Günlük arşivler: Ekim 3, 2012

Balyoz Hükümlüsü Bir Subayın Gururlu Oğlu


Balyoz Davasının Karar Oturumunda 16 Yıl Cezaya Mahkum Edilen Kurmay Albay Erdoğan Koçoğlu’nun Babasıyla Gurur Duyan,Hukuk fakültesi Öğrencisi Oğlu Yiğit Gökçehan Koçoğlu ile Samimi Bir Söyleşi…

"Kim Bilebilirdi ki Böyle Olacağını?"

Babamın 22 yıllık onurlu subaylık hayatının, ki askeri liseyi de katarsak gerisini siz düşünün… Mükafatının 16 yıl hapis cezası olduğunu kim bilebilirdi.

2002 yılıydı, babamın Harp Akademileri’ne giriş yılı. Kurmaylık sınavını binlerce kişi arasından 15.olarak kazanmıştı. Mutluydu, mutluyduk; çünkü babamın idealleri vardı. Hep bir kurmay subay olmak istemiş ve sonrasında da general olmak istemişti. Generalliğe ilk adımı kurmaylık ile atacaktı. Kazanmıştı, başarmıştı! Polatlı’dan yola çıkmıştık İstanbul’a. Yeni umutlar ve belki de yepyeni bir gelecek için. Anneme sormuşlardı: "İnsanlar kurmaylığı üç şeyden dolayı isterler. 1- Yurt dışında görev yapıp para kazanmak için. 2- Egolarını tatmin etmek için. 3- General olmak için. Sizin eşiniz neden girdi de kazandı?".

Cevap çok açıktı. Babam general olacaktı…

"Babama Çayı Ben Götüreyim mi?"

Askeri Lise’yi, Harp Okulu’nu hep ilk 3 içinde bitirmişti. Askeriyede devreleri arasında sicil listesinde de yine aynı 3 içindeydi. Harp Akademileri’nde de iş değişmedi. İlk seneyi 3.bitirmişti. İkinci sene ise benim çocukluk hatam -bilgisayarın benim yüzümden çökmesi ve babamın tüm dosyalarını kaybetmesi- yüzünden 5.bitirmişti. Mezun olmuştu babam. Ama o 2 yıl toplasanız babamı günde yarım saat görüyor veya görmüyordum. Çünkü hep çalışıyordu arkadaşları ile ve münferit olarak. Evde çalışma odasına girerdi ve çıkmazdı. Onu görebilmek için anneme "çayı ben götüreyim babama" derdim. Hep çalışırdı. İdealleri vardı. Daha küçük yaşta koyduğu hedeflerine bir bir ulaşacaktı…

2004 yılında KKTC’ye gitmiştik 2 yıllık görev için. Sanıyorduk ki artık babamla vakit geçireceğiz ben ve kardeşim. Ama olmadı.. Babam yine çalışıyordu, hep çalışıyordu. General olacaktı.. Herkes mesai bitiminde eve giderken babam akşam 11’den önce gelmiyordu. Çalışıyordu..

2006 yılında Harp Akademileri’ne tekrar döndük. Babam 4 sene önce öğrenci olduğu yere öğretim elemanı olarak dönmüştü. Artık kurmayları eğitecekti. Yine eve gelemiyordu, gelse bile göremiyorduk; çünkü o çalışıyordu. General olmak için çalışıyordu.. Herkesten önce gidiyor, herkesten sonra geliyordu. Annem şikayet ediyordu "başkalarının kocaları mesai biter bitmez geliyor, sen gelmiyorsun" diye. Biz kardeşimle şikayet ediyorduk "arkadaşlarımız babasıyla maça gidiyorlar, sen bizimle gelmiyorsun" diye. Babam bize hep "her şey sizi daha iyi bir hayata hazırlamak için.." diyordu. Sesimizi çıkartamıyorduk o öyle deyince.

"Tüm Bunları General Olmak İçin Yapıyordu Babam!"

2008 yılında Pakistan’a gideceğimizi öğrendik. Bu babama generallik yolunda açılmış büyük bir kapıydı. Oraya 1 yıllığına yabancı ülke subayı olarak Kurmay Koleji’ne gidecekti ve gittik. 1 yılımızı Pakistan’da geçirdik. Ben babamı belki de ilk defa orada o kadar yakın tanıdım. Çünkü artık bizimle vakit geçirebiliyordu. Yine de diğerleri kadar değildi. Yan komşumuz Ürdünlü idi. Saat 2’de evdeydi. Karşı komşumuz Suudi Arabistanlı idi, 2’de evde idi. Çaprazımızda ABD’li, yanında Avustralyalı.. Hepsi saat 2’de evdeydi; ama babam 5-6 gibi anca geliyordu. Yan komşumuz olan Ürdünlü adam babama "sen işini her şeyden çok seviyorsun" demişti. Bir yabancı bile anlamıştı. Tüm bunları general olmak için yapıyordu babam…

2009 yılında İstanbul’a döndük, babamsa Şırnak’a gitmişti 2 yıllık görev için. Her gün ateş altındaydı. 2011 yılında "En İyi İç Güvenlik Taburu" seçildi babamın taburu. Bu onun başarısıydı. Üstün askeri zekasının, yıllarca çalışmasının ürünüydü. Şırnak’tan dönmeden önce babamın tekrar Pakistan’da görevlendirildiği açıklandı. Bu sefer 2 yıllık bir görevdi ve babam askeri ataşe olacaktı. Neredeyse engel kalmamıştı generallik için!

"Ya Bill Gates Hırsız ya da Balyoz Yalan!"

Hakkında yargılaması olduğu için bu görevi elinden alındı. Hem de bunu öğrendiği tarih annem ile babamın evlilik yıldönümünün olduğu gündü. Başarılıydı babam, hevesli, hırslı, azimli..Babama generallik yolu açıldıkça internette babam ve ailem hakkında abuk subuk haberler çıkmaya başladı. Asılsız ithamlar, saçma iddialar.. Hepsi babamı generallik yolundan alıkoymak içindi!

2011’de Sakarya’da Kurmay Başkanı idi babam. Çalışıyordu. Geç dönüyordu hep. Ertesi sene Pakistan’a gidileceği için biz gitmemiştik ve İstanbul’da kalmıştık. Ben de bu arada üniversite sınavını kazanmış ve Hukuk Fakültesi’ne yerleşmiştim. 1.sınıftaydım.

21 Eylül 2012.. Balyoz’da karar açıklandı ve babam 16 yıl hapse mahkûm edildi. Nedeni basitti. Ordu tasfiye ediliyordu ve içlerinde belki de en başarılı olanları pasifize ediliyordu.

Neden 16 yıl?

"Darbe" yüzünden. Darbeyi inceleyelim baştan. Neye göre darbe, kime göre darbe? Hani şu kesin delili olmayan ve hep bilgisayar ortamında hazırlanmış belgelerin olduğu darbe mi? Babamın iddianamede ve ek dosyalarda rütbesinin farklı olduğu darbe mi? 2003 yılında hazırlandığı iddia edilen dosyaların yazı formatının Calibri olduğu darbe planı mı -bilmeyenler için söyleyeyim; Calibri formatı Microsoft Office 2007 ile hayatımıza girmiştir-. Bu konu hakkında en güzel yorumu CHP’li Umut Oran yapmıştı: "Ya Bill Gates hırsız ya da Balyoz yalan". Neye, kime inanmak isterseniz artık…

"BABAM VE DİĞER TÜRK SUBAYLARI SUÇSUZDUR!"

Bir defasında duruşmaya gittim, oradaki "tiyatro"yu gördüm. İddianameyi baştan sona okudum, savcının mütalaasını baştan sona okudum. Hepsinde gördüm tuhaflıkları. Ama kime anlatabiliriz ki? Sözün bittiği yerdeyiz belki de. Babam ve onunla beraber 329 Türk subayının hayalleri elinden alındı, üzerlerine oyunlar oynandı. Şimdi hepsi içeride. Neden? Belki 28 Şubat’ın intikamı, belki e-muhtıra’nın, belki başka bir şey… Bildiğim tek bir şey var ki: BABAM VE DİĞER TÜRK SUBAYLARI SUÇSUZDUR! İddianameyi okuyan, en az bir duruşmaya giden herkes bunu çok rahat görebilir.

"Hepimizin Hayallerini Çaldılar!"

Sadece babamın hayallerini çalmadılar, annemin, kardeşimin, benim, babaannemin, amcamın, dedemin… Hepimizin hayallerini çaldılar. Yargıtay kararı onaylarsa neler olacak bir düşünün. Hukuk Fakültesi’nden mezun olduğum zaman mezuniyetime babam gelemeyecek, ilk davama gittiğimde babam gelemeyecek, ben nişanlanırken-evlenirken babam yanımda olmayacak, belki çocuğum doğduğunda dedesini yıllar sonra görecek. Kardeşim büyüyor, babam onun tam yanında olması gereken zamanda bu olay yüzünden yanında olamayacak. Annem.. "Anne" deyince insanın diyecek sözü olmuyor. Anneme neler olacağını da siz düşünün. Ve bizden öte babama ne olacak peki? Bu kadar çalıştı, çabaladı. General olmak üzereydi. Eğer karar onaylanırsa rütbeleri sökülecek ve bir er olacak. Albaylıktan, belki de olunabilecek bir generallikten erliğe.. Bu mudur yılların emeğinin sonucu?Bu mudur ailemin ve benim yıllarca babamı evde hissedemeyişimizin sonucu?.

Lise sınavına girerken babam yanımda değildi, çalışıyordu. Üniversite sınavına girerken babam yanımda değildi, Şırnak’taydı. Şimdi ise uzunca bir süre olmayacak, en azından Yargıtay’ın kararına kadar. Biz subay-astsubay çocukları bunlara alışkınız diye mi tüm bunlar reva görülüyor bize?

"İnanıyorum ki babamın hakkını benden iyi kimse savunamaz!"

Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.

İnanıyorum ki, bugün yargılayan sıfatında olanlar günü geldiğinde yargılanan konumunda olacaklar. O zaman da bizler mi "rövanşist" duygular içerisinde olalım?

Babama söz verdim, okulumu en kısa sürede bitireceğim (ilk senem bitti; 3.39/4.00 ortalama ile bitirdim) ve onun hakkını savunacağım. İnanıyorum ki babamın hakkını benden iyi kimse savunamaz. Olayın içindeyim, yaşıyorum. Ne Türkiye’nin ne de dünyanın en iyi avukatı babamı benden iyi savunabilir. Ateş düştüğü yeri yakıyor…

Ağzımıza yapışmış cümle ile bitirelim, (daha anlatmak isterdim; ama ne sizleri sıkmak isterim ne de yargılaması devam eden bir dava hakkında konuşmak): VATAN SAĞ OLSUN!

Babamın hem babalık, hem kocalık hakkı elinden alınmış olacak eğer karar onaylanırsa. İsterse tüm dünya onaylasın benim umrumda değil. Çünkü o benim babam! Ve ben onunla gurur duyuyorum…

“Evlatlarınıza ve sevdiklerinize her sarıldığınızda, geçmişin intikamı uğruna haksız yere bedel ödeyen Balyoz mahkumlarını hatırlayınız. Bizi unutmayınız.”

Koltuk kavgası /// CC : @ecolasan


Emin Çölaşann yazdı…

Sevgili okuyucularım, Bay Abdullah Gül Meclis açış konuşmasında bazı sözler söyledi, Tayyip’in marifetlerini biraz dolaylı yollardan eleştirdi ve bizim muhalefet partileri bile kendisine teşekkür ettiler!

Bay Abdullah Gül yıllardır Çankaya’da oturuyor. Onun geçmişini, geçmişteki söylemlerini iyi bilen kimseleriz. Yıllarca Tayyip’le kader arkadaşı oldular.

Tayyip günün birinde onun elinden tutup Çankaya’ya seçtirdi. Peki sözünü ettiğim bu şahıs Çankaya’da neler yaptı?

Devletin başı kimliği ile bir gün olsun belli bir konuda ağırlığını koyabildi mi? Ya da namusu üzerine ettiği tarafsızlık yemininin gereğini yaptı mı?

Ne yazık ki, bu iki soruya da olumlu yanıt vermek mümkün değil.

O sadece, Çankaya’da otomatik imza makinesi olarak görev yaptı. Önüne gelen bir tek yasayı, bir tek kararnameyi geri çevirmedi.

Hükümete karşı bir tek eleştiri getirmedi, getiremedi.

Ağırlığını koymayı beceremedi…

Çünkü o milletin değil, AKP’nin Cumhurbaşkanı olmayı yeğledi.

* * *

Kendisine anayasa ile verilmiş pek çok yetkiler var. Bazıları şunlar:

Anayasa Mahkemesi üyelerini, YÖK üyelerini, HSYK üyelerini, Danıştay üyelerinin dörtte birini, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını, üniversite rektörlerini seçmek.

Şimdi bunca yıl sonra çıksın ortaya ve desin ki “Ben bu seçimleri yaparken tarafsız davrandım, oralara partili yandaşları seçmedim!..”

Asla diyemez çünkü hep yandaşları getirdi.

Böylece, özellikle yargıyı ve üniversiteleri, kendisini Çankaya’ya çıkaran iktidar partisinin arka bahçesine dönüştürdü. Diyet borcunu böyle ödedi.

Şimdi Meclis konuşmasında kalkmış ilk kez olarak iktidar partisini ve
dolayısıyla Tayyip’i eleştiriyor ve bizim muhalefetten alkış alıyor!

Hapishanede yatmakta olan sekiz milletvekilinin tutuksuz yargılanmasını ve Meclis’te yer almasını istiyor, BDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılmasına karşı çıkıyor, Tayyip’in kongre konuşmasında hiç değinmediği AB olayının öne çıkarılmasını istiyor, basının özgür olmasından dem vuruyor.

Ama en önemlisi, Tayyip’in piyasaya sürdüğü başkanlık sistemine karşı
çıkıyor.

Hadi canım, sen de!..

Beyefendi bu sözlerin madem sahibi imiş, o halde Çankaya’da oturduğu

sürece bu konularda ağzını bir gün olsun niçin açmamış?

Var mı onun bu konuları daha önce gündeme getirdiğini duyan?

Yok.

* * *

O halde ne oluyor da Bay Abdullah Gül şimdi bu konuları ağzına dolayıp eleştirmeye başladı?

Çankaya’da yıllarca particilik yapan, orada Tayyip’in otomatik imza makinesi olarak oturmayı içine sindiren, yargıya ve rektörlüklere partili partisiz yandaşları dolduran, en kritik ülke sorunlarında bile ağzını açıp konuşmayan, hiçbir konuda ağırlık koyamayan bu şahıs, acaba birden bire hidayete mi erdi?

Hayır, hidayete falan ermedi!

O halde ne oldu da aniden konuşmaya, eleştirmeye başladı?

Efendim, bu sorunun yanıtı gayet basit.

Çankaya konusunda Tayyip’le arasına kara kedi girdi!

Tayyip yeni planlar oluşturuyor, oraya elleriyle getirdiği Abdullah kardeşinin makamı olan Çankaya’ya zıplayacak.

Abdullah kardeşi de ona bu dolaylı mesajlarıyla şöyle demeye getiriyor:

“Bana danışmadan, benim fikrimi almadan bazı oyunlar oynuyorsun. Her şeyi nalıncı
keseri gibi kendine yontuyorsun. Oysa benim buraya bir sefer daha seçilme hakkım var. İster başkan olarak, ister cumhurbaşkanı olarak. Sen benim fikrimi sormuyorsun, haklarıma tecavüz ediyorsun.”

Sevgili okuyucularım, ben bunları niye yazıyorum!

Şunu herkes iyi bilmeli: Bay Abdullah Gül bu çıkışları durup dururken babasının hayrına yapmadı. Şimdi hem Tayyip, hem de o, başkanlık yarışında. Bay Gül bence,

Tayyip’in bu konuda kendisini aldattığını ve bu yolla öne geçtiğini düşünüyor…

Çünkü Çankaya bir adet ama oraya talip iki adet!

Bu yüzden Tayyip’e bozuk atıyor ve Meclis’teki açış konuşmasında tarihinde ilk kez eleştiriler getiriyor.

Hikayemiz budur efendim!

ÖZAL’IN KEMİKLERİ SIZLARKEN…

Özal Ailesi amacına dün ulaştı!

Semranım, oğlu Ahmet ve birader Korkut yıllarca ekranlara çıktılar, gazetelere demeçler verdiler:

“Onu öldürdüler, onu zehirlediler!..”

Ellerinde hiçbir somut bilgi ve belge yoktu. Kendilerini acındırmak ve gündemde tutmak için, eceliyle ölmüş bir adamın cesedine, mezardaki kemiklerine sığınmışlardı. Bu konuda savcılığa başvurularda bulundular, mecburen soruşturmalar açıldı, devlet organları bu işlerle uğraştırıldı. Savcılığın bu konuda yapacağı tek şey vardı, bunca tantana sonrasında o mezarı açtırmak.

Gözleri aydın, mezar dün açıldı.

Rahmetlinin mezarda bile rahat bırakılmayan kafatası ve kemikleri mühürlü naylon torbalara doldurulup Adli Tıp Kurumu’na getirildi.

İnceleme iki ay sürecek, kemikler ise birkaç gün içerisinde yeniden
mezara konulacakmış.

Varsayalım, bu yapılacak incelemeler sonucunda Turgut Özal’ın “Öldürüldüğü, zehirlendiği” ortaya çıktı. Aradan geçmiş 20 yıla yakın bir süre. Bu işi yapanları, yani sorumluları, başka bir deyişle katilleri nasıl ve nereden bulacaksınız?

Varsayalım zehirlenme, öldürülme gibi gerçeklere ulaşmak mümkün olmadı. O takdirde Özal Ailesi ne yapacak?

Yarattıkları bu tantana nedeniyle kamuoyundan özür dileyecekler mi?

Ben size olacakları şimdiden söyleyeyim:

Özür falan dilemezler.

Hele babaları iflas etmiş bir borçlu, kaçak bir işadamı imiş gibi ölümü sonrasında mirasını reddeden o aile bireylerinden, çocuklarından hiçbir şey beklemeyin.

* * *

Ancak burada benim kafamda bazı kuşkular oluşmaya başladı. O kötü senaryo şöyle:

Adli Tıp Kurumu, AKP’nin yan kuruluşudur. Kemikleri inceleyip “Öldürülmüştür, zehirlenmiştir” gibi bir rapor düzenleyebilir…

Ve bu rapor, bundan sonra AKP’nin açtıracağı bazı yeni davaların başlangıcı olur, muhaliflerin yeni dalgalarla gözaltına alınmasıyla sonuçlanabilir.

İktidarın hoşlanmadığı bazı kimselerin evleri basılır ve yeni bir baskı-gözaltı-
tutuklama sürecinin bahanesi olarak bunlar kamuoyuna “İşte Özal’ın katilleri” diye sunulabilir. Hatta “Özal’ı zehirleyen de Ergenekon silahlı terör örgütüdür” kampanyası başlatılabilir.

Burası Türkiye abicim, olmaz olmaz demeyeceksin, her şey olabilir!

ERGİN SAYGUN’UN KİTABI

Silivri’de Balyoz davasında tutuklu bulunan, halen hastanede yatmakta olan, bozuk sağlığı dikkate alınmadan mahkeme tarafından tahliye edilmeyen emekli

Orgeneral Ergin Saygun da Balyoz yazarları arasına katıldı. Yeni çıkan kitabını bir solukta okudum:

“Türk Ordusuna Balyoz.” (Kaynak Yayınları.)

Türk Ordusu’na 43 yıl hizmet veren Ergin Paşa “adil mahkeme” tarafından 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Olayın içyüzünü, kurulan tezgahları ve yaşadıklarını kitabında çok ilginç bir biçimde anlatıyor. Mahkemede son sözü olarak “Şimdi kuvvet bizde değil ama hak bizimdir” demişti.

Bu ilginç kitabı mutlaka okumanızı öneriyorum. Türk Ordusu’na kurulan tuzağı ve Balyoz tezgahının perde arkasını bir orgeneralin kaleminden öğrenip şaşıracaksınız.

Bu kitabı Genelkurmay Başkanı Necdet Bey de mutlaka okumalıdır.

Sözcü

Tavşan Deliği: Zihin kontrolü mümkün mü? /// CC : @mustafaodabasi


Mustafa Odabaşı

İnsanoğlu nasıl görür? Evrene attığımız her bakış beynimize nasıl yansır? İki farklı kişi aynı yere baktığında aynı şeyi mi görür? Bu soruların cevabı tek bir kelimede gizli aslında. Bu kelime ise dünya üzerindeki her bireyin kendi çabasıyla zihninde inşa ettiği büyük bir yapı aynı zamanda; bilgi. Fakat biz bu inşaat sürecinde dış etkenlere son derece açığız. Yani bazen kendi koyduğumuzu sandığımız bir tuğla aslında başkası tarafından oraya konmuş olabilir. Yapıştırıcı harcın içerisine bizden habersiz yabancı unsurlar eklenebilir.

Dünyadaki reel fizik kurallarını zihinsel yasalara yani psikolojiye veya her toplumun kendi iç dinamiklerini ortaya koyma çabasındaki, labaratuvar ortamında test edilemeyecek toplumsal nazariyeler ortaya atan sosyoloji gibi sosyal bir bilime uyarlamak mümkün olabilir mi? Bu noktada ‘izler’ üzerinden giderek bazı ilginç çıkarımlara ulaşılabilir. Fizik yasalarına göre evrende her şey ardında bir iz bırakır. Bir yere dokunduğumuzda parmak izi bırakırız, yemek yediğimizde kanımızda ve idrarımızda değişiklikler olur, bir yere oturduğumuzda ardımızda sıcaklık kalır, yeni bir elbisenin daha önce giyilmiş olup olmadığını dokunarak anlayabiliriz, klavyenin fazla kullanılan tuşlarındaki harfler zamanla silinebilir, pantolonlarda diz yerleri oluşur. Bu örnekler sonzuza dek uzatılabilir. En basit devinimlerimiz bile arkasında bir iz bırakır. Peki ya daha karmaşık olanlar? Mesela bir cinayet mahalli. Olay yeri inceleme uzmanı ile ayakkabı ustasının cinayet mahallinde gördükleri, onların yaşamları süresince inşa ettikleri bilgi birikimine endekslidir. Yani gerçek anlamda görmek için gözler yeterli olmaz. Bilgi ve analiz yeteneği görmemiz için gerekli iki ayrı destekçidir.

Bir domatese parmağımızla hafifçe bastırdığımızda üzerinde küçük bir çukur oluşur. Sonra o çukur kendi kendine yavaşça düzelir. Peki zihnimizde de bu tür geçici izler bırakılabilir mi? Fizik kuralları mental dünyamız için de geçerli mi? Sabahın erken saatlerinde dinlediğimiz bir şarkı, akşama kadar dilimize dolanabilir. Bu durum zihnimizin dış etkenlere kendi irademiz dışında fazlasıyla açık olabileceğinin bir ipucu aslında. İnsan kendi beyninden geçen düşünceleri kontrol edemez, nerede durması gerektiğine hükmedemez. Yani beyni tetikleyen bir dış güç sayesinde düşüncelerimiz de kontrol edilebilir. Hoşumuza giden bir filmin sahneleri bir kaç gün boyunca zihnimizde dolaşır. Okuduğumuz bir kitapta kendi hayal dünyamıza göre tasvir ettiğimiz evrenin etkisinde kalırız. Zihnimizde tasarladığımız sahneler, gün içerisinde istemimiz dışında aklımıza gelir. Tüm bunlar şunu gösteriyor, beynimiz tamamıyla bize ait değil, onu korumak, kontrolümüz dahilinde çalışmasını sağlamak için ayrıca bir efor sarfetmemiz gerekiyor.

Programlama

İnsan beyninin bu zaaflarını bilen ve bu sayede zihni kontrol etmeye çalışan bir takım odaklar olabilir mi? Bize gösterilenlerle gerçekte varolanların birbiriyle örtüşmediğini, modern medya ve habercilik sisteminin zihni kontrol etmede kullanılan en önemli araçlar olduğunu savlamakla başlasak, hatta ileri gidip son 60 yıldır yapılan olimpiyat ve dünya kupaları açılış gösterilerinin satanik ayinler olduğunu, Hollywood sinemasının çok özel bütçelerle hazırlanmış bir beyin programlama stratejisinin en hayati parçası haline geldiğini, Eurovision, Avrupa ve Dünya futbol organizasyonlarının küresel zihin kontrolünün diğer önemli ayaklarını oluşturduğunu, CIA’nın çocuk pornosunu teşvik ettiğini iddia etsek bize deli diyen çıkar mı? Peki bunları delillendirmeye çalışırsak perdenin arkasına keskin bir bakış atmış olur muyuz?

Gerçeği görebilmek için ‘bilgi’nin ne kadar gerekli olduğunu dile getirmiştik. Hatta enformasyonun 21. Yüzyılın en değerli öğesi olduğunu söylesek bile hata yapmış olmayız. Soğuk savaş dönemindeki süper güçlerin bilgi avcılığı odaklı istihbarat yapılanmaları içinde bulunduğumuz yüzyılın şekillenmesine de etki etti. Bilgi çağı yakıştırmasındaki bilgiyi sadece pozitif bilimler olarak alırsak yanılırız. Buradaki bilgi, tümden dünyada olup biten her şeyin anlık ve derin bilgisidir aslında. Ve basitten karmaşığa doğru giden bilgi skalasında bize gösterilenler, gizlenenlere kıyasla dev bir balinanın yuttuğu istavrit kadardır.

Rabbit Hole (Tavşan Deliği)

Peki bize gösterilmeyen ‘dark side’a, ayın karanlık yüzüne ulaşabilmenin bir yolu var mı? Gerçek bilgiyi bizden gizlemeye çalışan, elimize bilgi parçacıklarından oluşan birer elma şekeri tutuşturup bizi uzaktan izleyenler kimler? İnsanların gizemlere olan merakının yansımalarını hatırı sayılır ölçüde gişe yapan filmlerde ve aylarca çok satan listelerinden inmeyen kitaplarda görebiliyoruz. Gizeme duyulan merakın yanı sıra gizem oluşturma ihtirası da insanlık tarihi kadar eski bir yöneliş. Ezoterik yapılanmalar, gizli örgütler, gül-haç, hermetik öğretiler, Atlantis kültü, paganizm, antik Mısır inanışı, gizemli semboller, kutsal kase, Atbash, Adam Kadmon, heykeller, lahitler, kabalizm, onomastik, nümeroloji, paranormal olaylar, metafizik ve sayısız gizem, insanoğlunun tarih serüveninde, kuşakları sırtına bağlanmış bir şekilde ardından sürüklediği ve günden güne büyüttüğü dev bir yığın biçiminde takibini sürdürüyor. Bu yığın her geçtiği yerde bir ‘iz’ bırakıyor. Bu izler ise kültürel etkileşimler şeklinde, inançları ve gelenekleri etkiliyor. Sayısız gizem beraberinde sayısız teoriyi de getiriyor. Bu teoriler de birbirlerini etkiliyor ve ortaya öyle bir şey çıkıyor ki, ‘bilinen’ kısım üzerinde yapılan spekülasyonlar, bilinmeyen ve saklanan devasa kısım kadar büyük boyutlara ulaşıyor.

İşte tam da burada karşımıza rabbit hole kavramı çıkıyor; yani tavşan delikleri. Her türlü gizemli bilgi ortalığa saçılamayacak kadar değerli. Yerin altında öyle geniş ve derin bir bilgi katmanı var ki, sadece ona giden delikler bile popüler kültürü esir almaya yetiyor. Harry Potter, Da Vinci’nin Şifresi, A Clockwork Orange, Star Wars, Matrix serisi, Lost, Heroes, Yüzüklerin Efendisi, Transformers, Alice Harikalar Diyarında gibi metafizik gizemler içeren pek çok eser ve yapım tavşan deliği başta olmak üzere, neredeyse bilinen her türlü ezoterik sembole göndermeler yapıyor. Derin bilgi katmanına giden tüneller açıp, insanların bu tünellerde boğulmalarını isteyenler, her gün yeni bir kurgu ile karşımıza çıkıyor. Peki gerçek dünyadan kopup tavşan deliğinde bize sunulduğu kadar bilgi kırıntısıyla debelenmemizi isteyenler kimler?

1999 yapımı The Matrix filminin meşhur follow the white rabbit / beyaz tavşanı izle repliği bir labirent girişinin anahtar cümlesi aslında. Aynı cümle Alice Harikalar Diyarında adlı filmde de karşımıza çıkmıştı. Magic Mushroom yani sihirli mantarları yiyen Alice, tavşan deliğinden geçerek harikalar dünyasına adımını atıyordu. Matrix’teki Neo ise bu dünyaya girebilmek için bir hap yuttu. Sihirli mantarlar ve haplar, gerçek dünyadan derin dünyaya geçişte kullanılan anahtarlardı. Bunu uyuşturucu bağımlılığının kaynak kodları olarak yorumlarsak ortaya bambaşka bir tablo çıkar. Yani bize masumca ‘gösterilen’leri tefsir ettiğimizde gördüklerimiz korkutucu olabilir.

Transformers üçlemesinin son filmi olan Dark of the Moon’un bir sahnesini burada anmak istiyorum. Yıl 1969. Apollo 11 uzaya gönderilir, John F. Kennedy insanlık tarihinin önemli adımlarından biri esnasında konuşma yapıyordur. Haber ajanslarının kamuoyuna duyurduğu ‘aya ilk adım’ tek manşet konusuyken, NASA’nın aslında bambaşka bir projenin peşinde olduğu, yolculuğun aya sadece ayak basmak değil, uzaylılardan kaldığı düşünülen bir aracın içerisinde keşif yapmak ve ondan bazı parçalar almak için planlandığı görülür. Gösterilen ile görünen – bilinen ile bilinmeyen taraf, bir yandan ay metaforunun aydınlık/karanlık ilişkisi ile birleştirilirken, diğer taraftan kamuoyunun dikkati başka bir tarafa çekilir. Bunu takip eden sahne ise hayli enteresandır, koca bir dolgu tavşan oyuncak baş gösterir, görünen ve görünmeyen taraf tavşan deliği göndermesi ile kombine edilir. Bu küçümseyici sahne, gerçek bilgiye ulaşmanın imkânsızlığı karşısında duyulan özgüvenin alaycılığını yansıtır. Biz tüm bunları nasıl yorumlamalıyız? Derin bilgi katmanının gizliliğine atıf yapılırken, filme adını veren dark of the moon diğer bir deyişle black moon aynı zamanda ezoterik bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Kara büyünün en etkili olduğu, karanlık güçlerin harekete geçtiği ve senede sadece 13 kez yaşanan black moon gecesi Amerikan gençliğini peşinden sürükleyen The Twilight serisinin ana unsurlarından biri. Gösterilenler ve sembolik göndermeler hayli ilginç. Perdenin arkası ise sandığımızdan daha karmaşık.

Zihni kontrol eden dünyayı kontrol eder

En başa dönecek olursak, birileri beynimizde kalıcı izler bırakmaya çalışıyor olabilir mi? Bizi programlamaya, onların istediği gibi düşünmeye sevk etmek istiyorlarsa bunu başarıyorlar. Günde ortalama 5 saat TV izleyen Türk toplumu, dayatılan diziler, eğlence programları, yarışmalar, tartışma ve müzik programları sayesinde açık bir zihne sahip olma lüksünü yitiriyor. Yüzlerce imaj kafamızda dans ediyor. Kafa dağıtmak için TV izlediğimizi söylüyoruz bazen, evet öyle bir dağılıyor ki, toparlamak mümkün olmuyor.

En kritik nokta ise habercilik anlayışı. Küresel haber kaynakları Reuters, Fox TV, ABC, Associated Press ve BBC dünyadaki tüm haber akış ağını kontrol ediyor. Şimdi şöyle düşünelim, önümüzde bir haber var, bu haber çok hızlı bir şekilde, belki de 15 dakika içerisinde tüm dünyaya yayılmış durumda. Haberin kaynağını doğrulayacak ve sağlamasını yapacak bir imkânımız yok. Bize sunulan ve ‘yorumsuz’ olarak önümüze getirilen haberlere inanmamız bekleniyor ve pek çok kimse haberin doğruluğunu sorgulamayı aklından bile geçirmiyor. Dünya kamuoyu, 11 Eylül 2001 yılında küresel zihin kontrolü testine tabi tutuldu. Ne kadar kısa sürede, ne kadar insan bir tiyatroya inanacak bu ölçüldü. Plan başarılı oldu, tiyatroyu kurgulayanlar istediğini aldı. Sadece haber ajansları kullanılarak insanların zihnine bazı imajlar kazındı. Bunlardan biri de Müslüman terörist imajıydı. Artık biz bile herhangi bir Hollywood filminde, sakallı ve Ortadoğu orijinli birini gördüğümüzde, ilerleyen sahnelerde ‘terörist’ bir saldırı sahnesinin gelebileceğini düşünüyoruz. Hipnotizma’daki trigger kavramı burada karşımıza bambaşka bir şekilde çıkıyor ve koşullanıyoruz. Zihnimize bir fikir ekiliyor ve hasat ediliyor. Buna engel olacak gücümüz var mı? Küresel zihin kontrolünün gerçek amacı nedir?

Tüm sorduğumuz soruların cevaplarını bulmak için, İkinci Dünya Savaşı sonrasına gideceğiz, ABD tarafından kaçırılan Alman bilim insanlarının top secret seviyesinde yürüttüğü projeleri derinlemesine inceleyeceğiz. Dünyayı kontrol etme yolunun artık zihinleri ele geçirmek olduğunu fark edenlerin planlarını deşifre etmeye çalışacağız. Yine de bazı sorular yanıt bulamayacak, bu sefer de Antik Mısır uygarlığına, Göktürk Devleti’ne, Ortaçağ Avrupa’sının gizemli örgütlenmelerine seyahat edeceğiz. Aradığımız yanıtlara ulaşmak için tüm verileri birleştirip kapsayıcı bir teori ortaya atacağız. Bu teori gözlüğüyle her şey göründüğünden farklı bir forma kavuşacak, yeniden yorumlanacak ve en sonunda gerçekten görüyor olacağız.

modabasi@me.com

@mustafaodabasi

Suriye ve Yeni Ortadoğu Projesi


Eşref Zeki Parlak

ezekiparlak

Gündem tüm sıcaklığını korurken daha da sıcak gelişmeler yaşanıyor.

Bir yandan Irak yetkililerinin Türkiye askeri rahatsızlığı, diğer yandan Suriye’de yaşanan katliamlar, İran’ın Suriye’yi desteklemesi, PKK’nın Suriye’de konumlandırılıp yeni bir "Kandil" oluşturulması… (Ayrıca yeni oluşturulmaya çalışılan El-Kaide örgütünün durumu PKK’nın küresel güçler karşısındaki tavrı belirleyecek.)

Suriye’de yaşanan olaylar artık Esad’ın da kontrolünden çıkmış durumda. Her ne kadar birileri Türkiye’nin artık Suriye’ye girmemesi konusunda eleştirilerde bulunsa da, Suriye’nin düzensiz ordu sistemi ve bölge içerisinde birçok örgütün yer alması düşmanımızı belirsiz kılıyor. Durum böyle olduğu için Türkiye de bu "belirsiz bataklığın" içerisine çekilmeye çalışılıyor. (Keza ordunuz ne kadar güçlü olursa olsun; hedef belirsiz olduğunda ordunuz bir süre sonra bitap düşecektir…)

Zira Türkiye’nin Suriye’ye girmesi demek, aynı zamanda İsrail ve Suriye destekçisi diğer ülkelerin gizli birimleri ile savaşmak demek olur.

Hükumetimiz de, askerimiz de, istihbarat birimlerimiz de bunun farkında.

Önceki yazılarımda Türkiye’nin bu tür karışık ortamlarda istihbaratı çok iyi değerlendirmesi gerektiğini ve ayrıca "gizli nokta operasyonları" yapması gerektiğini sizlere arz etmiştim.

Aynı zamanda terör örgütü ile en iyi savaşma yönetiminin istihbarat birimlerince gerçekleştirilen özel operasyonlar olduğunu da sizlere arz etmiştim.

Tam biz bunlardan bahsederken geçenlerde MİT müsteşarımız Hakan Fidan güzel bir hamle yaparak özel operasyonlarda kullanılmak üzere 20 kişilik bir bordo bereli ekip kurmak için Genelkurmayımızdan talepte bulunmuş ve bu talep büyük bir ilgi ile karşılanmıştı. (Bu durum yeni atılacak adımların ve değişen stratejinin en büyük temelleridir.)

Hükumet, Genelkurmay ve İstihbarat birimleri bölgenin yakın gelecekteki planlarını çiziyor. Ve Mesud Barzani de bu planın çerçevesi içerisinde önemli bir yer alıyor. (Bu noktaya dikkat edilmeli ve bazı şeylerin gözüktüğü gibi olmadığı idrak edilmeli…)

Tüm bunların yanında NATO konusuna da değinmek gerekiyor. Hatta tam bu konuya değinecekken haberlerde NATO’dan konu ile yakından ilgilendiği açıklaması geldi.

NATO müttefiklerinin yapması gereken tek şey konuya hemen müdahil olup gerekli çalışmaları başlatmalarıdır. Lakin Türkiye Cumhuriyeti Genelkurmay Başkanı, ABD Genelkurmay Başkanı ile yaptığı görüşmede istihbarat paylaşımı konusunda yaşanan sıkıntıları ve bazı bilgilerin verilmemesini eleştirmiş bu konu hakkında gerekli itirazı yapmıştı. Bu açıdan bakıldığında ise NATO müttefikliğinin sadece görüntüden ibaret olduğu, bu müttefikliğin bariz bir şekilde SADECE birilerinin amaçları hizmet ettiği anlaşılmaktadır.

Eğer NATO gerçek bir müttefiklik çatısı olsaydı, PKK bu zamana kadar gelmeden çoktan imha edilir; NATO, PKK’ya karşı bir duruş ve icraat sergilerdi… Fakat maalesef zamanında gözümüze çekilen körlük perdesi, bizi bunları kasten görmemezlik yapmaya itti.

Gözünü yeni yeni açmaya başlayan ve bölgede gerek istihbarat konusunda gerekse askeri mühimmat konusunda güçlenen bir Türkiye var. Ve zıt kutuplar "Ortak Hedef Türkiye" için bir arada toplanmış durumda.

Türkiye bölgedeki gücünü Suriye’de oynanan istihbarat oyunlarında açıkça göstermeye başladı. Ve daha da gelişmeye devam ediyor.

Ve özellikle ve ÖNEMLE şunu da bilgilerinize arz etmek istiyorum: TÜRKİYE’NİN HEDEFİNDE ORTADOĞU HAKİMİYETLİĞİ VAR.

Tüm planlar ve gelişmeler hedef 2023’ü gösteriyor…

(NOT: AKP Genel Kurulunda önemli mesajlar mevcut.)

***

Artık yenilenen web sitem ile sizlerle daha fazla bilgi paylaşımında bulunacağım inşaAllah.

Yorumlarınızı bu sayfa üzerinden paylaşmanızı umuyorum:

http://www.esrefzekiparlak.com/suriye-ve-yeni-ortadogu-projesi/

Eşref Zeki Parlak

http://www.esrefzekiparlak.com

Mossad ve CIA’nın gizli silahı kadın ajanlar


İstihbarat teşkilatları, erkeklere göre birçok alanda daha yetenekli olduklarını keşfettikleri kadınları en zorlu görevlerde sahaya gönderiyor

1990’lara kadar kadınlara sadece masabaşı işler veren istihbarat teşkilatları, artık bu politikalarını değiştirmeye başladı. Kadınların erkeklerden daha yetenekli olduğu birçok alan olduğunu fark eden İsrail dış istihabrat teşkilatı Mossad ve ABD’nin istihbarat teşkilatı CIA, giderek daha fazla kadın ajanı en önemli görevlerde sahaya gönderiyor.

Mossad’ın şefi Tamir Pardo, geçen hafta yaptığı konuşmasında “Kadınlar, birçok işi aynı anda yapabildikleri için gizli savaşta ayırt edici bir avantaja sahipler. Erkeklere göre egolarını bastırmak ve hedefe ulaşmakta daha iyiler. Kadınlar, şifreli durumlarda çok iyiler. Klişelere aykırı olarak kadınların bölgeyi anlama, durumları okuma ve mekensal farkındalık yetenekleri erkeklerden çok daha iyi” dedi.

Bin Ladin’i izledi

ABD’nin Usame Bin Ladin’i öldürdüğü operasyonda yaşananları kitap haline getiren Navy Seal komandosu Mark Bissonnette’in anlattıkları da El Kaide liderinin yakalanmasını sağlayan istihbaratı “Jen” adlı bir kadın ajanın verdiğini ortaya koymuştu. Yıllarca Bin Ladin’in kaldığı evi izleyen Jen, kapıların içeriye mi yoksa dışarıya doğru mu açıldığına kadar tüm detayları SEAL komandolarına iletmişti. CIA’nın son yılların en önemli operasyonunda sorumluluğu bir kadın ajana vermesi gözleri kadınların istihbarat teşkilatındaki rolüne çevirdi. ABD’nin saygın haber dergisi Newsweek’e göre şu an, CIA’nın operasyon düzenlenecek kişileri ya da şüphelileri izleyen “hedef belirleyicileri”nin neredeyse tümü kadın. 1990’larda El Kaide’yi izlemek için oluşturulan Alec Station adlı birimin 14 hedef belirleyicisi de kadındı.

Daha detaycılar

CIA’de üst düzey liderlik yapan ilk kadınlardan biri olan Mary Margaret Graham, kadınların daha çok tercih edilmesinin detaycı olmalarından kaynaklandığını söylüyor. Kadınlar detaylara olağanüstü bir dikkat veriyor; kasabalar, insanlar telefon numaraları, kredi kartları gibi şeyler arasında daha iyi bağ kuruyorlar.

İnsanları iyi okuyabiliyorlar

Finans ve iş dünyasının önemli dergisi Forbes da “kadınların neden daha iyi ajanlar olduğunu” masaya yatırdı. Forbes’a göre kadınlar insanları okumakta daha başarılı ve daha çabuk arkadaşlık kurabiliyorlar. CIA için 5 yıl çalışan Lindsay Moran “Potansiyel kaynakların nasıl tespit edileceği ve bu kişilere nasıl ulaşılacağı konusunda yaptığımız testlerde kadınlar hep daha başarılı oluyor” diyor. Ayrıca kadınlar her zaman şüpheli karakterler konusunda tetikte oluyorlar. Daha iyi birer dinleyici olan kadınlar, gerçek kimliklerinin ortaya çıkmasını engelleyecek hikayeler uydurmakta da daha başarılılar.

VIDEO : BOP NEDİR ? ( Büyük Ortadoğu Projesi Nedir ? )


Komutanımız E. Alb. Hasan Atilla Uğur’un oğlu Oğuzhan Uğur’dan süper şarkı /// Soğan Ekmek /// @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: