Günlük arşivler: Ağustos 24, 2012

HAREM AĞASI ADNAN OKTAR NE İŞ YAPAR ?


ALINTI LİNK :

http://tylerdrdn.blogspot.com/2012_05_01_archive.html

Selam hacı. Kedi canını yerim senin, kedi canını..

Very big cat, you

Şimdi büyük bir hazla sevgili Adnan’ dan bahsedecem.

Bazen nette video izliyorum, karşıma habire bu adamın içinde bulunduğu saçma salak videolar çıkıyor. Ulan bi bakıyım diyorum, ne iş diye, midem falan bulanıyor anasını satayım, direk tuvalete atıyorum kendimi. Gülmekten altıma sıçma tehlikesi ile karşı karşıya kalıyorum zira.

Bu adam şuan ortalıkta ne diye dolaşıyor hepiniz duymuşsunuzdur ;

”Ben Mehdi’ yim ” propagandasıyla…

Ve bu işi öyle güzel yapıyor ki, Mehdi olduğunu kendi ağzından hiç duyamazsınız, fakat onunla ropörtaj yapan herkes ”hojam siz Mehdi ‘ siniz yeeaaaaa yiiihhhhaaaaaa :):):):)” diye ağızlarından köpükler saçıyorlar anasını satayım.

Videoları dışında da birşeyler anlatabilmek için, biraz araştırdım hayatını. Herifle ilgili öyle şeyler gördüm ki, kafayı yersiniz anasını satayım. En basitinden vikipedi sayfaına bakabilirsiniz, işkillenmek için sadece birkaç satırını veya konu başlıklarını bile okumanız yeter de artar panpalar.

Örneğin, askere sevk edilmek istenilince tam 7 hastaneden ”paranoid şizofreni ” raporu almış ve askere alınmamış.

Peki paranoid şizofren ne demek hacı?

Al bak onu da araştırdım. Şimdi kuru kuru adama paranoid şizofren deyip geçmem ben, o dedikleri meret neymiş ona da bir bakarım. Ve burada en çok dikkatimi çeken şu bölüm oldu ;

Bu şizofreni alttipinde, bazen dine aşırı düşkünlük, metafizik, filozofik ya da cinsel uğraşlar görülebilir. Rahatsızlığı kabul etmez, belirtileri gizlemeye çalışır, sanrıları yüzünden savunmaya geçer ve toplumdan uzaklaşırlar. Düşünce bozuklukları baskındır. Kötülük görme sanrıları, büyüklük sanrıları, etkilenme fikir ve sanrıları, alınganlık, kuşkuculuk bu türde sık görülen düşünce bozukluklarıdır. Başlangıcı genellikle yavaş ve daha geç yaştadır.

Hmmmmmmm..

Bunlar sanki tanuduk geldü be hacuu?

Evet bana da geldi valla. Bakın ilk özellik olarak ”dine aşırı düşkünlük ” maddesi var. Sonra bir de ”büyüklük sanrıları ” varmışş. Bak bak baaakk.

Şuan sevgili Adnan ne programları yapıyor?

Din?

Şuan sevgili Adnan kendini kim olarak görüyor?

Mehdi?

Dine aşırı düşkünlük ve büyüklük sanrıları olabilir mi ajaba bunlar tanki?

Ayrıca, 1991 yılında, İstanbul Emniyet Müdürlüğü kokain kullanımı gerekçesiyle hakkında dava açmış. 1994′ te beraat etmiş. Hakkında daha bir sürü iddia ve dava falan var, çete kurma, şantaj falan, hepsinden beraat etmiş ama.

Şimdi ben şunu merak ettim bunları görünce ;

Sen dini temsil ettiğini söyleyen birisin, tamam eyvallah, ulan peki bu kadar dava ne hakkındaki?

Ve öyle davalar ki, bildiğin kalpazanlara, bilmem gansterlere açılan davalar gibi anasını satayım.

İnternet sayfalarını falan görün, sanki Amerikan başkanı anasını satayım alayı İngilizce. Kendisiyle röportaj yapmak için ta Amerikalardan, İngilterelerden, dünyanın öbür uçlarından adamlar geliyor, ve ben de bu olaydan acayip derecede kıllanıyorum arkadaşım. Hayır kıllanmayan varsa onun kıl köklerinde bir sorun vardır, o derece.

Ayrıca adamın wikipedia sayfası bile var lan ; al bak

Öncelikle şu masonluk konusunu ele almak istiyorum anacım. Bu adamın masonlarla ilgili bir sürü videosu ve yazısı hatta kitabı var. Epey bi sövüp sayıyor diyebiliriz, mecaz anlamda yani. Masonların herşeylerini ifşa ettim ben diyor, Türkiye’ de masonluğu ben bitirdim diyor kendileri. Biz de ne diyoruz ona ?

– Aahahahhahahahahahahahaha, zaaaaaaaaaaaaaaa, zuuuuuuuuuuu

Diyoruz.

Şimdi sevgili Adnan bütün bu kitapları, yazıları ve videoları nereden bulmuş, önce ona bir bakalım mı?

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Pk–8zZubiA

Diyor Kadir Mısıroğlu, hatta bir videoda asıl yazarın ismini de vermişti ama bulamadım lan şimdi onu.

Şurada da kendisi itiraf ediyor zaten ;

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=5xIEn00gxXg

Onu geçelim, bu adam her programında ve ropörtajında masonlara demediğini bırakmıyor, masonlar şeytana tapar diye ağzından salyalar akıtıyor, fakat ;

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=ZdScXF8cLjQ

programına 33. dereceden masonları alıyor ve pohpohlayarak, gülücükler saçarak ağırlıyor. Ve bu adamlar 33. derece masonlar, yani programdan sonra muhtemelen gidip keçi kesecek ve kanını içecekler anasını satayım.

Dikkat çekici bir diğer nokta ; adamlar yabancı? O niye lan? Nereden buldun o kadar farklı ülkelerden bu adamları getirdin olum? Ayrıca nasıl getirdin? Mason panpalar gelin benle programa çıkın deyince gelmez onlar..

Çok ilginç geliyor bana, çok..

33. derece masonlar o kadar ketum insanlar, fakat bizim Adnan çeğırıyor, adamlar altlarına don bile giymeden geliveriyorlar.

Aranızda bir hukuk mu var arkadaşım?

Aranızda bir yakınlık mı var?

Bu samimiyet neden?

Sen masonlara demediğini bırakmayan, onları lanetleyen bir adam değil miydin, senin yanıbaşında ne işi var olum bu mason biraderlerin?

Geçerken mi uğramışlar yoksa?

Gelelim Mehdi’ lik konusuna..

Kıyamet alametlerinden bir tanesi, her yerde sahte Mehdi ‘lerin çıkmasıdır hacı.

Şu videolardan gidelim bence ;

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=BIkWl1KTCP8

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=0U_KJUSjE18

Ulan şu kızın ağzına rovöşata çekesim geliyo anasını satayım ya. Çıkarmışlar oraya o embesili, o kafadan bacaklıyı ”hojam siz Mehdi’ siniz yeeeaaaa yehiyyaaaa eheheleleleehheeyyy yuubbiiiiiiiiiiii yyiihhaaa dasdmfmıfmfgrnkrejrjföfdkfdkfkfjfmk ” diye ağzından, burnundan , kulaklarından salya sümük saçıyor ya.

Bu ve bunun gibi moronların ellerine okuyacakları bir senaryo veriyorlar, o moronlar da o senaryo gereği her türlü mallığı segiliyor. Bi de kapalı anasını sattığımın kızı, kafasındaki başörtüsünden utanmıyor da ne şaklabanlıklara girişiyor kıçtan bacaklı embesil ! Ortalıkta da ”ben kapalıyımm yeeeaaaa” diye dolaşıyor bu amip. Bokçul hayvan.

Ya resmen çıkıyor adam her programa, bana Mehdilikle ilgili sorular sorun ve Mehdi olduğumu ima edin diyor, ve bazı bokçul kesim buna itibar falan ediyor. İşte beni de onlar dellendiriyor.

Olum şu yazıyı yazarken, yemin ederim yaklaşık bi 50 kere gülme krizine girdim. Şu kızlarla yaptığı diyalogları gördükçe altıma sıçtım, ve hala sıçıyorum, ve ebediyen sıçacam ehehe.

Bu adamın herşeyi olay zaten, daha bir kamyon dolusu falsosu var da, onları başka yazılarda yazacam artıkın.

Bu yazı, sevgili Adnan için sadece bir girizgah oldu yani. Daha gelişme ve sonuç olacak ”inşallahh”. Maşallah.

Lan bi de programa öyle kızlar geliyor ki, yemin ederim sırf o kızları görebilmek için programı izleyesim geliyor lan ahahahaa.

O ne lann

abooo

oooyyyy

yiiiihhhaaaaa

amanini amnini

Arzu Yanardağ?

Nadide Sultan?

Şebnem Schaefer, ne işin var kız senin orda?

Tuba Ekinci moronu?

Lan bu kılzarın ne işi var her programda yemin ederim anlamıyorum. Neden bu kadar çok kız?

Ve bu kızlar dikkat ettiyseniz, öyle sıradan sokaktan geçen kızlar falan değil, alayı erkeklerin ağzından salya akmasına sebep olacak kızlar. Neden özellikle bu kızlar?

Ve o ünlüler neden gidiyor oraya? Gel deyince gelmez gibi geliyor bana ama bilemiyorum şimdi..

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=87xhXqqB8tY

Kızlara asılmak orucu bozmaz ehehe

http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=n2rL6qry1tU

Başka bir Adnancık yazısıyla buluşmak dileğiyle, kedi canınızı sizin…

Very big cat, you. Hıh hıh.

Çanlar kimin için çalıyor?


Altemur KILIÇ

“Çanlar kimin için çalıyor” diye sormayın; Türkiye için. Bir “iç savaşı” haber vermek için çalıyorlar. Bizim için ölüm, onlar için sevinç çanları! Bu müsait ortamda gittikçe artan çan sesleriyle, değişmez hedefleri büyük Kürdistan’a doğru adım adım yürüyorlar.

***

Menhus emellerine nail olmak için bütün hile, desise ve kanlı yolları denediler, olmadı… Şimdi tek seçenekleri-umutları iç savaş. Kürt-Türk kardeş savaşı…

Böyle bir savaş Türkiye’ye ve bütün insanlara çok pahalıya, çok kan ve gözyaşına mal olacak. Ama umurlarında mı?

Uluslararası zemin ve kamuoyu şu sıra müsait. Bir yandan GOP, bir yandan dünya kamuoyunda Kürtlere, bağımsız Kürdistan’a destek artıyor ve bir iç savaştan, uluslararası BM müdahalesinden “Büyük Kürdistan” çıkabilir.

Türkiye Cumhuriyeti, AKP iktidarının -Erdoğan’ın- dirayet ve basireti sayesinde(!) ordusu ve siyaseti en zayıf, kırılgan durumunda.

Açıkça, “bağımsızlık Kürtlerin hakkıdır” diyen yazarlar ve diğer taraftan da her gün ardı arkası kesilmeyen terör eylemlerinden bezen ve şehit cenazeleri ile canından canlar kopan milletin çaresizliği, kızgınlığı…

Bu durumda bir seçenek, “verip kurtulmak”! Bunu açıkça önerenler var. Ama hesap hatası yapıyorlar… Her gün şehit cenazeleri ile tarif edilmez acılar içine giren halkımız, eğer “bu savaş her ne pahasına olursa olsun bitsin” diye teslimiyete razı olmazsa; bu da Türk milletinin hasleti! Milletin teröre teslim olacağını umut edenler yanılıyorlar. Bu millet öyle bir milletir ki sabreder sabreder de, sonunda patlar, çıldırır! Tarihte de hep böyle oldu…

Ama ben gene de endişeliyim; milletimizi tanımadıkları için hesap hatası yapabilirler! Eşkıya -PKK, BDP- azdıkça bu azgınlık ve pervasızlık yüzünden iç savaş çıkabilir!

***

Evet, Türk milleti sabırlıdır ama internetten, bu sabrın sona ermekte olduğu hakkında duyumlar alıyorum.

İşte bunlardan biri. Özetle, “PKK’lı eşkıyalar son bir aydır, canlarını dişlerine takmış saldırıyorlar… Son bir aydır asker ve polislerimizin şehit edilmediği gün neredeyse yok… Dağdaki pusularını şehirlerdeki kahpe tuzakları izliyor.. İzmir Foça’daki askeri otobüse saldırılarından sonra bu defa Gaziantep’te halk otobüslerine bombalı saldırı… Halk otobüsünde yanarak can verenler bu defa sivil vatandaşlarımız.

Dün İzmir’de halk “kan vermek” için hastanelere akın ediyordu, bugün Antep’te… Halkın kaderi, duyduğu saldırı ve yaralı haberinden sonra hastaneye koşup “kan vermek”.

Halk, yaralıyı yaşatanın kan vermek olduğunu biliyor, ama halk vatanı yaşatmak için kan vermek gerektiğini de biliyor… Bunun için, şehit cenazelerinde gözyaşı dökülmüyor, vatan şehitlerin döktüğü kanla yaşatılıyor çünkü… Ve bu tablodan cesaret alan teröristler sanıyorlar ki bu halk sadece kan vermeyi bilir… O nedenle rahat rahat alçak saldırılarına devam ediyorlar. Oysa bilmeleri gerekir ki, bu kan deryasına dönen toprakta bu millet artık kan vermekten kan dökmeye adım atmak üzere bilenmiş bekliyor…

Antep’teki terör saldırısının hemen ardından halk BDP binalarını ateşe vermiş.

Türkiye’yi kan yerine çeviren teröristlere de yandaşlarına da bir uyarı olmalı bu. Halk bir çağrı beklemeden sadece kan vermek için değil kan dökmek için meydana inmek üzeredir.”

Açıkçası, “kanımızın dökülmesinden bıktık, yaralılara kan vermekten de kanımız kalmayacak… Artık kan dökmemizin sırası geldi” diyenler çoğalıyor. Çok tehlikeli ve yanlış ama maalesef gerçek.

Bir kardeş kavgasını istemek ve bundan hayır beklemek yanlış, fakat bu musibetten bir realite olabilir… Milletimiz gene uyanıyor; ülkemizde oynanan bütün oyunlar da AKP iktidarı ile birlikte sona erer. Tabii bunda milletin ödeyeceği ağır bir bedel olur.!

***

Şemdinli’de, BDP-PKK “grup muhabbeti” zaten patlamaya hazır barut fıçısına, bilinçle çakılan kıvılcımdı. Orada ışıklar söndükten sonra neler oldu bilemem ama gözleri dönen BDP’li kadınlar; Van Bağımsız Milletvekili Aysel Tuğluk ve BDP eş başkanı Gültan Kışanak, insanlarımızı kahpece katleden PKK’lılar için “Biz onlara terörist olarak bakmıyoruz.

O gençler bu halkın çocuklarıdır ve tabii biz o gençlere sarılırız. Onlar eline silah almak zorunda bırakılmış gençlerdir” demişler!

Ben de bu kadınlar için ne diyeceğimi biliyorum ama editörlerim, yazı işleri müdürlerim ve gazetemizin değerli hukuk danışmanları müsaade etmezler… Malum ya demokrasi var. Hainlere hain denmeyecek ve BDP’li Sırrı Sakık’a göre insanlarımızı kahpece öldürerek şehit eden eşkıyalar itlaf edilince “geberdiler” denmeyecek. Malum ya teröristler de onların şehitleri!..

Cryptome unveils Military Police Civil Disturbance Operations


Cryptome unveils Military Police Civil Disturbance Operations.pdf

Gaziantep bombası Washington’da senoryalanmış /// CC : @ulusal_kanal


9 yurttaşımızın hayatını kaybettiği Gaziantep saldırısının iki ay önce Amerika’da bir savaş oyununda oynandığı ortaya çıktı. Amerika’nın önde gelen 3 düşünce kuruluşunun Suriye’de Esad yönetiminin yıkılması için geliştirdiği ortak senaryo, 2 ay sonra Gaziantep’te yaşanan saldırıyla birebir örtüştü.

Tarih 27 Haziran 2012… Amerika’nın 3 önemli düşünce kuruluşu Suriye’ye müdahale ile ilgili savaş oyunu oynadı.

İki ay önce oynanan bu savaş oyununda Gaziantep’teki bombalı saldırının da senaryoda yer aldığı ortaya çıktı.

Savaş oyunu Brookings, American Enterorise ve Savaş Çalışmaları Enstitüleri ile ortaklaşa yapıldı.
Oyunun amacı da Türkiye’yi tek başına Suriye’ye müdahaleye zorlamak!

Oyun Amerika, Türkiye ve Suudi Arabistan takımlarıyla yürütüldü. Oyunda Türkiye Suriye’ye müdahale etmeyince önce Suriye’deki ölü sayısı yükseltildi. Ancak Türkiye yine Suriye’ye müdahaleye karşı direndi. Ardından Suriye’den kaçan mülteci sayısı artırıldı. Ancak Türkiye buna rağmen Suriye’ye müdahale etmedi. Son olarak Türkiye’nin Suriye’ye sınırında bulunan illerine bombalı saldırılar düzenlendi. İşte bu bombalama olaylarının ardından Türkiye Suriye’ye tek başına girmek zorunda kaldı. Ve Türk Ordusu Suriye’ye askeri müdahaleye başladı.

Amerikan senaryosu 27 Haziran’da kurgulandı, gerçeği 20 Ağustos’ta da Gaziantep’te sahnelendi. Savaş oyununda öngörüldüğü gibi, Gaziantep’te bomba yüklü bir araç patlatıldı.

Gaziantep’teki saldırının ardından da hükümet ve AKP yetkilileri okları Suriye’ye çevirdi.

ulusalkanal.com.tr

Savaş senaryosunu düzenleyenler Erdoğan-Gül ile irtibatlı /// CC : @ulusal_kanal


Ulusal Kanal haber merkezi, Türkiye’yi savaşa sokmak için senaryolar tertipleyen Amerikan düşünce kuruluşlarına mercek tuttu.

Bu enstitülerin AKP ile kuruluşundan itibaren derin irtibat içinde olduğu ortaya çıktı. Senaryoyu düzenleyenlerden Amerikan Girişimcilik Enstitüsü, Cüneyd Zapsu’nun Tayyip Erdoğan için "Bu adamı deliğe süpürmeyin" sözlerini söylediği meşhur konuşmasını yaptığı yer. Enstitü, Amerikan gladyosunun da çekirdek kuruluşlarından. Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün bir dönem çok yakın ilişki içinde olan neo-con takımının da karargahları…

Amerika’da 27 Haziran’da oynanan savaş senaryosunu düzenleyen kuruluşların özellikleri dikkat çekici.

Amerikan Girişimcilik Enstitüsü adlı kuruluş, neo-con olarak bilinen Amerikan gladyosunun çekirdek ekibini barındırıyor. Ekibin beyni, esKİ Amerikan Başkan Yardımcısı Dick Cheney…

Irak savaşının mimarları arasında yer alan Karanlıklar Prensi Richard Perle, eski Savunma Bakanı Donlad Rumsfeld, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök için ricacı olduğu mektubu yolladığı Paul Wolfowitz de bu ekipten.

Bu ekip, aynı zamanda Başbakan Erdoğan’ın iktidara getiren 2002 darbesini tertipleyen ekip. Türk Ordusu’na yönelik operasyonlar da bu ekibin talimatıyla ilerletildi ve genişletildi.

Başbakan Erdoğan, Richard Perle’nin mihmandarlığında bu kuruluşta 4 Şubat 2004’te konuşma yaptı. Erdoğan konuşmasında Amerika’nın Ortadoğu’daki işlerini kolaylaştıracaklarını belirtmişti.

İlişkilerimizi, önümüzdeki dönemde iki tarafın da paylaştığı bölgesel ve küresel vizyonun hayata geçirilmesini kolaylaştıracak bir içerik ve anlayışla daha da geliştirmek arzusundayız.

Savaşa oyunu düzenleyicilerinden birisi de Brookings Enstitüsü. O da demokratların karargahlarından. Başbakan Tayyip Erdoğan, Demokrat Obama Başkan seçilince o enstitüye da gitti ve orada da bir konuşma yaptı. Erdoğan ;Obama’yı öve öve bitiremedi.

Türkiye güçlü ordusuyla ABD için iyi bir dost ve müttefik… Aramızdaki iş birliği, önümüzdeki dönemde daha da güçlenerek ve derinleşerek sürecektir.

Amerikan dışpolitikasının oluşturulmasında etkin kuruluşlardan olan Brookings Enstitüsü’nün Başkan Yardımcısı ise Kemal Derviş. Cumhurbaşknı Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da Bookings Enstitüsü’ne uğrayanlardan.

Diğer düzenleyici Savaş Çalışmaları Enstitüsü ise Pentagon’a yakın bir kuruluş. Pentagon adına araştırmalar yürüten kuruluş, Afganistan’dan Irak’a ve Suriye’ye kadar Amerikan Ordusu’nun ihtiyaç duyduğu bilgileri toplamak ve bu ibgliler ışığında olası senaryolar oluşturmak görevini yürütüyor. Bu senaryolar ise daha sonra, uygulama planı haline getiriliyor.

ulusalkanal.com.tr

Uğur Dündar: Şehit cenazelerindeki siyasetçiler!..


Hiç unutmuyorum, kasvetli bir gündü.

Sabahtan beri iri çekirdekli, bol şıkırtılı bir yağmur yağıyordu.

Öğlene doğru, haber masasının çevresinde toplanmış, gündemi değerlendiriyorduk.

Yanında staj yaptığım editörüm “Uğur bugün seninle bir cinayeti örten esrar perdesini kaldırmaya çalışacağız. Hemen hazırlan, yaklaşık bir saat uzaklıktaki bir kasabaya gidiyoruz” dedi.

Ben kameraman ve sesçiyle gerekli malzemeleri çantalara yerleştirirken, o da soruşturmayı yürüten polis şefiyle görüşüp randevu aldı.

Yola çıktığımızda yağmur asfaltı gürültüyle dövmeye devam ediyor, arabanın silecekleri camları temizlemekte zorlanıyordu.

Çiftliklerin, yemyeşil tarlaların arasından geçiyorduk.

Deneyimli editörüm, kafamda dönüp duran soruları okumuş gibi, bazı bilgiler vermeye başladı.

Cinayet yaklaşık altı ay önce işlenmişti.

Hayatını fuhuşla kazandığı bilinen bir kadının cesedi, gideceğimiz kasabanın dışındaki bir çiftliğin çitlerinin dibinde bulunmuştu.

Katil, ya da katiller geride hiçbir ipucu bırakmamışlardı.

Editörüm aradan bunca zaman geçmesine karşın, polisin cinayeti hala aydınlatamamış olmasına kafayı takmıştı.

“Nasıl olur da aydınlatamazlar?” deyip duruyordu.

Kıvrıla kıvrıla uzayan daracık yolu izleyerek, polis merkezine geldik.

Lacivert takım elbiseli, beyaz gömlekli, bordo renk kravat takmış genç bir polis şefi bizi kapıda karşıladı. Son derece nazikti. Kızıl saçların çevrelediği yüzünde mahçup bir ifade vardı…

Hep birlikte ofisine geçtik.

Kamera ve ışıklar çekime hazırlandı.

Dedektif kamera karşısına geçince röportaj başladı.

İlk soru adeta yumruk atar gibiydi:

“Aradan altı ay geçti. Siz hala cinayeti örten esrar perdesini kaldıramadınız. Neden? Kurban fahişe olduğu için mi?”

Genç polis şefinin yüzü, birdenbire kızardı.

“Bu soruyu hiç sorulmamış kabul ediyorum!” diyerek anlatmaya başladı.

Verdiği bilgilere göre, ceset bulunduktan sonra morga kaldırılıp otopsi yapılmış. Karnından kızarmış patates (cips) çıkmış. Patatesin yağı analiz edilerek, kasabadaki patates kızartması satan işyerlerinin çalışanlarından, teşhiste yardımcı olmaları istenmiş. Nitekim bunlardan birinin sahibi, kadının fotoğraflarını görünce tereddüt etmeden “Evet çok net hatırladım!” demiş.

“Cinayet gecesi iri kıyım, kolları dövmeli, saçları enseden topuzlu bir erkekle gelip, külahta patates kızartması aldılar, sonra da şu istikamette ilerlediler! Çok keyifli görünüyorlardı!”

Genç dedektif bunları anlatırken boncuk boncuk terliyordu.

“Maalesef elimizdeki tek ipucu bu! Ama şimdi sizi bir odaya götürüp, soruşturmanın belgelerini göstereceğim!” dedi.

Hep birlikte odaya geçtik.

Tavana kadar siyah klasörlerle doluydu.

Yüzlerce klasör numaralandırılarak üst üste yığılmıştı.

Kameraya onları göstererek “Cinayeti aydınlatabilmek için 10 bin kişiyle tek tek görüşüp, ifadelerini aldım. Zabıtların hepsi burada. Dosyayı kapatmaya hiç niyetim yok. Çünkü bazı yeni delillere ulaştım. Onları size söyleyemem ama, bu cinayeti faili meçhul bırakmayacağım, mutlaka aydınlatacağım!” dedi.

Hepimizin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmıştı.

Editörüm “Gerçekten 10 bin kişiyle tek tek görüştünüz mü?..” diye sorunca dedektif “Evet, görüştüm!” dedi. “Gerekirse 10 bin kişiyle daha konuşurum. Çünkü fahişe bile olsa bir insanın hayatı bizim için çok değerlidir. Bir ülkedeki uygarlık düzeyi, insan hayatına verilen değerle ölçülür. Eğer insan hayatı değersiz ise, o ülke ne kadar zengin olursa olsun, uygar değildir!”

Bu kez yüz kızarma sırası editörüme gelmişti!..

****

Bu olayı 1971 yılında, yani 41 yıl önce, İngiltere’nin Birmingham kentinde, BBC Televizyonu’nun Haber Merkezi’nde staj yaparken yaşadım.

Dün tüm gazetelerin birinci sayfaları, Gaziantep şehitlerini uğurlayan siyasetçilerin fotoğraflarıyla doluydu. Cenazelerin önünde saf tutan Başbakan, bakanlar ve muhalefet partilerinin liderleri, derin üzüntü içindeydi.

Aralarında ağlayanlar da vardı.

O fotoğraflara bakarken, artık unuttuğumu sandığım o polis şefinin sözleri kulaklarımda çınlamaya başladı:

“Bir ülkedeki uygarlık düzeyi, insan hayatına verilen değerle ölçülür!..”

***

Üzülmek, ağlamak, gözyaşı dökmek, şehit düşen Mehmetleri, masum sivilleri geri getirmiyor. Teröristlere “Cehennemde yanacaksınız!” demek, terörü önlemiyor.

O fotoğraflar, Türkiye’de insan hayatının değerli olduğunu da göstermiyor.

Tam tersini düşündürüyor.

Ülkeyi yönetenlerin Mehmetlerin yitip gitmelerini önleyecek tedbirleri almaları, yaşam hakkının yüceliğine inanmaları gerekiyor.

Bu da ancak insan hayatını en ucuz şey olmaktan çıkarıp, değerli kılmakla sağlanabiliyor. Uygarlığın ölçüsü budur.

Bunu yaptıklarında ne yuhalanırlar, ne de pet şişe yağmuruna tutulurlar.

Sözcü

ÖZDEMİR İNCE: YAŞAR NURİ ÖZTÜRK /// CC : @ulusal_kanal


Katı bir Cumhuriyetçi ve laik düzene bağlı bir vatandaş olduğum için dinlerin dünyaya yansımaları ile kaçınılmaz olarak ilgileniyorum, dini özel çıkarları için kullananlarla zorunlu olarak karşı karşıya geliyorum. Ne Tanrı ile ne de başta İslam ve Hz.Muhammed olmak üzere dinlerle, peygamberlerle herhangi bir sorunum yok. Ama bu duruşumdan tedirgin olan İslam mafyası, beni Allah, İslam, Müslüman ve dindar karşıtı olarak göstermek için birbirleriyle yarışmaktalar. Yıllarca hedef gösterildim, yüzlerce ölüm tehdidi aldım ama zamane yanaşmaları gibi ağlaşmadım.

Benim konum ve durumumu en iyi anlayan insan, büyük dinler bilgini ve İslam ilahiyatçısı Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk’tür. Kendisine büyük bir sevgi ve saygı duyuyorum. Elbette başta imam-hatipler ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu olmak üzere sapkın din adamları ve İslamcılar hakkında yazdıklarımı iyi anladığı için değil, kendi yaptıkları, yazdıkları için. Öğretici yazılar yazdığı için. Mahalli ilahiyatçı olmadığı için. Evet, gerçekten dünya çap ve düzeyinde olmak çok önemlidir.

Yaşar Nuri ne yapıyor?

Türkçe yazan İslam ilahiyatçılarının işi çok zor, çünkü dünya İslam ilahiyatçıları arasında Türkçe bilen belki hiç yoktur, varsa pek azdır. Arapça yazanların önü açık. Bu nedenle dünya dillerine kolayca çevrilirler. Dil engeline karşın Yaşar Nuri Öztürk’ün kitapları dünyanın en önemli kültür dillerine çevrildi. Türkçe’de 50′den fazla kitabı var.

O, bir “öğretici”dir demiştim. 9 Ağustos 2012 günü Yurt Gazetesi’nin “Ramazan Sohbetleri” sayısında müthiş bir kuyruklu yalanı bozuyor. Bilim ve yazı dünyasında, “Yalan bozmak” benim hayran olduğum en önemli özelliktir.

Derler ki Atatürk, Kur’an tercümesini Mehmet Akif’e ısmarladı. Şair bu işi yapmayı önce kabul etti ama bu işte kötü niyetliliği fark etti ve yaptığı tercümeyi Kahire’de yaktı ya da yaktırdı. Ben bu tevatüre inanmadım ama bir dayanağım yoktu. Şimdi var. Y.N.Öztürk yazıyor:

“Akif, ilahyatçı değildi. Din bilimlerini bilen bir bilgin değildi. Birkaç ayeti çok güzel yazabilirdi ama bütün Kur’an’ı tercüme ve tefsir Afif’in işi değildi. Tercüme ve tefsiri yapmak üzere Kur’an’ın içine girince bu işi yapamayacağını anladı. Yapsaydı ismini lekelerdi, büyük hata olurdu. Çünkü ilmi ve birikimi bu işe yetmezdi. Akif haysiyetli bir mümin sıfatıyla bunu gördü ve yaptığı bir kısım tercümeleri de işte bu yüzden imha etti.”

Ve açıklama sayesinde bir büyük yalan bozulmuş oldu.

Deizm konusunda üç müthiş yazı

17, 19 ve 22 Temmuz 2012 tarihlerinde Deizim konusunda üç devrimci yazı yazdı: “Tek çare, Deizim olacak gibi”, “İnsanlık deizme sığınmak zorunda kalacaktır” ve “Kur’an deizme niçin ve nasıl kapı aralıyor?”.

Y.N.Öztürk, Deizmi şöyle tanımlıyor: “Allah’a imanını korumak ama dinciliğin insan haysiyetiyle dayatmalarını yaşamak istemeyen insanlar. Yaratıcı’ya imanlarını tehlikeye atmamak için bir çıkış yolu aramışlar ve deizmi bulmuşlardır. Deizm, Allah’a imanda samimi olan ve bu samimiyeti tahrip ettiği için dincilik zihniyetine savaş açan insanların yoludur. Eğer Allah’a imanda samimiyete bir anlam veriyor ve korumak istiyorsak, gelecek zamanların en güvenli ve mutlu inanç kurumu Deizm olacaktır.

Kilise papaz dayatmalarından bunalanlar tarafından ilk olarak 16.yüzyılda İngiltere’de kullanılan Deizm tabir ve kavramı, meşhur olan tanımıyla, ‘Allah’a iman eden ama dinlere inanmayan’ bir felsefi mekteptir. ‘Cenabı hakkın vücut ve vahdetine iman itikadı‘ olarak da tanımlanır. (Orhan Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü)

Ancak, bu tanımlar, Deist felsefesinin nüanslarını tam olarak ifade etmiyor. Deist felsefesinin temsilcileri içinde Allah ile peygamberlere inananlar da vardır.

Bu felsefenin dışlamak istediği olumsuzluk bellidir: İnsanlığın tepesine bir zorba balyozuyla dikilen ve hayatı cehenneme çeviren sahte din ve onun karanlık temsilcileri. Deist felsefesinin bir kuruluş yolu olarak öne çıkmasına yol açan işte bunlardır.”

Sıra Türk İslamı’nda mı?

16.yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan bir felsefi görüşü Yaşar Nuri Öztürk durup dururken gündeme neden getirsin? Demek ki ülkemizde de 16.yüzyıl İngiltere’sine benzer bir durum söz konusu. Deizmin ortaya çıkmasına neden olan “şeyler” bütün Avrupa’da Ortaçağ’da mevcuttu, bunun sonucu Luther ve Calvin’in din reformları oldu. Demek ki bu da yetmemiş ki insanlar deizme sığınmışlar. İçi ve kafası aydınlanmışların gereksinim duyduğu bir felsefe.

Türkiye’de de Deizmin bir sığınak olacağı günlerin geldiğini, gelmiş olacağını sezinleten Prof.Dr.Öztürk şöyle yazıyor: “Deizm, ateizme ve en tehlikeli dinsizliğe karşı çıkanların yoludur. Dinci dinsizliği insanlığa, Deistlerden önce Maun suresi tanıtmıştır. Onun içindir ki biz, Deistlerin metafizik dayanaklarının başına Maun suresinin yazılması gerektiğine inanmaktayız. Demek oluyor ki, deizmi bize ilahm edip tanıtan Kur’an’dır.”

‘Deizm’ adlı kitap

Prof.Dr.Yaşar Nuri Öztürk, “Deizm” konusunda bir kitap hazırlamakta olduğunu haber veriyor. Demek ki İslam mafyasının zulmünden, iki yüzlülüğünden, yiyicilerinden bunalan Müslümanlar için Deizmin bir kurtuluş kapısı olabileceğini düşünüyor.

AKP iktidarı ve Diyanet İşleri Bakanlığı tarafından programlı bir şekilde yürütülen Sünni zorbalık sadece Deizme değil aynı zamanda ateizme, İslam’dan dönmelere de yol açacaktır. Bunun zaten somut örnekleri var.

AYDINLIK

MURAT CAN BAYRAKTAR : Devletin çöküşü üzerine /// CC : @BayraktarMcan


Devletler de insanlar gibidir.Nasıl ki her insan zekası,öngörüsü ve çalışma potansiyeli ile geleceğini belirleyebiliyorsa devletler de aynı şekilde bir insanın

yaşam boyunca izlediği bu yollardan geçerek kendi geleceğini çizer ve bir devlet saydığımız bu üç unsuru iyi kullanabilirse çevre ülkeleri yönlendirmeye ve daha ileriki aşamalarda dünyayı yönlendirme kapasitesine sahip olur.Devletin zekası iyi eğitimli,yetişmiş bireylerin devletin yönetiminde söz hakkına sahip olması derecesine göre değişmektedir.Bu bireylerin yönetime gelmesi aynı şekilde devletin öngörüsünü artırır.Devlet bu sayede geleceğe daha güvenli adımlar atabilir.Çalışma potansiyeli ise daha çok halkın doğru yönlendirilmesiyle artacak üretkenlikle alakalıdır.Üretkenlik arttıkça çalışma potansiyeli artar,potansiyel arttıkça devletin kendine güveni aynı derecede artar.Bu sayede devletin zekası olan iyi yetişmiş yönetici bireyler ileriye dönük adımlar atarken arkasında halkının gücünü ve onların potansiyelini hissettiği için daha cesur hareket edebilirler.

Çürümeye başlayan bir devlette ise süreç tam tersinedir.Devletin zekasını iyi yetişmemiş sadece günlük politikalarla hareket eden,öngörüsü düşük,ağzı sadece iyi laf yapan politikacılar ele geçirir ve eğer bu politikacılar halkın büyük çoğunluğu tarafından destek görerek yönetime geldiyse yerlerini daha da sağlamlaştırmak için günlük politikalara daha çok sarılırlar.Çünkü bunun için zemin uygundur.Halktan tepki gelmeyeceğini bildikleri için istedikleri gibi hareket edebileceklerini düşünürler.Devletin geleceğini planlamaktan çok halkın düşüncelerini nasıl yönlendirebileceklerini planlarlar.Bu nedenle yapay gündemler yaratarak halkın ilgisini başka yönlere çekmeyi denerler.Çalışma potansiyeli düşmüş,tembelleşmiş bir halk ise tıpkı tembel bir insanın yaptığı gibi sorgulamaktan vazgeçtiği için söylenenleri olduğu gibi kabul etmekle yetinir.Kendi geleceğinin tehlikeye atıldığını bilmeden,devletin geleceğini düşünmeden bu politikacıların yapay gündemlerine yem olurlar.Halkı cahil politikacılara yem olan bir devlet ise kendini başka devletlere yem olmaktan kurtaramaz.

Bu tip bir devlette iyi yetişmiş bireylerin yönetime gelememesi sonucu cahil politikacıların cehaleti tüm devleti esir almaya başlar.Cehaletin başladığı yerde kişisel menfaatler ön plana çıkar.Bireyciliğin artış göstermesi devletin güvenliğini derinden sarsar.Halk ise menfaatleri gereği cahil politikacıları ve onların cehaletlerini görmezden gelir.Öngörüsü olmayan devlet politikalarıyla,yapay gündemlerle bocalayan bir devlette çalışma potansiyeli düşer,üretim azalır.Bunun sonucu olarak yazının başında belirttiğimiz gibi üç unsuru yani zekasını,öngörü yeteneğini iyi kullanan ve çalışma potansiyelini artıran devlet yavaş yavaş çürümeye başlayan bu devleti himayesi altına alır.Çürümüş devletin politikacıları bağımlılığın daha çok bağımlılık getireceğini bilmeden sırf koltuk sevdaları yüzünden ülkelerinin geleceğini bu yabancı devletin eline teslim etmeye başlar.Koltukları sağlamlaşırken ülke toprakları aynı şekilde tehlike altına girer.Devletin politikaları bağımlı oldukları devletlerin çıkarlarına göre değişir.Halkın çıkarlarının yerini bu devletlerin çıkarları aldığı için devletin geleceğini tehlikeye atmak pahasına da olsa aynı politikalarda diretilir.Halk perde arkasında kendi kaderinin yabancı bir ülkenin ellerine teslim edildiğini bilmeden bu politikacıları desteklemeye devam eder.Nasıl ki bir ailede, ailenin reisi olan kişi evini bir yabancıya teslim ederek en büyük cehaleti sergiliyorsa bu politikacılar da benzer şekilde korumakla yükümlü oldukları halkı yabancı bir devletin çıkarlarına kurban ederek cehaletlerin en büyüğünü sergilemektedir.

Halkın seçimiyle iktidara gelen fakat temelde halka değil yabancı bir devlete bağımlı olan kukla hükümetin devleti felakete sürüklediğini farkeden muhalif kişiler seslerini yükseltmeye başladığı andan itibaren baskı yoluyla susturulur.Devleti yönetenlerin cahilliklerinin ortaya çıkarılmaması için tüm muhalefet baskı altına alınır.Özellikle bir devletin korunmasında ve felaket günlerinde en önemli rolü üstlenen askerler,gazeteciler,bilim adamları kukla hükümetlerin ve onların bağlı oldukları yabancı devletlerin en büyük hedefleri arasındadır.Halkın baskılara boyun eğerek yaşananlara ses çıkarmaması,hala daha kendi küçük menfaatleri peşinde koşması bu baskıları daha da artırır ve kurtuluş için çare üretmeye çalışanların yok edilmesi aynı şekilde devletin geleceği için var olan son ümitlerin de yok edilmesisini beraberinde getirir.

Yabancı devlete olan bağımlılığın en uç noktalara ulaşması,devlette artan yozlaşma,halkın küçük,politikacıların ise büyük sandığı menfaatler karşılığında beliren tehlikeyi görmezden gelmesi ,çalışmanın ve üretkenliğin azalması,yapay gündemlerle geçirilen günler neticesinde devlet çözülmeye başlar.Devletin içindeki ayrılıkçı gruplar cesaretlerini toplayarak harekete geçer,devlet girdiği kaostan çıkacak gücü kendinde bulamaz ve doğal sürecin sonucu olarak çöküş yaşanır.Bu doğal süreç ülke yönetimini cahil politikacılar eline bırakan her halkın,yaptıkları cahilliklerle sadece koltuklarını sağlamlaştıran politikacılar tarafından yönetilen her devletin başına gelmektedir .Çöken bir devletten kafalarını kuma gömerek kurtulacaklarını zanneden halk ise büyük bir yanılgı içine girmektedir.

MURAT CAN BAYRAKTAR

https://twitter.com/#!/BayraktarMcan

Habip Hamza Erdem : MAİLEN DEMOKRASİ


Demokrasi Dersleri II

Ben Demirel’den duymuștum; ‘neyin olabileceğini görebilmek için nelerin olamayacağına bakmak gerekir’ demiști.

O ‘hükûmet kurma’ manevraları için söylemiști bu sözü.

Ancak ‘genelleștirilebilir’ bir formül gibi durmaktadır.

Sözgelimi ‘demokrasi’ kavramını açıklamak için neden kullanılmasın?

‘Demokratik parlamenter’ bir rejim düșünelim.

Protokolde, devletin bașı olarak cumhurbașkanı, meclisin bașı olarak meclis bașkanı ve hükûmetin bașı olarak da bașbakan sırayla yeralsınlar.

Sonra ana muhalefet partisi bașkanı yer alır, ki gelecek bașbakan adayıdır.

Sonra yüksek yargı organları bașkanları, bakanlar falan gelirler.

Türkiye’de bu sıradüzen, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulușundan yıkılıșına değin böyle idi.

Geçen gün Gaziantep’te düzenlenen cenaze töreninde ise yeni devlet düzeninde protokolün nasıl olabileceğini gördük.

Tören alanına önce Devlet Bahçeli ve Kemal Kılıçdaroğlu geldiler.

Sonra Cemil Çiçek ve Abdullah Gül ve en son Recep Erdoğan ile mahdumları geldiler.

Numaralanacak olursa; bir numarada Recep Erdoğan, iki numarada Abdullah Gül, üç numarada Cemil Çiçek vardı.

Ve asıl numara tören bașladıktan sonra ortaya çıktı.

Recep Erdoğan’ın solunda ne ișe baktığı belli olmayan bakan olarak Beșir Atalay, sonra mahdum Bilal Erdoğan ve ancak ondan sonra İç İșleri Bakanlığını ișgal

etmekte olan İdris Șahin.

Mahdum Erdoğan İdris Șahin’den önde…

Gözler Recep Erdoğan’ın sağ kolu kızcağızı aramadı değil.

Büyük olasılıkla payitahtı boș bırakmamak için Ankara’da bırakılmıștı.

Ve kimbilir kaç bakan emirlerinde..

Bu düzenin ‘demokratik parlamenter rejim’ ile ilgisini olmadığı ortadadır.

Bu düzeni içine sindirebilecek insanlara da ‘demokrat’ demenin olanağı yoktur.

Hele bakan, bașbakan, meclis bașkanı, cumhurbașkanı sıfatları…

Yakıșık almaz!

Yakıșmak bir yana, özüyle bağdașmaz.

Demokrasinin olabilmesi öncelikle bu sıradüzeni içine sindiremeyen demokrat insanların olmasıyla olanaklıdır.

Haydi Abdullah Gül yeğenini kırmak istemedi; İdris Șahin ‘evladım senin yerin burası olamaz, haydi arka sıralara geç’ diyemez miydi?

Kendisini karșılamaya gelen vatandașa ‘bir takla at bakalım’ demiști ama.

Șimdi bu İdris Șahin’e ben nasıl ‘benim bakanım’ diyebileceğim?

Öbürüne bașbakan, diğerine cumhurbașkanı..

Dilim söylese gönlüm elvermez.

Benim bu düzene ‘demokratik düzen’ dememin olanak ve olasılığı yoktur.

‘Mailen demokrasi’ denilebilir mi bilemem.

‘Aile demokrasisi’.

Amca yeğen, dayı kuzen düzeni.

Ve bu ‘ayrıntı’yı göremeyen ‘Sosyal Demokrat’ liderler.

Öz’ün ayrıntıda saklı olduğu gerçeği bir kez daha kanıtlanmıș olmamakta mıdır?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ‘viran olduğu’..

‘Demokrasi’ kavramının da kendi özünden bașka her derde deva…

Habip Hamza Erdem

Yeni ‘Çekiç Güç’ TSK mı? / Müyesser YILDIZ


Yeni ‘Çekiç Güç’ TSK mı?

ABD Dışişleri Bakanı Hillary Hanım ülkemizi şereflendirdi(!), Suriye için "tampon, uçuşa yasak bölge" senaryoları hızlandı. Binlerce ajan içimizde ve bölgede. Silah satışı ve sevkiyatı peynir ekmek gibi. Fransızlar Suriye sınırına yığınak yaptı. Oluk oluk kan akıyor. Gül, bu tabloyu "rötuşlamak" üzere Çankaya’dan, Suudi Arabistan’a uçtu. İsrail harıl harıl İran operasyonuna hazırlanıyor, Başbakan Netanyahu ‘süperman’ yetkilerle donatıldı. Türkiye-İran ilişkileri usul usul ‘limoni’den, ‘acılı’ya dönüyor;
ki Suriye filan hikâye, hedef İran’dır.

Eksiği yok, fazlası var Irak’ın işgâli ve bölünme senaryosunun tekrarı. Fazlası Türkiye’nin yeri ve rolü. O zamanlar Çekiç Güç vardı. Ya şimdi?

Bağdat’a binlerce ton bombanın yağdırıldığı gün ABD kongresinin önemli isimlerinden Les Aspin, heyecanla savaşla şu üç hedefe ulaşıldığını anlatıyordu:

"İsrail’in güvenliği sağlandı… Petrol bölgelerinin hakimiyeti ele
geçirildi… Amerika dünyaya gücünü ispatladı…"

Bunları duyan dönemin Refah Partisi Milletvekili Abdullah Gül ise şunları söylüyordu:

"Çekiç Güç amacı bu olan bir savaşın artığı olarak ülkemize yerleşmiştir.Bölgeyi gezdim, gördüğümüz manzara şuydu: yardım teşkilatı adı altında 22 teşkilat gelmiş, bunların 21’i resmen kilise teşkilatı, 22’ncisi İsrail’in İstanbul Başkonsolosluğu idi… Bizim kadar rahat Türkçe konuşan genç kızlar vardı; bunların Alman, İngiliz misyonerleri olduğunu öğrendiğimde hayretler içinde kalmıştım…"

Gül’ün Irak’ı bölen "uçuşa yasak bölge"ye ilişkin öngörüsü de can alıcıydı:

"Olan şey şudur; Amerikan, İngiliz ve Fransız üçlüsünün bu bölgeyi bölmek, bölgedeki petrol hakimiyetini devam ettirmek, İsrail’in güvenliğini temin edebilmek için baskı yapmaktır…"

Ya o günün Türk hükümetine uyarılarına ne demeli?

"Türk Hariciyesi ve hükümet çok tehlikeli bir yöne sevk olunmuştur. Eğer siz, BM kararlarıyla hiç ilgisi olmayan, 3 ülkenin böyle yaptırımlarını başınıza taç yaparsanız, yarın aynı şeylerin Türkiye’nin başına gelmeyeceğini kim garanti edebilir? Yarın Türkiye’nin şu bölgesinde Amerikan ve İngiliz Kuvvetleri: ‘Siz uçak uçuramazsınız.’ dediğinde: ‘Evet.’ mi diyeceksiniz?"

Bugün emperyalizmin her buyruğu, her kararı, her yaptırımı baş tacı. Aynı şeylerin Türkiye’nin başına gelmeyeceğinin hiçbir garantisi kalmadı.

PKK ve Barzani BM mutfağında öyle yemekler pişiriyor ki!… "Güneydoğu’da operasyonlar karşılıklı dursun." hezeyanları, CHP Milletvekili Hüseyin Aygün’ün kaçırılması üzerine gündemimize giren "kontrollü operasyon, bölgeyi boşaltma" kavramları:

"Türkiye’nin şu bölgesinde uçak uçuramazsınız." demenin kibarcasıdır. Tabii anlayana!..

Silivri, Hasdal, Hadımköy ve Maltepe’ye kucak dolusu sevgiler…

Müyesser YILDIZ, 16 Ağustos 2012
na741954

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: