Günlük arşivler: Ağustos 23, 2012

Katar’ın Bölgesel Gelişmelerdeki Tavrı


Muhammed Dehkani

Katar, toprak genişliğinden yoksun, yeterli nüfusu bulunmayan ve boy gösterecek gerekli askeri gücü olmayan, ama her şey bir yana tamamen korumasız 11 bin kilometrekarelik bir ülkedir. Katar gibi küçük bir ülkenin bölgesel ve uluslararası alanda temel bir rol oynamasına engel olan bir korumasızlıktır halidir bu. Fakat bu ülkenin bölgesel siyasetine kısa bir bakış, onun bölge sathında yüksekten uçan hedef ve siyasetler takip ettiğini gösteren farklı durumları ortaya çıkaracaktır. İslami uyanış sürecinde ve son bir yıllık gelişmeler sırasında Katar, tıpkı Suudi Arabistan ve Türkiye gibi etkin rol oynamaya ve eksen olmaya çalışmıştır. Fakat Katar, daha çok, bu bölgedeki diğer güçlerin, özellikle de stratejik müttefiklerinin hedef ve siyasetleri doğrultusunda hareket eden ve geçici bir oyuncu olarak rol üstlenen katalizör devlete benziyor.

Katar, Müslüman bir ülkenin etkilenmesi gereken İslami öğretileri bir kenara itmiş olması, bağımsız bir dış politikadan yoksun bulunması ve uzun vadeli bakış açısına sahip olmaması nedeniyle bölgede Amerika’nın stratejisi çerçevesinde hareket etmektedir. Katar’ın bugünkü politikası, Doha’nın uzun süredir faaliyetlerinin temel ilkesi yaptığı iki temel hedefe yoğunlaşmıştır:

1) Kendisini Uluslararası Arenada Önemli Oyuncu Olarak Tanıtmak

Katar makamları son yıllarda İsrail modeline dayalı kalkınma planı yoluyla bölgesel ve küresel rolünü arttırmanın peşinde olmuştur. Katar, Doha’da Siyonist rejimin ticari ataşeliğini açmış ilk ülkedir. Katar, Libya’da hâkim düzenle muhalifler arasında arabuluculuk, muhtelif öneriler getirme ve uluslararası sistemin askeri girişimine katılma, Suriye’ye müdahale, Lübnan’da siyasi dengeleri kurma, bu cümleden olarak Lübnan, Sudan ve Yemen’de hükümetin oluşması için arabuluculuk benzeri girişimlerle bölgede kendisini güçlü ve etkin bir ülke göstermeye çalışmıştır. Katar bölgesel, hatta küresel bir konum elde etme doğrultusunda 2022 Dünya Kupası’na ev sahipliğini üstlenerek kendisini güvenli, istikrarlı ve uluslararası sorunlarda arabuluculuk yapmaya yetenekli bir ülke olarak göstermektedir. Bu ülkenin, Suriye’deki gelişmeleri inceleme konusunda Arap Birliği Dönem Başkanlığını yapması Katar’ın güç kazanma politikasının bir parçasıdır. Bu toplantı, Suriye’nin Arap Birliği’ne üyeliğinin askıya alınmasıyla sonuçlanmıştı. Katar aynı şekilde, halk ayaklanmasının bastırılması amacıyla Yarımada Kalkan Gücü’nün Bahreyn’e gönderilmesinde de rol üstlenmiştir.

Katar’ın son faaliyetlerinde dikkat çeken yan, Katar Dışişleri Bakanı’nın Arap liderlerle ve Türkiye Başbakan’ıyla Suriye olayları üzerine ve Beşar Esed rejminin yerinde kalmasının tehlikesi hususunda istişarelerde bulunarak Suriye’de güvensizlik yaratma ve alenen Suriye’ye düşmanlık etmeyi önermesidir. Katar’ın, Suriye rejimini devirme planlarını suya düşürmede Beşar Esed’in başarılı olmasından duyduğu kaygı, bu ülkeyi, Suriye’de güvensizlik ve istikrarsızlık yaratmayı ve Suriye vatandaşlarının öldürülmesini teklif etmeye kadar götürmüştür. Katar Dışişleri Bakanı, Suriye karşıtı kararlar alabilmek için Washington, Paris ve Riyad’la koordinasyon içinde Arap Birliği Dönem Başkanlığını üstlendi ve dedi ki, Suriye rejiminin devam etmesi, yıkıcı operasyonlar ve sürekli müdahalelerle onu devirmenin hayal kırıklığıyla sonuçlanması bu ülkenin karşılık vermesine yol açabilir ve Katar’ı felaketle karşı karşıya getirerek istikrarını bozabilir. Bu yüzden Suriye halkına karşı yeni yollar araştırılmalı ve hatta Türkiye makamlarına Suriye’ye karşı Türkiye topraklarından açılacak savaşın bütçesinin sağlanacağı sözü verilmelidir.

2) Arabistan ve İran Gibi Komşular Karşısında Boy Gösterme

Katar, zengin doğal kaynaklara, özellikle de gaz yataklarına sahip olarak sürekli biçimde mali kaynaklarını hedeflerini gerçekleştirmenin aracı yapmaya çalışmıştır. Para, medya ve Amerikan askeri gücünden oluşan üç eksene dayanarak önemli bir güç haline gelmeye çabalamaktadır. Komşularına tehdit oluşturmak için Udeyd Hava Üssünü Pentagon’un kullanımına açmıştır. Katar’ın Seyliyye Üssü, Amerika’nın bölgedeki en büyük üssüdür. Emir’in sarayına birkaç kilometre mesafede bulunan Udeyd Havaalanı da artık Amerikan askeri üssüdür. Bu ülke sürekli Suudi Arabistan ve İran’a rekabet etmeye çalışmıştır. Bu yolda her yola başvurmakta, bu sebeple de politikalarında akılcılık ve istikrar gözlenememektedir.

Katar’ın bölgedeki gelişmeler karşısında takındığı tavırlar incelendiğinde, bu ülkenin, gücün gerçek bileşenlerinden mahrum olduğu söylenebilir. Hal böyle olunca tüm enerjisini, mali kaynaklara dayanarak ve sorgusuz sualsiz bölge dışı güçlerin ve Siyonist rejimin politikalarını izleyerek bölgede kendisi için bir rol tarif etmeye ve kendisini etkili bir oyuncu olarak göstermeye sarfetmektedir. Bu, Rusya Dışişleri Bakanı’nın söylediği gibi, söz konusu Arap sultanlığının hacminden fazlasını gerektirir.

Basirat.ir’de yayınlanan bu analiz Kenan Çamurcu tarafından medyasafak.com için Farsçadan çevrilmiştir.

İran Nükleer Programı Hakkında Söylenmeyenler


Abdülbari Atwan

El Kudsül Arabi

İran Nükleer programı, iki haftalık bir aranın ardından son iki günde yeniden ve daha güçlü bir şekilde gündeme oturdu. Zira dünya, Suriye’deki olaylarla ve uluslararası temsilci Kofi Annan’ın krizden bir çıkış bulmak için düzenlediği ziyaretlerle meşguldü. Bu konuyla ilgili son günlerde işaret edilmesi mümkün olan ve üzerinde durulması gereken üç temel gelişme yaşandı.

Birincisi: Geçtiğimiz Cumartesi Körfez ülkeleri Dışişleri Bakanları ile Riyad’da yaptığı görüşmede ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, bu ülkeleri ABD’nin İran’a karşı kurduğu füze kalkanı projesine katılmaya teşvik etti.

İkincisi: İran Devrim Muhafızları komutanlarından Sayın Mesud Cezairi “İsrail ya da Amerika’dan gelecek herhangi bir saldırıya yanıtımız çok sert olacaktır. Bu yanıt, sadece Ortadoğu ve Fars Körfezi’yle sınırlı olmayacak, Amerika’da hiçbir yer bizim saldırımızdan güvende olmayacak.” diyerek ABD’yi tehdit etti.

Bir İran gazetesine verdiği röportajın devamında Cezairi, ABD’nin Siyonistlerin ve Arap gerici rejimlerinin İslam Cumhuriyeti’nin çıkarlarını tehdit ettiği her yerde onlarla ciddi çatışmaya ve mücadeleye gireceklerini söyledi.

Üçüncüsü: Başbakan Benyamin Netanyahu başkanlığında yapılan daraltılmış bakanlar kurulu toplantısında ele alınan İsrail raporunun ortaya çıkması. Raporda, İsrail’in Lübnan, Gazze, İran ve Suriye’den gelebilecek üç haftalık bir füze saldırısına maruz kalabileceğini belirtirken bu saldırılarda ölü sayısının 300 civarında olacağı belirtiliyor.

Sayın Cezairi’nin ABD içerisinde Amerikan hedeflerini vurma yönünde yaptığı tehditler, psikolojik savaş çerçevesinde söylenen şeyler olabilir. Aynı şey, İsrail’in bölgesel bir savaşın patlak vermesi durumunda İsrail’de meydana gelecek ölü sayısını bu kadar mütevazı seviyede tutmasıyla ilgili olarak da söylenebilir.

Konuyu daha da açarsak İran’ın teorik olarak Körfez ülkelerindeki Amerikan hedeflerini füzelerle ve hızlı intihar tekneleriyle vuracak güce sahip olduğunu söylemek mümkündür. Ancak bunun da ötesine geçerek İran’ın uzun menzilli füzeleriyle Newyork, Washington ve Californiya’daki düşman hedeflerini vurması oldukça zordur. Bunun nedeni sadece ABD’nin coğrafi uzaklığı değil, aynı zamanda Amerika’nın İran’ın attığı herhangi bir füzeyi etkisiz hale getirebilecek füze kalkanına sahip olmasıdır da. Ancak Sayın Cezairi, ABD içerisinde uyuyan hücrelerden bahsediyorsa o başka bir konu.

Öte yandan İsraillilerin İran ya da müttefikleri tarafından herhangi bir şekilde saldırıya maruz kalmasından bahsetmesi, içeriye yönelik bir söylemdir. İsraillilerin çoğu şu anda büyük bir korku içerisindeler. 2006 yılındaki Temmuz Savaşı’nda haftalarca yerin altında yaşamak zorunda kalan onlardı ve yaklaşık bir milyon İsrailli Filistin içlerinde güvenli bir yer aramak için Lübnan sınırındaki bölgelerden ülkenin orta bölgelerine kaçmak zorunda kalmıştı. Kurbanların sayısının sadece 300 civarında olması, panik içerisindeki İsraillileri sakinleştirmek için söylenmiş sözlerdir. Ayrıca İsrailli gazetelerin yaptığı ankete göre İsraillilerin ezici çoğunluğu, İran’a yapılacak bir saldırıya karşılar. Aynı çerçevede, yani İsrail’in İran nükleer tesislerinin İsrail kamuoyuna pazarlanması bağlamında İsrail’de bulunan Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Amus Yadlin ve 1981 yılında Irak’taki nükleer tesisleri vuran pilotlardan biri Newyork Times’ta yaklaşık bir ay önce bir makale yayınladı. Makalede, böyle bir saldırının başarılı olma şansı, Iraklıların daha sonra İsrail’e karşı bir intikam saldırısı içine girmemesi ve herhangi bir şekilde can kaybı olmaması gibi hususlara değindi.

Yadlin’in vardığı sonuçlar, son derece saptırıcıdır. Irak’ın nükleer dosyasıyla ilgili emelleri nükleer tesislerin bombalanmasıyla sona ermedi, tersine yeniden başladı ve Irak, nükleer bomba imalatına oldukça yaklaşmıştı. Bu programları sonradan yok eden müfettişler, Irak’ın uranyum zenginleştirme konusunda ciddi bir mesafe kat ettiğini gördüklerinde bunu daha sonra teyit ettiler. Hatta Irak’ın nükleer tesislerini kontrole gelen bu teftiş heyeti, Iraklı bilim adamlarının nükleer tesisler vurulduktan sonra dahi nükleer silah üretecek bilimsel birikime sahip olduklarını gördü. İşte Amerika’yı Irak’ı işgale sürükleyen nedenlerden biri de buydu. Bu yüzden ya yerli ajanları aracılığıyla ya da bizzat kendi casuslarıyla mümkün olan en çok miktarda Iraklı bilim adamı öldürüldü. Bazıları ise bu tasfiye sürecine İran’ın da katıldığını ifade ediyor.

Körfez ülkeleri Dışişleri Bakanları, Bayan Clinton’un ABD’nin İran’a karşı bu ülkelerin katılmasını istediği füze kalkanı projesine ilişkin talebine nasıl karşılık verdiler bilmiyoruz, ancak eski deneyimlere dayanarak yanıtın son derece olumlu olduğunu söyleyebiliriz. Suudi Arabistan’ın F15 ve F16 model uçaklarının alımı için ayırdığı 130 milyar dolarlık servete ek olarak on milyarlarca dolarlık füze ve batarya satın alınacak.

ABD Savunma Bakanı Leon Panetta İsrail’in İran nükleer tesislerine Nisan ile Haziran ayları arasında saldıracağını tahmin ettiğini söylüyor. Tabii ABD Başkanı Barack Obama, Netanyahu’yu iknada başarılı olur da saldırıyı önümüzdeki Kasım ayında yapılacak Amerikan başkanlık seçimlerinden sonraya ertelerse o başka.

Burada dikkat çekici olan İsraillilerin daha şimdiden, psikolojik amaçlarla da olsa kendi kayıplarını belirlemeye başlarken bizim Araplar olarak bu meseleye en ufak bir ilgi dahi göstermememiz. Hatta bu konunun, ele alınması yasak mevzulardan olduğunu söylersek abartıya kaçmış olmayız. Karşılaşacağımız kayıpları ya da genel olarak Körfez bölgesinin ne kazanıp ne kaybedeceğini araştırmak bize yasak. Kaygılarını dile getiren ya da İran’a yönelik herhangi bir Amerikan ya da İsrail saldırısına karşı çıkan kişilere yönelik suçlamalar ise hazır.

Edebiyat dalında Nobel ödülü almış Günter Grass, hepimizden daha cesur çıktı. “Zud Deutsche Zeitung” gazetesinde nükleer güce sahip İsrail’in henüz daha bu güce sahip olmayan İran’a yönelik tehditleriyle alay eden bir şiir yazdı. Alman edebiyatçı, İsrail’in zaten kırılgan bir yapıya sahip olan uluslararası barışa tehdit teşkil ettiğini belirterek önümüzdeki günlerde İsrail’e nükleer denizaltılar satacak olan Alman hükümetini eleştirdi. Grass, uluslararası toplumdan İsrail ve İran nükleer programlarının eşit seviyede kontrole tabi tutmasını istedi.

Bu sözü maalesef şimdiye kadar hiçbir Arap yetkiliden duymadık. Bu sözleri aynı netlikle söyleyen bir başka kişi, Mısır Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemde Mısır’ın Nükleer Silahların Yayılmasıyla ilgili anlaşmayı ancak İsrail imzalarsa imzalayacağını belirten Amr Musa olmuştu. Cezası da Hüsnü Mübarek tarafından görevinden alınarak Arap Birliği’ne Genel Sekreter olarak atanmak olmuştu. Ardından Mübarek anlaşmanın tereddütsüz ve derhal imzalanmasını emretmişti. İşte böyle olmuştu.

İslam Özkan tarafından medyasafak.com için çevrildi.

Mısır’da Bölgesel ve Uluslararası Bahisler


Medyasafak olarak Mısır’da Mübarek’in devrilişi ardından gelinen son durumu, Devrim’in önündeki açmazları ve çözüm yollarını ele alan ayrıntılı bir analizin çevirisini sunuyoruz…

Dr. Muhammed Nablusi

Arap Gelecek Araştırmaları Merkezi Başkanı

Mısır Devrimi’ne karşı Arap halklarının ilgisiz kalması mümkün değildi çünkü Mısır, milli onuru ve milli duyguları bağrına basmış, o günlerin anılarını hala canlı tutan bir ülkeydi. Mısır, bununla da kalmamış aynı zamanda Arap halklarının yarısını kucaklayarak halkların yararına olacak bir siyaset çizgisi oluşturmaya çalışmıştı. Bu nedenle Arap halklarının Mısır’daki gösterileri desteklemekten başka bir alternatifi yoktu. Mısır Devrimi, Araplığın gücünü tekrar kazanması ve bir zamanlar yaşanmış olan o güzel günlerin yeniden canlanması için önemli bir fırsattı.

Hüsnü Mübarek gibi bir lider devletin başında olduğu sürece Mısır’ın bir sempati odağı olması mümkün değildi. Nitekim o, Mısır’ı mutlak bir marjinalliğe mahkûm etmiş, Arap ve Afrika coğrafyasındaki rolünü neredeyse yok etmiş, ülkesini bölgesel denklemden tamamen çıkarmış, ABD’nin Arap ülkelerindeki terörle mücadele çabalarına Mısır’ı ortak etme noktasına getirmişti. Bu da aslında Mısırlı askerlerin Blackwater tarzı birer lejyonere dönüştürülmesi, Mısır ordusunun ise birer güvenlik firmasına dönüşmesi anlamına geliyordu. Ayrıca Mısır’ın İsrail’e karşı mücadelesinde gücünden fazlasını yerine getirdiği ve halkın fakirliğinin de bu tür fedakârlıklardan kaynaklandığı gerekçesiyle İsrail’le ilişkilerini müttefik olma noktasına getirdi.

Mübarek bunu salt teorik planda yapmadı aynı zamanda bunu uygulama planına da taşıdı. Örneğin Lübnan’da çıkması muhtemel yeni bir iç savaşa hazırlık sadedinde Körfez sermayesiyle milislerin Mısırlı subaylar tarafından eğitilmesini sağladı. Bu subayların bir kısmı, Mübarek’e yönelik suçlamaların haklı olduğunu gördükten sonra Lübnan’da hapse atıldıktan sonra serbest bırakıldılar. Mısır, Arapların sığındığı bir yer olmaktan çıkarak direniş çizgisindeki ülkelerde karışıklıklar çıkaran bir ülke konumuna getirdi. Mübarek, parası ödenmesi kaydıyla pis işleri yapacağı sözünü verdi. Mısır halkının büyük bir bölümü Cezayir’e karşı bir futbol savaşına girerken Wikileaks belgelerinde sonradan ortaya çıktı ki bu savaşın karşılığı parasal olarak ödenmişti. Ortaya çıkan bir başka gerçek de Mısır halkının büyük bir bölümü Mübarek döneminde fakirlik düzeyinin çok çok altında yaşarken onun pis anlaşmalarının, kendisinin 70 milyar dolarlık bir servet sağladığı idi.

Bu duygusal sürüklenmenin ardından meydana gelen gelişmeler sonuç verdi ve Arap halklarının gerçek baharının yaşadığı günlerin geri gelmesine dair düşünmekten alıkoymak, Mısır ve Mısırlıların geleceğine dair kaygı duymakla yetinmemizi ve hatta bir kez daha Mısır’a dair bölgesel ve uluslararası bahisler karşısında çaresiz kalmamızı sağlamaya çalıştılar. Bu bahisler, Mısır’ı kalkış noktası olarak kullanıp buradan birçok Arap ülkesine yayılmak istemektedir. Ayrıca sadece Mısır’la kalmayıp bütün Arap coğrafyasına yayılması amaçlanmaktadır.

Mısır’daki risk faktörleri

Tahrir Meydanı’ndaki devrimciler, gösterilere katılan gruplar arasındaki farklılıkları kendi içlerinde eritmeyi bilerek milli birliklerinin sağlanması noktasında son derece ideal bir örnek sunmuşlardır. Ancak devrimin ilk başlarında meydana gelen çatışmalar Mısır’daki bütün fitnelerin hep birlikte harekete geçmesine neden oldu. Kıptilikten, Nubiliğe, Şiilikten, Sufiliğe ve oradan Bahailiğe ve son olarak da son seçimlerde ortaya çıkan sayısal çokluk olgusu. Biz, her ne kadar Mısır Devrimi’ni, Hüsnü Mübarek’in finansal desteğiyle yapılmış olan Lübnan Sedir Devrimi’ne benzetmekten öfke duysak da benzeri durum, Lübnan’daki Sedir evrimi’nde de ortaya çıktı. Bu benzetmeden dolayı tüyleri diken diken olan Mısırlı düşünürler ve siyasilerin konuyla ilgili açıklamaları, söylediklerimizi desteklemektedir.

Mısır Devrimi, gerek özellikleri, gerek barışçıl olması ve meydana getirdiği sonuçlar gerekse öne çıkardığı siyasi kişilikler bakımından asaletini korumaktadır. Aidiyetleri ve hangi koşullarda bulundukları noktalara geldiklerine bakmaksızın, bu şahsiyetlerin siyaseti bilen, tecrübe sahibi, siyasi yeterliliğe sahip ve halk desteği olan kişiler olduğunu görürüz. Hâlbuki bu saydığımız hususlar, ABD’nin Lübnan büyükelçisi Vieltman’ın sponsorluğunda yapılmış olan Sedir Devrimi sayesinde belirli koltuklar elde eden kişilerin yoksun olduğu hususiyetlerdir.

Mısır seçimlerinin bir başka özelliği ise devleti tekfir eden ve seçimler yoluyla yönetime gelmeyi reddeden İslami örgütlerin aksine demokratik kuralları kabul eden İslami parti ya da grupların sisteme dâhil olmasını sağlamasıdır. İşte devrim sonrası Mısır’da yapılan bölgesel ve uluslararası bahisler bu kabul ve red çerçevesinde gerçekleşmektedir. İlişkili bir başka konu ise İslamcıların bu kadar açık arayla seçimleri kazanmasının Mısır’daki bileşime zarar vermesidir, zira diğer toplumsal gruplar müthiş bir ümitsizlik duygusuna kapılarak Mısır’da ortak yaşamın geleceği konusunda kaygı duymaları nedeniyle seferberlik başlattılar. Aynı atmosfer Lübnan’da da hâkim olmaya başladı, İslamcıların iktidar olmasından duydukları korku nedeniyle Hıristiyanların ülkeden ayrılacaklarına dair söylentiler aldı başını gitti.

Mısır’ın geleceği bakımından risk teşkil eden konuları şu şekilde sıralayabiliriz:

1. Etnik alan: Kıptiler ama özellikle de diasporadaki Kıptiler, Siyonist Lübnanlılar lobisiyle benzer bir şekilde tahripkâr rol oynamakta. Bu konuda merkezi Amerika’da bulunan ve İsrail’le bağlantılı kuruluşlarla aralarında bir işbirliğinin bulunduğu kesin. Bu da maalesef vatansever Mısırlı Hıristiyanların imajına zarar vermekte.

2. Mezhebi alan: Şiilik ve onun Ehli Beyt’le ilişkisi üzerinden Mısır’da bir takım sorunlar yaşanırken benzeri şeylerin Bahailik üzerinden de yaşandığını görüyoruz.

3. Sünniler arası mücadeleler: Müslüman Kardeşler, mücadelenin çok çetin geçtiği seçimlerde Selefiler ve Sufilerle karşı karşıya geldi.

4. Laik partiler: Uzun yıllar mücadele vermelerine ve büyük, ama örgütsüz bir halk desteğine sahip olmaları nedeniyle seçimlerden en zararlı çıkan kesim oldular.

5. Sağ partiler: Geleneksel milli burjuvaziyi temsil eden Vefd Partisi bunların başında gelmekte.

6. Mübarek partisi: Bu partinin önde gelen isimleri siyasi bir takım sırlara ve gizli işler hakkında bilgi sahibi olmaları ve yıllar boyu iktidar üzerinde kurdukları tekel pozisyonuyla diğerlerinden ayrılmakta. Ayrıca Mısır ekonomik dengelerine etki edebilecek güce sahip şirketleri ve servetleriyle önemli bir gücü hala elinde tutmakta.

Seçimler, Mısırlı kardeşlerimizin sırtına, iktidar dışında kalan geniş kitleleri razı ve memnun etmek noktasında aciz kalmaları nedeniyle taşıması zor bir takım yükler yüklemiştir. Ayrıca İhvan ile bu kesim arasındaki güvensizlik de İhvan’ın kazandığı seçim zaferini, son derece sıkıntılı bir hale getirmektedir çünkü birçoklarında ülkeyi kabul edilebilir ve dengeli bir şekilde yönetmeye güç yetirip yetiremeyecekleri noktasında ciddi şüpheler bulunmaktadır.

Mısır’daki güç merkezleri

Ocak Devrimi’nden bugüne kadar geçen bir buçuk yıla yakın bir müddet içerisinde Mısır rejiminin yapısı, bugüne kadar değişmeden olduğu gibi varlığını sürdürmektedir. İktidarın anahtarlarının gizli bir şekilde dağılımını sağlayan yapıya “güç merkezleri” adı verilmektedir. Bu merkezler, Mübarek rejiminin sarsıldığı dönemde etkisini ve varlığını ispat etmiştir. Mısır ordusu bu noktada Mübarek’in bazı politikalarına ama özellikle de askeri politikalarına karşı güçlü bir muhalif olarak ortaya çıkmış ve bazı analistler Mübarek rejiminin düşüşünün ilan edilmemiş bir askeri darbeyle gerçekleştirildiğini ifade etmişlerdir.

Devrimden sonra Mısır, halen siyasi yapısını aynen korumakta olup eski rejimin güç merkezlerini içinde barındırırken buna yeni dönemin güç merkezleri de eklemlenmiştir. Nitekim Müslüman Kardeşler Hareketi, bu merkezlerin en güçlülerinden ve en aktiflerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. Bunun kanıtı, parlamento seçim sonuçlarıdır. Ancak İhvan’ın seçimleri kazanması, Tahrir Meydanı’na inen alternatif devrimci yeni güç merkezlerinin İhvan’ın sembolik ataklarına karşı binlerce kişiyi toplayarak meydan okumasına mani olmamıştır. Bu güçlerin seçim sandığında yeterliliğini ve varlığını kanıtlayacak kudrete sahip olmaması, yapısının zaaf içerisinde olduğu ya da halk desteğini kaybettiği anlamına gelmez. Burada İhvan’ın seçimleri kazanmasını sağlayan faktörü, yapısıyla bağlantılı seçim düzenlemesi bakımından analiz edecek değiliz.

Önemli olan Mısır’ın devrimden sonra Mısır siyasi tablosuna etki eden dış ittifakları ortaya çıkarmış olmasıdır. Seçim sonuçlarını kontrol altına almada başarılı olmasını sağlayan kesin bir faktördür. Seçimler birbirinden farklı ancak birbirine karşıt olmayan iki paktın varlığını ortaya çıkarmıştır.

1. Suud-Amerikan paktı: Devrimden sonra Mısır’daki sosyal ve siyasi değişimlerin hızını azaltırken aynı zamanda devrimin lider Mübarek’e iade-i itibar etmesini ve bir an evvel hapisten çıkarılmasını hedeflemektedir. Bu pakt aynı zamanda Yüksek Askeri Konsey’inin de yardımıyla eski rejimin uzantılarının Mısır yönetim aygıtı içerisinde kalmasını istemektedir. Burada kaostan kaçınma ve boşluk oluşturmama gerekçesiyle yönetimin Yüksek Askeri Konsey’e verilmesini öneren kesimin bu ittifak olduğunu söylemek gerekir.

2. Katar-Türk paktı: Bu pakt, Müslüman Kardeşleri desteklemekte olup İhvan’ın seçimleri kazanmasında büyük etkisi olmuştur. Hükümetin İhvan merkezli olması, Katar’ın hareketin Genel Mürşidi Yusuf el-Karadavi’yi ülkesinde ağırlaması ve işadamlarına ve siyasetçilerine yardım etmesi nedeniyle Katar ve Türkiye, İhvan’ın dünya çapındaki örgütüne hâkim olacaktır. Bu paktın bir öncekinden farkı, Mübarek’i kurtarmak yerine ondan intikam almaya çalışmasıdır.

Buna karşın Mısırlı uzmanlar, kendi çizgilerini ön plana çıkartmak isteyen Amerikalı Arapların temsil ettiği bir madalyonun iki yüzü olması nedeniyle buna itiraz etmektedirler. Onlara göre Mısır, tıpkı Mübarek döneminde olduğu gibi farklı bir şekilde Amerika’nın kucağına itilmiş olup bunu da İhvan sağlamıştır. Bu da Mısır’da yeni bir devrimin beklenmesi anlamına gelmektedir ve bu devrimin öncülleri Tahrir Meydanı’ndaki gösterilerde ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yönelimin ana direğinin, Müslüman Kardeşler’e karşıt farklı yapıları bir araya getiren yeni Mısır solu olduğu ifade edilmektedir.

Ancak bu analiz, her iki pakt ile işbirliği içerisinde olan ülke içindeki oluşumlara uymamaktadır. Zira Yüksek Askeri Konsey ile İhvan arasında, yetkileri parlamento ile kesişen Danışma Konseyi üzerinde meydana gelen çekişme kızışmış ve durum, Cezayir’deki senaryonun aynısının Mısır’da meydana gelebileceği yolundaki uyarıların yapılmasına kadar varmıştır. Bir ordu yetkilisinin seçimler sonrasında oluşturulan parlamentonun gayr-ı meşru olduğu yönündeki açıklamaları nedeniyle iki güç merkezi arasında anlaşmazlık patlak vermiştir. Aynı yetkili geçtiğimiz Mart ayındaki referandum gereği yeni bir anayasa oluşturacak olan Kurucu Konsey’in oluşturulması noktasında parlamentodan yetkinin alınarak bir danışma kurulunun oluşturulması gerektiğini söylemiştir.

Referandum nedeniyle ordu, 30 kişiden oluşan bir danışma konseyi kurulduğunu ilan ederek bu konseyin ilk vazifesinin yeni anayasa hazırlanması görevini üslenecek bir kurucu komisyon kanun tasarısı hazırlamak olduğunu ifade etti. İhvan’ın bu komisyonun parlamento üstü olması, parlamentonun yetkilerini gasp etmesi ve halk tarafından seçilmemiş hiçbir gücün anayasaya müdahale etme gibi bir yetkisinin olamayacağı gibi nedenlerle bu komisyondan çekilmesini de dikkate almadı. İhvan, Danışma Kurulu’nun faaliyetlerinin, Cumhurbaşkanı seçilmesi, yeni anayasa hazırlama görevini üslenecek kurucu konseyle ilgili icraatlara ilişkin kanun tasarısını tartışmak olduğunu kaydetti.

Batılı gazetecilerle yaptığı bir toplantı sırasında Yüksek Askeri Konsey üyesi Tümgeneral Muhtar el-Mella, askerler tarafından atanan Danışma Konseyi ve Kemal Cenzuri hükümetinin parlamentonun ilan ettiği Kurucu Konsey’in oluşturulmasına itiraz hakkı verileceğini söyledi. Bu ise Cezayir’de 90’lı yılların başlarında yaşanan olayların bir benzerinin orduyla İhvan arasında yaşanabileceği şeklinde kaygılara yol açtı.

Öncelik ekonomide

Mısır Devrimi, bu devrimin yol açtığı sonuçlar ve seçimlere ilişkin yapılan yorumlar bir yana, Mısır’ın içinde bulunduğu ekonomik felaket ülkenin temel gündem maddesini oluşturmaktaydı. Nitekim Mübarek, Mısır ekonomisini siyasi şartlara bağlı yardımlara bağımlı hale getirmiş, büyük ölçüde turizme dayalı bir ekonomi tesis etmişti. Mısır Maliye Bakanı, Dünya Bankası’nın borç teklifini geri çevirdikten sonra, Mısır Devrimi’nin ekonomi üzerindeki olumsuz etkisi nedeniyle yeniden Dünya Bankası ile özel bir borç anlaşması yapmak için masaya oturmuştu. İlk teklifin reddedilmesi, büyük ölçüde halen meydanlarda olan devrimcilerin suçlamalarına maruz kalmamak içindi.

Bu çelişki, siyasi yönelimleri ya da reforma bakışları ne olursa olsun, Mısır’daki yeni devlet görevlileriyle halk arasında ortaya çıkan belirsiz tutumu yansıtıyordu. Zira Mısır borsası halen çöküşün eşiğindeydi ve borsanın çöküş ihtimali krizi aşma ihtimaline eşitti. Bu durum, ekonominin siyasete baskın çıkmasına neden oldu. Uyarı, Mübarek’in koşullu yardım alma siyasetinin yeniden tekrarlanmaması yönündeydi. İşte tam bu noktada Mısır siyasetine ilişkin şu ana kadar sorulmamış sorular gün yüzüne çıkıyor. Farklı alanlarda ortaya çıkmış olmalarına karşın bu soruların tamamı, Mısır ve Arap Coğrafyası’nda geleceğe ilişkin öngörülere dönük olduğunu söylemek gerekir. Bu soruların en önemlileri şunlardır:

1. İhvan devrimi: Mübarek rejimi, İhvan’ı, neredeyse devletlerin ekonomisine yakın bir bütçeye sahip olan örgütünün uluslararası teşkilatından destek almakla suçluyordu. İşte İhvan’ın sınavı. Mısır ekonomisini tek başlarına yönetmelerini sağlamaya ve Mübarek döneminde devletin bağımlı olduğu şartlı yardımlardan uzak kalmaya yetecek kadar finansal birikime sahip olup olmadığını göstermenin tam zamanı.

2. Finansal alternatifler: İhvan hareketinin uluslararası örgütünü istisna edersek mevcut küresel ekonomik kriz, yeni her hükümeti, Mübarek döneminden miras alınan şartlı yardımların baskısı altında eski rejimin siyasetine dönüşe zorlayarak finansal alternatifi imkânsız hale getirebilir.

3. Finansal süprizler: Mübarek’in önde gelen ekonomi danışmanlarından biri, Mübarek yönetiminin bütün öngörüleri aşan acayip bir alternatif finansal kaynağa sahip olduğunu söyledi. Mübarek’in bu alternatifleri kullanmasının finans alanında en büyük paya sahip iki gücün çıkarlarını gözetmek zorunda kalması nedeniyle pek de mümkün olmadığını da ifade etti. Zira Mübarek, yönetimi oğluna devretmesini mümkün kılacak şekilde yönetiminin devam etmesini garanti altına almak istiyordu. Söz konusu finansal alternatifler, yönetime geçecek rejimin türüyle ilgili siyasi bir kararın alınmasını da gerektiriyor. Buradan hareketle, Mısır’da Mübarek sonrası dönemde yönetimde istikrar sağlanmadığı sürece söz konusu alternatifler hakkında düşünmek için oldukça erken. Öncelikle istikrarın sağlanması gerekiyor.

4. Böylece Mısır’a ilişkin uluslararası ve bölgesel öngörüler, ülkenin finansal ihtiyaçlarının ve ekonomiyi tehdit eden risklerin baskısı altında ekonomi faktörü üzerinde yoğunlaştı. Mucizeler dönemi kapandı, Libya rejiminin düşüşüyle birlikte delilik çağını da kapattık. Zira Kaddafi, âdeti olduğu üzere Mısır ekonomisini desteklemek ve Mısır’ı bu baskılardan kurtarmak için beklenmeyen adımlar atmayı planlıyordu. NATO’nun Kaddafi’yi devirme ve öldürmede ısrarının nedeni onun garip tavırları olabilir mi acaba?

Güvenlik Önceliği

10.12.2011 tarihinde yapılan bir anket, Mısır halkının önceliğinin ekonomi olduğunu, güvenliğe ilişkin sorunların ise ikinci planda geldiğini ortaya çıkarmıştı. Anketi gerçekleştiren el-Ahram gazetesi, Mısırlıların % 45’inin ülke ekonomisinin bir yıl öncesine kıyasla çok daha kötü durumda olduğuna inanırken % 41’inin ise biraz kötü olduğuna inandığını aktardı. Ülkedeki durumumdan rahatsız olanların oranı ise Kasım ayında %55’ten Aralık ayında % 42,7’ye gerilemiş durumda. Aralık ayında yapılan ankette ise kaosun ülke için olabilecek senaryolar içerisindeki en kötüsü olduğunu düşünenlerin oranı ise %72,8’e yükselmiş durumda.

Bu ankette en dikkat çeken husus, sosyal güvenlikle ilgili olarak kişisel faktörün ön plana geçmesi. Nedeni ise kaostan duyulan korku. Bu durum, sosyal güvenlik faktörüyle ulusal güvenlik faktörü arasındaki farkın, derinleşen bir kişisel kaygı haline gelmesine yol açıyor. İstikrarlı toplumlarda büyük ölçüde üzerinde mutabakat sağlanan bu faktörler istikrarın gerilemesiyle birlikte mutabakat noktasından uzaklaşıyor. İşaret ettiğimiz biçim, Mısır vatandaşının kişisel güvenliğe ilişkin duyduğu kaygıyı ve kargaşa haline girildiğinde geleceğe ilişkin duyduğu korkuyu yansıtıyor.

Anket, ekonominin özellikle sıradan Mısırlıların nezdinde güvenliğe ilişkin konulardan daha önemli görüldüğünü ortaya koyuyor, bunun devrim sonrası Mısırı’nda karşı karşıya kalınan güvenlik problemlerinin ülkeye ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunun kavranılamadığını gösteriyor. Sorunları bu bağlamda tek tek saymamız zor ancak bunların içinde en önemlisinin Mısır’ın İsrail sınırındaki güvenlik meselesi olduğunu ve bu meselenin yeni yönetimin siyasi tutumuna etkisiyle ilişkisi olduğunu ifade etmek yeterli olacaktır. Bir sonraki güvenlik meselesi ise Mısır’ın etrafındaki jeopolitik dengelerdeki değişikliklerden kaynaklanan güvenlik tehditleri geliyor. (Sudan’ın bölünmesi, Libya’daki rejim değişikliği, her iki ülkede iç savaş tehlikesinin bulunması, Gazze’deki durumlar, Kuzey Afrika’da ve Nil havzası ülkeleri dengelerindeki değişiklikler.)

Jeopolitikten istihbarata geçiş yaparak, mevcut durumda Mısır’ın kendi ülke çıkarlarını korumak için çeşitli ülke ve örgütlerden istihbarat ajanlarının akın ettiği bir ülke haline gelmesi gayet doğal. Bu da büyük devletlerin ve bölgesel bazı güçlerin istihbarat birimlerinin ülkede bulunması ve aralarında istihbarat alışverişi yapmaları anlamına geliyor. Bu tür müdahalelerin tehlikesi, Mısır istihbaratının ülkenin iç işleriyle meşgul olarak eski rejimin meydana getirdiği boşlukları kapatma ve yaraları sarmayla meşgul olması durumunda tehlikesi büyüyecek bir husustur. Bu da Mısır’ın karşı istihbarat faaliyetlerinin en alt düzeyde olmasına neden olabiliyor.

İstihbarattan Mısır içinde istihbarat iletişimi konusuna geçersek, Amerikan yönetiminin istihbarat gücünü kullanarak devrim sürecini manipüle etmeye çalışacağı ve gelişmeleri kendi çıkarına yönlendirebilmek için bütün istihbarat gücünü kullanacağı kesin. Nitekim Amerikan yönetimi, Amerikan siyasetiyle uyumlu eski rejimin sağladığı imkânlardan yararlanarak devrime müdahale etmiş ve süreci destekleyerek yeni düzenden pay kapma yarışına girmiştir. Detayları ancak bir süre geçtikten sonra ortaya çıkabilecek konuların fazla ayrıntısına girmeden bu kadarıyla şimdilik yetinelim.

Gelişmelere bakarak, güvenlikle ilgili önceliğin şu an yönetimin başında olan Yüksek Askeri Konsey’in ve siyasi yönelimi ne olursa olsun daha sonra iktidara gelecek yönetimin başını ağrıtacak en önemli sorunlardan biri olduğunu ifade edelim. Mısır’ın güvenlik sorunu, birçok ihtimale açık bir senaryoyu öngörüyor. Bu senaryoları sıralamak gerekirse, Mısır ordusunun ihtiyarları tarafından yapılan bir askeri darbeye karşı genç subayların gerçekleştireceği bir karşı darbe, İslami yönetim senaryosu ve çoğu kaosa varan birçok senaryo.

Mısır’ın bölgesel rolü

Mübarek sonrası dönemde iktidara gelecek hiçbir yönetici Mübarek’in gönüllü olarak ülkesinin bölgesel rolünden vazgeçtiğini, ülkenin özellikle dış siyasette içine düştüğü acziyeti görmezlikten gelmeyecektir. Mübarek yönetimi yetkilileri bu tavırlarını avamı ikna edecek şekilde basitleştirerek anlatıyordu. Bu “ölüye vurmama” (ya da ölünün arkasından konuşmama) ilkesini bir kenara bırakırsak, Mısır’ın bölgesel rolünün yeniden gündeme gelmesi ve dış siyasetindeki arızaların giderilmesi kaçınılmazdır. Buna uygun bir stratejinin öncelikleri belirlenmeli ve Mısır’ın bölgesel rolünün yeniden elde edilmesi için gerekli çalışmalar yapılmalıdır.

1. Su krizi: Öncelikli olarak eski rejimin tutumu, su kaynaklarıyla ilgili yapılan anlaşmalardan Mısır’ın aleyhine olacak şekilde geri adım atılması nedeniyle bu kaynakların tehdit edilmesine neden olmuştur. Nitekim Nil havzası ülkeleri Mısır rejiminin tepeden bakan yaklaşımından rahatsız olduğundan bir araya gelerek, Mısır tarımına ölümcül bir darbe vuracak bir anlaşmaya imza atmışlardır.

2. Komşu ülkelerdeki krizler: Mısır rejimi, jeopolitiğin en basit kurallarını bile görmezden gelerek, coğrafi çevresinde son derece tehlikeli değişiklikleri sadece gözlemlemekle yetinmiştir. Sudan’ı kaderiyle baş başa bırakarak, uluslararası toplumun Sudan Devlet Başkanı’nı tutuklama tehdidiyle ülkenin bölünmesine seyirci kaldı. Başka bir örnek ise Mısır’ın Gazze’nin çıkışı olan Refah sınır kapısını kapayarak İsrail’le yaptığı anlaşmaya sadık kalmasıydı. Mısır böylelikle kuşatmaya ortak olmuş oldu. Bir de buna Mısır’ın komşu ülkelerle sempatik ilişkiler geliştirmediği gerçeğini de ekleyelim. Ardından Cezayir halkına karşı açılan savaşa Mısır medyasının gönüllü katıldığı Mısır-Cezayir futbol savaşıyla iki ülke halkları arasında nefret doğması da bu listeye eklenmesi gereken olaylardan. Mübarek sonrası dönemde yeni yönetim, bölünmüş Sudan gerçeği, iç savaş tehditleri, istikrarsız bir Libya, İsrail devletiyle Abbas yönetiminin değişim gösteren tutumlarının ortasında kalan bir Gazze gibi gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacaktır. Buna eklenmesi gereken bir başka unsur ise İsrail ile Mısır arasında Mübarek dönemindeki dostluğun sürdürülmesinin imkânsız olduğu gerçeğidir.

3. Suni krizler: Bunların çoğu Mübarek’in ekonomi planlarına göre dışardan gelen talimatlarla meydana gelmiş krizlerdi. Mısır’ın İran korkusu, Fars devletine karşı İsrail’le ittifak oluşturmayla sonuçlandı. Daha birçok ciddi krizleri devralan Mübarek sonrası yönetimin bu yapay krizle boğuşmaya ihtiyacı yoktur. Ardından Mısır’daki yeni siyasi yönelimler ışığında yeniden gözden geçirilmesi gereken Rusya ile kurulan stratejik ilişkiler gelmektedir. Gelişigüzel bir suçlamaya gitmek istemiyorum ama Mübarek’in Suudilerin rızasını kazanmak için birçok krizin ülkesini etkilemesine kapı araladığı gerçeğini de görmezden gelemeyiz. Nitekim Wikileaks belgelerinde Mısır’ın Cezayir ve Katar yönetimleriyle karşı karşıya gelmesindeki en büyük rolün Suudi Arabistan’a ait olduğu da ifade edilmektedir. Suud-Katar arasında zaman zaman gerilen ilişkilerin geçmişine bakıldığında Mısır’ın Katar’la yaşadığı sorunun Suud’un gizli teşvikleriyle olduğunu tahmin mümkündür. Mübarek’le Hamd arasında kişisel bir düşmanlığa dönüşen bu krizle birlikte Katar, Mısır devrimini fırsat bilerek Mübarek’ten kişisel anlamda intikamını almış oldu. Bir de Mısır’ın Lübnan krizinde taraf olup Hizbullah’a karşı Suudi Arabistan’ın yanında yer alması var. Bu nedenle Mübarek sonrası Mısır, İran, Rusya, Katar, Lübnan, Cezayir’in yanı sıra Nil havzası ülkeleriyle de krizi devralmış durumda.

4. Askeri krizler: İsrail’le yapılan anlaşmanın gözden geçirilmesine dönük ülkede yapılan çağrılar ve Yüksek Askeri Konsey’in bu anlaşmanın korunacağına dair İsrail’e verdiği güvenceler. Bundan da önce Mübarek sonrası dönemde Mısır ordusunun modernleştirilmesi karşılığında ordunun operasyonlarını genişleterek Amerika’nın yanında teröre karşı mücadeleye girmesine Mısır Ordusu komutanlarının itiraz etmesi sonucunda meydana gelen kriz. Wikileaks bu olayı, “Mısır ordusunun yaşlı komutanları, ordunun modernleştirilmesine karşı çıkıyor” başlığıyla duyurmuştu. O dönem ordu komutanlarının, Mısır ordusunun özel paralı askerlere dönüştürülmesi anlamına geleceğinden bu teklifi reddettikleri haberi sızmış, hatta ordunun Tahrir Meydanı’ndaki göstericilere yönelik ılımlı tutumunu bu krizin arka planıyla ilgili yaşananlarla doğrudan ilgili olduğu kaydedilmişti. Bazıları ise Mısır askerinin Mübarek’le yaşadığı bu anlaşmazlık nedeniyle devrime gizli destek verdiğini, bu nedenle de bu durumun askeri bir darbe sayılabileceğini söylemişti. Bir de buna Mısır ordusunun Lübnanlı milislerin eğitilmesi ve bu milislerin faaliyetlerine göz kulak olması için istihbarat subaylarının görevlendirilmesi eklenmelidir. (Bu kişiler Lübnanlı yetkililer tarafından Beyrut’ta bir otelde ele geçirildikten sonra tutuklanmış, ancak meselenin daha fazla büyümemesi için dosya kapatılmıştı). Bu müdahale, Mısır’ın resmi medyası aracılığıyla Lübnan’daki olaylara karıştığı döneme denk gelmiştir. Aslında üst rütbeli emekli bir subay, Mübarek’in düştüğü durumu gayet iyi özetlemekte: “Mısır askerlerinin Kuveyt savaşına gönderilmesi Mübarek’in hoşuna gitti, bu oyunu oynamak için başka yerler aramaya başladı.”Aynı konuyla ilgili olarak subay, Mısır’ın İran’la savaşmak üzere 100 bin asker göndermeye hazır olduğu yönündeki açıklamasını da hatırlattı. Subay, bunun basit bir açıklama olmadığını çok daha fazlasını ifade eden bir söz olduğunu, ancak kendisinin daha fazla açıklama yapamayacağını da kaydetti.

5. Şahsi kinler: Mübarek, en büyük Arap devletinin başı olarak konumuna dikkat etmeden sarf ettiği sözler, giriştiği münakaşalar ve ettiği küfürler nedeniyle birçok insanla arasında şahsi kin oluşturdu. Bu listeye daha sonra Mübarek’in oğlunu kendisinden sonra yerine getirme planına karşı çıkanlar da eklenince bu, hayli kabarık bir liste haline geldi. Mübarek sonrası dönemde tasfiye etmeye çalıştığı, şahsi nefretin bulunduğu isimlerin başında Katar emiri gelmektedir. Bunun dışında Cezayir, Suriye, Ürdün, Türkiye ve hatta Türki bin Abdülaziz gibi bazı Suudi prensleri de bu listeye girmiştir. Lübnan’da Hizbullah Genel Sekreteri ve Mübarek’in küfürlerinden nasibini alan 8 Mart hareketi liderleri de listenin üst sıralarında yerlerini alırlar. Ayrıca Mübarek’in Lübnan iç savaşının sorumlularından Semir Caca’yı şahsen ve aleni olarak karşılaması da bu şahsi kinlerin kabarmasına neden olmuştur.

Mısır milli meseleleri:

Mübarek’in ve ekibinin serveti, görevi bırakmadan önceki skandalların ilk belirtileriydi. Yolsuzlukla elde edilen malların ve servetin geri alınması, şu an Mısır yargısının ilgi alanına giren ve bilfiil davaların sürdüğü bir konu. Ardından İsrail’e giden gaz borularındaki patlamalar, özellikle İsrail’in haddi aşan hareketleri nedeniyle iki ülke arasında doğal gaz anlaşmasının ve Camp David’in gözden geçirilmesini gündeme getirdi. Bunlar şu anki Mısır yönetimi tarafından takip edilen ve görülen meselelerdir. Ancak bu meseleler, vatanını halkını sevdiğini söyleyen hiçbir yöneticinin görmezden gelemeyeceği Mısır’ın milli meseleleri içinde buzdağının görünen kısmını temsil etmektedir. Bu meselelerin en önemlileri ise şunlardır:

1. Amerika’da Mısırlı subayların bulunduğu uçağın düşmesi: Mısır Havayolları’na ait Boeing B-767-300 tipi, 990 numaralı sefer numaralı uçak Amerika’daki Massachuttes sahillerinde 31 Ekim 1999 tarihinde düşmüştü. Olay sırasında uçağın içinde bulunan 33 subay, ABD’deki askeri bilimler akademisinde gördükleri eğitimin ardından dönmüştü. İçlerinde atomla ilgili araştırmalar yapan 3 bilim adamı da uçaktaydı. Uçağın ne mürettebatından ne de yolcularından kurtulan olmamıştı.

Olaya ilişkin oluşturulan raporlar, uçağa füze isabet ettiğini belirterek, Amerikan ve İsrail istihbarat birimlerinin işin içinde olduğunu kaydetmişlerdi. Öyle görünüyor ki Mısır yönetimi bu raporları ciddiye alıp herhangi bir incelemede bulunmamış. Birbirinden bağımsız birçok kişinin de tanıklıklarıyla Mübarek’in oğlunu kendisinden sonra halef tayin etme karşılığında bu olayın ört bas edilmesine göz yumduğuna kesin gözüyle bakılıyor. Washington’un hazırlanan rapordan yola çıkarak tahkikat başlatma lüzumu hissetmediği dava, ölenlerin ailelerinin 25 Ocak Devrimi’nden sonra başsavcılığa yaptıkları başvuru ile yeniden canlandı. Kayıpların aileleri, savcılığa sundukları dilekçede bu durumdan Mübarek rejiminin sorumlu olduğunu ifade ettiler.

Mısır uçağının düşürülmesinin kasıtlı bir plan olduğundan hiç şüphe yok. Pilot yardımcısı Cemal el-Battuti’nin intihar etmek istemesiyle uçak düşmüş değil. Felaketin meydana geldiği sırada Mısır uçağına yakın seyreden Alman pilot, uçağın düşmesinden birkaç saniye önce uçağa yönelen garip bir cisim gördüğünü ve hemen ardından uçağın düşerek paramparça olduğunu kaydediyor. Bu konuda iş adamı Isam el-Mağribi’nin tanıklığına başvurulabilir.

2. Egemenlikten taviz verilmesi: Bunun başında İsrail’in Camp David Anlaşması’nı ihlal eden tutumlarına göz yumulması geliyor. İsrail’in Anlaşma’ya ilişkin ihlallerine yönelik inceleme ya da itirazlar sanki İsrail’in hassasiyetini kaşıyacak bir saldırı ya da anlaşmayı değiştirmeye dönük bir hareketmiş gibi sunuluyor. Ardından Mübarek’in Mısır’ın egemenliğine zarar veren birçok tutumu söz konusu. Bunlar da genellikle yardımlarla ilgili tavizler şeklinde ortaya çıkıyor. Ya yardımların devam etmesi için ek şartların kabulü ya da belirli tavizler karşılığında bazı yetkililerin cebine girecek rüşvetlerle ülkenin egemenliğinden tavizler verilmiş.

3. Mısır’ın Araplığı: Mısır’ın Mübarek döneminin sonlarına doğru Araplık davasından vazgeçmesi, Mısır’ın şartlı yardımlar ya da Araplık karşıtı bir takım olayların tuzağına çekildiği bir gevşeklik halidir. Ancak bu geçici bir durum olduğundan Mısır, Araplığına ve Arap davasının merkezi konumuna yeniden dönecektir. Mübarek döneminde uygulanan bu politikalar Mısır’a çok zarar vermiş ve gerçek yönelimini yitirmesine neden olmuştur. Mısır, önce Bağlantısızlar Grubuna sonra milli sosyalizme yönelmesinden sonra bugün İslamcılığa doğru adım atmaktadır. Bu adımlar, Araplığın suç olarak addedildiği ve medyada küfür aracı haline getirildiği bir dönemde Arap halklarının kanaatini yansıtmaktadır. Mısır’dan önce Tunus, bu eğilimin ilk ortaya çıktığı Arap ülkesi olmuştur. Ancak bu durum, başta Suriye olmak üzere bazı Arap ülkelerinin temsil ettiği milliyetçiliğe düşmanlık anlamına gelir mi? Suriye, Arap halklarının hissiyatını, ideolojik farklılığına bakmaksızın İslami hareketi desteklemiş, İsrail’e karşı Arap direnişine olanca gücüyle destek vererek bu hissiyatı kendince dile getirmiştir. İşte bu nedenlerden dolayı Mısır, orta bir yol tutarak hem Arap direnişini desteklemeli ve bu noktada Suriye ile buluşmalı, hem de Arap milliyetçiliğine karşı hassasiyetlerden kendini kurtarmalıdır. İçerdeki devrimden yeni çıkmış Mısır, İhvan liderliğinde içsel çelişkilerinin suni bir şekilde kışkırtılmasına engel olabilecek bir siyaset izlemede başarılı olabilecek midir?

Sonuç:

Suudi Arabistan’ın, Mübarek dönemindeki yardımlara bağlı bir siyaset izlemesi nedeniyle ekonomik olarak gerilmekte olan Mısır’ın bu durumunu kullanma niyetinde olduğu açığa çıkmıştır. Suudilerin planı, Körfez İşbirliği Konseyi’ne Fas ve Ürdün’ün de katılarak burayı Arap Krallıklar kulübüne dönüştürmek, ardından da Mısır’ı bu kulübe katarak kulübün insan kaynaklarındaki eksikliğini doldurmasını sağlayacak bir Arap çoğunluğu yaratmaktı. Böylece ABD karşıtı eksende yer alan ve Suudilerin dış siyasetine karşı çıkan Arap ülkelerine karşı nüfus çoğunluğu sağlanmış olacaktı. Bu yaklaşım, sadece gerçekleştirilmesi mümkün olan bir senaryo olduğundan değil ama uygulanmasının imkânsızlığına rağmen Mübarek sonrası dönemde Mısır’ın karşısına çıkabilecek problemleri özetlediği için de bizim yaklaşımlarımız içerisinde önemli bir yer tutuyor. Nitekim Suudilerin yaklaşımı, Mısır’ın olduğu yerde sayan bu durumdan kurtulması için bu planı gündeme getirmeye çalışıyor.

1. Mısır ekonomisini canlandırarak ülkeyi yardımlara bağımlı yapısından kurtarmak. Bu ise Mısır dış ilişkilerinin geliştirilmesini, geleneksel ekonomik bağlarından kurtularak yükselen küresel ekonomiye açılımı gerektirir. Bu adım, Nasır döneminde silah tekeli oluşturan ülkelerin bu tekelini kırma yönünde attığı adıma benzer. Mısır, siyasi şartlara bağlı hale getirilmiş yardımlara bağımlı yapısından kurtulmak için ekonomideki boşlukları ülkede yatırım yapmak isteyen Çin faktörüyle dengeleyebilir.

2. Mısırlıların siyasi koşullardan azade olmasını sağlamak amacıyla yerli emek gücüne yeni alternatif mecralar bulabilmek. Bu siyasi şartların en çarpıcı örneği, Mübarek sonrası dönemde Suudilerin ülkede çalışan Mısırlıları kovmakla tehdit etmesidir. Bu kapsamda Libya’nın içinden çıktığı iç savaş sırasında meydana gelen çatışmalar ve NATO bombardımanı nedeniyle harabe haline gelen altyapısının yeniden imarı projesinde Mısırlı işçiler yoğun bir şekilde yer alabilir.

3. Mısır’daki beyin göçünün önünü almak amacıyla tersine göç çalışmaları başlatılması. Bu çerçevede tersine göç çalışmaları sayesinde kalkınmaya geçen Asya kaplanları ülkeleri model olarak alınabilir. Bu, takip, çalışma ve mukayese gerektiren bir süreçtir.

4. Arap ülkeleriyle Mısır arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi: Bu olgu, Mübarek’in hızla ülkeyi önder konumundan çıkartmasından sonra yeniden bölgesel rolünü kazanması için zaruri bir başlangıçtır. Mübarek, Mısır’ın bu önder rolüyle aslında yüklenebileceğinden fazlasını omuzlarına aldığına inanmaktaydı. Mısır’ın Araplara karşılıksız olarak çok fedakârlıklar yaptığını düşünmekteydi. Mübarek, Arap halklarının tercihinin aksine bu maliyeti yüksek sorumluluklar yerine, zengin Arap ülkeleriyle iş tutmayı tercih etti. Ancak bu tutum hiçbir zaman seksen milyon nüfusu olan Mısır’a refah getirecek bir politika değildi. Körfez ülkelerinin kaynaklarıyla yetinmek, Mısır’a Arap halklarına aldırış etmeyen bir refah verecekse ve bu ilgisizlik gerektiğinde bazı mali hibelerle telafi edilecekse Mısır’ın bu refahı gerçekleştirmesi mümkün değildir, zira fakir Araplardan yüz çevirmesi, hâkim sistemin fakir halkından vazgeçmesi ve Mısır devriminden sonra patlak veren şizofreni hali demektir. Aynı çerçevede Mısır’ın İslam dünyasındaki rolü, büyük ölçüde Ezher’e dayanır. Mısır’ın başka bir İslam anlayışını esas alması, Mısır’ın İslam dünyasındaki ve Arap dünyasının önemli bir bölümüyle ilgili oynadığı merkezi rolünden feragat etmesi anlamına gelir.

5. Mısır’ın jeopolitik rolünün yeniden hayata geçirilmesi. Mısır İsrail’in Camp David anlaşmasıyla ilgili ihlallerini gözden geçirme ve Mübarek döneminde verilen tavizleri bırakıp bu anlaşmaya yeni şartlar dâhil etme hakkına sahiptir. Mısır’ın çevresinde meydana gelen jeopolitik değişimlere baktığımızda burada büyük tehditler oluştuğunu görürüz. Zira iç savaşlar, Libya’yı, Sudan’ı ve sadık dostu Mübarek’i kaybettikten sonra yeni arayışlar içerisine girmesi nedeniyle Gazze’yi tehdit etmektedir. Bu tehditlerin Mısır sınırlarında patlak vermesi durumunda ülkenin istikrarını sarsacak projeler gündeme gelebilir. Bu projelerden biri de Mısır’ın biri Kıpti diğeri Müslüman bir üçüncüsü de Nubilere ait olmak üzere üç ülkeye bölünmesidir.

6. Arap halklarıyla yeniden sağlam ilişkiler kurmak. Mısır’ın merkezi konumu, bütün Arap ülkelerini kapsayan ve halklarının beklentileriyle buluşan bir Mısır profili çizmesidir. Nasırcı deneyimi yeniden incelemek, halklarla yöneticiler arasındaki büyük uçurumlar olduğunu göstermiştir. Zira Nasır dönemindeki politikalar bütün Arap coğrafyasında karşılık bulmuştu. Mısır’ın eski bölgesel rolüne geri dönmesi, Arap halklarıyla kucaklaşma arzusuyla Arap halklarına önderlik etmesi isteğini birleştirerek Araplarla ilişkilerini normalleştirmesini sağlayacaktır. Bu geri dönüş, Mısır’ın jeopolitik rolünü yeniden canlandırmak için güvenli bir giriş olacaktır.

7. Arap direniş ekseniyle barışmak: Mısır, Gazze kuşatması sırasında İsrail’le dayanışma içerisine girerek çok şey kaybetmiştir. Mısır tecrübesi, bu ülkenin bölgesel rolünün Cezayir direnişinden Filistin direnişine kadar bütün direnişlerle bağlantısı olduğuna işaret eder. Mısır’ın Arap halklarıyla barışması, bu halkların direnişini yok sayarak gerçekleşemez. Burada Hamas’ın İhvan kökenli olması ya da Lübnan direnişinin İran destekli olması gibi bir takım küçük ve önemsiz ayrıntılar üzerinde durulmaması gerekir. Zira Mısır’ın doğal tavrı, doğrudan direnişin yanında yer almasını gerektirir, çekinceli davranmasını değil. Hamas ve Hizbullah gibi hareketlerin, Arap ülkelerinden destek bulsalar da İran’a yönelmeyecekleri gayet açıktır. Ayrıca İran, Mısır’dan binlerce kilometre uzakta olan bir İslam ülkesi olup Mübarek döneminde oluşturulmuş histerinin hiçbir şekilde gerçek bir temeli yoktur. İran düşmanlığı yapmak yerine Mısır, İran’la Körfez ülkeleri arasında arabulucu olmalıdır. Arapların İran fobisini tedavi edecek yegâne ilaç budur.

mustakbaliat.com’da yayınlanan bu analiz Hüseyin Şahin tarafından medyasafak için çevrildi.

“Suriye’deki Ayaklanmanın Antropolojik Bir Okuması / BÖLÜM : 1-2-3”


Arap Gelecek Araştırmaları Strateji Merkezi’nin (mostakbaliat) Suriye rejimi karşısındaki komplonun nedenlerini ve bunun dış bileşenlerini, ülkedeki siyasi aktörleri ele alan ve çarpıcı bilgiler veren bu çok önemli analizini dosya halinde ve üç bölüm şeklinde sunuyoruz.

Suriye’nin tanık olduğu değişkenleri ele alırken komplo sözcüğünün kullanılması, bunun hangi yollarla üretildiğinin ortaya konması, farklı uygulama biçimlerine sahip olduğunun gösterilmesi, şu ana kadar Suriye’ye yönelik komploları ortaya çıkartan belgelerin haklı çıkardığı bir tutumdur. (Bu konuda Chiraques döneminde Suriye’deki rejimi devirmek için yapılan faaliyetlere ilişkin yazılmış Fransızca kitaplara ve ayrıca Wikileaks belgelerine bakılabilir.) Özellikle de Irak’ın işgalinden sonra bu ülkenin jeo-stratejik konumunun kullanılarak rejimin hedef tahtasına konulması konusunda yayınlanan belgeler dikkate değerdir. Suriye, Irak’la arasındaki şahdamarı mesabesindeki bağlantısının, Amerikan askeri varlığıyla koparıldığı Irak’taki bu işgalle birlikte tek stratejik derinliğini kaybetmiştir. Bu durum Suriye’yi, Washington’un Lübnan’ı Suriye’yi boğmaya katkı sağlayacak bir ortak haline getirmek için Suriye’ye düşman bir Lübnan Başbakanı seçerek tamamlamaya çalıştığı ortak jeopolitik bir kuşatmaya maruz bırakmıştır. Başkan Lahud’un görev süresinin uzatılmasıyla birlikte Washington aynı amaç için Lübnan’daki Suriye varlığına karşı bir Lübnan muhalefeti ihdas etmek istemiş, ayrıca ileride ayrıntılarına değineceğimiz bir takım olaylar mucibince 1559 sayılı kararla Suriye’yi hesaba çekecek bir kanun çıkartmıştır.

Bu süreç, Amerikan kuşatmasının Suriye rejimini yıkılmaya yüz tutmuş bir noktaya getirecek ekonomik yaptırımlarla sertleştirilmesiyle tamamlanmıştır. Ancak Suriye’nin kendi kendine yeter ekonomik sosyalist yapısı bu duruma karşı koyabilmesine imkân sağlamıştır. Fedakârlıklarının bir bedeli olarak halkın yaşam standardının düşmesinden duyduğu huzursuzluğunun artmasına neden olacak önlemler sadedinde kemerler sıkılmış, ardından Suriye’de talepkar özelliklere sahip protestolar başlamıştır.

Bölge konusunda ise Washington, bölge ülkelerini Suriye’nin mevcut sıkıntılı durumunun bir daha tekrar etmeyecek çok elverişli fırsatlar sunduğu noktasında ikna etmek için gayret göstermiştir. Bu çabalar, devam etmektedir, Washington’a yakın Arap siyasi kaynakları Suriye’daki halk hareketliliğinin ekonomik olarak rejimin devrilmesine yol açacağını belirtmektedir. Bu kişilere ve onların temsil ettiği medyaya göre Suriye devleti, memurlarının maaşlarını ödeyememektedir.

Suriye’nin jeopolitik tıkanıklığı, buna kendiliğinden yol açan Irak işgali planlarının bir parçasıydı. Amerikan basın yayın organları, Irak’tan sonraki ikinci durağın Suriye olduğunu belirtiyorlardı. Bu durum, Suriye’yi ABD’ye dost ülkelerden de yalıtacak, böylelikle durumdan mutmain olan bu ülkeler Suriye’ye yönelik kuşatmayı katmerleştirecek adımların atılmasını teşvik edeceklerdi. ABD’nin söz konusu ülkelerde İsrail’in de katkısıyla İran nükleer tehlikesinin abartılması, İran’ın bu devletleri tehdit eden listenin başına konulması ve İsrail’in söz konusu listeden çıkartılması, bu planlar doğrultusunda yapılmış şeylerdi. Amerikan dostu Arap ülkeleri ile İsrail’in Arap halklarının gerçek düşmanı olduğunu ısrarla vurgulayan direnişçi Suriye arasındaki mesafe artacaktı.

İşte Arapların stratejileri böylesine şizofrenik bir hastalıkla malul oldu. Birçok Arap ülkesi, İsrail’le birlik olup İran’a karşı ortak hareket edecek kadar İsrail’i tolere eden bir noktaya geldiler. Nitekim Hüsnü Mübarek de başkanlığı döneminde İran’a karşı bu Arap-İsrail ittifakını yıllarca pazarlamaya çalışmış, Mısır medyası da İran aleyhindeki haberleri Arap kamuoyuna pompalamıştı. (İran’ın Mısır’dan kilometrelerce uzak olması nedeniyle bu yaklaşım, bütün jeopolitik teorileri alt üst eder bir şekilde Mısır’ın bu korkusunun tamamen bir histeriden ibaret olduğunu ortaya koymuştur.) İran karşıtı Arap-İsrail paktı, İsrail’in 2006’daki Lübnan saldırısı sırasında bazı Arap ülkelerinin İsrail’in başlattığı bu saldırıya destek vermesinde fiili karşılığını bulmuştu. Bu bölümde ele alınacak olan Wikileaks belgeleri, meselenin Arapların bu savaşa olan desteğinden öteye geçerek İsrail’den Hizbullah’ı yok etmeyi istemeye kadar vardığını göstermektedir, zira Hizbullah direnişi, onun İran’la ilişkisine indirgeniyordu. İsrail tehlikesini kavrayanlar Hizbullah’a destek verirken Amerika’nın İran’dan duyduğu endişeyi kendileri için de duyanlar, İran’a karşı duruyorlardı. Amerikan dostu Arap ülkeleri bunu, aşağıda bir kopyasını sunduğumuz Wikileaks belgelerine göre Lübnan’daki Suudi büyükelçisi Amerikan meslektaşına Semir Caca milislerinin silahlandırılması çağrısında bulunmaya kadar vardırdı.

Ne olursa olsun Temmuz Savaşı, bölgedeki bütün aktörlere Suriye’nin bölge içerisindeki denklemlerde kırılması zor bir iradeye sahip olduğunu göstermiştir. Suriye sadece Hizbullah’ı desteklemekle kalmamış, aynı zamanda İsrail’in Suriye’nin savaşa girmesinden duyduğu endişenin bir sonucu olarak Suriye sınırına yakın Lübnan topraklarını bombardıman etmekten imtina etmesine bile yol açmıştır.

Suriye, Irak işgali ile Hariri’nin öldürülmesi suçlamaları belasından kurtulmayı başarırken, Temmuz Savaşı’ndan da güçlü bir şekilde çıkmayı başarmış, bunun sonucunda ABD’nin Suriye’nin yıkılmak üzere olan bir rejim olduğu şeklindeki propagandasının içi boş bir vehim olduğunu ortaya koymuştur. Washington’un ve müttefiklerinin önünde rejimi içerden çökertmekten başka bir çare kalmamıştır. Bu da birçok nedenden dolayı Suriye’deki ayaklanmanın diğer Arap devrimleriyle uzaktan yakından bir alakasının olmadığını ortaya koyan bir şeydir. Bu nedenleri sıralamak gerekirse:

1. Suriye rejimin içerden çökertilmesi, İran rejiminin içerden çökertilme çabalarının bir kopyasıdır. İran muhalefetinin başarısızlığı, Suriye muhalefetinin başarısızlığının bir işaretidir.

2. Suriye’de son yaşanan ayaklanmalardan önceki iç karışıklıklar, Amerikan istihbaratı tarafından programlanmış protestolardır. Örneğin, Amerika’nın kışkırttığı Suriye’deki birçok Kürt ayaklanmasını burada sayabiliriz. Bu provalar, ABD’nin, Suriye’nin direnişçilere kendi sınırından Irak topraklarına geçmede kolaylık sağlamasına verdiği bir yanıttı.

3. Suriye muhalefetinin “Arap Baharı”nı fırsat bilerek ve Amerika’nın arzusuna uygun olarak düzenlediği gösterilerin, Arap Devrimlerinin gerçekleştiği koşullarla hiçbir alakası yoktur. (bkz. 10. Bölüm: Tunus Devrimi). Bu koşulların en önemlisi: Gösterilerin barışçıl olması (Suriye muhalefetine akıtılan devasa silahlar), ortak milli konular (Suriye’de bu yoktur çünkü her bir muhalefet grubunun dar hizipsel talepleri vardır: Kürtler vatandaşlık isterken bazı başka muhalefet partileri faaliyetlerine izin verilmesi istemektedirler vs…). Söz konusu handikaplar, bazen gösteri düzenlenmesini engelleyecek noktalara kadar varmıştır. Düzenlenen gösterilerdeki şeffaflık meselesine gelince, bunların arkasında kimlerin bulunduğuna ilişkin belirsizlik, bu protestoları bölgesel enstrümanları üzerinden destekleyen Amerikan hayaletinin varlığını kanıtlamak için yeterlidir. Bu göstericiler arasına çetelerin sızması, Obama yönetiminin ABD’nin yetmişli yıllarda Henri Kissinger’in yönlendirmesiyle General Pinochet döneminde uyguladığı suikast politikalarına dönüşü teyit eden bir durumdur.

4. 1559 sayılı uluslararası kararın çıkmasından itibaren Suriye’ye karşı abartılı bir düşmanlık içerisinde bulunan Fransız müdahalesi üzerinde biraz durmak gerekir (Bu bölümdeki Fransa’nın düşmanca tutumu maddesine bkz.). Artık Fransızlar kolonyalist dönemdeki hülyalarını yeniden yaşamaktadırlar. Zira Fransa’nın talepleri, bölgeye Lübnan’da bir aktör olarak dönme talebini aşarak, Suriye rejimi devrildiği takdirde bu rolü Suriye’ye de taşımayı planlama noktasına gelmiştir. Bu, sadece şövenist Fransızların desteklediği bir yaklaşımdır. Şam’a girdiği sırada bazı Arapların General Gouraud’un arabasından katırı çözmeleri ve hayvanın yerine geçerek arabayı çekmeleri hala Suriyelilerin hafızasında tazedir.

Fransızların Suriye rejimini devirmek için acele etmeleri

Irak işgalinden sonra Suriye’ye yönelen bu düşmanlık beklenmeyen bir şeydi. Bu saldırgan tavır, gerek dünya gerekse Suriye siyaset mahfillerinde, üzerine soru işareti konmasına neden olacak kadar diplomatik usulleri aşar hale geldi. ABD’nin Irak savaşına karşı çıkan, Ortadoğu’yu değiştirmek için geliştirdiği planlara muhalefet eden ve hatta Amerikan tarzı reform projelerini eleştiren Fransa’nın birdenbire değiştiğini gördük. Fransa Cumhurbaşkanı, 2003 yılında diplomatik müsteşarının eline bir dosya tutuşturarak uluslararası toplumun yapacağı açılımla ilgili ziyaret düzenlemesi için Suriye’ye gönderdi.

Suriyeliler, geçici de olsa Amerikalıların diplomasinin kapılarını kapatan bu tavrının oluşturduğu tehlikeye dikkat çekerek projeyi reddetti. Sanki müsteşar bu yaklaşımı önceden biliyormuş gibi Amerikalılarla alelacele bir ittifak kurarak Suriye’nin bölge istikrarını tehdit eden bir ülke olduğuna karar verdiler ve 1559 sayılı kararı, bunun bir parçası olarak ortaya çıkardılar. Aynı gün Suriye’ye karşı düşmanca tutuma giren Fransa’nın bu tavrına ilişkin yanıtlar uç vermeye başladı. Bazıları bunu, Fransa’nın, İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra Lübnan’daki etkinliğini Fransızların aleyhine artıran Suriye’den, Fransızların aldığı bir intikam olarak gördü. Bazıları ise bunu, Chiracque’ın arkadaşı Refik Hariri’nin, Suriye’den Paris Konferansı’nda ülkeye tahsis edilen yardımların dağıtımında tekel olması talebini yerine getirmemesinin bir intikamı olarak değerlendirdi. Olayları yakından takip edenler, Fransızların, Suriye’nin Fransız Total şirketinin petrol çıkartmak için yaptığı iki sözleşmeyi feshetmesi nedeniyle Fransa’nın duyduğu hayal kırıklığını ve Bush idaresinin Irak savaşına karşı çıkan Fransızlardan intikamını böylece almış olduğu gerçeğini bilirler. Bir de buna, belgelerin ortaya çıkmasını bekleyen Chiraques’in rüşvet davasıyla ilgili hikâyeyi de eklemek gerekir.

Burada dikkat çekici olan şey, 2003 yılında Bağdat’ın düşmesinden ve 1559 sayılı Suriye’yi köşeye sıkıştırmayı hedef alan kararın çıkmasından bu yana karşılaştığımız yüzlerin aynısıyla önce Haseke’de sonra Dera’da başlayan Suriye’deki iç karışıklar sırasında da karşılaşmamızdır. Bu yüzlerin kendi akıllarınca ürettikleri bir takım mazeretler hesaba katılmaksızın Suriye’ye zarar verdiklerini ve Suriye muhalefeti içerisinde bulunan bazı kişilerin de arkalarındaki bölgesel ve uluslararası güçlerin de varlığıyla birlikte Suriye’ye yönelik komplolara katıldıklarını söylemek gerekir.

Bu yüzden Fransa’nın Suriye’ye yönelik bu kampanyanın liderliğine gönüllü olarak soyunması, Suriye’yle ilgili Fransız siyasetine ilişkin belgelere vakıf olmayı, bu düşmanlığın gelişimini kavramak açısından son derece önemli hale getirmektedir. Bu noktada Fransa-Suriye ilişkilerini anlatan iki önemli kitabı, Richard Labévière’in, “Büyük Dönüşüm” (La Grande Transformation) ve Vincent Nouzille’in “Başkanların Sırları” (Dans Le Secret Des Présidents) adlı eserlerini karşılaştırmalı olarak okumak gerekir.

Öte yandan gazeteci Richard Labévière’nin 2008 yılında çıkan “Büyük Dönüşüm” kitabı, Chiraques ve Bush arasında Irak’ın işgaliyle ilgili yaşanan anlaşmazlığın ardından nasıl uzlaştıklarını ve 1559 sayılı kararının hazırlanmasıyla ilgili Elysee Sarayı’nda oluşan kulislere ilişkin gizleri aydınlatmıştır. Bu anlaşma, Lübnan’da Paris’in Irak’ta ise ABD’nin düşmanı olan ortak hedef Suriye rejimine yönelik komployu içermektedir.

Yazar Labévière, Elisee Sarayı’nda dönen dolapların çok ayrıntısına girmemiş. Ancak Vincent Nouzille’in “Başkanların Sırları” adlı kitaba ilham kaynağı olmuş. Son kitap Elisee Sarayı’nda olan bitenlerle ilgili bir belge niteliğinde. “Büyük Dönüşüm” adlı eserin, “Başkanların Sırları” kitabından daha derinlikli analizler içeren bir kitap olduğunu görüyoruz. Bu da bize, birbirinden iki ayrı çizgiye sahip bu kitaplar arasında bir karşılaştırma yapmamıza imkân veriyor. Labévière’nin kitabı analiz ve olayların bağlantıları noktasında çok daha zengin bir içerik sunuyor, ABD’nin Irak’taki işgalini kolaylaştırmasına yardım etmeyen, ülkesindeki gönüllülerin Suriye sınırı üzerinden el-Kaide’nin Sünni üçgenine ulaşmasını engellemeyen ve Fransız Cumhurbaşkanı Hariri’nin pastaya ortak edilmesi talebini geri çeviren Beşşar Esed’den intikam almayı amaçlayan ve 2004 yazını ABD-Fransa ortaklığının gerçekleştiği bir randevuya dönüştüren ayrıntılar ve yorumlar sunuyor bizlere. Buna karşın “Başkanların Sırları” adlı kitap, bu döneme ilişkin bilgilerimizi yazarın Suriye ve Lübnan’a ayırmış olduğu bölümlerde Başkan Chiraques’ın müsteşarı Morris Gordo Montagne’den elde ettiği bilgilerle destekliyor.

Bu iki kitap arasında Lübnan siyasi dengesine bakmak ve bunun Lübnan’daki dört temel aktör arasında egemenlik mücadelesinden etkilenmesini analiz etmek mümkündür. Bu aktörler Washington, Paris, Şam ve Telaviv’dir. Kitapta İsrail’le ilgili bir boşluk dikkat çekicidir zira bu kitapların hiçbiri, İsrail’in Lübnan üzerinden Şam’a karşı tutumunu ele almamıştır. “Büyük Dönüşüm” kitabının stratejik analiz eksenli yaklaşımı İsrail kara deliğini görmezden geldiğine göre “Başkanları Sırları” adlı kitabın ayrıntılı yapısı bu kara deliği daha açık hale getirmektedir. Bu durum bizim, yazarın ve kaynağı Ciraques’ın müsteşarının bunu bilerek yaptığını, amaçlarının Fransız-Amerikan anlaşmasına radikal bir şekilde etki etmiş faktörleri daha fazla irdelemeyi engellemek olduğunu düşünmeye sevk etmektedir. Kaldı ki anlaşmayla ilgili bilgilerin bir kısmı, Chiraques’ın günlüklerinde de yer almaktadır.

Başkan Chiraques’ın, özellikle de İsrail’in Lübnan’dan 2000 yılındaki çekilmesini ertelemek amacıyla, İsraillilerle birlikte Lübnan hükümetine çekilmenin meydana getirdiği boşluğu doldurmak için hazırlık yapma ve bu duruma hazırlıksız yakalanmaması için büyük gayret sarf ettiği bilgisi önemlidir. Bu olay, Chiraques’ın Hariri’yi desteklemek için yaptığı bir dizi görüşmeden biridir. “Başkanların Sırları” adlı kitabın Chiraques’ın bu çabalarını görmezden gelmiş olması, kitabın birçok belge ibraz etmiş olmasına ve kaynağının da Lübnan’a yönelik komplonun önemli ismi Chiraques’a yakın isimlerden biri olmasına rağmen ne kadar seçici olduğunu ortaya koymakta ve belgesel özelliğini zedelemektedir. Kitabın, Fransa’nın tutumunu büyük bir devletin Suriye gibi bölgesel bir aktöre etkili baskılarda bulunma şeklinde yansıtan diline dikkat etmek gerekir. Kitap ayrıca Suriye rejiminin Fransızların etkili baskıları sonucunda çöküşten kurtuluşunun mucizeden başka bir şey olmadığını ifade etmektedir. Hâlbuki tarafsız analistler, Suriye’nin yetenekli bir aktör olduğunu ve Beşşar Esed’in “komplo”nun taraflarının “Suriye’yi kim yönetecek” sorusuna verdikleri kesin yanıtla ipin üzerinde ustaca yürümeyi bildiğini teslim etmektedirler.

Lübnan’la ilgili olarak ise her iki yazar da Suriye’ye karşı yapılan anlaşmanın Lübnan halkı için bir kazanım olduğunu söylüyor. Yazarlar, Paris’le Washington arasındaki anlaşmanın, Suriye’yi Lübnan’dan çıkartan 1559 sayılı kararın çıkarılması ile sonuçlandığını var sayıyorlar. Bu, Lübnan’daki gerçeklikten ne kadar bihaber olduklarını gösteriyor. Suriye’nin Lübnan’daki varlığından rahatsız olanlar da dahil Lübnanlıların tamamı, ülkelerindeki Suriye müdahalesinin Fransız-Amerikan ortak müdahalesiyle değiştirilmesine onay vermez. Özetle Lübnanlıların çoğunluğu, 1559 sayılı karara fitne gözüyle bakmışlardır ve hala da öyle bakmaktadırlar. Kararın teorik arka planına ilişkin yaşanan tartışma, Lübnan’da Amerikan deniz piyadeleri ve mavi şapkalı Fransız askerlerinin bulunduğu durumda dahi bir iç çatışma çıkmasına yol açabilir. Nitekim benzeri bir durum her iki devleti de 1983 yılında Beyrut’tan çekilmek zorunda bırakmıştır.

Bu satırların yazarı, Irak savaşının Arap halklarının psikolojisi üzerinde korku ve hayal kırıklığı gibi etkiler bıraktığını gözlemlemiş olmakla birlikte, 1559 sayılı kararın Fransız ve Amerikan askerlerinin bölgeden kuvvet kullanımı yoluyla çekilmeye zorlama pahasına da olsa uygulanmasının mümkün olmadığından emindir. Yazar ve onunla birlikte uzun bir uzman listesi, Başbakan Hariri’nin Chiraques ve diğerleriyle dostluklarının, Fransız liderin Nisan Anlaşması’na olumlu katkılarına rağmen, bu sadece o kişileri ilgilendirir. Fransız Cumhurbaşkanı’nın bölgeye açılan tek penceresi neredeyse sadece Hariri’ydi diyebiliriz. Kaldı ki Hariri de suikasta uğradığı güne kadar ekonomi üzerinden siyaset yapan biriydi. Öyleyse Hariri, ancak ölümünden sonra siyasetçi olmuş bir kişiliktir.

Suikasttan sonra 1559 sayılı karar, karara olumlu yaklaşan bölgesel ve uluslararası güçlerin desteğiyle ve bölgenin antropolojisiyle uyumlu intikam mekanizmalarıyla uygulama imkânı bulmuştu. Suriye Lübnan’dan, kendisini içerde tehdit eden ve karara karşı çıkan Lübnanlıları uluslararası terör suçlamasıyla karşı karşıya bıraktığı bir ortamda çıkmıştır. Bu satırların yazarı, artık kendisinin de bir parçası olduğu Lübnan’ın (bölünmeden ve egemen bir devlet olarak) varlığını sürdürebileceğindense emin değildir.

İşte her iki kitaptaki İsrail boşluğu, yazarların Lübnan’ı bilmemeleri nedeniyle birer kara deliğe dönüşmektedir. Zira Araplık özelliği kaldırıldığında Lübnan Devleti diye bir devlet olmaz, Lübnan’ı Araplığından çıkaran her çaba Lübnan’da devletin sonu demektir. Lübnan’ın Amerika’nın Araplara karşı işlediği suçları ve İsrail’e verdiği desteği bağışlaması mümkün değildir. Bu nedenle İsrail’le yaşanan herhangi bir çatışma, Lübnanlıların önemli bir bölümünün bu çatışmaya önderlik eden tarafa meyletmesine neden olur. Tabii burada 2006 Temmuz Savaşı’nda İsrail’i kullanarak İran müdahalesini ve Hizbullah’ın varlığını sona erdirmek için Lübnanlıların bir kısmının bu kuraldan sapması, bir istisnadır. Söz konusu azınlık grup, İsrail’e eğilimli olan Saad Hariri yanlısı Sünnilerdir.

Uluslararası soruşturma komisyonuyla yaptığı görüşmede Saad Hariri, (burada Wikileaks’in belgelerine bakın) babasının 1559 sayılı karar çıkmadan önce bunun hakkında bir bilgisi olduğu iddialarını reddetmektedir. Ancak bu tekzip, Hariri’nin karar taslağı üzerinde kendi el yazısıyla yazdığı değerlendirmeler karşısında fazla direnememektedir. Ne olursa olsun önemli olan Fransa’nın sunduğu taleplerdir ve Refik Hariri’nin yerine vekâleten bu talepleri uygulamaya geçirmeye çalışmışlardır.

Refik Hariri ile Chiraques arasında

Fransız Cumhurbaşkanı ve müttefiki Refik el Hariri, Şam ve dostlarının müdahalesi olmadan I. ve II. Paris Konferanslarında tahsis edilen hibeler üzerinde tek başına tasarrufta bulunmalarına kolaylık gösterilmesinden umudunu kestiler. Bu, Christoph Boltanski ve Sherman’a ait “Arapların Chiraques’ı” adlı eserin aynı döneme ilişkin olaylar hakkında benimsediği yaklaşımdır.

Burada dikkate değer bir başka husus, Jacques Chiraques’in “Şii hilali” kavramını, İran’ın nükleer santralleri meselesi ortaya çıktığı 2004 tarihinden önce kullanmaya başlamasıdır. Fransız lider, bu kavramı Bush ve Condolezza ile buluşmasında, onları 1559 sayılı karara destek vermelerini sağlamak için kullanmıştır. Şii Hilali terimini ilk kez, 2006’daki Temmuz Savaşı’ndan sonra Ürdün Kralı 2. Abdullah’ın kullandığını söylemeye gerek bile yoktur. Onun bu tavrı, aslında Fransız Cumhurbaşkanı’nın sözlerinin erken bir sadasından, Kral Abdullah’ın Körfez Ülkeleri’ye sağlam dostluğunun ve Saddam Hüseyin’le kişisel tanışıklığının yansımasından başka bir şey değildir. Bundan evvel, Irak’ın Şiilerin eline düşmesinden duyduğu korku, yazarın da belirttiği gibi Chiraques’ın Irak savaşına karşı çıkışının nedenlerinden biridir.

Benzeri bir konuda Fransız Cumhurbaşkanı uzunca bir süre, kendisini Elisee Sarayı’nda ağırladığı Suriye’nin genç lideri Beşşar’ın, inatçı babasının yapmaya yanaşmadığı reformları destekleyeceğine inanmıştı. Elizee’deki müsteşarının söylediklerine göre Chiraques, kendisinin onun hamisi olacağını düşünüyordu: “Chiraques ona yardım etmek için çok uğraştı, tutumunu yumuşatmaya ikna için çok çabaladı.” Sonunda Suriye’nin Irak’a müfettişlerin gitmesi konusundaki BM kararına ilişkin desteğini almayı başardı. O dönemde Chiraques, Suriye’nin Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra bölgede yapıcı roller oynamasını sağlayacak kozları elinde tuttuğunu, böylece bölgenin istikrarına katkıda bulunarak Lübnan’daki hâkimiyetine son vereceğini, İsrail’le barış masasına oturacağını düşünüyordu.

Bu amaçla, Chiraques, 2003 Kasımının başında diplomasi danışmanı Morris Gordo Montagne’yi Suriye liderinin niyetini öğrenmesi için gizlice Şam’a gönderdi. Müsteşar aynı zamanda Fransa lideriyle bu konuda görüş alış verişinde bulunan Alman başbakanı Gerhard Schröder ve Rusya lideri Vladimir Putin tarafından da görevlendirilmişti. (Müsteşarla Başkan Esed arasında 10 Kasım tarihinde gerçekleşen buluşma, iki saatten fazla sürdü.)

Fransız, “çevrenizdeki dünya değişti, size saygı duyuyoruz. Cumhurbaşkanı sizi uluslararası topluma kazandırmak için çok çaba sarf etti, bunu sürdürmeye de hazır. Bölgedeki dengeler açısından size ihtiyaç duyuyoruz. Ne şekilde olursa olsun inisiyatif alın, biz bunu inceleyelim, size Fransız, Alman ve Rus dışişleri bakanlarını göndererek destek olalım,” dedi.

Beşşar Esed dikkatle dinledi, ama gergin ve rahatsızdı. Sonra “Amerikalılardan getirdiğiniz bir mesaj var mı?” diye sordu, “Hayır” diye cevapladı Montagne, “Sizinle Amerikalılar adına değil, üç hükümet adına konuşuyorum.”

Burada Yazar, Chiraques’ın Suriyeli liderin kendisine verilen fırsatı değerlendiremediğini, Elisee’nin Suriyelilerin dünyaya bakışları hakkında tam bir cehalet içerisinde olduğunu, Esed’in kendisini devirmeye çalışmasından şüphelendiği Amerikalıların gıyabında bir polemiğe girmediğini zikrediyor.

Suriye aklını bilenler güç dengesi hesaplarını çok iyi bildiklerini de bilir. Fransız heyetinin Fransa’nın yanı sıra bölgede ondan çok daha etkin diğer iki hükümeti de temsilen gelmesi, bunun Fransızların kendini etkin bir aktör olarak öne çıkarma çabası olduğu anlamına gelir. Suriyeliler Rusya ve Almanya’nın, Fransızların narsizmini tatmin etmek için Fransa diplomasisi arkasında sıraya geçmeyi istemeyeceklerini gayet iyi bilmekteydi. Bunun aksinin olduğunu kabul etsek bile, bu durum adı geçen ülkelerin çıkarlarına ve tavırlarına aldırmadan Irak’a giren Amerika’yı hiçbir şekilde etkilemeyecekti. Bu, Suriyelilerin Fransızların üçlü tekliflerinin etkinliğini ve önemini sorgulamaya itmiştir. Başkan Esed, Amerikalıların kendisine yönelik niyetlerine işaret ettiğinde, herhangi bir komplo teorisine başvurmadı. Zira Amerikalıların tehditleri gayet aleni ve sarihti. O yüzden Fransızların getirdiği öneriyle vakit kaybetmesi mümkün değildi. Fransa’nın eli boş dönmesi son derece doğaldı ve yazarın takdim etmeye çalıştığı gibi hiç de çirkin değildi.

Böylelikle Fransa, Washigton’la yeni bir Normandiya çıkarması benzeri bir anlaşma yaparak tekrar Amerika ile ittifakına geri döndü. Bu ittifak, narsist Fransızların Bush yönetiminin Fransa’yı ve Avrupalıları aşağılayan tavrını görmezden gelen bir ittifaktı. Bu taviz, gözlemcilere Fransız heyetinin Şam ziyaretinin Fransa’nın bölgedeki rolünün değerine ilişkin, Esed’in girmeyi reddettiği bir pazarlık olduğunu teyit etme imkânı verdi. Bu ret, ABD’nin Fransa’ya bir rüşvet olarak verdiği 1559 sayılı karar nedeniyle ortaya çıkan intikam alma isteğini harekete geçirdi.

Yazar Labévière, ABD Dışişleri Bakanı Collin Powel’ın Fransız heyetinin ziyaretinden iki ay sonra yaptığı ziyaretten bahsederken çelişkili ifadeler kullanmaktadır. Ancak Powell, 17 şartın bulunduğu bir liste sunmuş, bu listenin başında Irak’ta güvenlik işbirliği, Filistinli grupların Şam’dan kovulması, Lübnan’da direnişle ilişkilerin kesilmesi önerisini getirmişti. Ancak Suriyeli güvenilir kaynaklar, Powell’in ayrıldığı gün Esed’in Powell’ın getirdiği önerideki şeylere aykırı emirler verdiğini ifade etmektedirler.

Esed’in Amerikalıların Suriye’yi hedef tahtasına koyduğuna dar söyledikleri son derece gerçekçiydi. O, yazarın da söylediği gibi, “Suriye rejimini devirmeye çalışan Amerikalılarla polemiğe girmedi.” Başkan Esed’in o zamana kadarki siyasi tartışmalarına, düşüncelerin daha iyi anlaşılması gayesiyle kullandığı ve bolca tekrarların bulunduğu tıbbi konferans üslubuna ilişkin Fransız heyetinin izlenimleri, bize göre son derece doğruydu.

Suriye ziyaretinin ardından Montagne, oradan Suudi Arabistan’a, sonra da Refik el Hariri ile buluşmak üzere Beyrut’a geçti. Suriye’ye yakın bakanlar, tamamen hükümete hâkim durumdaydı ve Beyrut’taki tüm ipleri ellerinde tutmaktaydılar. Fransa Başkanı, büyük bir hayal kırıklığı yaşadı, üzerinde baskılar artırılmazsa Suriye’nin zor bir ülke olacağı noktasındaki kanaatleri yavaş yavaş artıyordu. Sonuçta Washington da aynı kanaati paylaşarak Irak’taki kayıplarını telafi etmesi için Fransızlara Lübnan’ı sundu.

"İhvan ayaklanması, dönemiyle ilgili koşulların göz önünde bulundurulmasını gerektirir. 80’li yıllara baktığımızda bölgede Amerikan ajandasıyla uyum arz eden köklü siyasal değişikliklerin alt yapısını hazırlamak için, bunun bölgenin istikrarını bozmayı hedefleyen bir takım kara operasyonlarla eşzamanlı olarak gerçekleştiğini görmezden gelemeyiz."

Suriye Devlet Başkanı ve Washington’un rahatsızlığı

Bu dönemde Beyaz Saray’ın, bazı neoconların şer eksenine yerleştirdiği Şam’a karşı öfkesi her geçen gün artıyordu. 2003 yılı boyunca Suriye’ye sert eleştiriler getirmekten geri durmadılar. CIA’ye göre Şam, Bağdat’ın düşmesinden sonra, kendisine yönelik uyarılara kulak asmadan Iraklı onlarca yetkiliye iltica hakkı verdi. Öte yandan yüzlerce Arap savaşçı Suriye sınırı üzerinden Irak’a akmaktaydı. Bu noktada Amerikan Dış İşleri yetkililerinden David Satterfield, 2003 Kasım’ında Suriyelilerle yapılan uzun görüşmelerde Fransız diplomatlarının bu rahatsızlığından bahsetmektedir: “el-Kaide hücreleri, Suriye rejiminin hiçbir müdahalesi olmadan sınırı geçiyor, ancak rejim bizim istihbaratımızın olan biteni bildiğinin farkında.”

Şam’ın Hizbullah’a olan desteğine, İsrail’in ölümüne düşmanları olan İslami Cihad ve Hamas gibi radikal Filistinli gruplara desteği de eklendi. “Suriye yönetimi terör eylemlerini bilmiyordu ancak şu sözleriyle bu eylemleri gerçekleştirenleri kolluyordu: ‘Dikkat edin, Amerikalılar sizi gözetliyor.’” David Satterfield Fransızlara durumu bu sözlerle aktarmıştı.

Öte yandan Beyaz Saray, Suriye liderine öfkesini yansıtan birçok mesaj gönderdi, ancak hiçbiri karşılık bulmadı. Esed Amerikalılara güvenmiyordu, bu, Montagne’ye ve karşılaştığı diğer diplomatlara söylediği şeydi. Ancak onlarla, Lübnan kökenli Amerikalı iş adamı İmad el Hac’la gayrı resmi yollardan görüşmeler yaptı. David Satterfield bu konuda şunları söylüyor: “Esed, oyalama taktiğine başvurmakta ve Wahington’la diyaloğa istekli biri gibi görünmeye çalışıyordu. Ancak yerine getirmesi gereken taleplerin neler olduğunu biliyordu. Paralel kanallara ihtiyacımız yok, bu oyunu oynamıyoruz.” Labévière, Fransız kaynağından elde ettiği bilgilerle Başkan Esed’i gençlerin sevgilisi ve Arap dünyasının kahramanı Neo-Nasırcı bir konuma oturtmaya çalışıyor. Ancak sonuçta komşularıyla ilişkileri kötüleşti.

Bu sözler bir kez daha Fransızlarla Amerikalıların bölge gerçeklerine ne kadar yabancı olduklarını ortaya koyuyor. 1996 yılından beri Suriye, direniş ekseninde yer alan tek Arap ülkesi olarak kaldı ve “İsrail’le anlaşmaya koşan” Arap komşularının nefretini kazandı. İsrail’le barışa can atanların Suriye’den nefret etmeleri doğaldı, bunun için herhangi bir gerekçe de ileri sürmek zorunda değillerdi.

Öte yandan Amerikan Kongresi, Suriye rejimine yönelik yaptırımları uygulamaya koymayı hedefleyen “Suriye’yi sorgulama kanunu”nu onayladı. Suriye rejimini şeytanlaştıran bu kanun, Amerikan yönetimi açısından yeni bir engel oluşturuyordu. Bush yönetimi, havuç sopa politikasıyla kapsamlı ve dinamik bir siyaset uygulayamıyordu: Suriye’ye sunacağı hiçbir şeye sahip olmadığından olaylara karşılık vermeyi bırakmıştı.

Güvenlik Konseyi kararının gizlice hazırlanması

2003 yılında ABD ile Fransa arasında Normandiya ittifakının yeniden hayata geçirilmesinden sonra Paris, 2004’ün ilk aylarında Suriye’ye karşı büyük bir diplomasi hamlesi başlattı. Bunu yaparken şu ilkeden hareket ettiler: Madem Amerikalılar, Ortadoğu’nun demokratikleşmesi konusundaki düşüncelerini uygulamakta bu kadar hırslılar, o zaman onların bu düşünceye ne kadar bağlı olduklarını halen Fransa’nın biraz da olsa etkisinin bulunduğu Lübnan’da test edelim. Hatta Chiraques, 2004 Mayısında bazı Amerikan kongre üyeleriyle gerçekleştirdiği görüşmelerde de bu öneriyi onlara bizzat sundu.

Kongre yetkilileri ona BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) hakkında sorular sordular. O da “Gerçekçi olalım, olmadığı yerlerde demokrasiyi sıfırdan kurma yerine Lübnan gibi mükemmel olmasa da fiilen varolduğu ülkelerde demokrasiyi desteklemezsek ilerleme kaydedemeyeceğiz. Öyleyse bu ülkeye Suriye vesayetinden kurtulması için yardım etmeliyiz.” 2004 Temmuzu’nda Chiraques, Elisee’de Geoge Bush’la birlikte yediği bir akşam yemeğinde bunu tekrarladı: “Lübnan’da Ekim ayında Cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak. Cumhurbaşkanı’nın Suriye etkisinde olmaması kaydıyla Lübnan’da yeni bir başlangıç için iyi bir fırsat. Suriyeliler anayasayı değiştirerek Emil Lahud’u yeniden seçmeye çalışacaklar. Bunu engellemek için birlikte çalışalım.” Chiraques, şöyle devam etti: “ABD’nin Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesiyle kaldırabilecek yaptırımları uygulamaya koymasını dikkatle not ettik. Bunun için birlikte çalışalım.” Buna karşılık Bush hemen cevap verdi: “Neden olmasın?”

Condolezza Rice meslektaşı Montagne ile hızla görüş alış verişinde bulunacağı sözünü verdi ve aralarındaki iletişim giderek sıklaştı. Böylece gizli Lübnan kompleksi sayesinde Washington-Paris ekseni giderek kristalize oldu ve su yüzüne çıkmaya başladı.

Jack Chiraques, her ne pahasına olursa olsun özellikle de Fransa’daki popülaritesinin hızla düşüşe geçtiği bir dönemde Bush’la kesilen ilişkileri yeniden onarmaya çalışacağını alenen orta yerde ilan etmek istemiyordu. Ancak Bush, Irak’ta veyahut İsrail-Filistin anlaşmazlığında sözlerine kulak asmadığına göre bu kez Lübnan’da olayların gergefinde çizilmeye başlayan uzlaşmaya bir kılıf bulmuştu. Dostu Refik Hariri de bundan mutluydu.

Uygulama aşaması 2004 yazında başladı. Beyrut’ta bu görevi Fransız büyükelçisi ile Amerikan büyükelçisi üslenmişti. Öte yandan Fransa’nın ABD ve BM’deki elçisi, Amerikalılarla Güvenlik Konseyi’ne sunulacak bir öneri hazırlamaktaydı. Karar, serbest seçimleri ve Suriye güçlerinin en kısa zamanda Lübnan’dan çekilmesini öngörüyordu.

Refik Hariri’nin 1559 sayılı karardaki rolü

Ciraques’ın heyeti, Refik Hariri’nin yazlığının bulunduğu Sardunya’ya gitmeden önce Condolezza Rice ve diğer yetkililerle 19 ve 20 Ağustos’ta bir araya geldi. Karar taslağı defalarca tatilini geçirdiği yatında Hariri tarafından gözden geçirildi. Hiçbir şey onun Suriyelilere karşı duyduğu öfkeyi dizginleyemezdi. Chiraques’ın korktuğu şey başına geldi. Suriyeliler, Lübnan anayasasını değiştirip müttefikleri Emil Lahud’un görev süresini uzatarak üç yıllık yeni başkanlık dönemine başlaması için gerekli alt yapıyı hazırladılar. 26 Ağustos 2004’te Şam’a çağrılan Hariri, öfkeyle “Lahud demek ben demek” diyen Beşşar Esed’le yüzleşmek zorundaydı.

Fransa’nın karar tasarısı ile ilgili son görüş alış verişleri 2004 Ağustosu’nun sonlarında nihayet buldu. Fransız ve Amerikan diplomatlar, BM’de karar taslağını değiş tokuş ettiler. Montagne, Lübnanlılarla doğrudan ve mesajını İspanyollar üzerinden kendilerine ulaştıran Suriye Dışişleri Bakanı ile dolaylı ilişki içindeydi. Fransa Cumhurbaşkanı’nın müsteşarının sunduğu son değişikliklerle ilgili görüş alış verişleri, Condolezza’nın Cumhuriyetçi Parti’nin ön seçimleri nedeniyle New York’taki Madison Square Garden’a gitmesine kadar sürdü.

Eylül 2004’te 1559 sayılı BM kararı, 9 lehte oy ve Rusya, Cezayir ve Çin’in verdiği altı çekimser oyla Güvenlik Konseyi’nden çıktı.

1559 sayılı karar, Suriye’ye bir tokat gibi indi. Çünkü kararın metni, Suriye’nin bütün silahlı güçlerini çekmesini, milisleri dağıtmasını, serbest seçimlerin Lübnan anayasasına göre ve herhangi bir dış müdahale olmaksızın gerçekleştirilmesini öngörüyordu. Beşşar Esed, ertesi gün sanki hiçbir şey olmamış gibi Cumhurbaşkanı Lahud’un görev süresini uzatmadan yana tavrını koydu. Dünyadan kendisine yönelik bir uyarı beklemediği gibi, Irak’ta yaşadıkları anlaşmazlıktan sonra ilişkileri zedelenen ve aralarındaki güvenin kaybolduğu Fransa ile ABD arasında kendisine karşı bir ittifak beklemiyordu. Esed bunu Hariri tarafından yapılmış bir kışkırtma, Jack Chiraques’ın bir ihaneti ve George Bush’un meydan okuması olarak okudu. Kısaca, bu bir savaş ilanıydı.

Chiracques’ın Rice’la buluşması ve Bush’la gerçekleşmeyen akşam yemeği

2 Ekim 2004’te uzatma işlemine karşı çıkan ve bu önde oy veren sabık Ekonomi Bakanı Mervan Hammade’nin suikasta uğramasından sonra Lübnan’da gerilim arttı. Refik Hariri 21 Ekim’de istifa etti ve Lübnan’da Suriye yanlılarına karşı muhalefeti birleştirmeye çalıştı. Chiraques, tamamen kör bir şekilde dostunu desteklemek amacıyla müsteşarını Beyrut’a yeni büyükelçi olarak atadı. Bu elçinin Amerikan meslektaşı Vieltman’la birlikte gözlerini, kaynamakta olan Lübnan siyaset sahnesinin kaderine dikmesi gerekiyordu. Chiraques 1559 sayılı kararın uygulanmasından sorumlu Rod Larsen’e nasihatlerini artırdı.

Daha da fazlası, Chiraques, filizlenmeye başlayan kırılgan Fransız Amerikan yakınlaşmasına daha fazla ilgi göstermesi için Bush’u şımartıyordu. 9 Kasım’da yeniden başkan seçilmesinin yıl dönümünde Fransız Cumhurbaşkanı, Bush’u arayarak tebrik etti. Bush, teşekkür ettikten sonra şunları söyledi: “Çıkarlarımıza hizmet eden konularda birlikte çalışma temennimizi sizlere sunuyoruz. Anlaşmazlıklarımız oldukça çetrefilli, ama birlikte çalışırsak üstesinden gelmeyeceğimiz şey yok.” 8 Şubat 2005’te Başkan Bush Condolezza Rice’ı Chiraques’le buluşması için görevlendirdi. Buluşmanın ana gündemi Lübnan’dı. Chiraques, buluşma esnasında Suriye’ye karşı son derece nezaketsiz, düşmanlıkla dolu ifadeler kullandı.

Burada bir parantez açarak Labévière’nin kitabının dışına çıkalım. Chiraques’nin atılmasının Refik Hariri tarafından gönderilen raporlara dayandığından objektif verilerden yoksun olduğunu görüyoruz. Kitaba göre Chiraques’ın sözünü Rice’a nisbet ediyoruz: “Şu anki Suriyeli yetkililer, hangi yöne döneceklerini bilmiyorlar, bu yüzden hareketlerinde arıza gözleniyor. Tere Rod Larsen’in Şam’da karşılanmasını örnek veriyorlar. Bazıları son derece sıcak karşılarken aşırı rejim yanlısı olanlar ise mesafeli durmayı tercih etti.” Biz Larsen’in karşılanmasıyla ilgili bu Hariri-Fransız ortak yapımına ilişkin değerlendirmeyi, yorumsuz bırakmayı tercih ediyoruz.

(Hariri’nin müsteşarlarının aldıkları bilgilere göre) Chiraques, Şam’ın Lübnan’da bir değişimin olmaması konusunda son derece ısrarcı olduğundan Lübnanlı muhalifleri desteklemek ve Suriyelilerin Arap dünyasındaki tek köklü demokratik geleneği yok etmesine izin vermemek gerekir, der. Chiraques, iki hususa dikkat edilmesi gerektiğini söyler: Birincisi, Lübnan’da demokrasiyle barış sürecini birbirine karıştırmamak, -aksi taktirde Şam’ın eline yeni bir koz verilmiş olur- Lübnan’da demokrasiyi demokrasi ve Lübnan için desteklemek gerekir. İkincisi, Şam’ı, Beyrut ile arasında mevcut olan rüşvet sistemine darbe vurmaya güç yetirebilecek finansal yaptırımlarla tehdit etmek. Chiraques, ABD’yi daha da ileri gitmeye teşvik ediyor, bu nedenle de arkasında Avrupalıları sürüklemek istiyordu.

Hariri’nin Chiraques üzerindeki siyasi etkisini görmezden gelmesine ve iki lider arasındaki kişisel dostluk ilişkisini belirtmelerine rağmen her iki kitabın yazarları, Chiraques’ın Arap Şiilerinden duyduğu endişeyi zikretmekten geri durmamışlardır. Zira yazarlara göre Chiraques, Şiilerin bölgeye hâkim olmasından ve Esed’in de onların müttefiki olmasından sürekli korku duyuyordu. Saddam Hüseyin’den Refik Hariri’ye kadar uzanan bir listeyle Sünnileri tercih ediyordu.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, Chiraques’ın ve Fransızların Sünnilere olan bu düşkünlüğü tamamen çıkar endeksli bir düşkünlük olmasıdır. Sünni rejimler, Fransa’nın ihtiyaç duyduğu nakit stokuna sahip ve petrole hakim olan ülkelerdir. Burada BAE’nin Fransa’nın henüz tamamlamadığı Rafal uçaklarıyla ilgili projesinde Fransa’yı aşağılayıcı koşullarına işaret etmek yeterlidir. Sünnilere yönelik çıkar eksenli sevginin tarihsel arka planına gelince, sömürgecilik tarihine kadar gitmeyi gerektirir. Fransızlar Lübnan Hıristiyanlarını destekleyip Sünnilerle kısmi anlaşmalar yaptıklarında, Dürzi ve Şiilerin bulunduğu bölgeler İngilizlerin hâkimiyeti altındaydı. Bu bağlamda söz konusu durum, Fransız sömürgeciliğinin, Bilad-ı Şam’ı küçük ve zayıf devletlere bölme yönündeki isteklerini hatırlatmaktadır. Bu anılar, şu an devam etmekte olan protesto gösterileri nedeniyle belki de Chiraques’ten sonra Sarkozy’nin hatırasında yeniden canlanıyordur.

Buluşmanın sonunda Chiraques, 21 Şubat 2005’te AB-ABD zirvesi çerçevesinde Bush’la bir akşam yemeği planlar. Ancak 14 Şubat’ta Hariri suikastı gibi başka dramatik gelişmeler Chiraques’ın randevu programını tepetaklak etmiştir.

* * *

Şu an Suriye’de devam etmekte olan gösteriler, ABD’nin bölgedeki jeostratejik dengeleri baş aşağı hale getirmesi için bir ön hazırlıktır ve özel bir dikkat gerektirir. Bu gösteriler başladığı günden beri birbiriyle koordinasyon içerisinde olma noktasında yetersiz kalmıştır, nedeni bu gösterilere katılan her grubun diğerlerinden farklı kendince talepleri olmasıdır. Komplo teorilerine aldırış etmeksizin, bu gösterilerin barışçı özelliğini bırakıp kanlı bir hale dönüşmesi, Suriye içinde beşinci taburun varlığını teyit eder. Suriye’de ikincil aktörler, gösterilerin yarattığı kaostan yararlanarak Suriye’deki siyasi yapıya sızmış ve böylelikle ülkeyi kan gölüne dönüştürmeyi hedeflemişlerdir. Gelişmeler, yasaklı Müslüman Kardeşler Hareketi’nin bu operasyonda parmağı olduğunu göstermektedir. İhvan liderleri açıklamalarında, bu rejimin diyaloga girilmesi ve uzlaşılması mümkün olmayan bir yapı olduğunu ifade etmişlerdir.

Dolayısıyla Suriye’deki hareketlenmelerin ne ölçüde birbiriyle ilişki içerisinde olduğunu tahmin etmek zordur, zira her hareketlenmenin kendi özel talepleri vardır. Şu ana kadar yapılan gösterilerle ilgili su yüzüne çıkan gerçekler, şu grupların varlığını ortaya koymuştur: Dürziler (gösterilerine Beşşar Esed iktidarı 2000 yılında devraldığında başlamışlardır), Kürtler (Irak’ın işgalinden sonra gösterilere başlamışlar, Hariri’nin suikasta uğramasından sonra yükseltmişlerdir), Asuriler (Şu anki protesto gösterilerinin kıvılcımı Asurilerin bulunduğu bölgelerde çakılmıştır ancak gösterilere aleni bir şekilde katılmaları, 2011 Mayısı’nın ilk Cuması’nda gerçekleşmiştir), rejime muhalif Aleviler (Hareketlenmeleri Hafız Esed döneminde, Hafız’ın kardeşi Rıfat’la birlikte baş gösterdi, oğlu Basil Esed’in ölümüyle tekrar gün yüzüne çıktı. Bunun üzerine Hafız Esed, derhal oğlu Beşşar’ı yerine halef tayin etti. Bu tayin, önde gelen Alevi şahsiyetlerin ve üst düzey subayların tepkisini çekince Alevi muhalefeti, Rıfat Esed’in sahibi olduğu ve rejime şiddetle muhalefet eden ANN televizyonunu kurulmasıyla daha da serpildi). Bu grupların farklı taleplere sahip olmalarına rağmen eş zamanlı olarak nasıl ortaya çıktıkları ve nasıl harekete geçtikleri ciddi bir soru işareti olarak ortada durmaktadır.

Suriye’de ikincil aktörler

Öncelikle MOSSAD gelir (Üst düzey organizasyon isteyen eylemler düzenlemesiyle, Suriye rejiminin içine sızma konusunda yeterliliğe sahip olduğunu göstermiştir. İmad Muğniye cinayeti ve diğerleri bunun en somut örneğidir). Ardından neo-selefiler gelir (Tamamen kökünün kazınmasıyla sonuçlanan Nehru’l Barid kampındaki çatışmalardan sonra bombalı saldırılar düzenleyerek bu sürece katılmışlardır). Bunlar yardım ve desteği Lübnan’da birbiriyle hasım olan farklı gruplardan almakla birlikte bunların hiç birine bağlılıkları yoktur. Nehru’l Barid dosyasının açılmasının ertelenmesine neden olan şey, Lübnan’da faaliyet gösteren bütün grupların neredeyse bu işin içinde olmasıdır. Bunların ardından Iraklı Araplardan belirsiz bir grup gelir (Bunlar Irak-Suriye sınırından gizlice sızanlardır. Irak’ta Amerikalılara karşı savaşmak amacıyla Suriye’ye gelen Arap savaşçılarını hapse tıktığı için Suriye rejimine düşmandırlar). Ayrıca kendi içsel çelişki ve çatışmalarını beraberinde getiren Suriye’ye iltica etmiş bir milyona yakın Iraklı göçmen de bu listeye eklenebilir (Suriye rejimi, bu grubun tehlikesini hissetmeye başlamıştır zira Irak seçimleri sırasında bu grubun büyük bir çoğunluğunun Suriye rejiminin çizgisine aykırı siyasi partilere oy vermiş oldukları bilinmektedir). Gösterilerde ön saflarda bulunmamaya gayret etmeleri nedeniyle Müslüman Kardeşler Hareketi’ni listenin en sonuna almış bulunuyoruz. Doğrudan eylemlerde açık bir şekilde görünmek yerine rejimin Aleviliğine karşı, dışlanmışlığını çok daha yoğun hissetmeleri nedeniyle son derece duyarlı fakir Sünni kesimleri harekete geçirmeye çalışmaktadır.

Suriye Devrimi’nin Antropolojisi

Suriye, sahip olduğu etnik, dini ve medeniyet bağlamında kendine has çoğulcu yapısıyla tarihi Bilâd’ı Şam’ın merkezidir. Bölgedeki Arap yapısının baskınlığına rağmen İslami yapının rolü gayrimüslim Arapları ihtiva eden Şam’ın demografik bileşimi nedeniyle gizli bir örtü olarak kalmıştır. Ayrıca burası diğer Arap ülkeleriyle kıyaslandığında yüksek oranlarda farklı mezhepler barındırır. Bu da bölgeyi zımni kanaatlerin ve gizli düşüncelerin uzun bir liste oluşturduğu bir yer haline getirir ki bu düşüncelerin koşulları oluştuğunda zımnilikten aleniliğe dökülme istidadı gösterebileceğini ve patlayabileceğini kanıtlar.

Burada zımni kanaatlerin su yüzüne çıkmasının farklı bir biçimi olarak Amerika’daki Lübnan kökenli Siyonist lobinin varlığı ortaya çıkar. Ziyad Abdün Nur’un 2005 yılındaki ilanıdır: “Lübnan ve Suriye rejimlerinin devrilmesi kararını aldık. Ne yaparlarsa yapsınlar bu rejimler devrilecektir”. Yine Sedir Devrimi Yüksek Konseyi adlı yapı, ısrarla kamuoyunu Suriye’ye ve Arap olan her şeye karşı tahrik için elinden geleni yapmaktadır.

Buna karşın, bölgeyi fanatik İslami modele göre İslamileştirmeye çalışan bazı hareketler de bulunmaktadır. Burada slogan düzeyinde bir takım fikirleri savunan ancak sıcak çatışma alanlarından uzak duran hareketler örnek olarak verilebilir. Ve son olarak hedeflerini gerçekleştirmek için askeri çatışmaya giren şiddet yanlısı hareketleri zikredebiliriz. Belki de bu çatışmaların en kapsamlısı, 80’li yılların başlarında Suriye Müslüman Kardeşler’in fitilini ateşlediği çatışmadır.

İsrail ise Suriye’yi, Arap ya da Batı-İsrail ekseniyle ilgili ikisinden birinden yana tercih yapma seçeneğini önüne koyduğundan, tarihi Şam bölgesinin çelişkilerine yeni bir yarılma getirmiştir. Bu yeni yarılmayla birlikte bölgenin modern tarihinde sosyal dinamiklerini dönüştürmek için gerçek devrimler üretemediğini ve ortak hedefler etrafından buluşturamadığını görmekteyiz. Şam bölgesindeki devrimlerin samimiyetinden ya da milliliğinden kuşku duymaksızın bu devrimlerin daima sınırlı ve sembolik olduğunu söylemek gerekir. Buna, Amtanyus Şahin Devrimi (köylü devrimi), Şeyh Salih Ali Devrimi, Sultan Paşa el Atraş Devrimi, Fransız sömürgeciliğine karşı Meysilun Savaşı örnek olarak verilebilir.

Suriye halk hareketleri: Yukarda adı geçen Şam devrimlerinin kendine has yapısı, Şam tarihinde neden devrimlerin yerine ayaklanmaların geçtiğini bizlere açıklar. Bu hareketlerin ortak özellikleri şunlardır:

1.Gelenek ve bağımlılık: Suriye halkının çoğunluğu, zımni kanaatlerini destekleyen her türlü hareketliliğe olumlu yanıt verir ve bu yönde yapılan gösterileri ve protesto hareketlerini heyecanla destekler. Söz konusu destek, Büyük Arap Devrimi (Arapların Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazandığı devrim) için geçerli olduğu gibi Nasır döneminde Mısır’la birleşme, Filistin direnişinin desteklenmesi, Amerika’nın Bağdat Paktı’ndan BOP’a kadar bölgede kurmaya çalıştığı bütün projelerine direnme eylemleri için de geçerlidir. Ancak Şam, bunlara direnmekle birlikte bu ittfiakların oluşturulmasında hiçbir zaman baş aktör olarak yer almamıştır. Bu antropolojik-kültürel faktör, Suriye halkının gösterilerinin Arapların yaşadığı diğer bölgelerdeki insanlarla birlikte hareket etme ve oradaki toplumsal yapıları benimseme isteğini göstermektedir.

2.Milli özelliklerin baskın karakteri: Şam bölgesindeki hareketleri yakından takip edenler, 20. yüzyılın başlarından itibaren Suriye halkının zaman zaman dini hareketlerin desteklenmesini cezbeden unsurların varlığına rağmen, milliyetçi ve vatansever hareketleri dini hareketlere tercih ettiğini gözlemler. Burada Arap milliyetçi düşüncesinin Şam bölgesinde ortaya çıktığını, bu düşüncenin teorisyenlerinin ve kurucularının farklı mezhep ve dinlere mensup kişiler olduğunu unutmamak gerekir. Bu da tarihi Şam bölgesindeki milliyetçi düşüncenin dini düşünceye baskın geldiğini açıklayan şeydir. Örneğin Mısır’da bu fikri temellerin yokluğu, Enver Sedat’a ve ondan sonra Mübarek’e Mısır sokaklarından Nasırcılığın izlerini silme imkânı vermiştir. İşte bunun içindir ki Suriye, bölgedeki emperyalist oluşumlara direnen tek Arap devletidir ve bu bölge aynı zamanda Arap direniş unsurları ve Arapçılar için her zaman sığınılacak bir yer olmuştur.

3.Suriye’deki halk hareketlerinin mezhepçi olmayışı: Yukarda adı geçen örneklerin önemli bir bölümünün gözden geçirilmesi, Suriye’deki hareketlerden bir kısmının mezhebi temellerden hareket etse de, aslında bu hareketlerin büyük bir çoğunluğunun halkın bütün gruplarını kapsadığını, tek bir mezhebe ya da dine dayanmadığını gösterir. Örneğin Atraş Devriminin Dürziliği ve Şeyh Salih Ali devriminin Aleviliği, herhangi bir mezhebi amaç peşinde koşmaksızın bütünüyle Fransız sömürgeciliğine karşı bir başkaldırı olarak gelişmiştir.

Müslüman Kardeşler ayaklanması: Bu ayaklanma, dönemiyle ilgili koşulların göz önünde bulundurulmasını gerektirir. 80’li yıllara baktığımızda bölgede Amerikan ajandasıyla uyum arz eden köklü siyasal değişikliklerin alt yapısını hazırlamak için, ayaklanmanın bölgenin istikrarını bozmayı hedefleyen bir takım kara operasyonlarla eşzamanlı olarak meydana geldiğini görmezden gelemeyiz. Bunun sürekli tekrarlanan bir tesadüf olduğunu söyleyenler aslında bunun araştırılması gereken bir olgu olduğu gerçeğini göremiyorlar. Eş zamanlı hareketleri tesadüf ilkesine bağlayanların yaptıkları siyasi aptallıktan başka bir şey değildir.

Bu ilke, 80’li yıllarda Suriye Müslüman Kardeşler hareketinin İsrail’in Lübnan’ı işgaline denk geldiği dönemdeki operasyonlarına uygulanabildiği gibi, şu an Arap dünyasında meydana gelmekte olan gösterilere de uygulanabilir. Bu işgal İsrail’in adayı olan Beşir Cemayel’in Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasını sağlamış, Suriye’yi kuşatma altına almış ve İsrail’in Lübnan topraklarından yarısından fazlasını ele geçirmesiyle sonuçlanmıştır. Irak’ta ise Düceyl’de Saddam Hüseyin’e çok iyi hazırlanmış bir suikast girişiminde bulunulmuştur. Bu eşzamanlı operasyonlar İsrail’i de içine alacak şekilde Yeni Ortadoğu Projesi’nin uygulamaya konulması önerisinin altyapısını hazırlamayı hedefliyordu. Bu projeyi hazırlayanların yabancı ya da Arap olsun fark etmez, bu projeye karşı çıkan Suriye, Irak ve topraklarında FKÖ’yü barındıran Lübnan gibi ülkelerin istikrarını sarsma üzerinde anlaşmaları gerekiyordu.

Bu bağlamda Müslüman Kardeşler ayaklanması da bu dönemsel çerçeveye girer. Diğer Müslüman Kardeşler hareketleri gibi İhvan burada da vatandaşların can güvenliğini koruma ilkesine bağlı kalmamış, aksine girdiği savaşlarda sivil unsurları kendisine kalkan yapmıştır.

Yeni Ortadoğu Projesi’nin doğuşu: Bu eş zamanlı operasyonların nasıl gerçekleştiğini araştırmalarımız sırasında ABD Dışişleri Bakanı Alexander Higg’in 1981 yılında bir Ortadoğu gezisi sırasında yaptığı açıklamada, Yeni Ortadoğu’nun kuruluşu için yaptığı çağrılar dikkatimizi çekmişti. O şöyle demekteydi: “Arap-İsrail çatışması, bazı çok iyi ilişkilerimizin bulunduğu dost ülkelerin kendi arasında bölünmelerine yol açıyor. Ortadoğu’daki Amerikan çıkarlarının himayesi, dış müdahale tehditleriyle gerçekleşmez, bu himayenin bölgenin kompleks yapısını göz ardı eden bir stratejiyle gerçekleşmesi de mümkün değildir. ABD, Sovyetlerin oluşturduğu bölgesel tehditle baş etmek için harcanan çabalarıyla barış sürecinin, birbirini destekleyen şeyler olduğunu düşünmektedir. Arap dostlarımız, İsraillilerle barış yapmak için daha fazla risk almaya hazırlarsa, güvenlik alanında yapılacak işbirliği çok daha kolay olacaktır. Zira böyle bir işbirliği, herhangi bir Sovyet müdahalesini engellemek ve onunla işbirliğine giden ülkeleri yıldırmak için zaruri bir işbirliği haline gelecektir.”

Suudilerin yanıtı 7 Ağustos 1981 yılında, Suudi veliahtı Prens Fahd’ın gerçekleştirdiği girişim çerçevesindeki 8 ilkeyle geldi. Avrupa Birliği, bu girişimin görüşmelerin zeminini oluşturacağını ilan ederken ABD, bu girişim yokmuş gibi davrandı ve bununla ilgili açık bir tavır almaktan kaçındı. Arap ülkeleri ise girişimle ilgili kendi aralarında bölünme yaşadı, Suriye ve Irak, planı reddederken diğer Arap ülkeleri planı destekledi. FKÖ içerisindeki Fetih hareketi planı şiddetli bir şekilde elinin tersiyle itti ancak Yaser Arafat’ın girişimi desteklemesi herkes için bir sürprizdi. Hatta Lübnan Komünist Partisi eski Genel Sekreteri George Havi, onun “Güçlü bir darbeye hazır olun. Bu baskınızla üzerimizdeki Arap kamuflajının kalkmasına neden oldunuz. Şahit ol Ya Rab, ilettim!” şeklindeki sözlerini nakleder. Sonra Suudi Arabistan 1981 Kasımı’nda Fas zirvesinde, üzerinde yapılan baskıların sonuç vermesi neticesinde önerisini geri çekmiştir. Ancak 1982 Temmuzu’nda İsrail’in Lübnan’da başlattığı işgalle birlikte Arap Birliği, işgalden birkaç ay sonra 6 Eylül 1982 yılında on beşinci olağanüstü zirvesini düzenlemiş, Libya ve Mısır hariç 19 Arap ülkesi zirveye katılmıştır. Fas’taki ilk zirvenin aksine Arap Birliği bu kez, İsrail’in varlığını tanımış ve Suudilerin barış projesi onaylanmıştır.

19 Mayıs 2002 tarihindeki Beyrut Zirvesi’nde Suudilerin planı gündeme getirmesi ve aynı hızla geri çekmesi, ardından yeniden gündeme getirmesiyle 1981 yılında Alexandr Higg tarafından ortaya atılan ve 1991 yılında Şimon Peres tarafından geliştirilen Bush tarafından daha büyük bir projeye dönüşen Yeni Ortadoğu Projesi’nin çerçevesinin ortaya çıkması arasındaki uyum, kafa karıştırmaktadır. Bu proje, en son Bush’un elinde Ortadoğu’nun siyasi yapısının silah zoruyla değiştirilmesi şeklinde gündeme gelmiştir. Bundan daha da tehlikelisi ve analiz gerektiren nokta, 2010 yılının Aralık ayında Arap ülkelerindeki ayaklanmalar başladığında ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un Körfez ülkelerine yaptığı ziyaret sırasında bu projeyi yeniden gündeme getirmesidir. Bu konu bu makalenin dar çerçevesinde ele alınabilecek kadar kısa bir konu olmayıp daha derin araştırmaların ve akademik çalışmaların konusu olacak bir şeydir.

"2003 yılındaki Amerikan işgaliyle birlikte Suriye, reformlara verdiği önceliği ABD’nin Irak’tan sonra Şam’ı da işgal edebileceği ihtimalinin yarattığı baskılar nedeniyle bırakmak zorunda kaldı. Ardından Suriye’nin 2005 yılında Hariri suikastıyla ilişkilendirilmesi ve suçlanması gelirken 2008 yılında bu suçlama geri çekildi."

Suriye aydını

Suriye toplumunun yapısı, birbiriyle bütünlük arz edecek şekilde toplumun tamamının aynı anda harekete geçtiği bir devrime asla izin vermez. Ancak buna karşın Suriye’deki siyasi kültür atmosferinin siyasi düşünceye açık bir zemin teşkil ettiğini, siyaset düşüncesine ilişkin tezlerin ortaya atılmasına müsait olduğunu düşünüyoruz. Burada ortaya çıkan soru, Suriyeli aydının topluma hizmetteki ve toplumun yaşadığı krizlere düşünsel çözümler üretmedeki rolüdür. Bu da bizi aydının entelektüelle ilişkisi hakkında geleneksel problemi yeniden ortaya koymaya götürür. Bu ise sadece Suriye’de değil aynı zamanda bütün Arap ülkelerinde istismara yatkın bir konudur. En önemlisi, mevcut toplumsal hareketlenmelerin arkasında gizli olan siyasi hedeflerle ilişkisi bulunmayan dini, etnik ve mezhebi saiklerin tahrikiyle ve ikircikli sloganlarla direnişinin bedelini Suriyeli aydına ödetmekte oluşlarıdır.

Doğal olarak Suriyeli aydının, iktidara bağımlı, onun bir parçası haline gelmemesi gerekir. İlkelerini, düşüncelerini korumalı, rejime olan muhalefetini açıkça göstermelidir. Ancak ülkesinin güvenlik ve istikrarının tehdit edilmesi söz konusu olduğunda buna karşı göğüs germelidir.

En azından Suriyeli aydından beklenen, ülkesinin Amerikan projesiyle Suriye rejimini devirmeye yarayan bir üsse dönüştürülmek istendiğini fark ettiğinde Suriye rejiminin yanında yer alan Lübnanlı aydını kendisine örnek almasıdır. Suriyeli aydın hiçbir zaman Lübnan ve Suriye yönetimlerinin hizmetinde olmadığı gibi ne yolsuzluklarda ne de makam mansıpta ortak olmamıştır. Bu ortaklık, bugün direnişe düşmanlığın kalesine dönüşen ve rejimin devrilmesi talebi için insanların kuyruğa girdikleri her iki ülkedeki yolsuzlukların başıyla sınırlıdır. Bunu yaparken de mevcut rejimin alternatifi noktasındaki felaketi düşünmeye bile yeltenmemektedirler.

Bu noktadan hareketle, el Cezire kanalının Suriyeli düşünür Burhan Golyon’la yaptığı röportaja bakılabilir. Kendisi akademik ve düşünsel düzeyine ve çağdaşları arasında nadir bulunan bir derinliğe sahip olduğunu bildiğimiz kitaplarına ilişkin hiçbir şeyin söylenemeyeceği bir kişiliktir. Ancak bu düşünürün kendisini el Cezire kanalının seyircilerine takdim etme biçimi son derece üzücüdür. Psikolog olmam hasebiyle, ne kültürle ne de düşünceyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir şekilde şahsi kinini yansıtan Golyon’un bulunduğu imalar ve gösterdiği tepkilerdeki egoyu görmezden gelmem mümkün değildir. Aynı şekilde kendisini Lübnan’daki el Müstakbel Partisi ve 14 Mart hareketine yaklaştıran konuları ele almadaki üslubu da böyledir. Bu el Cezire’yi sevindirmiş olabilir ancak Golyon’u tanıyanlar ve eserlerini yakından izleyenler için bir esef kaynağıdır.

Yine mesleğim nedeniyle Golyon’un tutumunu, kendisinin de maruz kalmış olabileceği acı verici ve zalim deneyimlere karşı bir tepki olarak da yorumlayabilirim. Ancak bu tecrübeler doğruysa eğer, insani tepkilerin verilmesine ve kişisel tepkilerin oluşmasına yol açabilir. Ancak hiçbir şekilde milli ve vatansever duruştan taviz vermeyi, toplumun güvenliğini intikam duyguları nedeniyle bir aydının toplumuna ve halkına karşı vazifesini yok sayacak kadar tehlikeye atmayı mazur göstermez. Özellikle de bu sorumluluğu, ülkenin belirsiz limanlara doğru yelken açmasına engel olma noktasına geldiyse. Bu nedenle düşünür Golyon, televizyon röportajlarına tekrar tekrar çıkması noktasında feedback yapması gerekir. Ondan sonra Suriye içinde ve dışında, aydın ve akademisyenlerden oluşan özel bir topluluk karşısına bu şekilde çıkmanın kendisine yakışıp yakışmadığı hakkındaki kararını verebilir.

Gerçekten durum, bu aydın ve entelektüel insana karşı bazı kişilerin yaptığı yakışıksız hareketlerle ilgiliyse, muhaliflerle diyaloğa geçmekle görevlendirilmiş resmi yetkililerin bu tür yanlış hareketler nedeniyle özür dilemesi ve birilerinin yetkisini yanlış bir şekilde kullanmış olmasından dolayı resmi bir soruşturma açmasını da gerekir.

Suriye, direnişinin bedelini ödüyor

Suriye ekonomisinin zaafı ve fakirliğin, işsizliğin, yaşam standartlarının düşmesinin nedeni Suriye’nin uluslararası borçlara başvurmaması, siyasi koşullara bağlı olarak yapılan yardım ve hibelere yanaşmamasıdır. Aynı zamanda Suriye, yanı başında İsrail’e karşı askeri gücünü artırmak, en azından korumak zorunda kalmaktadır. Bütün bunlar Suriyeli vatandaşın günlük yaşantısındaki refah düzeyine etki eden hususlardır. Söz konusu durumlar, vatandaşın fedakârlıklarını yutan yolsuzluk karşısındaki hassasiyetini meşru ve mazur kılar. Şu andakine benzer infiale neden olan bir takım durumlarda da bu tür konular abartılmaya ve büyütülmeye son derece müsaittir.

Ancak bu tür kötü ekonomik koşullar ve bununla birlikte farklı yönlerde ortaya çıkan siyasi baskıların tamamı, Suriye’nin direnişinin bedelini ödediğini göstermektedir. Sürekli olarak Enver Sedat dönemindeki Mısır tarzı açılım vaatleri ya da Mübarek döneminde Araplığından bütünüyle vaz geçerek taviz vermesi için kendisine şantaj yapılmaktadır.

Suriye’deki toplumsal hareketlerin doğası hakkında yukarıda adı geçen işaretlere dayanarak şu anki Suriye muhalefetinin, Mısır devriminin ortaya koyduğu şartları düşünmesi ve kavramasını beklemekteyiz. Bu koşulların başında şunlar gelmektedir:

1. Mısır’ın gerek İsrail’le yaptığı doğal gaz anlaşmasını gerekse Camp David anlaşmasını iptal etmesini isteyerek Mısır’ın yeniden Arap direniş eksenine dönmesinin sağlanması.

2. Yabancı ülkelerle ilişkileri olduğundan şüphe edilen kişilerin reddedilmesi. Bunların bir kısmı başkanlık yarışına girmeyi düşünen üst düzey şahsiyetlerdir. Ayrıca İsrail’le ne türlü ilişkiye sahip olursa olsun bu tür kişilerin başkanlık seçimlerinde veto edilmesi.

3. Mısır Devrimi, geçiş aşamasına yön veren liderlerin davranışlarını kontrol altına alarak devrime katılan bir takım finansal ilişkilerin bulunduğu düşünülen insanları sorgulamaktadır.

4. Halkı bir araya getiren, onları toparlayan ulusal ilkelere sahip çıkmak, milli birliği, vatandaşın güvenliğini tehdit eden her şeyi reddetmek. Bütün hareketlerinde barışçıl olmayı esas almak.

Bu çerçeve, diğer Arap halk hareketlerine, bu gösterileri yönlendiren içerdeki liderlerin dış güçler tarafından kullanılarak kurban edilmelerinin önüne geçmelerine yardım edecek siyasi kurallar çerçevesi sunabilir. Suriye’daki ayaklanmanın liderleri, ülkelerinin dini ve mezhebi konuların, gösterilerin malzemesi olmaması ve istismar edilmemesini istiyorlarsa bu kriterleri iyice gözden geçirmeliler. Dini karakterli gösterilerin, bu gösteriler üzerinde tekel kurması nedeniyle dışlayıcı yapısını yeniden hatırlatmak gerekiyor. Gösterilerin şiddet eylemlerine dönüşmesinde rol alan bir takım dini gruplar, vatandaşların güvenliğine hassasiyet göstermemekte, aksine fertleri kendisine canlı kalkan olarak kullanmaktadır.

Direniş yanlısı Arap halkının tavrı

Maryland Üniversitesi’ne bağlı Uluslararası Zağbi Kurumu’nun gerçekleştirdiği anket çalışması, Arap ülkelerinde en fazla desteği bulunan liderin Beşşar Esed olduğunu ortaya koydu. Çalışma altı Arap ülkesinde yapıldı: (Mübarek dönemindeki) Mısır, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, BAE ve Fas.

Bu sonuç, Suriye rejiminin Arap halkının beklentilerini karşıladığını ve halkın nabzını tuttuğunu gösteriyor. Bununla birlikte Arap halkları, Arap dünyasının en fazla popülaritesi olan liderini desteklemek için sokaklara çıkmadı! Bu pasif durum, başta Arap halkının yapısı ve yeni fiyaskoların yaşanmasından duyulan korku nedeniyle erken harekete geçmekten çekinmelerinden kaynaklanmaktadır. Bölgede hemen hemen her ülkede yaşanan gösteri ve ayaklanmaların yoğunluğu ve bu yoğunluk arasında nasıl bir ayrım yapılacağına ilişkin ölçütlerin bulunmaması nedeniyle halkın bakış açısının belirsizliği de bunda bir etken olabilir. Arap halkının çekince içerisinde olmasının bir başka nedeni de budur.

Bu olay bize İsrail’in Beyrut’u, tam da Dünya Kupasının oynandığı ve Cezayir ile Kuveyt’in playoffa kaldığı dönemde işgalini hatırlattı. Cezayir’e yapılan haksızlıkları protesto etmek için sokaklara dökülen Araplar, sanki İsrail’in Beyrut’u işgal etmesini hiç duymamıştı.

Mesele burada Arap halklarının tanınma güdüsüyle ilgilidir, Arap halkları Dünya Kupası elemelerinde bir Arap ülkesinin kazanmasını istemekte, kendisine karşı yapılan ırkçılığa ve üstünlük taslanmasına karşı duygusal bir ispat arayışı içerisine girmektedir. Buradan hareketle bu gösteriler, sportif bir hamaset değil, göstericilerin tanınma mücadelesidir. Beyrut’un İsrail askerleri tarafından işgaline duyarsız kalınması, Arap halklarının aczini ve çaresizliğini yansıtmaktadır, çünkü rejimler bu işgali sadece kınamayla geçiştirmişlerdir. Halkların bu tavrı, bilinçlerinin derinliğinde yapacakları etkinliklerin boş ve faydasız olduğuna inandıklarından, onların psikolojik durumlarını çok iyi yansıtmaktadır.

Arap halklarının suskunluğu, özellikle de ABD’nin bir kez daha Suriye’yi hedef almasının ardından, ne halkların direniş çizgisinden ne de tanınmayı elde etmek için mücadele ve hayallerinden vazgeçtiği anlamına gelmemektedir. Bu duyguya, Suriye meselesini dar bir açıdan ele alan medyanın Arap halklarının hayati konularının aleyhine olarak söylenti ve dedikodu merkezli yaklaşımını da eklemek gerekir. El Cezire ve el Arabiyye Kanalları, iktidardaki Baas Partisi yirmi üyenin istifasını verirken partiye katılan dört milyon yeni üyeyi haber yapmaya değer bulmamaktadır. Aynı şekilde bu iki kanal, üç üst düzey subayın ve Suriye’nin farklı bölgelerindeki askeri birimlerde bulunan üç yüz kadar unsurun ordudan ayrıldığını haber olarak vermektedir. Söz konusu kanalların bu olaylar üzerinde bu kadar durması, istihbarat amacı güden bir yayın olduğunu düşünmekten başka bize bir şans tanımakta mıdır?

Arap sokaklarının İsrail’in Lübnan’a karşı başlattığı Temmuz Savaşı’nda sergilediği tutumla ilgili bir başka örnek, halkın sessiz bir şekilde olan biteni gözlemlemesidir. İsrail’in bu savaşlardaki kifayetsizliğinin ortaya çıkması ve direnişin savaşma gücünün anlaşılmasıyla birlikte, sokaklara çıkarak, İsrail’e destek veren bazı Arap rejimlerine karşı direnişe olan desteğini fütursuzca haykırmıştır. (Mısır’da yayınlanan bazı haberler Mübarek’in İsrail’e ajanlık yaptığını göstermiş, aynı şekilde Wikileaks belgeleri, Arapların bu savaş sırasında İsrail’e verdiği desteği ortaya dökmüştür.) Zira Arap halkları, bir dönemden beri, yeni fiyaskolara tahammül edemeyeceğini ilan etmiştir.

Suriye üzerindeki ABD Baskıları

Yeniden Suriye rejiminin yapısına dönersek, rejimin bu yapısı birçok alanda yeniden düzenlemeye muhtaçtır. Özellikle de sürekli olarak medya önünde boy gösteren birinci dereceden yetkililer arasındaki anlaşmazlıklar ve bu kişiler arasındaki bazı isimlerin rejimden kopmaları, rejimin direniş çizgisinde olduğuna ve inanç ve ideolojik sistemine ilişkin bir takım şüpheler duyulmasına yol açmaktadır. Bu şüphe şunu ima etmektedir: Suriye stratejisi, bölgede gerçek anlamda milli bir yönelim içerisinde hareket ederek ABD ve İsrail’in bölgedeki tahakkümüne karşı ortaya koyduğu mücadeleyi kullanmakta ve istismar etmektedir. Hâlbuki temel amaç bu değildir, bu sadece Suriye içindeki bir takım taleplere ve tartışmalara cevap niteliğindedir. Bu ima, bölgede meydana gelen fırtınalar karşısında rejimin kendisini savunma mekanizmalarını kullanmaya mecbur eden bazı olayların içerisinde bulunmuş resmi yetkililerin itiraflarıyla da desteklenmektedir. Muhaliflerin rejimin takip ettiği stratejiye dair bir takım şüpheler yaymaya çalışmaları, son derece olağandır.

Beşşar Esed dönemi Suriye siyasetini takip edenler, sosyal ve varoluşsal olarak büyük sorunlarla yüzleşen ülkenin modernleşmesini destekleyen ekonomik çıkarların, Suriye’ye dayatılan izolasyondan çıkma politikalarının motoru olduğunu bilirler. Buna rağmen, Beşşar Esed, söz konusu ekonomik çıkarlar yerine Golan’ın geri alınması hedefine öncelik tanımıştır. Dünyada herhangi bir devlet gibi Suriye’nin de kendi stratejik önceliklerini belirleme hakkı vardır. Jeopolitik kuşatma ışığında bakıldığında uluslararası bir çatışmaya dönüşebilecek yıkıcı bir savaşa girmeye kendisini zorlayan koşullar da kendisini dayatmaktadır.

Ancak Suriye’nin stratejik önceliklerine ilişkin aleni bir tartışma, bu tür tartışmaların Baba Esed döneminde yapılmasına pek de alışkın olmayan Suriye rejimine önemli bir meydan okumayı temsil etmektedir. Bu meydan okumayla muhalifler, Hafız Esed’in gidişiyle birlikte rejimin sallandığını ispata çalışmaktadırlar. Bütün bunlar rejimi, demir yumruk politikalarına geri dönüş yapmak zorunda bırakmaktadır. Oğul Esed, bilinçli olarak kurulan tuzakların baskısı altında, eskiden beri savunageldiği reformist bakışıyla çelişmesine rağmen, bu tercihte bulunmak zorunda kalmıştır. Böylece rejimin güçlenmesi ve yenilenmesi, bu rejimin önündeki tek seçenek olarak kalmıştır.

İnsaflı bir takipçi, Beşşar Esed’in refomlara ilişkin ne gibi niyetler içerisinde olduğunu ve şimdiye kadar bilfiil gerçekleştirilmiş bulunan yenilikleri bilir. Örneğin bu reformlardan biri, Beşşar’ın yapmak istediği ve özellikle de bankalar, ticari ortaklıklar, bazı sektörlerin özelleştirilmesi gibi bir kısmını gerçekleştirdiği ekonomik liberalleşme politikalarıdır. Aynı şekilde Beşşar Esed’in iktidarı devraldığı 2000 yılından bu yana ülkeyi tehdit eden bir takım dış gelişmelere rağmen gerçekleştirmeye çalıştığı ekonomik kalkınma adımları çerçevesinde teknolojik yenilenmeyi kolaylaştırıcı tedbirler almıştır. Bu kalkınma döneminde Beşşar Esed’in ne gibi olaylarla yüzleşmek zorunda kaldığına bakarsak: İsrail’in 2000 yılında çekilmesi ve bunun Suriye ordusunu da Lübnan’dan çekilme olgusuyla karşı karşıya bırakması. Fransız Cumhurbaşkanı Chiraques, böyle bir çekilmenin Suriye rejiminin kendiliğinden çökmesini sağlayacağına inanmıştı. Aynı yıl Dera’da istihbarat güçlerinin arkasında bulunduğu ayaklanma.

Beşşar Esed’in 2002 yılında Mısır’da düzenlenen Arap Birliği toplantısında Suriye’nin Irak halkının yanında yer aldığını ilan etmesiyle, Irak’ın yanında yer alan tek Arap ülkesi olduğu bir dönemde Irak işgaline hazırlık süreciyle ilgili gergin atmosfer damgasını vurdu. Aynı gün Esed, sadece açıklama yapmakla yetindi ve herhangi bir öneri getirmedi, zira getireceği önerinin sahiplenilmeyeceğini biliyordu. 2003 yılındaki Amerikan işgaliyle birlikte Suriye, reformlara verdiği önceliği ABD’nin Irak’tan sonra Şam’ı da işgal edebileceği ihtimalinin yarattığı baskılar nedeniyle bırakmak zorunda kaldı. Ardından Suriye’nin 2005 yılında Hariri suikastıyla ilişkilendirilmesi ve suçlanması gelirken 2008 yılında bu suçlama geri çekildi. Bu iki tarihi olay arasında 2006’da Temmuz Savaşı ve akabinde Suriye’ye yönelik yaptırım tehditleriyle Arap ve uluslararası müdahale tehditleri geldi. Tabii İsrail’in Suriye’nin Aynus Sahib ve Ebu Keyr bölgesini nükleer tesisler barındırdığı gerekçesiyle bombardıman etmesini de unutmamak gerekiyor. Zira bu olay, ABD’nin Suriye’ye yönelik baskıda bulunabileceği kozlar listesine nükleer tesisler meselesini de eklemiştir. ABD, Irak’tan kalkarak yaptığı birçok operasyonda Suriye topraklarını ihlal etmekten çekinmemiştir. ABD’nin ve bölgedeki dostlarının yaptığı bütün bu saldırılar, hiçbir şüpheye mahal bırakmadan Suriye rejiminin direniş çizgisine ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir. Ülkenin düşman komşularla kuşatılmasıyla birlikte, Suriye’ye yönelik planlı ve ardı ardına gelişen Amerikan saldırılarının bundan daha saldırgan ve şiddetli olmasını beklemek nasıl mümkün olurdu?

Bu durumda, Arap direniş ekseninin en büyük hamisi konumundaki Suriye’nin direniş çizgisinin korunması ve bölgede Suriye’nin yeri sorunsalı ortaya çıkmaktadır. Baba Hafız Esed’in yürüttüğü stratejik yönelimden farklı bir savunma anlayışından hareketle oğul Esed, İsrail’le mücadele etmeye, 1967 yılında yaşanan yenilginin izlerini gidermeye ve Golan’ı yeniden almaya yönelik bir strateji izledi. Oğul Esed’in, ABD’nin aynı anda birçok alanda yaptığı ve bu esnada tüm komşularını da yanına aldığı baskılar çerçevesinde, hem içerde hem de dışarıda her zamankinden çok daha zayıf olan sistemini ve ülkenin geleneksel stratejik rolünü mümkün mertebe korumaya çalışmıştır.

Suriye rejimi, Irak ve Lübnan’da gerilemesine rağmen bu iki ülkede düşmanlarının çelişkileri üzerine oynamayı başarabilmiş, ABD’ye karşı yeni bir cephe oluşturarak bölgeye etki edebilme gücünü sürdürmüş, bu çerçevede Türkiye ve Katar’a yaklaşırken İran’la ittifak kurmuştur. Bu yeni ittifakları sayesinde Suriye rejimi, bölgesel düzlemde geleneksel milliyetçi çizgiden hareketle yeni bir strateji oluşturma imkânı sağlamıştır. Bu stratejisiyle Lübnan’da kaybettiklerini telafi etmiş, Suudi Arabistan’la ve Mısır’la ilişkileri bozulmuştur. İşte tam bu sırada Arap devrimleriyle eş zamanlı olarak ABD, Suriye’nin Türkiye ve Katar’la olan ittifakının önünü kesmek ve Suriye üzerindeki jeopolitik kuşatmayı daha da artırmak için baskıda bulunmuştur. ABD’nin Suriye üzerindeki baskılarının bir devamı olması itibarıyla bu gösteriler, bizleri şüphe etmeye sevk etmektedir.

Suriye rejiminin geleceği

Görmezden gelinemeyecek bir aktör olan Suriye, maruz kaldığı birçok sınavdan bölgede birinci derecede etkili bir ülke olarak çıkmasını ve stratejik rolünü korumasını bilmiştir. Ancak Suriye, bu mücadelelerden yaralı olarak çıkabilmiştir ki bunların en tehlikelisi reformların ve ulusal uzlaşmanın gecikmesi nedeniyle enfeksiyon kapan kronik iltihaplardır. Halkın ayaklanmaya başladığı Mayıs 2011’den itibaren, Suriye’nin zaafları giderek daha fazla ortaya çıkmış ve medyanın kullanımına daha müsait hale gelmiştir. Bu nedenle söz konusu yaralar, rejimi devirmeyi hedefleyen güçlerin bu süreci daha da hızlandırmaları için ellerine koz vermiş ve iltihap kapmasına neden olmuştur. Bu noktaların en önemlileri şunlardır:

Suriye’nin iç istikrarı: Amerikan baskılarına karşı mücadelede kullanılan bir takım meşrulaştırmalara rağmen, vaat edilen demokratik değişimlerin geciktirilmesi, yolsuzluğun sürmesi ve kaynakların gereksiz yere tüketilmesi, siyasi, sosyal, dini, fikri, mezhebi ve feodal bütün kimlik sahiplerini ilgilendiren eski anlaşmazlıklar çerçevesinde halkın bütün taleplerini harekete geçirmek için yeterliydi. Bu anlaşmazlıklar ülkelerin tarihinde normaldir, ancak ulusal uzlaşmanın gecikmesi krize ve enfeksiyona yol açmaktadır. Bunun en bariz örneği, rejimin 1982 yılındaki İhvan ayaklanmasını bahane ederek taşınmazlara el koyması ve bu mülklerin sahiplerine iadesini gösterileri bahane ederek geciktirmesidir. Böylelikle Suriye içine kadar uzanan dış müdahaleler, iyi düşünülmüş bir takım yöntemlerle bu anlaşmazlıkları kullanmakta, ancak bunları yeniden üretememektedir. Bu koşullar altında Suriye’nin geleceği, gençlerin bir ülkenin nüfusunun yarısını oluşturduğu, rejimden yararlanan bir takım odakların değişim, modernleşme ve uzlaşma çabalarına direndiği bir ülkede çok da parlak değildir. Buna karşın, Suriye’deki protestolar, milli stratejinin ve İsrail’le ilişkilerde rejimin sahip olduğu bölgesel role nazaran -ki bu strateji ve rolü protestoların kendisine yönelttiği tehdidi aşmaya yeterlidir-, rejimin varlığını devam ettirmesini tehdit edecek düzeyde değildir. Ancak gösterileri düzenleyen bu gruplara sızmanın, rejimle olan kronik anlaşmazlıklar nedeniyle kolay olması, iç istikrara bir tehdit teşkil etmektedir. Bu nedenle iç uzlaşmaya yönelik çalışmalar, gösteriler sona erip ülkede yeniden bir istikrar tesis edildikten sonra hemen uygulamaya geçmelidir.

Siyasi ve coğrafi kuşatılmışlık: Suriye’deki gösterilerin başlamasıyla birlikte, Türkiye, Suriye’ye karşı tavrını yüz seksen derece değiştirdi. Türk yatırımları Suriye pazarını tabiri caizse istila etmişti. Bu istila öyle bir noktaya geldi ki Suriye’deki yabancı yatırımlar dengesinde ciddi manada bir dengesizlik oluştu. Türkiye’nin bu darbesi, Türk pragmatizminin şımarıklık boyutuna ulaşan bir tavırdan kaynaklanmaktaydı. Bazıları ise Katar’ın tutumundaki değişikliği, gizli bazı yaklaşımlarını ilan etme fırsatını değerlendiren bazı Arap ülkelerinin siyasetleriyle telif edilmiş olmakla yorumlarken, diğer bazıları Suudi Arabistan’ın Katar Sarayı içerisinde Suud yanlısı bir darbe girişimine girmesi ve Suudi politikalarına hizmet ettiği takdirde kendisiyle işbirliği yapılacağı söylentileriyle yorumlama yoluna gitmektedir.

Türkiye’nin Suriye karşıtı kampa dâhil olması, Suriye’nin komşusu olan bütün ülkelerin düşmanlığının pekiştirilmesiyle ve Lübnan’da 2011 yılında uluslararası mahkemenin çıkardığı Suriye karşıtı kararla tamamlanmış oldu. Bu kuşatmanın statükoya dönüştürülerek ilelebet sürdürülebilecek bir politika haline gelmesi mümkün olmadığından ABD, bunu rejimden kurtulmak için bir vesile olarak gördü. Amerika’nın buradaki gayesi, Suriye’nin içinde bulunduğu mevcut durumdan kurtularak eski sağlığına yeniden kavuşup Amerika’ya eskisinden daha acıtıcı darbeler vurmasına izin vermemektir.

Ekonomik kuşatma: Suriye’ye yönelik Amerikan ekonomik kuşatmasının etkileri, yolsuzluğun büyük ölçüde yaygın olması nedeniyle, sınırlı kaynaklara sahip ve silahlanmaya bu denli büyük paralar harcayan bir ülke iktisadının tahammül edemeyeceği şekilde artmakta. Burada Suriye’deki toplumsal kesimler arasındaki uçurum, dış baskıyı artıran bir faktör olarak ortaya çıkıyor. Zira halkın Beşşar dönemindeki ekonomik açılım umudu, akraba kapitalizmi, özel sektörün oluşturduğu tekeller, Baas Partisi’nin fırsatçılığı, finansal çıkarları olan rantiye gibi nedenler yüzünden oldukça azalmıştır. Askeri mücadelenin gerektirdikleri ve bu gereksinimleri karşılamaya yetmeyecek kıt kaynaklar, Amerika önderliğindeki kapitalist kuşatma gibi bir takım unsurlarla kuşatılmış olan bir ekonominin etkilerinden halen bizar olan Suriye halkının büyük bir bölümü ise halen sıkıntılar içinde sosyalist bir ekonomik modelde geçinmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla ekonomik faktör siyasi rejimin sürdürülebilirliğini, tehditlerini daha da büyüten yolsuzlukçu sapmalar nedeniyle bu tehditleri daha da köklü hale getirmektedir. Ayrıca şahsi ilişkilerin etkisinden, mezhebi ve ailevi bağlılıklardan, bazı durumlarda gelişigüzel bir hale dönüşme kapasitesi taşıyan güç dengelerinden kurtulamayan direniş çizgisinde kalmayı tercih etmiş bir iktidarın da bu tehditlerin daha etkili hale gelmesinde önemli bir payı vardır. Bu durumda söz konusu tehdit edici çelişkilerden kurtulmak için Çin modeli sosyalizm, bir model olarak öngörülmektedir.

Rejimin sürdürülebilirliği: Rejimin sağlıklı alternatiflerinin olmayışı, Suriye rejiminin devamlılığının adeta bir garantisidir. Örneğin Eski Devlet başkanı yardımcısı Abdülhalim Haddam, muhalefet saflarına geçmeden önce oğullarının öncülük ettiği mafya tipi örgütlenmeye en yakın yolsuzluk çeteleriyle bilinmektedir. Bilindiği gibi Haddam, Hafız Esed’in ölümünden önce dahi Suudi Arabistan’la yapılan bir anlaşma gereği iktidara getirilme çalışmalarının yapıldığı bir isimdi. Bu anlaşma, ana taslağı baba Esed’in vefatından önce hazırlanmış ve ilk aşamaları uygulanmaya konmuş bir anlaşmaydı. Buna ayrıca Şam’ın dini hareketlere ve ülkede dini bir yönetime karşı antropolojik hassasiyetini eklemek gerekir. Mısır bu noktada Suriye’ye model olmak bakımından çok uzaktır. Zira Suriye’nin yapısı askeri bir konsey, geçiş hükümeti ve halk denetimi gibi bir yapıyı kaldırabilecek durumda değildir. Ancak rejimin geleceği, reformlara giriş niteliğinde Suriye’deki bütün toplumsal grupların katılacağı, bir ulusal uzlaşma formülü ve kronik anlaşmazlıkların giderilmesiyle yakından alakalı olup bu, her iki tarafa da önceliklerin anlaşılıp uygulamaya geçirilmesi için önemli bir başlangıç noktası sağlayacaktır. Özellikle de Suriye ekonomisinin ikinci savunma hattı olarak rejimin bazı iş adamlarıyla işbirliği zarureti bu önemli başlangıçlardan biridir. Kirli çamaşırlar dünyanın gözü önünde ortaya dökülmez belki ama, ülkenin direniş ekseninde kalmasını sağlayacak en önemli nirengi noktalarından birisi olarak bu konu, Suriye’de ülkenin ekonomik güvenliğini temine önem veren vatanperver muhalefetle birlikte tartışılabilir.

Başkan Beşşar’ın yaptığı açıklama ve konuşmaların gözden geçirilmesi, onun reform projeleri için zihni bir hazırlığa sahip olduğunu göstermektedir. Nitekim basınla yaptığı birçok mülakatta söz konusu projelerin özelliklerine değinmiş, bütün boyutlarını genişçe anlatmıştır. Bunların başında bir senato kurulmasından bahsettiği ve yolsuzlukla mücadele konusunda bir yol haritası belirlediği Şam Üniversitesi konuşması gelir. Burada hatırlanması gereken bir başka konu, Beşşar Esed’in aile fertleriyle askeri bir çatışmaya girmeyi göze almasıdır. Lazkiye kıyılarındaki amcası Rıfat Esed’in sarayına-limanına yapılan saldırı, bu çerçevede ele alınmalıdır.

Arap Gelecek Araştırmaları Merkezi Stratejik Araştırmalar Birimi

http://www.mostakbaliat.com/?p=10745

Syria’s Alleged WMDs: Obama Threatens Damascus with “Special Operation Troops” and “Precision Air Strikes”


by Prof. Michel Chossudovsky

According to the Los Angeles Times, the Pentagon intends to send "small teams of special operations troops" into Syria with a view to dismantling Syria’s Weapons of Mass Destruction. These teams would in turn be supported by precision air strikes:

Securing the sites would probably involve stealthy raids by special operations teams trained to handle such weapons, and precision air strikes to incinerate the chemicals without dispersing them in the air, the officials said. U.S. satellites and drone aircraft already maintain partial surveillance of the sites.

U.S. intelligence agencies believe Syria has over the years produced or acquired hundreds of tons of sarin nerve agent and mustard gas, a blister agent, and has sought to develop VX, another powerful nerve gas. The toxicity of some chemical agents degrades significantly over time, so it is unclear how lethal the stockpiles are.

Experts say the chemical agents are stored in bunkers and other sites around the country. Four production facilities are near the cities of Aleppo, Hama and Homs, all tinderboxes in the 17-month uprising, as well as the coastal city of Latakia, an area considered a stronghold for Assad’s Alawite religious sect.

An unclassified report by the director of national intelligence this year said Syria’s chemical agents "can be delivered by aerial bombs, ballistic missiles and artillery rockets." But Syrian rockets, including Scud missiles procured from North Korea, are notoriously inaccurate, making them ineffective for delivering a heavy concentration of toxic chemicals to a specific target. . ( U.S. has plans in place to secure Syria chemical arms – latimes.com, August 22, 2012)

But rest assured, this special forces invasion is not directed against the Syrian regime.

The precision strikes are intended to "destroy the chemical weapons without dispersing them in the air", a highly risky undertaking…

The stated purpose (i.e. pretext) of the operation is to ensure that Syria’s WMDs, which allegedly "are left unguarded" in military bunkers around the country do not fall in the hands of opposition jihadist" rebels who are fighting government forces.

Pentagon planners are more focused on protecting or destroying any Syrian stockpiles that are left unguarded and at risk falling into the hands of rebel fighters or militias aligned with Al Qaeda, Hezbollah or other militant groups. ( U.S. has plans in place to secure Syria chemical arms – latimes.com, August 22, 2012

But wait a minute. Aren’t these the same "pro-democracy" freedom fighters who are recruited and financed by several of America’s allies including Turkey, Qatar, Saudi Arabia, in liaison with Washington and NATO headquarters in Brussels.

Although he did not make an explicit threat, Obama’s comments at the White House on Monday were widely seen as a direct warning to Assad that the U.S. would take military action if necessary to stop the use of chemical weapons. But officials said later that no large-scale U.S. intervention is likely unless it is part of an international coalition.

"You shouldn’t interpret what Obama said to mean that there would be automatic military action, but rather that we would respond as part of an international effort," said one senior official. (Ibid)

Yaşar Nuri Öztürk: Tek kutupluluğun yarattığı kahır


Zıtların olmadığı bir dünya yani tek kutupluluk, insanı ve hayatı geriye adım atmaya zorlayan yıkıcı bir olgudur. İnsanlığın bundan bir an önce kurtulması gerekiyor.

Ne yazık ki, insanlık bugün, tek kutuplu bir oluş ve hayat tarzı izlemeye mecbur bırakılmıştır. Bu bir yozlaşma, düşüş ve çürüyüştür. Hayatı ileri boyutlara götürecek ve insanı yüceltecek değerlerin böyle tek kutuplu bir dünyada gelişmesi söz konusu edilemez. Özellikle adalet, paylaşım, insan hakları gibi değerleri ve insanın ruhsal dengelerini ayakta tutmak böyle tek kutuplu bir dünyada mümkün olmaktan çıkar.

Bu gerçek, 11 Eylül şiddet olayında sinyaller verdi, Irak’ın işgali ve Irak halkının tutsak edilmesiyle iyice kristalleşti. 11 Eylül, siyasal ve ekonomik açıdan nasıl değerlendirirseniz değerlendirin, felsefî açıdan baktığımızda tek kutuplu dünyanın yarattığı evrensel şizofreniye bir tepkidir.

Bu tepki, daha büyük bir şiddet hareketiyle bir karşı tepki doğurmuştur. Irak işgal edilmiş, Irak ve bölge halkı tutsak hale getirilmiş, üzerlerine napalm bombaları atılarak yüzbinlerce insan öldürülmüş, binlerce kültür varlığı tahrip veya talan edilmiş, halkların gelir ve hayat kaynaklarına el konulmuştur. Bundan daha önemlisi, bütün bunlar yapılırken, tek kutupluluğun getirdiği denge kayması ve yozlaşma, asırların çileleriyle oluşturulmuş Birleşmiş Milletleri devre dışı bırakmış, insanlığın yeniden zorbalık ve kanunsuzlukla yüz yüze gelmesine yol açmıştır.

Hukukun üstünlüğünü, ahlak ve kanunun egemenliğini yok eden tek kutuplu dünyanın tek süper gücü, modern silahlarla donatılmış yeni bir zorbalık modeliyle insanlığın rüyalarını karartmayı sürdürüyor. Tek kutupluluğun yarattığı evrensel şizofreni, Ortaçağ’ı kasıp kavuran vebadan daha ürkütücü bir bela haline gelmiştir. Evrensel şizofreninin vücut vereceği daha büyük ıstırap faturalarını ödemeye hazır olmalıyız.

ŞEYTANÎ BÜYÜ: KÜRESELLEŞME

Tek kutuplu dünya zulme teslim edilmiş dünya demektir. Bugün bu zulüm, küreselleşme adı altında ikinci bir zulümle cazip hale getiriliyor. Zaten, kapitalizm, birbirini reklam eden iç içe zulümlerin sistemidir. Reklam bizatihi zulümdür ve Kur’an’a göre, reklamın yaratıcısı şeytandır. Şunu da unutamayız: Batı (Avrupa ve Amerika), yüz yıllar boyunca, kitleleri emperyalizm ve sömürgecilik yoluyla sömürdü, baskı ve despotizm altında inletti. Ne var ki, dünya tek kutuplu bir dünya olmadığı için, bu emperyalizm ve sömürgecilik dönemi mahvedici olamadı. Ve nihayet, bir biçimde bitti. Batı, şimdilerde, dünyayı, küresellik yaftası altında sömürmektedir. Küreselleşme, Batı’nın büyük sermaye ve teknoloji güçleri dışında herkes için yoksulluk ve sefalet üreten bir süreç halinde işliyor. Açlık, yoksulluk, ahlaksızlık, ekonomik dengesizlik ve nihayet terör artarak devam etmektedir.

Avrasya, tek kutupluluğun yarattığı ağır olumsuzluk sürecinin frenlenmesinde, insanın yeniden dengelerine kavuşmasında çok hayatî bir güç ve birlik olabilir. Tarihsel birikimi, deneyimleri, kültürü, insan potansiyeli, kaynakları bunun için gereken altyapıya fazlasıyla yetecektir. Muhtaç olduğu şey, niyet ve eylemdir.

Avrasya kitleleri, tarihsel ve bölgesel birliktelikleri komşuluğa dayalı bir saygının beslediği demokratik oluşumlar ile destekleyerek insanlığa yepyeni bir medeniyet ve güç odağı armağan edebilirler. Bu, demokrasinin omurgasında insan haklarına, daha kısa bir deyimle insana saygı olmalıdır. Hiçbir dinsel, ırksal, ulusal fark bu omurgaya zarar verecek tahrik ve oluşumlara araç yapılmamalıdır.

HASAN DEMİR’E NOT

Yeniçağ Gazetesi yazarı Hasan Demir, 20 Ağustos tarihli köşe yazısında benim uyarıma cevap vermiş. Her zamanki beyefendiliği, asalet ve nezaketiyle. Ebu Hureyre ve bağlı olduğu zihniyet ve ekolle ilgili düşüncelerinde ısrar ediyor Hasan Bey. Bu onun hakkıdır, benim gibi düşünmeye mecbur değil. Ama bu hakkını kullanırken öylesine insanca ve efendice tavır koyuyor ki, içimden, “Keşke bütün Türk basını böyle haysiyetli kalemlerle dolu olsa“ temennisi geçiyor.

Yolun açık, kalemin üretken olsun Hasan Bey. Allah’a emanet ol!

Yurt

Efsane Komutan O fotoğrafı gösterdi ve tahliye edilmemesini eleştirdi


”Balyoz” un tutuklu sanığı MHP İstanbul Milletvekili Engin Alan bugünkü duruşmada tahliye edilmemesini de eleştirdi

Engin Alan, “Ancak ne var ki durum karşısında acı gerçek tokat gibi suratıma çarptı. Ülkeyi, devleti, böldürmem’ diyen bunun için savaşan Engin Alan’ın, ’Biz bu ülkeyi, bu milleti böleceğiz’ diyen Sebahat Tuncel kadar bir kıymeti harbiyesi olmadığı gerçeği ile yüzleştim” diye konuştu.

Balyoz Davası’nda mütalaaya karşı savunmasını yapan tutuklu sanık emekli Korgeneral MHP İstanbul Milletvekili Engin Alan, “Duruşmanın başlangıcında yaptığım birkaç cümlelik ön savunmamın dışında bugüne kadar hiç konuşmadım” diyerek sözlerine başladı. Cumhuriyet Savcılarının 920 sayfalık mütalaayı mahkemeye sunduğunu hatırlatan Engin Alan,” Mütalaada, 3 sayfada benimle ilgili delil ve değerlendirmelere yer verilmiş. Ancak geldiğimiz bu noktada bunları uzatmanın bir manası yok olmadığı kanaatindeyim. Mütalaaya karşı beyanlarımı yazılı olarak mahkemeye sunacağım” diye konuştu.

Alan “Zaman tünelinde geçmişten bugüne kadar yaptığım hızlı bir yolculukta kendimle ilgili gördüğüm manzara şudur; tam 40 yılım TSK’da devlete, ülkeye ve millete hizmetle geçti. Uzun yıllar devleti, ülkeyi ve milleti paramparça etmeyi amaçlayan bölücü terör örgütü ile mücadele ile geçti. Bu mücadelede hayatlarını bu vatan için feda eden bir değil, birçok Mehmet’i al bayrağa sarıp kutsal vatan topraklarına Yüce Tanrı’nın şefkat ve merhametine teslim ettim. Gözümü, kolunu, bacağını kaybeden Gazilerim oldu. Onlardan bazıları buraya bu mahkeme salonuna kadar geldi. Kucaklaştık. Hep gözlerime baktılar. “Komutanım ne oluyor’ dercesine. Sadece ’Allah devlete, millete zeval vermesin’ diyebildim. Çünkü söylenebilecek başkaca bir şey yoktu” dedi.

“BİR SABAH UYANDIĞIMDA ’DARBECİ OLDUN’ DEDİLER”

“Göğsüme madalya taktılar” diyen Engin Alan, “Televizyonlarda, gazete sayfalarında yere göğe sığdırılamaz oldum. Sonra aradan yıllar geçti. Bir sabah uyandığımda ’darbeci oldun’ dediler. Bu sefer güzergahım PKK ile mücadele ettiğim dağlar değil, mahkeme, emniyet ve savcılık üçgeni oldu, tutuklandım. Ne hazindir ki hakkımızdaki övgülerin, methiyelerin yerini itibarsızlaştırma ve alçakça saldırılar aldı. Yağmur yağmış salyangozlar ortaya çıkmıştı. En son 11 Şubat 2011’de de ’Siz içeri’ dediniz. Böylece 14 ayı milletin iradesiyle seçilmiş bir milletvekili sıfatıyla olmak üzere hapishanede 22 ay neredeyse 2 yılı geçti ve bugüne geldik” diye konuştu.

“AYNI ANAYASA AYNI CMK”

Alan, şöyle konuştu:

“Sayın başkan manzara bu. Hani siz hep ’Maddi gerçek diyorsunuz’ ya benimle ilgili maddi gerçek bu. Tüm samimiyetimle şerefimle temin ediyorum. Beni burada en çok yaralayan ve canımı yakan konuyu ifade etmeden geçemeceğim. Şimdi size bir resim göstereceğim. (Heyete gazete kupürünü gösterdi) Milletvekili Sebahat Tuncel, PKK’nın Eruh Şemdinli baskınının yıl dönümünde halay çekiyor. Sözcü Gazetesi’nin 17 Ağustos 2012 tarihli haberinde. Bu 29 Ekim, 30 Ağustos kutlamaları değil. 15 Ağustos 1984’te silahlı eylemi başlatmanın ve devlete başkaldırılışının yıldönümü. Milletvekili Sebahat Tuncel hem halay çekiyor, hem de şöyle diyor: “Tek yol vardır o da Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüdür” diyor. Şimdi bir Engin Alan’ın bir de bu muhterem bayanın durumuna bakalım. Bu çok Sayın Hanımefendi, PKK terör örgütü üyeliği suçundan tutuklu iken 2007’de milletvekili seçildi ve de şayet yanılıyorsam lütfen düzeltin bu mahkemenin farklı üyelerden oluşan heyeti tarafından serbest bırakıldı. Ben de 2011 seçim sonucu milletin verdiği oylarla milletvekili seçildim. Siz ise Anayasa’nın 14. maddesini gerekçe göstererek benim tutukluluğuma devam ettirdiniz. Oysa Anayasa, aynı CMK, aynı TCK 2007’de de yürürlükteydi”

“NE YAPACAKSINIZ SAYIN BAŞKAN?”

“Ancak ne var ki durum karşısında acı gerçek tokat gibi suratıma çarptı” diyen Engin Alan şöyle devam etti:

“’Ülkeyi, devleti, böldürmem’ diyen bunun için savaşan Engin Alan’ın, ’Biz bu ülkeyi, bu milleti böleceğiz’ diyen Sebahat Tuncel kadar bir kıymeti harbiyesi olmadığı gerçeği ile yüzleştim. Sokaklarda Öcalan’a özgürlük, Kürtlere, Kürdistan’a özgürlük, diye bas bas bağıran, devletimin görevini yapmaya çalışmaktan başka bir günahı olmayan şerefli bir polis amirine pervasızca tokatlayan, bayramdan hemen önce yanındaki 8 BDP’li milletvekili ile birlikte Şemdinli kırsalında üstelik milleti geri zekalı yerine koyup sanki tesadüfmüş gibi PKK’lı teröristlerle buluşup, onlarla kucaklaşıp, öpüşüp, koklaşan çok sayın miletvekili Sebahat Tuncel’in yanında, yıllardır bunlar olmasın diye mücadele eden sonunda da akıllara zarar bir darbe teşebbüsü iddiası ile 22 aydır tutuklu yargılanan Milletvekili Engin Alan’ın esamesi okunmaz. İşte bugünün gerçeği, tam da budur.”

Engin Alan savunmasını şöyle tamamladı:

“Sizlere gelince ya siz ne yapacaksınız Sayın Başkan? Bu ülkeyi en az benim kadar sevdiğinize inandığım sayın hakimler. Ülkede oluk oluk kan akarken, şehirlerde bombalar patlatılırken, masum insanlar günahsız çocuklar hayatlarını kaybederken her gün 2-3 vatan evladı şehit düşerken buna karşın milletvekili sıfatıyla birileri teröristlerle kucaklaşıp, ’ Onlar terörist değil, gerilla onlar bizim çocuklarımız’ derken siz ne yapacaksınız Sayın Yargıçlar? Az kaldı ne yapacağınızı da hep beraber göreceğiz”

Duruşma sanıkların savunmasının alınmasıyla devam ediyor.

MHP’Lİ VEKİLLER : ENGİN ALAN’I BİR AN ÖNCE MECLİSTE ARAMIZDA GÖRMEK ARZUSUNDAYIZ

BALYOZ Davası’na izleyici olarak katılan MHP Genel Başkan Yardımcısı Ruhsar Demirel, “Biz Sayın Engin Alan’ın açıklamasının tümüne katılıyoruz ve kendisini bir an önce mecliste aramızda görmek arzusundayız” dedi.

Balyoz Davası’nı MHP’li Milletvekilleri Ruhsar Demirel, Lütfü Türkkan ve Bülent Belen izledi. Milletvekilleri duruşmaya verilen arada tutuklu sanık MHP İstanbul Milletvekili Engin Alan ile sohbet etti. Tutuklu sanık Engin Alan duruşmada mütalaaya karşı savunmasını yaptığı sırada MHP’li vekillerin de notlar aldıkları görüldü.

Engin Alan’ın savunmasını tamamlamasının ardından MHP’li vekiller de Silivri Cezaevi’nin yanında bulunan duruşma salonu önünde basın mensuplarının sorularını yanıtladı. MHP Genel Başkan Yardımcısı Ruhsar Demirel, şunları söyledi:

“Milliyetçi Hareket Partisi milletvekilleri olarak İstanbul milletvekilimiz Engin Alan Bey’in de içinde yer aldığı duruşmayı izledik. Biz adaletin tecelli etmesini istiyoruz. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve bütün teşkilatımız adına buradayız ve bizim tek bir arzumuz var. Adaletin koruyuculuğunu, kollayıcılığını, eşitliğini bütün tutuklular için gerçekleşmesi arzusundayız. Umuyoruz en kısa sürede bu gerçekleşecektir. Biz Sayın Alan’ın kendi ifadesiyle savunma değil açıklamasına yani son söz olarak söylediklerine tümüne katılıyoruz ve kendisini bir an önce mecliste aramızda görmek arzusundayız.”

MHP’li milletvekilleri, yaptıkları basın açıklamasının ardından Silivri Cezaevin’den araçlarıyla ayrıldı.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: