Günlük arşivler: Eylül 7, 2012

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ (BOP) EŞ BAŞKANI RECEP TAYYİP ERDOĞAN


ASALA Terör Örgütü’nün Azerbaycan Diplomatlarını Tehdidi


1970’li yıllarda 42 Türk diplomatını şehit eden Ermeni terör örgütü ASALA (Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu), Azerbaycan’ın Macaristan’ın Büyükelçiliği’ne gönderdiği tehdit mektubu ile yeniden gündeme gelmiştir. Mektupta elçilikteki 7 Azerbaycan diplomatını öldürüleceği tehdidinde bulunan ASALA Terör Örgütü’nün bu mektupla aynı zamanda korkunç bir itirafta da bulunmuştur. Asılsız soykırım iddialarını da bahane eden ASALA intikam için PKK terör örgütüne hem eylem direktifi verdiklerini ve hem de destek olduklarını itiraf etmiştir.

Ölüm tehditlerinin yer aldığı mektupta, "PKK’nın silahlı hareketine destek ve direktif vererek Türklerden intikamın fazlasıyla alındığı" ifadesine yer verilmesi dikkatlerin yeniden ASALA-PKK işbirliğine çevrilmesine sebep olmuştur. Yakalanan ve/veya öldürülen PKK mensuplarının bir kısmının Ermeni olması,PKK’ya Ermenistan’da geniş imkanlar sunulması ve son olarak da Ermenistan sınırında yer alan ve Türkiye’nin Türk dünyası ile tek geçiş kapısı olan Iğdır şehrinin PKK’nın stratejik işgal bölgesi içerisinde sayılması ASALA-Ermeni-PKK işbirliğinin daha da yakından takip edilmesini gerekli kılmaktadır. Özellikle Iğdır şehrinin bir yandan nüfus kaydırması yaparak ele geçirilmesi ve öte yandan da seçimler yoluyla milletvekili ve özellikle de belediye başkanlığının PKK destekçisi BDP tarafından kazanılması çabası da Iğdır ilinin PKK etkisine sokularak Erivan-Erbil hattının kurulması açısından üzerinde ısrarla durulduğu da görülmektedir. Şimdi bu çerçevenin içerisine ASALA Terör Örgütü’nün de tehditlerini koyduğumuz zaman genel resim daha da net görülmektedir.

2004 yılında Macaristan’da bir Ermeni subayının Azerbaycan’a hakaret etmesi üzerine çıkan kavgada Ermeni subayını baltayla öldüren ve müebbet hapse mahkum edildikten sonra Azerbaycan’a iadesi yapılan Ramil Seferov’un iadesinin ardından yazılan tehdit mektubu dikkatlerin yeniden bu terör örgütüne çevrilmesine sebep olmuştur. Bilindiği üzere, Ramil Seferov’un uluslararası hukuk normlarına göre Azerbaycan’a iade edilmesi ve Azerbacaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in de çok doğru bir kararla Ramil Seferov’u affetmesi Ermenistan’ın uluslararası alanda yeni krizler çıkararak kendi kamuoyuna mesaj vermeye çalıştığı görülmektedir. Bir taraftan Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan iç kamuoyunda düştüğü zor durumdan kurtulmak amacı ile “sert” beyanatlar verirken, diğer taraftan da ASALA Terör Örgütü’nün tehditlerinin ortalığa döküldüğü görülmüştür.

Ermenistan yönetimi aynı zamanda Azerbaycan ile gerekirse savaşacağını ileri sürmekte ve diğer yandan da işgal ettiği Dağlık Karabağ’ı tanıma yönünde bazı adımlar da atmaya yöneldiği görülmektedir. Son olarak, Ermenistan’da iktidar ortağı Miras Partisi tarafından meclis gündemine getirmiştir. Yasanın bu çerçevede tanınmasının büyük bir riski de beraberinde getireceği malumdur. Ermenistan’ın bu riski kaldırmaya hazır olması ihtimali ise zayıftır. Diğer taraftan bu tanınma sonrasında Ermenistan işgali kendisinin yaptığını açıkça itiraf etmiş olur. Bildiğiniz gibi Erivan yönetimi Dağlık Karabağ’ı kendisinin işgal etmediğini ileri sürmektedir. Kaldı ki, böyle bir tutum uluslararası alanda da Azerbaycan’a kendi topraklarını savaş yoluyla geri alma konusunda daha uygun bir ortamı da sağlar. Ermenistan biliyor ki, Azerbaycan ile ne askeri ne de ekonomik olarak boy ölçüşemez. Olası bir savaşı da Erivan’ın kaybetmesi kaçınılmaz olacaktır.

Sarkisyan yönetiminin gerginliği tırmandırmaya yönelik son girişimlerinin kendi kamuoyuna mesaj verme amaçlı olduğu görülmektedir. Ermenistan bu amaçla aslında blöf yapmaktadır. Ancak Erivan yönetimi unutmamalıdır ki, tehlikeli bir oyun oynamaktadır. Ermenistan’ın bu blöfü pimi çekilmiş bomba gibidir ve bombanın kimin kucağında patlayacağının garantisini kimse veremez.

http://www.turksam.org/tr/a2747.html

CIA Chief’s Istanbul Visit Aimed To Restore Turkish-Israel Ties


‘CIA chief’s İstanbul visit aimed to restore Turkish-Israeli relations’

Central Intelligence Agency (CIA) Director David Petraeus, who recently paid an unannounced visit to İstanbul, came to the city improve relations between Turkey and Israel, Turkish media has claimed.

Today`s Zaman reported Petraeus, whose program was kept secret due to security concerns, was initially thought to be in İstanbul to discuss the deteriorating situation in Syria and the fight against the terrorist Kurdistan Workers’ Party (PKK) with Turkish officials.

However, some Turkish columnists including Fehmi Koru and Eyüp Can, have claimed that the main topic of the discussions was Turkish-Israeli relations. Petraeus flew to Israel after his one-day visit to İstanbul, the columnists claimed, to achieve his goal of helping to restore the relations.

The alliance between the Jewish state and Turkey, a mainstay of Washington’s influence in an unstable region, fell apart after the Israeli military raid in May 2010 of the Mavi Marmara ship headed for the blockaded Gaza Strip carrying humanitarian aid, which killed eight Turkish citizens and one Turkish American.

Can, who writes for the Radikal daily, drew attention in his column on Thursday to the fact that Petraeus was accompanied during his İstanbul visit by US senators John McCain and Joseph Lieberman, who are known to be close to Israeli government.

In apparent support for these claims about the aim of Petraeus’s visit, Israeli newspaper Yedioth Ahronoth said on Wednesday that the US was trying to mediate an end to the dispute, for which Turkey has set several demands including that Israel apologize for the Mavi Marmara deaths. Israel denied wrongdoing after the flotilla attack and offered statements of regret, rather than contrition.

Israeli and Turkish officials had no comment on the report. But Israel’s foreign minister, Avigdor Lieberman, said on Tuesday he was open to taking a page from US diplomacy in crafting a statement to try to end an impasse with Ankara.

The foreign minister compared the Mavi Marmara incident to one in which the United States mistakenly killed 24 Pakistani soldiers in an air strike last November on the Afghan border. Following the strike, Secretary of State Hillary Clinton said her country was “sorry for the losses suffered by the Pakistani military” and that Washington was “committed to working closely with Pakistan and Afghanistan to prevent this from ever happening again.”

The foreign minister said Clinton’s statement could not be termed an apology, but was rather “an expression of regret on the killing of innocents.”

“I say to you if this is the wording – if the Turks accept the American wording – I will certainly go with it. This is what I am willing to accept [in terms of an apology for the raid],” he told his party in a speech on Tuesday.

The signal from the minister was significant because he had been among the Israeli leaders most vocally opposed to accommodating the Turks’ rapprochement demands.

Money As A Weapon System-Afghanistan (MAAWS-A) Afghanistan Reintegration Program (ARP) SOP


oney As A Weapon System-Afghanistan (MAAWS-A) Afghanistan Reintegration Program (ARP) SOP.pdf

Hitachi Press Release on NSA Utah Data Center Cable Purchases


Hitachi Press Release on NSA Utah Data Center Cable Purchases.pdf

NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in Güney Kafkasya Ziyareti


NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in 5 Eylül 2012’de başlattığı Güney Kafkasya ziyareti devam etmektedir. Ermenistan ve Gürcistan ziyaretlerinden sonra Rasmussen, Azerbaycan’a geçmiştir. Azerbaycan, ziyaretin belki de en sorunlu duraklarından birini teşkil edecektir. Zira Rasmussen, Gürcistan ziyareti sırasında Azerbaycan yetkililerini “Ramil Safarov vakası” dolayısıyla eleştirmiş, Azerbaycan yetkilileri de gecikmeden buna cevap vermişlerdir.

Rasmussen’in ziyaretinin önemli sonuçlar doğurmayacağı ve daha çok “bizler (NATO), sizleri (Güney Kafkasya ülkeleri) unutmadık” mesajı verme amacı güttüğünü söyleyebiliriz. Rasmussen, Minsk Grubu’nun çabalarını desteklediğini ve muhtemel bir Azerbaycan-Ermenistan çatışmasına müdahale etmeyeceklerini söylemiştir. Ancak Minsk Grubu, herhangi bir çaba içerisinde olmadığı gibi, bugüne kadar verdiği çabası da bir başarı/ilerleme getirmemiştir. Muhtemel bir Azerbaycan-Ermenistan Savaşı’na gelince, her ne kadar günümüzde ara sıra Azerbaycan-Ermenistan sınırında ufak çaplı çatışmalar gerçekleşse de yakın gelecekte Azerbaycan ile Ermenistan arasında bir savaşın çıkacağını söylemek mümkün değildir. Diğer bir ifadeyle Azerbaycan, askerî harcamalarını gittikçe arttırsa da Yukarı Karabağ’ı “kurtarmak” için Ermenistan’a saldırmaya cesaret edemeyecektir. Dolayısıyla NATO Genel Sekreteri’nin açıklamalarının bir anlamı yoktur. Kaldı ki bu meselede (Yukarı Karabağ) belirleyici rolü oynayan ülke Rusya’dır.

Ermenistan, Rusya’nın bölgedeki “İsrail”i konumundadır. Rusya’nın bölgedeki tek dayanağı da İsrail’dir. Ancak Ermenistan da aynı şekilde Rusya’ya bağlıdır. Bütün stratejik mahiyetindeki müesseselerini Rusya’ya devreden Ermenistan, Rusya sayesinde ayakta kalmayı başarmaktadır. Yukarı Karabağ sorununun çözümü, aynen Türkiye-Ermenistan münasebetlerinin iyileşmesinde olduğu gibi Rusya’nın işine yaramayacaktır. Zira bu yöndeki gelişmeleri Rusya’nın bölgede etkisini kaybetmesine, Batı ülkelerinin bölgede güçlenmelerine ve NATO, hatta AB’nin Kafkasya coğrafyasında da yayılmasına neden olacaktır. Rusya istemeden, bu meselelerin halledilmesi, mümkün görülmemektedir.

Rasmussen’in Gürcistan ziyaretinin gündemini ise Gürcistan’ın NATO üyeliği konusu teşkil etmiştir. Rasmussen, Gürcistan’daki reformlar devam ettiği müddetçe Gürcistan’ın NATO üyeliğine gittikçe yaklaştığını ileri sürmüştür. Ancak Gürcistan’ın ve bölgedeki diğer ülkelerin NATO üyelikleri, ülke içerisindeki reformlara değil de bölgedeki dondurulmuş sorunların çözümüne bağlıdır. Gürcistan, Güney Osetya ve Abhazya’yı yeniden sınırları içerisine geri katmak konusunda ümitlerini kaybetmemiştir. Aynı şekilde uluslararası kamuoyu da bu cumhuriyetleri tanımamaktadır. Dolayısıyla bu sorunlar tam olarak çözüme kavuşturulmuş değildir. NATO’nun, toprak bütünlüğü sorunları yaşayan ülkelere üyelik statüsü vermesi ve kendi başına yeni sorunlar açması da mantıklı görülmemektedir. Ancak NATO ve genel itibariyle Batı, bu ülkeleri tamamen kaybetmek de istememektedir. Bunun içindir ki gerek NATO yetkilileri gerekse de diğer Batılı ülke ve örgütlerin yetkilileri, yılda bir kez Güney Kafkasya’yı ziyaret etmekte, gittikleri yerlerde güzel sözler sarf etmektedirler.

NATO’nun günümüzde bölge ülkelerine bir faydası olmadığı gibi, üyelik sözü vererek bu ülkelerin imkânlarından da çok iyi istifade etmeyi bilmektedir. Örneğin Afganistan’da günümüzde yaklaşık 1000 asker görev yapmaktadır. Rasmussen’in ziyareti sırasında taraflar yakın gelecekte bu sayıyı 1700 çıkarma konusunda mutabakata varmışlardır. Kendi topraklarını koruma konusunda başarılı olamayan Gürcü askerler, yerine getirilemeyecek vaatler karşılığında Afganistan’da üye ülkelerin askerlerinin yapması gereken görevleri üstlenmektedirler.

Rasmussen’in “Ramil Safarov vakası” ile ilgili yaptığı açıklaması da bölgedeki istikrara zarar verecek mahiyettedir. Safarov’un memleketinde özgür bırakılmasından sonra Ermenistan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, Ermenilere “cevap verme” çağrısında bulunmuştur. Nitekim 1975 yılında Beyrut’ta kurulan ve yüzlerce kişinin canını alan Ermeni terör örgütü Asala, Macaristan’daki Azerbaycan Büyükelçiliği’ne tehdit dolusu mektuplar göndermiş ve Azeri ve Türk diplomatları ölümle tehdit etmiştir. Böyle bir ortamda Rasmussen’in yorumunun çok yersiz olduğunu söylemek mümkündür.

Netice itibarıyla NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in ziyareti, önemli amacı ve sonucu olmayan bir ziyarettir. Batı, elindeki çeşitli araçları kullanarak bölgeye olan ilgisini sergilemekte, bölge ülkelerine değer verdiğini göstermeye çalışmaktadır. Bölge ülkelerinin NATO üyeliği ufukta görülmese de NATO, bu ülkelerin imkânlarından yararlanma fırsatlarını kaçırmamaktadır.

Kerkük’te Şiddet Tırmanırken Hedef Türkmenler


Irak’ta artık tam bir düğüm haline gelen Kerkük yeniden şiddet eylemleriyle sarsıldı. Son 4 günlük süreçte hem doğrudan Türkmen yetkililer hedef alınırken hem de halkın yoğun olduğu cami, pazar gibi yerlere yapılan saldırılar nedeniyle çok sayıda insan hayatını kaybetti ve yaralandı. Yaklaşık son bir hafta içerisinde Türkmenlere yönelik saldırı silsilesi, 4 Eylül’de Kerkük Valiliği’nde İçişleri Bakanlığı Ofisi yetkilisi Tümgeneral Adnan Abdurrezzak’a yapılan suikastla başladı. Akşam saatlerinde market alışverişine çıkan Abdurrezzak, markette alışveriş yaptığı sırada suikasta uğradı ve kendisiyle birlikte 2 koruması da hayatını kaybetti. Ertesi gün öğle saatlerinde Selahattin’e bağlı Tuzhurmatu ilçesindeki Mahkemede görevli Savcı Emel Ahmet Kayacı ve koruması, bir suikast sonucu hayatını kaybederken, aynı günün akşam saatlerinde Irak Türkmen Cephesi Başkan Yardımcısı ve Selahattin İl Meclisi üyesi Ali Haşim Muhtaroğlu’nun evine roketatarla saldırı düzenlendi. Bu saldırıdan kimsenin mucize eseri yara almadan kurtulduğu söyleniyor.

7 Eylül Cuma günü ise Kerkük’te 8 patlama meydana geldi. Patlamaların çoğunun Cuma namazı sırasında hüseyniye (Şii cami) ve camilerde meydana gelmiş olması dikkat çekerken, Kerkük’ün Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı, Tisin, Domiz, Atlas Caddesi, Musalla gibi bölgelerde yaşanması da Türkmenlerin hedef alınmaya devam ettiği düşüncesini akıllara getirmiştir. Saldırıların daha çok Türkmen bölgelerinde yaşanması ve doğrudan Türkmen yetkililerin hedef alınması, Türkmenlerin korunması meselesini yeniden gündeme taşımıştır. Özellikle Kerkük’te, Türkmen yetkililerin ısrarla vurguladığı biçimde, Türkmenleri koruyacak bir gücün olmaması ve mevcut hükümete bağlı güçlerin de yetersiz kalması, şiddetten en fazla zarar gören tarafın Türkmenler olmasına yol açmaktadır. Hedef belki de doğrudan Türkmenler olmasa bile Kerkük’te en korumasız taraf olan Türkmenleri etkilemektedir. Bilindiği gibi Kerkük’te Irak merkezi hükümetine bağlı emniyet güçlerinin yanı sıra Kürt partilere ait peşmerge ve asayiş güçleri de bulunmaktadır. Bu güçler Kürt mahallelerini rahatça koruyabilmektedir. Öte yandan Sünni Arap aşiretlerin de silahlı gücü olduğu bilinmektedir. Nitekim El-Kaide ile mücadele için kurulan yerel güçler olan Sahvaların büyük bölümü Sünni Araplardan oluşmaktadır. Mevcut durum itibariyle Sahva Güçlerinin ihtiyaçları (maaşları dahil) Irak merkezi hükümeti tarafından sağlanmaktadır. Ancak Türkmenlerin böyle bir gücü bulunmamaktadır. Ayrıca Irak hükümetine bağlı emniyet güçleri içerisinde de Türkmenlerin oranının diğer gruplara nazaran daha az olduğu bilinmektedir. Böylece Türkmenleri ve Türkmen bölgelerinin korunmasında problemler yaşanmakta ve şiddet eylemlerinin en fazla yaşandığı yerler Tisin, Bağdat Yolu gibi Türkmen bölgeleri olmaktadır.

Türkmenlerin silahlı bir güce sahip olmamasının yanında, Irak iç siyasetinde Kerkük üzerinde yaşanan çekişmeden de en fazla zarar gören taraf Türkmenlerdir. Mevcut durum itibariyle Kerkük üzerinde Bölgesel Kürt Yönetimi ve Irak merkezi hükümeti arasında hakimiyet mücadelesi yaşanmaktadır. Nuri El-Maliki liderliğindeki Irak hükümeti Kerkük’te denetimini arttırmaya gayret göstermekte ve bu doğrultuda hem Sünni Araplar dahil olmak üzere Kürt gruplara karşı olan grupları yanına çekmeye hem de askeri gücünü arttırmaya çalışmaktadır. Örneğin Maliki, Diyala ve Selahattin ile birlikte Kerkük’te de güvenlik önlemlerinin arttırılması amacıyla doğrudan başbakanlığa bağlı olan Dicle Operasyonlar Komutanlığını kurmuştur. Kerkük Vilayet Meclisindeki Kürt ve Türkmen üyelerin buna karşı çıkmasına rağmen, Dicle Operasyonlar Komutanlığı fiili olarak göreve başlamıştır. Kürt ve Türkmenlerin kaygısı bu güç içerisine sadece Sünni Arapların yerleştirilmesidir. Türkmenler, eğer Kerkük’ün korunması isteniyorsa, sadece Kerküklülerden oluşacak ve Kerkük’te yaşayan bütün unsurları içerecek biçimde “Kerkük Gücü”nün kurulmasını talep etmektedir. Ancak siyasi tavır nedeniyle bu önerinin kabul edilebilirliği zor gözükmektedir.

Ancak burada özellikle Türkmenler için asıl tehlikenin Kerkük’te de mezhep çatışmasının yaratılmaya çalışılması olarak değerlendirilmektedir. Zira 7 Eylül patlamalarının çoğunun hüseyniyelere yönelik yapılmış olması dikkat çekmektedir. Hüseyniyelere yapılan saldırıların karşılığında Sünnilerin gittiği camilere de saldırı düzenlenmiştir. Bu durumun tırmanarak devam etmesi, Kerkük’te mezhep çatışmasını ortaya çıkarabilir. Bundan en fazla zarar görecek taraf Türkmenlerdir. Çünkü Kerkük’te yaşayan Araplar ve Kürtlerin tamamına yakını Sünnidir. Ancak Kerkük’te Türkmenler arasında hem Şii hem de Sünniler vardır. Olası bir mezhep çatışmasının yaşanması durumunda Türkmenlerin kutuplaşması (düşük ihtimal de olsa) muhtemeldir. Dikkat edilecek olursa Türkmenler, Kerkük’te siyasal olarak ayrışmış durumdadır. Şii Türkmen partileri bir Türkmen koalisyonu oluşturmuştur. Hedefleri Türkmen birliği sağlamak olsa da bu koalisyon içersinde sadece Şii Türkmen partilerinin yer alması bu birliğin oluşmasının önündeki en büyük engel olarak görülebilir. Irak’ta en şiddetli mezhep çatışmasının yaşandığı dönemde bile Türkmen kimliğinin kalesi olan Kerkük’te Türkmenler arasında mezhepsel problemler yaşanmamıştır. Ancak doğrudan Kerkük’te yaşanacak böyle bir durumun sonuçları Türkmenler adına olumlu olmayabilir. Bu yüzden Türkmen siyasetçiler başta olmak üzere Türkmen kurum ve kuruluşları ile Türkmen halkının itidalli olmasında fayda vardır. Bu oyunun arkasında Türkmenlerin son dönemde Irak siyasetindeki yükselişinin önüne geçmek isteyen tarafların da olabileceği değerlendirilebilir. Türkmenler, Kerkük’te bir denge unsuru konumundadır. Türkmenlerin gücünü bölmek isteyen taraflar da olabilir. Zira Türkmenler hangi grupla hareket ederse o grubun Kerkük’te güçlenmesi muhtemeldir. Bu dengenin bozulması sadece Türkmenler adına değil, Kerkük için de bir felaket getirebilir. Kerkük’te yaşanacak felaketin ise bütün Irak’ta yansıma bulması işten bile değildir.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: