ALMANYA İLE TÜRKİYE’NİN “GİZLİ BENZERLİĞİ” NE ??? /// CC : @E_Sarizeybek @ erdalsarizeybek


Jacob Bronowski, "Bilim ve Değer” adlı kitabında, bilimin temel işlevinin, "gizli benzerlikler”i (hidden likeness) bulup ortaya çıkarmak olduğunu söylüyor. Doğa bilimleri için yapılmış bu tespiti, toplum bilimlerine de aktarabiliriz sanırım. Toplumlar/ devletler arasındaki benzerlikleri bulup ortaya çıkarmak ve sonuçta bunu bir kuram haline getirmek de bilimsel bir etkinlik sayılmalı…

Almanya ve Türkiye Devletlerinin etnik veya dinsel konulardaki "yumuşak karınları”nı, yani bu ülkelerdeki toplumsal huzuru bozmayı hedef alan; bu ülkelerin, uluslar arası arenada, "farklı” etnik ve dinsel gruplardan gelenlerin katledildiği "cinayetler ülkesi” stigmasıyla (damgasıyla) anılmasına ve böylece imajının bozulmasına yol açan katliamlar, bazı benzerlikler gösteriyor. Bu yazımda, bunlara değinmek istiyorum…

Tabii ki buradaki amacım, bu benzerlikleri bilimsel olarak incelemek değil, bu bağlamda olsa olsa bazı genel tespitlerde bulunmaktır. Deneyelim bakalım…

*

Yukarıda da belirttiğim gibi, son yıllarda Almanya’da, Türkiye’dekilere benzer olaylar yaşanmakta: Neonazilerin Türk asıllılara yönelik sistematik cinayetleri, Türkiye’de meydana gelen, Hıristiyan papazlara, misyonerlere ve Hrant Dink’e yönelik cinayetleri andırıyor. Aralarındaki "fark", Almanya’daki hedefin Türkler, Türkiye’deki hedefin ise (içlerinde Almanların da bulunduğu Avrupalı) Hıristiyanlar olması.

Olaylar arasındaki "gizli benzerlikler" oldukça fazla:

– Her ikisinde de failleri azmettirenler/ destekleyenler bellidir, ama belli değildir!

– Her iki durumda da anlaşılıyor ki, faillerin arkasındaki gücün takibi ve ortaya çıkarılması konusunda, belli bir yerden sonra mülkün temelinin, yani adaletin bile eli ayağı bağlanmakta; olaylar, birkaç taşeron katilin üzerine yıkılarak kapatılmaya çalışılmaktadır.

– Yukarıda da değindiğim gibi, her iki durumda da, ülkelerin (Almanya’nın ve Türkiye’nin) "yumuşak karın"ları seçilip oraya saldırılıyor: Türkiye’nin "yumuşak karnı", (özellikle azınlıklara karşı) genel bir dinsel taassuptur; "Din elden gidiyor" ideolojisinin veya "Dinen katli vaciptir!" söyleminin kitlelerin bilincini esir almasıdır. Almanya’nın yumuşak karnı ise, (özellikle Türklere karşı) genel bir ırksal barbarlıktır; "Alman vatanı ve milleti elden gidiyor" ideolojisinin doğal sonucu olarak, "Türklere ölüm!" söyleminin kitleleri sarması…

– Türkiye’deki "Hıristiyan" cinayetlerinin aydınlatılması için Avrupa ülkeleri/ Almanya; Almanya’daki "Türk" cinayetlerinin aydınlatılması için Türkiye "bastırıyor".

– Her bir ülkenin önemli entellerinden ve siyasetçilerinden bir kısmı, ya bencilce bir yansıtma (projeksiyon) mekanizmasının tuzağına düşerek kendi ülkelerinde olanlar konusunda susup "öteki" ülkeyi suçlama yoluna gidiyor; veya gerçekten de göreli çaresizliklerini kabul edip sessiz kalmayı yeğliyor. (Bu bencilce tek taraflılığın, Avrupalılarda/ Almanlarda daha fazla olduğunu belirtmeliyim: Örneğin Alman medyasında, Almanya’da yaşayan Türklere yönelik cinayetlerle ilgili belli bir suskunluk hüküm sürerken, Türkiye’deki Hrant Dink ve "Hıristiyan" cinayetleriyle ilgili olarak Türkiye Devleti’ni itham edici ağır eleştirilere yer veriliyor. Türk siyasetçileri, aydınları ve medyası ise bu konuda, son çözümlemede, Almanya’dakinden çok daha eleştirel ve demokratça bir tavır içindeler).

– Yine de, kendini temize çıkarıp "öteki"ni suçlama zihniyetinin her iki tarafta da bulunduğunu söylemeliyiz: Bu zihniyeti ortaya seren bir örnek olması açısından, kimden olduğunu baştan yazmayacağım bir alıntı yapayım:

"Maalesef bu konudaki şüpheleri, bugüne kadar ortaya konan hiçbir veri ortadan kaldırmadı. Hiçbir sonuç bu şüpheleri gidermedi. Onun için de bu şüpheleri gidermek için de soruşturmanın derinleştirilmesi ve ona göre de sonuçların ortaya konulması lazım.(…) Yani ‘bu failler niye yakalanamıyor?’ sorusunu insanlar sorar: ‘Acaba bu failleri himaye eden birileri mi var? Bunları koruyan, kollayan yapılar mı var?’ (…).”

Bu sözleri söyleyenin kim olduğunu ve onun acaba bunları örneğin Hrant Dink konusunda mı, yoksa Almanya’daki Türk cinayetleri bağlamda mı söylediğini; yani bunları bir Alman’ın Türkiye’yi suçlamak için mi, bir Türk’ün Almanya’yı suçlamak için mi söylediğini anlayabildiniz mi? Zorluk çektiğinizden eminim! Söyleyeyim: Bu sözlerin sahibi, Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’dır ve o bu sözleri, Alman Devletinin, Neonazilerin Türklere yönelik cinayetlerini aydınlatmada zafiyet göstermesini eleştirmek için söylemiştir! Yorumsuz bırakıyorum!).

*

Peki, Almanya’daki ve Türkiye’deki cinayetler arasında tespit ettiğimiz bu "gizli (veya açık!) benzerlik"ler bizi hangi sosyolojik teşhise (teoriye) götürebilir?

Benim bu konudaki naçizane tezim şudur:

Devletlerin ve milletlerin içine sızmış olan uluslar arası bir güç, sözkonusu ülkeler(d)e, tüm dünyanın dikkatini çekecek nitelikte "etnik ve dinsel güdülü" cinayetler işle(t)mektedir. Bu işi, bu ülkelerin "kendi elleri"yle yapmakta; bunu yaparken de bu ülkelerin önemli kurumlarını, kişiliklerini ve tabii özellikle de medyasını kullanmaktadır. "Suç" pisliği deyneğin sadece iki ucuna değil, her yanına bulaştırılmakta, olanları anlamaya çalışanlar, örneğin Türkiye’de olduğu gibi, "derin devlet", "Ergenekon" deyip durarak havanda su dövmektedirler. Bu cenderede, suçsuzla "suçlu" ustalıkla birbirine karıştırıldığı için, gerçeği bulmak imkansız gibidir; çünkü, birçok figürana önceden – köşe başlarını tutanları kullananlar tarafından – şu veya bu şekilde suç pisliği bulaştırılmakta, suçlunun nerede bitip, masumun nerede başladığı, normal bilinç ("sağduyu"/ common sense) tarafından tesbit edilememektedir. İstenen de budur zaten…

Yukarıda sözünü ettiğim bütün bu cinayetlerden amaç, bu oyunların oynandığı ülkelere stigma (Eski Yunan’da suçluların yüzlerine dağlama metoduyla vurulan ve onların halk içinde "kötü" olarak tanınmasını sağlayan, silinmez damga) yapıştırmak, bu ülkelerin gelişmelerini, zenginleşmelerini engellemek; bunların uluslar arası arenada imajlarını bozmak, pazarlık güçlerini zayıflatmaktır…

Böyle bir örgütlenme, artizi "ünlü" artiz, şarkıcıyı "meşhur" şarkıcı, siyasetçiyi "sevilen" siyasetçi, yazarı "nobelli" yazar, televizyoncuyu "tanınmış" yönetici/ moderatör, bilmem kimi "dokunulmaz" cemaat lideri, bilmem kimi Atatürkçülerin "karizmatik" başkanı, bilmem kimi "etkili" köşe yazarı… yapabilmektedir. Bu yükseliş yetenekle olmaz; o statüler, yağma Hasan’ın böreği değil, "kontrollü", "kontenjan"dan statülerdir: Dahası bu figüranlar, "artiz" olmak isteyenin rejisörün yatak odasından geçmesi gibi, geldikleri yere getirilmeden önce, kendilerine "yürü ya kulum" diyenlerin, durumlarına göre, porno veya "belgesel" odalarından geçmek durumundadırlar. Filmleri veya belgeleri çekilir, dosyaları hazırlanır ve bu figüranlar gitmeleri gereken yoldan çıkma eğilimi gösterdiklerinde, filmlerinin/ dosyalarının/ gizli kasalarının/ ellerini görev gereği sürmek zorunda kaldıkları her tarafı pis değneğin… "kamuoyuyla paylaşılacağı (!)" tehdidiyle karşılaşırlar. Bunların, meclislerde, işaret alınca el kaldıran robotlar gibi hareket etmeleri bundandır. Haklarında hazırlanmış belgeler, dosyalar, filmler…, Demokles’in Kılıcı gibi her an başlarının üzerinde sallandırılır. Tarih, içlerinde hala bir nebze de olsa kalmış bulunan vatan sevgisi, insanlık ve ahlak duygusuyla hareket ederek, kendilerini bulundukları yere getirenlere itiraz etme cüretini gösterenlerin dramlarıyla doludur. Adnan Menderes, bunlardan biriydi. Terbiyesi elvermediğinden, "Siyaset her tarafına b.. sürülmüş bir gömlekmiş!" demek yerine, "Siyaset, ateşten gömlekmiş!" diyerek özetlemeye çalışmıştı yaşadıklarını…

Bu öyle bir oyundur ki, içindekiler, oyunu kendileri öyle istedikleri için, kendi "kutsal kimlik"lerini korumak ve genişletmek için oynadıklarını, "kendi" (!) işlerini yaptıklarını sanırlar. Oysa, bunlar, örneğin Atatürk’e, Hrant Dink’e, Fethullah Gülen’e. Öcalan’a, Askeriye’ye, Başbakan’a. Odatv’ye, "sağcı"ya, "solcu"ya… şiddetle hakaret ederken de, bunları kör bir hayranlıkla överken de, bir "alet" haline getirilen saydığım bu "olgu"lar ve benzerleri gibi, kendilerinin de bir planın bütünü tamamlayan ve ona hizmet eden küçük parçaları, kendilerini hareket ettiren sistemin dişlileri olduklarını anla(ya)mamak üzere şartlandırılmışlardır… Onların, "öteki"ni dışlayan "aşırı"lıkları kadar, tiyatromsu "diyalog" arayışları da ihanetlerinin veya aldatılmışlıklarının ispatıdır…

Bütün bu tezlerden çıkarabileceğimiz bir sonuç da şudur: Türkiye’deki Hrant Dink cinayeti gibi, Almanya’daki Türkleri hedef alan cinayetler de tam olarak aydınlatıl(a)mayacaktır; çünkü "sistem", bunların aydınlatıl(a)maması üzerine kurulmuştur…

Mehmet Şekeroğlu

Odatv.com

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: