suriye’nin kuzeyinde “Batı Kürdistan”ın ortaya çıkarıldığı bir dönemde ve sınırın Türkiye tarafında Artuklu Üniversitesi’ne sözde bilimsel katkı yaparak sürdürüyor. Bütün bu çalışmalar AKP iktidarının ‘Kürt Açılımı’ ile hızlandı ve devam ediyor.

Cehenneme giden yollar işte böyle döşeniyor…

Arslan BULUT, 14 Ağustos 2012

Fay Hattı / Türker ERTÜRK /// CC : @orsatramola


Fay Hattı

Suriye Güvenlik Güçleri artık Halep’e ve varoşlarına hakim. Ama bu iş durulur mu? Şimdilik zor gözüküyor. Suriye’deki çatışmalar 17 aydır artarak devam ediyor. Çok sağlıklı olmasa da can kayıplarının 21 bin civarında olduğu tahmin ediliyor.

Küresel ve bölgesel aktörlerin desteğini alan İslamcı profesyonel militanlar önce bölgeye sonra Suriye’ye uçak uçak, kamyon kamyon ve tabur tabur taşınıyor. Para ve silah desteğini Suudi Arabistan ve Katar, üs ve eğitim desteğini ise bir zamanlar Atatürk’ün “ Yurtta barış, dünyada barış “ ilkesini dış politikasının düsturu yapmış Türkiye sağlamaktadır.

El Kaide Militanlarının ve Cihatçıların Hatay’a uçaklarla getirildiği buradan kamplara taşındığı ve eğitildikten sonra Suriye’ye savaşa yollandığı Batı basınının da bile yazılmakta. Sadece bizim mütareke basınımızda bunları bulamazsınız.

Emperyalizmin maşası Müslümanlar kim?

Bu militanlar dünyanın her tarafından geliyorlar. Afganistan, Pakistan, Yemen, Suudi Arabistan, Umman, Mısır, Ürdün hatta Türkiye’den bile var. Kimisi para, kimisi macera, kimisi de İslam adına savaşmak ve Müslümanları Nusayri zulmünden kurtarmak için geliyor. Ama hiçbiri aslında İslam’a ve Müslümanlara en büyük kötülüğü yaptığının ve emperyalizmin maşası olup onun çıkarlarına hizmet ettiğinin sanırım farkında değil.

Halep varoşlarında Suriye Güvenlik Güçleri ile savaşan militanlar “ Buraya İslam’ı savunmak ve sizi korumak için geldik ama siz evlerinizde oturuyor bize katılmıyorsunuz “ diye bağırıyorlarmış bir yandan da ateş ederken. Bu örnek, Halep’te yaşayan Sünni halkın ezici çoğunluğunun muhalifler denen teröristlere destek vermediğinin açık kanıtıdır.

Suriye’deki bu gayri ahlaki ve gayri insani savaş her geçen gün savaşan taraflarca daha hunharca ve vahşice olmaya başladı. Peki, kim bunun sorumlusu?

Yol haritası vermek için geldi

Geçtiğimiz cumartesi günü ABD Dışişleri Bakanı Clinton ülkemize geldi. “ Clinton ne dedi? Davutoğlu ile ne konuştu? ABD’nin amacı ne? “ soruları medyada dolaşıyor ve bu konuda çeşitli yorumlar yapılıyor. Hiç şüpheniz olmasın Suriye konusunda Türkiye’nin ne yapacağı ile ilgili olarak yol haritası vermek için geldi. Tabii ki bunu benim size ifade ettiğim gibi yalın ama biraz da kaba sayılabilecek üslupla yapmıyorlar. Daha nazik, sanki beraber karar alıyormuş gibi ikna ederek yapıyorlar. Clinton gelmeden Başkan Obama sopayı Atlantik ötesinden daha önceden gösterdi zaten. Anlamı çok açık; işbirliğinden vazgeçersen Menderes’in ve askerlerin başına gelenleri sende yaşarsın.

Halep’te Esad yanlısı güçlerin duruma hakim olmasından sonra ABD, vekilleri aracılığı ile Suriye’de rejim değişikliğine yönelik olarak sürdürdüğü savaşa hız vermiş ve bu savaşın finansman desteğini artırmıştır. Ayrıca Washington geçtiğimiz Cuma günü bu savaşta Suriye’yi kaynaksız bırakmak, fakirleştirmek ve mücadeleye devam azim ve iradesini yıkabilmek için yeni yaptırım kararları almıştır. Yeni yaptırım kararlarına Suriye’nin petrol şirketi Sytrol dahil edilmiş ve müttefikleri olan Hizbullah ve İran’a karşı uygulanan yaptırımlar daha da sıkılaştırılmıştır.

Uçuşa yasak bölge şart

Suriye Ulusal Konseyi lideri Abdülbasit Şeyda
“ ABD anladı ki uçuşa yasak bölge olmadan isyanın başarılı olması mümkün değil. Çünkü Esad hava üstünlüğü ile oluşturulan kurtarılmış bölgeleri eziyor “ açıklamasında bulundu. Gerçekten de Suriye sahip olduğu taarruz helikopterleri ve darbe uçakları ile teröristler tarafından oluşturulan ve büyütülmek istenen direnç noktalarını yok ediyor. İsyancıların en çok ihtiyaç duyduğu şey uçuşa yasak bölge uygulaması.
Uçuşa yasak bölge uygulaması geçen yıl NATO ve İşbirlikçi Arap’lar tarafından Libya’da uygulandı. Suriye’de de uygulanmak isteniyor ama Rusya ve Çin buna şiddetle muhalefet ediyor.

ABD ve Türkiye şu anda BM Güvenli Konseyi kararı olmadan Türk Ordusu Kuzey Suriye’ye “ PKK terörünün ve Foça saldırısının arkasında Esad var “ bahanesi ile nasıl girer ve belli bölgelerde “ Güvenlikli bölge cepleri “ nasıl oluşturur ve ceplerin üzerindeki uçuşa yasak bölge nasıl gerçekleştirir onun peşinde. ABD açısından sorun şu; Kuzey Suriye’ye girecek Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PYD’ye ve Barzani’nin bu bölgedeki gelişmekte olan etkinliğine karşı tedbir alabileceği korkusu. Çünkü Barzani, PKK ve onun yan kuruluşu PYD, ABD’nin Ortadoğu’da yapmak istediği onarım faaliyetleri için oluşturduğu takım çantasının şimdilik vazgeçilmez alet ve edevatlarıdır.

Stinger’ler yolda geliyor!

Suriye’ye savaşa gönderilen teröristlerin başarılı olması için uçuşa yasak bölge uygulamasının şart olduğu bu gerçekleştirilene kadar ise onları hava savunma silahları ile takviye etmenin gerekli olduğu kararı verilmiştir. İlk planda 500 adet omuzdan atılabilir Stinger hava savunma füzesine ihtiyaç duyulmaktadır. Şu anda bunun eğitimi ve Suriye’ye intikal ettirilmesi faaliyetleri devam etmektedir. Bu arada karşı tarafta boş durmuyor. Rusya Suriye’ye ısıya güdümlü Stinger füzelerini başarısız kılmak için aldatıcılar ( Decoy ) vermiştir.

Sevgili okurlar Suriye’ye müdahale Irak’a ve Libya’ya müdahaleye benzemez. Ortadoğu’nun etnik, dinsel ve mezhepsel fay hatlarının düğüm noktası Osmanlı’daki adıyla Şam coğrafyasındadır. Suriye’de hızlı bir rejim değişikliği, kaos ve bölünme bu fayı tetikler. Türkiye dahil tüm bölge bunun altında kalır.

Türker ERTÜRK, 14 Ağustos 2012

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: