Günlük arşivler: Eylül 14, 2012

Ozel-Buro-Istihbarat TURKIYE’DE KARA BULUTLAR ARALANIYOR Savas SUZAL YENICAG www.habergazete.com


Yazy büyütYazy küçült

Savaş SÜZAL
savassuzal@habergazete.com

382.gif

Türkiye’de, kara bulutlar aralanıyor

Bugün yazıma güncel bir konuyla başlayacağım. CIA Başkanının ardından ABD Ortak Kurmay Heyeti Başkanı da Türkiye’ye geliyor. Bir ay içinde iki asker kökenli Amerikalı yetkilinin ülkeye gelmesi pek hayra alamet değil. Onlar geldikçe, bir yerlerde bir şeyler patlıyor. Suriye nedeniyle fırça veya yeni bir melanet için geliyorlar.
Benim şahsi kanım, ABD ve batının gerçek hedefi olan İran’a karşı savaş hazırlıkları için bazı ve acil yeni ipuçları getiriliyor. Özellikle İran konumuz değil gibi, İsrail ve Amerikan açıklamaları da benim kanımı donduruyor. Zira bugün Suriye ve öteki Müslüman ülkelerde oynanan bahar oyunlarının demokrasi ile ilişkisinin olmadığı konusunda artık gizlenecek yan kalmadı.
Amaç Müslümanlar arası mezhepleri kapıştırıp İslam dinini zayıflatmak ve aradan sıyrılan, bu yüzyılda oldukça zayıflamaya başlamış olan Hıristiyanlığın daimi ve mutlak hâkimiyetini en az bir yüz yıl daha sağlamak. İşin acı tarafı ise bu amaç ve mukaddes hedefe ulaşmada Hıristiyanlara, kendilerini Müslüman ve dindar diye satan kişi veya gurupların yardım edip kendi din kardeşlerini satmaları. Ne yazık ki bizde de öyle oldu. Örnek, dönüp bir bakın bakalım ne göreceksiniz.
Bu silah ara sıra ters de tepebilir. İrticanın kimi nerden nasıl vuracağını kestirmek mümkün değil. Cahil adamın nasıl tepki vereceği bilinmez, aynı vahşi hayvanla şaka olmayacağı gibi. Nitekim Libya’da bu vahşet kendilerini iktidara taşıyan, Amerika’yı da vurmaktan kaçınmadı. Amerikan Büyükelçisi ve iki elçilik çalışanını öldürdüler. Irak’ta, Afganistan’da da öyle olmamış mıydı? El Kaide, onların ürünü, Müslüman Kardeşler, İngiliz tezgâhı değil mi?
İşte bu yüzden önümüzdeki günlerde bekleyin yeni yeni ne tezgâhlar dönüp daha ne kadar gencecik fidan kaybedeceğiz. Hani şu Suriye’nin düşürdüğü uçak meselesi ne oldu? Peki, Afyonkarahisar patlamasına ne dersiniz?
Türkiye üzerindeki sisli havayı biraz dağıtıp, görüşümüzü engelleyen bulutları araladığınızda felaketler ortaya net olarak çıkıyor. Örneğin uzun süredir yazıp anlatmaya çalıştığımız ekonomik felaketi artık hükümet yetkilileri de yavaş yavaş kötü durum hakkında ipucu veriyor. Mehmet Şimşek bütçenin denkleşmediğini, bu yüzden bir dizi yeni vergi ve zammın yolda olduğunu söyledi. E, ne yapsınlar, nasıl olsa bir şekilde para isteyecekler. Suriyeli çapulculara, Libyalı baldırı çıplaklara para lazım değil mi?
Ekonomide yalpalama, aslında sizler tarafından görülmese de, yurt dışından çok açık ve net. Mesela Financial Times ile Guardian gazeteleri Türk ekonomisinin iniş ve çöküş işaretlerini açıkça yazdılar. Ekonomide sıkıntı aslında ortada, başkalarının söylemesine gerek yok. Pazarda, kasapta veya evinize alacağınız beyaz eşyada, gıda malzemesinde net. Et ne kadar pahalı, pazar ne kadar pahalı, arabanız varsa benzin ne kadar pahalı.
Ama siz inançlı ve sultanımıza biat etmiş bir toplum olduğunuz için bu konularda gıkınız çıkmaz ve ’Türkiye seninle gurur duyuyor’ diye bağırırsınız. Aslında irtica, her türlü saldırıya rağmen Cumhuriyeti ayakta tutmayı başaran Türk ordusunu da dağıttığı için bunlara da şaşmamak lazım. Arınç ne dedi, Afyon patlamasının bir sabotaj olduğunu ileri süren Kılıçdaroğlu’nun kaynağını açıklamasını istedi.
Aslında onun gibi bir politikacı bu kadar yıllık gazeteciliğimde görmedim. O değil miydi aşçı ve garsonların kendisine suikast yapacaklarından şikâyet ederek Türkiye’nin en gizli odalarına kozmik odalarına hâkim ve savcı sokturup gizli belgeleri okutturan? Türk Silahlı Kuvvetlerinin artık sayesinde gizli bir yanı veya sırrı kalmamıştır. Türkiye onunla gurur duyuyor!
Türkiye’de onlar dışında herkesin şikâyet hakkı vardı ama onların olamaz. Ülkenin tüm değerlerinin, Cumhuriyeti cumhuriyet yapan kuralların temeline ben dinamit koymadım. Ha bu arada, kalkıp da 12 Eylül darbesi ile dalga geçilmiyor mu? Ne diyeyim, şu anda durum 12 Eylül darbecilerinin yarattığından daha kötü değil mi?

__._,_.___
Reply to sender | <a href="mailto:Ozel-Buro | Reply via web post | Start a New Topic
Messages in this topic (1)

Irak Siyasetinde Değişim: Etnik-Mezhepçi Çizgilerden Merkeziyetçilik Sorununa


Irak’ın işgalinden sonra Irak siyaseti etnik ve dini çizgiler doğrultusunda yeniden yapılandırıldı ve siyasi ittifaklar bu çizgiler üzerinden yeniden şekillendirildi. Ancak ABD güçlerinin ülkeden geri çekilmesi ve Irak partilerinin içindeki farklılıklar yalnızca etnik ve mezhebi temellerle sınırlandırılamayacak yeni siyasi dengelerin oluşumunu tetiklemiştir. Bugün Arap Baharı’nın siyasi ve stratejik etkileri ile Irak’taki temel siyasi yapılanmalar arasında içerde yaşanan güç mücadeleleri yüzünden Irak, siyasette merkeziyetçilik konusunun odak noktası olacağı yeni bir safhaya girmiş bulunmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Irak siyaseti, merkeziyetçilik, Arap Baharı ve Irak, ABD güçlerinin geri çekilmesi

Giriş

Irak’ta 7 Mart 2010’da genel seçimin yapılmasından bu yana sessiz ve derinden bir siyasi değişim süreci yaşanmaktadır. Bu süreç, Irak’ta işgal sonrası siyasal düzenin yapısının değişmesidir. Daha önce “Irak’ta İşgal Sonrası Siyasal Yaşam ve 2010 Parlamento Seçimleri” adlı çalışmada ortaya konulan siyasal dinamiklerin incelenmesi sonucunda, Irak’ın işgali ile bu ülkede siyasetin etnik ve dini çizgiler doğrultusunda yeniden kurgulandığı ve siyasal ittifakların bu çizgiler üzerinden şekillendiği iddia edilmiştir.(1) Bu makalede ise Irak siyasetinin etnik ve dini çizgiler üzerinden şekillenmesi olgusunun son iki yıl içinde yaşanan gelişmelerin sonucunda önemli bir değişim geçirmeye başladığı ileri sürülecektir. Bu varsayımı açıklamak için seçimden sonra Irak’ta yaşanan temel siyasi gelişmeler üzerinde durulacak ve değişimin neler olduğu gösterilmeye çalışılacaktır.

Yazara göre Irak’ta siyasal dengelerin ve siyaset yapma biçiminin değişmeye başlamasının iki temel nedeni bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, 2010 yılından sonra ABD’nin aşamalı olarak hem askeri hem de siyasi açıdan Irak’taki rolünü kaybetmeye başlamış olmasıdır. ABD’nin Irak’taki askeri varlığının önceki yıllarla kıyaslanamayacak ölçüde gerilemesi (muharip birliklerin tamamı çekilse de hala askeri danışmanlar adı altında ABD askerleri Irak’ta bulunduğundan bu tam bir çekilme olarak nitelenmeyecektir) hem güvenlik hem de siyasi alanda etkiler yaratmış, Iraklı siyasi partilerin hareket alanını genişletmiştir. İkinci neden ise ABD’nin bıraktığı boşluğun bölge ülkeleri tarafından doldurulma çabaları neticesinde Irak iç politikasının büyük ölçüde dış dinamiklerle yakından ilişkili haline gelmesidir. Elbette, bu olgu Irak iç politikasının tam anlamıyla bölge devletleri tarafından belirlendiği anlamına gelmemektedir. Asıl olarak, ABD’nin yarattığı boşluğun Iraklı partiler arasındaki güç mücadelesini artırdığı, mücadelenin işgal sonrası yönetimin ürettiği büyük ölçüde etnik ve mezhepsel temelin ötesinde yerel, ulusal ve uluslararası çıkarlara dayalı karmaşık bir hal aldığı söylenebilir. İşte bu nedenle bu makalede Irak’taki siyasetin dönüşümü ve üst üste yaşanan siyasi krizler yeni dinamikler ışığında açıklanmaya çalışılacaktır.

Seçim Sonrası Siyasal Mücadele ve Dinamiklerdeki Değişimin İlk İşaretleri

Tek başına hiçbir partinin hükümet kurmaya yetecek kadar oy alamaması ve Irak’ta siyasal istikrarın sağlanabilmesi için bir ulusal birlik hükümeti kurulması yönünde ülke dışından gelen baskılar sadece hükümetin kurulmasını geciktirmemiş, aynı zamanda yeni siyasal dinamiklerin başlangıç noktasını oluşturmuştur.(2) Seçime iki ayrı liste ile giren Iraklı Şiiler seçim sonuçları açıklandıktan kısa bir süre sonra birleşmiş ve parlamentodaki en büyük grup olmaya hak kazanmıştır.(3) Şii Arapların, Sünni Arapların ya da laik milliyetçilerin başbakanlığı üstlenmesini engellemek için yaptığı bu hamle, 2010 yılı başlarında siyasetin hala din ve etnik öncelikler çerçevesinde belirlendiğini gösteren bir hareket tarzı olarak görülebilir. Böylece, seçimde en çok oyu alan Sünni Arap Koalisyonu başbakanlığı elde edememiştir. Fakat hükümetin kurulmasını uzun süre geciktiren sadece El Irakiye’nin (Sünni Arapların) sisteme entegrasyonu ve hükümet içindeki görev dağılımı konusundaki pazarlıklar olmamıştır. Nuri Maliki’nin yeniden başbakan olmasına en büyük muhalefet seçim sonuçlarına göre Şii Bloğu’nun içindeki en büyük ikinci güç haline gelen Sadr Hareketi’nden gelmiştir.(4) Maliki ile 2006 yılından itibaren büyük bir güç mücadelesine girişen Sadr Hareketi, aylarca direndikten sonra önemli tavizler ve dış baskı sonucunda Maliki’nin başbakanlığına destek olacağını açıklamıştır. Aynı süreçte Celal Talabani’nin tekrar cumhurbaşkanı olması konusunda bir sorun yaşanmıştır. Şii Arapların bir kısmı cumhurbaşkanlığının Irakiye’ye verilmesini desteklerken Kürtler buna direnmişlerdir. Hatta Maliki’nin başbakanlıkta dengelenmesinin araçlarından birisi olarak Eyad Allavi’nin cumhurbaşkanı olması gündeme gelmiştir. Fakat hem Iraklı Kürtlerin iç dengeleri hem de Sünni Arapların yükselen etkinliğine karşı Kürtlerle ittifakı bozmak istemeyen Şii Arapların isteği sonucunda 2005 seçiminden sonra olduğu gibi cumhurbaşkanlığı yine Talabani’ye verilmiştir.(5) Hükümetin kurulması yoğun ve uzun pazarlıklar nedeniyle 9 ay sürmüştür. Bu süreçte yaşanan gelişmeler sonraki iki yıl içinde Şii, Kürt ve Sünni Arap blokları içinde yaşanan parçalanmaların hem ilk işaretlerini vermiş hem de onun nedenini oluşturmuştur. Seçimden galibiyetle çıkan ve Irak’ın en geniş koalisyonu olan Irakiye’nin önde gelen 7 lideri kendilerine hükümette önemli görevler istemişlerdir. Listenin başkanı olan Allavi için Maliki’nin başbakanlıktaki yetkilerini dengeleyecek bir kurum oluşturulması kararlaştırılmıştır. Yüksek Stratejik Politikalar Konseyi adlı bir kurumun gücü ve yetkileri itibarıyla başbakanı dengelemesi beklense de Maliki, kurumun oluşturulmasını geciktirmek için her şeyi yapmıştır. Allavi’nin yanı sıra, Usame Nuceyfi’ye parlamento başkanlığı, Salih Mutlak’a başbakan yardımcılığı, Tarık Haşimi’ye cumhurbaşkanı yardımcılığı, Rafi Isawi’ye ise Maliye Bakanlığı verilmiştir. Bu süreçte bakanlık bekleyen bazı önde gelen Irakiye liderleri beklediklerini bulamayınca hükümet kurulur kurulmaz Irakiye Listesi’nden ayrılıp Beyaz Irakiye’yi oluşturmuşlardır. Ayrıca, uzun süre Allavi için kurulacak olan yeni kurum, hükümetin kurulmasını geciktirse de sonunda Irakiye içindeki diğer liderler kendi konumlarını elde edince Yüksek Stratejik Politikalar Konseyi’ne ilişkin gelişmeleri takip etmeyi bırakmışlardır. Irakiye Listesi içindeki bu ayrılık Vilayet Meclisleri’ndeki ittifaklara da yansımış, Selahattin, Musul, Diyala gibi Sünni Arapların çoğunlukta olduğu yerlerde aynı listeye mensup siyasetçiler karşıt gruplarla işbirliği yapmaya başlamışlardır.

Öte yandan, hükümetin kurulması süreci sadece Sünni Arapları etkilememiştir. Kürtler ve Şii Araplarda da benzer bir durum gözlenebilmektedir. Örneğin, Kürtler arasında KDP, KYB’ye göre çok daha etkin bir konum elde etmiştir. KYB’nin hükümette önemli bir bakanlık alamazken cumhurbaşkanlığı ve parlamento başkan yardımcılığını elde edebilmiştir. (ki bu pozisyon Irak hükümeti dengelerinden ziyade Kürtler içi dengeler açısından değerlendirilmelidir) Buna karşılık KDP, dışişleri bakanlığı, başbakan yardımcılığı ve ticaret bakanlığının yanı sıra pek çok önemli makam daha elde edebilmiştir. Bunun yanı sıra, yeni Irak parlamentosundaki 57 Kürt milletvekilinin 14’ü Kürdistan İttifakı Listesi’nin dışından gelmektedir. Bunlardan 8 milletvekili ile en büyüğü olan Gorran (Change) Hareketi’nin hükümetin dışında kalmasının tek nedeni KDP’nin Maliki’den bu partiyi hükümetin dışında tutma isteği olmuştur. Bu süreçte KYB’nin hükümette beklediğinden çok daha az yer bulabilmesi Gorran’ın ise hükümetin dışında tutulması bu iki partinin KDP’nin güçlenmesinden duyduğu endişelerin artmasına neden olmuştur.

Şii Araplar, hükümet kurulması sürecinden diğerleri kadar olumsuz etkilenmemesine rağmen onların arasında da çatlaklar oluşmuştur. Bu çatlağın en güçlü olduğu yer Irak İslami Yüksek Konseyi (ISCI) olmuştur. Son dönemde partinin geçmişteki silahlı kanadı olarak bilinen ve daha sert politikalar uygulanması gerektiğini savunan Badr Grubu ile ISCI arasındaki anlaşmazlık hükümetin kurulması sürecinde iyice açığa çıkmıştır. Nitekim diğer parti yetkilileri Maliki’nin başbakanlığına olan desteğini net bir biçimde belirtmezken Badr Grubu açık bir destek vermiştir. Nitekim bu onlara hükümette önemli bir bakanlık olarak geri dönmüştür. Ancak Şii Araplar arasındaki en büyük çatlak Sadr Hareketi ile İslami Dava Partisi arasında (Mukteda Sadr ile Nuri Maliki arasında) yaşanmıştır. Sadr Hareketi’nin Maliki’nin başbakanlığına direnmesi açıkça Şii Araplar arasındaki güç mücadelesinin bir sonucudur. Bu ayrışma seçimden önce başlamasına rağmen hükümetin kurulması aşamasında ve sonrasında da güçlü bir şekilde sürmüştür.

Arap Baharı ve ABD Askerleri

2010 yılının başında yapılan seçimden yıl sonuna kadar hükümet çıkmaması Irak’ın en önemli siyasal dinamiği olmasına rağmen aynı yılın sonunda Ortadoğu’da esmeye başlayan değişim rüzgarlarıda Irak siyasetinde kısa sürede etkisini gösterdi. Her ne kadar Arap Baharı’nın Irak’ı diğer Ortadoğu ülkeleri gibi etkilemediği düşünülse de bu çok doğru değildir. Ortadoğu’daki değişim ve demokratikleşme talepleri Irak siyasetini iki açıdan çok yakından etkilemiştir. Bu boyutlardan birincisi, demokratikleşme taleplerinin etnik ve mezhepsel grupların kendi içlerindeki güç mücadelesini körüklemesidir. Irak’ta ilk büyük gösteri 25 Ocak 2011’de Öfke Günü adı altında ülkenin büyük kısmında yapılmasına rağmen demokratikleşme ve değişim taleplerinin ilk ciddi etkisi Iraklı Kürtler arasında olmuştur. 17 Şubat 2011’de Irak’ın Süleymaniye kentinde meydana gelen değişim yanlısı gösterilerin ana teması aynı dönemde Ortadoğu’nun diğer önemli kentlerindekilerden farklı değildir. Uzun yıllardır IKB’deki siyasal yapının yozlaştığı ve anti demokratik bir hal aldığı temasıyla sokağa çıkan İslamcı partiler ve KYB’den kopan Gorran Hareketi’nin birkaç gün sürdürdüğü gösteriler sonuçta bir provokasyonla şiddet eylemlerine sahne olmuş ve güvenlik güçleri tarafından şiddetle bastırılmıştır. Bu olaylar ve sonrasında yaşanan gelişmeler KDP, KYB, Gorran ve Kürdistan İslami Birliği arasındaki ayrımları daha da derinleştirmiştir. Bu durum özellikle IKB’deki iç dengelerde daha çok öne çıkmıştır. Nitekim 2012 başında yeni bölgesel hükümetin kurulması sürecinde KDP ve KYB dışında kalan büyük partiler tüm tekliflere rağmen muhalefette kalmayı seçmişlerdir. Ancak, Kürt partiler arasında büyüyen ayrım sadece KRG içinde sınırlı kalmamış, Bağdat’taki siyasete de yansımıştır. Nitekim Gorran Hareketi’nin Başbakan Nuri Maliki’den güvenoyunun çekilmesini içeren son hükümet krizinde Iraklı Kürtlerin Bağdat’ta tek bir ses oluşturma çağırısını reddetmesinin önemli nedenlerinden birisi Şubat 2011 tarihinden beri gerçekleşen olaylardır. Özetle, Arap Baharı’nın da etkisiyle IKB’deki artan ayrışmanın Kürtlerin Irak genelindeki ortak siyasi tutum izleme çabasını sekteye uğratan nedenlerden birisi olduğu söylenebilir.

Arap Baharı’nın ikinci etkisi ise Irak’taki Sünni Şii ayrımının bölgeselleşmesine etkide bulunmasıdır. Değişim sürecinin Suriye ve Bahreyn’i etkilemesi Irak’ta daha çok yerel bir sorun olarak görülen mezhepsel mücadelenin bölge dengeleri bağlamındaki önemini artırmıştır. İran’ın Irak’ın stratejik konumundan yararlanarak Suriye’deki müttefikine açık destek vermesinde Iraklı Şiilerin önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Böylece, Irak’tan kaynaklanan iç dinamikler ülkede siyasi gruplar arasındaki etnik ve mezhepsel ittifakları zayıflatır ve yerel çıkarları ile merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkisinin güçlendiği yeni bir boyuta taşırken Ortadoğu’daki değişim sürecinin yarattığı bölgesel güç mücadelesi Irak’taki Şii iktidarı İran için daha önemli hale getirmiştir.

2011 yılı Irak siyaseti açısından bir başka önemli gelişmeye daha sahne olmuştur. Bu gelişme Irak’taki ABD askerlerinin çekilmesinin tamamlanmasıdır. ABD’nin Irak’taki askerlerinin çekilmesi ülkede güvenlik alanında sonuçlar yarattığı gibi siyasal alanda da etkili olmuştur. 2009 yılından itibaren güvenlik konusundaki yükümlülüklerini Iraklı güçlere kısmi olarak teslimi hızlanmaya başlamıştı. Bu süreçte güvenlik kurumlarını elinde tutan Başbakan Maliki, bu gücünü Irak’taki etkinliğini artırmanın bir yolu olarak kullanıyordu. ABD’nin 2010 yılında yetki devrini hızlandırması ve 2011’de askerlerini çekmesi bu açıdan Maliki’yi daha da güçlendirdi. Özellikle yeni hükümette içişleri ve savunma ile istihbarat kuruluşlarını doğrudan kontrolü altına alması ABD’nin boşluğunu Maliki’nin doldurmasını sağladı.

ABD’nin çekilmesinin diğer bir sonucu da güvenlik alanındaki çekilmeye paralel olarak siyasi etkinliğini de yitirmesi oldu. İşgal sonrası siyasi gücünü büyük ölçüde askeri varlığına dayandıran ABD, Bağdat’ta dünyanın en büyük büyükelçiliğini kursa da Irak siyasetindeki ağırlığını yitirdi. 2000’li yılların ortalarında hükümetlerin ve siyasal dengelerin belirlenmesinde neredeyse tek belirleyici olan ABD’den doğan boşluğu, bölgesel güçler doldurmaya çalıştı. Bu süreçte İran, Türkiye ve Suudi Arabistan gibi ülkeler birbirleriyle rekabete girdiler ve bu rekabeti Irak’taki yandaşları üzerinden yürüttüler. Ancak tüm bu ilişki tek bir etnik ya da mezhepsel grubun bir ülkeye yakınlaşmasından ziyade siyasi partilerin veya bazı önemli siyasi figürlerin bazı ülkelerle daha yakın ilişki kurması biçiminde oldu. Örneğin, İran KYB, Dava Partisi, Sadr Hareketi ve ISCI gibi partilerle ilişkilerini güçlendirirken, Türkiye KDP, Irakiyyun ve Vifak gibi partilerle yakınlaştı. Elbette bu ilişkileri etnik ve mezhepsel kimlikleri tamamen ihmal ederek ya da yok sayarak tanımlamak mümkün değildir. Ancak İran’ın Şii Araplara, Türkiye’nin Kürtlere, Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkelerinin de Sünni Araplarla ilişki kurduğu tamamen etnik ve mezhepsel boyuttaki bir ilişki biçiminden ziyade yerel ve uluslararası dengelerin iç içe geçtiği karmaşık bir ilişkiler bütünü oluşmuştur.

Eski ve Yeni Siyasal Dengeler Arasındaki Geçiş Süreci

Yukarıda özetlenen süreç Irak’taki siyasi yapıda 2003-2009 yılları arasında şekillenen siyasi dengelerin değişimine yol açmıştır. Bu siyasal değişimin ne olduğunu anlayabilmek için öncelikle eski dengeyi yaratan temel faktörlere kısaca odaklanılacaktır.

2003-2009 yılları arasında çok daha yoğun olarak Irak siyasi yapısını etkileyen bu düzlemi besleyen üç ana kaynak bulunmaktaydı. Bunlar; devletin teşkilatlanması ve siyasetin yeniden yapılanmasında etnik ve mezhepsel faktörlerin rolü, 2005-2008 yılları arasında son derece yaygın bir biçimde yaşanan iç savaş ve toplumun işgal sonrası kimliğinin oturmamış olması ve çatışma dinamiklerinin Iraklılığı zayıflatmış olmasıydı.

Bu üç faktörün her biri siyasal dinamikleri çatışma yönünde tetiklerken bu faktörlerin sonucu olarak da şu olgular ortaya çıkmıştı: Güçlü hükümetler olmadığı sürece partiler ya da koalisyonlar arasında gevşek ve yeni siyasi yapının ana çizgisine uygun biçimde örgütlenmiş siyasi gruplar örüntüsü. İşgalin devam ediyor oluşu ABD’yi tek ve nihai karar verici yapıyordu. İran başta olmak üzere tüm bölge devletleri, Iraklı gruplar ile yoğun temas halindeydi ama sistem içindeki diğer devletlerin etkisi sadece mevcudu bozmaya ya da dar etki alanları yaratmaya devam ediyordu. Iraklı kimliği yeniden yapılanırken geçmişten farklı unsurlar ortaya çıkmaya başladı. Zamanla siyasal yapı daha doğal bir hal almaya ve kuruluşundan bu yana Irak’taki temel çelişkiye geri dönmeye başladı: Adem-i merkeziyetçilik vs. merkeziyetçilik; yerel çıkarlar vs. ulusal çıkarlar.

Yukarıda belirtilen dört olgu şöyle açıklanabilir: Güçlü hükümet ya da partilerin bulunmaması Irak’taki siyasi aktörler arasında bir siyasi mücadeleden öte zayıf ittifaklar üretebildi. Irak’ta 2003 yılından itibaren uzun bir süre hükümetler ya da siyasi partiler bir anlam ifade etmedi. Çok sayıda siyasi parti kurulmasına rağmen bunların çoğunun teşkilatı, ideolojisi, liderliği, gücü, kaynağı ve tabanı yoktu.(6) Partilerden ziyade liderleri ön plana çıkıyordu. Liderlerin gücü ise ABD ile yakın ilişkili olmaktan kaynaklanıyordu. Bu nedenle ilk yönetimler (Yönetici Konsey ve Geçici Yönetim Konseyi) ve hükümetler büyük ölçüde meşruiyet sorunu yaşamışlardı. Perde arkasında asıl kontrolün ABD’de olduğunun bilinmesi halkın hükümetlere güvenmemesine ve saygı duymamasına neden oluyordu. Ayrıca partilerin büyük bir kısmı son derece zayıftı. Saddam Hüseyin döneminde güçlü bir muhalefet oluşmaması siyasi yapıyı etkilemişti. Partilerin çoğunun birbirlerini muhalefet günlerinden tanıması güvensizliği daha da artırdı. Hekim Ailesi, Eyad Allavi, Mesut Barzani ve Celal Talabani arasında muhalefet zamanından kalma kişisel dostluklar yeterince güven oluşturmaya yetmedi. Yeni siyasetin gözde unsurları, partileri ve liderleri (Maliki, Sadr, Caferi vb.) diğer grubun yakın ilişkilerine sahip olamadı.

Partilerin tamamı teşkilatlanma krizi yaşadı. KDP ve KYB, bundan diğerlerine göre daha az etkilendi ama onlar dahi güç kaybetti. Diğerleri ise verili bir parti tabanı olmadığından çok çabuk genişledi. Bu genişleme bir süre sonra ters tepti. Örneğin IİYK hem örgütünü hem söylemini değiştirmek zorunda kaldı. 2005 yılındaki büyük seçim başarısına rağmen Vilayet Meclisleri’nde elde ettiği sandalyeleri doldurabilmek için partinin geleneksel tabanından gelmeyen birçok kişiye yer vermek zorunda kaldı. Bu kişilerin içinden pek çoğunun yolsuzluğa bulaşması IİYK’ye büyük zarar verdi. Bu partinin İran’la yakın ilişkileri ve yerel yönetimlerdeki yolsuzluklar, partinin sonraki seçimlerdeki önlenemez düşüşüne neden oldu. Benzer bir süreci Sadr Hareketi de yaşadı. Özellikle 2005-2008 arasındaki iç savaş döneminde Sadr Hareketi’nin parçası olduğunu ileri süren bazı çevreler öylesine kanlı eylemlere imza attı ki Mukteda Sadr bile onları kendi teşkilatından temizlemek için çaba sarfetti.

Partilerin örgütsel sorunları bir yana meclisin kendisinin çok önemli bir sorunu bulunmaktaydı. Partiler ya da koalisyonlar parlamentoda sayısal üstünlüğü ve yetkiyi ellerinde tutmalarına rağmen mecliste önemli bir yasa çıkarmanın ülke genelindeki siyasi dengeyi etkileyeceği gerçeği parlamentonun elini kolunu bağladı. 2005 yılının sonunda büyük eksikliklerle çıkan ve düzeltileceği konusunda ABD’nin Sünni Araplara söz verdiği anayasa, meclisin elinde yetki olmasına rağmen değiştirilemedi. Anayasa değişikliği için konulan referandum şartı ve bu referandumun 3 vilayette 2/3lük oyla reddedilebileceği düzenlemesi siyasi sistemi kilitledi. Parti ve koalisyonların meclisteki varlığı sadece verili yasalar ve anayasadaki boşluklar çerçevesinde sınırlı kaldı. En önemlisi, siyasi çatışmanın ayrılıkçılığa dönüşebileceği ve ülkenin parçalanabileceği ya da iç savaşın önlenemez hale geleceği beklentileri nedeniyle ülkede önemli konularda hiçbir siyasi karar alınamadı. Petrol yasası, federalizmin tanımı, tartışmalı bölgeler, Kerkük’ün statüsü gibi konularda hiçbir yasal düzenleme yapılamadı. Dolayısıyla meclis ve hükümet, sadece kaynak dağıtımına yarayan ve işlevi bunun dışına taşmayan bir araç haline gelmeye başladı. Kürtler, Bağdat’taki parlamentoyu aleyhlerine karar çıkmasını engelleyecek bir kuruma ve bütçe başta olmak üzere kazanımlarını korumaya çalıştıkları bir yere dönüştürürken, Şii Araplar meclisteki ilişkilerini kendi aralarındaki siyasi mücadelenin yansıması şeklinde yürüttüler. Sünni Araplar ise ilk dönemde zaten doğru dürüst temsil edilmiyordu. 2010 sonrasında ise kaynak ve makam paylaşımı, çoğu milletvekili ve lider için her şeyin önüne geçti.

Bu sürecin tek istisnası Maliki’nin iki dönemlik başbakanlığı sırasında pek çok kaynağı kontrol altına alması ve zamanında ABD’nin Allavi için geniş tuttuğu başbakanlık yetkilerinden yola çıkarak kendisini devlet içinde devlet haline getirmesiydi. Bu süreçte Maliki, güvenlik güçleri, enerji, yargı başta olmak üzere bürokraside büyük bir etki ve kendi militan kitlesini yarattı. Meclis ve hükümet zayıf olmasına karşın, Irak siyasi tarihinin önceki örneklerinin pek çoğunda da görüldüğü gibi güçlü bir otoriter eğilimi olan bir lidere dönüştü. Bu süreç aynı zamanda ileride tartışılacak olan merkeziyetçilik ve otoriterleşme tartışmasının temellerinden birisi oldu.

Yukarıda bahsedilen ikinci olgu, ABD işgalinin etkilerinin Irak’taki belirleyiciliğidir. ABD’nin Irak’taki varlığı sürecinde yönetim üzerindeki etkisi ve ülke içindeki yetkileri birbirinden zaman içinde farklılaşmıştır. 2003-2004 yılları arasında Irak’ta hem resmi hem de fiili olarak iktidar doğrudan ABD’nin atadığı askeri ve sivil yetkililerinin elindeyken, 2004-2010 arasında en azından resmi olarak iktidar Iraklılara devredilmişti. Fakat 2004-2009 yılları arasında daha yoğun bir biçimde görüldüğü üzere Irak’ta fiili olarak ABD’nin sözü geçiyordu. ABD’nin Bağdat Büyükelçisi ve Irak’taki işgal kuvvetleri komutanları fiili olarak doğrudan güç sahibiydiler. Irak’ta bulundurduğu 100.000’ün üzerinde askeriyle ABD’ye karşı çıkmak fiili olarak olanaksızdı. Anayasayı ABD’nin hazırladığı biliniyordu. ABD partiler arasındaki güç mücadelesine belli bir düzeye kadar izin verse de bunun ülkedeki durumu aleyhine dönüştürmesine olanak tanımıyordu. Ayrıca, eski rejimin mensupları gücünü yitirmiş olsa da yeni dönemin siyasileri güçlerini büyük ölçüde ABD’den alıyordu. Kürtler, ABD’yi kazanımlarının garantörü olarak görürken, İran’la yakın ilişkisi olan Şii Arap partileri, Sünni Araplara ve onların siyasi oluşumlarını destekleyen diğer ülkelere karşı ABD’yi kalkan olarak kullanıyordu. Tek başına ne Maliki ve Caferi gibi başbakanların ne de Mehdi Ordusu ve Bedr Tugayları gibi silahlı milisleri olsa bile Sadr Hareketi’nin ve IİYK’nin direnişinin üstesinden gelmesi mümkün değildi. Direnişin en güçlü olduğu dönemlerde Bağdat ve çevresi dahil olmak üzere yeni siyasal sisteme meydan okuyan (Arap aşiretleri, eski Baasçılar, El Kaideciler, milliyetçi gruplar ve hatta bazı Şii silahlı gruplar) silahlı gruplara karşı Şiilerin iktidarını koruyan ne kendi silahlı güçleri ne de İran değil ABD askerleriydi. Bu nedenle parlamentonun çoğunluğunu elinde tutan Şii Arap hareketleri ile Kürtler sınırlı bir hareket alanına sahipti. Askeri operasyonlarda, ihalelerde ya da önemli siyasi konularda açık ya da kapalı olarak son sözü doğrudan ya da dolaylı sivil-askeri Amerikalı yetkililer söylüyordu. 2008’in başlarından itibaren ABD’den destek alan ve ona yakın olmaya çalışanların arasına Sünni Arapların çoğu da dahil oldu. El Kaideciler ve eski rejimin üyeleri dışında kalanlar ABD ile anlaşarak hem kendi bölgelerinde hakim konuma geldiler hem para ve silah sahibi oldular hem siyasi alanda gerçek temsil şansı yakaladılar hem de üzerlerindeki Şii baskısına karşı bir dengeleyici güç buldular. Irak’ın Oğulları ve Sahva Örgütlenmeleri gibi araçlar ABD’nin direnişçilerle mücadelesinde merkezi bir rol oynarken bunun siyasi alanda yansımaları oldu. Saddam Hüseyin’den sonra ihmal edildiklerini ve ezildiklerini hissederek silaha sarılan Arap aşiretleri kazanan tarafta olmanın yolunu önce ABD ile işbirliği yapmakta buldular. Bu süreçte bazıları Kürtleri bazıları ise Şii Arapları temel rakip olarak görmeye başladı. Önce aşiretlerin arasında başlayan bu anlaşma bir süre sonra dağınık bir haldeki Sünni Arapların ABD’nin ve onun Ortadoğu’daki müttefiklerinin desteğiyle örgütlenmesine dönüştü. Böylece, Irak’tan çekilmeye hazırlanan ABD, Kürtlerin ve Şii Arapların aşırı güçlenmelerinden kaynaklanan dengesizliği Sünni Arap ittifakıyla dengeleme yoluna gitmeye çalıştı. Bunu yaparken bir yandan ayrı ayrı Maliki’yi daha fazla İran etkisi altında kaldığına inandığı Sadr ve IİYK’ye karşı desteklerken (2008 yılında Maliki’nin Bağdat ve Basra’daki Mehdi Ordusu’na karşı yürüttüğü operasyonlarda açıkça görüldüğü gibi) diğer yanda Kürtlerin maksimalist taleplerini frenledi. Örneğin bu dönemde hiçbir büyük ABD petrol şirketi kuzey Irak’ta faaliyet göstermedi. 2007 yılında Kürtler çok daha güçlüyken Kerkük’ün Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne bağlanmasını engelledi.

Özetle, ABD’nin kesin çekilme kararı aldığı 2009 yılına ve Obama dönemine kadar ABD Irak’ta hep son sözü söyleyen oldu. 2010 yılından itibaren ABD çekilme sonrası için dengeyi gözetmeye çalışırken tüm eksilerine rağmen bir denge unsuru olarak gördüğü Maliki’yi destekledi. 2011 yılı ise ABD’nin tamamen çekilmeye odaklandığı ve bir dış dengeleyiciye dönüştüğü bir yıl oldu. Son sözü söyleyen ABD’nin olmadığı ortamda ise onun boşluğunu diğer bölge ülkeleri doldurmaya çalıştı.

Üçüncü olgu, Iraklılık kimliğinin yeniden yapılanması sürecinde yaşanan toplumsal değişim ve bu değişimin siyasal alana yansımasıydı. Iraklılık kimliği yeniden yapılanırken geçmişten farklı unsurların ön plana çıkmaya başladığı görüldü. Iraklı Kürtler, işgal sonrası siyasal düzen içinde Iraklılığın dışına çıktılar. Her ne kadar Irak’ın anayasayla bir Arap ve Kürt devleti olduğu fikrini kabul ettirseler de daima bunun uzun sürmeyecek, kriz durumunda ya da şartlar olgunlaştığında sona erecek gönüllü bir birliktelik olduğu vurgusunu yaptılar. Kürt toplumu için Iraklılık büyük ölçüde sona erdi. Bir toplumsal kimlikten ziyade zorunlu bir siyasal birliğin adı haline geldi. Buna karşı çıkan az sayıda hareket ya da girişimi Kürtlerin ulusal tavrına ihanet etmekle suçladılar. Böylece gün geçtikçe Iraklılık Arap olma anlamına gelmeye başladı. Araplar ve Kürtler arasındaki kültürel uzaklaşma ise çok daha büyük oldu. Kürtler, eğitsel ve ticari ilişkiler bağlamında büyük ölçüde Irak’ın geri kalanından koptular. 1990 sonrası nesilde belki de zorunluluktan ortaya çıkan Arapça öğrenmeme olgusu, 2000’li yıllarda tamamen gönüllü bir hal aldı. Kürt gençliği ve onların ürettiği siyasi yaklaşımlar Bağdat’a değil IKB’ye odaklandı. IKB’ye dışarıdan bakanların birgün geri gelebilir diye düşündüğü KDP-KYB anlaşmazlığı ya da bunların türevleri (Gorran-KDP ya da Gorran KYB anlaşmazlığı) birbirleriyle yıllarca savaşmış eski peşmergeler veya siyasetçiler arasında değil yeni kuşak arasında yaygınlaştı. IKB’deki siyasi ilişkileri belirleyen Bağdat ve Erbil arasında ne olduğu veya Musul ve Diyala’daki gelişmeler değil, Erbil-Süleymaniye çekişmesi, yolsuzluk, adam kayırma, siyasi baskı, basın özgürlüğü ve ekonomik sorunlar oldu. Hatta son haftalarda Mesut Barzani ile Nuri Maliki arasındaki tansiyonun en yüksek olduğu dönemde KDP ve KYB yanlısı medyanın günlük manşetlerindeki hedefleri birbirleriydi. Özetle, Irak’ta yeni siyasi düzlem oluşurken Kürt, Sünni Arap ve Şii Arap üçlemesi (etnik ve mezhepsel siyaset ikilemesi de denilebilir) yerini bu faktörlerin dışında yeni sürece bırakmaya başladı.

Iraklı kimliğinin yeniden yapılanmasının diğer bir kısmı da biçim değiştirmeye başladı. Iraklılık, Saddam Hüseyin döneminde olduğu gibi Sünnicilik ya da Baasçılıkla eşdeğer tutuluyor olmaktan çıktı. Geçmişte de Iraklılığın toplumsal kimlik anlamında yukarıdaki tanımlamalarla sınırlı tutulması doğru değildi. Fakat siyasal kimlik açısından bakıldığında 2003 öncesi Iraklılık kavramı büyük ölçüde yukarıdaki iki olguya işaret ediyordu. İşgalden sonra ise Iraklı denilince akla dini/mezhebi duyguları güçlü olan bir Arap toplumu gelmeye başladı. Aslında Irak siyasi tarihinde din ve politika hep iç içe olmuştu. Basçıların hakim olduğu dönem din siyaset ilişkisinde tam bir ayrılık olduğu söylenemez. Elbette, bu Irak’taki Sünni ve Şii Araplar açısından aynı biçimde olmamıştır. Özellikle Şii Araplar geçmişte dini kökenden gelmeyen birçok hareketin belkemiğini oluşturmuşlardı. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Irak’ta komunist, Baasçı ve liberal hareketlerin pek çok sembol olmuş ismi Şii kökenliydi. Fakat işgalden sonra Şii Arapların oluşturduğu siyasi hareketler ya da partiler Davacı, Sadrcı, Bedirci, Hekimci vs. olarak ayrılmaya başladı. Iraklı Şii Araplar arasında laik milliyetçi bir grup ile çıkarlarını yerel düzeyde tanımlayan büyük aşiret örgütlenmeleri olduğu inkar edilemez bir gerçeklik olsa da bu durum Iraklı Şiilerin siyasi hareketlerinin çoğunun İslamcı partilerden oluştuğu gerçeğini değiştirmemektedir.

Sünni Araplar ise kimlik bağlamında ikiye bölündü: Kürt karşıtı Sünni Araplar ve Şii karşıtı Sünni Araplar. Bu kimlik tanımlaması büyük ölçüde Sünni Arapların yaşadıkları coğrafyaya ve yerel çıkarlarına göre değişkenlik göstermektedir. Bazı dönemlerde Sünni Arapların büyük bir kısmı Şii Araplar ile Kürtler arasındaki ortaklığı temel siyasi tehlike olarak gördü. Fakat sosyo-politik kimliğin yeniden şekillenmesinde gruplar için hangi tehlike daha yakından hissediliyorsa onun daha ağır bastığı bir dönem başladı. Tutunabildikleri yegane kavram Iraklılık olan bu topluluğun kendisini tanımlayabileceği tek gerçekçi tutunumu, Irak ülkesi üzerinden topraksalcı bir kimlik tanımlaması oldu. İşgale, onun kurumlarına, yabancı ülkelerin Irak’taki etkilerine, etnik ve mezhepçi siyaset yapma biçimine ve hatta adem-i merkeziyetçiliğe karşı olarak doğan Sünni Arapların siyasal söylemi bu nedenle Iraklılık üzerinden yürütülmeye çalışıldı. (Sünni Arap Bloğu’nun isminin El Irakiye olması bu noktada son derece anlamlı görünmektedir.) Fakat yukarıda sayılan yaklaşımları kapsayan geniş bir hareket olması onu ilk ciddi koalisyon denemesinde seçimi kazanmaya götürürken seçimden sonra ilk ve en ciddi parçalanmaları yaşayan siyasi grup olması kırılganlığını ortaya çıkardı. Sünni Arapların kimlik tanımlamasında yaşadığı sorunlar ve kendi içlerindeki sorunları aşamamaları siyasi parçalanmışlıkların temelini oluşturdu.

Yukarıdaki üç olgunun sonunda dördüncüyü tetiklediği söylenebilir. 2003-2010 yılları arasında Irak’taki siyasal düzenin ana ekseni bir süre şimdi ele alacağımız olgunun ortaya çıkmaya başlamasının en önemli nedeni olarak görülebilir. İşgal sonrası siyasal düzenin ürettiği tüm düzlemlerdeki çatışmalar ve güç mücadelesi ülkenin siyasal yapısını biraz da anakronik bir biçimde geçmişteki temel ikilemiyle yeniden yüzleşmeye doğru itmeye başlamıştır. Bu ikilem merkeziyetçilik vs. adem-i merkeziyetçilik ya da “ulusal” çıkarlar vs. yerel çıkarlar arasındaki rekabetin Irak siyasetinin temel sorunsalı olmasıdır. Musul, Bağdat ve Basra Vilayetleri’nin bir araya getirilmesiyle geçmişte olmayan bir devletin kurgulanmasıyla başlayan bu sorunsal, Irak tarihinde en bilinen örnekleriyle İngiliz işgaline karşı Şii ayaklanması ve Bağdat’a karşı Kürt ayaklanmaları biçiminde ortaya çıkmıştır. 1958 Devrimi’nden sonra da hiçbir zaman önemini yitirmeyen bu ikilem, tam olarak aşılamamış, işgalden sonra merkezi yönetimin çökmesiyle yeni bir aşamaya girmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi, hükümetler zayıf olduğu ve güçlü bir parti ya da lider tüm Irak’ın kontrolünü elde etmeye çalışmadığı sürece işgalden sonra Irak siyasal sisteminin temel öğesi olan siyasetin etnik ve mezhepsel düzlemde örgütlenmesi, ABD’nin Bağdat’a girmesiyle birlikte yıktığı merkeziyetçi yönetimin veya eğilimlerin yeniden güçlenmesini engelliyordu. Oysa, merkeziyetçi ve çoğunluğa oynayabilecek güçlü bir Şii liderin belirginleşmesi (halihazırda bu Nuri Maliki olmaktadır) merkeziyetçilik ile adem-i merkeziyetçilik arasındaki mücadelede ibrenin yönünü değiştirmeye başlamıştır. Maliki’nin neden ve nasıl güçlendiği dikkate alınacak olursa aslında bu değişim süreci daha rahat izlenebilir. Maliki’yi güçlendiren faktörler; doğru zamanda doğru adamlara odaklanması; yerel güçleri yanına almaya çalışması; başlangıçtaki zayıf konumu nedeniyle diğerleri tarafından büyük bir tehdit olarak görülmezken birbirleriyle mücadele eden güçler arasından sıyrılması; petrole dayalı ekonomik yapıda her türlü gelirin kontrolünün devletin elinde olmasından sağladığı avantaj; bürokrasiye çok iyi yayılması olarak sıralanabilir.

Maliki’nin güçlenmesi aslında Irak’ta mücadelenin daha fazla merkeziyetçilik – adem-i merkeziyetçilik ikilemine kaymasıyla bir neden sonuç ilişkisi içermektedir. Örneğin 2009 Vilayet Meclisi seçimi ve 2010 Parlamento seçiminde en çok öne çıkan faktörlerin başında merkeziyetçiliği temel alan söyleme sahip liste ya da ittifakların galip gelmesi görülmekteydi. 2008 yılının ortalarından itibaren hissedilmeye başlayan bu eğilim iki tartışmayı beraberinde getirdi. Merkeziyetçiliği kimler istiyor ve Maliki otoriterleşiyor mu? Zayıf olduğu için başbakanlık koltuğuna oturabilen Maliki iktidara geldikten sonra sistem içindeki gücünü yavaş yavaş artırdı. Maliki’nin temel isteği tek bir cümlede özetlenebilir: Tüm Irak’ı kontrol altına almak. Bu amacına ulaşmak için de Maliki’nin her türlü aracı kullanmaya hazır olduğuna defalarca şahit olundu.

2006’da Maliki başbakan olduğunda devlet otoritesinin çöktüğü, güvenlik sorununun doruğa çıktığı, doğru dürüst petrol üretemediği, elde edilen gelirin nereye gittiğinin belli olmadığı bir ortamda farklı nedenlerle de olsa hem bölge ülkeleri hem de Iraklı aktörlerin büyük bir kısmı (Kürtler ve IİYK dışında) ülkede merkeziyetçiliği güçlendirecek politikaları desteklemekteydi. Hatta bu sürece en güçlü muhalefeti sergileyebilecek olan Kürtler dahi, Maliki onlara yönelmediği ve kazanımlarına zarar vermediği sürece bu merkeziyetçilik girişimine çok büyük bir karşı çıkış sergilememişti. Fakat Maliki’nin her türlü yönteme başvurması ve Ortadoğu’da başlayan değişim süreci Maliki’ye hem bölge ülkelerinin çoğunun hem de Iraklı aktörlerin önemli bir kısmının bakışını kökten değiştirdi. Maliki, merkezi yönetimi güçlendirmek için şu yöntemlere başvurdu: ABD’nin hükümete sorun çıkartan tüm silahlı grupları etkisiz hale getirmesine destek verdi. Sünni-Şii ayrımı gözetmeksizin devlet otoritesine karşı çıkan taraflara yönelik yoğun bir şiddet kullandı. Örneğin, Irak’ın Oğullarına ve Sahva’ya destek verdi. El Kaide, Baasçılar ve Mehdi Ordusu’nu temizlemeye kalkıştı. Dini mercilerin desteğini almaya çalıştı, alamadığı durumlarda pratik davrandı ve onlarla çatışmaya girmedi. Petrol üretimini tekeline almaya çalıştı. Örneğin tüm eleştirilere rağmen Şehristani’den vazgeçmedi. Herkese karşı herkesle dönemsel ittifaklar yaptı. Diğer aktörler arasındaki her türlü rekabetten kendisine bir müttefik çıkarmaya çalıştı. Herkese söz verdi, kimseye verdiği sözü tutmadı. Devlet içinde diğer partilerin etkinliğini kırdı. Kritik noktaları kontrol etmeye çalıştı. ABD’nin çekilmesine paralel olarak tüm güvenlik birimlerini tekelleştirdi ve kendisine ülke çapında bir ağ kurdu. Yerel siyasetteki anlaşmazlıkları değerlendirdi. Ulusal hükümetten destek verme yoluyla tarafları birbirine düşürdü. Gerektiği zaman gerginliğin tonunu düşürdü. ABD ve İran’ın desteğini her zaman bir arada almayı başardı. Her ikisine de belli bir mesafede (ilginç bir biçimde ikisine de yakın) durdu.

Bütün bu süreç Maliki’yi öyle bir konuma getirdi ki; Maliki’nin adı otoriter bir merkezileşme süreciyle eşanlamlı olarak anılmaya başlandı. Bu durum, ABD’nin çekilmesiyle daha da belirginleşti. 2008-2012 yılları arasında Maliki sürekli olarak ve tüm siyasi partiler tarafından eleştirildi. Fakat ironik olan şey ise bugün onu devirmeye çalışanların zamanında onu koltuğa oturtanlar olmasıdır. Tüm siyasi partileri bezdirse de Irak’taki siyasi denge ya da dengesizlik daha iyi bir tercihi en azından verili parlamento dengeleri açısından mümkün kılmadığından şu anda Maliki karşıtı grupların amacı onu devirmeye değil ancak daha ileri gitmesini engellemeye dönük hale gelmeye başlamıştır.

Maliki’nin yukarıda aktarılan süreçteki en başarılı politikası Irak siyasetinin tarihsel dinamiklerine bakıldığında rahatlıkla görülebilen bir faktörü akıllıca kullanmak oldu. Bu, yerel çıkarları kullanarak rakip hareketlerde bölünmeyi körüklemek ve merkezi hükümete (yani kendisine) mecbur hale getirmektir. Bu sadece Nuri Maliki’nin ya da Dava Partisi’nin oynadığı bir koz olmamıştır. Geçmişte de Irak’ı yöneten birçok tecrübeli siyasetçi bu yolu denemiş ve pek çoğunda başarılı olmuştur. Gelinen noktada; Sünni Araplar arasında merkezi hükümete sırtını dayayarak yerel çıkarlarını korumak isteyenler (Musul’da Hadba’dan kopanlar, Kerkük’te önemli Sünni Arap aşiretleri, Anbar’da Sahva’yı oluşturan aşiretlerin bir kısmı vs.) Şiiler arasındaki güç mücadelesinde rakibine üstünlük sağlamaya çalışanlar (Sadr Hareketine karşı Asaib el Hak, IİYK’ye karşı Bedr Örgütü), Kürtler arasında henüz büyük bir kırılma olmasa da IKB içinde KDP’nin gücünün artmasından rahatsız olan partiler hatta Türkmenler arasında siyasette beklediklerini bulamayanlar Maliki ile iyi ilişki içindeler, hatta onu ciddi olarak destekliyorlar. Bu durum, Irak’ta gün geçtikçe kimlik merkezli ya da etnik-mezhepsel çizgideki siyaset düzleminden merkeziyetçilik adem-i merkeziyetçilik eksenli siyaset yapılmaya doğru gidilmesine neden olmaktadır.

Yeni Siyasal İlişki Biçiminin Somut Göstergesi Olarak Hükümet Krizi

Yeni siyasal ilişki biçiminin en somut göstergelerini son dönemde Mesut Barzani ile Nuri Maliki arasında cereyan eden tartışmalarda ve Maliki karşıtı cephenin bir araya gelme çabasında görmek mümkündür. Hükümetin kurulması sürecinde önemli bir rol oynayan Barzani’nin son birkaç aylık süreçte Maliki’ye karşı açık bir tavır aldığı görülmektedir. Barzani ile Maliki arasındaki tartışmanın kökeni hükümetin kurulmasında verilen sözlerin tutulmamasından çok IKB ile merkezi hükümet arasındaki sorunlara ilişkindir. Fakat Barzani, Bağdat ile geçmişte yaşadığı sürtüşmelerin tersine Irak’ın içindeki siyasi denklemleri de dikkate alarak daha geniş bir cephe oluşturmaya çalışmaktadır. Nitekim son dönemdeki en büyük kazanımı, Sünni Arapların bir kısmına ek olarak Maliki’nin Şii Araplar arasındaki en önemli rakibi olan Mukteda Sadr ile de pek çok ortak noktayı paylaşmaya başlamasıdır. Bu çerçevede 2011 yılının Aralık ayından itibaren Maliki’ye yönelik eleştirilerde Mesut Barzani ve Irakiye liderlerine Mukteda Sadr’ın da eklendiği görülmektedir. Mesut Barzani’nin son dönemde Irakiye ile ortak hareket ederek Irak Başbakanı Nuri El- Maliki’yi düşürme çabasının son halkası Mukteda Sadr’ın Erbil’i ziyareti olmuştur. Erbil’de gerçekleşen toplantının ardından gerek yerel gerekse uluslararası basında bu toplantıda Maliki hükümetinin devrilmesi için önemli adımlar atıldığı ve tarafların öncelikle Maliki’ye baskı yapmak konusunda anlaştıkları, bu anlaşmanın uzun vadede daha açık bir siyasi çatışmanın temeli olabileceğinin altı çizilmiştir. Son dönemde yapılan açıklamalar ve görüşmeler ise bu sözbirliğinin güven oylaması yoluyla hükümeti değiştirmeye dönüşebileceği senaryosu üzerinde tartışmalar yaratmaktadır. Bu noktadan itibaren yukarıda çizilmeye çalışılan çerçevede mevcut siyasi gelişmeler ele alınmaya çalışılacaktır. Bu ele alış, sisteme sonradan dahil olmasına rağmen dönüşümden en çok etkilenen koalisyon olan Irakiye’ye odaklanacak olmasına rağmen analiz ve örnekler Irakiye ile sınırlı tutulmayacaktır.

Bir önceki bölümde aktarılmaya çalışılan dönüşüm süreci çerçevesinde Irak’ta siyasi dengelerde farklılaşmalar meydana gelmektedir. Bu süreç şöyle özetlenebilir: 2009 yılının sonlarından itibaren şekillenmeye başlayan siyasi ittifaklar, 2010’daki genel seçimle birlikte belirgin bir hal almıştı. Buna göre, Şii Araplar Irak Ulusal İttifakı ve Hukuk Devleti Koalisyonu arasında ikiye bölünürken, Sünni Arap aşiretleri, Irak milliyetçileri, eski Baasçılar ve Türkmenler El Irakiye çatısı altında toplanmışlardı. Kürtler ise birkaç gruba bölünmelerine rağmen KDP ve KYB’nin Kürdistan İttifakı çerçevesinde biraraya gelmesiyle ana eksenlerini korumuşlardı.

Seçim sonuçlarının ve bölge ülkelerinin (ABD dahil) dayatmasıyla bir ulusal birlik hükümeti kurulmuştur. Bu süreçte, seçime ayrı giren Şii partileri Ulusal İttifak adı altında birleşirken, bakanlık ve diğer görevlerin dağılımına ilişkin pazarlıklar nedeniyle El Irakiye’de kopmalar başlamıştır. Hükümetin kurulduğu 2010 yılının Aralık ayından bu yana Irak siyasetindeki dengelerde ciddi değişiklikler meydana gelmiştir. Bu değişikliğin en önemli aktörü El Irakiye olmuştur. Seçim öncesinde en geniş koalisyonu oluşturan ve seçimden birinci çıkan bu liste yavaş yavaş dağılmaya başlamıştır. Başlangıçta verilen ya da verilmeyen bakanlıklar yüzünden doğan anlaşmazlıklara bağlı olarak başlayan parçalanma Beyaz Irakiye adlı grubu ortaya çıkarmıştır. Milletvekili sayıları 10’u bulmayan bu grup, meclis aritmetiği nedeniyle kritik bir rol oynamaya başlamıştır. Fakat asıl parçalanma son birkaç ayda yaşanmıştır. Bu parçalanmanın nedenleri El Irakiye liderliği içindeki fikir ayrılıkları, görev dağılımından memnun olmayanların sayısının her geçen gün artması ve yerel siyasetteki beklentilerini karşılayabilmek için merkezi hükümet ile işbirliği yapan milletvekillerinin ya da grupların sayısının artmasıdır.

Kuruluşu itibarıyla Irak’ta otoriter bir rejimi dengelemeyi hedefleyen kitlelerin biraraya gelmesiyle oluşan El Irakiye’nin önde gelen simaları bir türlü gerçek bir uyum sergileyememiştir. Hükümetin kuruluşu sürecinde listenin başı olan Eyad Allavi için oluşturulması planlanan makamın kurulması sürekli olarak ertelenmiştir. Buna karşılık Meclis Başkanlığı, Maliye Bakanlığı, Başbakan Yardımcılığı ve Cumhurbaşkanı Yardımcılığı’nı alan diğer El Irakiye liderleri, Allavi’nin konumu hakkındaki uzatmalara gerçekçi bir destek vermemiştir. Irakiye içindeki liderliğin uyumsuzluğuna ilişkin diğer bir örnek de Tarık Haşimi ve Salih Mutlak hakkındaki suçlamalarda görülmüştür. Tarık Haşimi’ye yönelik terörizme destek verdiği suçlamalarına El Irakiye liderleri başlangıçta karşı çıksa da hükümeti boykot dahil tüm silahlarını etkili bir biçimde uygulayamamıştır. Hatta, El Irakiye, hükümeti ve parlamentoyu boykot ederken bazı bakanları ve milletvekilleri bu boykotu kırmışlardır. Haşimi’ye yönelik suçlamalar devam ederken, Mutlak ile Maliki arasında da bir kriz yaşanmış daha sonra Mutlak’ın sessiz bir tavır izlemesiyle birlikte krizin ateşi çabuk sönmüştür. Özetle, Irakiye liderleri kriz zamanlarında birbirinin arkasında durmamış ve üyelerinin güvenini ve üzerindeki kontrolünü yitirmeye başlamıştır.

Öte yandan son birkaç ayda çok daha güçlenen bir dinamik bulunmaktadır. Bu dinamik, Irak’ın kuzey bölgelerinde merkezi hükümet ile Irak Kürt Bölgesel Hükümeti arasındaki siyasal çatışmanın El Irakiye içinde bir parçalanmayı tetiklemesidir. El Irakiye listesini biraraya getiren unsurlardan birisi Bağdat’taki Şii Arap yönetimini dengelemeye çalışmaksa bir diğeri de kendilerine yakın bölgelerde IKB’ye karşı güç birliği yapmak olmuştur. Nitekim 2009’da Musul’da Hadba Koalisyonu’nun oluşmasıyla en belirgin halini alan bu süreç parlamento seçiminde Irakiye çatısı altında bir ittifaka dönüşmüştür. Böylece Musul, Selahattin, Kerkük ve Diyala kentlerindeki Sünni Araplar, IKB’nin kendi vilayetlerindeki siyasal üstünlük elde etme çabalarına karşı güç birliği yapmışlardır. Bu vilayetlerdeki Sünni Araplar, Maliki’nin Bağdat’taki, IKB’nin yerel düzeydeki otoritesine karşı muhalefet etmişlerdir. Ancak, Irakiye içinde bir grup Maliki’nin artan otoritesi karşısında Kürtler ile işbirliğine yapmaya başlarken, yerel çıkarları daha ağır basan gruplar tersine Kürtlerin karşısında Maliki’ye yanaşmaya başlamışlardır. Bu yeni ve önemli değişimin örnekleri yukarıda sayılan tüm vilayetlerde görülmeye başlamıştır. Irakiye’nin en önemli bileşenlerinden olan Musul merkezi Hadba Listesi, Musul Valisi Etil Nuceyfi’nin (aynı zamanda Irak Parlamentosu Başkanı Usame Nuceyfi’nin) IKB ile anlaşarak sorunları çözme yoluna gitmesiyle parçalanmıştır. Son birkaç ay içinde Hadba Listesi’nin pek çok önemli ismi listeden ayrılmış ve bu oluşum neredeyse yarı yarıya güç kaybetmiştir. Hadba’dan ayrılan siyasetçilerin büyük bir kısmı IKB’ye karşı bir denge unsuru olarak merkezi hükümet ile ittifak kurma arayışına girmiştir. Böylece Musul’daki güç dengesinden son derece önemli bir değişim süreci başlamıştır. Selahattin’de ise Eyad Allavi’ye yakın olan (Vifak Grubu) kişilerin çoğunlukta olduğu Vilayet Meclisi’ndeki ittifak bu vilayetin kendisini federal bölge ilan etmesinden sonra parçalanmıştır. Vilayet Meclisi’nin 24 üyesinin 20’si federal bölge projesine destek verirken, bugün üyelerin neredeyse yarısı bu fikre karşı çıkmaktadır. Salih Mutlak’a yakın kişiler sessizliğe bürünmüşken, Allavi’ye yakın siyasetçilerin çoğu Beyaz Irakiye ya da Maliki’ye destek vermektedir. Önceleri etkisi sadece Selahattin Vilayeti’nin güneyindeki Şii Arapların çoğunlukta olduğu iki ilçe ile sınırlı olan Maliki’nin bu vilayetteki etkisinin gittikçe arttığı görülmektedir. Diyala’da ise Maliki ile IKB’nin Hanekin ve civarı üzerinde başlayan çatışması yeni güç dengeleri üretmektedir. Son olarak belirtilmesi gereken vilayet ise Kerkük’tür. 2010 seçiminde Irakiye Listesi’nin belkemiğini oluşturan Sünni Araplar, Irakiye’nin IKB ile yakınlaşması sonucunda açıkça Maliki’ye meyletmeye başlamıştır. Kerkük milletvekili iken Eğitim Bakanı olan Muhammet Tamim ve halen Kerkük milletvekili olan Ömer Cuburi gibi (her ikisi de Kerkük’teki en büyük ve güçlü Arap aşireti olan Cuburilerdendir) gibi isimler açıkça Irak Başbakanı Nuri El Maliki ile çok yakın ilişkiler geliştirmiştir. Siyasi tavırlarından ve söylemlerinden anlaşıldığı kadarıyla Kerkük’teki diğer Arap aşiretlerinin en önemlileri (Ubeydi ve Hamdaniler gibi) de aynı yolu izler görünmektedir. Özetle, Irakiye’yi oluşturan koalisyonun çatırdamaya başladığı ve Maliki’nin bu gruptan ayrılan parçaları kendisine hem parlamentoda hem de siyasi söyleminde bir kalkan olarak kullandığı görülmektedir.

Sonuç

Çalışmanın başında geniş olarak özetlenen Irak’ın yakın dönemde yaşadığı siyasal dönüşüm daha önce de belirtildiği gibi tamamlanmış bir süreç değildir. Henüz ilk işaretleri gelmekle birlikte, siyasi ittifaklarda büyük değişiklikler olduğu gözlemlenebilmektedir. İrili ufaklı tüm ittifakları etkileyecek olan bu değişiklikler artık Sünni Şii ya da Arap-Kürt şeklinde bir siyasi örgütlenmenin önemli ölçüde zayıfladığı anlamına gelebilir. Irak’ta siyaset kısa bir süre sonra normalleşmeye ve çatışmaları bir kenara koymaya çalışacaktır. Fakat ülkenin mevcut yapısal sorunlarına gerçekçi çözümler üretilmediği sürece yapılan tüm toplantılar sonuçsuz kalmaktadır. Yukarıda aktarılan detaylardan da anlaşılabileceği gibi Irak’ta Maliki hükümetinin devrilmesi ve yeni bir hükümetin kurulması çabaları vardır. Fakat bu süreci başlatacak olan partinin Irak içinde tüm taraflarla iyi geçinmesi gerekmektedir. Halihazırda meclis aritmetiği Maliki’yi korumaktadır. Ancak, Maliki hükümetinin sonunu getirebilecek çabaların salt salon oyunu değil, merkezileşme – adem-i merkezileşme boyutunda gerçekleşmesi gerekmektedir.

Bir Suriye Muhasebesi


Milletlerarası alanda siyasi ve insani yönleri itibariyle güçlü şekilde akis bulan Suriye’deki hükümet ile “muhalefet” arasında cereyan eden silahlı çatışmalar, bu ülkenin sınır komşusu ve asırlardır ortak bir tarihi ve kültürü paylaşmış olan Türkiye’yi yakından ilgilendirmiştir. Bir buçuk yıldır devam eden bu çatışmalara devletin çok yakın ilgisinin adeta yemin etmişçesine sürdüğü, buna karşın son günlerde yapılan anketlere bakılacak olunursa halkımızın ilgisinin ise azalmakta olduğu ve bunlardan çok önemli bir bölümünün de Türkiye’nin bu çatışmalara fiilen taraf olmamasından yana bulunduğu görülmektedir.

Türkiye’nin coğrafyasına dayalı politik ve stratejik konumuna ve Suriye ile paylaştığı tarihi ve kültürel değerlere bakıldığında devletimizin göstermiş olduğu ilgiyi tabii karşılamak gerekecektir. Ayrıca Türkiye, bu coğrafyada iddia sahibi olacaksa (hegemon) öteden beri olageldiği gibi bölge sorunlarına “karışmayalım-bulaşmayalım” gibilerden bir konumda durmamasını da işin tabiatı icabı saymak gerekmektedir. Aksi halde Türkiye kendisi de bölgede başkalarının oyununda piyon olma, eninde sonunda da bizatihi kendi varlığının dahi derdine düşme durumundan kurtulamayacaktır. Bunu yakın tarihte ve tekraren görmüş bulunmaktayız. Kaldı ki, okyanusların ötesinden yedeğinde de Avrupa olmak üzere gelerek bölgemiz üzerinde başkalarıyla egemenlik mücadelesine giren, buraları idareye soyunanların var olduğu bir yerde, Türkiye’nin o doğrultuda siyasetler ve eğilimler göstermesi, milli varlığını daha üst seviyelere taşımak hatta benliğini korumak için kaçılmazdır.

Yeter ki bu ülküye yüksek milli güdülerle, o doğrultuda ve ayaklar sağlam yere basılarak yürünsün. Suriye sorununa ilişkin olarak bunun da koşulu, o ülke bakımından yaratılan “hükümet/muhalefet” şeklindeki inatlaşmanın tarafı olmaktan kaçınılması ve sonuçta mutlaka meşruiyet zemininden hareket edilmesinden geçecektir. Meşruiyetten kastımız da, ister beğenelim ister beğenmeyelim Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) çerçevesindeki belirlemelerdir. Nitekim BMGK’nin oluşum tarzının, karar alma usûl ve esaslarının ve bu kararların uygulanmasının kıyasıya eleştirilmesi pekala mümkün olmasına rağmen, bunların tamamen ötesine geçen yönelimlerin getireceği durumlar ise özlenecek şeyler de değildir . Kötü de olsa kuralın “kuralsızlık” olmasının, daha kötü durumları davet etmesi beklenecektir.

Demek ki, milletlerarası alana taşma eğilimi gösteren ya da taşan sorunlara yaklaşımlarda konuya müstakil olarak insani mülahazalara ve demokratik ilkelere saygı noktasından hareketle yaklaşılması ya da “güvenliğin bölünmezliği” gibi ilkeler açısından değerlendirilmesi, milletlerarası barış ve güvenliğin idamesi bakımından olan BM Şartı’nın sübjektif bir değerlendirilmesinden ibaret bir yanlış tutumdan ileri gidemeyecektir.

Suriye’de ortaya çıkan durumlara bu temel değerler ışığında yaklaşacak olursak Türkiye bakımından şu sonuçlara ulaşılacaktır:

Suriye’deki çatışmalar ve can kayıpları konusu BMGK platformuna Şubat 2012 başlarında gelmiş ve Rusya ve Çin’in başını çektiği muhalefet nedeniyle buradan bir karar çıkmamıştır. Şubat ortalarında ise Arap Ligi’nin başını çektiği benzer içerikli bir karar sureti bu defa BM Genel Kurulu’na getirilmiş ve oradan geniş çoğunluklu bir tavsiye kararı çıkmıştır. Bu çerçevede; insan hakları ve demokratik düzen talepleri öne çıkarılmıştır. Hükümet kuvvetlerinin adeta silah bırakarak çatışmaların olduğu yerlerden kuvvetlerini geri çekmeleri, Beşar Esad’ın görevini yardımcısına bırakması ve böylece oluşacak yeni Hükümetin muhalefetle müzakerelere girerek çözüme yönelmesi istenmiştir. Söz konusu çalışmalar sırasında yapılan muhalefette ise, Suriye’nin iç işlerine karışılmaması ilkesinden hareketle, Suriye’deki idarenin dışarıdan değil de Suriye halkı tarafından kurulması öne sürmüştür. Suriye’de de Libya usulü bir oldu bitti istendiğine, buna izin verilmeyeceğine dikkat çekmiştir.

Suriye konusunda BMGK çerçevesinde yapılan çalışmalar sonucunda ortaya çıkan uzlaşı ile nihayet, 14 Nisan tarihli 2042(2012) sayılı bir karar ve onun ekini oluşturan “Özel Temsilciye” (Kofi Annan) verilen 6 maddelik görev talimatı oluşturulabilmiştir. Kararda esas itibariyle; Suriye’de soruna taraf olarak “Muhalefet” ve “Suriye Hükümeti yani iktidarın” belirlendiği görülmektedir. Bunların, diyalog yoluyla çözüm için biri diğerinden daha fazla sorumlu tutulmaksızın bir araya getirilmeleri öngörülmektedir. B. Esad da “Hükümetten” ayrı tutulmamaktadır, yani soruna “Hükümet kanadından” kimin muhatap alınıp alınmayacağı BMGK kararı dışında kalmıştır. Sonuçta, Özel Temsilci K.Annan da B.Esad’a muhatap olmuştur. Kaldı ki, Rusya da ayrıca “muhalefetle” temas halindedir. 21 Nisan tarih ve 2043(2012) sayılı BMGK kararı da ilkeler itibariyle aynı doğrultudadır. Ancak “Muhalefet” bu konuda Esad’ın dışlanması şartını ileri sürmekte direnmeye devam etmiştir.

Türkiye bu aşamalarda, aktif şekilde açıktan açığa ve en önde olarak Suriye’ye yapılmak istenen müdahalelerin desteğinde olmuş, B.Esad’ın iktidardan çekilmesi gereğinin altını çizmiş ve Suriye’deki feci durumun taraflarından biri olan muhalefet ile beraber B.Esad’a karşı cepheleşmiştir. O kadar ki, ortada bunu haklı gösterecek bir BMGK kararı da olmaksızın B.Esad’a karşı ve pür hiddet “muhalefet” örgütlemeye, onları derleyip toparlamaya soyunmuştur. Üstelik bunu Rusya’nın ve İran’ın muhalefetine karşın ve Batı’dan da ileriye dönük herhangi bir güvence ya da maddi desteğin ucu dahi görünmeden yapmaktadır.

Oysa Türkiye Amerika ya da Avrupa’nın durumunda değildir. Suriye ile hem hudut olması yanında buraya ilişkin büyük ve geniş bir jeopolitik/stratejik alanda da paylaşımları bulunmaktadır. Bu kapsamda Türkiye’nin; Batı tezlerine karşı haklı ya da haksız dahi olsa iddiaları bulunan Rusya, İran, Çin ile paylaştığı çok önemli stratejik hesaplar vardır. Ayrıca, Irak’a ilişkin olarak da bizatihi kendi hassasiyetleri (Barzani-Bağdat ve PKK) bulunmaktadır. Konumuza bağlı olarak bu son noktanın ucunu biraz açmakta fayda vardır.

Türkiye’nin, kuruluşundan beri temelde bir Bağdat merkezli Irak siyasetleri, diğer bir ifade ile Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması stratejisi bulunmaktadır. Ancak yaklaşık 2007’den itibaren olan son beş yıla, bakıldığında Türkiye’nin bu ananevi siyasetleri terk etmeye başladığı, Kuzey Irak’a, Barzani’ye yönelik tutumlarda köklü değişimlere yer verilmeye başlandığı görülmektedir. Bu durum ilk başlarda, Türkiye’nin terörle mücadele konusunda Amerika ile varılan “ortak mücadele” kapsamında Barzani’nin de katkısının sağlanmasına, ayrıca Kuzey Irak’ın kalkınmasına katkı suretiyle Güney ve Doğu illerimizin ekonomisine canlılık sağlanması hesaplarına hamledilmiştir. Bu takdimler içinde terörle mücadelede Amerika’ya ve Barzani’ye hamledilenlerin akıbetini biliyor, görüyoruz. Derde deva bulunamamıştır, terörle mücadele konusunda “sel gitmiş kum kalmıştır” ; “Kürtçülük” sendromuna Barzani “ışığı” yanında terörün daha da azması, stratejik hedefi genişletmesi, Barzani’nin Suriye’ye de el atması, ve terörle mücadelede Amerika ile yeni “mekanizma” arayışları. Bu kapsamda, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti oluşumuna karşı “artık Türkiye’nin elinde kalmış bulunan son koz” olan Bağdat faktörü de, Türkiye’nin bu Suriye tutumları sayesinde böylece elden kayıp gitmektedir. Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devletinin Türkiye’ye bir ekonomik kapı, bir müttefik değil de, tüm bölge Kürtlerinin ışığı, bu arada PKK’nın daha sağlam dayanağı olacağını ve eninde sonunda Türkiye’nin bütünlüğüne el atılmasına yolunu açacağını hiç mi göremiyoruz. İpin ucunun bir yerden sonra yakalanabilineceği mi sanılmaktadır. Bu beceri tamamen yanlış Şam ve Erbil siyasetlerimiz sonucudur. Gerçekten, Tahran ile Bağdat’ın mezhep birliği içinde hareket ettiklerini ya da tabii ortak olduklarını söyleyebilmek de mümkün değildir. İran-Irak harbi sırasında Irak Şii’si ile İran Şii’sinin kıyasıya çarpıştıkları, aslında Nejef ve Kerbela Şii’sinin millici olduğu bilinmektedir. İşin acı tarafı tüm bu beceriksizlikler/basiretsizlikler demokrasi ve insan hakları adına olmaktadır ve Türkiye ayrıca da Suriye üstünden olan yaklaşık 11 milyar dolarlık ticaretini kendi eliyle kapatmıştır.

Diğer yandan Ankara’nın, Suriye’ye karşı yapılan bu çok tehlikeli hamlenin güvenliğimize olumsuz etkilerinin ileri sürmesi de yersizdir. Gerçekten, bu bölge ile Avrupa Güvenlik ve İşbirliği (CSCE&OSCE) ya da NATO devletleri güvenliği koşullarının Orta Doğu için yaygınlaştırılamayacağı açıktır. Helsinki Nihai Senedi, geçirilen deneyimlere dayanarak Avrupa güvenliğinin o bölgedeki her ülke güvenliğinin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğunu, bu bakımdan işbirliğinin kaçınılmazlığını vurgulamaktadır. Bu husus 1990 Paris Şartı,1995 Avrupa Güvenlik Şartı ve 2003 Maastricht Anlaşması ile de 21. yüzyıl öngörülerek belirlenmektedir. NATO’nun işleyişi de 4, 5 ve 6.cı maddeler esas alınarak üye ülkelerin güvenliğinin bölünmezliği ilkesine dayandığını biliyoruz.

NATO çerçevesindeki “güvenliğin bölünmezliği” ilkesi hakkındaki düzenlemelerin nasıl işleyeceğini ittifak statüsünden ve Suriye konusundaki İttifak tutumlarından görmek mümkündür. Özünde 4. madde, üyeler tarafından kendilerinin toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve güvenliğinin tehdit altında olduğunu değerlendirdiği takdirde NATO içi danışmalarda bulunulmasına dairdir. Dördüncü madde Türkiye tarafından iki defa işletilmiştir. Birincisi 2003 Körfez Harbi sırasındadır, ikincisi de Türk savaş uçağının Suriye karasularında vurulması olayıdır. NATO Konseyi uçak düşürülmesi olayında Türkiye’ye sıcak ve moral veren beyanlarla yetinmiştir.

5. madde, üyelerden biri ya da birkaçı saldırıya uğradığı takdirde bu saldırı hepsine yapılmışçasına, silahlı kuvvet kullanılması dahil mukabelede bulunulacağını öngörmektedir. 5. maddenin uygulanması ayrıca istişarelere bağlı bir husustur. Diğer bir ifade ile bütün üyelerin kol kola girip saldırgana karşı harp etmesi gibi bir otomasyon olmadığı gibi, üyelerin saldırganı örneğin kınamakla yetinmek gibi bir durumu da söz konusudur. 6. madde ise bu esasların işleyişine dair olup konumuz bakımından son derecede önem arz etmektedir. Bu maddenin işlemesi için saldırının NATO ülkeleri hudutları içinde olması gerektiği, uçak ve gemilere vaki saldırıların da aynı esasa bağlı olduğu öngörülmektedir. Türkiye’nin uçağımızın düşürülmesi olayında enini boyunu tartmadan yaptığı başvuru karşısında müttefiklerimizin konuyu 6. madde kapsamında mütalaa ettikleri ve ayrıca da Türkiye’nin Suriye aleyhine açtığı eylemli kampanyaya bulaşmak istenmediği anlaşılmaktadır. Ayrıca duruma B. Esad’ın kurnaz bir şekilde uçağımızın bulunması için işbirliğine girmiş olması da müttefiklerimize o tutumlarında yardımcı olmuştur .

Demek ki, Suriye karşısında öyle ileri geri NATO faktörünü ileri sürmek de bir marifet, bir getiri değildir. Kaldı ki, daha baştan itibaren NATO ve orada da başı çeken Amerika tarafından, Suriye hakkında işlerin o hale dökülmesinin istenmediği apaçık ortadadır. Nitekim NATO Genel Sekreteri Rasmussen daha Şubat 2012 ayında NATO’nun BMGK tarafından sivillerin korunması için Suriye’ye müdahaleye cevaz veren bir karar alması halinde dahi buna niyeti olmadığını söylemiş, daha sonraları Eylül ayında da bir yandan bunu teyit ederken ve Suriye’deki bunalıma “siyasi çözüm bulmanın şart olduğunu” belirtmiştir. Diğer yandan Türkiye’yi korumak ve savunmak için gereken adımları atmaya da hazır olduklarını da söylemiştir. Bu sözleri elbette ki NATO’nun 4, 5, ve 6. maddeleri ışığında okumak ve değerlendirmek gerekmektedir. Diğer yandan NATO’da “patron” olan ABD’nin Dışişleri sözcüleri Nuland ve Ventrel tarafından üst üste Amerika’nın Suriye’ye askeri müdahalelere karşı olduğuna, durumun askerleştirilmemesine dair beyanları olmuştur. Bunları, Türkiye’nin Suriye’ye fiilen müdahale havasına karşı oldukları, Türkiye’yi Suriye’de görmek istemedikleri, tıpkı Irak’taki Kürk politikalarının devamı şeklinde okumak,anlamak gerekir.

Diğer yandan Türkiye’nin düş kırıklıkları bunlardan da ibaret olmamak gerekir. Ankara, önceleri Suriye’den muhtemel bir göçmen akınını ileri sürerek, göçmenlerin akın etmeye başlamasıyla ve son zamanlarda da sayının yüz bine ulaşması üzerine, Suriye topraklarında bu amaçla tampon/korumalı bölgeler kurulması keyfiyetini körüklemiştir. Hatta, gerek bu amaçla ve gerek Irak’ta, Libya’da olduğu gibi Suriye’de de hava kuvvetlerine karşı sivil halkı koruma adına uçuşa yasak bölgeler kurulmasını gündeme sokmaya çalışmıştır. Daha son günlere kadar da boşuna bunun peşinde yanılgıya düşülmüştür. Bir defa, Irak’ta 36. paralelin kuzeyinde ve 32. paralelin güneyinde Kürtler ve Şiiler için kurulan korumalı, uçuşa yasak bölgelerin kurulması meşru bir durum değildir. Bu bölgelerin her ne kadar 688/1991 tarihli BMGK kararına dayanılarak kurulduğu ileri sürülmüşse de aslında bunlar tamamen Amerikan zorbalığına ve Türkiye’nin de önünü arkasını düşünmeden verdiği desteğe dayanmaktadır. Karar bu konuda açık hüküm taşımadığı gibi BM Şartı’nın VII.nci bölümüne de dayanmamaktadır. Nitekim BM Hukuk Bürosu, 1993’te yaptığı açıklamada söz konusu emrivakinin yasal bir dayanağı olmadığını, o zamanki BM Genel Sekreteri BB Ghali de açık şekilde eylemin “gayrı meşru” olduğunu ilan etmiştir.Buna rağmen eylem, Saddam’ı devirmek ve orada Kürt varlığını yaratmak üzere İkinci Körfez Harbi’ne kadar sürmüştür. Diğer yandan, 1999’da yer alan NATO’nun Kosova Harekatı BMGK kararı olmaksızın yapılabilmiştir. Libya’da “ateşkes ve uçuş yasağı” getiren 1973(2011) sayılı GK kararı ise doktrinde ihtilaflıdır. Çin ve Rusya dahil 5 üyenin “çekimser” oyuna karşı kabul edilmiştir. Bu durumu bir kesim, 2 daimi üyenin olumlu oyu olmadığından kararın oluşmadığı şeklinde değerlendirirken, geçersiz sayarken, diğerleri ise veto kullanılmamış olduğunu, kararın geçerli sayılacağını iddia etmiş ve eyleme girişilmiştir. Rusya halen bunu affetmiş değildir.

Bu gerçekler ortada iken ve siyasi koşullar bir yandan Suriye’ye müdahale isteksizliğini bir yandan da kapıların Türkiye’ye kapalı olduğunu gösterirken Türkiye’nin ayrıca husumet çekercesine “ateşkes ve korumalı bölge” üzerinde durmasının anlaşılır tarafı yoktur. Gerçekten, Ağustos 2012 sonunda Londra’da basına açıklama yapan ABD Genelkurmay Başkanı da Suriye’ye karşı alınabilecek bir güvenli bölge oluşturulması ve uçuşa yasak bölge ilanını Amerika’nın taşıyamayacağını (istemediğini) alenen söylemiştir. Türkiye orada istenmemektedir. Bu kadar basit.

Ankara’nın baştan beridir bu konudaki ısrarının, “bilmezlikten gelmek” suretiyle Amerika’nın hala o yöne çekebilineceğine dair boş bir inaçtan mı, yoksa Amerika’nın Suriye konusundaki verdiği gazla beslenmeye devam eden deneyimsiz bir “bilgiçlikten” mi kaynaklandığı bilinmez. Ama gerçek olan şu ki, Amerika ve Avrupa’daki birçok mahfil artık Suriye’deki iç çatışmalarda B.Esad’ın kazanmakta olduğuna işaret etmeye başlamıştır.

Doğrusu, Ankara’nın bu bataktan ve şayet başarabilirse ne kadar zararla çıkacağı merak konusudur.Aksini, düşünmek dahi istemiyorum.

http://www.turksam.org/tr/a2758.html

HARİRİ: HİZBULLAH MİLİTANLARINI SURİYE’YE GÖNDERİYOR


İRAN ANALİZ / Lübnan eski Başbakanı ve el-Müstakbel Hareketi lideri Saad el-Harir Fransız Le Monde Gazetesine verdiği demecinde Hizbullah örgütünün militanlarını gösterileri bastırmak için Esed rejimine destek vermek üzere Suriye’ye gönderdiğini kaydetti.

Le Monde Gazetesine demeç veren el-Müstakbel lideri Hariri şunları söyledi: “Her ne kadar (Hizb) bunu reddetse de bizler Lübnanlıları Suriye’ye gönderdiğinden eminiz.” Diyerek Mart 2011 tarihinden bu yana Suriye halkını katletmek üzere Esed saflarında savaşıp da öldürülen yüzlerce Hizbullah mensubu teröristin varlığına işaret etti.

Fransa’nın müttefiklerini Suriyeli muhaliflere ihtiyaç duydukları şeyleri vermesi noktasında cesaretlendirmesini isteyen Hariri her halükarda muhalefetin kendi güvenli bölgesini kendisinin oluşturduğuna dikkatleri çekti.

Suriye muhaliflere silah desteği verilmesi için uluslararası kamuoyuna da seslenen Hariri el-Ehder İbrahimi’nin görevinin son derece zor olduğunu ifade etti.

Uluslararası ve Arap kamuoyunun Esed’in gitmesi için acele etmesinin Suriye için “iyi” olacağını sözlerine ekledi Hariri.

Lübnan içindeki birçok bağımsız oluşum ve kaynak Suriye’den ülkeye tabutlarla gelen cesetlerin varlığını biliyor. Bunların tamamına yakını Özgür Suriye Ordusu tarafından katliamlarda yer alıp tasfiye edilen teröristlerden oluşuyor. Trafik kazasında veya bir “cihad görevinde” öldüğü iddia edilen Hizb militanları özellikle farklı farklı bölgelerde gömülüyor.

Velayeti Fakih düşüncesine inanan Şiilerden oluşan Hizbullah örgütü elindeki tüm imkanlarını Esed rejimine destek vermek, Suriye halkının katledildiği katliamlarda aktif rol almak ve muhalefeti karalamak için kullanmaya devam ediyor.

STASI-Info – Der Untersuchungsbericht zur Spendenaffäre


STASI-Info – Der Untersuchungsbericht zur Spendenaffre.pdf

Unveiled – The Syria Files by Wikileaks


Julian Assange, investigative partnership organised by WikiLeaks and the data obtained by WikiLeaks.

Bernd Pulch, MA, Publisher and Journalist

Dear Readers,

in continuing our partnership with Wikiileweaks we will soon publish the Syria Files by Wikileaks.

WikiLeaks began publishing the Syria Files – more than two million emails from Syrian political figures, ministries and associated companies, dating from August 2006 to March 2012.

This extraordinary data set derives from 680 Syria-related entities or domain names, including those of the Ministries of Presidential Affairs, Foreign Affairs, Finance, Information, Transport and Culture.

Over the next two months, ground-breaking stories derived from the files will appear in WikiLeaks (global), Al Akhbar (Lebanon), Al Masry Al Youm (Egypt), ARD (Germany), Associated Press (US), L’Espresso (Italy), Owni (France) and Publico.es (Spain). Other publications will announce themselves closer to their publishing date.

WikiLeaks founder Julian Assange said: “The material is embarrassing to Syria, but it is also embarrassing to Syria’s opponents. It helps us not merely to criticise one group or another, but to understand their interests, actions and thoughts. It is only through understanding this conflict that we can hope to resolve it.”

At this time Syria is undergoing a violent internal conflict that has killed between 6,000 and 15,000 people in the last 18 months. The Syria Files shine a light on the inner workings of the Syrian government and economy, but they also reveal how the West and Western companies say one thing and do another.

The range of information extends from the intimate correspondence of the most senior Baath party figures to records of financial transfers sent from Syrian ministries to other nations.

The database comprises 2,434,899 emails from the 680 domains. There are 678,752 different email addresses that have sent emails and 1,082,447 different recipients. There are a number of different languages in the set, including around 400,000 emails in Arabic and 68,000 emails in Russian. The data is more than eight times the size of ’Cablegate’ in terms of number of documents, and more than 100 times the size in terms of data. Around 42,000 emails were infected with viruses or trojans. To solve these complexities, WikiLeaks built a general-purpose, multi-language political data-mining system which can handle massive data sets like those represented by the Syria Files.

In such a large collection of information, it is not possible to verify every single email at once; however, WikiLeaks and its co-publishers have done so for all initial stories to be published. We are statistically confident that the vast majority of the data are what they purport to be.

We would like to thank our sources, technical team, donors and defenders without whom this contribution to the historical record would not be possible. https://wlfriends.org/

For more information on the Syria Files, please see: http://wikileaks.org/syria-files/re…

For media enquiries, please see: http://wikileaks.org/Press

Sincerely your

Bernd Pulch, MA, Publisher and Journalist

CIA CYA Cover Story for HTLINGUAL Black Mail Op


CIA CYA Cover Story for HTLINGUAL Black Mail Op.pdf

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: