Günlük arşivler: Ağustos 23, 2012

Alman Ajanlar neden Türkiye’de?


Alman istihbarat elemanları Adana’ya konuşlandı.

Alman deniz kuvvetlerine bağlı bir geminin Suriye açıklarında istihbarat toplayarak muhaliflere verdiği duyuruldu. Alman istihbaratçıların İncirlik üssünde çalıştıkları da belirtilirken, Suriye müdahalesi konusunda NATO ittifakının sessiz ortağı Almanya’yı hangi etkenlerin harekete geçirdiği tartışma konusu oldu.

Almanya’da yayımlanan Bild am Sonntag gazetesi 4 gün önce Alman deniz kuvvetlerine bağlı Oker adlı bir keşif ve istihbarat gemisinin Suriye açıklarında bilgi topladığını yazdı. Habere göre gemi, Suriye’nin 600 kilometre içerisine kadar uzanan bir alanda askeri birliklerin hareketini ve iletişimlerini izleme kapasitesine sahip. Gazete, toplanan istihbaratın önce Alman dış istihbarat servisi BND’ye, oradan ABD ve İngiliz istihbarat teşkilatlarına ve son olarak da Suriyeli muhalif gruplara verildiğini kaydetti.

Yine Bild am Sonntag’ın haberine göre BND ajanları bir süredir İncirlik üssünde Suriye içerisindeki telefon ve telsiz konuşmalarını dinliyor. Toplanan istihbarat bir kez daha NATO ittifakının diğer üyelerine ve muhalif gruplara veriliyor.

Haberde adı açıklanmayan bir ABD’li istihbaratçının “Batılı hiçbir istihbarat teşkilatının Suriye’de BND’nin sahip olduğu kadar iyi kaynakları yok” sözleri de aktarılıyor. Bir BND üyesi ise “Esad rejiminin devrilmesine yaptıkları katkılardan ötürü gurur duyduklarını” söylüyor.

Almanya’nın politika değişikliği

Almanya, NATO ittifakının bir parçası olarak ABD’nin başını çektiği Suriye operasyonuna katılım gösterse de, son aylara gelinceye kadar muhaliflere bu denli açık bir destek vermemişti. Almanya’nın NATO kapsamında üstlendiği siyasi rolün daha çok, Rusya ve Çin’le olan ilişkilerini, bu iki ülkeyi Suriye konusundaki tavırlarını değiştirmeye zorlamak doğrultusunda kullanmak şeklinde geliştiği göze çarpmaktaydı.

Ancak Alman istihbarat gemisi Oker’in Suriye açıklarında olduğunun duyurulması ve BND ajanlarının Adana’da muhaliflere istihbarat sağladıklarının basında yer almasıyla birlikte, Almanya’nın Suriye müdahalesinde daha farklı misyonlar da üstlendiğini açığa çıktı.
UNIFIL misyonu üzerinden sağlanan deneyim

Bild am Sonntag’ın haberinde adı geçen istihbarat gemisi Oker, UNIFIL, yani Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü kapsamında Lübnan açıklarında görev yapıyor.

UNIFIL misyonu 1978’de başladı ve uzatılmadığı takdirde bu ayın sonunda sona erecek. Alman deniz kuvvetleri ise 2006’dan beri Lübnan’da bulunuyor. Dolayısıyla uzun süredir bölgede bulunan Alman istihbaratı ve askerlerinin, bölge hakkında çok ayrıntılı istihbarata sahip olduğunu tahmin etmek güç değil. Büyük olasılıkla Bild am Sonntag’a konuşan CIA görevlisinin Alman istihbaratının Suriye’deki kaynaklarının eşsiz olduğunu söylemesinin nedeni de bununla ilişkili.

Aslında Suriye’de çatışmaların başlangıcından bu yana Alman ordusunun Suriyeli muhaliflere silah temini konusunda önemli bir rol oynadığı yönünde iddialar mevcuttu. Silahların özellikle Lübnan’ın Trablusşam kenti üzerinden sevk edildiği ve UNIFIL misyonu kapsamında Lübnan’da bulunan Alman deniz kuvvetlerinin silah sevkiyatı konusunda önemli “katkıları olduğu” ileri sürülmekteydi. İronik bir durum ise, UNIFIL misyonunun amacının Lübnan’a silah sevkiyatını engellemek olması…

Nisan-mayıs aylarında Lübnan’ın ikinci büyük kenti Trablusşam’ın Suriyeli çetelerle işbirliği içindeki Selefi toplulukların yoğun faaliyetlerine sahne olduğu hatırlanacaktır. soL portalda da yer verdiğimiz haberlere göre, Hariri’nin Gelecek Hareketi ile işbirliği yapan Müslüman Kardeşler, Lübnan’da Hizbullah’a karşı bir denge oluşturmak üzere Özgür Suriye Ordusu ve diğer grupların da desteğini alan Selefileri sahaya sürdü. Bu dönemde Tranblusşam’da başlayan olaylar, daha sonra Beyrut’a kadar uzanan bölgede bir iç savaş görünümü aldı. Daha sonra Lübnan basınında, ülkenin kuzeyinin Suriyeli muhaliflerin serbestçe hareket ettikleri bir vahaya dönüştüğü yolunda haberler gündeme geldi.

Bu süreçte Alman ordusunun ve BND’nin önemli bir rol oynadığı, Oker gemisinin Suriye’yle ilgili misyonunun resmen açığa çıkmasıyla daha net anlaşılmış oldu.

Adana’daki komuta üssü

Bild am Sonntag’ın haberinde yer verilen diğer önemli unsur ise İncirlik’teki ABD üssünde bulunan ve Suriye hakkında istihbarat toplayan BND ajanları ile ilgiliydi. Daha önce CIA ajanlarının Türkiye’de muhalifleri organize ettiği yolunda resmi itirafların gündeme gelmesinin ardından BND ajanlarının da aynı bölgede faal olduğunun ilan edilmesi akla Adana’da bir komuta üssü kurulduğu yönündeki iddiaları getirdi.

Temmuz ayında Reuters gibi uluslararası ajanslarda da yer alan iddiaya göre, İncirlik üssü yakınlarında muhalifleri kontrol ve komuta etmeye dönük bir üs daha kuruldu. Bu üssün, nisan başında İstanbul’da yapılan “Suriye’nin Dostları Konferansı”nda Özgür Suriye Ordusu içi bir fon oluşturulmasının ardından faaliyete geçtiği sanılıyor. Üssün NATO ittifakı içerisinde yer alan ülkelerin elde ettikleri istihbaratın Suriyeli silahlı çetelere aktarıldığı ana komuta merkezi olduğu tahmin ediliyor. Alman ajanlarının da destek olduğu bu faaliyetlere, İngiltere de Kıbrıs’taki üssünde topladığı bilgileri ileterek katkıda bulunuyor.

Almanya neden rota değiştirdi?

Almanya, NATO’nun Libya müdahalesi esnasında geri planda kalmayı tercih eden bir politika izlemişti. Suriye’ye dönük müdahale başladıktan sonra da uzun süre NATO ittifakının politikalarını sessiz bir biçimde takip eden Almanya, süreç içerisinde ön plana çıkmamayı tercih etti. Ancak özellikle bu yılın bahar aylarından bu yana Almanya’nın Suriyeli muhalifleri açıktan desteklediği ve “sessiz takip ve Rusya ve Çin’le diplomasi” politikasını değiştirdiği görülüyor.

Press TV’den Stephen Lendman, bu ray değişiminin nedenlerinden bir tanesinin Almanya’nın da parçası olduğu “İktisadi Yeniden Yapılanma ve Kalkınma” çalışma grubu olduğunu ileri sürüyor. Almanya, ayrıca Suriye Ulusal Konseyi Mali ve İktisadi İlişkiler Bürosu’nun mayıs ayında yayımladığı “Esad sonrası özelleştirme planı”nın hazırlanmasında da başı çeken aktörler arasında yer aldı.

Mayıs sonundan bu yana “Suriye’nin Dostları” grubunun parçası olan Almanya, Suriye Ulusal Konseyi’nin Berlin’de bir koordinasyon bürosu açmasını da sağladı. Söz konusu ofis Alman Dışişleri Bakanlığının verdiği 600 bin Euro tutarındaki fonla kuruldu ve Esad sonrasına dönük bir özelleştirme ve “serbest piyasa ekonomisine geçiş” planı hazırladı.

Die Zeit gazetesinin haberine göre Alman Dışişleri Bakanlığı ocak ayından beri, Stiftung Wissenschaft und Politik (SWP), yani Bilim ve Siyaset Vakfı ile ABD Dışişleri Bakanlığının fonladığı Birleşik Devletler Barış Enstitüsü (USIP) tarafından hazırlanan “Çöküşten Sonra” adlı bir planı da gündeminde tutuyor. Özgür Suriye Ordusu ve Müslüman Kardeşlerden 40 kişinin de hazırlanmasına katıldıkları bu planın içeriği konusunda, SWP adına araştırma grubunun liderliğini yapan Markus Kaim bazı ipuçları veriyor. Kaim, mayıs ayında Suriye’ye yönelik bir NATO müdahalesinin gerçekleşeceği varsayıma dayanan beş senaryo sunuyor ve ilk öneri olarak da muhalifleri silahlandırmaya, eğitmeye ve Esad rejimini sabote etmeye dönük adımları tarif ediyor. Ülkesinin NATO müdahalesine sembolik düzeyde katılımının yeterli olmayacağını belirten Kaim, Almanya’nın “Euro krizi”ndeki rolünün bir kez daha “Almanların sadece Avrupa’da değil, oyun sahasının dışında da önderlik etme niyet ve becerisi” sorusunu gündeme getirdiğini söylüyor.

Aynı kesitte Alman Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle, Suriye politikası konusunda “bir dönüm noktasına ulaşıldığını” ifade etmekteydi. Başka bir deyişle, Suriyeli muhaliflerle birlikte Esad yönetimi yıkıldıktan sonra ülkenin ne şekilde yağmalanacağını planlayan Alman devleti, artık kendisine Rusya ve Çin’le diplomasi yapmaktan daha öte bir misyon biçtiğini ilen ediyordu.

Adana’da muhaliflere istihbarat sağlayan BND ajanları işte bu yağmacı politikanın uzantısı olarak Türkiye topraklarında bulunuyor.

haber.sol.org.tr

AKP TÜRKİYE TOPRAKLARINI SATMAK İÇİN KİMLERE MEKTUP YAZDI ? /// CC : @odatv


Yabancılara mülk satışını düzenleyen yasanın TBMM’de kabul edilmesinni ardından hükümet Türkiye’den toprak satmak için kolları sıvadı. Yasayla yabancı tüzel kişilerin Türkiye’den 60 hektara kadar mülk sahibi olabilmesinin önü açıldı. Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı ve yazar Orhan Özkaya ise toprak satışının son tükenişi olduğunu öne sürdüğü AKP hükümetini ağır dille eleştirdi. Hükümetin mülk satışı için yöneldiği ülkelerin halkının ekonomik krizde olduğunu anımsatan Özkaya "kral ve şeyhlerin talepleri karşılanacak" dedi.

AKP, ARAPLARA VE ABD’YE SATIŞ İÇİN MEKTUP YAZDI

Hürriyet’in haberine göre AKP hükümeti mülk satışı için Körfez, ABD ve Uzakdoğulu yatırımcıları çekmek için tanıtım atağı başlatıyor. Düzenlemenin mimarı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Ekonomi ve Dışişleri Bakanlıklarıyla birlikte gerçekleştireceği belirtilen tanıtım kampanyasında, büyükelçilere mektup gönderilerek, Türkiye’de taşınmaz alımında sağlanan kolaylıkları bulundukları ülkelerdeki yatırımcılara anlatmaları istenecek.

ÖZEL SEKTÖRDEN DESTEK ALINACAK

Bugüne kadar mütekabiliyet engeline takılan 62 ülkenin vatandaşına daha Türkiye’de mülk sahibi olma yolunu açan yasayla sağlanan olanakların daha geniş kesimlere ulaştırılabilmesi için özel sektörden de destek alınacak.
Türkiye’de taşınmaz sahibi yabancılara ilişkin yüzölçümüne göre ilk 10 ülke Almanya, Avusturya, İngiltere, Hollanda, Yunanistan, Danimarka, Norveç, Fransa, Rusya Federasyonu, İrlanda olarak sıralanıyor.

TAŞINMAZ SAYISINDA AVRUPALILAR ÖNDE

Taşınmaz sayısına göre ilk 10 ülke ise Almanya, İngiltere, Yunanistan, Avusturya, İrlanda, Hollanda, Rusya Federasyonu, Danimarka, Norveç, Belçika olarak sıralanırken kişi sayısına göre ilk on ülkenin de İngiltere, Almanya, Yunanistan, İrlanda, Hollanda, Danimarka, Norveç, Rusya Federasyonu, Avusturya ve Belçika olduğu kaydedildi.

ÖZKAYA: ‘TOPRAK SATIŞI AKP İKTİDARININ TÜKENİŞİ’

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan Eski Tapu ve Kadastro Genel Müdür Yardımcısı ve yazar Orhan Özkaya, AKP hükümetini sert dille eleştirerek yabancılara toprak satışının iktidarın son tükenişi olduğunu savundu.

Yabancılara toprak satışı konusunda yazdığı kitaplarla bilinen Özkaya Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın “Konut alan yabancı ya oturma izni gündemde, Dışişleri Bakanlığı’nın onay verdiği ülkelerin vatandaşlarına satış yapılacak. Amaç yatırımları çekmek. İlgili ilçenin yüzde 10’una kadar ve şahıs için satışlarda 30 hektara kadar sınır var. Gündemde belli bir süre oturma izni olabilir. Böylece ilgi artacaktır” açıklamalarının, ülke varlıklarının özelleştirmelerle satışının artacağına yönelik sinyaller verdiğini öne sürdü.

YETKİ İKİ BAKANLIKTA

Yetkililerin açıklamalarında toprak satışlarındaki karşılıklılık ilkesinin ve oturma izni uygulamasının da ortadan kalkacağının kaydedildiğini söyleyen Özkaya, "Bu da satışlarda zaten işlemeyen karşılıklılık ilkesinin kalkmasının bir anlam taşımadığınıortaya koymakta ve satışlarda 30 hektar sınırlamasının devam edeceğini göstermekte. Oysa bu, gerektiğinde 60 hektara çıkarılıyor. Bakanlar Kurulu yerine iki bakanın yani; Şehircilik ve Çevre Bakanı ile Maliye Bakanı’nın yetkisine geçmektedir" dedi.

KARŞILIKLILIK İLKESİ SAPTIRMACA

Karşılıklılık ilkesi, zaten bir saptırmaca olduğunu savunan Özkaya, satış yapılan ülke sayısının 68’den 93’e çıktığını belirterek, "karşılıklılık ilkesi hiçbir işe yaramamakta ancak uluslararası ilişkiler açısından bile uyulması ve korunması gereken ilkelerden biridir. Üzerinde titizlikle durulması kaçınılmazdır" diye konuştu.

ARAP HALKI DEĞİL, ŞEYHLER YARARLANACAK

Hükümetin Körfez ülkelerinden yatırımcı çekmek için girişimde bulunmasına da değinen Özkaya, Arap halkının Türkiye’den mülk alma gibi bir talebinin bulunmadığını bellirterek "kral ve şeyhlerin talepleri karşılanacak. Yabancılara çifte vatandaşlık hakkı verseniz bile bu ekonomik krizde onların konut ya da toprak almasıolanaksızdır. Bu işin sadece Arap ve anglo-Amerikan şirket imparatorluklarına yaradığı çok açık bir gerçek" dedi.

‘YABANCILAR TÜRKİYE’DEKİ TARIM TOPRAKLARINA YÖNELDİ’

Türkiye’de yabancılar tarafından satıl alınan toprakların tarım alanlarına yöneldiğini kaydeden Özkaya, en çok tarım arazisi satışının Konya’da gerçekleştiğini dile getirdi. Toprak satışına yönelik çabaların kesilen sıcak para ve krize düşen kapitalizmin kendisine çıkış yolları aramasından başka bir anlam taşımadığını öne süren Özkaya, "Yabancı maden şirketleri bu yasadan yararlanarak istedikleri maden alanlarını engelsiz alabilecekler. Bu alımlara 3996 sayılı Yap-İşlet-Devret yasası, maden yasası 2/B yasası gibi daha sayısız yasa hizmet edecek" görüşünü savundu.

BOR’UN ÖZELLEŞTİRİLMESİNDEKİ ENGELLER KALDIRILIYOR

Hükümetin bakanlarının daha önce yaptığı “Bor madenleri özelleştirme dışında kalacak…” açıklamaları yaptığını anımsatan Özkaya, buna karşın; "Bor Tuzları, Tro na ve Asfaltit Madenleri ile Nükleer Enerji Hammaddelerinin İşletilmesini, Linyit ve Demir Saha larının Bazılarınınİadesini Düzenleyen Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” taslağınının, 5 Mart 2012 tarihinde Bakanlar Kurulu’na sunulduğunu, bununla birlikte Bor madeninin özelleştirilmesinin önündeki engellerin de kaldırılacağını kaydetti.

BU GİDİŞ TAM BİR KAPİTÜLASYONDUR

TCDD Yolları ve Askeri Okullar ile sağlık kurumlarının dışında askerlik şubelerinin de tasfiye aşamasına getirildiğini söyleyen Özkaya, "sıra Orduevlerine mi geldi diye sormadan edemiyor halkımız? Bu gidiş tam bir ‘’kapitülasyon’dur. Ülke yuz olcumunun yuzde onluk buyuk blr parcasi yabancilara pazarlaniyor. Geriye ne kaliyor?" dedi.

‘SURİYE KURTULUŞ DEĞİL, BATAKLIK’

Türkiye’nin ekonomik verilerinin AKP iktidarının tükenişine işaret ettiğini savunan Özkaya, "işsizlik yüzde 20’nin üstunde, sıcak para muslukları tamamen tıkalı, uluslararası kredi değerlendirme kurumları eksi değerlendirmeleri hatır tanımaz şekilde acıklamakta. Suriye batakliği kurtuluşu değil, sonu hazırlayacak. Bunlar istedikleri kadar Turkiye’nin, Cumhuriyet’in değerlerini satsınlar; kurulacak ‘Devrimci Kemalist’ iktidar hepsini geri alacaktır" iddiasında bulundu.

Yusuf Yavuz

Odatv.com

Gaziantep Bombalamasının SIRRI! /// CC : @erenerdem_


Eren Erdem
bilgi.erenerdem

Ben bir bomba uzmanı değilim. Terör uzmanı da değilim. Ama düşünen bir insanım. Bu, bugünün toplumunun pek yapmadığı bir şey. Antep’te yaşanan vahim vak’a üzerinden hareket ederek yapılan propaganda, çok tehlikeli boyutlara ulaşmış durumdadır. Görmek lazım.

Öncelikle “Pkk böyle bir eylem yapmaz.” Bunun altını çizmek gerekir. Bu tür eylemler, daha farklı bir yapının tarzıdır. Kim? “El-Kaide.”

Nasıl mı?

Eylemden hemen sonra “Şamil Tayyar” olayı Esad’la ilişkilendirdi. Dikkatinizi çekeyim, Şamil Tayyar kimdir? Bölgesel operasyonların pimidir. O’nun ağzından Bir şey çıktığında, bu bir operasyonel tutum içerir. Tıpkı “ergenekon” operasyonlarında yaptıkları gibi. Yazdıkları mahkemelerde delil olarak kullanıldı. İşaret ettiği yer, “Küresel sistemin hedefindeki yerdir.”

Esad ile ilişkilendirilen olay, yani Antep patlaması “Pkk’nin reddetmesine rağmen” ısrarla Pkk üzerine yıkıldı. Neden? Mülteci kamplarında örgütlenen “El-Kaide’li militanların” bu işi yaptığını gizlemek için. Davutoğlu’nun “tampon bölgesinin” Türkiye’nin elinde patladığının görülmemesi için…

Muhteşem bir panik havası estirildi. Pkk; “biz yapmadık” demesine rağmen, türlü türlü senaryolar üretildi. İhale Pkk’nin üzerine bırakıldı. Dedim ya, “El-Kaide” ortaya çıktığında ilk hesap sorulacak kişi ve kurum bellidir. Ahmet Davutoğlu ve AKP.

Bu ülkede Şamil Tayyar eğer bir söz söylüyorsa; “o sözün tersini hesaba almak icab eder.”

Bir diğer incelik; bürokrasi ile ilgilidir. Eğer bir terör eylemi olmuşsa, yaptığı tahmin edilen “örgüt” bunu yapmadığını söylemişse, Devlet; bu işi araştırmak durumunda kalır. Peki ne yaptılar? “Pkk inkar da etse farketmez, kesin onlar yapmıştırlar” denildi. Bu neyin alametidir? Panik, endişe, hezeyan…

Ya sonra?

Eylemi yapan kişinin kimliği belirlendi. Bir “üniversite öğrencisi.” Soralım; terör uzmanları iyi bilirler ki, Pkk bombalama eylemlerini üniversitelilere yaptırmaz. Kime yaptırır? Dağ kadrolarına. Peki hangi örgüt “üniversitelerde şehir gerillası örgütler ve bombalama eylemi yaptırır? Cevap: “El-Kaide.”

Medyaya da yansıdı. Ne denildi? Özgür Suriye Ordusu sempatizanı bir öğrenci…

Fazla lafa hacet var mı? Bu durumu gizleyenler, acaba ne kadar gizleyebilecekler? Gaziantep’te yaşamını yitirenler kimin kurbanıdır? İktidarın Suriye politikalarının…

Halkın Pkk karşısındaki genel tepkisini kullanmak sureti ile gizlenen bu hadisenin sırrı Entelektüel aklın zihninde zaten çözülmüştür. Konuşturulmayan aydınlar konuşuyor. Sağır Sultan bile bu olayın failinin “El-Kaide” olduğunu biliyor. İç işleri Bakanımızın endişe ve paniğinin nedeni açık değil mi?

Peki neden “El-Kaide.”

Hükümet sürekli olarak kamuoyu yaratma çabası içinde. Suriye’ye müdahalenin halkın talebi haline dönüşmesi için yoğun bir çaba sarf ediliyor. Daha önce dağlıca baskını bu iş için kullanıldı. Sürekli olarak bu türden bir sürecin ortaya çıkması için yoğun çaba sarf ediliyor.

Lakin gelinen noktada işler biraz karışık. Hükümetin Suriye politikalarının tıkanması, Esad’ın “zekice Güney’e çekilmesi” ve sınıra Kürtlerin yığılması hükümeti zora soktu. ABD ise ısrarla verilen görevin tamamlanmasını istiyor. Olmuyor. Bir türlü yeterli kamuoyu üretilemiyor. Tutmuyor!

İşte bu türden eylemler, “hükümeti zorlayıcı, hükümetin bilgisi dışında gelişen eylemlerdir.” Kuyruğun kıstırılması için yapılan eylemlerdir.

Evet. Kuyruk sıkıştı. Çok tehlikeli bir mesaj verildi…

Bu işe ilk kim uyandı? “Şamil Tayyar.” Ne yaptı?

El-Muhaberat’ın işidir, Şam’ın misillemesidir dedi…”

Resim çok açık. Çok.

Evet, Pkk masumların canına kıyıyor. Ama bugüne kadar böyle eylemler yapmadı. Ve yapmaz. Çünkü siyaseti öğrenmiş, nasıl meşrulaşacağını (kendi kitlesi nezdinde) iyi biliyor.

Failler belli, ama suskun.

Allah rahmet eylesin. Eğer bu işler değişmez ve gidişe son verilmezse; çok yakında daha ciddi kayıplar vereceğimiz bombalama eylemlerine hazır olun derim…

Yuh artık! Tek eksikleri buydu!


Türkiye’ye sığınan Suriyelilerden şaşırtan istek

Sayıları 70 bine ulaşan ve bugüne kadar bir çok olaya karışıp, yol kesen ve polis de döven Suriyeli mülteciler, Türk doktorlardan güneş kremi ve güneş gözlüğü istedi.

Hatay ve Gaziantep ve Kilis civarındaki kamplarda kalan mültecilerin sağlık kontrolü için gittikleri Hatay’daki hastanede doktorlardan güneş gözlüğü ile güneş kremi istediklerini açıklayan CHP Hatay milletvekili Mevlut Dudu ‘’ Sığınmacılar, hoşgörü ve barış kenti Hatay ve Hataylıların huzurunu kaçırmaktadır. İsteyen her Suriyeli sığınmacı elini kolunu sallayarak geziyor, istediğine çatıyor, istediğine saldırıyor’’ dedi.

Dudu, TBMM Başkanlığına verdiği ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin tarafından cevaplandırılması istediği önergede de sığınmacıların çeşitli olaylara karıştığını, 3 polisi de yaraladığını hatırlattı. Dudu, yaşananların, toplumsal huzurun bozulması endişesi yarattığını kaydetti.

Dudu, Bakan Şahin’e ‘’ Suriyeli sığınmacılardan çıkardıkları olaylar nedeniyle haklarında hukuki takibat yapılan ya da tutuklanan var mıdır? Suriyeli sığınmacıların kayırıldığı, kendilerine hizmet eden sağlık görevlilerimiz başta olmak üzere tüm görevlilerimizden, hak etmedikleri halde her istediklerinin yerine getirildiği (örneğin doktorlardan güneş kremi, güneş gözlüğü istemeleri) doğru mudur? ‘’ sorularını yöneltti.

“İsrail-ABD Senaryosu: Suriye’yi Böl, Geri Kalanı da Bölersin”


"Suriye’de olanlar, bölge için yaklaşmakta olanın habercisi. Rejim değişikliği, ABD’nin ve müttefiklerinin Suriye’deki tek amacı değil. Suriye Arap Cumhuriyeti’ni bölmek, Washington’un nihai amacı."

Mahdi Darius Nazemroaya

Global Research

Suriye’de olanlar, bölge için yaklaşmakta olanın habercisi. Rejim değişikliği, ABD’nin ve müttefiklerinin Suriye’deki tek amacı değil. Suriye Arap Cumhuriyeti’ni bölmek, Washington’un nihai amacı.

Stratejik risk danışmanlığı alanında uzmanlaşmış olan İngiliz Maplecroft kuruluşu, Suriye devletinin Balkanlaşmasına tanıklık ettiğimizi söyledi: “Kuzeyde Kürtler, Güney tepelerinde Dürziler, kıyı şeridindeki Kuzeybatı dağlık bölgesinde Aleviler ve başka yerlerde Sünniler.”

Beyaz Saray danışmanı Veli Nasr gibi kişilerin de bundan hâlihazırda bahsettiğini işitiyoruz. Suriye’deki etnik ve dini bölünme çizgileri yalnızca coğrafi terimlerle çizilmiyor ve Balkanlaşma sürecinin bir Lübnanlaşma süreci olarak ilerlemesi ihtimal dâhilinde; bu ise Suriye’nin şiddetli mezhepsel fay hatları üzerinden bölünmesi ve Lübnan’ın iç savaş sırasında biçimsel olarak bölünmemekle birlikte karşılaştığı türden bir siyasi çıkmazla karşılaşması anlamına gelecektir. Balkanlaşmanın yumuşak bir biçimi olarak Lübnanlaşma, federalizm altında Irak’ta şimdiden gerçekleşmiş durumda.

Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki olaylar, Bahreyn, Ürdün, Fas ve Suudi Arabistan’dakiler gibi yerel tiranlara karşı kitle hareketlerinin canlanmasına tanıklık ediyor, ancak İsrail’in Yinon Planı ve onun uzantıları gibi çok çirkin senaryolar da mevcut. Yinon Planı ve benzeri şemalar, Hristiyan-Müslüman, Arap-Berberi, Arap-İran, Arap-Türk ve İran-Türk düşmanlığını da içerecek mezhepsel bölünmelerin – yahut Arapça ifadeyle fitnenin – temel unsuru olarak Müslümanlar arasında zorlama bir Şii-Sünni savaşının çıkmasını istiyor.

Bu süreç, mezhepsel düşmanlık, etnik bölünmeler, ırkçılık ve dini savaşlar yaratma niyeti taşıyor. ABD’nin ve müttefiklerinin istikrarsızlaştırdığı tüm ülkeler doğal bölünme çizgilerine sahiptir ve aşiretsel, etnik, mezhepsel ve dini düşmanlık bir ülkede ateşlendiği zaman öteki ülkelere de sıçrayacaktır. Nitekim Libya’daki sorunlar Nijer ve Çad’da da yayıldı ve Suriye’deki problemler Türkiye ve Lübnan’a da sıçrıyor.

Mısır, en geniş Arap güçlerinin dikkatini iç politikaya yönelten devrimci ve karşı devrimci akımların ortaya çıktığı yer. Mısır iç kabarmayla karşı karşıya kalırken, ABD bu ülkenin ordusunu ve Müslüman Kardeşler’i karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Ayaklanmalardan önce Sudan, Tel Aviv ve Washington tarafından kimlik politikalarının manipülasyonu üzerinden biçimsel olarak Balkanlaştırılmıştı, bu ise Güney Sudan’ın ayrılmasına neden oldu.

Libya, çeşitli gruplar tarafından nötralize edildi ve bölündü. Daha önce sözünü ettiğimiz Lübnanlaşma, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) dış destekle – özellikle de ABD, Batı Avrupa, İsrail ve Türkiye’den gelen dış destekle – giderek artan oranda, Kuzey Irak veya Irak Kürdistanı Irak’ın geri kalanından ayrı bir ülkeymiş gibi davranmaya başlamasıyla Irak’ta da hayata geçmişti.

Kudüs Kamu İşleri Merkezi Başkanı ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun danışmanlarından biri olan Dore Gold’un şu sözleri, alıntılanmaya değer: “Suriye’de gördüğünüz şey Ortadoğu’nun dağılmasıdır; yeni tür bir kaos, eskiden varolanın yerini almaktadır.” Elbette bu, böyle bir tablo görmekte çıkarı olan İsrailli politika yapıcıların hayalinin bir parçası. Başlangıçta, Suriye’deki kriz başladığında Tel Aviv’in konumu göz ardı edilmişti, fakat şimdi İsrail’in Suriye’yi parçalara bölünmüş ve sürekli bir iç savaş halinde görmekte çıkarı olduğu açık. İşte bu, Yinon Planı ve onu takip edenlerin İsrail’in hem Suriye hem de Lübnan’daki stratejik çıkarları olarak tanımladığı şey.

Kürt Milliyetçiliği

Irak gibi Suriye de, Ortadoğu’da temel bir basınç noktası olarak görülebilir. Her ikisinde de meydana gelecek bir karışıklık, bölgesel bir erime meydana getirecektir. Suriye’de olaylar ısınırken, kırılgan durumdaki Irak da bölgesel jeopolitik kaynamalar yaşamaya başlıyor.

ABD’nin Ortaoğu’da bir erime yaratmak için kıvılcımı yaktığından, yahut Suriye’nin bölgesel sonuçlar yaratmaya başladığından şüphe edenlerin Kürdistan bölgesine bakmaları yeter. Kürt milliyetçi savaşçıları Suriye ve Türkiye’de mobilize olmaya başladılar ve Türk askeri birlikleri onlar tarafından saldırıya uğradı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Irak’tan bağımsızlığını işaret eden büyük adımlar atmaya başladı.

Irak’ta KBY, temelde kendi parlamentosu, bayrağı, ordusu, vize rejimi, silahlı kuvvetleri, polisi ve kanunlarıyla de facto bir devlet. Irak’ın ulusal kanunlarını ihlal eden KBY, kendi başına, Bağdat’daki hükümete pek bir bilgi dahi vermeksizin yabancı hükümetler ve topluluklarla illegal silah ve petrol anlaşmaları bile yaptı. Dahası KBY, Irak birliklerinin silah kaçakçılığını ve kanunsuzluğu önlemek üzere Irak’ın Suriye’yle olan Kuzeybatı sınırına gitmesine dahi engel oldu.

KBY ile yakın bağlara sahip olan Türkiye de bu davranışları teşvik etti ve hatta Bağdat’taki Irak hükümetine danışmadan diplomatik temas kurmak yoluyla KBY ile ulusal bir hükümet gibi ilişki kurdu. Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin liderleri, ülkelerinin Suriye ve İran’a karşı bir Mossad operasyon üssü olarak kullanılmasına da izin veriyor.

İronik bir biçimde Türkiye, Suriye’deki Kürt ayrılıkçılara karşı askeri operasyon yapabileceğini söyledi; oysa ki Ankara, KBY içindeki ayrılıkçı eğilimleri ve Suriye’nin bölünmesini destekliyor. Bu durum, Türkiye ve Irak hükümetleri arasında gerilim yaratmanın yanında Türkiye’de başka sonuçlar da yarattı. Kürdistan İşçi Partisi (PKK) yeniden mobilize olmaya başladı. PKK, Hakkari ilinin Şemdinli ilçesinde kontrolü elinde tuttuğunu iddia etti ve ülkenin güneydoğusunda çatışmalar yaşandı.

Türk askeri birliklerinin ve emniyet güçlerinin saldırılarla karşılaşmasıyla, ölümler tırmanışa geçti. Türk basınına göre Hakkari ilinde Olağanüstü Hal de ilan edildi. Şimdi Türkiye, hükümet karşıtı güçlere karşı kendi mücadelesini veriyor ve kendi topraklarında kontrolü sağlayamıyor gibi görünüyor. Muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi’nden bir milletvekili de PKK tarafından kaçırıldı. Türkiye Başbakanı Erdoğan, Türkiye’nin Kürt bölgelerinde yaşanan çatışmalar nedeniyle Suriye’yi suçlamaya çalıştı, ancak Türkiye’deki şiddetin Türkiye’nin Suriye’ye karışmasının doğrudan sonucu olduğu gerçeğini ihmal ediyor. Eğer şu ana kadar olmadıysa da, Erdoğan’ın Suriye’ye gönderdiği silahlar muhtemelen Türkiye’ye geri dönecek ve hükümet karşıtı güçler tarafından kullanılacaktır.

Tel Aviv’in Hedefinde Lübnan Var: Doğu Akdeniz’de İkinci bir Cephe mi Açılıyor?

Bulgaristan’da İsrail turist otobüsüne yönelik gerçekleştirilen saldırı, en hafif deyimle kaygı vericidir. En çarpıcı şey, olayın üzerinden bir saat bile geçmeden ve bir soruşturma başlamadan İsrail’in hemen Lübnan Hizbullah’ını ve İran’ı sorumlu tutmasıdır.

Yalnızca birkaç hafta önce Tel Aviv’deki resmi yetkililerin Lübnan’a yeniden saldırma tehdidinde bulunduğunu ve üçüncü bir İsrail-Lübnan savaşında Lübnan’ı tamamen yok edeceklerini söylediklerini hatırlatmakta yarar var. İsrail adına bu açıklamaları yapan kişi, Tel Aviv’deki 91. Bölük Komutanı Tuğgeneral Hertzi Halevy idi ve açıklama Hizbullah’ın 2006’daki İsrail-Lübnan savaşındaki zaferinin altıncı yıldönümünden yalnızca bir hafta önce yapıldı. Halevy ve diğer İsrailli liderler pek çok kez, topyekûn bir saldırı başlatarak Lübnan’ı küle döndürme tehdidinde bulundular.

Suriye’nin müttefikleri çok boyutlu bir savaşın basıncı altındalar. İran, Rusya, Lübnan, Irak ve Filistinliler Suriyeli müttefiklerini terk etmeleri için giderek daha fazla baskıya maruz kalıyorlar. İsrail tehditleri, Suriye’ye yönelik psikolojik, ekonomik, diplomatik, siyasi kuşatma ve medya ve istihbarat kuşatmasını Lübnan’a doğru genişletmenin bir aracı olarak Lübnan ve Hizbullah’a karşı psikolojik baskı uygulama amacı taşıyor. Suriye’ye yönelik ABD yaptırımları şimdiden İran ve Hizbullah’ı da içine alıyor ve Lübnan bankaları, Washington’dan ve müttefiklerinden gelen siber saldırılara ve baskıya maruz kalıyor.

Ufukta Gelene Bakmak: Hoş geldin Amerika’nın İstikrarsızlık Ekseni?

ABD’nin desteklediği Suriye kuşatması, bu devletin Avrasya’yı bölme ve bir süper güç olarak küresel üstünlüğünü koruma girişimlerinin parçası. Washington dostlarına da hasımlarına da merhamet göstermiyor ve Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler belki de harcanan asker gibi kullanılacaklar. ABD’li stratejistler Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Kafkaslara, Orta Asya’ya ve Hindistan’a kadar uzanan alanın, Brzezinski’nin “Avrasya Balkanları” diye tanımladığı, daimi çatışmanın olduğu bir kara deliğe dönüşmesini istiyor.

Araplar, İran ve Türkiye büyük bir çatışma noktasına getiriliyor, zira ABD süper güç konumunu kaybediyor. Washington’un süper güç konumundan geriye kalan tek şey askeri gücü. Görece kısa yaşamının sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nin de yalnızca askeri gücü vardı. Sovyetler Birliği, çöküşünün öncesinde toplumsal huzursuzlukla karşı karşıya kaldı ve ekonomik bir gerileme içindeydi. ABD’nin durumu da pek farklı değil, hatta belki de daha da kötü. Washington parasız, toplumsal olarak bölünmüş, ırksal kutuplaşma yaşayan bir durumda ve uluslararası etkisi hızla geriliyor. Ancak ABD seçkinleri, her geçen gün daha net bir şekilde, ülkelerinin süper güç konumunun ve imparatorluklarının önlenemez kaybı gibi görünen şeye karşı direnmeye azimliler.

Alev ve kargaşayla Avrasya’yı ateşe vermek, Washington’un kendi gerilemesini engellemek için geliştirdiği yanıt gibi görünüyor. ABD, Mağrip ve Akdeniz’den Çin sınırlarına kadar uzanan büyük bir yangın başlatmayı planlıyor. Bu süreç temel olarak, ABD’nin üç farklı bölgeyi istikrarsızlaştırmasıyla başladı: Orta Asya, Ortadoğu ve Kuzey Afrika. ABD’nin ve NATO ve Arap müttefiklerinin bu doğrultuda attığı ilk adımlar Suriye’de başlamadı.

Ortadoğu’da bu süreç, 2003’teki İngiliz-Amerikan saldırısı ve işgalle sonuçlanacak olan Irak kuşatmasıyla başladı. Orta Asya’da süreç, Soğuk Savaş sırasında Afganistan’ın istikrarsızlaştırılması ve ABD’nin ileride Taliban’a dönüşecek olan da dâhil olmak üzere farklı kesimler arasındaki çatışmayı desteklemesiyle başladı; 11 Eylül yalnızca ABD ve NATO’daki müttefiklerine saldırma fırsatı verdi. Kuzey Afrika’da ABD ve İsrail Sudan’ı, baskı ve örtülü operasyonlarla geçen yılların sonucunda nihayet Balkanlaştırdı.

Yukarıda bahsi geçen üç bölgede bugün ikinci bir istikrarsızlaştırma dalgası görüyoruz. Orta Asya’da, Afganistan’daki savaş NATO tarafından Pakistan’a doğru genişletildi. Bunun sonucu, Afganistan ve Pakistan’ı tek bir sahne olarak betimlemek üzere “AfPak” teriminin kullanılır hale gelmesi oldu. Kuzey Afrika’da Libya 2011’de NATO saldırısını yaşadı ve Cemahiriye, temel olarak muhtelif gruplara bölündü. Ortadoğu’da ise bu ikinci istikrarsızlaştırma operasyonları dalgası, Irak’ta olanların bir devamı olarak Suriye Arap Cumhuriyeti’ni hedef alıyor.

Anlaşılan o ki Washington, şu senaryonun hayallerini kuruyor: Suriye, Türkiye, Irak ve İran’da baş gösteren Kürt ayaklanmaları; Irak, Lübnan, Suriye, Türkiye ve Yemen’i ateşe atan mezhep temelli iç savaşlar; Cezayir, Mısır, Libya, Pakistan ve Sudan’da kan akıtan istikrarsızlık ve çatışmalar; Kuzey Afrika genelinde birbiriyle çatışan Berberiler ve Araplar; Orta Asya’ya yayılan emniyetsizlik ve siyasal belirsizlik; Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyeti’ni içine alan bir Güney Kafkasya savaşı; Kuzey Kafkasya’da Balkarlar, Çeçenler, Çerkezler, Dağıstanlılar, İnguşlar ve diğer yerel Kafkas halkları arasında Rusya’ya karşı baş gösterecek ayaklanmalar; Basra Körfezi’nin bir istikrarsızlık bölgesi haline gelmesi ve Rusya’nın Avrupa Birliği ve Türkiye ile ihtilafa düşmesi.

Son kertede tüm bunlar dünyanın bazı önde gelen enerji yollarının ve kaynaklarının alt üst olması ve Çin, önde gelen Avrupa güçleri, Hindistan, Japonya ve Güney Kore gibi enerji ihraç eden ekonomilere zarar verilmesi amacını da taşıyor. Bu ise Avrupa Birliği’ni, kendi ekonomisini kurtarmak için umutsuzca daha fazla militerleşmek zorunda bırakabilir.

Böyle bir senaryo, enerji tedarikçisi Rusya ve OPEC ülkeleri için tehlikeli olabilir ve onları enerji kısıtlaması olması halinde AB ve Çin arasında seçim yapmak zorunda bırakabilir. Bir kaynak savaşının – tıpkı 1. Dünya Savaşı gibi – kıvılcımı çakılabilir ve bu Afrika’ya ve Avrasya’nın tüm sanayileşmiş bölgelerine büyük yıkım getirir. Bunlar olurken ABD tıpkı Birinci Dünya Savaşı ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yaptığı gibi gelişmeleri Batı Yarımküre’den, güvenli bir mesafeden izleyecek, sonrasında ise harap edici bir savaşın ekonomik ganimetleri olarak parçaları toplamak için harekete geçecektir.

Ödüllü bir yazar ve jeopolitik analisti olan Mahdi Darius Nazemroaya, “The Globalization of NATO – NATO’nun Küreselleşmesi” kitabının (Clarity Press) ve yayına hazırlık aşamasında olan “The War on Libya and the Re-Colonization of Africa – Libya Savaşı ve Afrika’nın Yeniden Sömürgeleştirilmesi” kitabının yazarıdır. Aynı zamanda kültürel eleştiriden uluslararası ilişkilere kadar farklı alanlarda pek çok kitaba da katkı yapmıştır. Küreselleşme Araştırmaları Merkezi’nde (CRG) sosyolog ve araştırma görevlisi, Moskova’daki Stratejik Kültür Vakfı’nın (SCF) iştirakçisi ve İtalya’daki Bilimsel Jeopolitik Komitesi’nin üyesidir. El Cezire, teleSUR, ve Russia Today de dâhil olmak üzere pek çok TV haber ağında Ortadoğu ve uluslararası ilişkiler konularında programlara katılmıştır. Yazıları yirmiden fazla dile çevrilmiştir. 2011’de uluslararası araştırmacı gazetecilik çalışması nedeniyle Mexican Press Club’ın Birinci Ulusal Ödülü’nü kazanmıştır.

medyaşafak

BİR PORTRE : CÜNEYD ZAPSU


AL ROKER MK ULTRA MIND CONTROL GLITCH LIVE


İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: