Günlük arşivler: Eylül 12, 2012

11 Eylül’ün 11. Yılında Afganistan’da Gelinen Nokta


Bundan tam on bir yıl önce yine bir 11 Eylül’de Amerikan Hava Yollarına ait 11 sefer sayılı ve 175 sefer sayılı yolcu uçaklarının New York’taki ikiz kulelere (Dünya Ticaret Merkezi – DTM) ve yine aynı günde 77 sefer sayılı yolcu uçağının da Pentagon’a çarpmaları ile dünya gündemi sarsılmıştı.

11 Eylül 2001 olaylarının hemen ardından ABD “uluslararası terörist” diye nitelendirdiği radikal İslamcı gruplara karşı savaş ilan etmiş ve tek hedef olarak El Kaide ve onun lideri Usame Bin Ladin’i göstermişti. ABD Başkanı George W. Bush, yayınladığı Ulusal Güvenlik Sttatejisi (National Security Strategy) ile El Kaide örgütü başta olmak üzere ona yardım eden ülke ve gruplar tamamen düşman ilan edilmişti. Ayrıca bu belge ile terörist diye tanımlanan örgütlerin finans kaynaklarına el konması ve dünyadaki hücrelerinin yok edilmesi kararlaştırılmakla beraber, uluslararası terör faaliyetlerinde bulunan ve kitle imhası silahları bulunduran ülke ve örgütlere karşı açıkça savaş ilan edilmişti. Bu nedenle El Kaide örgütü ve bu örgüt liderine yardım ve yataklık eden Taliban örgütü de ABD’nin doğal hedefi haline gelmişti. Dolayısı ile uzun yıllardan beri adeta kendi kaderine terk edilmiş olan Afganistan, 11 Eylül 2001’de yeniden tüm dikkatleri kendi üzerine toplamıştı. Bu nedenle ABD Afganistan’daki terör ağlarını temelden bozmak ve bu ülkedeki El Kaide bağlantılarını ortadan kaldırarak “demokratik değerlere göre” bir sistemin kurulması için askeri müdahalede bulunmuştu.

Uzun yıllardan beri iç savaş ve ardından da Taliban örgütünün baskısı altında adeta kendi kaderine terk edilmiş olan Afganistan, 11 Eylül 2001’deki olayların ardından bir kez daha dünya gündemine gelmişti. El Kaide örgütüne yardım ve yataklık eden Taliban yönetimine karşı savaş açılmasının ardından yapılan askeri operasyon ile Taliban rejimi yıkılmıştı. Fakat, Taliban rejiminin yıkılmasından sonra bu ülkeyi yeniden dünyaya entegre edilmesi ve daha doğrusu bu ülkede yeni bir sistemin kurulması asıl tartışılması gereken konulardan biriydi. Uzun yıllar iç savaşla boğuşan bu ülkede yeniden bir iç savaşın yaşanmasını engellemek birinci hedeflerden biriydi. Bu nedenle Taliban sonrasında bu ülkenin güvenlik ve istikrarını sağlamak ve bu ülkeyi farklı çıkar çelişkileri yüzünden çatışan gruplardan korumak amacı ile Birleşmiş Milletler tarafından ISAF (International Security Assistance Force) isminde çok uluslu bir güvenlik gücü oluşturulmuştu. Ağustos 2003’te bu birimin tüm sorumluluğu NATO’ya devredilmişti. Böylece NATO 11 Eylül sonrasındaki gelişmeler ile beraber “uluslararası terörle mücadele” kapsamında yapılan düzenleme ile ilk defa Avrupa dışında operasyonlara katılmıştır.

Bu arada Afganistan’da demokratik değerlere göre bir rejimin kurulması, devlet başkanlığı yanında parlamento ve belediye seçimlerinin gerçekleştirilmesi, ulusal ordu, polis teşkilatının modernize edilmesi ve belli bir mali sistemin kurulması başlıca hedeflerden biriydi. Yıllardan beri sorunlarla boğuşan Afganistan’da özellikle “geniş tabanlı” bir hükümetin kurulması planları ve ülke güvenliğinin sağlanması için oluşturulan uluslararası askeri koalisyon gibi konular, Afganistan halkı arasında özgürlüğe kavuşma, istikrar ve güvenliğin sağlanması noktasında büyük ölçüde bir umut yaratmıştı. Ancak, ABD’nin bölgeye yerleşmesinden sonra, yeni bir düzenin kurulması noktasında kısmen bir başarı elde edildiyse de, özellikle “terörle mücadele” konusunda pek fazla bir başarı sağlanamamıştır. Özellikle ABD askerlerinin terörle mücadele konusunda izlediği yanlış metotlar, terörist ile sıradan ahaliyi bir birinden ayırmadan savaş uçaklarının sivil yerleşim birimlerini bombalaması, köy ve kasabalara yaptıkları ani baskınlar, Afgan halkının bir takım ulusal ve bir takım kutsal değerlerine yapılan saygısızlıklar ülke geneline bir takım Amerikan karşıtlığı düşüncelerinin yayılmasına sebep olmuştur. Bu da Afganistan’ın siyasal ve askeri açıdan yeniden yapılandırılmasını, uluslar arası sisteme yeniden entegrasyonunun sağlanmasını üstlenen ve uluslararası terörle mücadele kapsamında faaliyet eden NATO ile birlikte Birleşmiş Milletlerin Afganistan’daki çalışmalarını olumsuz yönde etkilemiştir. Öte yandan ABD askerlerinin bu ülkede hesaba katmadıkları bir takım “ufak hadiseler” Amerikan askerlerine karşı düşmanlık derecesine varan tepkilerin artmasına zemin hazırlamaktadır. Bu sorunlar, Afganistan’daki sıradan halk ile Amerikan askerleri arasında güvensizliğe sebep olmakla kalmayıp, Afganistan güvenlik güçleri ile ülkede görev yapan tüm yabancı asker arasında da güven sorununa sebep olmaktadır. Nitekim 2011 yılından beri bir çok NATO askerinin Afgan meslektaşları tarafından öldürüldüğü bilinmektedir. Ayrıca buna karşın bir çok Afgan askeri de NATO askerleri tarafından öldürülmüştür.

Bilindiği gibi, NATO aynı zamanda Afganistan güvenlik güçlerinin eğitiminden de sorumlu kabul edilmektedir. Yaşanan tüm bu olaylardan sonra ülkedeki hem yabancı güvenlik güçlerinin Afgan güvenlik güçlerine karşı, hem de Afgan askerlerinin yabancı askerlere karşı ciddi bir güven bunalımı yaşadığını görmekteyiz. Bu da hali ile NATO’nun Afganistan’daki faaliyetlerini de olumsuz yönde etkilemektedir. Nitekim Afganistan güvenlik güçleri ile NATO birlikleri arasında yaşanan bir takım sorunlar yüzünden, “geçici olarak” NATO birlikleri Afgan güvenlik güçleri eğitimine ara verme kararı almıştı. Yapılan açıklamada Taliban örgütünün güvenlik güçleri içine sızdığı bildirilmiş ve bir tedbir olarak Afganistan güvenlik güçlerinden yüzlerce kişi terhis edilmişti. Diğer taraftan, her geçen gün Taliban örgütünün de bölgede daha da güçlenmesi dikkat çekmektedir. Hatta bazı bölgelerde Taliban örgütü mutlak otoritelerini halka göstermek amacı ile kurduğu ilkel mahkemelerde insanları yargılayarak cezalandırmaktadırlar. Tüm bunlar ABD’nin özellikle uluslararası terörle mücadele kapsamında 11 Elül 2001’deki hedeflerine ulaşamadığını göstermektedir. Diğer taraftan başlangıçta ciddi “düşman” olarak görülen Taliban örgütü ile son dönemlerde ABD’nin müzakare yollarını aramaya başlaması da Amerika’nın geri adım atmaya başladığını göstermektedir. Dolayısı ile 11 Eylül’ün 11. yılında uluslararası terörle mücadelede ABD’nin pek başarılı olduğu söylenemez.

http://www.turksam.org/tr/a2756.html

Toplumsal Duyarsızlaşma ve Terörün Kanıksanması


Terörle mücadelenin en önemli unsurlarından birisinin de toplumsal güç birlikteliği ve duyarlılık olduğu bilinmektedir. Ülkemizde son yıllarda yaşadığımız hadiseler ve adeta bir psikolojik operasyon gibi gerçekleştirilen operasyonlar neticesinde toplumsal duyarlılığın da giderek zayıflatıldığına şahit olmaktayız.

Toplumların anlayışlarını, algılarını, alışkanlıklarını ve duyarlılıklarını değiştirmenin bir çok yolu vardır. Bunlardan biri ve en önemlisi medyadır. Günümüzde hem süregelen olaylar ve hem de bu olayları medyanın bilinçsizce (belki de bir plan çerçevesinde) yansıtması, milli duyguların ve algıların aşınmasına toplumsal duyarlılığın gün geçtikçe daha da zedelenmesine yol açmıştır.

Terörle mücadele yalnızca askeri değil aynı zamanda psikolojik ve sosyolojik bir mücadeledir. Günümüz Türkiye’sinde terörün gündelik haberler arasında yer almaya başlaması ve tolumun buna sessiz kalması, bir toplumun yok olmasının yolunun o toplumun değer yargılarını aşındırmaktan geçtiği gerçeğini akıllara getirmektedir. Bir milletin duyarsızlaşması olağandışı gördüğü olayları artık kabullenmiş olduğunun ve bu olayları tehdit olarak görmemeye başladığının da göstergesidir. Ülkemizde gerçekleştirilen psikolojik operasyonlar da terör olaylarını olağanlaştırmaya ve terörün sıradanlığını kabul ettirmeye zemin hazırlamaktadır.

Türkiye’de yaşanan bu duyarsızlaştırma sürecini daha iyi anlayabilmemiz için çevremizdeki Afganistan, Irak ve son olarak da Suriye’de yaşananlara bakmamız yeterli ve güncel örnek olacaktır. Örneğin, neredeyse her gün adı geçen bu ülkelerde yaşanan terör saldırıları ve iç savaş neticesinde insanların hayatını kaybettiği haberleri sıradan ve arka sıralarda okunan mutad haberler haline gelmiştir. Türkiye önce çevresindeki bu ülkelerdeki terör ve savaş neticesinde hayatını kaybeden onlarca insan haberlerini kanıksamıştır. Şimdi aynı sürecin Türkiye’de de yaşanmaya başladığını görmekteyiz. Eğer Afganistan, Irak, Suriye gibi ülkelerde bir günde hayatını kaybeden insan sayısının çok azı herhangi bir Avrupa ülkesinde veya Amerika’da yaşansaydı günlerce haber bültenlerinin ilk sırasında yer alırdı. Ancak Türkiye’nin çevresinde her gün yüzlerle ifade edilebilecek hayatlar sona ermesine rağmen bu haberler giderek gündemin gerisine düşmeye devam etmektedir. Türkiye’de de şehit haberlerinin, terörün ve patlamaların artık manşetlerden ara haberlere doğru indiği bir süreçteyiz. Bu aslında terörün ana amaçlarından olan yıldırma, sindirme, tepkisizleştirme ve kanıksatma da beraberinde getirmektedir.

Duyarsızlaşma ve Refleks Kırılması

Duygusal yaşamda tekrar tekrar karşılaşılan uyarıcıların bir süre sonra algılanmaması durumu duyarsızlaşma olarak tanımlanmıştır. Örneğin; annesi tarafından sürekli azarlanan bir çocuk bir süre sonra annesinin azarlamalarına karşı duyarsızlaşabilir. Duyarsızlaşmayla sık sık karıştırılan alışma ise, duyu organlarında meydana gelir. Örneğin; sürekli hissedilen bir kokunun bir süre sonra duyulmaması alışmadır. Toplum olarak, daha önce büyük tepkiler verdiğimiz olaylara karşı bir süre sonra sessiz kalmamız, duygularımızın eskisi kadar harekete geçmemesi alışma değil duyarsızlaşmadır.

Dıştan gelen uyarıcılar karşısında aniden gösterilen istem dışı tepkilere refleks denmektedir. Kendi uyaranına bağlı bir başka uyarana karşılık veren edinilmiş refleks ise şartlı reflekstir. Organizmada doğuştan bulunmayan, sonradan kazanılan ve pekiştirilmezlerse zamanla sönebilen davranışlardır.

Hiçbirimiz dünyaya Türk, Sünni veya Katolik olarak gelmeyiz. Bunlar bize öğretilen değerler, bir başka deyişle şartlı reflekslerdir. Eğer pekiştirilmezlerse zamanla sönerler. Ağır travmalar da şartlı refleksleri ortadan kaldırmaktadır. Bir yandan her gün Güneydoğu şehitleri için “kanları yerde kalmayacak” denmesine rağmen kanların sürekli yerde kalması, bir yandan araba yakıp polise taş atarak gelişen etnik kalkışmalar temel güvenlik duygusunu ortadan kaldırmakta ve şartlı reflekslerimizi (milli duygularımız ve tepkilerimiz) kırmaktadır.[1]

Emperyalistler sinsi savaşlarında psikoloji bilimini kullanırlar. Burada izlenen yol, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması, aşındırılmasıdır. Kısacası, milli duygunun yok edilmesidir etnik psikiyatrinin görevidir. Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz? Bunun denenmiş yöntemi vardır; o ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız. Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız. Mesela, Türkler kendilerini kahraman bir ulus olarak mı görüyorlar? Onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekir. Ya da Türkler Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar? Onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan biri olduğunu göstermelisiniz. Bu sürecin sonunda ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile acaba demeye başlıyor. Ulusal benlikte kırılma yaşanıyor. Psikolojik harbin etkisi büyük bir hızla bu şekilde yayılıyor.[2]

Türkiye’de Terörün Kanıksanması

Türkiye’nin terörle mücadelesi yaklaşık otuz yıldır devam etmektedir. PKK emperyalist ülkelerin bölgesel çıkarları nedeniyle bu ülkeler tarafından da desteklenmekte ve varlığını muhafaza etmektedir. PKK’nın varlığını sürdürebilmesi aynı zamanda Türkiye’nin askeri, politik veya sosyolojik hatalarından veya eksikliklerinden de kaynaklanmaktadır. Örneğin; sınır karakollarınızı sağlam yapmazsanız onu terör örgütünün açık hedefi haline getirirsiniz. Zaten son dönemlerde aynı karakolun birkaç defa üst üste saldırıya uğraması da bunu açıkça göstermektedir. Yine aynı şekilde terör örgütü ile müzakere masasına oturursanız veya terör örgütü mensuplarının Habur’dan şaşalı gösterilerle karşılanmasına tepki vermezseniz bu terör örgütünün hanesine başarı olarak yansır ve terör örgütü psiko-politik üstünlük sağlamış olur.

Yaklaşık otuz yıldır devam eden PKK terörünün saldırıları Türkiye’de binlerce can kaybına mal olmuş, Türk Milleti her kaybında yıllarca “vatan sağ olsun” diyerek vatan-devlet kavramlarını duygularının ve menfaatlerinin üstünde tuttuğunu göstermiştir. Geçmişe göz atacak olursak, terör faaliyetleri ve bu faaliyetler sonucu hayatını kaybeden şehitlerimiz toplumda büyük bir dalgalanma yaratmakta, toplumda bir bütünlük ve birliktelik gözlemlenmekteydi. Ancak yıllar içerisinde gerek süregelen terör, gerekse medyanın bilinçsizce yayınları bu olguyu doğalmışcasına sunmuş ve terör tümüyle günlük hayatın doğal bir parçası haline gelmiştir.[3] Türkiye’de teröre verilen tepkinin günümüzde ne derece azaldığını gösteren bir örnek gelinen noktayı açıklamaktadır. Örneğin; daha önceleri şehit haberleri geldiğinde BDP’nin Ankara’daki Genel Merkezinin önünde güvenlik güçleri adeta etten duvar örerken, bugün artık yaşanan kanıksanma dolayısıyla her gün onlarca şehit haberi gelirken veya BDP’li milletvekilleri çeşitli bölgelerde teröristlerle kucaklaşırken dahi BDP Genel Merkezi önünde standart koruma dışında herhangi ek koruma önleminin alınmasına gerek görülmemektedir. Bu da tabi Türk milletinin terörle yaşamaya alıştırıldığının, terörü ve şehit haberlerini kanıksamaya başladığını göstermektedir. Zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’da “Terörle yaşamaya alışacaksınız” dememiş miydi…

Şehit sayılarının son yıllardaki artışıyla toplumun tepkisinin de artması beklenirken bunun tam tersi bir durum gerçekleşmektedir. Manavgat’ta meydana gelen bir olay toplumdaki duyarsızlaşmanın ne derece arttığının göstergesi olmuştur.11 Temmuz 2012 tarihinde sivil toplum örgütlerince Diyarbakır’ın Silvan İlçesi kırsalında çıkan çatışmada şehit düşen 13 Mehmetçiği anmak ve PKK terörünü lanetlemek için Manavgat’ta da 40 dereceyi bulan sıcakta düzenlenecek olan yürüyüşe başta sivil toplum örgütlerinden olmak üzere gelen olmayınca, yürüyüş ertelenmiştir. 180 bin kişinin yaşadığı Manavgat’ta sadece 3 kişi yürüyüş alanına gelmiş ve başta Antalya Emniyet ve Manavgat Emniyet Müdürlüğü polislerinin gerekli tedbirleri almasına rağmen, halkı yürütecek sivil toplum örgüt başkanları ve yönetim kurulu üyelerinin de yürüyüş alanına gelmediği görülmüştür.[4]

Türk toplumunda ölümlere karşı oluşan duyarsızlık sadece terör olayları sonucu şehit düşenlerle sınırlı değildir. Örneğin 25 askerimizin Afyonkarahisar’da patlamada şehit olması ile aynı güne denk gelen Ege denizinde 61 mültecinin boğularak hayatını kaybetmesi de Türkiye’de üzerinde durulan bir konu olmadı. Bu hadise de yine basında birkaç haberle geçiştirildi. Genel olarak bakıldığında toplumda ölümlere karşı genel bir duyarsızlaşmanın yerleşmeye başladığı terör sonucu hayatını kaybeden şehitlerimizin de bu genel duyarsızlaşma ve kanıksama içerisinde fazlaca tepki verilmeyen hadiseler gibi sıradanlaştığı görülmektedir.

Terör eylemleri medya tarafından topluluklara yansıtılmadığında teröristler hedeflerine ulaşamamaktadır. Konu oldukça hassas olup terör eylemini kitlelere duyururken medya, hem görevini yapıp olup bitenlerden toplumu haberdar etmeli, hem de bunu yaparken teröristlerin ekmeğine yağ sürmemelidir. Bu bağlamda, medyanın bu konuda bilinçlenmesi için teröristlerin çalışma yöntemleri ve amaçları hakkında öncelikle bilgilenmesi gerekmektedir. Çünkü bugüne kadarki faaliyetlerinde teröristler medyayı nasıl kullanacaklarını öğrenmiş, böylece kamuoylarını ve ülkelerin karar alıcı mekanizmalarını etkilemede ustalaşmıştır. Medyada terör olaylarını izleyip geniş kitlelere yaydıkça amaçlarına ulaştıklarını fark etmişlerdir.[5]

Türkiye’de askerlere yapılan operasyonlar, onların medya önünde değersizleşmesini sağlayacak suçlamalar ve diğer psikolojik operasyonlarla askerlik kavramının da son yıllarda değer kaybettiği gözle görülür gerçekler arasındadır. Terörle mücadelede devletin olumlu sonuç alamadığını görmek toplumu, “şehitlerin ne için can verdiği” sorusunu sormaya itmiş, sorgulanan değerlerin de aşınmasının kaçınılmaz olduğunu gözler önüne sermiştir.

Değerlendirme

Terörün artık psikolojik ve sosyolojik açıdan da savaş verdiği önüne geçilemez bir gerçektir. Türk toplumunun değerlerine uzaklaşmaya başlaması, devletin terörle mücadelede bu gerçeği göz ardı etmesinin en önemli ve en acı sonuçlarından biridir. İçi boşaltılan milli kavramlar, orduya duyulan güvenin günden güne sarsılması, önemli devlet adamlarının sıradanlaştırılmaya çalışılması, medyanın bilinçsiz yayınları, verilen psikolojik savaşın ve duyarsız bir toplum yaratılmak istendiğinin göstergesidir.

Türkiye’de her geçen gün terör saldırıları hızını ve şiddetini artırırken, bu artan saldırılara paralel olarak da daha fazla şehit verdiğimiz günlerden geçmekteyiz. Ülke olarak neredeyse her gün şehit haberleri gelmesine rağmen toplumda bu haberlere olan tepkisizlik, duyarsızlık ve şehit haberlerinin kanıksandığı bir aşamaya gelindiği görülmektedir. Öyle ki; ateş kendi çevresine düşmeden acıyı sahiplenmeyen bir milletin var olduğu ya da var edilmeye çalışıldığı bir toplum mühendisliği çalışması ile karşı karşıya olduğumuz kanısının da giderek yaygınlaştığı da düşünülmektedir.

Millet olma bilincinin günden güne kırılması bir yana, ülkede terörün bir sorun olmaktan çıkıp yaşamın bir parçası haline getirilişinin izlerini her alanda görülmeye başlanmıştır. İki-üç yıl öncesine kadar, bir şehit verildiğinde bile binlerce vatandaşımız meydanlarda teröre tepki yürüyüşleriyle sesini duyurmaya çalışırken, sokaklar Türk Bayrağı’yla donatılırken, günümüzde, günde yirmiye çıkan şehit sayımıza rağmen Türk toplumu tepkisiz ve hatta sessiz kalmaktadır.

Teröre karşı yapılacak mücadelelerin başında silahlı, mali ve diğer yöntemlerle beraber toplumsal tepkinin de engelleyici bir faktör olduğu düşünülmektedir. Örneğin terörün en çok etkilediği güneydoğu Anadolu bölgesinde, örneğin Diyarbakır’da bu ülkenin en temel taşlarından olan ve terörün ayrıştırmaya çalıştığı Kürt vatandaşlarımız ile beraber 1 milyon kişinin terörü karşı yürüyüşü PKK terör örgütü için büyük bir darbe niteliği taşıyacak olmasına rağmen ne Diyarbakır’da, ne Ankara’da ve ne de herhangi bir şehirde böyle bir girişim görülmemektedir. İşte toplumun duyarsızlaşması da buradan başlamaktadır.

Duyarsızlaşmanın meydana gelmesi için hissedilen duygunun art arda tekrarlanması gerekmektedir. Terör örgütü PKK’nın saldırılarını sıklaştırması, acının her gün yaşanmasına izin verilmesi Türk toplumunun duyarsızlaşmasına yol açmış, terörün medya, PKK ve bazı siyasiler yoluyla olağanlaştırılmaya çalışılması da Türkiye’de terörün varlığını kanıksayan bir toplum meydana getirmiştir. Terör örgütünün varlığını sürdürebilmesi ve isteğine ulaşabilmesi yönündeki en büyük engellerden olan milletin birlik ve beraberliği kırılmaya başladıkça PKK eylemlerini sürdürmek ve yayılmak için kendinde güç bulacaktır. Buradan da anlaşıldığı gibi duyarsızlaşma yalnızca tepkisiz kalmak değil, aynı zamanda bu tepkisizlik teröre örtülü destek manasına da gelmektedir. Bu sebeple toplumun elinden almak istediğiniz değerler varsa, önce toplumu bu değerlere karşı hissiz hale getirerek amacınıza ulaşabilirsiniz.

Değerler, sorgulanmaya başladığında ve tartışmaya açıldığında aşınırlar. Türkiye’de de milli değerleri tartışmaya açıp sıradanlaştırmaya çalışan psikolojik bir savaş yürütüldüğü algısı hakimdir. Türk toplumunun duyarsızlaştığı, terörle mücadelede sonuç alınamadığını görüp sürekli tekrarlanan olaylar nedeniyle milli refleksin kırıldığı, yaşanan travmaların artık ülkece değil de şehit ailelerince yaşanması süreci Irak, Afganistan ve şimdilerde de Suriye’deki ölümlere karşı yaşanan kanıksamayla benzeşmektedir.

[1] Prof. Dr. Kerem Doksat, “Pavlov’un Köpekleri ve Refleks Kırılması”, http://www.caginpolisi.com.tr/96/13-14.htm, Erişim Tarihi: 02 Eylül 2012

[2] Prof. Dr. Kerem Doksat, Pavlov’un Köpeklerı ve Refleks Kırılması, http://www.caginpolisi.com.tr/96/13-14.htm, Erişim Tarihi: 02 Eylül 2012.

[3] Senem Çevik Ersaydı, “Terör ve Toplumsal Duyarsızlaştırma”, http://www.21yyte.org/tr/yazi6485-Teror_ve_Toplumsal_Duyarsizlastirma.html, Erişim Tarihi: 02 Ağustos 2012.

[4]Bu Ne Duyarsızlık”, http://manavgathaberi.com/ilgi/manavgat-yuruyusune-kimse-katilmadi, Erişim Tarihi: 29 Ağustos 2012

[5] Aybek Keskin, “Türkiye’de Terör Sorunu ve Sosyal Politika Stratejileri Açısından Çözümleri”, (Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Ali Seyyar, Sakarya Üniversitesi,Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007) s. 30.

http://www.turksam.org/tr/a2755.html

Müşterek Felaketlerin Izdırabı Azdır


Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de yayımlanan The Times Gazetesi, 2008 yılında Lehman Brothers’in iflası ile Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) başlayan ekonomik krizin, o zamanlar, en fazla üç veya dört yıl içinde çözüme ulaşacağının düşünüldüğünü belirtmiş ve eklemiş; “Bugün gelinen süreçte ise en az 2020’ye kadar herhangi bir iyileşmenin beklenmemesi netleşmiş durumdadır.” ABD’den Avrupa’ya, oradan da dünyaya yayılıp küresel boyuta ulaşan krizin “ızdırabı”nın uzun süreceği, böylece anlaşılmış bulunmaktadır.

Amerika ve Avrupa’da dev bankaların çöküşüne neden olan, spekülatörlerin üzerine oynadığı, kendilerinin derinliği olmayan ancak sonuçları itibariyle oldukça derin bir krize yol açan “mali enstrümanlar”, adeta dünya ekonomisini yıkıp geçti. Dünyanın bir ucunda, hala bu mali araçların ne işe yaradığını, nasıl kullanıldığını bilmeyen insanlar bile bu krizin yarattığı etkilerden, her geçen gün daha da fazla etkilenmektedirler.

Krizden kurtulmak için sürekli yeni senaryolar üretilmekte ancak karar vericilerin uygun gördüğü “kemer sıkma politikaları” krizdeki ülkelerin halkları tarafından protestolarla karşılanmaktadır. Kredi derecelendirme kuruluşları bankaların notunu düşürürken, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Avrupa Merkez Bankası (ECB) yeni kredi paketleriyle bu ülkeleri ayakta tutmaya çalışmaktadırlar. Bir anlamda dünya, “devlerin” krizi yenmek için müşterek mücadelesine tanık oluyor ve bu ekonomik gerginliğin bir an önce sona ermesinde yapılması gerekenlere kafa yoruyor. Dünya ekonomistlerinin, açıklamalarına umut bağladığı Amerikan Merkez Bankası FED’in Başkanı Ben Bernanke ise piyasalara karışık sinyaller vermeye devam ediyor. Ekonomiyi canlandırma yönünde hiçbir spesifik plan sunmayan FED’in “gerektiği takdirde” önlem alacağını söylemesi çeşitli yorumlara yol açıyor; “para geliyor” söylentileriyle bir anda coşan piyasalar ertesi gün derin bir sessizliğe gömülüyor. Bu kadar belirsiz bir ortamda ise ne yatırımlar ve üretim ne de istihdam artışı ve tüketim canlanamamaktadır. Beklenen büyüme rakamları revizelerle düşürülmekte, Almanya, İngiltere ve Fransa gibi büyük ekonomileri bile zorlayan sürecin ufuk çizgisi henüz net olarak gözükmemektedir. Bütün bunların üzerine, krizin neden olduğu işsizliğin ve göç dalgasının, Avrupa’daki halklar arasındaki “ırkçılık” ateşini fitillemesi de tehlike sinyalleri vermektedir.

Bitmeyen Krizin Kurbanları: İşsizler Ordusu

2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde finans sektöründe yaşanan sarsıntının etkileri Birleşik Devletler’le sınırlı kalmayıp tüm dünyada ve özellikle de Avrupa Birliği’nde (AB) mali ve reel sektörlere yansımıştı. Yunanistan, İrlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya’dan sonra Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRY) de EBC’nin kapısını çalarak mali yardım talebinde bulundu. Euro Bölgesi’nde tarihinin en büyük daralmasını yaşayan Avrupa’da, borç stokları ve kamu açıkları, endişe verice seviyelere gelmiştir. Üretimde, yatırımlarda meydana gelen daralma, istihdama ve kamu borçlanmalarına olumsuz olarak yansımıştır. İstihdamdaki sıkıntılar işsizlik oranlarını oldukça fazla artırmış, işsizler ise sadece krizi yaşayan ülkeleri değil göç dalgası yüzünden o ülkelerin periferisini de etkiler hale gelmiştir. Euro Bölgesi’nde işsizlik oranının yüzde 11.2’ye ulaşması tarihi bir rekor olarak tespit edilmiştir. Genel işsizlik içinde 25 yaş altı gençlerin bulunması ise ciddi bir problem yaratmaktadır.

İngiltere’de Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü yaptığı açıklamada, daha önce görülmemiş uzunlukta devam eden daralmanın, yüzde 9’a varan işsizlik oranı ile İngiltere ekonomisinde kalıcı hasara yol açabileceğini belirtmiştir. Londra Olimpiyatları, her ne kadar ev sahibi ülkeye madalyalar getirse de, ekonomide beklenen canlanmayı sağlayamamıştır.

Avrupa’nın ikinci büyük otomotiv devi Fransız Peugeot Citroen (PSA) grubu ise krize daha fazla dayanamamış ve 2014’de fabrikanın üretimi durduracağını, 8 bin çalışanın işine son verileceğini ilan etmiştir. Bu yılın ilk aylarında 6 bin kişiyi işten çıkaran şirket, 2014 yılına kadar toplamda 14 bin çalışanı ile yollarını ayırmış olacak. 20 yıldır hiçbir otomotiv fabrikasının kapanmadığı Fransa’da böylece bir ilk yaşanacaktır.

Alman Siemens, Man, BASF, Daimler, Deutsche Bank, Puma gibi şirketlerde de ciroların oldukça fazla azaldığı ve yeniden yapılanmaya gidileceği bildirilmiştir. Bilindiği üzere, yeniden yapılandırmanın anlamı “personel sayısının azaltılması” anlamına geliyor. Federal İstihdam Dairesi raporuna göre Almanya’da işsizlik oranı temmuz ayı verilerine göre yüzde 6.8’e ulaşmış durumdadır.

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’nun raporu, önlem alınmadığı takdirde, önümüzdeki dört yıllık süreçte Euro Bölgesi’nde 4,5 milyon kişinin işini kaybedebileceğine dikkat çekiyor. ILO Direktörü Juan Somavia işsizliğin birliğe üye 17 ülkede önemli seviyelere geldiğini belirtiyor. Yunanistan ve İspanya örnekleri, yüzde 50 ile en çarpıcı olanlardan. Portekiz, İtalya ve İspanya’da ise yüzde 30 civarında işsizlik mevcut bulunmaktadır.

Krizin Yan Etkisi: Irkçılık

Avrupa’da yaşanan kriz ve işsizlik, tehlikeli bir unsuru da tetiklemiştir. Irkçılık artık çok farklı boyutlara taşınmış bulunmaktadır. Sosyal medyada bu alanda çalışmalar yapan yeni bir yapılanma ortaya çıkmıştır. Facebook üzerinden gruplar kuran, Youtube vb siteler yoluyla paylaşımda bulunan aşırı sağcı Almanlar, internet üzerinden takip edilmelerinin zorluğunu avantaj olarak kullanmaktadırlar. İşsizlik ve krizi bahane ederek çeşitli etkinlikler, eğlenceler düzenleyen ırkçılar, söylemleriyle sempatizan kazanmaya çalışmaktadırlar.

Krizin ilk vurduğu ülkelerden İrlanda’da işsizliğin en çok göçmeleri etkilediği belirtiliyor. Daha önceleri iş hayatında olan göçmenlerin oranı yüzde 40 azalmış durumdadır. İrlandalı çalışanlardan ise işini kaybedenlerin oranı yüzde 10 olarak belirlenmiştir. Sivil toplum örgütleri yaptıkları araştırmalarda krizin İrlanda’da yabancı düşmanlığı ve ırkçılık kavramlarını gündeme getirdiğine dikkat çekiyorlar. İrlanda halkı, göçmenlerin iş imkânlarından ve kamu hizmetlerinden yararlanmasını bir “tehdit” olarak görmektedir. 4,5 milyon nüfuslu İrlanda’da işsizlik oranı son yıllarda yüzde 14 civarında seyretmektedir.

Yunanistan’da ırkçı hareketler artık kontrolden çıkmış gözükmektedir. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) yaptığı araştırma sonucu “Sokaklardaki Nefret: Yunanistan’da Zenofobik Şiddet” başlığı ile bir rapor hazırlamıştır. Raporda polisin de olaylara göz yumduğunu, aralarında hamile bayanların bile bulunduğu göçmenlerin sokak ortasında ırkçı çeteler tarafından dövüldüğü belirtilmiştir.

Fransa’da ise camilere Hitler döneminin Nazi işaretlerini çizen, Müslümanların işyerlerine saldırıda bulunan ırkçı gruplar bulunmaktadır.

Değerlendirme

Üzerinden dört yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen bugün gelinen süreçte, küresel boyuta ulaşan ekonomik sıkıntıların, düzeleceği yönünde de bir gelişme görülmemektedir. Bu felaketi ortaklaşa yaşayan ülkelerin ise sıkıntılarının paylaşıldıkça azalıp azalmadığı henüz belli değildir. Örneğin; Alman vergi mükelleflerinin Yunan halkına sağlanan yardıma tepkilerine bakıldığında bu paylaşımın her iki taraf için de pek olumlu karşılanmadığı görülmektedir. Almanlar Yunanlılara “tasarruf yoksa para da yok” demekte, Yunanlılar ise Almanya Başbakanı Angele Merkel’i karikatürlerinde Nazi sembolleriyle resmetmektedirler. Halbuki aynı kriz, AB’nin hamisi rolündeki Almanya’nın da kapısına kadar dayanmış bulunmaktadır.

İngiltere Merkez Bankası’nın bu yıl için büyüme tahminini yüzde 0’a revize etmesi, EBC’nin de Euro Bölgesi büyüme rakamlarında daralma sinyalleri vermesi, Brüksel’de AB Komisyonu’nun, tehlike çanları çalan Yunanistan’ı, sonbaharda Euro Bölgesi’nden çıkarma olasılıklarını gidermeye çalışması, sorunlu ülkelere yapılacak AB yardımların son durumu, 2012’nin son çeyreğinin çetin geçeceğini öngörmek için önemli veriler olarak kabul edilebilir.

http://www.turksam.org/tr/a2754.html

İstikrar Kırgızistan’a Uğrar mı?


2012 yılı Ağustos ayı içinde Kırgızistan’da yolsuzluk iddiaları ve daralan ekonomi nedeniyle mevcut koalisyon hükümeti sıkıntılı günler yaşayarak istifa etmiş ve hükümet düşmüştü. Kırgızistan Cumhurbaşkanlığı basın merkezinden yapılan açıklamaya göre; Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev’in, Sosyal Demokrat, Cumhuriyet, Ar Namıs ve Ata Meken partilerinden oluşan koalisyon hükümetinin istifasını kabul ettiğine dair kararnameyi imzalamıştır. Dağılan hükümette yer alan dört partiden üçü eski başbakan Ömürbek Babanov’un partisini dışarıda bırakarak yeni bir hükümet oluşturma konusunda anlaşmıştır.[1]

Hükümeti Kurma Yetkisi Sosyal Demokratlara Verildi

Hükümetin düşmesinden kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı Atambayev tarafından yeni koalisyon hükümetini kurma görevi kurucusu olduğu Kırgızistan Sosyal Demokratlar Partisi (KSDP) lideri Çınıbay Tursunbekov’u görevlendirmiştir.

Hükümeti kurmakla görevlendirilmesinin ardından KSDP lideri Tursunbekov, Ar Namıs ve Sosyalist Ata Meken Partisi ile koalisyonda anlaşmıştır. Koalisyon partileri başbakanlık görevine Cumhurbaşkanı Atambayev’in idari işlerini yürüten Cantoro Satıbaldiyev’i aday göstermiştir.

Üç parti arasında sağlanan mutabakatın ardından yeni koalisyon hükümeti için Kırgızistan Meclisinde “güven oylaması” yapıldı. 120 sandalyeli mecliste 113 milletvekilinin katıldığı oylamada 2 milletvekili ”hayır” oyu vermiştir.

Kabinede Bütünüyle Değişim Olmadı

Önceki koalisyon hükümetini oluşturan dört partiden üçünün birleşerek yeni hükümeti oluşturması neticesiyle, Kırgızistan kabinesinde az sayıda değişiklik yapıldı. Yeni kabinede muhalefetteki Respublika (Cumhuriyet) ve Ata Curt (Ata Yurt) Partisi’ne de birer bakanlık verilmesi dikkat çekti.[2] Sosyal Demokrat Partisi (SDP), Ata Meken (Ata Vatan) ve Ar Namıs ortaklı yeni koalisyon hükümet kabinesi ise şu kişilerden oluşmaktadır:

Kabineye yeni dahil olan Başbakan Yardımcıları; Tayirbek Sarpaşev Birinci Başbakan Yardımcısı, Kamila Taliyeva (Ar Namıs) sosyal konulardan sorumlu Başbakan Yardımcısı görevine getirildi. Önceki hükümetin bozulmasında ana etken gösterilen ekonomi alanında ise değişim olmadı; Ekonomiden ve Yatırımdan Sorumlu Başbakan Yardımcısı Coomart Otorbayev (Ata Meken) ise görevinde kaldı. Başbakanlık İdari İşler Dairesi Başkanlığına, Başbakan Satıbaldiyev tarafından Nurhanbek Momunaliyev tarafından atanmıştır.

Önceki hükümetin düşmesine neden olan ekonomideki darboğaz söylemleri, yeterince etkili olmamış olacak ki, Ekonomi ve Tekele Karşı Politikalar Bakanı Temir Sariyev (SDP) de koltuğunu korudu. İçişleri Bakanı Zarılbek Rısaliyev (SDP), Eğitim ve Bilim Bakanı Kanatbek Sadıkov (SDP), Adalet Bakanı Almambet Şıkmamatov (Ata Meken), Kültür ve Turizm Bakanı İbrağim Cunusov (Ata Curt Partisi Temsilcisi), Gençlik, İş ve Çalışma Bakanı İlyasbek Alımkulov (SDP) da koltuğunu koruyan bakanlardandır.

Kırgızistan yeni dönemde dış politikada etkinliğini arttırmak istemektedir. Bunu Atambayev’in Türkiye ziyaretinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’de yapmış olduğu konuşmadan[3] da anlamak mümkündür. Bu gerekçe ile olmalı ki, Dışişleri Bakanı Erlan Abdıldayev kabinede Başbakan Satıbaldiyev’in atamasıyla yer alan yeni isimlerdendir. Kabinedeki yer alan diğer yeni isimler ise; Sağlık Bakanı Dinara Sagınbayeva (SDP), Ulaştırma ve İletişim Bakanı Kalıkbek Sultanov (Ata Meken), Sosyal Kalkınma Bakanı Kılıçbek Sultanov (Ata Meken), Maliye Bakanı Olga Lavrova (Ar Namıs), Tarım ve Arazi Bakanı Çıngısbek Uzakbayev (Ar Namıs), Enerji ve Sanayi Bakanı Avtandil Kalmambetov (Başbakan tarafından atanmıştır) ve Acil Durumlar Bakanı Kubatbek Boronov (Respublika Partisi Temsilcisi).

Bakanlar arasında, Maliye Bakanlığı’na Ar Namıs Partisi tarafından aday gösterilen Rus asıllı Lavrova, dikkati çekti.[4] Satıbaldiyev’in kabinesinin, cuma günü yemin ederek görevine başlaması bekleniyor.

Cumhurbaşkanı tarafından ataması yapılan Savunma Bakanı Taalaybek Ömüraliyev ile Milli Güvenlik Devlet Komitesi Başkanı Şamil Atakhanov’un değişmedi. Koalisyona davet edilmeyen eski Başbakan Ömürbek Babanov’un başkanlığındaki Cumhuriyet Partisi ve Milliyetçi Ata Curt Partisi muhalefette kalmıştır. Bu arada, muhalif partilerden 5 milletvekilinin koalisyona destek vermesi parti yöneticilerinin tepkisini çekmiştir.

Değerlendirme

Başbakan Satıbaldiyev güven oylaması sırasında, meclis genel kuruluna hükümet programını, yapısını ve bakanlarını sundu. Hükümetin yapısını şimdilik değiştirmeyen Satıbaldiyev yaptığı konuşmada, ”az konuşacağını ve çok iş yapacağını” dile getirmiştir. Milletvekilleri tarafından soru yağmuruna tutulan Satıbaldiyev ve kabine üyeleri, birçok soruya net cevap veremedi. Satılbaldiyev, ülkenin çıkarına çalışacağını vurgulayarak, görevini yerine getiremeyen bakanını üç güç içinde görevden alacağını ve üç ay sonra hükümetin yapısının değişmesi için yeni yapı taslağını meclise sunacağını anımsatmıştır.

Daha önce çeşitli darbelerin yapıldığı ve hükümet değişikliklerinin artık çok sık yaşandığı Kırgızistan’da yeni koalisyon hükümetinin, eskisinden çok da farklı olduğunu söylemek mümkün değil. Muhtemeldir ki, böyle bir durumda Kırgızistan’da yakın zamanda yeni bir hükümet değişikliği yaşanabilir. Kırgızistan’da istikrarın sağlanmasının pek de mümkün olmadığını daha önceki yaşanmış siyasi hadiselerden dolayı öngörerek ifade etmek yerinde olacaktır.

[1]Kırgızistan’da Hükümet Arayışı, http://www.1news.com.tr/dunya/20120903051710316.html, Erişim Tarihi: 07 Eylül 2012

[2]Kırgızistan’da Satıbaldiyev Hükümeti Güvenoyu Aldı, http://www.haber3.com/kirgizistanda-satibaldiyev-hukumeti-guvenoyu-aldi-1498039h.htm, Erişim Tarihi: 07 Eylül 2012

[3]Kırgızistan Cumhurbaşkanı Atambayev TBMM’de, http://www.tbmm.gov.tr/eyayin/DERGILER/MECLIS%20BULTENI/2469_2012_0000_0175_0000/0009.pdf Erişim Tarihi: 07 Eylül 2012

[4]Kırgızistan’da Kabine Güvenoyu Aldı, http://haber.rotahaber.com/kazakistanda-kabine-guven-oyu-aldi/301966, Erişim Tarihi: 07 Eylül 2012

http://www.turksam.org/tr/a2753.html

Özbekistan İslami Hareketi: Orta Asya’da Tehdidin Diğer Adı


Özbekistan İslami Hareketi son günlerde bölgede en fazla isminden söz edilen terör örgütlerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. 1991’li yıllarda Özbekistan’da Muhammed Cuma Namangani, Tahir Yoldaş ve diğer bir takım radikal İslamcı kişiler tarafından kurulmuştur. Özbekistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra, İslam Karimov’un Andican ziyareti esnasında örgütün en önemli kişilerinden Muhammed Tahir Yoldaş, Karimov’un karşısına çıkarak acil bir İslam devleti ilan etmesini isteyince salonda büyük bir tartışma yaşanmıştı. Kısa bir süre sonra Karimov Özbekistan’da kendi otoriter rejimini kurunca sadece Özbekistan İslami Hareketi değil, tüm muhalif unsurlar yoğun bir baskı altında tutulmuştu. Böylece kimileri ülkeyi terkederken kimileri de hapse atılmıştı. Siyasal alanda faaliyet etmek isteyen bir takım muhalifler, 1993 yıllarında önce Türkiye’ye daha sonra da Avrupa ülkelerine sığınırken, Cuma Namangani ve Tahir Yoldaş gibi bir takım radikal dinci kişiler ise, o dönemlerde başlayan Tacikistan Savaşı’na katılarak özellikle Tacikistan Özbeklerini Tacik rejimine karşı örgütlenmesinde etkili rol oynamışlardır. Ayrıca Afganistan’daki bir takım Özbek komutanların da dikkatlerini kendi üzerine çeken bu kişiler, Afganistan’dan da silah ve muhimmat yardımı almışlardır. Ancak, 1997’de Tacikistan’da savaşan gruplar bir koalisyon kurarak Tacikistan’daki siyasal iktidarı paylaşınca Özbekistan İslami Hareketi kurucuları bir takım Tacik muhaliflerle birlikte Afganistan ve Pakistan sınırlarına yerleşmişlerdir.

Özellikle Pakistan’ın kuzeyindeki siyasal otorite boşluğundan yararlanarak bu bölgeye yerleşen Özbekistan İslami Hareketi, bu dönemlerde Muhammed Cuma Namangani liderliğinde örgütlenmişler ve sadece Özbekistan değil, aynı zamanda tüm Orta Asya ülkeleri, Kafkasya ve Doğu Türkistan’dan gelen bir çok radikal İslamcı unsurlar ve devlet muhaliflerini kendi yanlarına almaya başlamışlardır. Kısa bir süre sonra tüm Orta Asya ve Kafkasya’daki radikal İslamcı örgütler, askeri olarak Özbekistan İslami Hareketi çatısı altında birleşmişlerdir. Ancak, siyasi olarak Özbekistan İslami Hareketi de dahil olmak üzere tüm örgütler, Hizbut’tahrir’in denetiminde faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Ayrıca bu dönemlerde, Kabil’i bütünüyle ele geçiren Taliban örgütü de hızla kuzeye doğru ilerleyerek Mezar-i Şerif başta olmak üzere Afganistan’ın kuzeyinin de büyük bir bölümünü ele geçirmişti. Taliban örgütü tarafından da ciddi bir şekilde desteklenen Özbekistan İslami Hareketi, Orta Asya ülkelerine yakın olan Kuzey Afganistan bölgelerine yerleşerek, Orta Asya’ya yönelik faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Dil ve kültürel yakınlıkları sebebi ile Afganistan’daki Özbek komutanlar arasında da nüfuz eden bu örgüt her geçen gün daha da güçlenmeye başlamıştır.

11 Eylül 2001’deki olaylarının hemen ardından ABD “uluslararası terörist” diye nitelendirdiği radikal İslamcı gruplara karşı savaş ilan ederken tek hedef olarak El Kaide ve onun lideri Usame Bin Ladin’i göstermiştir. Bu nedenle El Kaide liderine yardım ve yataklık eden Taliban örgütü de ABD’nin doğal hedefi haline gelmişti. Dolayısı ile ABD, Afganistan’da terörle mücadele konusunda Orta Asya ülkelerinin de yardımını alabilmek için, El Kaide ve Taliban tarafından yoğun olarak desteklenen Özbekistan İslami Hareketi’ni de terörist listesine almıştı. Afganistan’a yönelik yapılan askeri operasyon sırasında, 2001 yılında ülkenin kuzeyindeki Samangan vilayetinde Özbekistan İslami Hareketi Lideri Muhammed Cuma Namangani’nin öldürüldüğü bilinmektedir. Özbekistan İslami Hareketi kendi liderlerinin kaybetmesi ve en büyük destekçileri olan Taliban rejiminin yıkılmasıyla Pakistan’ın kuzeyindeki Veziristan Dağları’na sığınmak zorunda kalmışlardır. Pakistan’daki bir takım radikal İslamcı gruplar ve Afganistan’daki özellikle Hakkani örgütü tarafından desteklenen Özbekistan İslami Hareketinin başında 2002’de (Cuma Namangani’nin ölümünden sonra) Tahir Yoldaş isiminde bu örgütün diğer bir kurucusu getirilmişti. Yaptığı eylemlerle adını daha fazla duyurmaya başlayan Tahir Yoldaş, kısa bir süre içerisinde tüm Orta Asya ülkelerini tehdit etmeye başlamıştı. Tahir Yoldaş özellikle Afganistan’daki bir takım bağlantılarını da kullanarak Orta Asya ülkelerine yakın olan Kuzey Afganistan bölgelerinfde faaliyet etmeye başlsmıştı. Ayrıca Tahir Yoldaş, yaptığı konuşmalarda amacının sadece Özbekistan olmadığını ve tüm Orta Asya ülkelrinde tek bir İslam devleti kurmak istediğini dile getirmeye başlamıştı. Ayrıca otoriter kişiliği ile tanınan Tahir Yoldaş kısa sürede tüm Orta Asya ve Kafkasya’ya yönelik faaliyet eden radikal İslamcı grupları kendi birliğine toplamayı başarmıştı. Bu yüzden de daha fazla dikkat çekmeye başlamıştı. 2009’da Pakistan’ın kuzeyinde ABD savaş uçaklarının bombardımanı sonucunda Tahir Yoldaş hayatını kaybetmişti.

Tahir Yoldaş’ın ölümünden sonra uzun süre liderlerini seçemeyen Özbekistan İslami Hareketi, nihayet bir süre önce Qazi Osman Adil isminde yeni bir kişinin örgüt liderliğine getirdikleri bilinmektedir. Çok tanınmayan biri olan Qazi Osman Adil’in aslında eski Sovyet coğrafyasına mensup olduğu, ancak Özbek asıllı olmadığı billinmektedir. Nitekim konuşmalarında da Özbekçe yerine daha çok Rusça, Arapça ve zaman zaman da İngilizce konuşması dikkat çekmektedir. Kendi usullerine çok bağlı olan Adil’in gerektiğinde kendi yandaşlarını bile kafasını kesecek kadar acımasız olduğu bilinmektedir.

Son dönemlerde Afganistan’ın kuzey bölgelerinde de yoğun olarak faaliyet ettikleri bilinen Özbekistan İslami Hareketi’nin bölge güvenliği için ciddi bir tehdit oluşturduğu bilinmektedir. Geçtiğimiz aylarda bir intihar saldırısı ile öldürülen Afganistan Parlamento Vekili Ahmadhan Samangani’nin ölümünde Özbekistan İslami Harketinin rolü olduğu bilinmektedir. Etnik ve kültürel yakınlığın yanında dini duyguları kullanarak Kuzey Afganistan Özbekler tarafından da destklenen bu örgüt, yeri geldiğinde Taliban hareketinden daha tehlikeli olduğu bilinmektedir. Dolayısı ile Özbekistan İslami Harketi son dönemlerde sadece Özbekistan değil, Afganistan üzerinden neredeyse tüm Orta Asya ülkeleri için büyük bir tehdit oluşturduğu bilinmektedir.

http://www.turksam.org/tr/a2752.html

Karabağ’a Bir İşgal Daha: Suriye Ermenileri Karabağ’a Yerleştiriliyor


Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da birçok değişime neden olan Arap Baharı sürecinin etkisi altına giren ülkelerden biri de Suriye’dir. Demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi çeşitli nedenlerle, kendi söylemleriyle “özgür Suriye” söylemleriyle Suriye halkı ayaklanmış ve Suriye’de iç çatışmalar başlamıştır. Son dönemde iç çekişmelerin ve hesaplaşmaların iyice kızışmasıyla artan şiddet ortamı, birçok Suriyeli grup gibi Suriye Ermenilerini de etkilemiştir. Diğer gruplar Türkiye ve Ürdün gibi komşu ülkelere sığınmacı olarak geçerken Suriye Ermenileri’nin Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan’a ait Dağlık Karabağ bölgesine yerleştirilmesi için Ermenistan ile Ermeni diasporasının bir çaba içerisine girdiği görülmektedir. Ermenistan basınında yer alan haberlerde, Ermeni Diaspora Bakanlığı’na göre bu sene içerisinde vatandaşlık talebi ile başvuran Suriyeli Ermeni sayısında büyük bir artış gözlenmekte ve bunların bir kısmının başvurusunun netleştiği belirtilmektedir.[1] Suriyeli Ermenilerin durumu, yetkililerin gündemini bir hayli meşgul etmektedir. Ermenistan tarafından, Suriyeli Ermenilerin Dağlık Karabağ’a yerleştirilmesinin gündeme getirilmesi ve bu konudaki çalışmalar Dağlık Karabağ bölgesindeki sancıyı artırıcı niteliktedir.

Ermeniler Neden Suriye’de?

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ermeni silahlı kuvvetlerinin olumsuz çalışmalarının ve Rusya ile işbirliği yapmalarının Türk ordusuna büyük zarar vermesi üzerine, zorunlu göç yasası çıkarılmış, Doğu Anadolu’daki Ermeni halkının yoğun olduğu illerde, ihtilâl çıkarmalarını engellemek için askerî sebeplerden dolayı bölgedeki Ermeniler göç ettirilmiştir.[2]

Osmanlı arşiv kayıtları, Mezapotamya’ya zorunlu iskâna tabi tutulan Ermeniler için, devlet tarafından evler yapılmasını ve ziraat yapabilecekleri yerlere yerleştirilmelerini öngörmüştür. Nitekim Ermeni Protestanlarının Vekili Zenop Bezciyan, Amerika Büyükelçisi Hanry Morghentau’a, yarım milyon Ermeni’nin Suriye ve Şehr-i Zor’da yerleştiğini, işlerini kurup, hayatlarını kazanmaya başladıklarını yazmış ve Osmanlı belgelerinde yer alan tebliğin uygulandığını teyit etmiştir.[3]

Suriye’ye nakledilen Ermenilerden bazıları, bir yolunu bularak Mısır’a, bir miktarı da deniz yoluyla Amerika ve diğer ülkelere göç etmişlerdir. Ancak göçmenlerin büyük kısmı savaşın bitiminden sonra, 18 Aralık 1918’de, Osmanlı Devleti tarafından çıkarılan geri dönüş kararnamesiyle evlerine dönmüştür.[4] Bugün Ermeni diasporasına göre, Suriye nüfusunun, nüfusun yüzde 2’si ila yüzde 3’ü arasında Ermeni kökenli vatandaşlardan oluştuğu tahmin edilmektedir.[5]

Ermenistan’ın İşgal Ettiği Dağlık Karabağ Bölgesi

Çarlık Rusya açısından bir kale konumunda olan Dağlık Karabağ, Kafkasya’nın kontrolü için de önemli bir yere sahiptir. Çoğunluğu Müslüman olan Karabağ’ın, o yıllardan günümüze kadar etnik ve dinsel yapısı sistematik bir şekilde Rusya tarafından değiştirilmeye çalışılmıştır. Nitekim gerek Çarlık Rusya’sında, gerekse Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) zamanında Ermeniler, bilinçli bir şekilde bölgeye yerleştirilmiştir.[6] Bu dönemde Ermenistan, nüfusunun az olduğunu iddia ederek çeşitli bölgelerde yaşayan Ermenilerin, Ermenistan’a göçünü sağlamaya çalışmıştır. Bunun sonucunda İran’da yaşayan Ermeniler de SSCB aracılığı ile Dağlık Karabağ bölgesine yerleştirilmiştir. Sovyetlerin dağılma süreciyle Ermeniler, Dağlık Karabağ’da nüfus çoğunluğunu ve “her milletin kendi geleceğini tayin etmesi” maddesini öne sürerek bu bölgenin kendilerine ait olduğunu iddia etmişlerdir. 1994 yılına kadar süren çatışmalar sonucu, binlerce Azerbaycan Türkü, Ermeniler tarafından yaşadıkları yerlerden sürülmüştür, Azerbaycan’a göç etmek zorunda bırakılmıştır. Ermenistan planlı bir şekilde bir yandan bölgeye Ermenileri yerleştirirken aynı zamanda, 1988-1992 yılları arasında Karabağ bölgesindeki şehirlerde insanlık dışı katliamlar yaparak bölgedeki Azerbaycan Türklerini büyük ölçüde yok etmiştir.[7] Azerbaycan topraklarının yüzde 20’si Ermenistan’ın işgali altında kalmıştır. Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası hukuka aykırı olarak işgal edilen Azerbaycan topraklarında Ermenistan’ın işgali hala sürmektedir.

Sistemli ve planlı bir şekilde değiştirilmeye çalışılan demografinin yanı sıra, bölgenin kültürel mirası da yok edilmeye çalışılmaktadır. Sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti tarafından 20 yıldır işgal altında tutulan Şuşa şehrinde, işgal neticesinde Azerbaycan Türklerine ait bütün kültürel birikimler ve müzeler zarar görmüş, tahribata uğramış ve bu birikim yok olma aşamasına gelmiştir.Koçarlı, Mardinli ve Cuma camileri gibi camiler yıkılmış, birçok camiye zarar verilmiş ve burada bulunan İslami eserler tahrip edilmiştir. Ermenistan’ın nihai amacı Dağlık Karabağ bölgesindeki tüm Türk kültürünü yok etmek, asimile etmektir. Kültürel varlıkların yok edilmesinden sonra bu durumun gelinen aşaması ise Suriye Ermenilerinin Dağlık Karabağ’a yerleştirilmesiyle Ermenilerin Karabağ’da işgallerini sağlamlaştırma yoluna gidilmesidir.

Suriye Ermenilerinin Karabağ’a Yerleştirilme Süreci

Suriye Ermenilerinin Karabağ’a yerleştirilme sürecine Ermenistan kanadından bakacak olursak, Ermenistan Hükümeti’nin Suriye Ermenileri ile ilgili tutumu, hükümetin kapalı gerçekleşen oturumunda değerlendirilmiştir. Konuya ilişkin Ermenistan basınına açıklamada bulunan Ermenistan Adalet Bakanı Hrayr Tovmasyan, bir dizi bakana talimatlar verildiği bilgisini vermiştir. Ermenistan’ın Suriye’den gelen bütün Ermenileri barındıracak kadar büyük olmadığı belirtilirken, Çalışma ve Sosyal Meseleler Bakanı Artem Asatryan, aralarında kendi bakanlıklarından temsilciler de olmak üzere bir çalışma grubu oluşturulduğunu, bunun istihdam sorunlarının çözümüyle uğraşacağını kaydetmiştir. [8]

Kafkasya Enstitüsü Müdür Yardımcısı, Siyaset Uzmanı Sergy Minasyan ise, Suriye’deki olayların olumsuz gelişiminin Ermenistan’ın menfaatleriyle çelişkili olduğunu ve burada söz konusu olanın büyük ölçüdeki Ermeni mülteci akışı olduğu belirtmiş, mülteci Ermenilerin dağıtılmasına ilişkin olarak uzman Minasyan, alternatifler arasında Suriye Ermenilerinin Dağlık Karabağ’da da yeniden iskan ettirilmeleri olduğunu, bunun Dağlık Karabağ’ın kalkınması ve gelişimi üzerinde olumlu bir etkisi olacağını söylemiştir. Suriyeli mülteci Ermenilerin Dağlık Karabağ’a taşınması ve buraya yerleşmesi konusu 19 Temmuz’da düzenlenen basın toplantısında yine Minasyan tarafından gündeme getirilmiştir.[9] (Armenian General Benevolent Union) Suriye’de şiddete maruz kalan Ermenilerin tamamı için 1 milyon dolar ayırdığını açıklaması [11] da Misanyan’ın söylemini destekler niteliktedir.

Tüm bu gelişmeler Suriye Ermenilerinin Karabağ’a yerleştirilmesi durumunda, Karabağ’ın ekonomik ve sosyo-kültürel gelişiminde “olumlu” bir adım olarak değerlendirilmiş ve sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (DKC) Cumhurbaşkanlığı Basın Sekreteri Davit Babayan bu durumla ilgili “Her şeye rağmen biz Suriye Ermenilerine başvurmaları durumunda destek göstermeye hazırız” demiştir.[12]

Bu süreçte gündeme gelen bir başka konu ise Suriye Ermenilerinin Dağlık Karabağ’a geçici süreyle mi yoksa kalıcı olarak mı yerleştirileceği konusudur. Suriye Ermenileri Karabağ’a “yerleşiyor/taşınıyor” olarak değerlendirilse de bu durumun üstü “geçici bir mahiyet içerdiği” ve “panik göçü” söylemleriyle örtülmüştür. Bu söylemlerin kaynağı ise, bir kısım Ermeni’nin Suriye’de yaşamını sürdürmeye devam etmek istemesidir. Buna ilişkin olarak siyaset uzmanı Hayk Koçaryan, Suriye Ermenilerinin bir kısmının Suriye’yi kendi ülkesi olarak kabul ettiğini ve doğup büyüdüğü topraklardan uzaklaşmak istemediğini söylemiştir.[13]

Azerbaycan açısından ise Dağlık Karabağ bölgesine böylesine bir Ermeni göçünün olması, Azerbaycan için hassas noktalardan biri olan Karabağ üzerindeki endişelerin artmasına sebep olmuştur. Suriye Ermenilerinin Dağlık Karabağ’a yerleştirilmesi ve Karabağ’ın demografisindeki bu yönlü bir değişim, Ermenistan’ın bölgesel hak iddia etmek için nüfusu kullanma politikasını destekler nitelikte gelişirken, Dağlık Karabağ sorunun çözümsüzlüğünü güçlendirecek, Dağlık Karabağ sorununa uluslararası çerçevede yeni bir tartışma konusu yaratacaktır.

ASALA’dan Türkiye’ye Mesaj

Türkiye’nin Esad rejiminin baskıcı ve ağır silahlar kullanarak şiddet uyguladığını ve Suriye ile ilgili çözüm arayışında olan Arap Birliği’nin çabalarına destek verdiğini ifade etmesi üzerine Ermenistan’ ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Ordusu (ASALA – Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia) Türkiye ile ilgili ağır ithamların yer aldığı bir açıklamada bulunmuştur. Yapılan açıklama “Türkiye’nin Suriye Ermenilerine ve bölgenin diğer haklarına karşı uyguladığı politika “tecavüz” politikasıdır. Türkiye’nin komşu ülkelere düşmanlık politikası zirvesine ulaştı.” gibi ağır yargılar içermektedir. [14] Bu makalenin yazılmasından sonra ASALA benzer bir tehdidi de Azerbaycan’a yapmıştır.

Ermenistan’ın Suriye Ermenileri üzerinde uyguladığı politika, hem Ermenistan-Azerbaycan ilişkilerinde gergin olan ipleri daha da gerginleştirmiş, hem de Ermenistan ile Türkiye arasında tansiyonun yükselmesine sebep olmuştur.

Değerlendirme

Azerbaycan’ın topraklarının uluslararası hukuka aykırı bir işgal altında olması ve günümüz uluslararası sisteminin devletlerarasında yarattığı yeni sorun yani Suriye ve Suriye’de yaşanan gelişmeler, Ermenistan ve Dağlık Karabağ açısından da yeni bir sorun yaratmakta ve yaratmaya devam edecek gibi görünmektedir. Şu anda şiddet olaylarının yaşandığı Suriye bölgesinde yaşayan etnik gruplar, baskı altında kalarak zor duruma düşürülmektedir. Aslında Beşar Esad rejimi ile yakın ilişkiler içerisinde olan Suriye Ermenileri de genel şiddet ortamından kaçmak isteyenler arasındadır. Ermenistan’ın, Suriyeli Ermeniler üzerinde uyguladığı “diaspora politikası” ise bundan sonra uygulayacağı dış politikanın sinyallerini vermektedir. Suriyeli Ermenileri “Dağlık Karabağ”a yerleştirmeyi planlayan Ermenistan, bunu dünya kamuoyuna kabul ettirmek için, durumu haklı gerekçelerle temellendirmek istemektedir. Ermeni çevreleri tarafından Dağlık Karabağ bölgesine Suriyeli Ermenilerin göç etmesi durumunda, bölgeye bir sermaye akışı olacağı iddia edilerek, tüm Ermeni diasporasının da bölgeye yardım edeceğini ve bu sayede bölgenin kalkınacağı söylenmektedir. Azerbaycan’a ait olduğu BM ve uluslar arası hukukça belirtilmesine rağmen Ermenistan tarafından işgal altında bulunan ve her an savaşın yeniden başlayabileceği bir bölgede nasıl bir istikrar ve kalkınmadan bahsedileceği hususu ise izaha muhtaçtır.

Türkiye’den Afrika’ya, Mısır’dan Orta Asya’ya Giden Kavşakta Mersin Limanı


Güney ve Doğu Akdeniz’de tarihi bir süreç yaşanmaktadır. Yaşanan gelişmeler hem Avrupa hem de Türkiye için büyük önem taşımaktadır. Avrupa Birliği (AB) mali sorunlarla uğraşırken Arap Baharı adı ile anılan coğrafyada kontrolü dışında olabilecek olumsuzluklara karşı da önlem almaya çalışmaktadır. 2010 yılının sonundan günümüze kadar gelinen süreçte özellikle Tunus, Mısır, Cezayir, Libya, Ürdün ve son olarak da Suriye’de yaşananlar Güney ve Doğu Akdeniz’in güvenliği açısından önem arz etmektedir. Bu bölge Avrupa’ya enerji arzı açısından son derece önemlidir. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD), Mersin Limanı’nı dünya limanları arasına aldığını ilan ederek bölgede genel anlamda bir kontrol sağlanması yolunda önemli bir adım atmıştır.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de dışa açılan en önemli kenti Mersin, limanı ile de geçmişte olduğu gibi gelecekte de potansiyel aktarım noktası olma özelliğini taşımaktadır. İstanbul’dan sonra dış ticaret ve lojistik konusundaki en önemli ilimiz Mersin’dir. Mersin; Orta Doğu, Kuzey Afrika, Akdeniz-Avrupa, Rusya Federasyonu ve Orta Asya cumhuriyetlerini birçok konuda ilgilendiren bir noktada bulunmaktadır. Suriye’de yaşanan olaylar özellikle Türkiye’nin Afrika ve Orta Doğu’yla olan dış ticaretinde aksamalara neden olmuştur. Bu aşamada Mersin Limanı devreye sokularak Mısır’a Ro-Ro seferlerine başlanmıştır. Serbest bölgenin mevcudiyeti, Adana Havaalanı’na 70 km yakınlıkta bulunması, İç ve Güneydoğu Anadolu ile Akdeniz bölgesinin ihracat-ithalat kapısı olma özelliği, Orta Doğu ülkelerinin transit merkezindeki Mersin’i, birçok alanda önemli bir cazibe noktası haline getirmektedir. Mersin- Samsun demiryolu bağlantısı, Samsun – Ceyhan petrol boru hattı ve Samsun- Soçi arasında da Ro-Ro seferleri gerçekleşirse Mersin’in, etkilediği bölgesel alandaki stratejik önemi iyice ortaya çıkacaktır.

Mersin’in bir başka dikkat çekici özelliği de Kürt nüfusun şehrin demografik yapısındaki yeridir. Bölgesel Kürt yönetiminin lideri Mesut Barzani’nin yıllardır Mersin’e olan ilgisi de bilinmektedir. Geçmişte, Mersin’de yaptığı ticari işlemlerle ilgili bir dönem sıkça gündeme gelen haberler, basında yer almaktaydı. Günümüzde ise Mersin şehri her geçen gün çeşitli kuruluşların, ülkelerin ilgisini çeken, ziyaretlerin gerçekleştiği ve bu nedenle de bölgede, kilit rol oynama kapasitesi artan bir kent haline gelmiştir. Bu konu son günlerdeki şiddet olayları ve geleceğe dönük projeksiyonda dikkatle ele alınması gereken konulardan biri haline gelmiştir.

OECD’nin Odaklandığı Nokta: Mersin Limanı

Mersin Limanı Türkiye’nin Doğu Akdeniz kıyısındaki konumuyla stratejik bir öneme sahiptir. 2007 yılında PSA-Akfen konsorsiyumu, limanı 755 milyon dolara almıştır. Bu satış işlemi ile limanın adı Mersin International Port (MIP) olarak değiştirilmiştir. Liman o zamanlarda da hem karayolu hem de demiryolu bağlantıları ile özellikle Orta Doğu ticareti için oldukça önem arz etmekteydi.

2011 yılının Aralık ayında OECD, Liman Şehirleri Programı kapsamında dünyanın en önemli limanları arasına Mersin Limanı’nı da almıştır. OECD’nin Türkiye’den İzmir, Samsun ve Mersin’in aday gösterildiği ve seçimlerde “kazanan” şehrin Mersin olduğu ilin valisi Hasan Basri Güzeloğlu tarafından açıklanmıştır. OECD’nin bu seçiminden dolayı gururlanan il yönetimi, bunun Mersin Limanı’nın uluslararası arenada tanınmasına katkı sağlayacağını, dünya ticareti ve bölgesel ulaşım ağına büyük artıları olacağına dikkat çekmişlerdir. Süreç içinde OECD uzmanlarının bölgeye gelerek kamuda ve yerel yönetimlerde, sosyal kurumlarla ve liman yönetimiyle görüşmelerde bulunacakları belirtilmiştir. Bölgede yapılacak saha çalışmalarının, projenin ortaklarından olan Çukurova Kalkınma Ajansı (ÇKA) tarafından yürütüleceği de yapılan açıklamalar arasındadır.[1]

Temmuz ayı sonlarında İtalya’nın Bari Üniversitesi’nden uzmanlardan oluşan bahsedilen heyet gelmiş, ÇKA tarafından koordine edilen saha çalışmaları yapılmış, “Küresel Liman Şehirleri” projesi kapsamında gerekli araştırmaları yapmışlardır. OECD heyetini Mersin Limanı haricinde, Serbest Bölgesi’nde, belediyede, Deniz Ticaret Odası ve ÇKA Adana bürosunda da görüşmelerde bulunup ülkemizden ayrılmışlardır.

Bu kadar detaylı ve kapsamlı görüşmelerde bulunan heyetin hazırlayacağı raporu umarız ilgililer basınla paylaşırlar. OECD’nin kurucuları arasında Türkiye de bulunmaktadır. Bizim merak ettiğimiz bu kuruluşun yaptığı organizasyonlarda Türk uzmanlar da böyle diğer ülkelerin bu tür kurumlarına ziyaretlere gidip görüşmelerde bulunuyorlar mı? OECD’nin, üyesi İtalya’nın Mersin’e ve bölgeye olan ilgileri birden bire mi artmıştır acaba?

Doğu Akdeniz’in Güvenliği Kimler İçin Önemli?

Bugün, geldiğimiz noktada Doğu Akdeniz’in yakın dönem fotoğrafını çekecek olursak:

Avrupa Birliği (AB) için Doğu Akdeniz’e ulaşmak, demek (eskiden olduğu gibi bugün de) Orta Doğu’da mevcut enerji kaynaklarına ulaşmak anlamına gelmektedir.

ABD, İngiltere, Norveç gibi ülkelerin başını çektiği “Enerji Barışı” (energy peace) kavramı bu bölgede içerik olarak, Orta Doğu’dan elde edilen petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının, Doğu Akdeniz üzerinden Batı’ya ulaştırılma projelerinin barışa da hizmet edebileceğini savunmaktadır.

1. Arap Baharı etkisi ile Doğu Akdeniz’in iki önemli ülkesi olan Mısır ve Libya’da yönetimler el değiştirmiş, diktatörler saf dışı bırakılmış, Suriye’de ise direnen Basser Esad rejiminin sonunun geldiği düşünülmektedir.

2. Yunanistan – Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve (Türkiye’den uzaklaşan) İsrail işbirliği içine girerek Doğu Akdeniz’de doğalgaz arama çalışmalarına başlamışlardır.

3. Rusya İsrail ve GKRY’nin bu çalışmalarından rahatsız olmuştur. Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltabilecek böylesi bir durumda, Rus donanmasının Akdeniz’de girebildiği tek yer Suriye’deki Tartus Limanı iyice önem kazanmaktadır.

4. İsrail ise çıkan kendi kıta sahanlığından elde ettiği gazı GKRY’e borularla taşımayı düşünmekte ise de denizin yapısının buna müsait olmamasından dolayı Ceyhan Boru Hattı’nı kullanması en mantıklı seçenek olarak düşünülebilir.[2]

5. Doğu Akdeniz’deki gelişmeler Türkiye’nin bölgedeki konumu değiştirmiştir. Arap Baharı’nda etkin olmak isteyen Türkiye tam da istediğini elde edememiş, tam tersi komşularıyla ciddi sorunlar yaşar hale gelmiştir. Akdeniz’deki doğalgaz çalışmalarına da müdahil olmaya çalışmış ancak etkin bir sonuç alamamıştır.

6. İsrail’in bu son hamlesi ile Türkiye’nin “Enerji Güvenliği” konusunda Doğu-Batı arasında çok stratejik bir konumda olduğunu söylemesi, bir parça kırılmıştır.

7. Suriye’de süren iç çatışmalar bölgesel olarak, Suriye sonrasının konuşulur hale gelmesine neden olmuştur. Gelinen son durumda, bölge yeni bazı yapılanmalara gebedir. Bunlardan birisi de bölgedeki Kürt yapılanmasıdır.

Barzani’nin Mersin Hayali, Kürt Yapılanması ve Kaçakçılık Hareketleri

Yıllar öncesinde Pentagon’da yayınlanan haritalarda, oluşacak bir Kürt devletinin Adana, Mersin veya İskenderun üzerinden Akdeniz’e çıkma planları olduğu gösteriliyordu. Her ne kadar bugün Suriye’de yaşananlar Kürtler’in Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e çıkmaya çalışacaklarını gösterse de, Türkiye’nin güney illerindeki faaliyetleri ilerleyen dönemlerde farklı hedeflere de sahip olmak isteyeceklerinin işaretlerini vermektedir. Bu bölgede özellikle Mersin’de uzun zamandır bir Kürt yapılanması mevcuttur. Şehrin Kürt nüfusu, son yıllarda normalin üzerinde bir artış göstermiştir. Irak Bölgesel Kürt Yönetimi Lideri Mesut Barzani’nin Mersin şehri ile uzun zamandır ilgilendiği bilinmektedir. Tabii ki bu ilgi yeni oluşmamıştır.

Mesin Limanı Doğu Akdeniz’in en stratejik limanı olma özelliğini her zaman taşımıştır. Mondros öncesinde Mersin Limanı üzerinde siyasetler ve talepler olmuştur. Mersin Limanı’nın 30 Ekim 1918 Mondros’da İtiliaf Devletleri ile “Teslimiyet” Anlaşması’nın imzalanmasının ertesi günü İngiltere’nin ilk işgal ettiği liman olmak, gibi bir tarihsel özelliği vardır. Sonrasında Anadolu’da milli mücadele devam ederken İstanbul’da işgal kuvvetleri ile işbirliği içindeki Kürtler, Seyyit Abdülkadir önderliğinde gelecekte kurulması düşünülen Kürdistan’ın Irak’ın Kuzeyi’nden başlayacak haritasında "Mersin Limanı", denize açılmak için müzakere edilmişti.[3] O zamanın emperyalist güçleri amaçlarından günümüzde de vazgeçmemişlerdir. ABD ve İngiltere’nin bölgedeki Kürt oluşumundaki etkileri, destekleri bilinmektedir. Bugün de Irak Bölgesel Kürt Yönetimi yani Mesut Barzani bu güçlerin himayesi altında Mersin Limanı ve bölgesi üzerinde siyaset peşindedir.

2008 yılında dönemin Enerji Bakanı Hilmi Güler de Enerji Barışı kavramını kullanarak Nabucco Projesi ile ilgili olarak "Bu proje sadece Avrupa’ya doğalgaz taşıma projesi değildir, aynı zamanda bir ‘enerji barışı’ projesidir" demiştir. Kuzey Irak’taki, Türkiye’nin güneydoğusundaki ve Suriye’nin kuzeyindeki Kürt yapılanmasına bakıldığında, Irak petrolünün Batı’ya ulaştırılması için bir güzergâh gerektiği ortaya çıkmaktadır. Burada 2 alternatif bulunmaktadır: Mersin ya da Tartus Limanları. Şu anda Suriye’de yaşanan süreç “henüz” Tartus Limanı için imkân sağlamamaktadır. Oysa yoğun Kürt nüfusunun göç ettiği Mersin’de, Barzani’nin Türkiye’deki temsilcilerinin şirketler kurduğu, yakın çevresinden kişilerin Mersin Serbest Bölgesi’nde ve hatta İskenderun’da nüfus sahibi olmaya çalıştıkları, ciddi yatırımlar yaptıkları konuşulmaktadır.[4] Bu kişilerin bazı illegal işlere de karıştıkları ortaya çıkmıştır. Bir dönem konu ile ilgili mecliste kaçakçılıkla mücadele komisyonu kurulmuş, dönemin Gümrükler Başmüfettişi Necati Can, mecliste komisyonuna verdiği bilgilerde, akaryakıt kaçakçılarının üs olarak Mersin’i seçtiğini belirtmiştir. Bölgedeki çoğu istasyonda kaçak akaryakıt satıldığı belirlenmiştir. Necati Can İstanbul ve Mersin’de 120 firma ile ilgili milyar dolarlık hayali ihracat olduğunu, Güneydoğu’daki şehirlerde banka hesaplarının arttığını, mahkemeye intikal etmiş bu gibi konularla ne medyanın ne de başka hiçbir kurumun ilgilenmediğini belirtmiştir.[5]

Geçtiğimiz yıl, European Tobacco adlı sigara şirketinin sigara kaçakçılığı yaptığı, şirketin yüzde 40 hissesine sahip Ermeni asıllı Nasri Kardeşler’in ise Neçirvan Barzani’nin gizli kasası olarak bilindiği söylenmektedir. Mersin’de kurulan firmanın Barzani adına birçok şirket kurduğu ve ticaret yaptığı da bilinmektedir.

Mersin bütün bunların yanı sıra birçok terör eylemine, sivil itaatsizliğe, Kürtlerin meclisteki temsilcisi olduğunu ifade eden Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) gerek emniyet güçlerine ve gerek hükümet yetkililerine karşı düzenledikleri saldırılarla da anılmaktadır. Geçtiğimiz haftalarda, Gaziantep’te yaşanan insanlık dışı katliamda, terör örgütünün eylem yapılması için Diyarbakır’ı, silah ve mühimmat için Şanlıurfa’yı ve son olarak da bomba yapımı ve eylemin gerçekleştirilmesi için de Mersin’i seçmesi enteresandır. Artık dağ tipi militanla şehirde eylem yapmanın imkânsız olduğunu düşünen terör örgütü “şehir tipi” militanlar yetiştirmektedirler. Emniyet güçlerinin yaptığı araştırma sonuçlarına göre PKK’nın militanlarının büyük bir kısmını, Mersin ve Hatay bölgesinde konuşlandırdığı belirlenmiştir.

Değerlendirme:

Doğu Akdeniz Bölgesi birçok ülke için büyük önem arz etmektedir. Gerek AB’nin petrol ve doğalgaz temini için, gerek ABD’nin bölgeye yönelik politikaları için gerekse Rusya’nın stratejik öneme sahip Tartus Limanı için. Rusya ile ortak yapılacak nükleer santralin Mersin-Akkuyu’da planlanması da bir tesadüf olamaz. Türkiye ise hem bu bölgede yoğunlaşan terör yapılanmasına karşı hem de karışıklıklardan dolayı yaşanan ticari kayıplarının telafisi için Mersin Limanı’nı bir çıkış noktası olarak kullanmak durumundadır. Liman aynı zamanda şu sıralar Suriye’nin kuzeyinde yapılanan PYD ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi için de ulaşılması düşünülen hedefler arasında bulunmaktadır. Bu yönde uzun zamandır atılan adımlar bazı olayların “geliyorum” dediğini bizlere adeta haykırmaktadır.

2013 Akdeniz Oyunları’na ev sahipliği yapacak olan kent için şöylesi yeni bir slogan olabilir:

Bütün yollar Roma’ya çıkar sözünü belki de artık “bütün yollar Mersin’e çıkar” şeklinde değiştirmemiz gerekecektir.

[1] T.C. Mersin Valiliği Resmi İnternet Sitesi, http://www.mersin.gov.tr/Default.aspx?pid=15&hbid=626, Erişim Tarihi: 04 Eylül 2012

[2] Doğu Akdeniz’deki Hidrokarbon Rezervleri Rusya’nın Bölgedeki Varlığını ve Suriye’ye İlgisini Teşvik Ediyor, http://www.usakgundem.com/haber/75204/do%C4%9Fu-akdeniz-39-deki-hidrokarbon-rezervleri-rusya-39-n%C4%B1n-b%C3%B6lgedeki-varl%C4%B1%C4%9F%C4%B1n%C4%B1-ve-suriye-39-ye-%C4%B0lgisini-te%C5%9Fvik-ediyor-.html, Erişim Tarihi: 05 Eylül 2012

[3] Önce "Alıştırma" Sonra "Uygulama" Siyaseti- Mersin Limanı ve Barzani Siyaseti, http://www.ortadogugazetesi.net/makale.php?yid=26&makale=%D6nce+%26%2334%3BAl%FD%FEt%FDrma%26%2334%3B+Sonra+%26%2334%3BUygulama%26%2334%3B+Siyaseti-+Mersin+Liman%FD+ve+Barzani+Siyaseti…&id=4662,, Erişim Tarihi: 06 Eylül 2012

[4] Açılım’ın Ekonomisi, Cüneyt Ülsever, http://www.turktoresi.com/viewtopic.php?f=145&t=8103, Erişim Tarihi: 6 Eylül 2012

[5] Kozmikoda.tv, http://www.kozmikoda.tv/detayicerik.asp?katid=6&icerik=56, Erişim Tarihi: 6 Eylül 2012

http://www.turksam.org/tr/a2749.html

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: