Günlük arşivler: Eylül 19, 2012

Lugares


__._,_.___

U.S. Suspected of Creating Three More Computer Viruses


Two independent teams of researchers studying the Flame computer virus believe that the maker of the malware — all but certain to be the United States — has architected three additional programs to conduct clandestine cyberwar or espionage.

Both Symantec Corp of the United States and Kaspersky Lab of Russia acknowledged on Monday that their research of Flame has led them to believe that whoever had a role in creating that virus has also put their efforts behind three other similar programs.

A team of engineers at Kaspersky released new information on Monday collected during forensic analysis of Flame command-and-Control servers that were examined with the assistance of Symantec, ITU-IMPACT and CERT-Bund/BSI. Researchers had first disclosed in May that Flame, a sophisticated espionage virus, targeted computer systems in Iran and was likely the product of a nation-state, specifically the US. With this week’s update, however, it appears as if the United States’ endeavors in cyberwar may have stretched past even what researchers had imagined.

“Based on the code from the servers, it can be said that they were working with at least three other programs similar to Flame. The code names of those programs are IP, SP and SPE,” Kaspersky Lab chief security expert Aleks Gostev told RT.

Although the United States government has not gone on the record to take credit for either Flame or Stuxnet, a similar computer worm that targeted Iranian nuclear facilities first discovered in 2010, experts have long maintained that the US is involved in both viruses, perhaps even enlisting Israeli scientists for assistance.

Speaking at a TED Talk in 2011, researcher Ralph Langner said, “My opinion is that the Mossad is involved but that the leading force is not Israel. The leading force behind Stuxnet is the cyber superpower – there is only one; and that’s the United States.”

In January of this year, Mike McConnell, the former director of national intelligence at the National Security Agency under George W Bush, told Reuters that the US had indeed attacked foreign computer systems at one time or another, and confirmed that America has “the ability to attack, degrade or destroy” the e-grids of adversaries. When the New York Times followed up with a report of their own only five months later, members of US President Barack Obama’s national security team admitted on condition of anonymity that the White House continued cyber-assaults on Iran’s nuclear program through Stuxnet, which Mr. Obama himself endorsed.

Once compared with coding from Flame, security experts saw an immediate correlation.

“Stuxnet of 2009 had a large piece of code similar to that of Flame, so apparently creators of Stuxnet and Flame were working in close collaboration,” Gostev from Kaspersky Lab said.

With America all but confirmed as the culprit behind both viruses, this week it’s revealed that the United States may have crafted another three coded programs to target Iran and its allies. Speaking to Reuters, researchers involved in the latest analysis say they are still trying to figure out the basic facts about the three new viruses, but believe that the same entity responsible for Stuxnet and Flame are at it again.

“We know that it is definitely out there. We just can’t figure out a way to actually get our hands on it. We are trying,”Symantec researcher Vikram Thakur tells Reuters.

Also in their report, Kaspersy say that the heavy encryption and nature of the newest programs “fits the profile of military and/or intelligence operations.”

ABD Konsolosluğuna Yapılan Saldırı Işığında Magrib El Kaidesi ve Libya


Libya’da ABD Büyükelçisi Chris Stevens ile birlikte üç ABD yetkilisinin öldürülmesinin ardından yapılan analizler ve haberle, kötü bir prodüksiyon olması ile birlikte açık bir şekilde provakasyonu hedefleyen filme gösterilen tepki, gösteriler üzerine odaklanmış ve Arap Baharı sürecinin sorgulanması ile sonuçlanmıştır. Batı dünyasında ise esas tartışma terör ve şiddet olguları üzerinden oryantalist ve Ortadoğu istisnacılarının argümanları çevresinde kendini yeniden üretmeye devam etmektedir. Son 30 yıldır öldürülen ilk ABD diplomatı olması, Chris Stevens’ın ve yanındaki görevlilerinin öldürülmesi ve Bingazi’deki konsolosluk binasının basılması pek çok nedenden ötürü daha derin analizlerin varlığına gerek duymaktadır. Libya’da Kaddafi iktidarını ve rejimini deviren 8 aylık iç savaş ve sonrasındaki geçiş sürecinde ülkedeki mevcut durumdan ötürü ABD’nin Libya’daki misyonları geri çağrılmıştı. Bingazi’de gerçekleştirilen konsolosluk saldırısından iki hafta önce açılan misyona karşı gerçekleştirilen bu saldırıyı sadece provakatif bir film ile açıklamak yeterli görülmemektedir. Özellikle bu noktada Bingazi’deki ABD konsolosluğuna yönelik saldırı, seçim öncesi gerçekleşen yabancı misyonlara karşı gerçekleştirilen saldırılardan ayrı değerlendirilemez. Söz konusu eylem paralelliği ise odakları Magrep El Kaidesine yöneltmektedir. Ancak ortaya çıkan detaylar durumu karmaşık hale getirmektedir.

Independent’in yayınladığı habere göre Stevens’ın Bingazide’ki ABD Konsolosluğu’na gerçekleştirdiği ziyaret gizli tutulmaktaydı. Bu tesadüf konsolosluk binasına gerçekleştirilen saldırının ağır silahlarla gerçekleştirilmesi ve profesyonel izler taşıması nedeniyle dikkate alınması gereken bir durum ortaya çıkarmaktadır. Öte yandan Konsolosluk binasından önemli belgelerin eylemi gerçekleştiren gruplar tarafından alınması ise bir başka önemli nokta olarak karşımıza çıkmakta. Bu belgelerin ABD ile işbirliği içerisinde olan Libyalıların isimlerini, ABD görevlilerinin Libya’da kullandığı “güvenli evlerin” listesini, petrol anlaşmaları ve görüşmelerine dair önemli bilgileri içerdiği belirtilmekte. Sonuç itibari ile konsolosluk binasından elde edilen bilgilerin kimin ya da kimlerin eline geçtiği ABD’nin Libya’daki konumu doğrudan etkileyecek niteliktedir. Öte yandan Bingazi’deki ABD Konsolosluğu’na gerçekleştirilen saldırının önceden planlandığı Libya İçişleri Bakanlığı tarafından da teyit edilmiş durumdadır. ABD’nin Libya’ya gönderdiği donanma bir yandan kendisine karşı yapılan bu saldırıya dolaylı bir cevap verme amacını taşımasının yanı sıra Libya’daki çıkarlarını doğrudan koruması gerektiğinde kullanabileceği lojistik desteği de sağlaması açısından önem ihtiva etmektedir.

Seçim öncesi dönemde federalizm tartışmasının odağı haline gelen Bingazi’de gerçekleşen silahlı eylem ve saldırılar ABD Konsolosluğuna yapılan saldırıdan ayrı değerlendirilmemelidir. Her ne kadar Bingazi merkezli tek ve organize radikal silahlı bir gruptan bahsetmek zor olsa da Bingazi başta olmak üzere ülke genelinde aşiret milislerinin aktivitelerine devam ettiği bilinmektedir. Seçimlerden kısa bir süre önce 9 Haziran’da Bingazi’de ellerinde ağır silahlar bulunan bir grup Şeriat’ın uygulanmasına yönelik geniş çaplı bir eylem yapmıştır. Siyasal geleneğin zayıf olduğu Libya’da radikal grupların radikal taleplerle ortaya çıkmasının muhtemel olmasının yanı sıra bu radikal grupların El Kaide gibi örgütlerle ne kadar bağlantılı olduğu hayati bir sorun olarak gündeme gelmeye devam etmektedir. Fakat ulusal ve uluslararası hedeflere yapılan saldırıların artması El Kaide’nin Libya’da güçlendiğine yönelik öngörülerin kazanmasına neden olmaktadır. Mayıs ayında Bingazi’de gerçekleşen saldırılarılar Ebu Yahya El Libi’nin Pakistan’da öldürülmesinin ardından gerçekleştirilmişti. Mayıs ayında Bingazi’deki Kızıl Haç ofisi ve daha sonra da Birleşmiş Milletler konvoyuna ve ABD misyonuna da çeşitli saldırılar düzenlenmiş ve gözler El Kaide başta olmak üzere radikal gruplara dönmüştü. Kızıl Haç ofisine yönelik saldırının Ömer Abdul Rahman Tugayları tarafından üstlenilmesi ve grubun bu eylemi El Kaide’nin şuan ki lideri olan Ayman el Zevahiri’nin yaptığı intikam çağrısının ardından gerçekleşmesi, özellikle Magrib El Kaidesi’nin son bir yılda daha aktif hale geldiği yönündeki söylenti ve korkular ile birlikte Libya’daki gelişmelerin okunmasında dikkate alınması gerekmektedir. ABD Büyükelçisinin hayatını kaybettiği ABD Konsolosluğuna yönelik saldırının da aynı grup tarafından gerçekleştirildiği iddia edilmektedir. Saldırının 11 Eylül olaylarının yıldönümünde gerçekleştirilmesi El Kaide bağlantılı Ömer Abdul Rahman Tugayları üzerindeki şüpheleri arttırmaktadır.

Magreb El Kaidesi son yıllarda Kuzey Afrika başta olmak üzere Afrika’daki faaliyetlerini yoğunlaştırmıştır. Özellikle yabancıların rehin alınması ve kaçırılması ile ön plana çıkan Magreb El Kaidesi 2008 yılında BM yetkilisinin Nijerya’da kaçırması ile gündeme gelmişti. En son Mali’de Cezayirli diplomatı kaçıran El Kaide, Mali’deki son gelişmelerin de ana aktörü olduğu bilinmektedir. Bu noktada öne çıkan bir görüş Bingazi’deki saldırının ABD büyükelçisinin öldürülmesini hedeflemediği, onu rehin almaya yönelik bir saldırı olduğudur. Bu görüşü, büyükelçinin korumalarının silahlı saldırı sonucu hayatlarını kaybetmesi ancak büyükelçinin saklandığı odada dumandan zehirlenerek ölmesi desteklemektedir. Konsolosluk binasına yapılan saldırı sonrası büyükelçi Stevens dahil ABD görevlileri ve güvenlik elemanları bina yakınında bulunan bir “güvenli eve” sığınmışlar, ancak saldırıyı gerçekleştiren grup bu binaya ikinci bir saldırı gerçekleştirmiştir. Bu saldırıda ise sadece Stevens’ın güvenliğinden sorumlu güvenlik elemanları hayatını kaybetmiş, ancak Stevens kilitli kaldığı odada dumandan zehirlenmiştir. Ancak bu görüş ABD büyükelçisinin Bingazi’ye yaptığı gizli ziyaretin grup tarafından bilindiği varsayımına da beraberinde getirdiği için tartışmalara neden olmaktadır. Çünkü ülkede güvenlik şirketleri yerel birimler ile birlikte çalışmaktadır ve bu görüş ABD güvenliğinde içeriden bilgi sızdığı anlamına gelmektedir.

Öte yandan ABD’li ve Libyalı yetkililerden gelen çeşitli açıklamalar durum üzerinde analiz yapmayı daha da zorlaştırmaktadır. Libya İçişleri Bakan Yardımcısı Vanis El Şerif, göstericiler arasında durumu kaosa dönüştürmek isteyenlerin olduğunu açıklamasına paralel olarak, Libya Başbakanı El Megarif “ABD Konsolosluğu’na yapılan saldırının önceden planlanan bir saldırı olduğuna inandıklarını, olaya karışanların bazılarının ise kesinlikle Mali ve Cezayir gibi ülkelerden Libya’ya giriş yaptıklarını” açıklamıştır. Öte yandan ülkedeki önemli milis güçlerinden bir olan 17 Şubat Tugayı ise ABD yetkililerinin Bingazi’deki güvenlik durumunun kötüye gittiği ve acilen önlem alınması yönünde uyardıklarını belirtmişlerdir. Libyalı yetkililer Bingazi’deki saldırıların planlı bir şekilde gerçekleştirildiği yönünde hemfikir görünmektedirler. Bu durum Bingazi’nin merkezi yönetim kontrolü altına tam olarak alınamamasıyla da bağlantılıdır. Federalizm, otonomi ve adem-i merkeziyetçilik taleplerinin yükseldiği Bingazi’nin şiddet ve güvenlik zaafiyetleri ile anılması bu taleplerin uluslararası destek bulmasını zorlaştıracaktır. Öte yandan Bingazi’deki petrol bölgeleri uzunca bir süredir yabancı şirketler ile ortak çalışan yabancı güvenlik şirketleri tarafından sağlanmaktadır. Bu nedenle güvenliğe dair sorunlar Libya’daki federalizm ve merkezilik bağlamında gelişen siyasi denklem içerisindeki etkenlerden sadece biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Uluslar arası aktörlerin Libya’daki federalistlere, İslami gruplara ve merkezi yapı yanlısı siyasi gruplara yaklaşımı konusunda öngörüde bulunmak henüz mümkün görünmemektedir.

Öte yandan bazı ABD yetkililerinin yaptığı açıklamalar ise Libyalı yetkililerin yaptığı açıklamalar ile paralel olmaktan ziyade farklı bir bakış açısı sunmaktadır. ABD’nin BM’deki büyükelçisi Susan Rice, saldırıların İslam’a hakaret eden filme karşı gelişen protesto gösterilerinin bir sonucu olduğunu ve planlı bir saldırı olmadığını ifade etmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise ABD’nin Libya’da olası bir saldırının gerçekleşeceğine dair uyarıldığı iddialarını reddetmiştir. Resmi yetkililerden Libya’daki saldırılara yönelik somut ve sert bir söylem henüz ortaya çıkmadığı gibi, ABD yönetiminin Libya’ya yönelik dış politikasında değişikliğe gidip gitmeyeceğine dair biz iz bulmak zor görünmektedir. Ancak seçim öncesinde yaşanan bu durum, özellikle ABD Büyükelçisi Stevens’ın son 30 yılda öldürülen ilk diplomat olması ve 11 Eylül’ün yıldönümüyle aynı gün gerçekleştirilmesi nedeniyle seçimlerin kaderinde etkili olacağı öngörülmektedir. Olası bir hükümet değişikliğinin dış politikaya etkileri de kaçınılmazdır. Öte yandan Obama yönetiminin atacağı adımlar seçim koşullarına göre şekilleneceğe benzemektedir.

Yüzde 60’ı iyi tanıyalım – 1 AKP – CHP – MHP sisteminin dışında çözüm talebi


Yüzde 60 hangi partilerin seçmeni? Ortak talebi? AKP – CHP – MHP eksenli çözümlerin sonuna mı geldik? “Anadolu’ya geçmek” yine gündemde mi? Türkiye’deki karşıdevrim statükosu ve partilerin tepesindeki statüko? Yüzde 60’ın özet tanımı?

Andy – Ar Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin Ağustos ayında yaptığı araştırmada, “yeni bir siyasal partiye ve lidere ihtiyaç var” diyenlerin oranı, yüzde 60,4 çıktı. Yuvarlak hesap, yüzde 60. “Yeni partiye gerek yok” diyenler ise, yüzde 30, başka deyişle yeni parti isteyenlerin yarısı. Yüzde 10 ise “fikrim yok” cevabını veriyor.
Bu araştırma üzerine basında ve Aydınlık gazetemizde yazılar çıktı. Ancak “yeni parti” talebinin özünü yakalayan bir yorum yapılmadı.
Oysa çok önemli. Çünkü 1950’den bu yana, hiçbir dönemde, yüzde 60 gibi büyük bir çoğunluğun yeni parti istediği görülmemiştir.
Yüzde 60’ın yeni parti isteği olağanüstü bir döneme girdiğimize işaret ediyor. Bu yüzde 60’ı iyi anlamak durumundayız.

Yüzde 60: çeşitli partilerin seçmeni

Birincisi, bu yüzde 60, şu anda çeşitli partilere oy veriyor, ancak o partilerde bir çözüm görmüyor, “yeni parti” istiyor.
Yüzde 60, yalnız CHP’li değildir; çünkü CHP’nin bütün oyu son araştırmalara göre, yüzde 19.
Yüzde 60, yalnız MHP’li de değil. MHP oyları şu sıra yüzde 16 çevresinde deniyor.
CHP ve MHP seçmeninin tamamı “yeni parti” istese, hepsi yüzde 35 eder.
Demek ki, yüzde 60 içinde çok yüksek oranda AKP seçmeni ve diğer partilerin seçmenleri de var.

Yüzde 60’ın ortak talebi

Bu durumda yüzde 60, CHP, MHP, AKP ve diğer partilerin seçmenlerinin her birinden farklıdır.
O zaman soru şudur: Bugün CHP, MHP, AKP’ye oy veren, fakat o partilerin hiçbirinde çözüm görmeyen yüzde 60 neyi istiyor? Bu büyük kitlenin ortak talebi nedir?

AKP, CHP ve MHP eksenli çözümlerin sonu

Öncelikle saptayalım: Talep edilen AKP iktidarı değildir. Seçmen AKP’den hoşnut olsa, yüzde 60 oranında yeni parti aramazdı. Demek ki, aranan şey, öncelikle bir iktidar seçeneğidir. Millet, AKP’yi yıkma eğilimine girmiştir. Ancak AKP’yi yıkacak seçeneği, parlamento içindeki muhaliflerde de görmüyor. Yüzde 60, AKP’nin çözüm olmadığını saptamakla birlikte, CHP ve MHP’den de çözüm beklemiyor. Yeni partiye gerek yok diyenlerin oranı, yüzde 30’dur. Bu yüzde 30, Meclisteki iktidar ve muhalefetten hoşnut olanların oranıdır.

Buradan şu sonuca varabiliriz: CHP, MHP ve AKP içine sıkışarak üretilecek çözümler, bu yüzde 60’ı etkilemeyecektir.
Daha somut ifade edelim: AKP’nin başından Tayyip Erdoğan gitse, başkası gelse, bir şey değişmeyecek. Aynı şekilde CHP’de Kılıçdaroğlu yerine Baykal ekibi veya MHP’de Devlet Bahçeli’nin yerine Koray Aydın genel başkan seçilse, yüzde 60’ı etkileyen bir cereyan yaratamayacaktır. Yeni parti arayışının en somut anlamı budur.

Yüzde 60’ın beklentisi

İşte bu noktada yüzde 60’ın beklentisini tanımlamak önem kazanıyor.

Seçmenin üçte ikisi, Türkiye’nin bölünmesi, iç barışın bozulması, Cumhuriyetin yıkımı karşısında Türkiye’yi birleştirecek, iç barışı sağlayacak büyük gücün yaratılmasını istiyor. Ve bu yakıcı çözümü de, AKP, CHP ve MHP’nin ötesinde görmektedir. Bu partiler, vatan bütünlüğü, bölücü terörün tasfiyesi ve Cumhuriyetin yaşatılması meselesini anlamamış ve bu konuda bir çözüm üretmemiştir. En önemlisi, çözüm için gerekli Millî Kuvveti bir araya getirme ihtiyacını duymamış ve yerine getirmemişlerdir. BOP Eşbaşkanlığı ricali ve muhalifleri, terörü kınamanın ötesinde bir şey yapamayan zavallılar konumundadır.

Seçenek sistemin dışında

O halde yüzde 60’ı kazanacak ve iktidar mücadelesine seferber edecek seçenek, CHP, MHP ve AKP’den herhangi birinin çeperleri içinde kalarak yaratılamayacaktır. Çünkü yüzde 60’ın, kendisi tam bilincinde olmasa bile, umudu sistem dışındadır. AKP, CHP ve MHP dışında yeni bir parti aramak, sistem içindeki çözümlere sırt çevirmek anlamına geliyor. Bu, çok doğal. Çünkü bir karşıdevrim gerçekleşti. Bu karşıdevrim millete karşıdır ve milletin çoğunluğu bunları anlamasa bile, günlük hayatında kendisine karşı bir rejimin kapanına girdiğini duyumsamaya ve anlamaya başlamıştır.

“Anadolu’ya geçmek”

ABD güdümlü bu karşıdevrimle savaş sistemin dışına çıkmak anlamına gelir. Türkiye millîciliğinin bir kez daha Anadolu’ya geçtiği bir döneme giriyoruz. 1919 yılında padişahlık rejiminin dışına çıkmaya, “Anadolu’ya geçmek” deniyordu. Yine benzer bir durumdayız. Yüzde 60’a ancak “Anadolu’ya geçerek”, yani karşıdevrimin karşısına dikilerek önderlik edebiliriz.

Bu açıdan yüzde 60, denebilir ki, “Anadolu’ya geçecek” bir önderlik arayışına girmiştir. Bunu sıradan yurttaş böyle formüle edemeyebilir. Ancak onların beklentisini anlamak, çözüm haline getirmek ve uygulamak Öncülerin görevidir. Atatürk, bunu anlayabildiği için sistemin dışına çıktı ve milletin kuvvet ve yeteneğini harekete geçirebildi.

CHP ve MHP’nin tepesindeki karşıdevrim statükosu

Tekrar pahasına, bir kez daha altını çiziyoruz: AKP, karşıdevrimin partisine dönüşmüştür ve milletin çaresi, AKP’yi yıkmaktır. CHP ve MHP ise, “Anadolu’ya geçmek” diye bir görevin farkında değildir. Bunu tartışan bir çıkış da görülmüyor bu partilerde. AKP ve CHP’nin muhalifleri, eski sıradan tavırlarla parti içi iktidar savaşı veriyorlar. Kendileri de sistemin içinde durdukları için, kendi partilerinde sistemin esas sahipleri olan Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli’den sürekli dayak yemek dışında bir sonuca ulaşamayacakları apaçık görülüyor. Sisteme karşı olmadan, CHP ve MHP’nin tepesindeki sistemi deviremezler. Türkiye’deki karşıdevrime cephe almadan CHP’deki Neoliberal karşıdevrimle ve MHP’deki “Amerikan Milliyetçisi” karşıdevrimle baş edemeyeceklerdir. Dikkat edilsin, CHP ve MHP yönetimlerinin AKP ile bağlantıları, Küresel Neoliberal sisteme olan bağlantılardır. Bunu anlayamazsak, yüzde 60’ı da anlayamayız.

Başka deyişle yüzde 60’ın “yeni parti” talebine, CHP, MHP ve AKP statükosu içinde kalarak cevap üretilemez. Ve o statüko, parti içi demokrasi karşıtlığı değildir. O statüko, Kemalist Devrimi yıkan Mafya – Tarikat rejimidir.

Komşularla ve Avrasya ülkeleriyle birlik arayışı çoğunluk oldu

Yüzde 60’ı tanımamıza olanak sağlayan veri, yalnız onların “yeni parti” isteği değildir.

Türkiye’de ABD emperyalizmini tehlike olarak görenler, yüzde 80 ve 90’ların altına inmiyor.

Türkiye’nin AB’ye üye olacağını düşünenlerin oranı, yüzde 17’ye düştü. Bu çarpıcı bilgiyi, Türkiye – Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırma Vakfı’nın 23 Ağustos 2012 günü gazetelerde yayımlanan araştırmasından öğreniyoruz.

Yine Avrupacıların yaptığı bu araştırmaya göre, halkın yüzde 46’sı, başta Rusya olmak üzere komşularımızla birlikten yana. İslam İşbirliği Örgütü yandaşları ise, yüzde 21’de kalıyor.

Bu veriler de, yüzde 60’la örtüşüyor. Halkın önemli çoğunluğu, cephesini ABD merkezli tehdide çevirirken, dostlarını komşuları içinde ve daha geniş olarak Avrasya ülkelerinde görüyor.

Yüzde 60’ın özet tanımı: Millî güç

Bütün bu verilere dayanarak, yüzde 60’ı özet olarak şöyle tanımlayabiliriz: Millî güç!

Yeni parti isteyenler ve Batı tehdidinin farkında olanlar, aynı çoğunluktur ve bu büyük kitlenin duyarlılıkları şöyle sıralanabilir:

– Millî devlet.
– Millî bağımsızlık.
– Millî egemenlik.
– Millî hükümet.
– Millî ordu.
– Millî seferberlikle terörün tasfiyesi ve yurtta barış.
– Millî birlik.
– Vatan bütünlüğü.
– Millî ve halkçı ekonomi.
– Bölgedeki millî devletlerle dayanışma ve birlik.
– Millî bağımsızlığımızın uluslararası güvencesi olarak Avrasya Birliği.

CHP’nin 16 Eylül 2012 günü gazetelerde tam sayfa yer alan Parti Meclisi Bildirisi’ne bakın, yüzde 60’ın millî talepleri yoktur. CHP, girdiği çizgiyi maskeleyen tekerlemeler kullanmakta, fakat bildirinin özü Neoliberal ve bireycidir. Millî olan çözümlere karşıt konumdadırlar.

Millî = Devrimci

Bugün Türkiye, millî olan her talebin ancak devrimcilikle karşılanabileceği bir süreçtedir.

Millî olmak, tutuculuk değil, devrimciliktir.

Devrimci olmak da, bugün ancak millî mevzilerde olmakla mümkündür. Millî olmayan bir devrimcilik, bugün Türkiye’de hayatın dışındadır. Çünkü halk, millî mevzidedir ve Türkiye’nin bütün sorunları millî mevzidedir.

ABD merkezli küresel emperyalizm, millî devlet başta olmak üzere millî olana saldırıyor. Bu durumda kapitalizme karşı mücadele, millî eksendedir. Toplumun önündeki program, Millî Devrim programıdır. Gayrimillî karşıdevrim, millî devrimle yıkılacak ve Türkiye devleti ve toplumuyla Atatürk Devrimi temelinde yeniden örgütlenecektir.

Millî tarih = Devrim tarihidir

Bugün, tıpkı 19. yüzyıl sonlarında, Cihan Savaşı’nda ve İstiklâl Savaşı’nda olduğu gibi, millî sorunlar ancak devrimci yöntemlerle halledilebilir. Türkiye’de 150 yıldır millî olan her şey devrimle gelmiştir. Millî olanı bastıran ve ezenler, hep karşıdevrimcilerdir.

Yüzde 60, aslında “Yeni Parti” ararken, öyle isimlendirmese bile Millî Devrime önderlik edecek kuvveti arıyor.

YARIN: Yüzde 60 nasıl kazanılır ve iktidar mücadelesine seferber edilir?

Doğu Perinçek

Aydınlık

CENTCOM Joint Theater Support Contracting Command Ethics Training


CENTCOM Joint Theater Support Contracting Command Ethics Training.pdf

Mustafa Mutlu : Gaflet uykusu!


Terör örgütü durmadan vuruyor… Taktik belli: Bir gün vur, bir gün dur!

Her vuruşunda beşer onar gencimizin cansız bedeni düşüyor toprağa!

Dün 9 şehit daha verdik Bingöl’de… 71 de yaralımız var!

Bizi yönettiklerini söyleyenler ise askerimize atılan rokete, polisimize kurulan mayınlı tuzağa, sivil vatandaşlarımızı havaya uçuran bombaya lafla yanıt veriyorlar!

Topraklarımız yeniden kanla sulanıyor, çocukları askerde olan ya da askere gitme çağında bulunan annelerin gözüne uyku girmiyor!

Gelin görün ki; beyefendiler bırakın Meclis’i, Milli Güvenlik Kurulu’nu ya da Bakanlar Kurulu’nu bile toplamaya gerek görmüyorlar!

Cumhurbaşkanı, zahmet edip siyasi partilerin liderlerini bir araya getirmiyor…

Devleti yönetenler, gözü dönmüş katillere dokunmaktansa, sadece “abalıya” vuruyorlar!

Gazeteler saldırı haberlerini mi büyüttü; şerefsiz ilan ediyorlar!

Televizyonlar olay yerinden görüntü mü yayınladı, kıyameti koparıyorlar!

İki emekli subay çıkıp hatalarını mı dile getirdi; “vatan haini” olduğunu söylüyorlar!

***

Peki, iktidarın tutumu böyle de vatandaşın çok mu umurunda olup bitenler?

Elbette olayları izlemeye çalışan ve içi acıyan birkaç milyon duyarlı yurttaşı kastetmiyorum…

“Sessiz çoğunluk”tan ses çıkıyor mu bu insanlık dışı eylemler karşısında?

Şehitler için yapılan yürüyüşlere bakın; katılanların sayısı iki, bilemediniz üç yüzü geçmiyor!

Sanki ülkede her şey güllük gülistanlıkmış gibi herkes ya gündelik hayat derdinde ya da “lay-lay-lom”da…

Güneydoğu’daki illerde, ilçelerde, yerleşim merkezlerine sadece birkaç kilometre mesafede asker, polis, korucu can veriyor; vatandaş dışarıdan gelen silah seslerine aldırmadan “En Büyük Şov”u seyrediyor!

***

Ölen o çocukların günahı ne o zaman?

Madem bunca katliam kimsenin umurunda değil, teslim bayrağını çekelim, ne bekliyoruz?

Cebimiz kredi kartlarıyla dolu ya…

Keyfimiz tıkır ya…

Tüm okullar imam hatibe döşüyor ya…

Kentlerin en merkezi semtlerinde sübyan mektepleri, medreseler açılıyor ya…

Devletin toprağını üç beş kuruşa kapatan yeni yetme müteahhit, yeni “megakent” projesini açıkladı ya…

Televizyonlarda eğlence, şamata gırgır; vur patlasın çal oynasın sürüyor ya…

Tuzumuz kuru ya…

Nemize gerek mücadele? Verelim gitsin!

***

Ayıptır beyler… Bu gaflet uykusundan uyanalım…

Hiç kimseye değilse sadece şu son iki ayda saymaya bile yetişemediğimiz şehitlerimize ayıptır!

Bu mu insanlık, bu mu Müslümanlık?

İki tokat atın suratınıza ve kendinize gelin artık…

Yangını görün; çünkü alevler üzerinize geliyor…

Bombaları duyun; belki sizi de parçalayacak…

Ölümü hissedin, ne yazık ki çok yakınınızda…

Anlayın artık:

“Hiçbir şey yapmayan, elinin altındaki yasaları bile uygulamayan bir iktidar”ın vatandaşları olarak, “hiçbir şey yapmayarak” bu yangını söndüremezsiniz…

***

Terör örgütünün bu kadar şımarmasının, azmasının tek sorumlusu var:

Siz!

Kıçınızı kaldırıp, bizi yönetemeyenleri harekete geçirmediğiniz sürece…

Ateş de çok yakın artık; bomba da ölüm de!

*****

NASİP!

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, özel bir uçakla Iğdır’a gitmiş ve Afyon’daki patlamada şehit olan Mehmet Emin Çuğun’un ailesini ziyaret etmiş…

Tabii yanında kameraları da götürmüş!

Keşke bir telefon edip taziyede bulunsaydı da o ziyaret için devletin kasasından harcadığı on binlerce lirayı şehit ailesine bağışlasaydı!

Bunu geçelim… Bakan Bey, taziye ziyaretinde acılı aileye aynen şunları söylemiş:

“Şehitlik de, gazilik de nasip işidir.”

Demek ki neymiş? Terörle mücadele edemeyen devletin hiçbir suçu yokmuş! Her şey “nasip işi”ymiş?

O zaman bunca askere, tanka, topa silaha ne gerek var; insan sormadan edemiyor doğrusu!

*****

GÜNÜN SORUSU

CHP Sözcüsü Haluk Koç dün, AKP ile PKK’nın Oslo’da yaptığı görüşmelere ilişkin belgeleri açıkladı. İmzalanan dokuz maddelik bir uzlaşı metni var ki; akıllara ziyan! O metni kaleme alan da çete reisi Apo… İşin ilginci; böylesine önemli bir belgenin açıklanacağı duyurulduğu halde; bir televizyon kanalı bile Haluk Koç’un açıklamasını canlı yayında vermedi! Sorum, başta haber kanalları olmak üzere tüm televizyonların genel yayın müdürlerine:

O açıklamayı canlı yayında vermemek için bir yerlerden talimat mı aldınız? Almadıysanız; cebinizdeki sarı karttan da mı utanmıyorsunuz?

Polisimize bin 550 lira yok; Suriyelilere 3 milyon lira var!

Türkiye İstatistik Kurumu’nun resmi verilerine göre ülkemizde tam 11.6 milyon kişi yoksulluk sınırının altında yaşıyormuş…

Dün bir sayı daha açıklandı: Ülkelerindeki olaylardan kaçıp Türkiye’deki mülteci kamplarına yerleşen Suriyeliler’in sayısı 83 bini bulmuş… Hepsini barındırıyoruz, yediriyoruz, içiriyoruz, okula gönderip tedavi ediyoruz…

Tüm bunlar için günde kişi başına sadece 100 lira harcasak her gün en az 8.3 milyon lira para, bu nedenle devletin kasasından çıkıyor demektir… Yani, yılda 3 milyar liradan fazla!

Bu para nasıl bir devletin kasasından çıkıyor biliyor musunuz?

Tamir edilen zırhlı aracının bin 550 liralık borcunu ödemediği için, polislerini terör bölgesine zırhsız araçla gönderen devletin…

***

Lütfen düşünün:

Suriye konusunda bizi “taraf” olmaya iten ve mültecilere kapımızı açmamızı sağlayan Batı dünyası, acaba bugüne kadar elini cebine atıp bir dolar olsun gönderdi mi?

Ve… Bu 3 milyar lirayla yeni iş alanları yaratsaydık, kendi yoksullarımızdan acaba kaçının karnını doyurmuş olurduk?

Vatan

Saygı Öztürk: PKK terörünün gaddar yol hikayeleri


Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik’in ayaklarını öpmeye çalışan Şanlıurfalı baba Cemal Çeçan, “Ne olur oğlumu kurtarın” diye yalvarıyordu. Acemi birliğinde eğitimini tamamlayan Reşat Çeçan, hemşerisi Hadi Gizli, Mardinli Ramazan Başaran ile birlikte yeni askeri birliğine katılmak için giderlerken Lice’nin Abalı Köyü yakınında yolları kesilmiş, 6 Ağustos’ta PKK’lılar tarafından otobüsten indirilip kaçırılmışlardı.

Bu ne ilk ne de sondu. Daha önce kaçırılıp da kendilerinden haber alınamayan askerler vardı. Dün, Hadi Gizli’nin ağabeyi İbrahim Halil Gizli’yi aradım. PKK’nın elinde olan kardeşinden bir haber alıp alamadığını sordum. Onu da daha çok ilgisizlik, devletten kimsenin kendilerini arayıp sormamasını üzüyordu. Sesi titreyerek “İnanın, çok şaşkın durumdayız. İlgisizlik, alakasızlık bizi yiyip bitiriyor” diyor.

Baba Cemal Çeçan, “oğlum”, ağabey İbrahim Halil Gizli, “kardeşim” deyip 16 Ağustos’ta Şanlıurfa Valiliği’ne dilekçe verdi. Askeri birliklerine gitmekteyken otobüsün PKK’lılar tarafından durdurulup Çeçan, Gizli ve Ramazan Başaran’ın götürüldüğünü belirtiyorlar. Sonra da devlete şunu soruyorlar:

“Kaçırılıp kaçırılmadığı, hayatta olup olmadığı, arama ve kurtarma yapılıp yapılmadığı, yapılıyorsa ne aşamada olduğu, işin aciliyetine binaen detaylı bilgilerin tarafıma verilmesini…”

Terör örgütünün elinde AKP Hakkari İl Başkanı da, 20’ye yakın asker, polis, sivil de bulunuyor. Doğrusu söylenirse bunlardan Devlet bir haber alamıyor. Bunların sık sık yazılmasından da hükümet yetkilileri rahatsız oluyor.

Sigaralarını içiyorlar…

Tunceli yöresinde 4 ayrı silahlı örgüt faaliyette. Ancak, bunlar içinde etkili olan ağırlıklı olarak PKK’dır. Yolları onlar kesiyor, haracı onlar istiyor, araçları onlar yakıyor. Tunceli-Ovacık yolu da, bu olayların adeta ana yolu durumunda.

Tunceli – Ovacık arası 63 kilometre. Bu yol son dönemde sıkça kesiliyor. Tunceli’den Ovacık’a gıda maddeleri, sigara ve diğer ihtiyaç maddeleri taşıyan araçlar yolda teröristler tarafından durduruluyor. Kendilerinden, geçiş için 20 bin euro isteniyor. Araca da el konuluyor. Eğer, istenen parayı biraz da pazarlık yapıp indirirseniz mesele yok. Aracınızı alıyorsunuz, yükünüzün bir bölümünü teröristler alıyor ve sizin Ovacık’a gitmenize izin veriliyor.

Para veremeyecek durumda olanların aracına ve içindeki ürünlere el konuluyor. Örneğin araçta sigara varsa, sigaraya el konuluyor. Dondurma, çikolata ve benzeri gıdalar varsa onlar boşaltılıyor. Üstüne üstlük aracı da orada yakıyorlar. Hem de, aracı yakarken dondurmalarını yalıyor, el koydukları sigaraları da tellendiriyorlar.

Bu bir değil, beş değil. Artık, esnaf Ovacık’a mal götüremez hale geldi. Verilen haraç bayinin cebinden çıkıyor. Hem mallarını hem araçlarını kaybediyorlar. 63 kilometrelik Tunceli – Ovacık arasında yol güvenliği bile sağlanamazken, devlet yetkilileri de çıkıp “Terörle mücadelede hiç olmadığı kadar iyi bir noktadayız” açıklaması yapıyorlar. Bunlar inandırıcı değil.

Terörle mücadelede bu kadar başarılı olunuyorsa, şehit cenazeleri için bu konvoylar niye? Bakıyorsunuz terör bir Hakkari’de, bir Şırnak’ta, bir Bingöl’de vuruyor. Hazin törenler yapılmaya daha çok devam edilecekmiş gibi gözüküyor. Türkiye’nin dört bir yanına şehit cenazeleri gidiyor. Bazıları asker-polis ayrımı yapıyor. Bu ayrımın kimseye yararı yok. Terörle mücadelede asker-polis ayrışması değil, tam uyum içinde çalışılması gerekiyor.

“Asker zorla taşıttırdı”

Hakkari’nin Yüksekova İlçesi Yeşiltaş Piyada Taburu’na malzeme götüren 42 yaşındaki K.D. yolu kesilen şoförlerden birisi. Karakolda verdiği ifadeyi okuyoruz:
“Saat 05.20’de Yeşiltaş Karakolu’ndan çıktım. Yaklaşık 10 dakika sonra ulaştığım beton köprünün, taşlarla kapalı olduğunu gördüm. Yolun sağında ve solunda 5 kişi bana ‘dur’ işareti yaptılar. Araçtan indim. Birisi bana ‘sen T.C. askerine malzeme götürdün’ dedi. Ben de bu malzemeleri, askeri kişilerin zorla götürttüklerini belirttim. Karşılığında para verip verilmediğini sordular. Para vermediklerini söyledim. Karakolun kaç mevcudu olduğunu sorduklarında beni araçtan indirmediklerini, 5-6 kişiyi gördüğümü söyledim. Cebinden not defterini çıkarıp plakayı yazarken, aracımın niçin Ankara plakası olduğunu sordular. Aslen Erzincanlı olduğumu belirttim. Bana, ‘bak halo, canına, malına, arabana yazık. Bir daha geldiğinde canın ve araban sorgusuz-sualsiz infaz edilecektir. Şimdi ..ktir,

Kürdistan topraklarını terk et’ dedi. Olay yerinden ayrıldım.”

Şoför canını kurtarabilmek için bu yalanları söylemek zorunda kalıyor. Terörle mücadelemiz başarılıymış! Askeri birliklere malzeme taşınmasının bile imkansız hale geldiği yörede seyahat özgürlüğünden söz edilebilir mi?

Sözcü

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: