Günlük arşivler: Ağustos 29, 2012

Ali Kerküklü; Bölgede Dış Güçlerin Sopası Kürtler


Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı Ali Kerküklü; "Bölgede Dış Güçlerin Sopası Kürtler" başlıklı bir makale yayınladı.

Irak’a Özgürlük Operasyonu ve Kerkük Kitabının Yazarı Ali Kerküklü; "Bölgede Dış Güçlerin Sopası Kürtler" başlıklı bir makale yayınladı.

Elektronik Haber Ajansı (e-ha) muhabirinin edindiği bilgiye göre, yazar Ali Kerküklü, Bölgede Dış Güçlerin Sopası Kürtler başlıklı makalesinde; "1897′de toplanan Dünya I. Siyonist Kongresi’nde Yahudilere ‘Nil’den Fırat’a İsrail Devleti’ hedefini işaret eden modern siyonizmin babası Theodor Herzl, siyasi Kürtçülerle de ilk temas kuran Yahudi liderdi. Herzl bu durumu hatıralarında açıkça dile getiriyor. Türkiye Kürtlerinden Abdullah Cevdet ile bağlantıya geçen Herzl’in bu girişiminden sonra Irak’ın Kuzeyinde Yahudilerin ilgisi artmıştı. Bu bağlamda en önemli temasları İsrail Devleti kurulunca MOSSAD’ın ilk başkanı olacak olan Reuven Zoslanski (1949-1952) yapacaktı. Zoslanski Filistin’de kurulacak Yahudi Devleti için ‘Shiloah’ (vazifeli) kod adıyla Orta doğuda çeşitli milletler nezdinde zemin hazırlıyordu. İsrailli yazar Hagai Eshed’in One-Man Mossad: Reuven Shiloah, Father of Israeli Intelligence (Tek Adamlık Mossad: İsrail İstihbaratının Babası) adlı uzun makalesinde belirttiği gibi, Shiloah, İsrail’in ilk 10 yılı boyunca istihbarat servisinin yapılanmasında olduğu kadar, dış politikanın oluşumunda da büyük pay sahibiydi.

Reuven Shiloah, 1930′lu ve 40′lı yıllarda yaptığı Ortadoğu gezileri sırasında (1931-1934 yılları arasında Irak’ta yaşar ve Kürtlerle ilişki kurar) edindiği istihbarat birikimini Mossad’ın liderliğini üstlendiğinde yoğun biçimde kullanmaya başladı. Arap dünyasını iyi tanıyordu ve Yahudi Devleti’nin hayatta kalmak için bu dünyayı nasıl düzenlemesi gerektiğini de biliyordu. İyi bildiği işleri başında da, düşman gibi gözüken komşu ülkelerle gizli ilişkiler kurmak geliyordu. Shiloah tarafından geliştirilen bu “çevreleme stratejisi” Başbakan David Ben Gurion tarafından İsrail’in kuruluşundan bugüne kadar politikasının temel ekseni haline getirilecektir.

İsrail istihbaratı bu dönemde özellikle Kürt hareketinin Avrupa Temsilcisi olan Türkiye Kürt’ü Kamuran Ali Bedirhan ile ciddi işbirliği içine girer. Ian Black Benny Morris’in ‘Israel’s Secret Wars: A History of Israel’s Intelligence Services’ isimli eserinde İsrail yönetiminin Kamuran Ali Bedirhan aracılığı ile 1961′den beri Irak’ta isyan etmiş olan Kürt isyancılarla 1963′te yeni bir irtibat kurarak onları yönetmeye, yönlendirmeye başladığı belirtiliyor.

Hayfa Üniversitesi Modern Ortadoğu Tarih Bölümü`nden İsrailli Prof. Dr. Amatzia Baram ‘İsrail ve Irak’taki Kürt Sorunu’ isimli kitabında, 1963 yazında İsrail İstihbarat Örgütü (MOSSAD) Başkanı General Meir Amit, İran istihbarat örgütü SAVAK’ın başkanı ile görüşerek, SAVAK yolu ile Kürtlere silah gönderme konusunda anlaşıyor. Kürt İsrail işbirliğine İran da dahil olur ve İran üzerinden Irak’ın Kuzeyine geçen İsrailli subaylar burada Kürt peşmergeleri eğitmeye başlar. 8 Şubat 1963′te Baasçılar’ın Irak’ta bir ay sonra da Suriye’de başa geçmesi ve 17 Nisan 1963′de Irak, Mısır, Suriye arasında yapılan üçlü Birlik Antlaşması ile Nasır’ın öncülük ettiği Pan Arabizm fikrinin birliğe hakim olmasını tehdit olarak algıladığı için İsrail Kürt meselesine karışır ve Kürt isyancıları desteklemeye başlar.

1963 Ha­zi­ran’ın­da KDP Po­lit­bü­ro­su ara­cı­lı­ğıy­la İs­ra­il ile iliş­ki ku­rul­du. O tarih­te Kamu­ran Ali Be­dir­han va­sı­ta­sıy­la Pa­ris’te Ce­lal Ta­la­ba­ni ile Şi­mon Pe­res ara­sın­da giz­li bir gö­rüş­me ger­çek­leş­ir. Bu gö­rüş­me­de Celal Ta­la­ba­ni, Kürt peş­mer­ge­le­re ağır si­lah yar­dı­mı ya­pıl­ma­sı için çağ­rı­da bu­lun­ur. Bu gö­rüş­me­nin ar­dın­dan Celal Talabani’nin eşi Hero’nun babası İb­ra­him Ah­med baş­kan­lı­ğın­da Ömer Mus­ta­fa De­ba­be ve Se­yid Aziz Şem­zi­ni’den olu­şan bir he­yet İran üze­rin­den İs­ra­il’e git­ti.

Soldan Sağa Amerika’nın Bağdat Büyükelçisi James Jeffrey, Amerikan Başkan Yardımcısı Joe Biden, Irak Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani(Amerikalılardan daha Çok Amerikalı), Irak Başbakanı Nuri El-Maliki

Celal Ta­la­ba­ni’nin ka­yın­pe­de­ri İb­ra­him Ah­med, MOS­SAD baş­ka­nı Me­ir Amit (1963 – 1968) ile de gö­rüş­tü. Ken­di­sin­den ba­zu­ka, mü­him­mat, tü­fek, pa­ra ve ben­ze­ri yar­dım­lar is­te­di. İran, İs­ra­il’den gön­de­ri­len yar­dım­la­rın top­rak­la­rı üze­rin­den ak­ta­rıl­ma­sı­na izin ver­miş, ka­pı­la­rı­nı aç­mış­tı. Her­hal­de İs­ra­il ve İran bu yar­dım­la­rı Al­lah rı­za­sı için yap­mıyordu. Bu yar­dım­la­rın mut­la­ka bir be­de­li olacaktı.

İsrail açısından Iraklı Kürtlere verilen desteğin iki önemli nedeni olduğu açıktır. Birincisi isyanın sürmesi Irak’ta istikrarsızlık yaratmakta ve Bağdat hükümetini askeri, siyasi ve ekonomik anlamda yıpratmaktadır. İkincisi Kürtler, Arap topraklarına sızmakta ve bilgi edinmekte zorluk çeken İsrail’in bölgedeki gözü kulağı olmaktadır. İs­ra­il, ku­ru­lan iliş­ki­ler kap­sa­mın­da Ağus­tos 1966 yı­lın­da Kürt is­tih­ba­rat ör­gü­tü­nün (PARASTİN) şe­kil­len­me­si­ne de yar­dım­cı ol­du. Amaç Irak hakkında İsrail için istihbarat toplamaktı. MOS­SAD, Kürt is­tih­ba­rat­çı­la­rı ye­tiş­tir­di. PARASTİN’nin ba­şı­na Mesud Bar­za­ni ge­ti­ril­di.

Mesud Bar­za­ni, “Bar­za­ni II” ad­lı ki­ta­bın­da: “O za­man bir gü­ven­lik ve is­tih­ba­rat var­lı­ğı­na ih­ti­yaç du­yul­du. Bu ör­gü­tün ku­rul­ma­sı gö­re­vi ba­na tev­di edil­di. İlk baş­ta Şe­kib Ak­ra­vi, Mu­ham­med Aziz Ka­dir, Fran­so Ha­ri­ri (18 Şubat 2001’de Erbil’de öldürüldü), Fa­hir Mer­ge­so­ri ve di­ğer­le­rin­den yar­dım alı­yor­dum” de­mek­te­dir.

İsrail’in Kürt isyancılara giderek artan desteğinin en sembolik göstergelerinden biri Eylül 1968′de Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani’in İsrail’e yaptığı ziyaret olarak gösteriliyor. Barzani kendisini kabul eden İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan’a hediye olarak bir ‘Kürt Hançeri’ ile birlikte Türkmen şehri Kerkük’ün petrol rafinerilerinin nasıl vurulabileceğinin planlarını da vermişti. Daha sonra Mart 1969′da bu plan doğrultusunda yapılan bir operasyonla MOSSAD ve peşmergeler Kerkük rafinerilerini bombalayarak, çalışamaz hale getirdiler. Bu operasyon CIA raporlarında da yerini alıyor. Barzani’nin ziyaretinden sonra rafineri haritasına karşılık İsrail de ‘Altı Gün Savaşları’ sonucunda elde ettiği savaş ganimeti Sovyet yapısı silahları, Iraklıları öldürmek için, Tahran’daki İsrail askeri ataşesi Yaakov Nimrodi aracılığı ile Kürtlere ulaştırdı. Kendilerine verilen Doğu Blok’u silahlarına önce şaşıran daha sonra çok sevinen Mesud Barzani’nin Molla Mustafa Barzani, ayrıca bulduğu İsrail yapımı bombalardan daha çok istemişti. Kendisini silah ve paraya boğan İsrail’in gücüne hayran kalan Barzani, İsraillilere ortak bir seferberlik de önermişti.

1973’ten sonra Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü CIA de bu işbirliğine katıldı. CIA ajanları, Irak’ın Kuzeyine, İran üzerinden peşmergelere gelen askeri malzemenin akışını koordine etmeye başladılar.

Soldan Sağa MOSSAD Başkanı Meir Amit, İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan, Mesud Barzani’nin Babası Molla Mustafa Barzani, İsrail Genel Kurmay Başkanı Rehavam Zeevi ve Mahmud Osman- İsrail

İlk başlarda Sovyet yanlısı olan baba Molla Mustafa Barzani, İsrail devletinin kurulmasıyla coğrafyadaki yüzünü yeni devlete döndürdü. Barzani, İsrail ile ilişkilerinin devamında 1973′te İsrail’e ikinci kez ziyarette bulunuyor. Kürtçe konuşan çocukluk arkadaşı Irak Yahudilerden 1950′den beri İsrail’de yaşayan David Gabayi’nin evinde kalıyor. Saklanan bu ziyaretler, 28 Eylül 1980 de İsrail Başbakan’ı Begin’in, İsrail’in Kürtlere para, silah ve eğitim sağladığını ilk kez açıklaması ve 29 ve 30 Eylül tarihli İsrail gazetelerinin Barzani’nin 1960larda ve 1970li yılların başlarında İsrail’e birkaç gizli ziyaret gerçekleştirdiğini yazmaları üzerine su yüzüne çıkar.Şubat 2004’te Radikal Gazetesinden Murat Yetkin’in sorularını yanıtlayan İsrail Dışişleri Eski Müsteşarı Alon Liel de 1960′larda, 70′lerde Molla Mustafa Barzani’ye İsrail’in destek verdiğini söylemektedir.

2 Ma­yıs 2005’de Sa­bah ga­ze­te­sin­de ya­yın­la­nan As­lı Ay­dın­taş­ba­şın, İs­ra­il’in Baş­ba­kan yar­dım­cı­sı Şimon Pe­res’le Tel-Aviv’de yap­tı­ğı rö­por­taj­da; Şi­mon Pe­res’in Irak ko­nu­sun­da ne dü­şün­dü­ğü­nü soruyor? “Irak’ta top­rak da in­san­lar da gü­zel. Ya bö­lü­ne­cek ya da kon­fe­de­ras­yon oluş­tu­ra­cak­lar…” Tüm grup­lar güç­lü bir fe­de­ras­yo­na yö­ne­li­yor. Ay­rı­ca ta­rih­te ilk kez bir Arap ül­ke­si­nin ba­şı­na bir Arap ol­ma­yan bi­ri geç­ti (Şi­mon Pe­res’in es­ki dost­la­rın­dan Kürt Cum­hur­baş­ka­nı Ce­lal Ta­la­ba­ni). As­lı Aydıntaş­ba­şın İs­ra­il’in Irak’ın Kuzeyinde Kürt­ler ve ba­ğım­sız Kürt dev­le­ti­ni des­tek­le­di­ği yo­lun­da­ki kaygı­la­rı gün­de­me ge­tir­di­ğin­de ise “Ba­kın biz Kürt­le­ri baş­la­rı be­la­day­ken, Sad­dam on­la­rı öl­dü­rür­ken des­tek­li­yor­duk. Ama şim­di böy­le bir du­rum yok.

Irak’ta Sad­dam dö­ne­min­de ba­şı be­la­da olan tek Kürt­ler miy­di? Türk­men­ler, Arap­lar, H­ıris­ti­yan­la­rın (Asuri ve Keldaniler ) baş­la­rı be­la­da de­ğil miy­di?” İs­ra­il’in bu in­sa­ni yar­dım­la­rı(!) ne­den bir tek Kürt­le­re ya­pı­lı­yor­du? Kar­şı­lı­ğın­da ne is­te­ni­yor­du?

İsrail’in toprak anlamında stratejik bir derinliği yok. Bunun için Arap kuşağında, Arapların Araplarla ya da Arap olmayanlarla bir çatışmaya sürüklenmesini istiyor. Böylece kendi üzerindeki yoğunluğu azaltmış olacak. Ayrıca bölgede Irak her zaman İsrail için en büyük tehdit olmuştur. Burada kurulacak ‘Kürt devleti’ ile Irak tehdidini ortadan kaldırmak istiyor. Kürt isyanına ta başından beri stratejik hesap yapan ve bu kartı Irak, Türkiye, İran ve Suriye’ye karşı kullanan ülke İsrail’dir.

Amerika dış politika uzmanı Jack Anderson’un 18 Eylül 1972′de Washington Post gazetesinde yazdığı bir yazısında her ay İsrailli bir yetkili Mesud Barzani’nin babası Molla Mustafa’ya 500 bin dolar vermekteydi, dönemin CIA raporlarına göre MOSSAD şefi Zvi Zamir, Barzani’yi Irak’ın Kuzeyindeki kampında ziyaret ederek, Bağdat’a karşı yapılan saldırı ve sabotajların dozunun artırılmasını istemişti.

Bölgede kendisine bağlı bir Kürt devleti isteyen İsrail’in ilişkileri baba Barzani’den sonra da devam etti. İsrail ile oğul Mesud Barzani arasındaki ilişkiler babası dönemindeki gibi aleni olmaktan çok, farklı konseptler de sürüyor. Bölgede bulunan 24 değişik grubun içinde Barzanilerin etkin konuma gelmesinin en önemli sebebi İsrail’in verdiği destek olarak gösteriliyor. Araştırmacı Aytunç Altundal’a göre İsrail’in Irak’ın Kuzeyi ile olan ilişkilerini Kürt Yahudiler sağlıyor (İsrail’de 150-200 bin arasında Kürt Yahudisi yaşamaktadır) . Altundal; “İsrail ile ilişkiyi Barzani’nin yanında bulunan Sami Abdurrahman sağlıyordu (1 Şubat 2004 tarihinde Türkmen şehri Erbilde bir intihar saldırısında öldürüldü. Sami Abdurrahman İsrail tarafından özel eğitilip yetiştirilmiş, Irak Hükümetinde bakanlık yaptığı sırada Irak hakkında tüm bilgileri İsrail’e aktarıyordu). Barzanilerin Amerika ile CIA bağlantısı yine İsrail aracılığı ile sağlanıyor” diyor.

MOSSAD’ın Barzani ile ilişkileri, Londra ve Sidney’de yayınlanan “Israel’s Secret Wars – A History of Israel’s Intelligence Services” (İsrail’in Gizli Savaşı – İsrail İstihbarat Servislerinin Tarihi) adlı kitapta da sergilenmektedir. Kitap, İngiliz The Guardian gazetesinde 1984 yılından bu yana Tel-Aviv muhabirliğini yapan Ian Black ve Washington’daki Brooking Enstitüsü’nde çalışan öğretim üyesi Benny Morris tarafından yazılmıştır. Kitapta MOSSAD-Barzani ilişkileri, İsrail Dışişleri Bakanlığı ve MOSSAD yazışmalarına dayanılarak açıklanmaktadır. Önsözde, kitabın yayından önce İsrail ordu yetkilileri tarafından da incelendiği belirtilmektedir.

Bu bilgilerin dışında, 1969 yılı Mart ayında Kerkük petrollerine yapılan saldırının da İsrail tarafından yapıldığı açıklanmaktadır. MOSSAD-Barzani ilişkilerinin İsrail’in Tahran’daki askeri ateşesi Yaakov Nimrodi (MOSSAD ajanı) aracılığı ile gerçekleştirildiği de bir başka önemli bilgidir. Nimrodi’nin üstlendiği görev de son derece ilginçtir; Nimrodi Sovyet silahlarının Barzani’nin eline geçmesinde rol oynamıştır. Kitapta MOSSAD’dan Kürtlere 500 bin dolar para verildiği, sağlam bilgi kaynaklarına dayanılarak açıklanmaktadır. Bu durumda önemli bir soru gündeme gelmektedir: 70′li yıllardaki bu ilişkiler bugün sürmekte midir? Kitapta ele alınan bilgilere göre bu sorunun cevabı, “evet”dir:

Ian Black ve Benny Morris’in deyimiyle, Kürtler ile İsrail arasındaki ilişkiler “Ortadoğu’nun en kötü saklanan sırrı”dır. Bütün bunların mâkul açıklaması Amerika ve İsrail’in Ortadoğu’da, başlangıçtan günümüze değin ortaklaşa sürdürdükleri kirli oyunları deşifre eden kilometre taşlarında saklıdır.

Akşam gazetesinin Suriye asıllı Ortadoğu Uzmanı Hüsnü Mahalli’nin Mesud Barzani ile Aralık 2005’de yaptığı röportajda;

Soru: Sayın başkan, şu İsrail ile işbirliğinize gelelim… Geçenlerde yine İsrail basını bazı İsrailli subayların peşmergeleri eğittiğini yazdı…

Barzani: Bakın tüm bunlar saçma, kışkırtıcı, kasıtlı ve gerçekle ilgisi olmayan rezil iddialardır. Peşmergelerin İsrail generallerin eğitimine ihtiyacı yoktur. Peşmergeler kendileri başkalarını eğitecek düzeydedir. Ancak İsrail ile ilişkilerin de bir suç olduğunu sanmıyorum. Unutmamak gerekir ki, biz Irak’ın bir parçasıyız. Eğer Irak hükümeti İsrail’i tanır ve diplomatik ilişki kurarsa (ki Irak hükümeti İsrail’i tanımıyor) biz de o zaman İsrail konsolosluğunu Erbil’de açarız ve ilgilenen herkesi davet ederiz.

Mesud Barzani’nin 23 Mart 2007’de, Irak’taki son duruma, yaşanan ve olası gelişmelere ilişkin Londra’da yayınlanan el-Hayat gazetesinden Gassan Şerbel ile yaptığı söyleşiyi;

Soru: İsraillilerin Irak’ın kuzeyine sızdığına dair konuşmalar var. Güvenlik ve ekonomi açısından… İsrail’in bölgedeki azınlıklar konusu üzerinde çalıştığı söyleniyor.

Barzani: Biz Irak devletinin bir parçasıyız. Anayasal olarak herhangi bir devletle ilişkiler kurma hakkımız yok. Eğer İsrail’in Bağdat’ta büyükelçiliği açılırsa Erbil’de de bir konsolosluğu açılır. Bununla birlikte İsrail’le ilişki içerisinde olmanın bir suç olduğunu düşünmüyorum. Ancak Irak anayasasına da karşı çıkmayacağım.

Pu­lit­zer ödül­lü Ame­ri­ka­lı ga­ze­te­ci ve ya­zar Sey­mo­ur M. Hersh’in “Emir Ko­mu­ta Zin­ci­ri” ad­lı ki­ta­bın­da ilginç bil­gi­ler yer al­mak­ta­dır: “Üst dü­zey bir CIA yet­ki­li­si, ken­di­siy­le bir gö­rüş­me­miz­de, ‘İs­ra­il­li­le­rin Irak’ın Kuzeyinde fa­ali­yet gös­ter­dik­le­ri­ni ka­bul et­miş­ti. İs­ra­il­li­ler ora­da da ol­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni düşünüyor­lar’ de­di. İs­ra­il­li­le­rin Was­hing­ton’un ona­yı­nı is­te­yip is­te­me­dik­le­ri­ni sor­du­ğum­da ise ay­nı yet­ki­li gü­le­rek “İs­ra­il­li­le­re ne yap­ma­la­rı ge­rek­ti­ği­ni söy­le­ye­bi­le­cek bi­ri­ni ta­nı­yor mu­sun? On­lar hep ken­di çı­kar­la­rı­na en uy­gun dü­şen şe­yi ya­par­lar” kar­şı­lı­ğı­nı ver­di. CIA yet­ki­li­si İs­ra­il’in böl­ge­de­ki var­lı­ğı­nın Ame­ri­kan is­tih­ba­rat çev­re­le­rin­de bi­lin­di­ği­ni de ila­ve et­ti.”

Es­ki bir İs­ra­il is­tih­ba­rat su­ba­yı, 2003 yı­lı son­la­rın­dan be­ri Kürt ko­man­do bir­lik­le­ri­ni (peşmergeleri), İs­ra­il’in en giz­li ko­man­do bi­ri­mi olan Mis­ta­ra­vim ka­dar et­kin bir güç­te eğit­tik­le­ri­ni açık­lamış ( Israel Training Iraqi Kurds-israil Irak Kürtlerini eğitiyor, youtube sitesinde video görüntüsü ) ve son­ra da şu­nu ek­le­miş­ti: “Ba­kın, İs­ra­il Sad­dam’a kar­şı bir den­ge un­su­ru ola­rak Kürt­le­ri hep des­tek­le­miş­ti. İs­ra­il’in Kürt­ler­le it­ti­fa­ka gir­me­si, Bush Yö­ne­ti­mi’nce o ka­dar da ka­bul edil­me­ye­cek bir şey de­ğil­di.” İs­ra­il’in Irak’ın Kuzeyinde­ki var­lı­ğı, ken­di­si­ne İran nük­le­er gi­ri­şim­le­ri­ni iz­le­me im­ka­nı ve­re­cek­ti. Irak ve Su­ri­ye’de göz­le­re ve ku­lak­la­ra sa­hip ola­cak­tı.

Irak Devletinin İsrail ile Diplomatik İlişkisi Yok, Ama Irak’ın Kürt Cumhurbaşkanı Celal Talabani, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak İle Görüşme Yapabiliyor.

İs­ra­il’in ön­de ge­len ga­ze­te­le­rin­den Ye­di­ot Ah­ro­not, İsrailin Irakın kuzeyindeki gizli varlığını 2005 yı­lı son­la­rın­da tek­rar gün­de­me ge­ti­ri­yor­du. Ga­ze­te­ye gö­re ba­zı İs­ra­il şir­ket­le­ri­nin Kürt yetkilileri ile anlaşma­lı ola­rak, giz­li­ce peşmergeleri eğit­miş­ler, on­la­rı mil­yon­lar­ca do­lar­lık mal­ze­me ile do­nat­mış­lar, ayrı­ca Er­bil’de­ki bir ha­va­ala­nı (Erbil Havaalanı) in­şa­atı­na da giz­li kat­kı sağ­la­mış­lar­dı. Kürt yet­ki­li­le­ri, İsra­il fir­ma­la­rıy­la yü­rü­tü­len pro­je­le­rin ni­çin giz­li tu­tul­du­ğu so­rul­du­ğun­da, “gü­ven­lik ne­de­niy­le” di­yor­lar­dı. İs­ra­il ga­ze­te­si­ne gö­re, son on se­kiz ay bo­yun­ca bir çok İs­ra­il­li gü­ven­lik şir­ke­ti ta­ra­fın­dan Irak’ın kuzeyine gön­de­ri­len es­ki ko­man­do­lar(israilli askerler), bu­ra­da Bölgesel Kürt Yönetimi ta­ra­fın­dan dü­zen­le­nen özel bir prog­ram çer­çe­ve­sin­de, peş­mer­geleri eği­ti­yor­lar­dı.

2005’in Aralık ayında ise konuyu bu kez İtalyan La Stampa gazetesi gündeme taşıdı. La Stampa’ya göre İsrailli onlarca asker ‘tarım uzmanı’ ve ‘mühendis’ kimliği altında Iraklı Kürtleri eğitiyordu. Gazeteye göre İsrailliler bölgeye Türkiye üzerinden geçiş yaptılar. Geçişin ardından ‘Z Bölgesi’ olarak kodlanmış gizli bir yere konuşlanan İsrailliler burada Kürtlere ağır askeri eğitim vermeye başladılar. Analizini İsrail’in Yediot Ahronot gazetesine dayandıran La Stampa’ya göre Kürtler ile ilk temasları sağlayan da Mossad’ın eski başkanı Dany Yaton’du (1996-1998). İlk temasların ardından bağlantı İsrailli işadamı Şlomi Michaels tarafından sürdürüldü. Yatom’un kurduğu Magalcom şirketi yakın bir zamana kadar Kürtlere ‘stratejik danışmanlık’ yaptı. Yatom tüm bu iddiaları reddetti. Ancak eldeki belgeler bu yalanları boşa çıkarıyor. Bu arada İsrailli askerlerin bölgedeki varlığını İsrail gazetesi Yediot Ahronot da görüntüledi. Erbil yakınlarındaki Erbil Havaalanı’ndaki görüntüler İsraillilerin bu bölgedeki varlığını kanıtlayan önemli bir kanıt oldu.

Hemen hemen tüm MOSSAD başkan ve yardımcıları Irak’ın Kuzeyinde görev yapmış ve Kürtlerle yakın ilişkide bulunmuştur.Irak’ın Kuzeyinde görev yapan MOSSAD başkan ve yardımcıları : Reuven Shiloah (1949-1962) ,Meir Amit (1963-1968) ,Zvi Zamir (1968-1974).

Soldan sağa Bölgesel Kürt yönetimi Başkanı Mesud Barzani, Menahem Nahik Navut (Mossad 2. Başkanı 1984 – 1986), Mahmut Osman(Bugün Irak Parlamentosunda Milletvekili), Mossad Başkanı Zvi Zamir (1968 – 1974), Mossad Başkanı Nahum Admoni (1982 – 1989) ve Bir Kürt Koruma- Irak’ın Kuzeyi

Zvi Za­mir’den bo­şa­lan MOS­SAD Baş­kan­lı­ğı’na Yitz­hak Ho­fi (1974-1982) atan­mış­tır. Yitz­hak Ho­fi’nin yar­dım­cı­lı­ğı­na ise Da­vid Kimc­he ata­nır (1976-1980). İki­si de da­ha ön­ce Irak’ın Kuzeyinde gö­rev yap­mış­lar­dı. Bir sü­re son­ra MOS­SAD’ın Baş­kan Yar­dım­cı­lı­ğı­na Da­vid Kimc­he’nin ye­ri­ne, Na­hum Ad­mo­ni ge­ti­ri­lir (1980-1982).Na­hum Ad­mo­ni (1982 – 1989) se­ne­le­ri ara­sın­da MOS­SAD Baş­kan­lı­ğı koltuğuna oturacaktır. Na­hum Ad­mo­ni da Irak’ın Kuzeyinde görevli olarak bu­lun­muş­tur.Nahum Admoni’nin yardımcılığına getirilen Menahem ‘Nahik’Navot (1984-1986 )Irak’ın Kuzeyinde görev yapanlar arasındadır. Na­hum Ad­mo­ni’nin ye­ri­ne MOS­SAD kol­tu­ğu­na 1989 – 1996 yıl­la­rı ara­sı Shab­tai Sha­vit otu­ra­cak­tır. O da Irak’ın Kuzeyinde gö­rev yap­mış­tır. 1998–2002 yıl­la­rı ara­sın­da MOS­SAD Baş­kan­lı­ğı­nı ya­pan Ef­ra­im Ha­levy de Irak’ın Kuzeyinde gö­rev­len­di­ri­len­ler­den bi­ri­dir. Her hal­de Irak Kürt­le­ri­ne in­sa­ni yar­dım gö­tür­mek için git­miş­ler­dir!!!! Bu ün­lü isim­le­rin Irak’ın Kuzeyinde peş pe­şe gö­rev­len­di­ril­me­le­ri, böl­ge­nin İs­ra­il için ne ka­dar bü­yük bir öne­me sa­hip ol­du­ğu­nu gös­ter­mi­yor mu? Böl­ge­nin öne­mi İs­ra­il­li­ler için her ge­çen gün da­ha da art­tı. Kut­sal top­rak­la­ra du­yu­lan sev­gi ve ener­ji kay­nak­la­rı­na gös­te­ri­len il­gi, İs­ra­il’i Irak’ın kuzeyi ve Kürt­le­rin sev­da­lı­sı ha­li­ne ge­tir­di.

Amerikalı Çuvalcı General Raymond Odierno ve Mesud Barzani

Türk Gazeteci, araştırmacı ve yazar Uğur Mumcu: “Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD ‘ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD, antiemperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?

Tarih boyunca İngiltere, ABD, İran, SSCB, Suriye ve İsrail Kürtleri kullanmışlar ve işleri bittikten sonra kendi kaderleriyle baş başa bırakmışlardır, ama Kürtler tarihten ders alamamışlardır.

Irak’ın işgalinde işgalcilere öncülük eden Irak Kürtleri, işgalci ABD Irak’tan çekildikten sonra Kürtler arasında bir panik yaşanıyor, “ABD bize ‘ihanet’ mi ediyor veya tekrar Kürtleri satacak mı?” sorusu gündeme geldi ve bir kısım Kürt sitelerinde de bu konu tartışılmaya başlandı. İşte ülkesine ihanet eden ve Kaderini dış güçlere bağlayan işbirlikçi toplumların durumu ortada, Korku, panik ve satılma korkusu!" şeklinde görüş belirtti.

KAYNAKLAR:

1-Haşim Söylemez, “Barzani harita verdi, İsrail bombaladı”, Aksiyon Dergisi, , Sayı 432, 17 Mart 2003.

2-Amatzia Baram, “İsrail ile Irak’ta Kürt Sorunu.” Avrasya Dosyası Dergisi, Cilt I, Sayı 4, İlkbahar 1996

3-Sey­mo­ur H. Hersh, Emir Ko­mu­ta zin­ci­ri, 11 Ey­lül’den Ebu Gu­reyb’e Uza­nan Yol, Ago­ra Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 2005.

4- lan Black, Benny Mor­ris, Is­ra­el’s Sec­ret Wars: A His­tory Of Is­ra­el’s In­tel­li­gen­ce Ser­vi­ces. New­york. Gro­ve We­iden­feld, 1991.

5-Ali Kuzu, Dünyanın En Acımasız İstihbarat Örgütü MOSSAD, Kariyer yayınları,İstanbul,2010.

6-Tun­cay Öz­kan, CIA Kürt­le­ri, Kürt Dev­le­ti’nin Giz­li Ta­ri­hi, Al­fa Ya­yın­la­rı, İs­tan­bul, 2004.

7- Hakkı Öznur, Cahşların Savaşı, Altın Küre Yayınları, Ankara, 2003.

8-Ali Kerküklü, Oyun İçinde Oyun Kerkük, Kum Saati Yayınları, İstanbul, 2006.

İsrail, ‘Münih operasyonu” belgelerini, 40 yıl sonra yayımladı


İsrail Hükümeti, 1972 Münih Olimpiyatları’na katılan İsrailli sporcuların ölümü ile sonuçlanan Münih operasyonu ile ilgili belgeleri ilk kez gün yüzüne çıkardı

Filistinli silahlı bir grup tarafından rehin alınan 11 İsrailli sporcunun kurtarılması için Mossad tarafından idare edilen, rehineleri kurtarma operasyonunda büyük başarısızlık yaşanmış, İsrailli sporcuların tamamı ve 5 Filistinli eylemci ölmüştü.

Operasyondan 40 yıl sonra ilk kez yayımlanan arşiv, Münih operasyonunun başından sonuna kadar İsrail Hükümeti’nin tavrını gösteren 45 belgeden oluşuyor.

Belgelerde, hükümetin toplantı tutanakları, bakanlarla yapılan istişareler, dışişleri ve güvenlik birimlerince düzenlenen oturumlar, raporlar ve telgraflar yer alıyor.

Eylem, Filistinli ”Kara Eylül Örgütü” tarafından, İsrail’in Lübnan’daki önde gelen Filistinlilere yönelik suikast ve bombalama eylemlerine misilleme olarak gerçekleştirildiği duyurulmuştu. İsrail, Münih olayından sorumlu olduğuna inandığı pek çok Filistinli yöneticiye suikast düzenlemişti.

HAARP HAKKINDA İNGİLİZCE KAYNAK


Ionosphere research facilities have been in continuous use since the 1950s to investigate fundamental physical principles which govern the earth’s ionosphere, so that present and future transmission technologies may take into account the complexities of this highly variable medium. In addition to HAARP, the

has operated two other ionosphere research sites in recent years, one in Puerto Rico, near the

, and the other (known as

) in Alaska near Fairbanks. Both of these facilities were built with both active and passive radio instrumentation similar to those at the HAARP facility. Interest in the ionosphere is not limited to the US: a five-country consortium operates the European Incoherent Scatter Radar site (

), a premier ionosphere research facility located in northern Norway near Tromso. Facilities also are located at Jicamarca, Peru; near Moscow, Nizhny Novgorod (“SURA”) and Apatity, Russia; near Kharkov, Ukraine and in Dushanbe, Tadzhikistan. All of these installations have as their primary purpose the study of the ionosphere, and most employ the capability of stimulating to a varying degree small, localized regions of the ionosphere in order to study methodically, and in a detailed manner what nature produces randomly and regularly on a much larger scale. HAARP is unique to most existing facilities due to the combination of a research tool which provides electronic beam steering, wide frequency coverage and high effective radiated power collocated with a diverse suite of scientific observational instruments.

Who is Building HAARP?

Technical expertise and procurement services as required for the management, administration and evaluation of the program are being provided cooperatively by the Air Force (Air Force Research Laboratory), the Navy (Office of Naval Research and

), and the Defense Advanced Research Projects Agency. Since the HAARP facility consists of many individual items of scientific equipment, both large and small, there is a considerable list of commercial, academic and government organizations which are contributing to the building of the facility by developing scientific diagnostic instrumentation and by providing guidance in the specification, design and development of the IRI. BAE Advanced Technologies (BAEAT) is the prime contractor for the design and construction of the IRI. Other organizations which have contributed to the program include the University of Alaska, Stanford University, Cornell University, University of Massachusetts, UCLA, MIT, Dartmouth University, Clemson University, Penn State University, University of Tulsa, University of Maryland, SRI International, Northwest Research Associates, Inc., and Geospace, Inc.

What is the Value of Ionosphere Research?

The ionosphere begins approximately 35 miles above the earth’s surface and extends out beyond 500 miles. In contrast to the dense atmosphere close to the earth, which is composed almost entirely, of neutral gas, the thin ionosphere contains both neutral gas and a small number of charged particles known as ions and electrons. This ionized medium can distort, reflect and absorb radio signals, and thus can affect numerous civilian and military communications, navigation, surveillance and remote sensing systems in many varied ways. For example, the performance of a satellite-to-ground communication link is affected by the ionosphere through which the signals pass. AM broadcast programs, which in the daytime can be heard only within a few tens of miles from the station, at night sometimes can be heard hundreds of miles away, due to the change from poor daytime to good nighttime reflection from the ionosphere. A long-range HF communication link which uses multiple hops or reflections from the ionosphere and ground, often experiences amplitude fading caused by interference between signals which have traveled from the transmitter to the receiver by two (or more) different ionosphere paths.

Since the sun’s radiation creates and maintains the ionosphere, sudden variations in this radiation such as those caused by solar flares can affect the performance of radio systems. Sometimes these natural changes are sufficient to induce large transient currents in electric power transmission grids, causing widespread power outages. Lightning is known to cause substantial heating and ionization density enhancement in the lower ionosphere, and there are indications that ground-based HF transmitters, including radars and strong radio stations, also modify the ionosphere and influence the performance of systems whose radio paths traverse the modified region. Perhaps the most famous example of the latter is the “Luxembourg” effect, first observed in 1933. In this case a weak Swiss radio station appeared to be modulated with signals from the powerful Luxembourg station, which was transmitting at a completely different frequency. Music from the Luxembourg station was picked up at the frequency of the Swiss station.

The continual growth in the number of civilian and military satellite systems whose performances can be affected by changes in ionosphere conditions stimulates research on characterizing and understanding those effects, whether they be natural (solar related) or the result of controlled local modification of the ionosphere, using ground HF transmitters. The HAARP facility is capable of supporting research in both these areas of interest, by utilizing its flexible HF transmitting array and its suite of radio and optical diagnostic instruments for active experimental research. Effectively, the diagnostic instruments alone constitute a space-weather observatory (on the ground), which provides real-time data on the state of the dynamic ionosphere over much of Alaska.

Why is the DoD Involved?

The Department of Defense (DoD) conducts Arctic research to ensure the development of the knowledge, understanding and capability to meet national defense needs in the Arctic. Interest in ionosphere research at HAARP stems both from the large number of communication, surveillance and navigation systems that have radio paths which pass through the ionosphere, and from the unexplored potential of technological innovations which suggest applications such as detecting underground objects, communicating to great depths in the sea or earth, and generating infrared and optical emissions. Expanding our knowledge about the interactions of signals passing through or reflecting from the ionosphere can help to solve future problems in the development of DoD systems, and could as well enhance the utilization of commercial systems which rely on the expedient transfer of real-time communications.

Why Gakona, Alaska?

During HAARP’s environmental impact study, Gakona was identified as one of two DoD-owned, Alaskan locations which satisfied the site selection criteria of being within the auroral zone, near a major highway for year-round access, away from densely settled areas and their electrical noise and lights that could interfere with sensitive research measurements, on relatively flat terrain, of realistic and reasonable construction and operation costs, as well as minimal environmental impacts. On October 18, 1993 following the July 15, 1993 issuance of the Air Force’s Environmental Impact Statement which evaluated potential environmental effects of constructing and operating the HAARP facility, a Record of Decision (ROD) signed by the Deputy Assistant Secretary of the Air Force for Installations selected Gakona as the location for the HAARP facility.

Location of the HAARP Facility

The access road is located at Milepost 11.3 on the Tok highway. The geographic coordinates of the HF antenna array are approximately 62.39 degrees (North) latitude, 145.15 degrees (West) longitude. The geomagnetic coordinates for the facility are 63.09 degrees (North) latitude and 92.44 degrees (West) longitude.
What is the IRI and what does it transmit?

Basically, the IRI is what is known as a phased array transmitter. It is designed to transmit a narrow beam of high power radio signals in the 2.8 to 10 MHz frequency range. Its antenna is built on a gravel pad having dimensions of 1000′ x 1200′ (about 33 acres). There are 180 towers, 72′ in height mounted on thermopiles spaced 80′ apart in a 12 x 15 rectangular grid. Each tower supports near its top, two pairs of crossed dipole antennas, one for the low band (2.8 to 8.3 MHz), the other for the high band (7 to 10 MHz). The antenna system is surrounded by an exclusion fence to prevent possible damage to the antenna towers or harm to large animals. An elevated ground screen, attached to the towers at the 15′ level, acts as a reflector for the antenna array while allowing vehicular access underneath to 30 environmentally-controlled transmitter shelters spaced throughout the array. Each shelter contains 6 pairs of 10 kW transmitters, for a total of 6 x 30 x 2 x 10 kW = 3600 kW available for transmission. The transmitters can be switched to drive either the low or high band antennas. Electric prime power is provided from an on-site power plant housing five, 2500 kW generators, each driven by a 3600 hp diesel engine. Four generators are required for operation of the IRI and the fifth is held as a spare.

From a control room within the Operations Center, the transmission from each of the 180 crossed-dipole antennas is adjusted in a precise manner under computer control. In this manner, the complete array of antennas forms a narrow antenna pattern pointed upward toward the ionosphere. The transmitted signal diverges (spreads out) as it travels upward and is partially absorbed, at an altitude which depends on the transmitted HF frequency, in a small volume several tens of miles in diameter and a few hundred meters thick directly over the facility. The remainder of the transmitted signal either reflects back toward the earth or passes through the ionosphere into space, continuing to diverge as it does so. By the time it reaches the ionosphere, the intensity of the HF signal is less than 3 microwatts (0.000003 watt) per cm2, thousands of times less than the Sun’s natural electromagnetic radiation reaching the earth and hundreds of times less, even, than the variations in intensity of the Sun’s natural ultraviolet (UV) energy which creates the ionosphere.

How safe are these transmissions?

Because the antenna pattern of the IRI array has been tailored to transmit its signal upward rather than toward the horizon, radio field strengths at ground level, including areas directly under the antenna array, are calculated to be smaller than Radio Frequency Radiation (RFR) standards allow for human exposure. This is possible because the individual transmitters are spaced apart over 33 acres so that the concentration of radio fields never exceeds these nationally recognized safety standards. Electromagnetic field strength measurements have been made throughout the development of the facility, beginning in 1994 and regularly thereafter. Measurements on the ground, directly under and around the array and at multiple points on-site and off-site have verified compliance with RFR standards as well as with all requirements for safety mandated in the EIS Record of Decision. At the point of closest public access on the Tok Highway, for example, the measured fields are ten-thousand times smaller than permitted by the RFR standards and hundreds of times smaller than typically found near AM broadcast station antennas in many urban areas. The strength of these fields continues to decrease in a rapid manner at greater distances from the facility.

What about aircraft?

While the signals along the ground are well-below adopted safety levels, the signals transmitted above the antenna array may have sufficient strength to interfere with electronic equipment in aircraft flying nearby. Therefore, to ensure the safety of all flight operations in the vicinity of HAARP, the facility employs an aircraft alert radar (AAR) to automatically shut off appropriate transmissions when aircraft are detected either within or approaching a defined safety zone around the facility. Flight tests are conducted regularly to demonstrate the capability of the HAARP radar to detect even very small targets. Research operations are not conducted unless the AAR is operating satisfactorily.

What is the potential for Radio Frequency Interference (RFI)?

Every radio transmitting facility has the potential to interfere with other radio spectrum users. To determine the potential for HAARP’s transmissions to interfere inadvertently with other spectrum users such as Alaskan TV, AM/FM radio, ham radio, or even with HAARP’s own sensitive radio receiving equipment, a comprehensive RFI study was conducted during the environmental impact study phase. Theory predicted that in several worst-case scenarios, interference may be encountered by some nearby users sharing the RF spectrum. On the other hand, the real world experiences of similar ionosphere research instruments and radar diagnostics employed elsewhere in the world have shown that compatible operations are practical. Included in HAARP’s Spectrum Certification from the National Telecommunications and Information Administration (NTIA) are commitments to a mitigation program that includes the use of state-of-the-art transmitters with stringent requirements for minimizing out-of-band transmissions; proper orientation of the HF antenna array and adoption of operating procedures, including beam steering, to minimize array side-lobes; employing special techniques such as waveform shaping, filtering and antenna null placement; and working with affected spectrum users, if any, to reach mutually agreeable solutions. A local phone number (907) 822-5497 permits anyone believing they have interference from HAARP to contact the Gakona site operations center. In addition, an automated spectrum monitor is installed to allow the HAARP control operator to monitor nearby spectrum usage to assist in frequency selection for avoiding potential interference.

What is the RFI Resolution Advisory Committee?

The Record of Decision stipulated than an RFI Resolution Committee (“Committee”) would be formed with local representation, to help mitigate potential RFI issues. The local community-appointed resident would serve as an ombudsman to ensure community satisfaction with the RFI mitigation approaches undertaken by HAARP. The purpose of the Committee is to provide a forum for the thorough review of confirmed RFI reports. This Committee has met at least yearly since December 6, 1994. Committee members are from the following organizations (one from each): Community-appointed resident, Aircraft Owners and Pilots Association (AOPA), ALASCOM, Alaska Department of Environmental Conservation, Alyeska Pipeline Service Co., American Radio Relay League (ARRL), Coast Guard, Federal Aviation Administration (FAA), Fish & Wildlife (Federal), Fish & Game (State), National Park Service, HAARP Environmental Liaison Officer, HAARP operational staff (site supervisor or delegate), HAARP Program-appointed chairperson, National Park Service, Naval Research Laboratory (NRL), and the combined Alaska military command (ALCOM) frequency coordinator.

To ensure that all concerns, including aircraft safety as well as radio frequency interference issues, are addressed completely, a Developmental Prototype (DP) was completed in 1994. The DP consisted of a 6 x 8 (48 antenna element) array of crossed dipole antennas. A 3 x 6 (18 antenna elements) subset of these antennas was energized by 18 pairs of 10 kW transmitters contained in three separate shelters, thus supplying up to a maximum of 360 kW. Prime power for this initial array was obtained from three portable 350 kW diesel generators.

During 1998, the DP was upgraded to include transmitters for all 48 of the antenna elements that were originally installed. This Filled Developmental Prototype (FDP) was capable of producing 960 kW of total transmitter power. Measurements of the HF fields in the vicinity of the FDP antenna array showed that field intensities everywhere, including within the FDP beam, were below recommended international safety limits for fly-by-wire aircraft. Nonetheless, the FDP was only operated in conjunction with the aircraft alert radar, to insure that no high power transmissions occurred when there was local flight traffic. Operation and test of the FDP verified the system engineering design and helped develop interference mitigation procedures that are now integrated into all research operations involving the IRI.

HAARP Diagnostics

HAARP has developed an extensive set of diagnostic instrumentation to support ionosphere research at auroral latitudes, to characterize the processes produced in the upper atmosphere and ionosphere by high power radio waves and to assess the potential of emerging ionosphere/radio technology for DoD applications. While some of these scientific instruments are collocated with the IRI at the research facility, others, due to geometrical considerations, are located off-site at various distances from the facility. One of the primary active on-site instruments is the HF ionosonde, which transmits in the 1-30 MHz band and is used to provide scientists with information about the electron density profile in the ionosphere. Another is the UHF ionosphere radar which transmits radio wave signals in the 430 – 450 MHz band and which will eventually be expanded to provide incoherent scatter capability.

Among the passive on-site instruments are two magnetometers for the measurement of the earth’s magnetic field and its variations, and two riometers (relative ionosphere opacity meter) to sense ionosphere absorption of the celestial background electromagnetic radiation. The radio spectrum from 100 kHz to 1 GHz is being recorded to determine frequency of usage and to monitor HAARP transmissions to ensure adherence to FCC and NTIA requirements. Other passive on-site instruments include sensitive optical imagers and photometers, ELF/VLF receivers, and Total Electron Content receivers. Data obtained from these scientific instruments are readily accessible on the internet in near real time, allowing scientists to observe and participate in the investigations directly from their laboratories. In addition to the instruments specifically developed by HAARP, a number of diagnostics potentially are available through other federal agencies and the University of Alaska’s Geophysical Institute.

Use of Local Resources

The Geophysical Institute of the University of Alaska Fairbanks (UAF) has played a major role in the development of diagnostics and coordination of Arctic programs with the US scientific community. UAF led a consortium of universities and industries which provided support in the design and development of the Gakona facility and its associated scientific instruments. BAE Advanced Technologies, the prime contractor for the IRI, utilized Eric Goozen for initial site survey work. Ahtna Construction, Inc., a Glennallen based contractor, has contributed very extensively to the development of the facility. Ahtna currently provides housekeeping and security services. Anchorage-based engineering firms Duane Miller & Associates and USKH prepared the civil and pad design work and conducted the on-site testing and evaluation.

Arctic Foundation of Anchorage designed and manufactured, and Kiewit Pacific Company installed thermopiles in the pad, using Amtec, Inc. to survey the thermopile locations and Tester Drilling and EBA Engineering to provide drilling support. Acme Fence Company installed fencing, using the services of Mark Lappi to survey the fence lines and B&B Plumbing to steam thaw the ground for drilling. City Electric, Inc. erected the towers, antennas, and ground screen. Pacific Detroit Diesel and Valley Diesel refurbished and installed the 2.5 MW diesel generators which are used to power the HF transmitters. Service Oil provides fuel oil. Copper Valley Telephone installed the telephone lines, and Copper Valley Electric supplies commercial housekeeping power. Bishop & Sons Enterprises supplies water, while CBS Service provides trash removal and sewage disposal. Harley McMahon flew sorties to test the capabilities of the aircraft alert radar and provide the opportunity for aerial photography.

Current/Future Operations at the HAARP Research Facility

Construction of the full IRI was completed in early 2007. In the near term, emphasis is being placed on validating the performance of the complete IRI to include compliance with all specifications for interference mitigation and safety of operations. Initial IRI testing began during March 2007.

Both on- and off-site scientific, observational instruments are now providing data on the natural high latitude ionosphere. A complete listing of these scientific instruments is available.

Environmental Process

In accordance with the National Environmental Policy Act (NEPA), an environmental impact statement (EIS) evaluated the consequences of constructing and operating the HAARP research facility in Alaska. The EIS discusses impacts on such diverse topics as electromagnetic and radio frequency interference, vegetation, wetlands, wildlife, air quality, subsistence, cultural resources, atmosphere and others.

State and federal environmental regulatory agencies were consulted to identify issues, and additional input was solicited from the public during scoping meetings held in Anchorage and Glennallen, Alaska in August 1992. A draft of the EIS was prepared and distributed to the public and to specific organizations on March 12, 1993. Public hearings were held in Glennallen and Anderson, municipalities close to the sites under consideration. The final EIS was released to the public on July 15, 1993 and the Record of Decision selecting Gakona, Alaska as the site for the HAARP Ionosphere Research Facility was signed on October 18, 1993.

In addition to the NEPA process described above, the HAARP facility complies with all applicable state and federal regulations that are appropriate for its construction and operation.

Additional Information

An updated version of this fact sheet will be issued as often as program changes warrant to keep interested parties appraised of significant developments in regard to HAARP. Any individual seeking additional information about HAARP, or wishing to provide comments regarding HAARP, may contact:

377th Air Base Wing Public Affairs
2000 Wyoming Blvd. SE
Suite A-1
Kirtland Air Force Base, NM 87117

For anyone still “on the fence” about weather modification / manipulation :

all links below should satisfy MOST questions: save the pdf’s before they’re gone for good from the net!

Hypothesis / Theory — what I think is being done:

Preface:

I propose that a series of ground based stations , using a HAARP type technology (i.e. a ground based station that emits a high frequency or low frequency) .. is being used to produce pulses which we see appear on RADAR for a short time.

It would appear this high frequency electromagnetic pulse is done to “heat” the atmosphere above each station …. possibly to create an “artificial ionospheric mirror = AIM” WITHIN THE ATMOSPHERE, maybe to have some other yet unknown effect OTHER than weather modification, or these pulses could quite possibly be done for the sole purpose of engineering the weather.

The “goal” of these frequency flashes has not yet been determined.

Also, it has been discovered that a global campaign is underway, to spray particulate matter into the air .. via aircraft distribution .. in order to aid in frequency propagation and transmission… substances like Aluminum, Barium, Strontium, and Silver Iodide (just to name a few). Commonly called “chemtrails” this “cloud seeding” is picking up in pace.

Observed so far :

1. Flashes into the high RF appear on RADAR — sometimes in the same geometric modulation patterns spoken about in HAARP research papers… they appear coordinated with other stations, and not all stations in the same area produce the flash.

2. SEVERAL times, too often to be a coincidence….we see severe weather (tornadoes , damaging winds, and hail) hit these frequency flash epicenters. This usually occurs within 48 hours of the high frequency being emitted from the ground based station (usually a ground based NEXRAD RADAR or similar produces the pulse).

I believe this pulsed heating, done from the ground based stations, is INDUCING or ACCENTING current coming storm systems. The energy pulses may even DRAW the coming yet-unformed storm systems to each station emitting a “Circle Sweep / HAARP ring”.

It also would appear that the “geometric modulations” [circle sweeps/haarp rings/sawtooth sweeps/scalar squares] are done to increase the amplitude of the signal being emitted.

Whatever the frequency is.. its showing as a quick flash into the high RF.. and as the flash intensity increases .. so does its geometric modulation appearance on the screen — ultimately the higher and more frequent the flashes = the stronger and longer lasting the storm that comes to the flash.

You can read below about the Fourier heat dissipation analysis. The square , rectangle, sawtooth, and circle sweeps can be explained in the Stanford VLF geometric modulation papers.

Both linked here:

geometric modulation (circle sweeps, sawtooth sweeps using a HAARP type technology):

http://vlf.stanford.edu/pubs/geometric-modulation-more-effective-method-steerable-elfvlf-wave-generation-continuous-hf-heati

download the stanford PDF here:

2008-03

Fourier Heat dissipation analysis explaining the pie shape of a common heated “circle sweep/HAARP ring):

http://en.wikipedia.org/wiki/Heat_equation

Creating a ‘Tiltable AIM’ in the atmosphere using a ground based station (possibly acting as ‘mini-HAARP’ relays) :

http://www.google.com/patents/US5041834

Read more on Scalar / Plasma / Electromagnetism via frequency VLF and HF and the ‘Scalar Square’ that could be being produced by the AMISR :

At around page 147 in the report or 156-157 in the .pdf.. “Scalar Squares” possible culprit found:

DOKÜMAN İNDİRME LİNKİ :

http://www.eiscat.se/groups/EISCAT_3D_info/Deliverable_D11_1.pdf

Download the above .pdf here:

The next generation European Incoherent Scatter radar system

U.S. In Afghanistan: Who Is The Real Savage?


US in Afghanistan: who’s the “savage”?
John Robles

====

These are facts the West would rather we did not know because in Afghanistan as in Iraq every move against the citizenry and every bomb dropped has been done illegally. Both of these countries were attacked in illegal acts of military aggression for involvement in events they had nothing to do with, namely the events of 9-11; both of the countries never threatened or even posed a threat to the US, yet they have paid the price and have been illegally occupied, so it is not surprising that the people are fighting back.

====

Another case of US forces desecrating human remains ends with a slap on the wrist for some of the perpetrators while others received no disciplinary action and on the same day the burning of Korans was also brushed off with those guilty also escaping serious punishment. Against the backdrop of increased Afghan-on-NATO violence and the beheading of 17 partygoers by Islamists, the question as to who really are the “savages” in Afghanistan begs to be asked.

Once again, as with almost every case involving egregious misconduct by US troops who have committed what can only be characterized as war crimes, those involved have received nothing more than the proverbial slap on the wrist, and the cases are in the hundreds if not thousands. We do not know the accurate figures because most such events are hidden and not reported.

This time the events in question could be called benign by US standards. For some reason, probably to minimize the backlash, both judgments came at the same time, namely rulings on cases of soldiers urinating on Taliban corpses and the burning of Korans.

In the case of the urinating Marines some of them received unspecified administrative “discipline,” it was reported on Monday, despite the US claiming that it was a “huge” embarrassment and caused a Naval Criminal Investigative Service investigation, as well as condemnation and an apology from Secretary of Defense Leon Panetta and even US Secretary of State Clinton, who vowed that the culprits would be found and punished.

The other judgment also released on Monday, involved the burning of Korans by US troops, an event which caused widespread riots, multiple deaths and calls from the Taliban and Islamists to kill foreign troops in Afghanistan and Americans in order to defend Islam’s Holy Book.

Despite the outrage and deaths caused by their actions, nothing “criminal” really occurred, according to the US.

Like I said, these were benign events by US standards, after Abu Ghraib and similar events in Iraq, the mass murders of almost 20 civilians while they slept in their homes earlier this year by a “deranged” sergeant, cases of cutting off body parts as trophies (including the cutting off of fingers, noses, ears and even the peeling off of faces), families being set on fire, denial of medical care to mass numbers of civilians leading to their deaths, snipers posing with Nazi symbols, multiple cases of rape, sodomy and massacre after massacre after massacre, sure Marines simply urinating on corpses seems almost comic.

The Taliban are almost no better, however they trail far behind compared to the overall creativity and level of atrocity of NATO’s finest. Their savagery is just as brutal as that committed by some of the NATO forces but less widespread and frequent. The latest event attributed to the Taliban but denied by them and quite possibly carried out by “insurgents,” was the beheading of 15 men and 2 women for having a party with dancing and music, something they view as immoral and un-Islamic.

Afghan authorities have launched an investigation with President Hamid Karzai saying,”the attack shows that there are irresponsible members among the Taliban.”

The beheading of the partygoers occurred in an area of Musa Qala district which is almost totally under Taliban control. The governor of Musa Qala, Nematullah Khan, said, “They were having a music party and the Taliban came and killed them and cut off their heads.”

On the same day, to the south, ten Afghan soldiers were killed at a checkpoint and two NATO soldiers were killed by an Afghan soldier while they were on joint patrol, bringing the number of victims of Afghan soldier on NATO soldier violence to 42 this year alone. Now called “green-on-blue-killings,” a further sign of the utter failure of almost 12 years of “coalition” occupation.

These are facts the West would rather we did not know because in Afghanistan as in Iraq every move against the citizenry and every bomb dropped has been done illegally. Both of these countries were attacked in illegal acts of military aggression for involvement in events they had nothing to do with, namely the events of 9-11; both of the countries never threatened or even posed a threat to the US, yet they have paid the price and have been illegally occupied, so it is not surprising that the people are fighting back.

Going back to the subject of slaps on the wrists for those committing atrocities, for me the reason they never pay the price for their illegal behavior has been clear for a long time. How on earth could the US judicial system or the US military deem anything their own killing machines do to be illegal if the whole war and occupation of Afghanistan is in and of itself illegal to begin with?

The truth is an extremely dangerous thing, especially when it is something that might end plans for world domination, and that is what it is all about, but it looks like they may be failing.

In Afghanistan, a country decimated by close to 12 years of war, the truths are hidden on a daily basis and as sites such as Wikileaks have found out (the hard way), reporting on the facts is something the US Empire will not allow.

The destruction and atrocities that the US has unleashed on the Afghan people continue on a daily basis and have been something the US has attempted time and time again to hide. As they continue, so will the response from the Afghan side.

In Afghanistan the US obfuscates, hides and doctors the facts at every turn so that even finding an accurate count of the number of civilian deaths in the country is almost an impossibility, with numbers ranging from the tens of thousands to the millions. Yet one thing is crystal clear: the US has failed in Afghanistan and there is little likelihood that there is a way out.

One question that I feel truly begs to be answered is quite a simple one: who in fact are the real “savages” in Afghanistan?

Syria And Formation Of Multi-Polar, Post-American World


The Syrian crisis and the future of the global economy
Andrei Volodin

====

[China] realises that an attack on Damascus is a blow to the positions of Tehran, a strategic ally to Syria, and an attempt to cut off Iranian oil from China. Such a scenario would help the U.S. meet its primary objective – to contain ‘Chinese expansion’ in the Asia-Pacific. The U.S. has to work in several directions at once. One of them is countering the ‘expansion’ of China in the Asia-Pacific. America’s ‘anti-terrorist’ mission in Afghanistan is far from being over. Some Western analysts suggest that participation of the U.S. in overthrowing Muammar Gaddafi’s regime indicates the new strand in Washington’s policy: the ‘fight for Africa’, supposedly against China again.

The aggravation of tension in the Middle East has an apparent political agenda: to distract people from helplessness of the Western European elite against the progressing economic and financial crisis.

====

We are witnessing in real-time the formation of the polycentric, post-American world. Naturally, this process is non-linear, and its trajectory, as forecasted back in the 1990s by one of the most outstanding economists of our time, Charles Kindleberger, will inevitably run through conflicts of varying intensity.

The Middle East has the largest amount of conflicts in the world today, hosting several groups of dramatically developing disputes: historic, confessional/denominational, national/ethnic. And while until recently these disputes remained latent under local authoritarian regimes, today, following the Arab revolutions of 2011, they have become overt. Logically, these disputes and problems require a systematic approach and a solution that would help preserve the unity and territorial integrity of the various countries in the Middle East. Otherwise the historical Pandora’s box (an image we could use to describe the societies in the region), once opened, will be impossible to close. This could bring about clear destabilisation not just in Syria, but also to other countries in the region.

It is obvious that the U.S. and its junior partners are trying to use the Syrian crisis to maintain their positions in the global system and simultaneously to weaken their primary rival and principal creditor, China. Beijing, however, realises that an attack on Damascus is a blow to the positions of Tehran, a strategic ally to Syria, and an attempt to cut off Iranian oil from China. Such a scenario would help the U.S. meet its primary objective – to contain ‘Chinese expansion’ in the Asia-Pacific. The U.S. has to work in several directions at once. One of them is countering the ‘expansion’ of China in the Asia-Pacific. America’s ‘anti-terrorist’ mission in Afghanistan is far from being over. Some Western analysts suggest that participation of the U.S. in overthrowing Muammar Gaddafi’s regime indicates the new strand in Washington’s policy: the ‘fight for Africa’, supposedly against China again.

All of this leads to an obvious overload – in financial, economic and physical terms. American experts warn the acting administration that direct participation in the Syrian conflict can be very costly in case it proves to be lengthy.

Fueled by the continuing Syrian conflict, anxiety is building up in the West, placed in the wider context of the role played by the North Atlantic civilization in the global economy and politics. Driven by its most discerning representatives, a part of the American foreign policy establishment is questioning what the current Washington administration is looking for in a faraway land? And what consequences of this ‘experimentation’ could follow for America and its role in the transforming global system? These questions are, clearly, rhetorical, and the answers to them are exhaustively practical.

Henry Kissinger suggests articulating America’s new strategy in the Arab world in place of the fierce desire to remove Bashar al-Assad from his position. This idea found new momentum in the maestro’s American diplomacy address to his less experienced colleagues where he urged them to keep in mind the ‘unfinished mission’ in Afghanistan and the essential role of the economy in the development of the American foreign strategy.

The uncertainty concerning the resolution of the ‘Syrian riddle’ and the inevitable historic parallels cannot but influence America’s actions in the region. In the past, the imprisonment of Americans and the failed rescue attempt worked, among other factors, in favour of the Republicans during the 1980 elections (when Ronald Reagan was elected as president). Which gives rise to the question of what will happen today if the U.S. gets involved in the Syrian crisis directly? It bears noting that the hasty, ill-considered actions of the West can result in further strengthening of Iran (and Egypt, recovering from revolutionary unrest). We can’t forget that in 2003, George Bush Junior, obsessed with the idea of destroying Iraq’s weapons of mass destruction, has conferred a truly fantastic favour to Tehran by solving the problem of the ‘accursed’ Saddam Hussein for Iran. And today there is a new question of a Hamletian proportion; can it happen that Iran will benefit from demolition of the decrepit political system of the ‘petroleum monarchies’ in the Persian Gulf?

Henry Kissinger and Brent Scowcroft are clearly pondering over such a prospect. It would be interesting to know what Barack Obama and Mitt Romney have to say about this scenario. One of the most distinguished social economists of our days John Kenneth Galbraith once said: “Politics… consists in choosing between the disastrous and the unpalatable”. I believe that today the West is facing the problem in exactly this perspective.

Today the biggest problem the West is facing is not the removal of Bashar al-Assad from his position (amid total uncertainty regarding Syria’s future), but restarting economic growth in America and Western Europe. The splendid ideas of the ‘economic growth pact’ require that domestic efforts must be focused on nothing but economic growth. Growth that predominantly results from domestic factors and the strategy of economic development in this area cannot focus exclusively on support of the most viable economy in the EU, i.e. Germany. A joint effort to restore the economies of Western Europe will lead to the reduced relevance of the Syrian crisis to the citizens of the West. The aggravation of tension in the Middle East has an apparent political agenda: to distract people from helplessness of the Western European elite against the progressing economic and financial crisis.

The Indian Equation

Naturally, this gives rise to a question: what role could be assigned to India in resolution of the Syrian crisis? I would say a potentially significant one. With Pranab Mukherjee, one of the country’s most experienced and distinguished political figures, elected as President of India, its foreign policy seems to be developing coherence and genuine independence from the interests and the agendas of foreign forces. This independence is assuming the shape of specific foreign-policy initiatives. I believe that India realizes that the situation is not about a crisis in a remote country, but about the principles of modern politics that are sacred for Indians – the unity and territorial integrity of modern states.

The Libyan model of crisis resolution has proven to be utterly nonviable. That is why there is a need for new mechanism and new initiatives for the global system. The West is no longer the hub of the universe. The new global order will form through the development of horizontal cooperation between countries and regions. Also in store is the establishment of new regional and trans-regional economic and political institutions and development of their networks. Any attempt to reshape the global map by a group of states provokes a response from institutions, such as the Nonaligned Movement and BRICS.

The Indian strategic elite recognises the importance of close cooperation with Iran in economics and geopolitics. Globalization as it was at the time of the Washington Consensus has fallen into oblivion. Protracted globalization (B.R. Nayar) is being replaced by global regionalization, opening new and inviting opportunities to India.

Speculation about the possible economic union of four countries, Iran, Iraq, Syria and Lebanon, has been doing the rounds for years. This refers to the future of a common market with the tendency towards compression of economic space. I think that India, Russia and Pakistan are displaying ever-growing interest in economic diplomacy. This mutually beneficial strengthening of relations holds one of the keys to resolution of conflicts and transition to the multi-polar, post-American world.

Andrei Volodin, Dr. Sc. (History), is Chief Research Fellow with the Russian Academy of Sciences’ (RAS) Institute of World Economy and International Relations.

David Icke’s ‘ad lib’ documentary at Occupy Wall Street


Reklamların Bilinmeyen Yüzü: Bilinçaltı Mesajlar


Pazarlama, hangi malların veya hizmetlerin müşterilerinin ilgisini çekeceğini tayin etmeleri ve satışlar, iletişim ve işletme idaresi geliştirmeleri için stratejileri belirlemeleri sürecidir. Bugün, dünyadaki küreselleşen ekonomi ile birlikte, tüketicinin karar verme yetisini en çok etkileyen pazarlama bileşenlerinden birisi de reklamdır. Reklam pazarlamanın dört bileşeninden biri olan tutundurmanın içinde yer alır. Pazarlamanın diğer bileşenleri ürün, fiyatlandırma ve dağıtımdır.[1]

Reklamın ne olduğuna bakacak olursak, karşımıza birçok tanım çıkar, çünkü reklamın bu kadar önem kazanması ve günlük hayatın içine bu kadar girmesi farklı açılardan birçok tanımının yapılmasına imkan sağlamıştır. Birkaç açıdan reklamı şu şekilde ifade edebiliriz; iletişim açısından reklam: “bir işin, bir fikrin, bir ürün veya hizmetin para karşılığında, kitle iletişim araçlarının denetiminin kullanılmasıyla, önceden belirlenen hedef kitlede istenen yönde tutum ve davranış sağlama faaliyetleridir.”[2] Tüketici merkezli yaklaşımlar açısından ise reklam: “Tüketiciye, üretilen ürün ve hizmetler hakkında yeterli ve doğru bilgiyi çeşitli kitle iletişim araçlarıyla iletmektir.”

Tüm bu tanımlardan hareketle reklamı genel olarak şöyle tanımlayabilirz; reklam insanları gönüllü olarak belli bir davranışta bulunmaya ikna etmek, belirli bir düşünceye yöneltmek, dikkatlerini bir ürüne hizmete, fikir ve kuruluşa çekmeye çalışmak, onunla ilgili bilgi vermek, ona ilişkin görüş ve tutumlarını değiştirmelerini veya belirli bir görüşü ya da tutumu benimsemelerini sağlamak amacıyla oluşturulan; iletişim araçlarından yer ya da süre satın almak yoluyla sergilenen veya başka biçimlerde çoğaltılıp dağıtılan ve bir ücret karşılığı oluşturulduğu belli olan (diğer bir deyimle parasal destek sağlayan kişi ya da kuruluşların kimliği açık olan) duyurudur.

Reklamların amacına baktığımızda, pazarlama açısından kar oranını arttırmaktır. Tüketiciler üzerinde ise, reklam ele aldığı mal ve hizmetleri hoşa giden tarafları ile tanıtarak kişilerde yeni ihtiyaçlar yaratmayı amaçlar. “Reklamın beklenen, gerçekleşmesi istenen ana amacı; üreticinin pazara sunduğu ürünün satılmasını sağlamak ya da satışı devam eden bir ürünün

pazar tarafından varolan talebini artırmaktır.”[3] Ancak bu iletişmde, yüz yüze iletişim yerine kitle iletişim araçları kullanılır. Bu araçlardan en etkilileri ve en yaygınları; radyo, televizyon, internet, gazete ve dergidir. 1800 yılların başlarında hayatımıza radyonun girmesi ile birlikte, tiyatro dinletilerinde arada geçen marka isimleri ile başlamıştır reklamın hayatımıza girmesi. Daha sonraları televizyonun icadı, reklamlara bambaşka bir boyut kazandırmıştır. İnternetin de hayatımıza girmesi ile birlikte, reklamlar kaçınılmaz hale gelmiştir.

Bugünün dünyasında, herhangi bir dergi, reklamsız ayakta duramamaktadır. Reklamlar yalnızca birbiriyle yarışan bir mesajlar topluluğu değildir. Reklamlarda karşılaştırmalar da vardır ve tüketici, bunlar arasında bir seçim yapmaya çağırılır. Dizgisel olarak ele alındıklarında reklamların her birimize önerdiği bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemizdir. Bunların yanı sıra reklamların görevlerinden birisi de tüketiciyi ikna etmek ve o ürünün kalitesine, sahiciliğine inandırmaktır. Reklamcı yaptığı işte başarılı olmak için bazı metodlar kullanır. Bunların başında yaratıcı metod gelir. Hayal kurabilmek bunu gerçeğe uyarlayabilmek ve inandırıcı olabilmek gibi özelliklere haiz olan kişi diğerleri tarafından izlenecek, takip edilecek bir başka deyişle etkili olacak reklamlar ortaya çıkarır.[4]

Reklam Stratejileri

Şüphesiz ki, ürün çeşitliliği ve markaların çoğalması ile birlikte rekabet ortamı da aynı oranda kızışmaya başlamıştır. Bu nedenle, artık sadece bir markanın reklamının yayınlanması, o markanın çok satması için yeterli olmamaktadır. Bu yüzden, her geçen gün reklamların, tüketicileri daha çok etkilemeleri için değişik yöntemler ortaya çıkarmışlardır. Bunlara genel olarak “psikolojik reklam taktikleri” adı verilmektedir.

Psikolojik reklamın temelinde üç ana strateji bulunmaktadır.[5] Bunlardan ilki ürün yerleştirmedir (product placement). Ürün yerleştirmenin tarihi 19. yüzyıla dayanmaktadır. Logonun veya ürünün medyasal bir dokümana yerleştirilmesi anlamına gelmektedir. Aslında her yerde karşılaştığımız ürün yerleştirme tekniği, dizilerde, filmlerde, bilgisayar oyunlarında,

hatta kitaplarda profesyonelce uygulandığından ötürü onu eylemin bir parçası olarak görmekteyiz. Örneğin, günümüzde herhangi bir film izlerken hissetirlmeden ürün yerleştirme methodu uygulanabilmektedir. Genel olarak filmlerin en heyecanlı veya duygusal sahnelerinde, yani seyircinin filme odaklandığı sırada Starbucks kahvesinin oyuncunun elinde belirmesi gibi durumlar ürün yerleştirme taktiğinden sayılmaktadır.

İkinci strateji ve en bilineni ise, ünlülerin reklamlarda rol alması, ya da markaların ünlülere sponsor olmasıdır (celebrity endorsement). Bunun en bilinen örneği de İngiliz futbolcu David Beckham olsa gerek. Adidas, Pepsi, Gillette, Snickers, Vodafone, Marks & Spencer ve daha birçok ürünün reklamında rol almıştır. Bir ürünü rafta gördüyseniz ve birden onu almak istediyseniz aslında bu o ürünün çok güzel ya da kullanışlı olmasından değil, bu taktikler sayesinde bilinçaltınıza gönderilen komutların ortaya çıkması muhtemeldir.

Üçüncü strateji bilinçaltı (subliminal) mesajlardır. Bilinçaltını etkilemeyi amaçlayan reklamlara (mesajlara) subliminal reklam adı verilir. Subliminal reklamları genel olarak, “bilinçaltına yönelik mesajlar/reklamlar” olarak ifade edebiliriz. Bu tip mesajlar, üç şekilde uygulanır: Reklam afişleri, logoları ve benzeri nitelikteki görsel malzemenin içine saklanmış şekil, kelimeler ile rakamlar yoluyla, gözle algılanamayacak kadar kısa süreyle, küçük yazılarla ya da işitsel yollarla sağlanır.

Reklamların hazırlanmasında subliminal mesajlar en çok kullanılan taktiklerdendir. Çünkü, ürün tüketicinin gözüne sokulmadan, farkettiğini farkettirmeden reklamlarda yerini almaktadır. Uzmanlara göre bilinç aynı anda 3 ile 7 işi birden yapabilir. Daha fazla görev yüklendiğinde kilitlenir. Bu yüzden dikkatimizi yönlendirmediğimiz, bizi o anda ilgilendirmeyen birçok veri, bu filtreden süzülür. Beş duyumuzun karşılaştığı çok sayıda duyum algılanamadan bilinçaltı hafıza deposuna aktarılır. Bu nedenle, aslında etkilenmediğimizi düşündüğümüz bir reklam filminden, bilinçaltımız etkilenmektedir. İnsanların beyinlerinde hiç farkında olmadan bir seçim süreci işler. Bu nedenle, reklamcılar ürünlerinin şekil, yazı, slogan vs. gibi şeylerini insanların hayatlarında sıkça yer alan şeylerle alakalandırmaya çalışır. Bunun en açıklayıcı örneği bir içecek markası olan Sprite’ın reklamlarında karşımıza çıkmaktadır. Sprite "susuzluğunu dinle" diye bağırarak, beyinlerimize Sprite’ı susuzluk ile ilişkilendirmiş ve susuzluk çektiğimizde aklımıza Sprite‘ın gelmesini sağlamaya çalışmıştır. Reklamlarda kullanılan subliminal mesajların, sokakta kullanıldıklarında daha etkin ve daha dikkat çekici olduğu saptanmıştır. Bir diğer örnek ise, Camel sigaralarının paketinde, markanın amblemi olan devenin bacağında gizlenmiş bir bayan vücududur. Burada kullanılan mesaj daha çok erkek tüketicilere yöneliktir. Devenin içine gizlenen vücudu, o an tüketici görüp fark etmese bile, bilinçaltı o imgeyi algılayarak birçok ürün arasından Camel markasını tercih etmede tüketici üzerinde önemli bir rol oynamaktadır.

Diğer bir örnek ise, Coca-Cola marksının kullandığı kırmızı renktir. Kırmızı rengin iştah açıcı olduğı saptanmıştır yada Pepsi reklamlarında, ekranın altında çok hızlı bir şekilde geçen beyaz yazılar, okuyup bilgi edinmemiz için değil reklam bittikten sonra da ürün aklımızda kalsın diye yapılmıştır. Böylelikle insanlar fark etmese bile, beynimiz onu algılamakta ve karar verme sürecimizi ve tercihlerimizi etkilemektedir.

Değerlendirme

Markaların çoğalması ile birlikte, tüketicilerin karar verme imkanları zorlaşmaktadır. Bu noktada, reklamların oynadığı rol yadsınamadığı fikri ortaya çıkmıştır. Tüketicilerin karar verme aşamasındaki ilk belirleyici faktör reklamlardır. Reklamların inandırıcılığı ve gerçekçiliği tartışmalı bir konu olsa da, reklamların kullandığı strateji ve taktikler, insanların bilinçaltını etkilemektedir. Burada en önemli rolü subliminal mesajlar almaktadır. Tüketici, kullanmak istediği ürünler hakkında seçim yaparken dolaylı yollardan kontrol edilmektedirler, ve kararlarını aslında reklamda ürünü izlediği sırada, bilinçaltında kalan bilgiye göre vermektdir. Bu nedenle de, reklamların hayatımızdaki rolü ve önemi oldukça büyüktür. Yani sonuç olarak, tüketiciler fark etmeden kontrol edilmektedirler.

[1] Reklam – Reklam Nedir – Reklam Hakkında, http://www.msxlabs.org/forum/x-sozluk/81593-reklam-reklam-nedir-reklam-hakkinda.html#ixzz22qSR9EqL, Erişim Tarihi: 6 Ağustos 2012

[2] Reklama Genel Bakış, http://www.belgeler.com/blg/6s5/reklama-genel-bir-bakis, Erişim Tarihi: 6 Ağustos 2012.

[3]Reklama Genel Bir Bakış, http://www.belgeler.com/blg/6s5/reklama-genel-bir-bakis ,Erişim Tarihi: 6 Ağustos 2012.

[4]Reklamda Yaratıcı Strateji, http://notoku.com/reklamda-yaratici-strateji/, Erişim Tarihi: 5 Ağustos 2012.

[5]Bilinç Altına Yönelik Etkileme Yöntemleri ve Subliminal Reklamlar , http://www.egitimpdr.com/forums/uyum-ve-basari/61471-bilinc-altina-yonelik-etkileme-yontemleri-ve-subliminal-reklamlar.htm, Erişim Tarihi: : 5 Ağustos 2012.

http://www.turksam.org/tr/a2739.html

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: