Günlük arşivler: Eylül 30, 2012

SLAYT SHOW : ALPLER /// CC : @siring


ALPES.PPS

Almanya’da UFO paniği (Video)


Almanya’da UFO paniği (Video)

Almanya’nın kuzeyinde gökyüzünde görülen 1 metre büyüklüğündeki parlak cisim UFO paniğine yol açtı.

Alman Bild gazetesinde yer alan haber göre, ülkenin kuzey kısmına havadan düşen bir nesne halkı korkuttu.

Konuyla ilgili açıklama yapan meteor uzmanı Thomas Grau, “Yeryüzüne doğru hızla düşen parlak cisim sanıldığı gibi bir UFO değildi. Ateş topu şeklindeki cisim düştüğünde fotoğraflarını çekmeyi başardık” dedi.

Meteor olduğu belirlenen nesne boş bir araziye düştüğü için olayda can ve mal kaybı yaşanmadı. Uzmanlar düşen parçalardan örnek alıp araştırmalara başladı.

http://www.turksatkanallari.com/almanyada-ufo-panigi-video.html?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter

ALMANYA İLE TÜRKİYE’NİN “GİZLİ BENZERLİĞİ” NE ??? /// CC : @E_Sarizeybek @ erdalsarizeybek


Jacob Bronowski, "Bilim ve Değer” adlı kitabında, bilimin temel işlevinin, "gizli benzerlikler”i (hidden likeness) bulup ortaya çıkarmak olduğunu söylüyor. Doğa bilimleri için yapılmış bu tespiti, toplum bilimlerine de aktarabiliriz sanırım. Toplumlar/ devletler arasındaki benzerlikleri bulup ortaya çıkarmak ve sonuçta bunu bir kuram haline getirmek de bilimsel bir etkinlik sayılmalı…

Almanya ve Türkiye Devletlerinin etnik veya dinsel konulardaki "yumuşak karınları”nı, yani bu ülkelerdeki toplumsal huzuru bozmayı hedef alan; bu ülkelerin, uluslar arası arenada, "farklı” etnik ve dinsel gruplardan gelenlerin katledildiği "cinayetler ülkesi” stigmasıyla (damgasıyla) anılmasına ve böylece imajının bozulmasına yol açan katliamlar, bazı benzerlikler gösteriyor. Bu yazımda, bunlara değinmek istiyorum…

Tabii ki buradaki amacım, bu benzerlikleri bilimsel olarak incelemek değil, bu bağlamda olsa olsa bazı genel tespitlerde bulunmaktır. Deneyelim bakalım…

*

Yukarıda da belirttiğim gibi, son yıllarda Almanya’da, Türkiye’dekilere benzer olaylar yaşanmakta: Neonazilerin Türk asıllılara yönelik sistematik cinayetleri, Türkiye’de meydana gelen, Hıristiyan papazlara, misyonerlere ve Hrant Dink’e yönelik cinayetleri andırıyor. Aralarındaki "fark", Almanya’daki hedefin Türkler, Türkiye’deki hedefin ise (içlerinde Almanların da bulunduğu Avrupalı) Hıristiyanlar olması.

Olaylar arasındaki "gizli benzerlikler" oldukça fazla:

– Her ikisinde de failleri azmettirenler/ destekleyenler bellidir, ama belli değildir!

– Her iki durumda da anlaşılıyor ki, faillerin arkasındaki gücün takibi ve ortaya çıkarılması konusunda, belli bir yerden sonra mülkün temelinin, yani adaletin bile eli ayağı bağlanmakta; olaylar, birkaç taşeron katilin üzerine yıkılarak kapatılmaya çalışılmaktadır.

– Yukarıda da değindiğim gibi, her iki durumda da, ülkelerin (Almanya’nın ve Türkiye’nin) "yumuşak karın"ları seçilip oraya saldırılıyor: Türkiye’nin "yumuşak karnı", (özellikle azınlıklara karşı) genel bir dinsel taassuptur; "Din elden gidiyor" ideolojisinin veya "Dinen katli vaciptir!" söyleminin kitlelerin bilincini esir almasıdır. Almanya’nın yumuşak karnı ise, (özellikle Türklere karşı) genel bir ırksal barbarlıktır; "Alman vatanı ve milleti elden gidiyor" ideolojisinin doğal sonucu olarak, "Türklere ölüm!" söyleminin kitleleri sarması…

– Türkiye’deki "Hıristiyan" cinayetlerinin aydınlatılması için Avrupa ülkeleri/ Almanya; Almanya’daki "Türk" cinayetlerinin aydınlatılması için Türkiye "bastırıyor".

– Her bir ülkenin önemli entellerinden ve siyasetçilerinden bir kısmı, ya bencilce bir yansıtma (projeksiyon) mekanizmasının tuzağına düşerek kendi ülkelerinde olanlar konusunda susup "öteki" ülkeyi suçlama yoluna gidiyor; veya gerçekten de göreli çaresizliklerini kabul edip sessiz kalmayı yeğliyor. (Bu bencilce tek taraflılığın, Avrupalılarda/ Almanlarda daha fazla olduğunu belirtmeliyim: Örneğin Alman medyasında, Almanya’da yaşayan Türklere yönelik cinayetlerle ilgili belli bir suskunluk hüküm sürerken, Türkiye’deki Hrant Dink ve "Hıristiyan" cinayetleriyle ilgili olarak Türkiye Devleti’ni itham edici ağır eleştirilere yer veriliyor. Türk siyasetçileri, aydınları ve medyası ise bu konuda, son çözümlemede, Almanya’dakinden çok daha eleştirel ve demokratça bir tavır içindeler).

– Yine de, kendini temize çıkarıp "öteki"ni suçlama zihniyetinin her iki tarafta da bulunduğunu söylemeliyiz: Bu zihniyeti ortaya seren bir örnek olması açısından, kimden olduğunu baştan yazmayacağım bir alıntı yapayım:

"Maalesef bu konudaki şüpheleri, bugüne kadar ortaya konan hiçbir veri ortadan kaldırmadı. Hiçbir sonuç bu şüpheleri gidermedi. Onun için de bu şüpheleri gidermek için de soruşturmanın derinleştirilmesi ve ona göre de sonuçların ortaya konulması lazım.(…) Yani ‘bu failler niye yakalanamıyor?’ sorusunu insanlar sorar: ‘Acaba bu failleri himaye eden birileri mi var? Bunları koruyan, kollayan yapılar mı var?’ (…).”

Bu sözleri söyleyenin kim olduğunu ve onun acaba bunları örneğin Hrant Dink konusunda mı, yoksa Almanya’daki Türk cinayetleri bağlamda mı söylediğini; yani bunları bir Alman’ın Türkiye’yi suçlamak için mi, bir Türk’ün Almanya’yı suçlamak için mi söylediğini anlayabildiniz mi? Zorluk çektiğinizden eminim! Söyleyeyim: Bu sözlerin sahibi, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’dır ve o bu sözleri, Alman Devletinin, Neonazilerin Türklere yönelik cinayetlerini aydınlatmada zafiyet göstermesini eleştirmek için söylemiştir! Yorumsuz bırakıyorum!).

*

Peki, Almanya’daki ve Türkiye’deki cinayetler arasında tespit ettiğimiz bu "gizli (veya açık!) benzerlik"ler bizi hangi sosyolojik teşhise (teoriye) götürebilir?

Benim bu konudaki naçizane tezim şudur:

Devletlerin ve milletlerin içine sızmış olan uluslar arası bir güç, sözkonusu ülkeler(d)e, tüm dünyanın dikkatini çekecek nitelikte "etnik ve dinsel güdülü" cinayetler işle(t)mektedir. Bu işi, bu ülkelerin "kendi elleri"yle yapmakta; bunu yaparken de bu ülkelerin önemli kurumlarını, kişiliklerini ve tabii özellikle de medyasını kullanmaktadır. "Suç" pisliği deyneğin sadece iki ucuna değil, her yanına bulaştırılmakta, olanları anlamaya çalışanlar, örneğin Türkiye’de olduğu gibi, "derin devlet", "Ergenekon" deyip durarak havanda su dövmektedirler. Bu cenderede, suçsuzla "suçlu" ustalıkla birbirine karıştırıldığı için, gerçeği bulmak imkansız gibidir; çünkü, birçok figürana önceden – köşe başlarını tutanları kullananlar tarafından – şu veya bu şekilde suç pisliği bulaştırılmakta, suçlunun nerede bitip, masumun nerede başladığı, normal bilinç ("sağduyu"/ common sense) tarafından tesbit edilememektedir. İstenen de budur zaten…

Yukarıda sözünü ettiğim bütün bu cinayetlerden amaç, bu oyunların oynandığı ülkelere stigma (Eski Yunan’da suçluların yüzlerine dağlama metoduyla vurulan ve onların halk içinde "kötü" olarak tanınmasını sağlayan, silinmez damga) yapıştırmak, bu ülkelerin gelişmelerini, zenginleşmelerini engellemek; bunların uluslar arası arenada imajlarını bozmak, pazarlık güçlerini zayıflatmaktır…

Böyle bir örgütlenme, artizi "ünlü" artiz, şarkıcıyı "meşhur" şarkıcı, siyasetçiyi "sevilen" siyasetçi, yazarı "nobelli" yazar, televizyoncuyu "tanınmış" yönetici/ moderatör, bilmem kimi "dokunulmaz" cemaat lideri, bilmem kimi Atatürkçülerin "karizmatik" başkanı, bilmem kimi "etkili" köşe yazarı… yapabilmektedir. Bu yükseliş yetenekle olmaz; o statüler, yağma Hasan’ın böreği değil, "kontrollü", "kontenjan"dan statülerdir: Dahası bu figüranlar, "artiz" olmak isteyenin rejisörün yatak odasından geçmesi gibi, geldikleri yere getirilmeden önce, kendilerine "yürü ya kulum" diyenlerin, durumlarına göre, porno veya "belgesel" odalarından geçmek durumundadırlar. Filmleri veya belgeleri çekilir, dosyaları hazırlanır ve bu figüranlar gitmeleri gereken yoldan çıkma eğilimi gösterdiklerinde, filmlerinin/ dosyalarının/ gizli kasalarının/ ellerini görev gereği sürmek zorunda kaldıkları her tarafı pis değneğin… "kamuoyuyla paylaşılacağı (!)" tehdidiyle karşılaşırlar. Bunların, meclislerde, işaret alınca el kaldıran robotlar gibi hareket etmeleri bundandır. Haklarında hazırlanmış belgeler, dosyalar, filmler…, Demokles’in Kılıcı gibi her an başlarının üzerinde sallandırılır. Tarih, içlerinde hala bir nebze de olsa kalmış bulunan vatan sevgisi, insanlık ve ahlak duygusuyla hareket ederek, kendilerini bulundukları yere getirenlere itiraz etme cüretini gösterenlerin dramlarıyla doludur. Adnan Menderes, bunlardan biriydi. Terbiyesi elvermediğinden, "Siyaset her tarafına b.. sürülmüş bir gömlekmiş!" demek yerine, "Siyaset, ateşten gömlekmiş!" diyerek özetlemeye çalışmıştı yaşadıklarını…

Bu öyle bir oyundur ki, içindekiler, oyunu kendileri öyle istedikleri için, kendi "kutsal kimlik"lerini korumak ve genişletmek için oynadıklarını, "kendi" (!) işlerini yaptıklarını sanırlar. Oysa, bunlar, örneğin Atatürk’e, Hrant Dink’e, Fethullah Gülen’e. Öcalan’a, Askeriye’ye, Başbakan’a. Odatv’ye, "sağcı"ya, "solcu"ya… şiddetle hakaret ederken de, bunları kör bir hayranlıkla överken de, bir "alet" haline getirilen saydığım bu "olgu"lar ve benzerleri gibi, kendilerinin de bir planın bütünü tamamlayan ve ona hizmet eden küçük parçaları, kendilerini hareket ettiren sistemin dişlileri olduklarını anla(ya)mamak üzere şartlandırılmışlardır… Onların, "öteki"ni dışlayan "aşırı"lıkları kadar, tiyatromsu "diyalog" arayışları da ihanetlerinin veya aldatılmışlıklarının ispatıdır…

Bütün bu tezlerden çıkarabileceğimiz bir sonuç da şudur: Türkiye’deki Hrant Dink cinayeti gibi, Almanya’daki Türkleri hedef alan cinayetler de tam olarak aydınlatıl(a)mayacaktır; çünkü "sistem", bunların aydınlatıl(a)maması üzerine kurulmuştur…

Mehmet Şekeroğlu

Odatv.com

Almanların Türklere sordukları sorular ve yorumları! /// CC : @E_Sarizeybek @erdalsarizeybek


http://www.haber7.com/haber/20110222/Almanlarin-Turklere-sorduklari-sorular-ve-yorumlari.php

Almanya’da Müslüman veya Türk iseniz, Almanların sorularından asla kurtulamazsınız. Okulda, iş yerinde, üniversitede, hastahanede…Her yerde bu tür sorularla karşılaşabilirsiniz…

1-Türkçe mi düşünüyorsun, Almanca mı? Bu soruyu ilk duyduğumda çok gülmüştüm. Hem Almanca hem Türkçe düşünüyorum, durumlara ve konulara bağlı. Rüyalarımda da hem Almanca, hem Türkçe konuşuyorum, rüyama kimlerin girdiğine bağlı…

2- Evde Türk yemekleri mi yapıyorsun, Alman mı? Genelde „Türk yemekleri yapıyorum, Alman Mutfağı‘ndan sadece Käsespätzle yapıyorum“ diye cevaplıyorum. „Käsespätzle“ soğanlı-peynirli-ev makarnasıdır. Google’de fotoğrafına bakabilirsiniz.

3- Müslüman erkekler kadınların saçlarından çok mu etkileniyorlar? Alman kadınlara: „Bunu erkeklere sorun“ diye cevap veriyorum. Soran Alman erkek ise, cevabı ona yöneltiyorum, genelde sadece saçlardan etkilenmediklerini ama kadınların bütün görünüşünden etkilendiklerini söylüyorlar.

4- Müslüman kadınlar çok eziliyorlar! İslam’da erkeklere daha çok değer verilmiş! Bu yoruma ben genelde şöyle cevap veriyorum: „Siz hiç merak etmeyin, Müslüman ülkelerdeki kadınların büyük çoğunluğu siz Avrupalı kadınlardan çok daha huzurlu ve mutlular! Onlar kendilerini meslekleri ve kariyerleriyle ölçtürmüyorlar! Onlar iyi bir hanım ve anne oldukları için kıymetlidirler! Asıl „Ezilen kadın“ Avrupalı kadındır! Müslüman ülkelerde erkek erkek gibi, kadın kadın gibidir! Kadına ağır yükler yüklenmemiştir. Hem dişi-erkek ayırımı ilişkileri daha heyecanlı yapıyor! Avrupa’da kadınlık kalmamış! O ezildiğini zannettiğiniz Müslüman kadınlar evlerinde prensesler gibi yaşıyorlar! Aileleri-kocaları-çocukları tarafından saygı görüyorlar! Birçokları akademisyen ve meslek sahibidirler. Elbette ezilen Müslüman kadınlar da var! Ama bu istisnadır! Avrupa’da da alkolik-asabi kocası tarafından ezilen birçok kadın var! İslam ile şiddetin alakası yoktur! Müslüman erkekler ailelerine bakmak ve korumak ile yükümlüdürler. Erkeklerin daha büyük sorumlulukları vardır, ama Allah katında daha değerli değildirler! Sadece bu sorumluluğu iyi anlayamayan ve zayıf karakterli erkekler şiddet uygularlar.“ Bu tarz cevaplarıma genelde: „Müslüman kadınlar mutlu görünmüyorlar ama…Haberlerde neler duyuyoruz…Kadın bağımsız olmalı…“ Tarzında cevaplar alıyorum.

5- Neden başörtülüsün, Kur’ân’da yazmıyormuş! VEYA Madem müslümansın, neden başörtülü değilsin?

6- Aaaa, Türk müsün? Biz de Türkiye’de tatil yaptık! Kuşadası’nda/Alanya’da/Bodrum’da! Oradakiler daha modern! (Daha açık demek istiyorlar! Almanya’da tesettürlü Müslüman kadınları görüyorlar ya! Türkiye’yi tatil yörelerinden ibaret zannediyorlar!) Avrupa gibi oraları! (Evet doğru tesbit! Hatta açıklıkta Avrupa’yı da geçmişler!) İstanbul’a da gittik, çok güzeldi! („Güzel“den başka bir yorum yok mu? Bıktık bu basit yorumları dinlemekten!) Senin isminin anlamı nedir? Annen-baban kaç senedir Almanya’dalar? Neden Türkiye’ye dönmüyorsun?

7- Türkiye’deki Türkler, Almanyalı Türkler gibi değiller! Bu yorum ile şunu demek istiyorlar: Türkiyeliler daha bir „Açık-görüşlülermiş!“ Sanki onlarla saatlerce konuştular, günlerce-aylarca-senelerce birlikte çalıştılar! Tatilde güzel havada, güler-yüzle güneşlenirken, herkes mutlu-mesut olur! O suratsız Almanlar Türkiyelilere Almanya’daki halleriyle görünselerdi, görürlerdi o zaman nasıl bir tepki alıyorlar! Hem Türkiyelilerin o kadar „Açık-görüşlü“ olması ne demek? Türkiyeliler Almanya’ya gelsinler ve buradaki şartlarda o Almanlarla görüşsünler, o zaman görelim ne kadar „Cana-yakın“ olduklarını. Almanya’ya yeni gelen Türkiyelilerin kişilikleri nasıl da değişiyor, örnek gösterebilirim!

Bir de şu önemli nokta var: Almanya’da biz onları senelerdir aramıza davet ediyoruz, ama onlardan bize davet geliyor mu dersiniz? Almanlar bize cana-yakın davrandılar da, biz mi sırtımızı döndük? Kendilerini ve evlerini bize kapatanlar bizzat kendileridir!

8- Sen „Güneylisin/Akdenizlisin“ (Südländerin), sıcaklara daha dayanıklı olman lazım!

9- Bakire misin? (Kızlara sordukları soru)

10- Kız-kardeşinin erkek-arkadaşı olsa, ne yaparsın? Senin de kız-arkadaşın var ama! (Erkeklere sordukları soru)

11- Bazen Türk kanallarına denk geliyorum, Türkler hep lülü-lülü diye şarkılar söylüyorlar! Hep eğleniyorlar!

12- Alman horozu kiki ri kiii diye öter, Türk horozu üü rü üüüü diye öter. (Türkçede çok Ü harfi var diye gülüyorlar).

13- Türk kadınının (Eli kırbaçlı, siyah çizmeli) domina olduğunu nasıl fark edebilirsin? Cevap: Başörtüsü siyah deridendir! (Fıkraları)

14- Sizin peygamberiniz çok sayıda kadınla evlenmiş.

15- Atatürk bir diktatördü.

16- Oruç tutmak hiç sağlıklı değil, bütün gün su içmemek ne demek! Hele ki sıcak ülkelerde bu işkence olmalı! Böbreklere zararlı! Çok saçma bir adet! Gece yemek yemek de sıhhatli değil! Oruçluyken iyi düşünebiliyor musun?

17- Kur’ân’ı okurken anlıyor musunuz? Aaa, madem müslümansınız, neden Arapça öğrenmiyorsunuz?

Bu soruları önceki yazımda belirtmiştim:

18- İran’da böyleymiş, Türkiye’de nasıl?

19- Arabistan da öyle de Türkiye’de neden böyle?

(Müslüman Ülkelerle alakalı tüm sorular bize yöneltilir).

20- Sünnilerle Şiiler arasındaki fark nedir, neden birbirinize düşmansınız?

Kur’ân’da gayri-müslimlerle arkadaş olmayın, onları öldürün yazıyormuş!

(İslam ile akalı bütün sorular bize yöneltilir).

21- Müslüman erkekler kadınlara neden öyle dikkatli (Yiyecek gibi) bakıyorlar? Cinsel açlık çekiyorlar! Cinsellikleri bastırılmış.

22- Müslüman erkeklere her şey serbest ise, Müslüman kadınlara neden her şey yasak? Günah sadece kadınlara mı?

23- Afrika’daki Müslümanlar kızlarını canice sünnet ediyorlarmış, kimisi enfeksiyondan ölüyormuş, peygamberiniz öğütlemiş bunu!

24- Türkiye’de Kürtleri öldürüyormuşsunuz, Alevileri yakmışsınız!

25- Türkiye’de kilise yapımına izin vermiyorsunuz ama Almanya’da cami yapıyorsunuz!

26- Hitler, Ermeni soykırımını örnek alarak Yahudileri öldürmüş!

27- Sen de mi ailenin seçtiği birisiyle evlenmek zorundasın? (Kızlara)

28- Türkiye’de taciz edildik! Dolandırıldık!

29- Türkiye’nin Kıbrıs siyaseti, Ermeni problemi, Heybeliada’daki Ruhban Okulunun hesabı, Hıristiyanların katledilmeleri, Türkiye’deki bütün gelişmeler de Almanya’da bizden sorulur!

Önemli not: Özel sorular (Bakirelik vs.) çok nadiren sorulur. Bu sorular herkese ve her zaman sorulmaz. Ben sadece bize sorulan örnekleri yazdım. Elbette bu tür sorular her zaman bir şeyler öğrenmek ve anlamak için sorulmuyor. Bazen alaycı-kınayıcı tavır ile de sorulabiliyor. Ses tonundan, yüz ifadesinden ve genel olarak Müslümanlara karşı tavırlarından soruları hangi niyetle sorduklarını anlayabilirsiniz.

Türkiyelilere şunu sormak isterim: Bu tür sorular size senelerce ve defalarca sorulsaydı, içinizde cevap verme isteği olur muydu?

Bu soruları cevaplayabilir miydiniz? Cevaplarınız nasıl olurdu? Hangi kelimeleri seçerdiniz, hangi örnekleri verirdiniz? Hangi kaynakları gösterirdiniz?

Zehra YAVUZ / Almanya / Haber 7

zyavuz

NECİP HABLEMİTOĞLU : Alman İstihbaratı ve Kaplancılar /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rod rikdani


http://www.kemalistler.org/alman-istihbarati-ve-kaplancilar.html/

Sevdiklerinizle beraber zaman geçirmek için nereye gitmeliyim diye düşünmeye son Alman İç İstihbarat Servisi’nin kontrol ve güdümünde Türkiye karşıtı eylemlerini sürdüren PKK, Dev-Sol, TİKKO, Milli Görüş Teşkilâtı gibi terör örgütü ve radikal grupların arasında "Kaplancı"ların mümtaz (!) bir yeri vardır. Kendi Anayasasında Komünist Partisi’nin kurulmasına olanak tanımayan Alman Devleti, Türkiye’den kaçan tüm komünist terör örgütlerinin militanlarına -sığınmacı statüsü ile maaşa bağlayarak- destek vermekte; yine Anayasasına göre laikliği temel kural kabul eden bu devlet, Türkiye’deki tarikatların ve mezhepsel yapılanmaların kendi ülkesindeki uzantılarına da adeta kol-kanat germektedir. Bırakınız uzak geçmişi, Hitler döneminin en yüzkızartıcı insan hakları ihlâllerinin hâtıraları ve müzeye dönüştürülen toplama kampları gibi somut izleri dururken; Türkiye ile ilgili olarak, "Ermeni", "Pontus", "Kürtçülük" gibi çarpıtılmış etnik sorunları bahane ederek insan hakları sorgulamasında bulunabilmektedir.

Kesin olan gerçek şu ki, Alman Devleti, sadece Alman kökenli vatandaşları için bir "Hukuk Devleti"dir. AB ülkeleri dışında kalan "arka bahçe" ya da bir başka ifadeyle "hayat alanı" içindeki ülkeler içinse bir "Faşist Devlet"tir. Bu çifte standart, Alman ırkçılığı ile özdeşleşen devlet politikasının tipik göstergesidir. Sadece Türkiye’den şu veya bu şekilde gidip de Alman İç İstihbarat Servisi’nin kontrol ve güdümünde eylem koyan komünist, bölücü, mezhepçi-şeriatçı militanlar için tanınan hak ve özgürlükler, Alman Devletinin hasım yüzünü ortaya koymaktadır:

1. Türkiye’de terör olaylarına karışıp da hakkında "kırmızı bülten" çıkarılmış onbinlerce terörist, suç dosyalarındaki cinayet ya da benzeri suç fiillerine bakılmaksızın, iade edilmek bir yana, "sığınmacı" statüsünde kabul görüp, sosyal yardımlarla bizzat Alman Devleti tarafından beslenmektedir. En son yaklaşık 30.000 Türk vatandaşının ölümünden sorumlu Abdullah Öcalan’ın yargılanması ile ilgili olarak bu ülkenin takındığı tutum, bir hukuk devleti olmanın ötesinde, oportünist bir faşist devletin tüm belirtilerini ortaya koymaktadır.

2. Almanya’daki ve de AB ülkelerindeki uyuşturucu trafiğinin önemli bir bölümünü, "sığınmacı" statüsünde kabul edilmiş militanlar gerçekleştirmektedir. Keza, boyutları büyük meblağlara ulaşan haraç, kalpazanlık, beyaz kadın, kaçak göçmen ve illegal silah ticareti, siyasal cinayet, kamu malına zarar, hırsızlık, çevre kirliliği, yasadışı gösteri gibi suçların önemli bir bölümü, sözkonusu sığınmacı statüsü tanınmış militanlar marifetiyle işlenmektedir. İşlenen bu suçlarla, yakalanıp da cezaya çarptırılanların oranına bakıldığında, Almanya, "fail-i meçhuller" açısından dünyanın en ileri (!) ülkesidir.

3. Eylemleriyle Türkiye’ye ait sefaret binalarına, THY ve Turizm Bürolarına zarar vermenin de ötesinde ileri gidenler, yani sınırları önceden belirlenmiş suç işleme hakkını (!) suistimal ederek Almanya’nın imajını zedeleyenler, özel mülke zarar verenler ya da kamu mallarını tahrip edenler, -bazı hallerde- gözaltına alınabilmektedir. Ancak, yargılama süreci başlamadan Alman İç İstihbarat Servisi’nin militan gözlemcisi konumundaki avukatları devreye girmekte; servisin kontrol ve güdümünü ve de tetikçiliğini üstlenenler salıverilmektedir. Böylece, onbinlerce militan, Alman "derin devleti"nin mutlak gözetiminde tasmalanmaktadır. Sınırdışı ya da Türkiye’ye iade işlemi, militanlar yerine, basit ve önemsiz disiplin suçları işlemiş Türk işçi çocukları için uygulanmaktadır.

I. BND VE ALMANYA’DAKİ TÜRK ŞERİATÇILARI

1970?lerin başlarına kadar, Türkiye’nin etnik ve dinsel sorunları ile ilgili sosyal istihbarat çalışmaları yürüten ve bu çalışmalar için bağlantılı akademisyenleri (filolog, tarihçi, sosyal antropolog vb.) kullanan Alman İç İstihbarat Servisi, bu yıllardan itibaren ajitasyon faaliyetlerine hız vermiştir. Nedenine gelince, Kıbrıs sorunu, Ermeni sorunu gibi konularda bütün Avrupa ülkeleri gibi Almanya’nın da Türkiye’ye husumet göstermesi üzerine, Türk Basınında bazı kalemler bir kampanya çağrısında bulunmuşlardı: "Türk işçileri, Alman bankalarındaki tasarruf mevduatlarınızı hemen çekin ve Türkiye’deki bankalara yatırın!". İşte bu kampanyanın Alman ekonomisini zora soktuğunu; Alman Devletinin imaj ve otoritesine zarar verdiğini saptayan Alman İç İstihbarat Servisi, Türk sağı ile doğrudan ilgilenmeye başlamıştır. İlk hedef, liderliğini M. Serdar Çelebi’nin yaptığı Avrupa Türk Dernekleri Federasyonu olmuştur.

Türkiye aleyhine Avrupa’da yürütülen her türlü kampanyaya karşı dev kitlesel protesto eylemleri ile karşılık veren bu örgütü pasifize etmek, mümkünse de parçalamak için, yöneticileri büyüteç altına alınmıştır. Gerek, "Papa Suikastı" olayına adı karışan Serdar Çelebi ve gerekse uyuşturucu trafiği ile ilişkili bazı üst düzey yöneticiler ve aktif üyeler, Alman İç İstihbarat Servisi marifetiyle gözaltına alınarak sorgulanmış ve bağlantılı avukatlar kanalıyla "serbestiyet ve siyasal dokunulmazlık" karşılığı bu kişiler ülkücülüğü terk ile "siyasal islamcılığa" kanalize edilmişlerdir. Avrupa’daki Türklerin en etkili sivil toplum örgütü olan Federasyon, bu suretle önce amacını ve etkinliğini yitirirken ardından ikiye bölünerek pasifize edilmiştir. Alman İç İstihbarat Servisi, ayrıca, Türklük bilincine karşı mezhep bilincini egemen kılmaya yönelik stratejisinin gereği, Türkiye dahil Avrupa’daki en güçlü Alevi örgütlenmesine -kendi ülkesinde- olanak vermiştir.

Alman İç İstihbarat Servisi’nin destek verdiği ve maşa olarak kullandığı en önemli şeriatçı yapılanma, tüm Almanya’da ve pek çok Avrupa ülkesinde ve Türkiye’de örgütleşme sürecini tamamlamış olan "Milli Görüş Teşkilâtı"dır. 1970?lerin başından itibaren Almanya’daki Türk işçileri arasında örgütlenme çalışmalarını sürdüren bu örgüt, Türklük bilinci yerine dinsel bilinci; milliyetçilik yerine ümmetçiliği öngördüğü için Alman İç İstihbarat Servisi’nin şemsiyesi altına alınmakta gecikmemiştir. Türkiye’de Anayasa Mahkemesi kararları ile kapatılan Milli Nizam Partisi, Milli Selâmet Partisi ve Refah Partisi’nin Avrupa’daki uzantısı olarak ortaya çıkan -yeni adıyla- "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı", kısa bir sürede "Hamas", "Hizbullah" gibi terörist örgütlerin yanısıra, başta Libya, Suudi Arabistan, İran, Afganistan, Malezya, Kuveyt, Pakistan gibi ülkelerin yönetimleriyle de doğrudan ilişki kuracak; Çeçenistan ve Bosna’da silahlı çatışmalarda yeralacak ölçüde güç ve itibar kazanmıştır. Alman İç İstihbarat Servisi, "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı" aracılığıyla, başta Türkiye olmak üzere, tüm İslam Dünyasındaki şeriatçı yapılanmalara nüfuz edebilmektedir. Bu teşkilâtın özellikle de A.B.D. karşıtı "Hamas", "Hizbulllah" gibi örgütlerle organik ilişki içinde bulunması, bölgede A.B.D. ile çıkar çatışması halini sürdüren Almanya için stratejik bir avantajın elde tutulması anlamına gelmektedir. Alman İç İstihbarat Servisi’nin "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı"na sağladığı siyasal ve lojistik desteği şöyle özetlemek mümkündür:

1. Alman Devleti, Milli Görüş Teşkilâtının Türk işçileri arasında nüfuz ve itibarını arttırarak daha da güçlenmesini sağlamak için Köln’de "Şeyhülislâmlık" kurmalarına izin verdiği gibi resmi makam olarak da tanımıştır. Ancak, Almanya’daki Türk Konsolosluklarının verebileceği resmi evrakın bir bölümünü (özel hukuka ilişkin olanları yani evlenme akdi, çocuk belgesi, özel beyan onayı vb.) bu "Şeyhülislâmlık" makamının (!) verebilmesini mümkün ve geçerli kılmıştır. Teşkilâtın tarihsel ve ideolojik özlemini gösteren bu makamın (!) varlığı, Almanya ile aramızdaki ikili antlaşmaların yeniden gözden geçirilmesi gereğini gündeme getirmiştir. Ancak nedense, Türkiye bu oldu-bitti durumunu sineye çekmenin ötesinde misilleme kararlılığını gösterememiştir, gösterememektedir de.

2. Alman İç İstihbarat Servisi, bu teşkilâta, gerek Almanya içinde ve gerekse delegasyon olarak gittikleri ülkelerde "koruma", "rezervasyon", "para transferi" ve "protokol" hizmetleri sunmaktadır. Ayrıca, her yıl yapılan Hac organizasyonunun yanısıra, Türkiye’deki genel seçimler için onbinlerce üyesinin uçaklarla taşınmasının yarattığı tüm sorunlar, Alman İç İstihbarat Servisi kanalıyla çözümlenmektedir. Suudi Hükûmeti, Türk Hükûmeti’ne koyduğu hac kotasını Milli Görüşçülere uygulamayarak itibar ve güç desteği verirken; diğer taraftan da Almanya ile yazılı olmayan bir dayanışma sergilemektedir. Almanya ise, bu teşkilâtın üyelerinin genel seçimlerde Türkiye’ye taşınmasına aracılık etmekle, Türk siyasal yaşamına dolaylı da olsa müdahale gücünü elde etmektedir. Bu karmaşık ve çok taraflı çıkar ilişkisinin tek mağduru vardır, o da yüzbinlerce saf vatandaşının kendisine düşman edilmesine seyirci kalan Türk Devletidir.

3. Alman İç İstihbarat Servisi, son beş yıldır Milli Görüşçülerin imaj mühendisliğini de üstlenmiştir. Köln’de düzenlenen kongreler, stadyumlarda en az 30.000 ile 50.000 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen "Barış ve Kardeşlik Şenliği" gibi adlar taşıyan etkinliklerle tabana maledilmeye çalışılmaktadır. M. Sabri Erbakan’ın Genel Başkanlığını üstlendiği bu teşkilât, hatipleri itibariyle kapatılan Refah Partisinin Avrupa’daki sesi olma havasını da sürekli olarak pompalamaktadır. Alman İç İstihbarat Servisi, bu teşkilâtın hatiplerine ve üst düzey yöneticilerine ikâmet iznini hiç ama hiç sorun çıkarmaksızın sağlamaktadır. Hasan Mezarcı, Şevki Yılmaz gibi isimlerin Almanya’da bu kadar uzun süreyle nasıl kalabildiğinin başka bir açıklaması bulunmamaktadır. Türk Devleti bu hain odağın üst düzey maşalarına karşı ne gibi önlem almaktadır? Acıdır, önlem almadığı gibi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili olarak dokunulmazlık zırhına bürünmelerini; daha fazla kitlelere ulaşıp zehirleme fırsatına sahip olmalarını karşı Türk Basını, haklı bir biçimde Merve Kavakçı, Oya Akgönenç gibi A.B.D. vatandaşlarının üzerine giderken, Alman İç İstihbarat Servisi’nin maşalığını yapan bu teşkilâtın üst düzey yöneticilerinden T.B.M.M.’nde milletvekili olanları ise atlamaktadır. "İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilâtı"nın bırakın laik Türkiye aleyhtarı söylemlerle dolu yerel toplantılarını, stadyum toplantılarında sarfedilen sözlerden dolayı teşkilât yöneticilerinin D.G.M.’de yargılanmaları işten bile değildir. Yeter ki Cumhuriyet Savcıları görevlerini ihmal etmesinler.

II. BND VE KAPLANCILAR

Alman İstihbarat Servisi, Milli Görüşçüleri, uzun vadede, daha ziyade legal görünüşlü faaliyetlerde kullanmaktadır. Bir başka ifadeyle, tetikçilik yaptırarak yıpratmayı düşünmemektedir. Bu itibarla, şeriatçı militanlık alanındaki boşluğun doldurulması, "Kaplancı"lara bırakılmıştır.

Almanya’daki en radikal islâmi grup olarak bilinen "Kaplancı"ları tanımak için önce müteveffa lideri Cemalettin Kaplan’ın, nam-ı diğer "Kara Ses"in bilinmesi gerekir:

1926?da Erzurum’un İspir ilçesinin Dangis köyünde doğan Cemalettin Kaplan’ın etnik kökeni ile muhtelif rivayetler bulunmaktadır. Türklükten nefreti sabit olan bu meczup, cahil mollaların köy evlerinde (sözde medreselerde) dini eğitim (!) aldıktan sonra nurcularla münasebet tesis etmiştir. Erzurum’da, Kırkıncı Hoca, fethullahçıların lideri Hocaefendi (!) gibi "nurdaş"ları ile aynı eğitimi (!) paylaşan Kaplan, yurdun pek çok yerinde imamlık, vaazlık yaptıktan sonra, Türk Devletinin kendini savunma mekanizmasının işlemeyişinden de yararlanarak oldukça önemli görevlere gelmiştir. Sırayla ilkokul, ortaokul ve liseyi dışarıdan bitiren ve yaklaşık 40 yaşında Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nden de mezun olan meczup, oğlu tarafından kaleme alınan biyografisine bakıldığında, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde "Müfettiş", "Personel Dairesi Başkanı", "Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı", "Adana Müftülüğü" gibi nitelik isteyen işlevsel görevlerde bulunmuştur. 12 Eylül döneminde, Adana’da açmış olduğu illegal medresenin Sıkıyönetim Komutanlığınca farkedilmesinden sonra, re’sen emekliye sevkedilen Cemalettin Kaplan, medresesindeki eğitimi (!) noksan kalan 400?ü aşkın özel seçilmiş İmam-Hatip Lisesi öğrencisinin eğitimini tamamlamak amacıyla Almanya’ya gitmiştir. Başlangıçta, Kaplan’daki cevheri (!) keşfedemeyen Alman İç İstihbarat Servisi, turist olarak ya da kaçak yollardan Almanya’ya girmeye çalışan öğrencilerinin bir kısmını sınırdışı etmiştir.

Cemalettin Kaplan’ın Almanya’da ilk sığındığı teşkilât, "Milli Görüş Teşkilâtı" olmuştur. Başlangıçta, bu teşkilâtın "Fetva Komisyonu Reisliği"ni yapan Kaplan, ihanet yolundaki yarışta, derin ilmine (!) duyduğu özgüven, megalomani ve de liderlik hırsı ile bu teşkilâttan koparak "Avrupa İslami Cemiyet ve Cemaatler Birliği"nin kurucu başkanlığını üstlenmiştir. 1983?den itibaren Köln’de Ulu Cami adını verdikleri sözde dinsel mekânda -gerçekte örgüt merkezi- kurduğu medresede "Kaplancı" yetiştirmeye başlayan Cemalettin Kaplan, bir süre sonra Alman İç İstihbarat Servisi’nin dikkatini çekmeyi başarmıştır.

Türkiye’den Almanya’ya kaçak yollardan giren ya da turist vizesiyle gelip de geri dönmek istemeyenleri ağına düşüren Cemalettin Kaplan, bu suretle mürit sayısını 3.000?li rakamlara ulaştırmıştır. Alman İç İstihbarat Servisi, sözkonusu müritleri "sığınmacı" statüsünde kabul etmiş, ancak çalışma izni vermeyerek tüm mesailerini Kaplan’ın emrine hasretmelerini sağlamıştır. Müritlerini "mücahit" ve "mücahide" olarak tanımlayan Kaplan, bunların askeri disiplin içinde eğitimi (özellikle bomba eğitimi) konusunda mesafe katettikten sonra "Milli Görüş Teşkilâtı" ile tüm organik ilişkisine son vererek, yine Köln’de "Federe İslam Devleti Reisliği"ni ilân etmiştir. Hemen akabinde de "Emir’ül-Mü’minin ve Hilâfet’ül-Müslimin"liğini yani Hilâfet Devleti Reisliğini ve Halifeliğini açıklamıştır. Video ve ses bantları ile tüm Avrupa’ya ve Türkiye’ye ulaşarak mürit sayısını arttırmaya çalışan Cemalettin Kaplan, bir yandan da Türk Devletine karşı savaş ilânını öngören cihat fetvalarını peşpeşe yayınlamıştır.

Nurcuların ve fethullahçıların "bölge imamları" esasına kurulu teşkilât yapısını biraz değiştirerek "bölge emirleri" tayin eden meczup, Milli Görüşçülerin "Şeyhülislamlığı"nın üstünde kendini "Halife" ilân ederek Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerine miras (!) kavgasına girişmiştir. Gerek bu iki şeriatçı yapılanma arasındaki giderek çatışmaya dönüşen rekabeti sonlandırmak ve gerekse hilafet törenini (!) televizyonlardan izleyen Türk kamuoyunun ve Dışişleri Bakanlığı’nın tepkilerini absorbe edebilmek için Alman İç İstihbarat Servisi bir kez devreye girerek göstermelik önlem almıştır: O da, Alman polisi Köln’deki külliyeyi (cami, yatakhane, medrese, aşhane vb.) bir kez basmış; müritleri dışarı çıkardıktan sonra suç delilleri aramıştır. Tabii ki bulamayarak çekilmiştir.

Cemalettin Kaplan’ın ölümünden sonra, Türk Devletinin şeriatçı yapılanmalara karşı nasıl hazırlıksız olduğu cenaze töreni sırasında anlaşılmıştı. Bu Türklük ve Türk Devleti düşmanı meczubun cenazesi, müritlerinin eşliğinde Türkiye’ye getirilmiş ve ailesinin-müritlerinin talebi üzerine resmi bayram günü toprağa verilmiştir. Niçin resmi bayramdan önce ya da sonra değil, sorusuna hiçbir resmi makam cevap verememiştir.

Cemalettin Kaplan’ın ölümünden sonra bu şer yuvasında taht-post kavgası başlamıştır. Babasının makamının (!) doğal miras hakkı olduğunu savunan "küçük kaplan" Mehmet Metin Müftüoğlu’na rakipler çıkmıştır. Örneğin, küçük kaplanı hırsızlık, yolsuzluk ve ehliyetsizlikle suçlayan Dr. Halil İbrahim Sofu, Cemalettin Kaplan’ın en önemli yardımcısının kendisi olduğunu söyleyerek isyan bayrağı açmıştır.

Örgütün dağılma tehlikesi karşısında, küçük kaplan inisiyatifi ele alarak bu iktidar kavgasını en radikal biçimde sonlandırmıştır. Nasıl mı? Önce, 15 Mayıs 1996?da Ayhan Ayan adında bir işadamı, ardından bir ay sonra 19 Haziran 1996?da örgütün bir başka etkili ismi Hasan Basri Gökbulut’un eşi Zübeyde Gökbulut ve son olarak da en etkili muhalif aday Halil İbrahim Sofu 7 Mayıs 1997?de hayli dramatik biçimde öldürülmüştür. Failler mi?!. Alman polisi ve dolayısıyla Alman İstihbarat İç Servisi, bu cinayet dosyalarını "fail-i meçhul" dosyalar arasına katmıştır. Ve sonra bir daha örgüt içinden hiç kimse, yeni halife (!) Metin Müftüoğlu’na karşı sesini bile yükseltememiştir.

Alman İç İstihbarat Servisi, "Kaplancı"lar adıyla bilinen bu cahil sürüye, Alman Devletinin kulu ve tetikçisi olmaları bağlamında altyapı desteği vermektedir:

1. Örgüte gayrıresmi yoldan büyük meblağlar akıtılmaktadır. Müritlere ücretsiz televizyon ve video temin edilmektedir. Keza, eğitim (!) kasetleri ücretsiz olarak Avrupa ve Türkiye’ye dağıtılmaktadır.

2. Almanya’da yakalanan şeriatçı söylemli ve kılıklı kaçak Türklere, "sığınmacı" statüsüne geçebilme şartı olarak kaplancıların adresi gösterilmektedir. Böylece, örgütün mürit kaynağı Alman İç İstihbarat Servisi marifetiyle kurumamaktadır.

3. Alman İç İstihbarat Servisi, "kaplancı"lara internet üzerinde bir türlü çökertilemeyen ve sürekli yenilenen bir web sitesi tahsis etmiştir (http://www.hilafet.org). Sitedeki bilgiler, Türkçe, Arapça, Kürtçe, İngilizce, Fransızca, Holllandaca, Farsça dillerinde verilmektedir. Ayrıca, periyodiklerin yanısıra, geniş kitlelere ulaşılmasına olanak sağlamak üzere bir de Televizyon kurulmuştur. Hakk TV, Fransız "Telecom 2 D" uydusundan kiralanan kanal üzerinden (11.598 – 1848 MHz) deneme yayınlarını sürdürmektedir. Şimdilik sadece Pazar günleri müteveffa Cemalettin Kaplan’ın eski video bantları ile "küçük karases" Metin Müftüoğlu’nun Köln Camiindeki vaazları banttan ya da canlı olarak yayınlanmaktadır. Türk Devleti’nin yetkili resmi kurumları, sevindirici bir duyarlılıkla, tıpkı Med-TV’de olduğu gibi, Hakk TV için de diplomatik ve teknik müdahaleye Şubat 1999?un başı itibariyle başlamıştır.

SONUÇ :

Karasesçiler ya da nam-ı diğer kaplancılar konusunda Alman İç İstihbarat Servisi, ektiğini biçmeye başlamıştır. Türkiye müdahalede çok geç kalmıştır. Ancak zararın neresinden dönülürse de kârdır. Başta Sakarya olmak üzere, özellikle Doğu Anadolu’da ve de özellikle etnik sorunu olan vatandaşlarımız arasında hızla örgütlenmeye başlayan ve son operasyonlarla önemli darbeler yiyen "Hizbullah"ın alternatifi gözüyle bakılan kaplancılar, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Malatya İnönü Üniversitesi başta olmak üzere pekçok üniversitede seslerini duyuracak konuma gelmişlerdir. Türban konusuna destek vermeyen tek radikal şeriatçı örgüt olarak, kadınlar için İslami giyim olarak sadece ve sadece kara çarşafı öngörmektedirler. Sivas yakınlarında zaman ayarlı bombanın otobüs hareket halindeyken patlamasıyla önplana çıkan çarşaflı mücahideleri (!), Anıtkabir’e 10 Kasım 1998?de uçakla gerçekleştirilecek intihar saldırısı ve de Fatih Camiinde yapılacak provakasyon girişimi izlemiştir. Kaplancı tehlike, sadece Almanya’daki işçilerimiz için sözkonusu olmaktan çıkmış, hiç şüphesiz kapımıza kadar gelmiştir.

Türk Dışişlerinin kaplancılar hakkında Alman Devleti nezdindeki girişimleri, her zamanki gibi "beklemeye" alınmıştır. Nasıl mı? Karlsruhe Federal Başsavcısının talebiyle Alman polisi, Köln’deki örgüt merkezine sözde habersiz bir baskın yapmıştır. İçeride bulunan evraklara elkonulurken, Mehmet Metin Müftüoğlu önce gözaltına alınmış, arkasından tutuklanmıştır. Örgütün (pardon Alman İç İstihbarat Servisi’nin) parasını zimmetine geçirerek yolsuzluk yapmakla ve bir de Türkiye’nin talebine uygun olarak "terör örgütü" kurmakla suçlanan "küçük karases"in sorgulaması nedense hala sürmektedir. Anlaşılan Alman İç İstihbarat Servisi’nin avukatları yönlendirme ve güdülendirme pazarlığını henüz bitirememişlerdir. Bu gecikmede, sorgulamada sürekli sinir krizleri geçiren Metin Müftüoğlu’nun psikolojik bozukluklarının payı da olsa gerektir.

Türkiye, PKK başta olmak üzere TİKKO, Dev-Yol gibi terörist-komünist örgütlere ve de şeriatçı yapılanmalara büyük destek veren Alman İç İstihbarat Servisini yakın takibe almak zorundadır. Misilleme kaçınılmaz olmuştur:

1. Doğu Anadolu’da ve Karadeniz Bölgesinde faaliyet gösteren Alman İç İstihbarat Servisi elemanlarına (bilim adamı, gazeteci gibi hangi kimliğe sahip olurlarsa olsun) olası bir pazarlığa konu teşkil etmek üzere sınırdışı edilmenin ötesinde ve Türk konukseverliğine uygun bir tarzda kalıcı ve de caydırıcı biçimde ağırlanmaları sağlanmalıdır.

2. Başta kaplancılar olmak üzere, milli görüşçülerin ve diğer yasadışı terör örgütlerinin tüm aktif kadrosunun elemanları yakın takibe alınmalı; konsolosluklarda pasaport temditleri yapılmamalı; Türkiye’ye girenler de sınır kapılarında saptanarak derhal tutuklanıp mahkemeye sevkedilmelidir. Bu gibi sağ-sol-bölücü militanlara yargı kararıyla yurtdışına çıkış yasağı getirilmelidir.

3. Tıpkı Arnavutluk’da olduğu gibi, Alman İç İstihbarat Servisi’nin faaliyetlerinden rahatsız olan uygun ülkelerle bilgi alışverişine dayalı işbirliğine gidilmelidir.

4. Mehmet Metin Müftüoğlu’nun ısrarlı bir biçimde iadesi istenilmelidir. Kaplancı iktidar savaşımı sırasında öldürülen üç Türk vatandaşının dosyaları sık sık gündeme getirilip bilgi istenmelidir. Bu konuda kamuoyunun desteği için Basına sürekli bilgilendirme hizmeti sunulmalıdır.

5. Alman İç İstihbarat Servisi bağlantılı Alman Üniversiteleri ve de vakıfları adına Türkiye’nin sosyal yapısı ile ilgili proje yürüten Türk bilim adamları ve fakülte bölümleri saptanmalı; sosyal istihbarata yönelik bilgi akışı durdurulmalıdır. Aynı şekilde, Dışişleri, İçişleri gibi stratejik önemi büyük olan bakanlıklarda ya da ilgili kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personelin güvenlik soruşturmalarında Alman İç İstihbarat Servisi bağlantılı vakıflardan burs alıp almadıkları değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.

6. Almanya’daki Türkiye yanlısı Türk kuruluşları ile koordineli çalışma sürdürülürken, Alman İç İstihbarat Servisi mağduru, derin devlet olgusundan rahatsızlık duyan Alman demokratları yöntemine uygun tarzda örgütlenmeli ve her yönden desteklenmelidir.

7. Almanya’nın neden olduğu sorunların izalesi için, ilgili devlet kuruluşlarının üst düzey yetkililerinin katılacağı -sürekli sekretaryaya sahip- bir kriz merkezi kurulmalıdır. Bu merkezin hareket yeteneğini arttırmak için normal bütçe ödenekleri yerine örtülü ödenek devreye sokulmalıdır. Konu acildir, çünkü Almanya, bugün sadece kendi ülkesindeki Türk işçilerini parçalayıp bölmekle, Türkiye aleyhine kullanmakla kalmıyor; Türkiye’nin ideolojik, etnik ve mezhepsel sorunlarını da kaşıyor, iç işlerimize alenen müdahale ediyor. Balkanlarda, Orta Asya’da, İslam Dünyasında ve hatta sınır komşularımızda hep karşımıza çıkıyor, çıkarlarımızı tehdit ediyor, hasım devletleri örgütlüyor.

Necip Hablemitoğlu

Alman Ergenekonu ve derin devleti //// CC : @cemkucuk55 @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Türkiye’deki büyük bir medya grubuyla da bağlantısı olduğu iddia edilen Alman derin devletinin özellikle manipülasyon amaçlı faaliyetler içinde olduğu biliniyor

İmparatorluk geleneğinden gelen Almanya dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olma özelliğini hâlâ koruyor. I. Dünya Savaşı’ndan mağlup ayrılan Almanya kısa süre içerinde toparlanmış yine dünyanın en önemli askeri ve ekonomik güçlerinden biri olmuştur. II. Dünya Savaşı’nı kaybetmiş bu kuzey ülkesinde 1945 yılında taş üstünde taş kalmamıştı. Çok iyi bir mühendislik zekası olan Alman toplumu ABD’nin desteğiyle hemen toparlanmış 1960’larda tekrar kuvvetli bir ülke haline gelmiştir.

Emperyal bir geçmişi olan Almanya dünyanın her yerinde etkinlik kurmaya çalışan ve bunun için ciddi çalışmalar yapan bir ülke. Almanya hem gizli servisi BND hem de çeşitli vakıflar ve sivil toplum kuruluşlarıyla faaliyetlerini yürütmektedir. Önemli istihbarat teşkilatlarından biri olan BND İkinci Dünya Savaşı sırasında Tümgeneral Reinhard Gehlen tarafından kuruldu. BND’nin o zamanlar temel amacı Rus Kızıl Ordusu hakkında istihbarat toplamaktı. Soğuk Savaş döneminde Almanya Doğu ve Batı diye ikiye ayrılmıştı. Doğu’da gizli servisin adı STASI’ydi ve Rusların güdümündeydi. Batı’dakinin adı BND’ydi. O da ABD’nin güdümüne girdi. ABD İkinci Dünya Savaşı sonrası çok büyük yardımlarda bulunduğu Almanya’ya NATO üsleri aracılığıyla yerleşti. Böylece ABD-İngiltere-Almanya uyumuyla Batı bloğu sağlanmış oldu.

BND dışında Almanya’nın önemli istihbarat teşkilatları daha vardır: Kısa adı BFV olan “Anayasayı Koruma Federal Teşkilatı”, BKA olan Federal Kriminal Dairesi ve MAD olan Askeri İstihbarat Teşkilatı.

Hablemitoğlu Cinayeti

Dr. Necip Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002 günü Çankaya Portakal Çiçeği Sokağı’ndaki evinin önünde Ruger marka bir silahtan iki el ateş açılması sonucu hayata gözlerini yumar. Hablemitoğlu’nun ilgi alanı Alman vakıfları ve Alman gizli servisleriydi. Bu vakıfların amacını ciddi biçimde aştıklarını ve Türk insanına zararları olduğunu sık sık dillendiriyordu Hablemitoğlu.

İddiaya göre Hablemitoğlu cinayetinin 6 ay öncesinde, İstanbul’daki Alman Konsolosluğu’nda, BND ve BKA çalışanlarının hazırladığı bir raporda -bu rapor merkezleri için hazırlanmıştı- Dr. Necip Hablemitoğlu’nun, Alman vakıfları ve Alman şirketleri üzerine yaptığı çalışmalar ve bunun kitap olarak Türk kamuoyuna sunulmasından rahatsız olduklarını üstlerine bildirir. Bu konuda bir önlem alınmazsa, muhtemel olarak Alman düşmanlığının tetiklenebileceği ihtimalinin göz önüne alınması gerekliliği en üst düzeydekiler tarafından belirtilmiştir. Bu rapora istinaden, BND bir talimat yazısı yollayarak,

Necip Hablemitoğlu’nun kitabının raflardan kaldırılması için BND ve BKA ajanlarının gerekeni yapmaları için talimat verir.

Dr. Necip Hablemitoğlu’nun ağırlık verdiği başka bir konu da Alman Euro Gold firmasının Türkiye’de sürdürdüğü faaliyetlerdi ve buna karşı faaliyet gösteren BND organizeli çevrecilerdi. Bu çevrecilerin faaliyetlerinin ve protestolarının, Alman çıkarları doğrultusunda olduğunu iddia ediyordu ve bununla ilgili DGM’de dinlenmek üzere onun ifadesine başvurulmuştur.

Necip Hablemitoğlu cinayetinden 3 gün önce Alman BND bağlantılı 9 kişilik GSG9 timi İstanbul’a gelmiş ve bu tim Atatürk Havaalanı’ndan diplomatik pasaportlarla giriş yapmışlardır. Aynı grup Hablemitoğlu cinayetinden iki gün sonra Türkiye’den çıkış yapmışlardır. Bu grup Türkiye’ye niçin gelmişti? Görevleri ve misyonları nelerdi? Bu grup hakkında niçin hiçbir soruşturma yapılmadı?

Failleri Bulunamayan Dönerci Cinayetleri

2000-2006 yılları arasında 8′i Türk 1’i Yunanlı 9 yabancı esnaf Almanya’da öldürüldü. Katillerin Neo-Nazi terör örgütünün eylemleri olduğu iddia edildi. Neo-Nazi örgütünün Alman istihbarat kurumlarından biri olan Anayasayı Koruma Teşkilatıyla (BFV) bağlantısının çıkması olayı daha da ilginç hale getirdi.

Almanya şimdi bu örgütlerin istihbarat bağlantıları ile ilgili soruşturma açıyor. Peki bu soruşturmanın sonucu da, yakılan evlerle ilgili soruşturmanın sonucu gibi mi olacak? 2 Şubat 2008′de Ludwigshafen’da bir evin kundaklanması sonucu beşi çocuk dokuz kişi hayatını kaybetmişti. Cenazeler Türkiye’ye getirildi. Saldırıyla ilgili görgü tanıkların ifadeleri sonradan değiştirildi. Ardından Almanya’nın hemen bütün bölgelerinde hatta Avusturya’da Türklerin oturduğu evler yanmaya başladı. Birileri evleri ateşe veriyordu. Yüzün üzerinde kundaklama olayı oldu ve bunlar kısa zaman içinde sistematik biçimde gerçekleşti. Ne var ki bu olaylarla ilgili tek bir fail yakalanmadı.

Komisyonlar kuruldu, soruşturmalar yapıldı. Yüzden fazla saldırıya ilişkin hiçbir kanıt bulunamadı! Kameralarla donatılan şehirlerde bir kare görüntü ya da bir görgü tanığı tespit edilemedi. En sonunda Alman Federal Savcılığı soruşturmayı tamamladı. Savcı; “kanıt bulunamamıştır” dedi ve dosya kapatıldı.

Eğer bu işin failleri bulunmaz ve perde arası aralanmazsa katiller Alman gizli servisleri tarafından kollanıyor demektir. Hem bulunsa bile ne olacak ki? Benzer bir olay Türkiye’de olsa ve 8 Alman öldürülseydi acaba dünya kamuoyunun tepkisi nasıl olurdu?

Alman Bankaları ekonomik manipülasyon yapıyor

2008 yılında dünya büyük bir ekonomik krize sürüklendi. Başta ABD’de olmak üzere Avrupa’da birçok önemli banka ve finans kurumu iflas etti. Başbakan Tayyip Erdoğan tam da o zamanlar yaptığı açıklamada krizin Türkiye’yi teğet geçeceğini söyledi.

Önceleri kimse bu sözü ciddiye almadı. ABD ve Avrupa ülkelerinin ekonomileri ciddi açıklar verirken Türkiye bundan nasıl etkilenmezdi. Gerçekten de Başbakan Erdoğan’ın dediği oldu ve Türkiye krizden çok etkilenmedi. Ancak Türkiye’de kriz çıksın diye uğraşan çok kişi vardı.

Bütün dünya Türkiye için “güvenli liman” benzetmesi yaparken 2008 yılında Alman Deutsche Bank ilginç bir değerlendirmede bulundu. “Türkiye’nin 90 milyar dolara ihtiyaç duyduğunu, aksi taktirde ekonomini batacağını” söyleyen Deutsche Bank bütün kafaları karıştırmıştı.

2001 krizinin sonlarına doğru bir diğer Alman Bankası Dresdner’de de farklı bir gelişme yaşanmıştı. Bu bankanın o dönemde ağırlıklı olarak Türk Merkez Bankası ile çalıştığı belirtiliyordu. Kredi mektubu sahibi olan gurbetçiler, Dresdner’e gidip istediklerinde hesaplarından para çekebiliyordı ve Dresdner, bunun masrafını alıyordu. İddiaya göre o dönemde Türkiye’ye para akışının önüne geçebilmek amacıyla gurbetçileri yakın takibe alan Dresdner Bank, yatırılan paralarla ilgili olarak ‘nereden buldun’ demeye başladı. Gerekli evrakı gösteremeyenlere ise büyük cezalar verildi.

Türkiye’deki büyük bir medya grubuyla da bağlantısı olduğu iddia edilen Alman derin devletinin özellikle manipülasyon amaçlı faaliyetler içinde olduğu biliniyor. Ergenekon terör örgütü üyelerinin bir kısmının BND’yle yakın ilişkileri olduğu, hatta halen kaçak olan Bedrettin Dalan’ın Almanların himayesinde olduğu bilinen bir gerçek. Tüm bunlar bir araya gelince bu topraklar üzerinde Almanların ve yerli işbirlikçilerinin oynadığı oyunlar çok daha iyi görülüyor.

Cem Küçük – Haber 7
twitter.com/cemkucuk55
facebook.com/cemkucuk1

http://bulancakhaber.com/son-haber/2012/02/01/alman-ergenekonu-ve-derin-devleti/

ÖNEMLİ !!! Alman Die Welt gazetesi menfur bir anket başlatmış durumda. Katılmak isterseniz burdan … /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


İşte Avrupa’dan bakış………

Avrupa’ lının bakışı…

Bekledikleri gün gelmiş, kamuoyu yoklaması bile yapıyorlar..

Alman Die Welt gazetesi menfur bir anket başlatmış durumda.

Anketin konusu

"TÜRKİYE’DE BİR KÜRT DEVLETİ KURULMASINI İSTERMİSİNİZ ?" sorusu ile şekillendirilmiş …

Bu çalışmaya bir Türk olarak gerekli cevabı vermek üzere öncelikle aşağıdaki linki tıklayarak Ankete katılınız,

Açılan sayfanın ortasında, sağda;

Soru: "Sollten die Kurden einen eigenen Staat bekommen?

"Nein/Hayır" seçeneğini seçip, "abstimmen" yazısının üzerine tıklayın.

Ülkenizin birliğine hizmet ediniz, daha sonra bu linki kopyalayarak bütün arkadaşlarınıza gönderiniz !!!

Bazıları ülkeyi bölmek için harıl harıl çalışıyor.

LINK

http://www.welt.de/politik/ausland/article4436510/Geheimplan-zur-Loesung-der-kurdischen-Frage.html

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: