Günlük arşivler: Eylül 16, 2012

MAHFİ EĞİLMEZ : Son Dönemde Sık Kullanılan Ekonomik Deyimler


Yumuşak iniş (soft landing), sert iniş (hard landing), ekonominin soğutulması ya da ekonomide frene basılması

Bir ekonominin kaynaklarını ideal düzeyde kullandığı bir dengede gerçekleştirdiği büyüme oranına o ekonominin potansiyel büyüme oranı adı verilir. Genellikle bir ülke potansiyel büyüme oranı dolayında bir büyüme sürekliliği yakalarsa sağlıklı bir ekonomik denge içinde büyüyebileceği kabul edilir. Bu tanımdan giderek bir hesaplama yapmak çok kolay olmadığı için uzun yılların büyüme ortalaması bir çeşit potansiyel büyüme oranı olarak kabul edilir. Bu oran Türkiye için yaklaşık olarak yüzde 5 dolayında bir orandır. Türkiye bu oran dolayında bir büyüme serisi yakaladığında ekonomik dengesini bozmadan büyümeyi sürdürebilir.

Türkiye 2010 yılında yüzde 9, 2011 yılında yüzde 8,5 oranında büyüdü. Yani Türkiye son iki yılda potansiyel büyüme oranının çok üstünde bir oranda büyümeye ulaştı. Potansiyel büyümenin bu kadar zorlanması cari açığın yüzde 10’lara gelip dayanmasına yol açtı. Bunu sürdürebilmek imkân dışı görünüyor. Çünkü bu kadar büyük bir cari açığın finansmanı, hele böyle bir kriz ortamında giderek imkânsız hale geliyor. Bu durumda ekonominin yeniden potansiyel büyüme hızına geri döndürülmesi ve cari denge gibi öteki dengelerdeki bozulmaların onarılması gerekiyor.

Bir ekonominin potansiyel büyüme hızının üzerindeki bir büyüme hızından tekrar potansiyel büyüme hızı dolayına dönüşüne yumuşak iniş deniyor. Eğer büyüme hızının düşüşü potansiyel büyüme hızının çok altında bir düzeye giderse buna da sert iniş adı veriliyor.

Potansiyel büyüme oranı yüzde 5 olan bir ekonomi düşünelim. Bu ekonomide büyüme oranı yüzde 10 olarak gerçekleşmiş olsun. Bu büyüme oranına çıkılırken cari açık da yüzde 10 düzeyine çıkmış ve finansman zorlukları doğmuş bulunsun. Bu ekonominin, cari açık ve finansman zorlukları nedeniyle çöküntüyle karşılaşmaması için büyüme hızının potansiyel büyüme oranı olan yüzde 5’ler düzeyine indirilmesine yumuşak iniş denebilir. Eğer bu iniş sırasında ölçü tutturulamaz da büyüme örneğin yüzde 2’ler düzeyine inerse buna sert iniş denebilir. Aynı ekonomide gerçekleşmiş büyüme hızı örneğin yüzde 7,5 ise ve yüzde 5’lere inilmesi hedefleniyorsa buna da ekonominin soğutulması ya da frene basılması denebilir.

Mali uçurum (fiscal cliff)

Mali uçurum deyimiyle kastedilen şey, ABD’de 2012 sonunda ve 2013 başında otomatik olarak yürürlüğe girecek bir dizi mali kuralın yaratacağı tahmin edilen olumsuz ekonomik etkilerdir. Bu kural değişikliklerini iki başlıkta toplayabiliriz: (1) Vergiler: Bush döneminde yürürlüğe konulan vergi indirimleri eğer Kongre tarafından bir yenileme yapılmazsa 2012 yılı sonunda ortadan kalkacak ve sistem eski vergi yüklerine geri dönecek. (2) Harcamalar: Geçtiğimiz yıl kabul edilen partiler üstü yasa ile de 2013 yılbaşında 1,2 trilyon dolarlık bütçe kesintisi yapılacak.

Vergi indirimlerinin kalkması ve bütçe harcamalarının kesilmesi sonucu ekonomide canlılığın kaybolmasından ve sistemin yeniden resesyona girmesinden endişe ediliyor. ABD Bütçe İdaresi (OMB) bu düzenlemelerin bu şekilde yürürlüğe girmesinin ekonomik büyümeyi yüzde 0,5’e düşüreceği görüşünde.

Kongre’nin bu konuyu çözüp çözmeyeceği konusunda görüş farklılıkları var. Geçen yıl benzer bir sıkıntı borçlanma tavanı konusunda yaşanmış ve Hazine’nin borçlanma tavanına ulaştığı yani artık yeni borçlanma yapamayacak aşamaya geldiği sırada Kongre sorunu çözmüştü. Bu kez de benzer bir gelişme yaşanacağını ileri sürenler çoğunlukta bulunuyor. Buna karşılık bu sorununun çözümlenememesi ABD ekonomisi için yeni resesyonun başlangıcı olabilir.

Niceliksel gevşeme (quantitative easing)

Ekonominin yaygın uygulama alanı bulmuş para politikası araçlarıyla canlandırılmasının mümkün olmadığı hallerde uygulanan bir para politikası aracıdır. Bu politika çerçevesinde merkez bankaları, bankaların ve diğer kurumların ellerinde bulunan finansal varlıkları (tahvil, bono, varlığa dayalı menkul kıymet vb) satın alarak karşılığında bu bankalara ve kurumlara para verirler. Böylece ekonomiye karşılığı ve limiti teorik olarak belirli bir miktar yeni para enjekte edilmiş olur. Bunun para basmaktan tek farkı limitinin ve tahvil, bono gibi bir karşılığının olmasıdır. Para basmanın bir limiti olmadığı gibi karşılığında verilen bir menkul kıymet de bulunmamaktadır. Dolayısıyla niceliksel gevşemenin para basmaya göre daha az enflasyonist etki yaratması beklenir. Uygulamada da öyle oluyor.

Mehmet Ali GÜLLER : AKP İle Cemaatin Dershane Savaşı! /// CC : @MaliGuller


Başbakan Tayyip Erdoğan dershaneleri kapatacaklarını ilan etti. Erdoğan 9 Eylül tarihli açıklamasında, “okul varsa dershane niye var?” diye sorarak kararının gerekçesini açıkladı.

Hatta Erdoğan daha da ileri giderek, “ekonomik gücü olmayan vatandaşın yavrusunu dershaneye gönderemediğini” belirtiyor ve “sınıfsal” bir tavır da alıyordu!

Kuşkusuz Erdoğan, bu iddialarını kamuoyunu tavlamak için dile getiriyordu. Zira rakamlar ortadaydı ve Erdoğan döneminde Türkiye’deki dershane sayısı iki kat artmıştı!

DERSHANELER SAVAŞIN YENİ CEPHESİ!

Peki, Başbakan Erdoğan 10 yıl sonra dershane sisteminin yanlışlığını neden keşfetti? Neden dershaneleri kapatmak istiyor?

“Bundan kim gücenirse gücensin” diyen Erdoğan elbette Fethullah Gülen cemaatine sesleniyordu; çünkü cemaatin en önemli silahı okulları ve dershaneleriydi…

Erdoğan bu kararıyla, özel temsilcisi olarak PKK’yle masaya oturan ve müzakere yapan MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın yargılanmak istenmesiyle hamle yapan cemaate ceza kesiyordu!

ERDOĞAN 28 ŞUBAT GENERALLERİNDEN BETER!

AKP Hükümeti’nin dershaneleri kapatma kararı, Erdoğan’ın 9 Eylül’deki ilanından önce de aslında gündeme gelmişti. Ancak Cemaat AKP’yle savaşı büyütmemek için ilk günler açık bir tepki göstermedi.

Cemaatin resmi ilk tepkisi, Zaman yazarı İbrahim Öztürk’ün kaleme aldığı “Dershaneleri kapatmak” başlıklı yazı dizisiydi. 12 ve 13 Eylül tarihli bu yazılarda Öztürk, eğitimde kaliteyi artırmanın bir yöntemi olarak dile getirilen bu kararın netice vermeyeceğini savundu.

Öztürk yazısında Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’i de açıkça hedef aldı: “Milli Eğitim Bakanı ile eğitim ordusu arasında zerre kadar duygusal ve psikolojik bir bağ kalmadı ki. Ordusuz komutan gibi yapayalnız ilerliyor.”

Zaman yazarı İbrahim Öztürk, şu satırlarıyla Erdoğan’ı 28 Şubatçı generallerle aynı kefeye koyuyordu: “Derdiniz ne? Bu ülkede teröre karşı devletin vurmak-kırmaktan öte gitmeyen sert, acımasız yüzü hiçbir şeyi çözmüyor. Bu okullar umutsuz yüz binlerin başının okşandığı, onurlu milletimizin hayırsever ‘harçlıkları’ ile ayakta duran kurumlar. 28 Şubat’ta yapılamayanı, şimdi kalkıp bu hükümet mi yapacak?”

Hatta İbrahim Öztürk dershaneleri kapatmaya soyunan AKP Hükümeti’ni “milleti inletmekle” suçluyordu: “100 bin kişilik istihdamı, 2 milyar dolarlık sektörü batırmayı ‘milletim öyle istiyor’ diye meşru kılacaksınız, öyle mi? Millet kim? Alanlarında tekelleşen ve milleti inleten bir avuç komprador burjuvazi küçük esnafı ve tüketiciyi inletiyor, ‘milleti’ orada da hatırlamak lazım.”

SAVAŞ, SINAVLARA BİLE YANSIDI!

AKP ile Cemaatin eğitim cephesine taşıdığı savaşın dershanelerden önceki ayağı İmam Hatip okullarıydı…

Zaman yazarı Mümtazer Türköne AKP Hükümeti’nin 4+4+4 sisteminin hedeflerini ele aldığı ve birkaç gün sürdürdüğü yazısında İmam Hatip’lerin kapatılmasını savunmuştu: “İmam-Hatipler çok hayırlı hizmetler yaptılar. Türkiye’ye çok şey kazandırdılar. Ama artık görev tamamlandı, ömürleri sona erdi. Sayıları meslekî ihtiyacı karşılayacak ölçüde sınırlanmalı ve genel eğitim içinde din eğitimi ihtiyacını karşılayan okul modeli olmaktan çıkartılmalı.” (Zaman, 26 Haziran 2012)

Bitirirken şu soruyu soralım: Son iki yılda neden neredeyse her sınav sorunlu geçiyor? Kopyalar, şikeler… Örneğin Erdoğan’ın bizzat MİT’i görevlendirdiği araştırmasından neden bir sonuç çıkmadı? Daha doğrusu çıkan sonuç neden kamuoyuna açıklanmadı?

Sınavların son iki yılda bu kadar sorunlu olması, AKP ile Cemaat’in eğitim savaşları nedeniyle mi?

Mehmet Ali GÜLLER

Aydınlık

ABD Türkiye’yi felakete sürüklüyor!


İşçi Partisi Ankara İl Başkanı Teoman Alver ABD Genelkurmay Başkanı Martin E. Dempsey’in Türkiye ziyaretiyle ilgili basın açıklaması yaptı. ABD Büyükelçiliği önünde konuşan Alver, ABD’nin Türkiye’yi savaşa sürüklediğini ifade etti. AKP hükümetine seslenen Alver, ABD projelerinde rol almanın bedelinin ağır olacağını söyledi. Alver sözlerini şöyle sürdürdü:

ABD Genelkurmay Başkanı Martin E. Dempsey Bu gün Tükiye’de. Son iki ayda üç üst düzey ABD’li yetkili ülkemize geldi. ABD ülkemizi Ortadoğu savaşının üssü haline getirmek istemektedir. Bu yoğun ziyaret takviminin anlamı budur.

Kimyasal Silah Yalanı

Dempsey’in gündeminde Suriye’nin elinde olduğu iddia edilen kimyasal silahlar varmış. Biz bu iddianın yabancısı değiliz. Amerikan emperyalizmi aynı bahaneyle komşumuz Irak’a saldırmış ve kadın çocuk demeden milyonlarca Müslüman Iraklının kanına girmişti. Şimdi aynı tezgah kardeş Suriye halkına kurulmak istenmektedir. Tıpkı Irak savaşında olduğu gibi zararlı çıkacak olan başta Türkiye olmak üzere bölge ülkeleri olacaktır. Şimdiden Suriye sınırımızda kurulan terör üslerinin zararlarını görmeye başladık bile. Oraya yerleştirilen çapulcuların yarattığı terör bölge insanını canından bezdirmiştir. Türkiye daha büyük ve kanlı maceralara sürüklenmektedir.

Dempsey’in çantasında bir de PKK dosyası varmış. PKK ABD’nin çantasından hiç çıkmamıştır. Ama o çantada bulunma nedeni sorun çözmek değil terörü ülkemize karşı kullanmaktır. PKK’ya karşı “işbirliği” yalanını bu millet yutmamaktadır artık. Türkiye halkı Amerikan karşıtlığında liderliğini korumaktadır.

Tayyip-Gül Yıkılıyor

Obama’nın gösterdiği sopanın gölgesinde bu ülkeyi yönettiğini düşünen Tayip-Gül ikilisi bu gerçeği görmemekte ısrar ediyor. Buradan onları uyarıyoruz! Obama’nın değil milletin sopasından korkun. Yürüttüğünüz BOP Eş Başkanlığı görevini bırakın. Efendileriniz değil ama Türk milleti sizi deliğe süpürecektir. Giderayak ülkemizi felakete sürüklemeyin. Sadece Yüce Divanda önünüze gelecek suç dosyalarınızı kabartmış olursunuz. Ve bedeli ağır olur.

Buradan milletimize sesleniyoruz. Yolun sonuna geldik. Türkiye işbirlikçi AKP hükümetinden mutlaka kurtulacaktır. Bu süreci hızlandırmak ve en az zararla atlatmak için milletimizi mücadelenin ve çözümün biricik merkezine çağırıyoruz. Günün görevi İşçi partisi’ne üye olmak ve mücadeleye omuz vermektir.

“Ceza da alsak Cumhuriyet değerlerini savunacağız”


Türbanlı öğrenciyi derse almadı diye Ege Üniversitesi eski öğretim üyesi Prof. Dr. Esat Rennan Pekünlü’ye 2 yıl bir ay hapis cezası verilmesi tepkiyle karşılandı. Tüm Öğretim Elemanları Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Alpaslan Işıklı ceza alsalar da Cumhuriyet değerlerini, Atatürk ilkelerini savunacaklarını söyledi.

Prof. Dr. Pekünlü’ye verilen hapis cezası ile ilgili olarak Aydınlık’a açıklama yapan Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, Prof. Dr. Pekünlü’ye verilen hapis cezasının ülkenin nereye götürüldüğü konusunda yeni ve çok acı bir işaret olduğunu bildirdi. Işıklı, “Her gün ülkenin 4 bir tarafından zorla türban taktırıldığına veya türban taktırılmaya zorlanıldığına ilişkin haberler alıyoruz. Türbanın çıkarılmasına özgürlük adına karşı çıkanların zorla taktırılmasına ses çıkarmamalarını ibretle izliyoruz” dedi.

Türban taktırmanın dinle bir ilişkisi olmadığını kaydeden Prof. Dr. Işıklı, yasaları uygulayan Prof. Dr. Pekünlü’ye ceza verilmesinin hukukla izah edilemeyeceğini, bunun Cumhuriyeti savunanlara bir tehdit olduğunu ifade etti. Bütün tehdit ve saldırılara rağmen Cumhuriyet değerlerini savunmaya devam edeceklerini ifade eden Işıklı şunları söyledi: “Cumhuriyeti ve Atatürk’ü savunmak bizim birinci ilkemizdir. Bu tür cezalar bizi yıldırmaz. Cumhuriyete ve Atatürk’e yönelik her saldırının karşısında olacağız. Bu bizim yurtseverliğimizin bir gereğidir. Prof. Dr. Pekünlü’ye verilen ceza bizim daha da duyarlı olmamızı sağlamıştır. Cumhuriyete ve Atatürk’e yönelik saldırılara karşı direncimizi daha da arttırmıştır.”

Aydınlık

Türkiye Pazarında Yerli Terörist İthal Terör


Bizdeki terörün dünyadaki emsallerinden farkı çoktur. Bu farklı oluş içerisinde, ülkemizde sınırsız bir terörist olma özgürlüğünün bulunması önceliği almaktadır. Kişiye özel nedenlerle terörist olmanın sayılamayacak kadar çok çeşidi bulunmaktadır. Terörist olma özgürlüğünün hemen arkasından terörün dış bağlantılarının çokluğu gelmektedir. Bu etkileşim içerisinde tetiği çeken parmak yerliyken çekilen tetik ithaldir. İntihar bombacısı yerli, bombalar ithaldir. Telsizde konuşan yerli telsiz ithaldir.

Dünyada örnek olarak gösterilecek terör örgütlerinin üzerine oturdukları fikir (ideoloji) yapısı sağlam bir dokuya sahiptir. Oysa aynı sağlamlığa Türkiye’deki terör örgütlerinin sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. Akla, madem ki gerçek böyle o zaman bizdeki terör, etkisiz ve kısa süreli olması gerekirken neden bunun tam tersi oluyor sorusu gelebilir. Türkiye’deki terörün anatomisinin belirlenmesinde işte bu çelişkinin görülmesi ve nedenlerinin ortaya konulması son derece önemlidir.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi, Berlin Duvarı’nın yıkılması dünyadaki terör üzerinde büyük etkiler yaratmasına rağmen Türkiye’de kayda değer bir değişiklik görülmedi. Marksizm’in çökmesi, tek kutupluluk hatta Arap-İsrail anlaşmazlığındaki değişiklikler bile bizdeki terör örgütleri üzerinde değişim yaratamadı. Emsallerinden kimileri yok olup giderken, kimileri farklı bir yola girerken onlar yerli-ithal ilişkisi sayesinde hep ayakta kaldılar.

Bunun en açık kanıtını İstanbul’da 75. Yıl Polis Merkezi’ne yapılan ve polis memuru Bülent ÖZKAN’ın şehit edildiği eylemde görebiliriz. Kökü Türkiye’nin son kırk yıllık geçmişinde olan DHKP/C örgütü dünyanın geçirdiği değişimleri birebir yaşamıştır. Buna ve lider kadrosu arasında yaşanan darbeye, ideolojik temelindeki çöküntüye ve örgütlülüğünü büyük ölçüde yurt dışına taşımış olmasına rağmen böylesine etkili bir eylem gerçekleştirebilmiştir. Esasında bu eylemlilikte PKK’nın taşeronluğunu yapmasının izlerini de dikkate almak gerekmektedir.

Güvenlik güçleri, polis merkezi baskını denemesinin Yunanistan’daki örgüt sorumlusunun talimatıyla gerçekleştiğini belirlediklerini açıkladılar. Bu tespit geçen yılın ekim ayında Selanik/Triandria’daki bir örgüt evinde meydana gelen patlamayla daha da önemli bir hale gelmektedir. Yunan basını patlamada 35 yaşında bir Kürt erkeğinin öldüğünü, evin bir cephanelik haline getirilmiş olduğunu duyurdu. Bu arada; Türk bir sendikacı ve DHKP/C üyesi olan Gülafer ÜNSAL ile ölen şahsın bağlantılı olması bilgisi ise PKK ile DHKP/C arasındaki işbirliğini işaret etmektedir.

İthal malı destek teröristin önünü sonuna kadar açmaktadır. 1990’lı yıllarda ormanlarımızı kundaklayan teröristlerin Yunanistan’da eğitim aldıkları suçluların ifadelerinde açıkça belirtildi. Bunun için plastik bir eldivenin bir parmağı, bir bardak sülfürik asit ve yarım teneke benzin yeterliydi. Kolay; ama etkili eylem Kandil’dekileri de coşturunca Türkiye’nin doğusundan batıya kundakçı terörist sevki başladı.

Bu yaz PKK vur-kaç eylemlerden cephe savaşına terfi etti. Ağır silahları yurt içine taşıdı. Eylemlerinde adeta israf eder gibi mayın ve plastik patlayıcı kullanmaya başladı. Bugüne kadar terörist kaybını en az düzeyde tutmaya dikkat ederken artık onar, yirmişer ölmelerine aldırmaz oldu. Sınırın hemen beş kilometre uzağında oluşturduğu kamplardan Hakkâri bölgesine sevkiyat yaptı ve hâlâ da devam ediyor.

Kuzey Irak’ın dağları dar geldiği için şehirlerinde bürolar, hastaneler, işyerleri açıyor. Görünüşte BM’in gözetiminde ama gerçekte teröristlerin elinde olan Mahmur kampında kan dökme robotları yetiştiriyor. Mayıs 2005 ayında Kerkük’e bine yakın PKK’lı teröristin yerleştirildiğini öğreniyoruz. Dağdan şehre inenlerin çocukları için kreş ve anaokulu açacak kadar ileri gidiyorlar. Kerkük’ün geleceği için yapılan referandumda KDP ve KYB lehine oy kullandırılarak karşılıklı yarar sağlıyorlar. Kerkük’ün, Erbil’in üzerine oturanlar şimdi de özbeöz Türkmen şehri olan Tuzhurmatı’yı Altınköprü’yü ele geçirmeye çalışıyorlar. Bu çabalarında PKK’dan destek alıyorlar. Kullanılan bizim teröristimiz kullananlar ise ithal güçler.

Suriye’nin, İran’ın PKK’nın iplerini elinde tuttukları gerçeği elin Amerikan Büyükelçisini bile rahatsız etti. Büyükelçi Francis RICCIARDONE, İran’dan gönderilen silahların Suriye’de PKK’lılara verildiğini açık açık söyledi.

Ermenistan ve Avrupa’daki Ermeni dernekleriyle PKK’lılar omuz omuza düşmanlıklarını sergiliyorlar. Sözde bilimle uğraşan kuruluşları teröre meşruiyet kılıfı giydirmenin çabası içerisindeler. Plastik patlayıcılar, mayınlar Fransa’dan, İran’dan ithal edilen uzaktan kumanda cihazlarıyla can alıyor. Avrupa’dan teröristin hizmetine sunulacak malzemeler, cihazlar kuryeler aracılığıyla serbestçe getiriliyor. Kıbrıs’ın Rum kesimindeki terör kamplarında İsrail üç bin PKK’lıya eğitim veriyor. Fransız gazeteci Georges MALBRUNOT, K. Irak’ta bin iki yüz MOSSAD ajanının bulunduğunu bildiriyor.

Türkiye’nin binbir zahmetle yayınına engel olduğu ROJ televizyonunun hemen arkasında NUÇE ve STÊRK televizyonları devreye sokuluyor. Sıradan bir kimseye vize verirken bile ahiret soruları soran Batı, teröriste istediği anda yayın izni sağlıyor.

Geçen yıl Şırnak ve Diyarbakır kırsalında ele geçen telsizler uzmanları hayretler içinde bıraktı. Uzmanların teknoloji harikası olarak değerlendirdikleri YAESU marka araç ve el telsizlerinin çok gelişmiş özelliklere sahip oldukları, uçak bile dinleyebildikleri, internete bağlanabildiği, televizyon yayınlarını alabildiği belirtildi. İthal teknolojinin bu yolla yerli teröristin hizmetine sunulduğu gerçeği ortaya çıktı.

Hep tekrarlıyoruz; kayıt dışı ekonomi ile kara para eşittir terördür. Kaynağı ise yurt dışıdır, yani ithaldir. MASAK’ın elde ettiği bulgu bunun açık kanıtıdır. Eline geçen ipucunu saran MASAK, Danimarka’dan yapılan havalelerin, ROJ televizyonundan Türkiye’deki PKK’lılara gönderildiğini tespit etti.

Yerli terörist ithal terör bağlantısını ortaya koyan çok sayıdaki örnekten birkaçı bile durumun ne kadar vahim olduğunu göstermektedir. Bu bağ her iki tarafın çıkarına işlemektedir. Terörle mücadelenin başarısı, “anaların artık ağlamaması” için bu bağın koparılması şarttır.

http://www.turksam.org/tr/a2760.html

Diaspora Kavramı Çerçevesinde Suriye Ermenileri


Diasporaya Kavramsal Bakış

Türkçede “kopuntu” anlamına gelen, esasen Yunanca bir kavram olan diaspora, dia (over) ve sperio (sow) kelimelerinden türetilmiştir.[1] Eski Yunancada saçılma, tohum saçma, zerreler halinde dağılma anlamına gelir. Diaspora çok uzun bir zamandan beri bir kavim veya ulusun anavatanından çıkarak başka ülkelere dağılması anlamına gelen bir terim olarak kullanılmaktadır. Sözcük hem dağılma eylemini hem de dağılmış olarak yaşayan toplulukları ifade eder. Ulusötesi hareketliliği de ifade etmek için kullanılan “diaspora” kelimesini ilk kullanan Robin Cohen’e göre, diasporayı oluşturan insanlar birçok sebepten dolayı bölgeler arası dolaşırlar, esas bir anavatandan yayılırlar ve kendilerini anavatanlarıyla özdeşleştirirler. Robin Cohen diaspora kavramının dokuz özelliği içerdiğini belirtmektedir.[2]

Bunlar:

– Orijinal anayurttan, genellikle açlık ve baskı gibi trajik bir olay sonucu iki veya daha fazla yabancı bölgeye dağılmak.

– Bazı durumlarda, anayurttan is, ticaret veya kolonyalist nedenlerle dağılmak.

– Konumu, tarihi ve başarıları dahil olarak anayurda ilişkin kolektif bir hafıza ve mit olması.

– Varsayılan tarihi yurdun idealleştirilmesi ve bu yurdun korunması, inşası, güvenliği, refahı, ve hatta yaratılmasına yönelik kolektif taahhüt.

– Kolektif tasvip bulan bir dönüş hareketinin gelişimi.

– Farklılık, ortak tarih ve ortak gelecek düşüncesine dayalı ve uzun süre korunan güçlü bir etnik grup bilinci.

– İçinde yaşanılan toplumlarla sorunlu ilişki, en azından kabul edilmeme veya grubun başına bir başka felaketin gelme ihtimali.

– Diğer ülkelerde yasayan topluluk üyeleri ile dayanışma ve sempati.

– İçinde yaşanılan ülkede çoğulculuğa geçit veren bir ortamda varlığı sürdürme olasılığı

Dağılma ve saçılma, ortak travma, sorunlu ilişkiler, kültürel gelişme gibi faktörler diasporanın oluşması için sebep olarak gösterilirken William Safran ise diasporanın karakteristiğini şöyle belirlemektedir[3]: Orijinal bir merkezden çevre bölgelere yayılma, anavatan efsanesinin ebedileştirilmesi, dönülecek bir yer olarak anavatanın idealize edilmesi, anavatanı yeniden tahsis etmek ya da muhafaza etmek, etnik ulusal kimliğin muhafazası için anavatanla ilişki halinde olmak.

Bazı kaynaklarca diasporanın arkasındaki ana unsur, insanların zor kullanılarak dağıtılmasında gizlidir. Bunun sonucunda ise etnik-ulusal diasporalar, anavatandan misafir kabul edilen bir ya da bir kaç ülkeye, zorunlu veya gönüllü göçle ortaya çıkar. ‘Diaspora’, ortaklıkları belirli bir kaynaktan gelen farklı ulus devletlerinde bulunan grupların arasındaki bağlantıdan bahseder, ama anavatanı bunun dışında da tutabilir; böylece ulusal sınırların ötesine geçen dünya çapında yeni bir kimlik oluşturulur. Bu kavram genellikle ‘şiddetli ve zorla ihraç etme’ süreci ile karşılaşmış toplumun sınıflandırılmasıyla sınırlandırılsa da, post-modernlik ve küreselleşmeyle uyumlu olan dikkate değer bir ‘bilinçlilik’ biçimini gerektiren sosyal bir durumu da belirtebilir.[4] Bazıları, bu kavramın ulusöteciliğin küreselleşme ilkesini düzenleyeceğini kabul ederler.[5] Ulusöteciliğin “küreselleşme” sürecinde ise önemli noktalardan biri dayanışmayı sağlamaktır. Diasporaların sosyal, ekonomik ve siyasal aktivitelerinin amaçlarından biri de kendi içindeki dayanışmayı sağlamaktır. Özellikle artık anavatanı var olmayan ya da nesillerdir anavatanlarından uzakta kalmış diaspora topluluklarında, bilinçli olarak bir arada kalma ve sağlam bir kimliğe sahip olma özellikleri onların kültürel bir birlik olarak hayatta kalmalarına olanak sağlamıştır.

Diasporada Ermeni Kimliği

Diaspora sözcüğü ansiklopedilerde sadece Yahudiler için kullanılan bir kavram olarak yer almaktayken “sürgünden sonra Yahudilerin dünyanın her tarafına yayılması” olarak ifade edilen kavramı Ermenilerin kullanmalarındaki temelinde, 20. yüzyılın ikinci yarısında, II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin Yahudilere uyguladığı soykırım ile 1915’te “tehcir” sırasında Ermenilerin soykırıma uğradıkları düşüncelerini özdeşleştirme çabaları yatmaktadır.[6]

Ermeni diasporasının iki şekilde oluştuğunu görüyoruz. “Dış Diaspora” (Büyük Diaspora) ve “İç Diaspora” olarak ikiye bölünmüş olan bu kavram özellikle 1980’li yılların sonlarından itibaren Avrupa ülkelerinde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) yapılan bütün yayınlarda kullanılmıştır. Dış diaspora kavramıyla kastedilen, Ermenistan’ı veya daha geniş anlamda bugünkü Ermenistan dışında, Ermenilerin yaşadıkları alanları terk ederek batı ülkelerine göç etmiş Ermenileri kapsamaktadır. İç diaspora ile kastedilen eski Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) ülkelerine göç eden Ermenilerdir. Buna ek olarak Orta Doğu coğrafyasında da Ermeni diasporasından söz etmek mümkündür. Ancak bunlar batıdaki Ermeni toplulukları kadar etkin değillerdir. [7]

Ermeni diasporasının oluşumuyla ilgili genel kanı, Osmanlı Devleti’nin çıkarmış olduğu Tehcir Kanunu’ndan sonra Ermenilerin göç etmek zorunda bırakıldıkları ve bu sebeple dünyanın pek çok bölgesine giderek yerleştikleri yönündedir. Bu iddia “Ermeni Davası” (Hai Tahd) olarak adlandırılan, Türklerden intikam ve toprak elde etmeye dayanan bir olguyu desteklemek için ortaya atılmıştır.[8] Ermeni çevreleri “Ermeni Davası” çerçevesinde diasporaya çeşitli anlamlar yüklemektedir ve bunun en bilineni ve belirgini Ermeni diasporalarının nihai amacı olarak bilinen 4T planıdır.[9] 4T planı, Ermenilerin “t”anınmasını, “t”oprak talebini, “t”azminat isteğini ve “t”anıtımını amaçlayan bir siyasadır. Bu siyasanın temelinde 4T planı yoluyla Ermeni diasporasının, Türklerin I. Dünya Savaşı sırasında Ermenileri zorunlu göçe tabi tutması üzerine yaptığı iddia edilen sözde soykırım iddialarını desteklemek istemesi yatmaktadır. Bugün çeşitli kaynaklar bu amaç doğrultusunda Ermeni Diasporası’nı, Ermenistan Devleti dışında yaşayan Ermeniler olarak değil, Anadolu’dan göç ettirilen ve bir daha Anadolu’ya dönmelerine izin verilmediği için dünyanın çeşitli ülkelerine dağılan ve oralarda yaşayan Ermeniler olarak sunmaktadırlar. 1915 Yer Değiştirme ve İskan Kanunu’na göç edenler ve onların çocukları, önce Yakındoğu ve Doğu Avrupa’ya yerleşmiş sonra başka ülkelere, özellikle ABD’ye, Kanada’ya, Avustralya’ya ve Avrupa’ya göç etmiştir. [10]

Yine bu çerçevede, Ermeniler tarafından tarihsel ve etnik açıdan Ermeni toprakları gibi algılanan ve Ermenistan’la birleşmesi amaçlanan, bugünkü Türkiye’nin doğusunu Azerbaycan, Gürcistan ve İran topraklarını da kapsayan “Büyük Ermenistan Projesi” canlı tutulmaya çalışılmaktadır. Ermenilere göre, Ermeni Diasporası, Ermenistan dışında dünyanın çeşitli ülkelerine dağılmış olarak yaşayan Ermenileri kastetmektedir ancak buradaki Ermenistan Kafkasya’daki Ermenistan devleti değildir. Kafkasya’daki Ermenistan’la birlikte Türkiye’deki, İran’daki, Azerbaycan’daki ve Gürcistan’daki sözde Ermenilere ait toprakları içine alır. [11] Yani “Büyük Ermenistan”ın dışında kalan toprakları kapsar. Diğer taraftan, bazı çevrelerce teknik olarak diasporadan sayılacak birçok Ermeni, kendisini bu şekilde tanımlamamaktadır. Özellikle Moskova’daki, ayrıca eski Sovyet topraklarının belirli bölümlerindeki Ermeniler, kendilerini diasporada yaşayanlar şeklinde tanımlamakta güçlük çekmektedir. Tiflis ve İstanbul, modern Ermeni kültürünün ve bu kültürün kurumlarının birçoğunun doğduğu yerlerdir. Cevakheti’deki Ermeniler, kendilerini diaspora mensubu hissedemeyecek kadar Ermenistan’a yakın bir yerde yaşamaktadır. Ermenistan ve Azerbaycan’dan yeni göç edenlerin çoğu da, kendilerini diaspora mensubu olarak görmekte zorlanmaktadır.[12]

Ermeni Diasporası’nın oluşumu ve tarihi gelişimi Ermenilerin iddia ettiklerinden farklı olarak, 1915 Yer Değiştirme ve İskan Kanunu’nun dışında başka sebeplere de dayanmaktadır. Ermenilerin diaspora olarak diğer ülkelerdeki varlığı sadece I. Dünya Savaşı ardından gerçekleşen göçlere dayanmamaktadır. Daha XI. yüzyılın başlarında, tarihi Ermenistan toprakları olduğu ileri sürülen Anadolu’nun doğu bölgeleri uzun dönemli işgaller ve göçlere sahne olmuştur. Bu karışıklıklar sonucunda yöredeki Ermenilerin sayısı azalmış ve Ermeniler azınlık haline gelmiştir. Bu arada daha çok tüccarlar ve entelektüellerden oluşan pek çok Ermeni Rusya, Polonya, Batı Avrupa ve Hindistan’daki kentlere göç[13] etmiştir. İlk Ermeni diasporasını bunlar oluşturur.

Ermeni diasporasının oluşumunu incelediğimiz zaman da 1915’de gerçekleşen tehcirin bu hareketlerin sadece bir kısmını oluşturduğunu görüyoruz. Ermeni diasporasının oluşmasında, Ermeni göçlerinin sebeplerini dört grupta toplanabilir[14]: Ermenilerin paraya (ticarete) ve servete düşkünlükleri, Ermenilerdeki maceraperestlik ruhu, Hıristiyanlıktaki mezhep kavgaları (Ermenilerin Ortodokslar tarafından hor görülmeleri ve dinî baskılar), Ermenilerin tarih boyunca metbûlarına karşı ihanet içinde bulunmaları. Ermenilerin bugünkü diaspora oluşumları bu sebeplere dayanmaktadır.

Günümüzde bu diasporaları destekleyen ve besleyen birçok Ermeni kuruluş, dernek, birlik (Ermeni Hayırseverler Birliği- Armenian General Benevolent Union bunların en önemlilerindendir) bulunmaktadır. Çoğunluğu Apostolik ve Katolik, Evanjelik ve çeşitli Protestan mezheplerinden olan Ermenilerin ülkelerdeki nüfus dağılımı şu şekildedir[15]: Ermenistan 3.229.900, Rusya 2.500.000 Amerika Birleşik Devletleri (ABD) 1.500.000, Fransa 900.000, İran 560.415, Gürcistan 348.900, Suriye190.000, Lübnan140.000, Arjantin 134.000, Dağlık Karabağ (Uluslararası arenada tanınmamaktadır ve hukuken Azerbaycan’dadır) 120.745, Ukrayna 100.000, Türkiye 40.000-76.000, Ürdün 70.000, Irak 60.000, Almanya 42.000, Brezilya 40.000, Avustralya 37.000, Yunanistan 35.000, Kanada 34.000, Özbekistan 33.000, Türkmenistan 30.000, Macaristan 30.000, Belarus 24.000, Uruguay, 19.000, Birleşik Krallık 18.000, Kazakistan 15.000, Bulgaristan 10.832, Mısır 10.000, Çek Cumhuriyeti 10.000, Polonya 262.

Diaspora Kapsamında Ermenilerin Suriye’ye Zorunlu Göçü ve Ermeni Diasporasında Suriyeli Ermeniler

Ermenilerin Suriye’ye Zorunlu Göçü: Tehcir

Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin zorunlu göçe tabi tutulması kararı, bağımsız Ermenistan kurma düşüncesini ve savaş içindeki kendi devletlerini arkadan vuran Ermenilerin verdikleri zararı önlemek gayesiyle Osmanlı devleti tarafından zorunlu olarak alınmıştır. 27 Mayıs 1915 tarihli Sevk ve İskan Kanunu ve kanunun uygulanma şekillerine belirleyen bildirilere uygun olarak; Ermeni kafileleri, yeni yerleşim alanlarına dağıtılmak üzere yol kavşakları üzerinde bulunan Konya, Diyarbakır, Cizre, Birecik ve Halep[16] gibi belirli merkezlerde toplanmışlardır.

Ermenilerin boşaltılması istenilen yerleri şu şekilde belirtmiştir: Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetleri, Maraş şehir merkezi hariç olmak üzere Maraş sancağı, Halep vilâyetinin merkez kazası hariç olmak üzere İskenderun, Beylan (Belen), Cisr-i Şugur ve Antakya kazaları dahilindeki köy ve kasabalar, Adana, Sis (Kozan) ve Mersin şehir merkezleri hariç olmak üzere Adana, Mersin, Kozan ve Cebel-i Bereket sancakları. Buna göre; Erzurum, Van ve Bitlis’ten çıkarılan Ermenilerin, Musul’un Güney kısmı ile Zor sancağı ve Merkez hariç olmak üzere Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermenilerin ise Suriye vilâyetinin doğu kısmı ile Halep vilâyetinin doğu ve güneydoğusuna nakledilecekleri kararlaştırılmıştır. Yeni yerleşim bölgelerine ulaşan Ermenilerin, bölgenin durumuna göre ya mevcut köy ve kasabalarda inşa edecekleri evlere ya da hükümet tarafından belirlenecek yerlerde yeniden kuracakları köylere yerleştirilmeleri şart koşulmuştur. Yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin can ve mallarının korunması, yeme, içme ve dinlenmelerinin sağlanması sevk güzergahında bulunan bölgesel yöneticilere bırakılmıştır. Yerleri değiştirilecek Ermenilerin bütün taşınabilir mal ve eşyalarını birlikte götürebilecekleri ve taşınmaz malları konusunda da ayrıntılı bir emir yazısı hazırlanarak ilgili yerlere ulaştırılması kararlaştırılmıştır[17].

Öte yandan yer değiştirme kararı bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği’nden karşılanmıştır. [18]

Bu kapsamda, 27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler doğrultusunda Adana, Halep, Maraş civarından yaşayan Ermenilerin, Suriye’nin doğu kısmı ile Halep’in doğu ve güneydoğusuna nakledilmesi üzerine Suriye’deki Ermeni nüfusu yerini almıştır.

Ermeni Diasporasında Suriye Ermenileri

Ermeniler ve Ermeni yanlısı çevrelerce “diaspora” oluşumu 1915 Tehcir sürecine dayandırılmaktadır. Bu bağlamda, Suriye Ermenileri diaspora için önemlilik arz etmektedir. Bunun nedeni ise zorunlu göçe tabi tutulan Ermenilerin Suriye’ye yerleştirilmiş olmasıdır. Ermenilerin diaspora oluşumunun temelini Suriye Ermenilerine dayandırması Ermenistan ve Ermeni diasporasınca tehcir ve sözde soykırımdan sonra yapılanan “ana toplum” olarak anılmasına sebep olmuştur. Ermenistan eski Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan yaptığı açıklamada, Suriyeli Ermenilerin ilk günden beri sadece varlığını sürmekle kalmayıp diasporanın en canlı ve misafirperver merkezlerinden biri haline geldiğini ve özellikle Halep toplumunun diaspora içerisinde öncü bir konumda olduğunu belirtmiştir. Bunlara ek olarak Oskanyan, Halep’in kazançlı ve canlı bölgelerden biri olduğundan da bahsetmiştir.[19] Oskanyan’ın belirttiği gibi Suriyeli Ermeniler, Halep’te kültürel, dinsel ve eğitim gibi birçok alanda yapılanmaya sahiptir. Halep’te yaşayan Ermenilerin “Diaspora-Ermenistan” ilişkisinde önemli bir yere sahip olmasında Halep’in, diaspora oluşumunu 1915 olaylarına dayandıranlar açısından Türkiye ile komşu olması en önemli etkenlerdendir.

Ermenilerce Suriye, Ermeni diasporası için elverişli bir ortam olduğunu kanıtlamış durumdadır. Birçok Ermeni, milletvekili olarak parlamentoda görev alırken, diğer bir kesim de Suriye Ordusu’nun yüksek kademelerine kadar yükselmiştir. Suriye Ermenilerinin diasporadaki en önemli isimlerinden biri Gabriel Jambarji’dir. Maddi durumu oldukça iyi olan Jambarji, sıfırdan zengin olduğu için Suriye’ye minnet borcunun olduğunu dile getirmektedir. Ucuz yenilenebilir enerji için güneş panellerine ilgisi olduğu bilenen Gabriel Jambarji’nin, Suriye ve Çin’de kurulu modern ve tam donanımlı fabrikaları bulunmaktadır. Maddi olanaklarını diaspora Ermenileri için kullanan Suriyeli Ermeni, Suriye’de kiliseye maddi olarak destek vermektedir. Ayrıca Pan-Ermeni İnsan Kaynakları Kalkınma Fonu Fahri Başkanı olan Gabriel Jambarji’ye Ermenistan Eğitim ve Bilim Bakanlığı tarafından 2007 yılında altın madalya verilmiştir.[20] 2010 yılında ise Ermenistan Diaspora Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada Suriyeli Ermeni Jambarji’ye Erivan Sayın Yurttaş Ünvanı[21] verildiği öğrenilmiştir. Bütün bunlar Suriyeli Ermenilerin diaspora için önemli bir yere sahip olduğunu ve diaspora açısından gerek ticari-maddi gerekse proje ve amaçları doğrultusunda diasporanın, Suriye Ermenilerine verdiği değeri göstermektedir.

Ermenilerin Suriye’deki Yaşantısı

Siyaset

Suriye Ermenilerinin siyaset sahnesinde görünmelerinin ve Suriye ile Ermenistan’ın yakın ilişkilerinin temeli Levon Ter-Petrosyan zamanında atıldı diyebiliriz. Ermenistan Devlet eski Başkanı ve eski Cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan Halep’te doğmuştur. Levon Ter-Petrosyan, 1992 yılında Suriye’ye yaptığı resmi ziyaret ile bağımsızlıktan sonra bir Ermeni Cumhurbaşkanı’nın ilk uluslararası resmi ziyaretini gerçekleştirmiştir. Bu ilki, Ermeni büyükelçilikleri arasında Şam Büyükelçiliği’nin (1992 yılından itibaren), Ermenistan’ın bağımsızlık sonrası yurtdışında açılan ilk Ermeni Büyükelçiliği olması takip eder. O zamandan bu yana, iki ülke arasındaki ilişkiler özellikle ticaret arenasında önemli boyutlara ulaşmıştır. Halep ve Ermenistan arasındaki ticari işbirliğinin kurulması da iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmiştir.[22] Tüm bu gelişmeler Ermenilerin Suriye’de siyasal açıdan rahat etmesine ve devlet başkanları ile iyi ilişkiler kurmasına vesile olmuştur.

Ermeniler Suriye Parlamentosu’nda neredeyse sürekli yer almışlardır. Bunlara örnek olarak Mihran Puzantian, Fathalla Asioun, Nicolas Djandjigian Movses Der Kalousdian (daha sonra da Lübnan Parlamentosu’nda Milletvekili), Louis Hendieh, Krikor Eblighatian, Levon Ghazal, Simon Libarian ve Sünbül Sunbulian (2011 itibariyle görevdeki) verilebilir.[23] Bu isimler parlamentoda yer alan Ermenilerin bir kısmıdır ve bu durum Ermeniler’in Esad’la olan ilişkilerinin iyiliğini gösterir niteliktedir.

Din

Suriye’de yaşayan Ermenilerin bir kısmı Evanjelist yani Protestan, bir kısmı ise Katolik’tir. Ermeniler Suriye’de dinlerini oldukça özgür bir şekilde yaşamaktadır.[24]

Bishop İbrahim Ardzivian (1710-1740) Halep’te ilk resmi Ermeni Katolik rahiptir. Günümüzde, Halep Piskoposluğu’na ve Katolik inananların sayısı yaklaşık 15,000 civarında tahmin edilir. Şam Ermeni Katolik Kilisesi ise Şam’da 1763 yılında kurulmuştur. 1863 yılında, eski kilise vaftiz edilmiştir. 1959 yılında, kilise ve Başpiskoposluk "Bab Touma"yı satın alınmıştır. 1969 yılında, ilk piskopos aday gösterilmiştir ve 1984 yılından bu yana, Ermeni Katolik piskopos Ataerkil piskoposluk unvanını taşımaktadır. Al-Qamishli (veya Al-Jazira Piskoposluğu’na) ve piskoposluk, kendi yetkisi altında Al-Hasakah ve Deir ez-Zor valiliklerini içerir.

Dinin bir toplumun kültürel mirası ve geleceği için oldukça önemli bir yere sahip olması, Ermenilerin dini yapıların yapılması konusuna önem vermesine sebep olmuştur. Özellikle Halep çevresindeki yoğunluğu ile dikkat çeken dini yapıların bazıları şunlardır[25]:

– Halep (Aleppo Piskoposluğu’na bağlı): Kabartmalar Bizim Anne (1840) Katedral, Kutsal Kurtarıcı – Azize Barbara Kilisesi (1937), Holy Trinity Church (1965), Kutsal Haç Kilisesi (1993)

– Lazkiye Valiliği (Halep piskoposluk yetkisi altında): Saint Michael Kesab of Archangel Kilisesi, Kesab Kilisesi

– Ar-Raqqah (Halep piskoposluk yetkisi altında): Şehitler Kilisesi

Al-Hasakah Valiliği ve Deir ez-Zor (Al-Jazira Piskoposluk’una bağlı): Kamışlı’daki Saint Joseph Katedrali, Al-Hasakah Kutsal Aile Kilisesi.

– Şam (Damascus Ataerkil vilayet’ine bağlı olarak): Evrenin Notre-Dame Katedrali.

Ermeni Protestanlara ait olan kiliselerden bazıları ise şu şekildedir: Emmanuel Kilisesi (Halep), Bethel Kilisesi (Halep), Şehitler Kilisesi (Halep), Mesih Halep Kilisesi, Ekizolukh köyü Kesab Emmanuel Kilisesi, Keorkeuna köyü Kesab ve Ermeni Protestan Kilisesi, Karadouran köyü Kesab ve Ermeni Protestan Kilisesi.

Eğitim

Eğitim, Suriye’deki Ermeni toplumunda Ermeni dili ve vatanseverliğinin korunmasında önemli bir faktördür. Ermeni toplumun ana ev sahibi olarak Halep, Ermeniler için uzun soluklu okullar ve kültür kurumları açısından bir merkezidir. Bu amaçlar kurulan bazı okullar şunlardır[26]:

– Karen Jeppe Ermeni Koleji, Halep’te kurulan ilk Ermeni ortaokuldur. Bu okul Danimarka hayırsever Karen Jeppe’nin yardımlarıyla kurulmuştur. Günümüzde okul, Halep Ermeni piskoposlarının doğrudan idaresi altında faaliyet göstermektedir.

– Lazar Nacaryan-Calouste Gulbenkian Ermeni Merkez Lisesi, Ermeni Hayırseverler Genel Birliği’nin çabaları ile 1954 yılında Orta Okulu olarak kurulmuştur. Ermeni Hayırseverler Genel Birliği’nin Suriye Bölgesel Merkez Komitesi yönetimi altında faaliyet göstermektedir.

– Ermeni diasporasının bağışı tarafından 1927 yılında Sahakian İlköğretim Okulu kurulmuştur.

Eğitim süreciyle Ermeniler, diaspora olarak asimile olmamayı ve geçmişten miras kalan “proje”lerini sürdürebilecek nesiller yetiştirebilmeyi amaçlamaktadır. Ermenilerin özellikle sözde soykırım konusunda yaptıkları eğitim çalışmaları, eğitim döneminin onlar için ne kadar önemli olduğunu gösterir niteliktedir.

İş Hayatı

Ermenileri Suriye’de ticaret başta olmak üzere bir çok alanda varlık göstermektedirler. Ticarette hem diaspora açısından hem de Suriye açısından önemli bir yerleri vardır. Şam’da ve Halep’te teknik ve vasıflı işçilerin birçoğu Ermenidir. Bazı ailelerde nesiller boyunca tüccarlar olmuştur. Halep’te bu ailelerin ekonomik durumu oldukça güçlüdür. Bunun yanı sıra küçük sanayi, ya da el sanatları gibi devlet hizmetlerinde de bulunmaktadırlar. Küçük kasabalarda yaşayanlar ise genellikle küçük tüccarlar veya esnaflardır. [27]

Arap Baharı Sürecinde Suriye Ermenileri

Orta Doğu ülkelerinde, insan hakları ve özgürlük talebi doğrultusunda ülke halklarının ayaklanması ve ülke liderlerinin devrilmesi süreci “Arap Baharı” olarak adlandırılmaktadır. Arap Baharı sürecini yaşayan ülkelerden biri de Suriye’dir. Suriye halkı da aynı talepler doğrultusunda ayaklanmış ve Suriye iç savaşa sürüklenmiştir. Bölgede yaşayan bir çok etnik grup da bu savaş ve çatışma ortamının içerisinde baskı altında kalmıştır. Suriye’de yaşayan Ermeniler de bölgede yaşanan kaostan etkilenenler arasındadır.

Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Halep ve Şam civarında çatışmaların başlaması ve gün geçtikçe artması ile Ermeniler, bölgeden Ermenistan başta olmak üzere çeşitli yerlere göç etmeye başlamışlardır. Ermenistan bölgeden göçü kolaylaştırmak adına vatandaşlık başvurularında ve sınır geçişlerinde bir çok kolaylık sağlamış lakin bir süre sonra Ermenistan’ın göç eden Ermenileri barındıracak ölçüde bir yapısının olmadığını iddia ederek, göç etmek isteyen Ermenileri Dağlık Karabağ bölgesine yerleştirmeye başlamıştır.

Azerbaycan-Ermenistan arasında yıllardır sorunlu bölge olan ve esasen Azerbaycan’a ait olan Dağlık Karabağ bölgesi, Ermenistan tarafından işgal edilmiştir. Bu işgal neticesinde bir çok Azerbaycan Türk’ü kendi öz topraklarından ayrılmak zorunda kalmıştır, ayrılmayanlar ise Ermenistan tarafından büyük işkenceler görmüştür. Miletlerarası hukuka aykırı olarak Ermenistan’ın işgal ettiği bölgeye Suriye Ermenilerinin taşınması, Azerbaycan ve Ermenistan arasında yeni bir krize sebep olmuştur.

Suriyeli Ermenilerin bu durumu Ermeni yetkililerinin gündem maddelerinden biri haline gelmiş, UNICEF, Ermeni Hayırseverler Genel Birliği gibi büyük kuruluşlar, Suriyeli Ermeniler için yardımda bulunmaya hazır olduklarını açıklamışlar ve bağışta bulunmuşlardır. Ermeni Diaspora Bakanlığı da Suriyeli Ermenilerin bu çatışma ortamından bir an önce kurtulması için her türlü yardımı yapacağını açıklamıştır.

Öte yandan, Suriye Ermenilerinin bölgeden uzaklaşmak istemesi “panik göçü” olarak yorumlanmış ve kalıcı bir göç olmadığı, tüm Ermenilerin bölgeyi terk etmediği dile getirilmiştir. Suriye’de yaşayan Ermenilerin yaşadıkları bölgeyi sevdikleri ve yaşadıkları, büyüdükleri topraklardan ayrılmak istemedikleri kaydedilmektedir.

Suriye’de iç karışıklıkların yaşanmasından önce hükümetle iyi ilişkilere sahip olan Ermeniler, yaşanan iç karışıklık ve çatışmalarda tarafsız kalmaya çalışsalar da bölgede kurulacak olan olası yeni bir İslami rejim’in tedirginliğini yaşamaktadırlar.

Değerlendirme

Ermenilerin, Ermeni Diasporasının oluşumunu “tehcire” dayandırması ve Suriye Ermenilerinin ilk diaspora olduğunu iddia etmesi, sözde soykırım iddialarını güçlendirmek için ortaya atılmıştır. Yapılan incelemeler gösteriyor ki, Ermeniler, zaten diaspora oluşumu gerekli yapıya sahip bir millettir. Yine aynı şekilde tehcirden önce vatanından ayrılıp bir çok ülkeye yerleşen Ermenilerin olduğu görülmektedir. Ermenilerin iddialarının hemen hepsi sözde soykırımı kabul ettirmeye ve Büyük Ermenistan projesini gerçekleştirmeye yöneliktir. Günümüzde özellikle, Fransa, Amerika ve Kanada’da oldukça yoğun bir şekilde faaliyetlerini sürdüren Ermeni diasporaları, Suriye Ermeni diasporasıyla yakın ilişkilerini devam ettirdiklerini yapılan bağışlarla göstermiştir. Diasporaların mutlak amacı, 4T planı ışığında sözde soykırımı tanıtmak ve Büyük Ermenistan’ı kurmaktır. Bu amaç doğrultusunda Türkiye’nin bütünlüğüne ve Türklüğe karşı yönelen her türlü yapılanmada ve eylemde bulunabilir.

Bu sebepten dolayı, şu sıralar Suriye’de yaşantısı sarsıntıda olan Ermenilerin, Dağlık Karabağ yerleştirilmesi, kabul edilemez bir durumdur. Uluslararası hukuka aykırı olarak Ermenistan tarafından işgal altında tutulan Dağlık Karabağ’da Ermeniler geçmişten günümüze katliamlar yapmış ve bölgedeki Türk nüfusunu azaltmış, asimile etmiş ve demografik yapıyı değiştirme çabasına girmiştir. Çünkü Ermenistan toprak talebini “nüfus çokluğuna” dayandırmaktadır. Bunun üzerine Suriyeli Ermenilerin Karabağ’a yerleştirilmesi Ermenistan’ın bu politikasının bir parçası olarak görülmektedir.

Ermenilerin bir kısmının Suriye’de kalması ise, Ermenistan’ın Orta Doğu’ya ve Arap dünyasına ve Türkiye’ye uzanan elinin orada da kalmaya devam edeceğini işaret etmektedir. İlerleyen zamanlarda Suriyeli Ermenilerin nasıl bir yol izleyeceği ise Suriye’de yeni bir rejim kurulması sonucunda görülecektir.

Diplomatic Crisis in the Middle East: The Ingredients for a Catastrophe in the Making


The ingredients for a catastrophe in the making are being mixed in a minute-to-minute unfurling global crisis before our very eyes. It sounds like a bad film plot — but that will come later. This is real. Handled well it will be diplomacy at its best; at its worst, there could well be another war. The protests of Sept. 11 and Sept. 12 in Libya and Egypt — ostensibly over a cheap poorly-acted computer-generated mash-up of a film — illustrate the need for caution in jumping to face-value conclusions more than ever. Within one day of the initial attacks on US embassies, riots had spread to Yemen, Bangladesh, Iran, Afghanistan, Morocco, Sudan, Pakistan, Somalia and Tunisia. By the time this goes to print, they will have spread farther, fast-moving torrents of anger pouring over the Arab world.

But why are these events happening now? There are multiple elements at play: Political one-upmanship, an incendiary film, a fake identity; Jewish blame, Christian responsibility, Salafis, Al-Qaeda and the Muslim Brotherhood; drugs, fraud and prison; drones, destroyers and missiles; defense spending, sequestration and voter promises; neoconservatives, and Egypt the prize.

This summer, Al-Qaeda’s second-in-command Abu Yahya Al-Libi from, of course, Libya, was killed by a drone strike in Pakistan on June 5. The following day, his supporters in Libya launched an IED attack on the US Consulate in Benghazi, filmed the fire damage and uploaded their video to YouTube. On Sept. 11, Ayman Al-Zawahiri, Al-Qaeda’s No. 1, released a 42-minute video calling for attacks on Americans over the death of Al-Libi, clinging to a pretence of a strength amongst the remnants of Al-Qaeda. Fewer than 50 exist according to Leon Panetta, Secretary of Defense, but inflating membership serves both Al-Zawahiri and the United States and keeps the narrative of the power of Al-Qaeda to the fore. Al-Zawahiri has none of the recruitment skills of Osama bin Laden, and needs to perform like a leader in control of many; the United States must also maintain the image of hundreds of Al-Qaeda terrorists scattered worldwide and behind every action of violence in order to justify military intervention.

This week, President Obama signed the September 14th renewal of the Authorization for the Use of Military Force Against Terrorists (AUMF), the only Congressional resolution passed relating to intervention in Afghanistan in 2001. Only by an Act of Congress can the US declare war.

Yet, for neither Afghanistan nor Iraq (agreed upon via the Authorization for Use of Military Force Against Iraq Resolution of 2002) was any such declaration ever made. War has not been declared officially by the United States since 1941. The AUMF did not specify Afghanistan — or any state — by name. The target of military force therefore remains open-ended, arbitrarily applicable in the use of “all necessary and appropriate force against those nations, organizations, or persons” the president deems as connected in any way with Sept. 11 2001, in the planning of present or future attacks.

In other words, anyone, anywhere, at any time who ever threatens Americans are subject to military retaliation by force. That permits the president of the US an enormous amount of latitude as long as Al-Qaeda terrorists are consistently identified as the perpetrators of violence. If there are so few left they appear to have tentacles, are multiplying, and — like mercury — smash the center and out pop another 20 cells.

Furthermore, as of the beginning of January 2013, the Pentagon is facing forced automatic defense spending cuts of $ 500 billion over the course of the next nine years. Since 9/11, defense spending has become a litmus test of American patriotism, and neither the Republicans nor the Democrats are prepared to anger their voting base. Republicans believe that defense spending should increase to forever protect the United States from any potential harm; the Democrats fear losing more voters by defense-industry job losses. In an election season, it’s a risky issue: Almost every state in the US has an element of the Military Industrial Complex manufacturing industry at stake, by design. Excluding war costs, the military budget has ballooned by 50 percent over the past decade, and should the triggered cuts take place the Pentagon’s base budget will revert to 2007 levels of spending.

But there is a loophole to sequestration, built in to the original agreement. All the automatic triggers fly out the window if the US finds another reason to go to war, and then the Pentagon can go on a shopping spree.

The Cairo protests were, and remain, dominated by genuinely angry men and women, incensed by this obscure film’s depiction of the Prophet Muhammad. On Sept. 11, three thousand men and women, football fans and orthodox Muslims alike gathered in protest, and some began to scramble across the walls of the embassy. The crowd called the police over to intervene and stop some men climbing onto sovereign territory but they did little to respond until witnesses screamed for them to act. By then the American flag had been torn down and the new symbol of anti-Americanism — the black flag with the shahada upon it — was already hoisted in its place. Graffiti was sprayed hastily upon the walls, with religious statements (“United States of Islam”) as well as implied threats (“Take care America, we have 1.5 billion bin Ladens”). Most of the demonstrators made clear they did not support Al-Qaeda or terrorism, and the black flag does not represent such: It has instead become a symbol of ever-increasing hostility toward the United States and its years of intervention in Muslim states. Instead this was more of an opportunity to act out against America overseas by agitating outside its Embassy. “Salafis” though, has become part of the mainstream media, the new buzzword to describe any Arab male incensed when his religion is defamed.

But their message was clear. The president of the United States should take action against the makers of the film if these responses were to stop. The public viewed the existence of the video as yet another anti-Muslim atrocity in the same vein as so many seen during the years of troops in Afghanistan and Iraq.

Egyptian President Mursi telephoned President Obama and “in the clearest terms” condemned the security breach. “I called him to ask him to put an end to such behavior,” Mursi said in regards the now-viral video, and “I assured Barack Obama that we will not permit any attacks” on US diplomatic compounds across Egypt.

The night before, staffers at the Cairo embassy had issued a statement urging “misguided individuals” to stop these continued provocations against Muslims. In his quest to trump the president in this election year, Republican candidate Mitt Romney raced to e-mail reporters with a statement, reaching them one minute after Hillary Clinton contacted the press and explicitly condemned the violence still ongoing in Libya, confirming one death and expressing condolences.

Romney, however, managed to act like never before seen during a foreign policy crisis. “It’s disgraceful that the Obama administration’s first response was not to condemn attacks on our diplomatic missions,” Romney slandered.

He not only falsely attacked President Obama for “apologizing” and “sympathizing with those who waged the attacks”, but insulted the embassy personnel for having urged calm in the first place. The chairman of the Republican National Committee, Reince Priebus, then followed suit on Twitter stating, “Obama sympathizes with attackers in Egypt. Sad and pathetic.” It was a pitiful attempt to score political points, and may well have cost Romney the presidency in November.

Molded by the Bush-era neoconservatives, Romney has been told how to shape his foreign policy. He repeats the “attack on Americans” refrain at every chance, perfectly in keeping with the Authorization allowing for military force anywhere in the world, against any American attacked by hostile elements. Whether Democrat or Republican, as long as there are “attacks on Americans,” the “War on Terror” would by definition be never-ending.

Mitt Romney did not back down, and continued his critiques the following morning. By this time, there had been four deaths at the embassy in Libya, and Romney took advantage to keep on digging.

The hostile rhetoric, however, was not confined to just the Republican nominee.

On Tuesday night, in an interview for Telemundo television, President Obama changed the history of foreign relations with Egypt with one short sentence, overturning decades of hard-fought diplomatic efforts.

In a shocking departure from policy he stated that although Egypt’s government wasn’t “an enemy,” it was not a friend. “I don’t think that we would consider them an ally,” he said. Egypt was on the radar.

Back in August 2002, neoconservative provocateur Laurent Murawiec (now deceased) presented a paper to the US Department of Defense’s Defense Policy Board Advisory Committee, dominated by fellow neoconservatives. Entitled “Expel Saudis from Arabia”, Murawiec included a 24-page PowerPoint presentation to press his point. The last slide in the PPT was captioned “Grand Strategy for the Middle East” and included three goals: “Iraq is the tactical pivot”; “Saudi Arabia the strategic pivot;” and “Egypt the prize”.

The strategic goal was simple: Take down Saddam Hussein, weaken Hezbollah and Syria, and tarnish Saudi Arabia. Egypt had to come last: Its mass, history, prestige and potential were, Muraweic explained to the officials in attendance, “where the future of the Arab world will be decided. Egypt, then, in the new Middle Eastern environment created by our war, can start being reshaped.”

That was 10 years ago.

A day after the Embassy attacks, Zbigniew Brzezinski, National Security Adviser to President Jimmy Carter during the USSR-Afghan War, and past foreign policy adviser to President Obama, spoke out against Mitt Romney’s neoconservative advisers. He suggested that Romney ought to rely instead on his more qualified adviser: Robert Zoellick. Author of The Grand Chessboard, Brzezinski also argues for a reshaping of the region, no challengers to American hegemony in Eurasia.

And who is this Robert Zoellick that Brzezinski admires? He is the hard-right neoconservative Bush administration Deputy Secretary of State, and current head of the World Bank who — as a member of the Project for the New American Century (PNAC) — pushed, and got, a war in the Middle East in part to ouster Saddam Hussein. Little different, in other words, to Brzezinski’s world vision.

Post the Iraq War, events have not quite gone according to expectations. The “Arab Spring” turned into summer and then autumn and winter, and more than a year later Syria is still in flames in a civil war with no end in sight.

Remarkably, instead of strategic planning or interference, a silly little film that appears as though made on a budget of less than $100 has sparked the new rage. The men behind the movie deserve further examination. The video was not responsible, however, for the well-organized rocket-propelled attacks upon the US Consulate in Libya.
Things are not what they seem, and diplomatic sands are shifting as fast as a haboob.

(This is the first of a two-part column on diplomatic crisis in the Middle East.)

Tanya Cariina Hsu is a British political analyst specializing in US-Saudi foreign policy.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: