Günlük arşivler: Eylül 25, 2012

Putin’in Bişkek Ziyareti: Orta Asya, ABD, Çin ve Türkiye


Kırgızistan’da iki partinin koalisyondan çekilmesiyle düşen hükümetin yerine gelen yeni hükümet, parlamentonun güvenoyunu kazandı. 120 sandalyeli mecliste 112 oyla güvenoyu alan hükümet, ilgili kararın 7 Eylül 2012’de Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev tarafından imzalanmasıyla resmileşti ve yeni görevine başladı. Kırgızistan Meclisi’ne programını sunan başbakanlığa aday eski Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanı (Aparat Başkanı) Cantörö Satıbaldiyev, yeni hükümetin yapısı ve çalışma programına oy verilirken 109 oy ile başbakan oldu. Hükümeti de parlamentonun güvenoyunu kazandı.

Kırgızistan Parlamentosu’ndaki beş partiden SDPK’nın (Kırgızistan Sosyal Demokrat Partisi) Ata-Meken ve Ar-Namıs partileri ile birlikte koalisyon oluştu. Başbakan Cantörö Satılbaldiyev, Kırgızistan Parlamentosu’nda yeni hükümetin güvenoyu almasından sonra yaptığı konuşmada yeni kurulan koalisyonun daha da uzun süre çalışmasını dilediğini anlattı. Satılbaldiyev, “Kırgızistan’ın yaşadığı zor günlerde, ülkeyi geliştirmek ve önde gelen ülkelerden biri haline getirmek için elimden geldiği kadar çaba göstereceğim” dedi. Böylece, Kırgızistan’da yeni Başbakan Cantörö Satıbaldiyev başbakanlığındaki koalisyon hükümeti resmen göreve başladı. Eski hükümet, Ömürbek Babanov’un başbakanlığındaki dört partili koalisyon hükümeti, koalisyon ortağı Ata-Meken ve Ar-Namıs’ın çekilmesiyle 24 Ağustos 2012’de dağılmıştı. SDPK, Ata-Meken (Ata Vatan) ve Ar-Namıs partileri tarafından Cantörö Satıbaldiyev başbakanlığında oluşturulan yeni hükümette yeni koalisyon içinde yer almayan Respublika (Cumhuriyet) ve Ata-Jurt (Ata Yurt) partilerine de birer bakanlık verilmesi kararlaştırılmıştır.

Kırgızistan’daki yeni koalisyon hükümeti kabinesi dağılımı şöyle oldu:

Başbakan: Cantörö Satıbaldiyev

Başbakan Birinci Yardımcısı: Coomart Otorbayev (Ata-Meken)

Başbakan Yardımcısı: Tayırbek Sarpaşev

Başbakan Yardımcısı: Kamila Taliyeva (Ar-Namıs)

Başbakanlık İdari İşler Dairesi Başkanı: Nurhanbek Momunaliyev (Başbakan tarafından atandı)

Ekonomi ve Anti Tekelleşme Bakanı: Temir Sariyev (SDPK)

İçişleri Bakanı: Zarılbek Rısaliyev (SDPK)

Sağlık Bakanı: Dinara Sagınbayeva (SDPK)

Eğitim ve Bilim Bakanı: Kanatbek Sadıkov (SDPK)

Gençlik, Çalışma ve İstihdam Bakanı: Aliasbek Alımkulov (SDPK)

Ulaştırma ve İletişim Bakanı: Kalıkbek Sultanov (Ata-Meken)

Adalet Bakanı: Almambet Şikmamatov (Ata-Meken)

Sosyal Kalkınma Bakanı: Kılıçbek Sultanov (Ata-Meken)

Maliye Bakanı: Olga Lavrova (Ar-Namıs)

Enerji ve Sanayi Bakanı: Avtandil Kalmambetov (Başbakan tarafından atandı)

Dışişleri Bakanı: Erlan Abdıldayev (Başbakan tarafından atandı)

Acil Durumlar Bakanı: Kubatbek Borronov (Respublika Partisi Temsilcisi)

Tarım ve Arazi Islahı Bakanı: Çıngısbek Uzakbayev (Ar Namıs)

Kültür ve Turizm Bakanı: İbrahim Cunusov (Ata Curt Partisi Temsilcisi)

Savunma Bakanı: Taalaybek Ömüraliyev (Cumhurbaşkanı tarafından atandı.)

Ulusal Güvenlik Devlet Komitesi Başkanı: Şamil Atakhanov (Cumhurbaşkanı tarafından atandı)

Respublika’nın genel başkanı olan Ömürbek Babanov’un başbakanlıktan beklenmedik bir şekilde ayrılıp yerine Cumhurbaşkanına yakın bir isim olan Cantörö Satıbaldiyev’in gelmesi Kırgızistan’da siyasetin Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev tarafından belirlendiği yeni bir döneme geçildiği anlamına gelmektedir. Kırgızistan’da bu yeni dönemde başarının ve başarısızlığın tek sorumlusu Atambayev olacaktır. Onun için bu yeni döneme rahatlıkla Atambayev dönemi diyebiliriz.

Atambayev’in ipleri tekrar eline almasından bir hafta sonra 19-21 Eylül 2012 tarihleri arasında Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin, Bişkek’e Nisan 2010 devrimi sonrası ilk defa resmi ziyarette bulundu. 2011’de Çüy eyaletinde bulunan 4446 metre yüksekliğindeki bir zirveye Putin Zirvesi adı verilmişti. 18 Eylül’de de zirveye tırmanılarak ziyaretin anısına iki ülkenin bayrakları dikildi.

Ziyaret sırasında toplam altı anlaşma ve Stratejik İşbirliği Deklarasyonu imzalandı. Kırgızistan’ın Rusya Federasyonu’na olan 189 milyon Dolar borcu hemen silindi, 300 milyon Dolar borcu ise 6 yıl içinde silinecek. Bu borç,2005-2009 yılları arasında Kırgızistan’ın eski Cumhurbaşkanı Kurmanbek Bakiyev döneminde oluşmuştu. Türkiye’de Kırgızistan’ın 53 milyon Dolar borcunu Haziran 2012’de silmişti. Cumhurbaşkanı Atambayev’in Ocak 2012 ve Başbakan Babanov’un Haziran 2012 Türkiye ziyaretleri sırasında gündeme gelen 100 milyon Dolar kredi ve 6 milyon Dolar Bişkek’in yollarının onarımı için hibe verilmesi için Başbakan Erdoğan’ın onayı ile siyasi karar verilmişti.

Rusya, Bişkek’ten 20 km uzakta bulunan Rus askeri üssü Kant’ı ve diğer askeri varlıklarını 2017 sonrasında 15 yıl daha elinde bulunduracak. Sürenin dolmasının ardından tarafların itirazı olmaması durumunda otomatik olarak 5 yıl sürelerle anlaşma uzayacak. Rusya, Issık Kul’daki deniz askeri eğitim merkezi ve torpido gelişim merkezi, Issık Kul yakınlarındaki sismik gözlemevi ve Celalabad’daki nükleer test gözlemevi için kira ödeyecek. Kollektif Güvenlik Antlaşması çerçevesinde Kant askeri üssü için ise kira ödenmiyor. ABD’nin de Kırgızistan’da 2001 yılından beri Bişkek yakınlarında Manas askeri üssü bulunuyor. Afganistan’dan ağır askeri araçlarını taşımaya hazırlanan ABD için Kırgızistan’ın stratejik önemi bulunuyor. Ancak, Putin ve AtambayevABD’nin Kırgızistan’daki askeri varlığına değinmediler.

İki ülke,‘Üst Narın’ ve ‘Kambarata 1’ hidroelektrik santrallerinin inşaa edilmesi ve ortak kullanımı için anlaştılar. Orta Asya’da Kırgızistan ve Tacikistan su zenginidir. Bu iki ülkeden geçen nehirlerden su alan Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’da hidroelektrik barajlarının yapılmasına her zaman karşı çıkmıştır. Bu nedenle, Rusya Federasyonu’nun Kırgızistan’a suyun depolanması konusunda verdiği destek sadece ekonomik değil stratejik bir değer de taşımaktadır. Söz konusu projelerle Moskova, Orta Asya sularını kontrolü altına almaya başlamıştır. Böylece, Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın kaderi Moskova’nın kontrolüne geçmeye başlayacaktır. Nitekim, anlaşmanın imzalanması sırasında Atambayev“ komşu ülkelerin kaygılarını anladığını” açıklamıştır. Putin’de hidroelektrik projelerde yer almaları için Özbekistan ve Kazakistan’ı davet etmiştir. Çin’de Kırgızistan ile ‘Datka Kemin’ elektrik enerjisi aktarımı projesi imzalamış durumdadır.

Resmi tarihe göre Çarlık Rusyası Kırgızistan’ı Hokand Hanlığı ve Çin’den kurtarmıştır. Bu bilindik bir Rus masalı bile olsa Rusya Federasyonu Kırgızistan için en önemli ekonomik ve siyasi ortak konumunu korumaktadır. Orta Asya’da sadece Kırgızistan ve Kazakistan’da Rusça ikinci resmi dildir. 2011’de iki ülke arasındaki dış ticaret hacmi 1,7 milyar dolardır. Rusya’da 1 milyon civarı Kırgız vatandaşı çalışmakta ve Kırgızistan’a yılda 1 milyar Dolar civarı döviz girişi sağlamaktadırlar.

Kırgızistan 5,5 milyon nüfusa sahip. Doğal kaynakları azdır. Dağlık bir coğrafyaya sahip. Sanayisi kısıtlı. Güneyinde dev komşusu Çin bulunuyor. Kuzeyinde petrol ve gaz yatakları sayesinde hızla zenginleşen yakın akrabası Kazakistan bulunuyor. Bu koşullar altında Kırgızistan, varlığını devam ettirebilmek için uzaktaki güçleri yanına almaya çalışıyor. Rusya Federasyonu, ABD ve Türkiye. Türk kökenli halklar ve devletler arasında diplomasiyi ve siyaseti en iyi Azerbaycan’ın bildiği söylenir. Doğrudur. Ama, Rusya Federasyonu, Kazakistan, Özbekistan ve Çin arasında kalan ve çok bilinmeyenli denkleme Türkiye ve ABD’yi de katıp çok boyutlu güç dengeleri kurarak yaşamak zorunda olan Kırgızistan’ın ustalığı da bir başkadır.

Irak Türkmenlerinin Gelecek Kaygıları


Irak Meclisi, 2003 ABD işgalinden sonra etnik, dini ve mezhepsel çatışmalar içinde parçalanmış olan Irak halkını birleştirebilmek için bu yasama yılı içinde yeni bir bayrak ve milli marş çalışmalarını tamamlayacağını açıkladı. Meclis Kültür ve Medya Komisyonu Başkanı Ali Shlah, “Yeni bayrak ve marş ile ilgili çalışmaları bu yıl tamamlayacağız” diyerek, bayrak ve marş değişikliğinin halkı bütünleştirici bir unsur olacağını söyledi. Irak Meclisi, geçtiğimiz aylarda üç kişiyi yeni bir ulusal marş şiiri yazmakla görevlendirmişti. Ancak, Kürt, Türkmen ve Asurilerin sözlere itirazları nedeniyle çalışmalar uzamıştı. Arapça olacak milli marşta Kürtler, Türkmenler ve Asuriler bazı dizelerin kendi dillerinde olmasını talep ediyor. Saddam dönemindeki milli marş ABD işgalinden bir yıl sonra 2004 yılında, değiştirilmişti. 2008 yılında da yatay kırmızı, beyaz, siyah renkteki şeritlerle ortasında yeşil renkte ‘Allahu Ekber’ yazan bayrak değiştirilmişti.

Irak, milli marş ve bayrak değişikliği ile etnik, dini ve mezhepsel bölünmelerin önüne geçmeye çalışsa da son birkaç aydır özellikle Kerkük ve Tuzhurmatu’da alışılagelmişin ötesinde ciddi bir güvenlik sorunu yaşanmaktadır. Eylül ayında da devam eden bombalı saldırılar ve suikastlar, Arap ve Kürt çatışma düzleminin kesişim noktasında Tartışmalı Bölgeler de bulunan silahsız ve korumasız Türkmenlerin önümüzdeki aylarda da daha fazla saldırıya açık olacağını göstermektedir.

Irak’ta Tartışmalı Bölgeler dediğimiz bölgeler, Kürtlerin resmi adıyla ‘Irak Kürdistan Bölgesi’ne katmak istediği, Bağdat merkezi hükümetinin ise elinde tutmak istediği bölgelerdir. Tartışmalı Bölgelerin hemen hemen tamamında da Türkmenler yoğunluklu olarak bulunur. Telafer, Tuzhurmatu, Kerkük, Musul ve civarı, Diyala…

Irak’ta sadece Saddam döneminde değil, Osmanlı Devleti’nin çekilmesinden itibaren Türkmenler Irak’ta Türkiye’nin bir uzantısı ve beşinci kolu olarak görülmüştür. Bundan dolayıhem Bağdat’ın hem de Arap milliyetçiliğinin çok fazla baskısı altında kalmışlardır.Türkmenler Türk kimliklerinden dolayı birçok aydınını ve siyasetçisini kaybetmiştir. Suikastlara uğramışlardır. İşkence görmüşlerdir. İdam edilmişlerdir. Evleri, köyleri, mahalleleri yakılmış, bombalanmıştır. Çeşitli zulümlerle karşılaşmışlardır. Saddam’ın düşüşüne kadar bu zulüm katlanarak devam etmiştir. Bu baskılar neticesinde Türkmenlerin Irak siyasi sahasında kendi kimlikleri ile varlığı çok fazla olamamıştır. 2003 sonrasında da Türkmenler yine baskı ve şiddet görmüştür. Birçok Türkmen lidere ve aydına bu yeni dönemde suikastlar düzenlenmiş, kaçırılmış, öldürülmüştür. Türkmenlere yönelik saldırılar devam etmiştir. 2003 sonrasında Türkmenler kendilerini siyasi olarak geliştirmişlerdir ve önemli siyasi kazanımlar elde etmişlerdir. Bir halkın tarihinde 10 veya 20 yıl çok küçük zaman aralıklarıdır. Bu küçük zaman diliminde Türkmenler çok büyük mesafe kat etmişlerdir. Türkiye’nin de yardımıyla ama kendi dinamiklerini de yavaş yavaş oluşturarak 10 milletvekili ile mecliste temsil edilme hakkı kazanmışlardır. 3 bakanlık(Tarım Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Vilayetlerden Sorumlu Devlet Bakanlığı ve İletişim Bakan Vekilliği) ve 1 bakanlık seviyesinde makam (Hac ve Umre Komisyonu Başkanlığı) elde etmişlerdir.28 Temmuz 2012’de Irak Parlamentosu’nda kanun hükmünde ‘Türkmen Hakları Raporu’ kabul edilmiştir. BöyleceTürkmenler, Araplar ve Kürtlerden sonra Irak’ın üçüncü asli unsuru olmuşlardır. 2005’de kabul edilen Irak Anayasası da Türkmenleri Irak’ın kurucu milletlerinden biri olarak kabul etmiştir. Türkmenlerin Anayasal zeminde bu hakka kavuşmaları çok önemlidir. Türkmenler Türkiye’nin memuru görüntüsünden yavaş yavaş uzaklaşmaktadırlar. Kendi ayaklarının üstünde durarak haklarını elde etmeye başlamışlardır.

Türkmenlerin yaşadığı bölgeler ‘Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin tamamen sahip olmak istediği fakat Bağdat’ın da vermek istemediği topraklardır. Onun için de Türkmenler Bağdat ile Erbil arasında ve aynı zamanda Kürt ve Arap etnisiteleri arasında sıkışmış bir konumdadırlar. Kerkük’te patlamalar artarak devam ediyor. Türkmenlerin hayat güvenceleri yok. İşlerine gidemiyorlar. Çocukları okula gidemiyor.İnsanlar fidye için kaçırılıyor, işkence görüyor. Sürekli olarak bir tehdit ve tedirginlik söz konusu. Bu durum da Türkmenler arasında bıkkınlık oluşturuyor. Irak’ta her Hıristiyan’ın aklında ve kalbinde Batı’ya göçmek vardır. Bu olayların da oluşturduğu tedhiş ortamında da Irak’taki Türkmenlerin aklında ve kalbinde Türkiye’ye göçmek daha fazla yer edinmeye başlamıştır. Çünkü, Arap ile Kürt’ün en çok kavga ettiği ve sürekli çatışmaların yaşandığı yerlerde Türkmenler hayatlarını sürdürmek zorundalar.

Erbil üç vilayetten oluşan mevcut sınırlarında bağımsızlığını istemiyor. Tartışmalı Bölgeleri de dahil ederek tam bağımsızlığı arzu ediyor. Bu da Bağdat’ın asla müsaade etmeyeceği ve doğrudan bir askeri çatışmanın olabileceği bir durumdur. Fakat, bu konjonktürde ABD’nin Erbil ile Bağdat arasında sıcak bir çatışmaya izin vermesi mümkün değildir. Onun için kimin yaptığı herkes tarafından bilinen ama bilinmiyormuş gibi davranılan bombalı saldırılar veya suikastlarla bu süreç bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.

category güvenlik]

Clean IT Project Detailed Recommendations for Combating Terrorist Use of the Internet August 2012


Clean IT Project Detailed Recommendations for Combating Terrorist Use of the Internet August 2012.pdf

İffet Balanlı: Ağlayanlara kızdım /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Balyoz davasında 18 yıl hapse mahkum edilen Bilgin Balanlı’nın eşi ilk kez konuştu:

Balyoz Planı davası kapsamında Harp Akademileri Komutanı ve YAŞ üyesi Orgeneral Bilgin Balanlı, 30 Mayıs 2011 tarihinde tutuklanmıştı. Önceki gün Silivri’de görülen karar duruşmasında Balanlı 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Eşi İffet Balanlı da duruşma salonundaydı. AKŞAM’a konuşan İffet Balanlı, bazı haberlerde yer alan salondan ağlayarak çıkan kadının kendisi olmadığını söyledi.

SIFIR DEĞERİNDE KARAR

– O fotoğraf beni çok üzdü. Ben öyle bir görüntü vermek istemem. Bir damla gözyaşı dökmediğim gibi ağlayan arkadaşlara da kızdım. ‘Lütfen, bu sanal bir karar’ dedim. Ben niye ağlayayım? O kadar sıfır değerinde ki üzülecek bir yanı yok. Biliyorum bunun sanal ve yalan olduğunu, o kararı vermek zorunda olduklarını biliyorum.

– Biz suçsuz olduğumuzu biliyoruz, mutluyuz, huzurluyuz. Er ya da geç bu yanlışlıklar anlaşılacak. Zaten bizim eşlerimizin başından beri orada olmamaları gerekirken bu karar süpriz olmadı. Hukukun nasıl yürüdüğünü herkes gördü.

BONUS VERMİŞLER, ARADI

– Bilgin, karardan sonra aradı. Hüküm için bonus vermişler. Allah razı olsun, sağolsunlar. Konuştuk, gayet iyiydi. Bizim üzülmediğimizi görünce daha mutlu oldu. ‘Biz niye buradaysak, bu karar da onun için böyle. Orduya yapılan bir tasfiye operasyonu, onun için sözün bittiği yer, söylenecek bir şey yok. Bir günah işlendi’ dedi.

TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NE YAKIŞMADI

– O zaten güçlü, biz de güçlüyüz. O yüzden moral verecek bir şey yok. Bizim gönlümüz o kadar rahat ki. İcraat mı var? Mağdur olan bir kişi mi var? Kim mağdur? Kime ne darbe yapılmış, ne olmuş? Biz bunların sahte olduğunu bildiğimiz için içimiz çok rahat. Bunlar büyük bir günah işlediler. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’ne hiç yakışmadı. Ben kendi ülkemde en büyüğünden en küçüğüne kadar tüm yetkili makamlara başvurdum, bunları anlattım. Defalarca söyledim, kimse dinlemedi. Ne acıdır ki ben bir Türk vatandaşı olarak ülkemi, hukukumu yurt dışında başka ülkelerde aramak zorunda kaldım. Bu beni çok incitiyor. İnşallah en kısa zamanda ülkemizde de hukuk sistemi yerine otururur. Bizler mağdur olduk, inşallah bizden sonra kimse olmaz.

Akşam

PKK En Kısa Zamanda Bitirilmek Zorunda Yoksa.


PKK teröristler nihayet gecenin karanlığından ve kötü hava koşullarından yararlanma becerisini de kazandılar. Yakın zaman kadar gece karanlığı çökmeden önce inlerine çekilen teröristler artık baskınlarında karanlıktan yararlanıyorlar. Baskınları ne zaman yağacağını, en zaman çökeceğini öğrendikleri yağmura ve sise göre ayarlıyorlar. Uydu haberleşmesinden, patlayıcı uzmanlığından, bilişim teknolojisinden sonra meteoroloji de artık terörün hizmetinde!

Etnik bölücü terör iki aydır ısrarla Beytüşşebap’a, Çukurca’ya, Şemdinli’ye saldırıyor. Belli ki Kuzey Irak’taki kamplarıyla sınırın bu tarafında aksamadan ve risksiz bir şekilde işleyen bir ikmal kanalı oluşturmuşlar. Ne mermileri, mayınları ne de öldürülen teröristlerin yerine koydukları yenileri bitiyor! Bırakalım karayı havadan gelecek darbeden bile korkmadan çatışmaya cepheden giriyor. Bitmeyen güven ve cesaret kaynaklarının olduğu apaçık ortada. Bu kaynak elbette mayınlarda patlayıcılarda ve eylem taktiğinde çağı yakalayan PKK’nın eski dostlarıyla yeni ilişkileri’nde yatıyor.

Yerleşim birimlerindeki durumun kırsaldakinden pek farkı bulunmuyor. “Devrimci halk savaşı” için şehirleri, kasabaları silah ve patlayıcılarla dolduruyor. Devletin kamu düzenini koruyan gücünü kırmak için arkalarından yılan sinsiliğinde sokulduğu askeri, polisi ve savcıyı şehit ediyor.

Halkın günlük davranışlarını bile kontrolü altına alıyor. DTK’yı uygulanır hale getirip maliye, hukuk ve eğitim komisyonlarını hayata geçiriyorlar. Halkın devletin mahkemesine gitmesi engel olarak kendi çetelerine kurdurdukları topluluklara güya yargılatıyorlar. Çocukların eğitilmemesine, her birinin geleceğin teröristi olmasına çaba gösteriyorlar. Ekonomik güce bakmadan haraç topluyorlar. Devletle vatandaşının arasında duvar örüyorlar.

Çaresiz kalan halk batıya göçüyor. Batıdaki Kürt nüfusunun artması için göçü daha da zorluyorlar. Bölücülüğü ülkenin her köşesine yaymak için doğuyu da batıyı da PKK’lılaştırıyorlar. Üniversiteleri teker teker ele geçirmek üzere planlı hareket ediyorlar.

Zaman bölücü teröristlerin lehine işliyor. Türkiye hiç vakit geçirmeden PKK’yı bitirmek zorunda.

Yoksa;

K. Irak ve Suriye sınırlarının bizim tarafımızda kalanı teröristlerin yurt içindeki faaliyetleri için birer üslenme alanı haline gelecektir. Buralardan alınacak destekle yurt içinde çok daha etkili ve çok sayıda eylem kolaylaşacaktır.

Kış mevsimi alışılmışın dışında PKK’nın hareketliliğiyle geçecek ve faaliyet alanlarına terörist ve silah-mühimmat yığınağı yapacaktır.

İçinde bulunduğumuz zaman itibariyle Oslo benzeri bir görüşme yapılıyor olmasa bile ileride yapılması olası bir görüşme için masaya elini kuvvetlendirmiş olarak gelecektir. Olamayacağını kabul etsek bile alan hâkimiyetini sağlayıp genişletmesi halinde bunu eylemlilik, DTK örgütlenmesi ve dış ilişkilerinde lehine kullanacaktır.

Olası bir silah bırakma görüşmesini en iyi şekilde değerlendirmek için sözde ateşkes kararı alacaktır. Sürecin sonuç verip vermeyeceğine bakmadan bölgedeki hareketsizliği kullanarak tabandaki örgütlülüğünü yaygınlaştıracaktır.

Murat KARAYILAN’ın hodri meydan diyerek meydan okuduğu referanduma esas olacak faaliyetlere ağırlık verilecektir. Batı’daki işbirlikçilerinin desteği olmadan yapılacak bir referandumun herhangi bir yaptırımı olmayacağı bilinciyle batıyla ilişkilerini en üst düzeye çıkaracaktır. Sudan’daki ayrışma sürecinin benzerinin bizde de yaşanması için dış ilişkileri olabildiğince kullanacaktır.

Sınırlarımızın her iki tarafında da PKK’nın eylem gücü ve örgütlülüğünün çökertilmesinin, para kaynaklarının kurutulmasının, dış bağlantılarının koparılmasının dışında alınacak her türlü önlem, her türlü girişim etnik bölücü teröristlerin kazancıyla sonuçlanacaktır. Her türlü bilgi unutulabilir; ama PKK’nın ilk aşama olarak özerklik hedefinden hiçbir surette vazgeçmeyeceği daima hatırda tutulmalıdır.

http://www.turksam.org/tr/a2764.html

Sinan Çetin yine neyin peşinde? /// CC : @MaliGuller


Sinan Çetin, pek çoğu gibi bir zamanlar solcuydu, devrimciydi… Kendisini o zamanlar öyle ilan et­tiği için, biz de hiç tereddütsüz öyle kabul ediyoruz tabi. Nitekim Çiçek Abbas gibi başarılı filmleri, o döneminin bir sonucudur, mirasıdır.

Sonrasında Sinan Çetin i reklam yönetme­ni, reklam yıldızı ve tv programcısı gibi özellik­leriyle tanımaya başladık. Zaten artık solculuğu bırakmış, kendisini “hükümetsiz toplum iste­yenler” anlamında, “liberteryen” diye nitelemeye başlamıştı. Ayn Rand ve Kari Poppergibi “Açık Toplumculuğun’1 fikir babalarının eserlerini bas­mak için bir yayınevi bile kurdu.

PKK nasıl satın alınır?

Uzatmayalım. Liberteryen Sinan Çetin kendisini yine gündemin ortasına bırakıverdi. Kuş­kusuz bu başarısında, tüm inceliklerini bildiği rek­lamcılığın katkısı büyüktür.

Çetin, önce “PKK’yi satın al, konu kapan­sın’” diyerek gündem oldu. Tezi şuydu: “Hiç as­kerlik yapmamak için 1 milyon dolar ödemeye hazır bir sürü insan var benim tanıdığım… 10 gün askerlik 500 bin dolar, 20 günlük 200 bin do­lar, 1 aylık 100 bin dolar, 2 aylık 10 bin dolar falan diye gider liste… Biz hesapladık, 33 milyar dolar yapıyor. Git PKK’yı satın al, konu ka­pansın.”

Çetin, etkili reklamcılığın kaynaklarını bildi­ği için atışlarını sürdürdü. Örneğin Hükümet ile PKK’nin görüşüp mutabakata varması gerekti­ğini söyledi. Örneğin “BDP milletvekilleri bizim tek umudumuz. BDP milletvekillerine kötü dav­ranmamak. Onları el üstünde pamuklarla taşımak, gözümüzün nuru gibi bakmak zorundayız’- de­di. Örneğin “AK Parti’nin bölgedeki reformlarını görmezden gelemeyiz” dedi. Dedi de dedi…

Hükümetsiz toplum isteyenler anlamında li­berteryen olan Çetin, hükümeti övdü de övdü…

Filmi için reklam yapıyor

Sinan Çetin’i böylesi açıklamalara zorlayan ana etken, mutlaka maddidir. Çünkü birkaç yıl önce de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül den özel bir istekte bulunmuştu. Ne olduğunu anlatacağım ama bugünkü açıklamalarının maddi gerekçesi­ne göz atalım öncelikle…

Çetin yeni bir filminin reklamını yapıyor as­lında… Çanakkale Savaşı’nı film yapan Çetin, açıklamalarına bakılırsa ezber bozmaya, tabu yık­maya daha doğrusu tarihi çarpıtmaya soyun­muş…

Çetin in ağzından filmi şöyle: “Bir anne rü­yasında çocuklarının Çanakkale Savaşında bir­birini öldürdüğünü görür. Kocasına anlattığında, ‘Saçmalama, biri Manchester’da, diğeri ma­denlerde çalışıyor’ yanıtını alır. Kadın, ‘Hayır rüyalarımda görüyorum’ der ve cebinden küçük oğ­lunun fotoğrafını çıkarır. ‘Sen bana yalan söy­ledin, işte bak askerde’ der. Kocası da ‘Sen üzül- meyesin diye anlatmadım’ der.

Yani Sinan Çetin, Çanakkale Savaşında iki kardeşi, biri İngiliz tarafında, diğeri Türk tarafında olmak üzere çarpıştırıyor!

Sinan Çetin Gül’den 600 yıllık tarihi istedi

Gelelim Sinan Çetin’in Cumhurbaşkanı Ab­dullah Gül‘den isteğine… Çetin 4 yıl önce Cum­hurbaşkanı Gül‘den Haliç Tersanelerini istemişti.

Evet, yanlış duymadınız. Çetin, Gül‘den Fa­tih Sultan Mehmet‘in eseri olan Haliç tersane­lerini, yani 600 yıllık tarihi, yani dünyanın yaşayan en eski ikinci tersanesini “film platosu” yapmak için istedi.

Gül bu isteği yerine getirmek üzere Cum­hurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’ni görevlendir­di: Sekreterlik, Kültür ve Turizm Bakanlığı Te­lif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü nü bu iş­lemi gerçekleştirmesi için harekete geçirdi.

Ancak Haliç tersanelerinin gerçek sahipleri olan Gemi Mühendisleri Odası ve iki sendika, bu işleme izin vermedi! Mimarlar Odası, Makine Mü­hendisleri Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası’nın da desteğiyle kamuoyu yaratıldı, imzalar toplandı, Çankaya’ya başvuruldu ve Çetin in bu çirkin gi­rişimi önlendi.

Sinan Çetin, ağzını boşuna açmaz. AKP öv­gülerine başladığına göre, yine bir yerin peşin­de demektir! Kokusu çıkar nasılsa…

Mehmet Ali Güller

Aydınlık

Rusya’nın Doğu Akdeniz Politikaları


Türkiye’de Rus dış politikası denince akla gelen ilk hususlardan birisi Rusya’nın çarlık döneminden bu yana takip ettiği sıcak denizlere inme politikasıdır. Her ne kadar keyfiyeti sorgulanmaya açık olsa da ülkemizde konu ile ilgili ciddi bir literatür birikmiş durumdadır. Sovyetlerin ve sonrasında Rusya’nın güney yönünde takip ettiği politikalar elbette incelenmelidir.

Ancak Rusya söz konusu olduğunda stratejik muhayyilemizin derinliğinin Akdeniz’in sığ sularını aşması gerektiği de muhakkaktır. Zira Rusların sıcak denizlere sadece ısınmak için inmek istemedikleri izahtan vareste bir hakikattir. Rusya 20 yıl öncesine kadar dünyanın yarısından fazlasını hem ideolojik hem de teknolojik anlamda doğrudan etkileyebilen küresel bir gücün bütün birikim ve iradesini tevarüs etmiş her anlamda zengin bir ülkedir. Bu zenginlik sadece ülkenin dünya doğal gaz üretiminin % 23,7’si ve petrol üretiminin % 6,6’sını elinde bulundurmasından ileri gelmemektedir. Rusya, teknoloji ve ulaşım olanaklarının son derece sınırlı olduğu bir dönemde, bugünkü Finlandiya’yı da içine alacak şekilde İsveç, Polonya ve Romanya sınırlarından Alaska’yı kapsayarak Kanada sınırına değin Kuzey Yarımkürenin Kuzeyinin büyük bir bölümünü kontrol altına almayı başararak, tasavvur dünyasını erken dönemde küresel boyutlara taşımış önemli bir ülkedir.

Rusya sahip olduğu enerji ve ekonomik, dolayısıyla askeri potansiyeli uluslararası arenada verimli bir şekilde değerlendirip sonuç alabilecek, bu istikamette politika geliştirebilecek deneyimli bir devlettir. Türkiye’nin AB’den sonra ikinci büyük ticaret ortağı haline gelen böyle bir ülkeyle enerjiden, Kafkasya ve Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerine kadar pek çok alanda birlikte politika üretmemiz gerektiği gerçeğinden yola çıkarak, Rusya ve Rus dış politikası hakkındaki birikimimizi gözden geçirmemiz gerektiği ortadadır. Bu konuda son yıllarda dünyayı kavrayışımızda ciddi sorunlar olduğunu sezerek üretmeye çalıştığımız (dış) politikalar henüz umut verici düzeye ulaşmamış olsa da bir ‘idrak’ sorunumuzun bulunduğunun bilincine varmış olmak başlı başına bir ileri adım olarak görülebilir. Umulur ki bu mütevazı adım, son bir-bir buçuk yıldır olduğu gibi, vehm derecesinde büyütülerek hem komşularımızda gereksiz tevehhümlerin oluşmasına (bazı komşularımızda bu tevehhümler halihazırda oluşmuş durumdadır), hem de durumumuzun ‘idrak’i içerisinde bulunuyor olmanın kazandıracağı doğru hamle ve aksiyon gücünün yitirilmesine neden olmaz.

Analizimizde Rusya’nın son dönemde Doğu Akdeniz’de, geliştirdiği politikalar değerlendirilmeye çalışılacaktır. Rusya’nın Doğu Akdeniz ülkeleri nezdinde takip ettiği diplomasi; Suriye, Güney Kıbrıs Rus Kesimi (GKRK), İsrail ve Yunanistan’la olan organik ilişkileri ve bölge ile ilgili enerji politikaları Türkiye açısından ele alınacaktır.

Dışişleri Bakanımız Sayın Ahmet Davutoğlu’nun stratejik yaklaşımı gösteren kaynak, 2000’li yılların başında kaleme aldığı Stratejik Derinlik adlı eseridir. Eserdeki akıl yürütmeye göre, jeopolitik konum ve tarihsel derinlik ülkelerin dünya politik sisteminde değerlerini belirleyen iki önemli unsurdur. Türkiye dünyadaki ana kıtaların kesiştiği noktada yer alan jeopolitik konumu ve Osmanlı İmparatorluğu gibi bir cihan devletinin tarihsel mirasçısı olarak her iki unsurla donatılmış nadide bir devlettir. Bu nedenle Türkiye eşsiz jeopolitik konumunu zengin tarihi tecrübesinden süzülüp gelen bir arada yaşama kabiliyet ve tecrübelerine, gelişmiş insan unsurunu da katarak üreteceği politikalarla, bölgesinde huzur ve güveni temin eden yegâne ‘oyun kurucu’ devlet olacaktır. Bu amaca erişmek için Türkiye, Davutoğlu ile birlikte son derece yoğun bir diplomatik atak (ritmik diplomasi) başlatmış ve gerçekten de ülkemiz bölgesel bazı sorunların çözümünde önemli görevler üstlenmiştir.

Ne var ki Türkiye, ne dünyada tarihsel derinlik ve jeopolitik konumla donatılmış yegâne devlettir, ne de bölgesinin yegâne oyun kurucusu. Günümüz devletlerarası ilişkilerinin çetrefilli dünyasında yegâneliğin yan anlamı yoklukla yan yana yazılmıştır. Rusya’nın herkesle konuşmayı başardığı, son aylarda varlığı ispatlanan doğalgaz ve petrol rezervleri ile dünya jeopolitiğinde her geçen gün önemi daha da artan Doğu Akdeniz coğrafyasında bizim hemen herkesle hasım duruma düşmemiz tamamıyla ‘yegânelik’ politikamızın bir sonucudur. Doğu Akdeniz’de uzanan en uzun kıyının sahibi olarak Türkiye’nin, Doğu Akdeniz politikalarında Rusya’nın bile kıyısında kalması stratejik aklımızın Rusya’ya oranını imlemesi açısından not edilmeye değerdir.

Doğu Akdeniz’de Rusya-İsrail Eşgüdümü

Ne demek istediğimizi Rusya’nın Doğu Akdeniz’in önemli ülkelerinden biri olan İsrail ile geliştirdiği ilişkiler çerçevesinde açalım. Mart 2012’de yeniden devlet başkanı seçilen Vladimir Putin ilk resmi ziyaretini 25 Haziran 2012’de İsrail’e gerçekleştirdi. Oysa İsrail, hem Rusya’nın hala en önemli düşmanı olarak kabul ettiği ABD’nin, hem de Putin’in ülkesini çevreleyip kuşatmak üzere renkli devrimler ithal etmekle suçladığı NATO’nun Orta Doğu’daki en önemli müttefiki. Aynı İsrail çok kısa bir süre önce Azerbaycan’a yüklü miktarda silah satarak (söylentilere göre 1,6 milyar dolar) Rusya’nın hemen hemen bütün silahlarını tedarik ettiği bir ülkeye, ABD ve NATO müttefiki olarak silah satmaya başladı. İsrail’in Azerbaycan ile geliştirdiği ilişki bu kadarla da sınırlı değil; iddialara göre İran’a bir saldırı hazırlığında olan İsrail, Azeri topraklarını Rusya’nın İsrail’in saldırmasını asla istemediği İran hakkında istihbarat toplamak için kullanmaktadır. Üstelik nüfusunun %20’sini Rusya’dan gelen göçmenlerin oluşturduğu İsrail, Moskova’nın İran’a destek veren bu tutumundan duyduğu rahatsızlığı her fırsatta dile getirmektedir. (Bu rahatsızlığı gidermek için Putin İsrail gezisi sırasında İkinci Dünya Savaşında Yahudileri Nazilerin elinden Sovyetler Birliği’nin kurtardığını vurgulayarak gönül almak zorunda kaldı.) Bütün bunlara ilaveten Yukarı Karabağ sorunu nedeniyle 1980’ler ve 1990’ların ilk yarısı boyunca fiilen savaşan ve teknik olarak hala savaş halinde bulunan Ermenistan ile Azerbaycan arasında Ermenistan’ı açıkça desteklemekten çekinmeyen Rusya, İsrail’in gaz zengini Azerbaycan ile sıkı fıkı olup silah ticaretine başlamasından rahatsız olmamaktadır (Azerbaycan bu silahları kime karşı kullanacaktır?) Dahası Moskova, sırf İsrail istedi diye Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki en önemli müttefiki Suriye’ye satmayı taahhüt ettiği S300 füze sistemlerini satmaktan vazgeçebilmektedir. Milletimizin geleceğinin aydınlığı açısından Türk dış politika yapıcıları İsrail-Rusya ilşkilerinin nerede başlayıp nerede bittiğini, bize söylemeseler bile bilmek ve bu bilinçle hareket etmek durumundadırlar.

Bir adım daha ileri gidelim ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de ördüğü diplomatik ağın bir halkasına daha bakalım. Orta Doğu’nun hiç kuşkusuz en önemli, dünyanın ise önemli sorunlarından biri Filistin meselesidir. Türkiye, izaha muhtaç ‘Mavi Marmara’ olayından ötürü Mısır ise Arap Baharı’nın ülkede neden olduğu yapısal değişiklikler ve alt üst oluşlar nedeniyle bu önemli sorunun çözümünde arabuluculuk vasıflarını yitirip devre dışı kaldı. Şimdilik bu görevi Ürdün üstlendi ve bu yılın Ocak ayında İsrail ile Filistinliler arasında yapılan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Rus dış politikasının mimarları Doğu Akdeniz memleketleri arasında yaşanan bu geçişlerin oluşturduğu boşluğu gördüler ve son derece akıllı manevralarla ülkelerini bölgede sadece Suriye’ye endeksli politika geliştirmeye mahkûm olmaktan kurtarma gayretine giriştiler. Bu gayretlerin ilk somut örneği devlet başkanı Putin’in Haziran sonunda yaptığı Orta Doğu gezisine Filistin ve Ürdün’ü eklemek oldu. Putin’in bu ziyaretleri Rusya açısından bir kaç farklı noktada önemliydi.

Birincisi, Sovyetlerin yıkılışını takip eden ilk on yılda Rusya kendi sorunları ile uğraşmak durumunda kaldığı için zoraki olarak içe kapanmış ve dış politikada aktif bir tutum sergileyememişti. 2000’li yıllarda Rusya Putin ile birlikte sorunlarını aşıp yeniden bir güç merkezi olarak temayüz edince Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’da kendisine yakın sayılabilecek sadece bir ülke kalmıştı: Suriye. Suriye de yeni Başkanı Beşşar Esed ile birlikte daha Batı yanlısı bir tutum sergiliyor ve Batı ile entegre olma çabası gösteriyordu. Geleneksel müttefik Saddam gitmiş, Irak ‘baş düşman’ ABD’nin yörüngesine/yönetimine girmişti. Diğer müttefik Kıbrıs AB’den üyelik perspektifi almış ve 2004’te tam üye olarak kabul edilmişti. Böylece Rusya’nın sıcak denizlerde ne Tartus’tan başka uğrayabileceği bir limanı ne de Cebeli Tarık’ı aşıp Atlantik’e ve Süveyş Kanalını aşıp Hint Okyanusu’na uzanabilmek için rahatlıkla yaslanabileceği stratejik bir dostu kalmıştı. O nedenle Tunus’ta kıvılcımlanan Arap Baharı en çok Rus diplomatların buz mavisi gözlerini ısıtıp harekete geçirdi ve Rusya 2012 Haziran başında Pekin’de toplanan Şanghay İşbirliği Örgütü’nde (ŞİÖ) alınan (ya da aldırdığı) "ŞİÖ bölgesel ve küresel sorunlara daha aktif bir şekilde müdahalede bulunur" kararını Filistin meselesinde hayata geçirdi. ABD’nin Irak’ta yaşadığı başarısızlık da buna eklenince Rusya ŞİÖ gibi uluslararası bir örgütü de peşine katarak bölgede kaybettiği inisiyatifi geri almanın hesaplarını yapmaya başladı.

Putin’in Orta Doğu programına Ürdün’ü de eklemesi bu hesapların bir sonucudur. Rusya bu ziyaretle ikisi birbiriyle çelişkiliymiş gibi görünen en az üç önemli amacı gerçekleştirmek istemiştir. İlk olarak, Putin Ürdün ziyaretiyle Rusya’nın Filistin sorununda Sovyetler döneminden kalma geleneksel ‘Filistin’in haklılığı’ politikasına geri döndüğünü, şu anda Filistin meselesinin taraflarıyla konuşabilen arabulucu ülke olarak Ürdün ile bu konuda Rusya ve ŞİÖ adına görüşüp katkı sağlamaya hazır olduğu mesajını vermiştir. (Rusya’nın Filistin Sorununun çözümü için oluşturulan Orta Doğu dörtlüsü içinde yer aldığını da unutmayalım) Böylece Rusya, Filistin meselesini sahiplenerek, İran ve Suriye’deki Şii/Nusayri yönetime verdiği koşulsuz desteğin bölgenin Sünni devletleri arasında oluşturduğu rahatsızlığı bertaraf etmek suretiyle, Sünni devletler nezdindeki güvenilirliğini artırmak istemiştir. İkinci amaç ise bambaşka bir nedene dayanmaktadır. ABD bu yılın Mayıs ayında, Ürdün’ün Suudi Arabistan sınırı yakınlarında bütün katılımcıları açıklanmayan 20’ye yakın müttefikiyle son yıllarda Orta Doğu’da gerçekleştirilen en büyük tatbikatlardan birini düzenlemiştir. “Eager Lion”adı verilen ve düzensiz savaş taktiklerinin denendiği bu tatbikatın terörle mücadele eğitimini geliştirmek amacıyla gerçekleştirildiği açıklanmıştır. Ancak birçok uzman gibi Rusya da bu tatbikatı muhtemel bir Suriye müdahalesinin ön hazırlığı olarak görmüştür. Rusya Akdeniz’den yapılacak herhangi bir saldırıya karşı Suriye’ye yardımcı olacağını açıklayarak bu ülke konusunda kendisini zaten angaje etmiş durumdadır. Ürdün’e yapılan ziyaretle hem Ürdün’e hem de Ürdün’de tatbikat yapan müttefiklere bu angajman kibarca hatırlatılmıştır. Son olarak, Arap Baharı ile Libya ve Mısır’da gerçekleşen değişimler ve büyük ihtimalle bu değişimin Suriye’de de gerçekleşecek olması Rusya’yı bölgedeki alternatiflerini çeşitlendirmeye zorlamıştır. Hem Sünni olan, hem de Filistin sorununda aktif bir Ürdün böyle bir amaç için uygun bir adaydır.

Uluslararası Arenada Var Olabilmek İçin ‘Son Kale’: Suriye

Öte yandan Rusya Suriye’de yaşanan gelişmeler karşısında izlediği politikayı bir ‘küresel varoluş’ politikası olarak görmektedir. Nitekim bir Rus askeri uzman 8 Şubat 2012’de Moskova Times’a verdiği demeçte "Suriye Rusya’nın Orta Doğu’daki (Doğu Akdeniz’deki) son kalesidir. Eğer bu kale de kaybedilirse Rusya ikinci sınıf bir ülke konumuna düşecektir” diyerek bu durumu açıkça itiraf etmiştir.(1) Bu nedenle Rusya, Suriye’deki olayların başından bu yana Esed yönetimine her platformda en güçlü desteği vermektedir. Rusya’nın Suriye’ye destek vermesi için birçok neden sıralanabilir, ancak bunların en önemlisi ve konumuz açısından mutlaka ele alınması gereken Rusya’nın eski Sovyet toprakları dışındaki tek deniz üssü olan Tartus deniz üssüdür. Tartus deniz üssü 1977 yılından bu yana Sovyet ve Rus donanması tarafından kullanılmaktadır. Daha çok bakım, onarım ve lojistik destek amaçlı kullanılan üssü Rusya modernize edip bir savaş halinde operasyon yönetilebilecek hale getirmek istemektedir. (2) Bu amaçla 2006 yılında Suriye’nin Rusya’ya olan borcunun büyük bir kısmı silinerek (o tarihte 13,4 milyar dolar olan toplam borcun 9,6 milyar doları, yani %73’ü silinmiştir) üssün kullanımı ile ilgili yeni bir anlaşmaya varılmıştır. Muhtemel bir rejim değişikliğinde Rusya’nın bu limanı şimdi olduğu gibi rahatlıkla kullanıp kullanamayacağı belli değildir. Doğu Akdeniz gibi jeopolitik önemi artan bir coğrafyada stratejik önemi haiz böyle bir üssün kaybedilmesine Rusya’nın göz yumması elbette beklenmemelidir.

2006 yılında Tartus üssüyle ilgili olarak imzalanan anlaşmayla Rusya aynı zamanda Suriye’nin en büyük silah tedarikçisi haline gelmiştir. Arap Baharı nedeniyle Libya ve daha öncesinde Irak ile silah ticareti tamamen biten Rusya, Suriye’yi de kaybetmeyi kolay kolay göze alamayacaktır. Rusya silah ticaretinde dünyadaki toplam pazarın %24’lük bir kısmını elinde bulundurmaktadır. Uzmanlara göre Suriye, silahlarının %78’ni Rusya’dan almaktadır ve son yıllarda silah alımını %80 oranında artırmıştır. Bu da 2,5 milyar dolara yaklaşan ve hiçbir ülkenin kolayca bırakmak istemeyeceği bir pazar demektir. (3) Diğer yandan 140 milyonluk Rusya’da 20 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır ve bu Müslümanların çoğu Sünni’dir. Tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi Rusya’da da Sünni Müslümanların şiddet kullanmaya daha yatkın olduklarına dair yaygın bir algı vardır ve bu nedenle Ruslar da dâhil olmak üzere tüm Batılılar Orta Doğu’da Şii Müslümanlara daha yakın durmuşlardır. Rusya bir yandan yukarıda sözünü ettiğimiz Putin’in Ürdün ziyaretiyle Sünni toplumlar nezdinde kamuoyu diplomasisi yürütürken bir yandan da Suriye’deki Şii/Nusayri yönetimi ayakta tutup dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Suriye’de Esed rejimi yıkılırsa yerine kimin geleceği konusundaki belirsizlik olsa da ülkedeki Hıristiyan ve Şii/Nusayrilere karşı müsamahasızca davranacak radikal bir yönetimin iş başına gelebileceğine dair olan kanı, Rusya’nın Suriye politikasını etkilemektedir. Rusya, Arap Baharı ile dönüşüp radikalleştiğine inandığı bu toplumların kendi Sünni Müslüman nüfusunu da etkileyip radikalleştireceğine ve Kafkasya bölgesinde sorunlar yaşanmasına sebebiyet verebileceğini de düşünerek Esed yönetimine destek vermektedir.

Rus Dış Politikasının Doğu Akdeniz’deki Kilidi: Güney Kıbrıs Rum Kesimi

Doğu Akdeniz’in en kilit noktası Kıbrıs Adası ve çevresinde ise bambaşka bir politik zemin gelişmektedir. Akdeniz’in dünya ticaretindeki önemi eski zamanlardan beri bilinen bir gerçektir. Süveyş Kanalı Doğu’dan Avrupa’ya deniz ulaşımını yaklaşık 7 bin deniz mili kısaltarak özellikle Doğu Akdeniz’in stratejik ve ticari önemini artırmıştır. Bugün dünya ticaretinin %30’u Akdeniz üzerinden gerçekleştirilmektedir. Avrupa kıtasının petrol ihtiyacının yaklaşık %70’i Akdeniz üzerinden taşınmaktadır. Kıbrıs Adası bu ticaret trafiğinin tam ortasında; Afrika, Asya ve Avrupa kıtalarının birleştiği hat üzerinde, stratejik olarak paha biçilmez bir noktada yer almaktadır. Son zamanlarda yapılan sondaj çalışmaları ile tespit edilen ve ispatlanan petrol ve doğal gaz yatakları ile bu önem daha da artmış ve Doğu Akdeniz ve Kıbrıs bütün küresel ve bölgesel aktörlerin ilgi odağı haline gelmiştir.

Deniz ulaşım hatlarını ve Süveyş Kanalını gözetleme olanağı sağlayan ve geniş hava trafik kontrol imkânları sunan konumu; İngiliz üsleri, askeri havaalanları, elektronik dinleme sistemleri ile donatılmış alt yapısı, petrol boru hatlarına ve son araştırmalarda ortaya konulduğu gibi petrolün bizzat kendisine de yakın bu küçücük ada ile ilgili hemen herkesin bir hesabının bulunmaması mümkün değildir. Bu nedenle Kıbrıs Adası Rus dış politikasında Sovyetler döneminden beri önemli bir yer etmiştir. O kadar ki ülkesini içinden çıkılmaz bir borç sarmalına soktuğuna inanıldığı için geçen yıl görevinden istifa etmek zorunda kalan Yunanistan eski Başbakanı Yorgo Papandreo’nun dedesi Yorgo Papandreo, 1964 Haziran’ında ABD Başkanı Johnson’a "Kıbrıs Adasını hemen ‘Natolulaştırma’zsanız Kübalılaşacaktır" ikazını içeren bir mektup göndermek durumunda kalmıştır. (4) Bu mektup Rusların Sovyetler döneminden bu yana Adaya olan ilgilerini işaretlemesi bakımından önemlidir. Türkiye açısından bu işaretlemeden daha önemli olan ise, bir NATO ülkesi Başbakanının Johnson’a gönderdiği uyarı mektubuyla hemen hemen aynı günlerde, Johnson’un sorunu çözmeye çalışmak yerine bir başka NATO üyesi ülke Başbakanına hiç de diplomatik olmayan bir üslupla mektup gönderip Kıbrıs hakkında tekdirde bulunmasıdır. (1960’ların ilk yarısında Kıbrıs’ta çatışmaların şiddetlenmesi ve Rum Kesiminin silahlanmaya karar vermesi üzerine 2 Haziran 1964’te Türkiye Cumhuriyeti Kıbrıs Adasına çıkarma yapma kararı almıştır. Bunun üzerine ABD Başkanı Johnson 5 Haziran 1964’te Türkiye Başbakanı İsmet İnönü’ye Ada hakkında diplomatik teamüllere uymayan son derece sert ve kaba ifadelerin bulunduğu bir mektup göndermiştir. Bu mektup üzerine İnönü, 21 Haziran’da ABD’ye gidip Johnson’la bizzat görüşmüştür. Mektup Türkiye diplomasi tarihi açısından önemlidir.) Türk dış politikasının karar mercileri gelecek karşısında tarihi mirasların bu tür veçhelerini de dikkate almakla yükümlüdürler.

Güney Kıbrıs Rum Kesimi (GKRK) 1 Temmuz’dan itibaren AB dönem başkanlığını üstlenmiştir ama devlet başkanı Dimitris Hristofyas, Moskova’da "Avruapa’nın kızıl koyun"u olduğunu bizzat kendisi itiraf etmiştir. (5) Gerçekten de Hristofyas, Soğuk Savaş döneminde Moskova Sosyal Bilimler Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim görmüş, eşi ile Moskova’da tanışmış, iyi derecede Rusça bilen ve Küba’da doğduğunu düşünecek kadar Castro ve Che Guevara hayranı bir liderdir. Hristofyas’ın Moskova’ya olan yakınlığı, hatta yayımlanan Wikileaks belgelerine göre NATO’ya karşı gelmekten gizli gizli zevk alması ve son dönem Rusya-Rum Kesimi ilişkilerinin seyri göz önünde bulundurulduğunda Papandreou’nun korkusunun gerçekleştiği söylenebilir. Rumlar son dönemde Rusya’nın hemen hiç bir talebini geri çevirmemektedir. Dönem başkanı bulundukları AB’nin uluslararası toplumla birlikte aldığı Suriye’ye yaptırım uygulanması yönündeki kararlara riayet etmeyen Rusya’nın, Esed yönetimine silah taşıyan gemilerine bile geçiş izni vermektedirler. En son Ocak 2012’de 60 ton silah ve askeri mühimmat taşıyan bir Rus kargo gemisi, AB’nin silah ambargosu çerçevesinde durdurularak limana çekilmiştir. Ancak bir müddet sonra Rus gemisi Kıbrıs Rum Kesimi yetkililerini rotasını değiştirdiğine ikna ederek yoluna devam etmiştir. (Oysa AB’nin ambargo kararı çerçevesinde Rum Kesiminin bu gemiye el koyması gerekirdi.)

Rum Kesimi-Rusya ilişkilerinde asıl önemli nokta olan parasal alış verişi bir sonraki paragrafa bırakarak AB-Yunanistan-Rum Kesimi-İsrail-Rusya arasındaki ilişkileri biraz daha ayrıntılandıralım. Son dönemde yapılan çalışmalarla Kıbrıs, Suriye, Lübnan ve İsrail arasında kalan Leviathan bölgesinde yaklaşık 3.45 trilyon metreküp doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol bulunduğu tespit edilmiştir. Bu rakamlara Kıbrıs, Girit ve Mısır arasında uzanan Nil deltasında tespit edilen hidrokarbon yatakları da eklenince Doğu Akdeniz’deki tespit edilmiş toplam hidrokarbon miktarı yaklaşık 60 milyar varil petrole, bu da yaklaşık 3 trilyon dolar değerine ulaşmaktadır. Eğer açıklanan bu rakamlar doğru ise, Doğu Akdeniz hidrokarbon yatakları bakımından dünyanın en zengin bölgelerinden birisi olacaktır. Doğu Akdeniz’de saptanan hidrokarbon rezervleri tek başına Avrupa’nın 30 yıllık hidrokarbon ihtiyacını karşılamaya yetmektedir. Politik açıdan bunun en önemli sonucu Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını ciddi oranda azaltmasıdır. Rusya bu nedenle hemen harekete geçerek Gazprom aracılığı ile Kıbrıs ve İsrail açıklarında çıkarılacak gazın Avrupa’ya ulaşımını temin edecek bir boru hattının inşası için Yunanistan ve Kıbrıs nezdinde teklif sunmuştur.(6) Ayrıca Gazprom yöneticileri Avrupa tekellerinin etkilenmemesi için İsrail nezdinde de girişimlerde bulunmuş ve bölgedeki hidrokarbon yataklarının denetiminde söz sahibi olmak istediklerini açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir.(7) Bir enerji merkezi olmak isteyen ülkemizin Doğu Akdeniz’in gittikçe ısınan enerji piyasasında nerede durduğunu iyi hesap etmesi sadece Türkiye için değil yavru vatan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) için de bir zorunluluktur.

AB dönem başkanı olarak Kıbrıs Rum Yönetimi de diğer AB üyesi devletler gibi ciddi bir ekonomik krizle boğuşmaktadır. Rumlar AB’nin oluşturduğu kurtarma fonuna başvurmamak için uzun bir süre direnmelerine rağmen Haziran 2012’de pes etmiş ve fona başvuruda bulunmak zorunda kalmışlardır. Rum Kesimi fondan alacağı paralarla ciddi bir borç yükü altında bulunan bankalarını kurtarmayı hedeflemektedir. Bu mali kriz sarmalından kurtulmak isteyen Güney Kıbrıs Rum Kesimi çeşitli arayışlar içerisine girmiş, Sovyetler döneminden bu yana ikili ilişkilerinin iyi olduğu Rusya’ya başvurmuştur. Bu başvuru üzerine Rusya geçen yılın Aralık ayında Kıbrıs Rum Kesimine piyasadan daha düşük bir faiz oranıyla (yıllık 4,5) 2,5 milyar avro borç vermiştir. Rusya’nın Rum Kesimine yeniden borç vermesi gündemdedir. Rusya ile Rum Kesimi arasındaki bu ekonomik ilişkiler o kadar ileri gitmiştir ki Rus gazeteleri Rum Kesimini batmaktan kendilerinin kurtardığını yazarken, İngiliz the Guardian gazetesi de Güney Kıbrıs Rum Kesiminin Rusya’nın sömürgesi haline dönüştüğünü yazmıştır.(8) 26 Ocak 2012’de yine the Guardian’da çıkan bir habere göre Güney Kıbrıs’ın liman şehri Limasol’un Rus okulları, Rusça yayın yapan radyo istasyonları; kefir, votka ve kürk mantolar satan dükkânları ile Rusya’nın bir parçası haline dönüşmüş ve şehir artık “Limasolgrad” olarak anılmaya başlamıştır.(9)

800 bin nüfuslu Güney Kıbrıs’ta büyük çoğunluğunu Sovyetlerin dağılmasıyla buraya göç etmiş Pontus Rumlarının oluşturduğu 60 bine yakın Rusça konuşan insan yaşamaktadır. Ülkedeki yabancı yatırımların üçte birinden fazlası Rus kaynaklıdır. Güney Kıbrıs’taki birçok kıyı ötesi (off-shore) şirkette büyük miktarlarda Rus sermayesi bulunmaktadır. Ülkede kurumlar vergisinin çok düşük düzeyde olması (%10) Rus yatırımcıları cezbeden en önemli faktördür, ancak Rus mafyası da gevşek ekonomik yapıyı iyi değerlendirip adayı bir para aklama merkezi olarak kullanmaktadır. Özellikle gayrimenkul sektörü ülkedeki Rus varlığına çok şey borçludur. Kriz dolayısıyla evlerini satmak durumunda kalan Avrupalıların evlerini genellikle Rus zenginler almıştır. Rus işadamı ve politikacıların yarısının Adada evi olduğu tahmin edilmektedir. Rusya başta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi olmak üzere bütün uluslararası platformlarda GKRK’nin arkasında yer almaktadır.

Öte yandan Yunan doğalgaz şirketi DEPA ve dağıtım kurumu DESPA Gazprom’a olan borçlarını ödemekte zorlanmaktadır. Biriken borç nedeniyle Rusya, Yunanistan’a gaz vermeyi keserse Yunanistan elektrik de üretemeyecek duruma gelecektir. Krizin kucağındaki bu iki kardeş ülke AB’den, özellikle Almanya’dan sert eleştiriler alınca soluğu Rus gazında/parasında ve İran petrolünde almıştır. Rusya-İsrail-Yunanistan-Rum Kesimi ekseninde AB’den ve diğer bloklardan bağımsız ilginç bir ilişki gelişmektedir. Yunanistan Başbakanı Samaras, Ağustos ayı sonundaki Fransa gezisi öncesinde, Le Monde’a verdiği demeçte soru üzerine ülkenin güvenliğine zarar gelmeyecek ve çıkarlarını tehdit etmeyecek şekilde Ege Denizi’ndeki bazı adalardan ekonomik olarak istifade edebileceklerini, amaçlarının adaları satmak değil Yunanistan’ı ayakta tutabilecek mali bir kaynak bulmak olduğunu ifade etmiştir. İsrail’den sızan haberlere göre bu demeç üzerine Savunma Bakanı Ehud Barak, İsrail donanmasının eğitim faaliyetleri için Ege’de bir Yunan adasının satın alınması veya kiralanması konusunu değerlendirmesini resmen talep etmiştir. Doğrulanmamakla birlikte Türkiye’nin bu konu üzerine ciddiyetle eğilmesi gerekmektedir. Rusya bu gelişmeler karşısında rahatsızlık belirtmediğine göre, ABD ve NATO müttefiki İsrail’in Azerbaycan’dan Yunanistan’a dek Doğu-Batı yönünde yatay olarak kendisinin sıcak denizlere inebileceği tüm Güney boyunca varlık gösterip güçlü ilişkiler geliştirmesine ve silahlanmasını daha geniş bir coğrafyaya yaymasına ses çıkarmıyor demektir.

Rusya’nın Sıcak Denizlerdeki Nakit Makinası: Türkiye

Rusya’nın bir başka Doğu Akdeniz ülkesi olan Türkiye ile ilişkileri bu alanda yazılmış yetkin eserlere bırakılarak bir iki önemli noktanın altı çizilecektir. Dış politikada olduğu gibi enerji konusunda da Türkiye son yıllarda önemli atılımlar yapmış ve enerji merkezi bir ülke olmayı hedeflemiştir. İyi planlanmış, ısrarcı politikalarla Türkiye’nin bu hedefine ulaşması mümkündür. 2009 yılında, daha Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz yatakları keşfedilmeden önce yayımlanan bir eserde vurgulandığı gibi, Türkiye başta Orta Doğu ve Hazar havzası olmak üzere yeryüzünde ispatlanmış petrol rezervlerinin %72.7’sinin ve doğalgaz rezervlerinin ise %71.8’inin bulunduğu bir coğrafyanın parçasıdır (Doğu Akdeniz’de ispatlanan rezervlerle birlikte bu oranlar daha da yükselmiştir.) (10) Ancak şu anda Türkiye gerek doğalgaz gerekse petrol bakımından Rusya’ya bağımlı durumdadır. Özellikle doğalgazda Rusya’ya %60’ları aşan bir bağımlılık söz konusudur. Mersin Akkuyu’ya inşaa edilecek nükleer enerji santralinin de Ruslar tarafından yapılacağı düşünüldüğünde, büyük çoğunluğunu ihraç ettiğimiz enerjide Rusya’ya olan bağımlılığımız toplamda %50’yi aşacaktır. Elektrik üretimimizin bir kısmını da doğalgaza endeksli hale getirdiğimiz göz önünde bulundurulduğunda ise bu bağımlılığın Rusya söz konusu olduğunda elimizi kolumuzu bağlayacağı aşikârdır.

Enerji ve Dışişleri Bakanlıkları, ilgili diğer bakanlıklar ve özel sektör temsilcileri ile el ele verip enejideki Rusya bağımlılığımızın önüne geçmek zorundadır. Zira bu bağımlılık dış politikada hareket kabiliyetimizi sınırlandırmaktadır. Bütün dinamizmine rağmen, Türk Dış politikası Orta Asya ve Kafkasya’daki kardeş ülke ve toplulukları Rusya’ya terk etmiştir. 2008’deki Gürcistan meselesinden sonra iyi ama eksik hesaplanmış Ermenistan açılımında, Rusya gerekirse Azerbaycan gibi kardeş bildiğimiz bir ülkeyi bile bize karşı kullanabileceğini göstermiş ve girişimimizin akim kalmasını sağlamıştır. Rusya’nın Kıbrıs söz konusu olduğunda da takındığı tutum Sovyetler döneminden bu yana ortadadır. 2004 yılında, Türkiye’nin sorunun çözümüne en yakın olunduğuna inandığı bir dönemde, Rusya Rum Kesimi’nin hayırcı tutumunun yanında yer alarak müttefikini terk etmemiştir. En son Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile Akdeniz’de petrol ve doğalgaz arama konusunda yaşadığımız gerilimde Rusya’nın İsrail’e benzer bir şekilde (yoksa İsrail ile birlikte mi demeliydik!) Rumların petrol ve doğalgaz aramalarına gerekirse Rus ordusunun imkânları ile kalkan olacaklarını açıklaması Rusya ile ilgili dış politika tasavvurlarımızda unutmamamız gereken bir açıklamadır.

Sonuç

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ikinci kez devletin başına geçmeden hemen önce, Rusya Başbakanı sıfatıyla Rossiiskaya gazetesine yazdığı "Güçlü Olmak Rusya’nın Milli Güvenliğinin Teminatıdır" başlıklı bir makalede, ülkesinin önümüzdeki on yıl boyunca takip edeceği silahlanma programı ve hedefleri konusunda oldukça açıklayıcı bilgiler vermiştir. Buna göre Rusya önümüzdeki on yıl boyunca silahlanmaya 23 trilyon ruble, yani ortalama 770 milyar dolarlık (yaklaşık 1 trilyon 379 milyar Türk Lirası [ bizim 2012 yılı bütçemiz 350 milyar lira olarak mı hesaplanmıştı!])bir fon ayıracaktır. Bu fon kapsamında Rusya nükleer başlıklarla donatılmış 20 adet modern denizaltı; yaklaşık 100 adet çeşitli özelliklerde askeri uzay aracı, beşinci nesil savaş uçakları da dâhil olmak üzere 600 adet modern savaş uçağı, yaklaşık 400 adet karada ve/veya denizde kunuşlanabilecek özelliklerde kıtalararası balistik füze ve bu füzelerle ilgili sistemler, 50’ye yakın çeşitli sınıflarda ve kapasitede savaş gemisi, 2300 adet modern donanımlı tank, 29 tümeni kapsayacak şekilde tasarlanacak S-400 hava savunma sistemi, çeşitli modellerde ve donanımlarda yaklaşık 1000 adet helikopter (Türkiye’nin 50 adet taarruz helikopteri olsa PKK terör örgütü operasyon kabiliyetini büyük ölçüde yitirirdi), yaklaşık 40 adet Mityaz adıyla bilinen füze savunma sistemi, 2000 adet modern teknoloji ile donatılmış kendinden güdümlü topçu sistemi ve 10 tugay askeri desteklemek üzere tasarlanacak 500 km menzilli İskender-M füze sistemi imal edecek. Yapımı hedeflenen bu silahlar Rus ordusunun mevcut silahlarına ekelenecek unsurlardır. Hepsi birden düşünüldüğünde Rusya, 2020’li yılların başında ABD ile birlikte dünyadaki en büyük askeri güç olacaktır.

Bu hedeflerinin yanısıra Rusya 2008 yılından bu yana ordusunu profesyonelleştirmeyi sürdürmektedir. Yukarıdaki hedeflerlerle birlikte 2020’li yılların başında Rus ordusunun mevcudunun 1 milyona, bu mevcudun da en az 700 bininin profesyonel asker olmasına çalışılmaktadır. Bu hedefler gerçekleşirse 10 yıl sonra, bölgemize olan yakınlığı ve enerji havzalarına olan hâkimiyeti ile dünyanın en gelişmiş ordusu veya en gelişmiş ikinci ordusu Kuzey semalarımızı süslüyor olacaktır. En az 80 yıllık daha doğalgaz rezervi olduğu hesaplanan Rusya’nın kasasında bu hedefleri yerine getirecek kadar para vardır.

Türkiye hayallerini kurduğu 2023’te Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya; geleneksel kardeşimiz Azerbaycan’dan, geleneksel “düşmanımız” Yunanistan’a değin uzanan sıcak denizler coğrafyasında işte böyle bir güçle birlikte politika üretmek durumunda kalacaktır. Enerji kaynakları bakımından kendisine olan bağımlılığımız göz önüne alınınca Doğu Akeniz, Orta Doğu, Orta Asya, Kafkaslar ve Rus gaz ve petrol borularıyla ilmek ilmek örülmüş Balkanlar coğrafyasına hangi devletin iradesinin yansıyacağı herhalde bellidir.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: