Günlük arşivler: Ekim 3, 2012

Akçakale’ye Düşen Bombalar Türkiye-Suriye Çatışmasını Çıkartır mı? /// CC : @MahirKaynak @MKaynakf @MahirKaynakStar


Prof. Dr. Celalettin Yavuz

Ve beklenen olaylardan biri daha gerçekleşti. Suriye’deki “iç savaş” manzaralı çatışma, 3 Ekim 2012 tarihi itibariyle Türkiye’ye fiilen sıçradı. Urfa’nın Suriye sınırı ile bitişik Akçakale ilçesine 3 Ekim öğleden sonrası üç ayrı zamanda top mermileri düştü. Bunlardan birinin patlaması sonucu, ilk belirlemelere göre 5 kişi öldü, 12 yaralı var.[1] Daha sonra tv haberlerinden yaralılardan 2’sinin polis memuru olduğu bildirildi.

Eylül 2012’nin ikinci yarısında Suriye tarafında pek yakında gerçekleşen çatışmalar ve bu çatışmalar sebebiyle duyulan çatışma sesleri, hatta bazı ev ve işyerlerine ufak tefek zararlar veren mermiler, Akçakalelileri Kaymakamlığa yürüyüş yaptıracak derecede endişelendirmişti.

27 Eylül’de, Suriye-Türkiye sınırına yakın Telebyat bölgesindeki çatışmalar kaymakamlığa yürüyen Akçakaleliler protesto gösterisinde bulunmuş, ancak kalabalık grup polis tarafından uzaklaştırılmıştı. Aynı gün ilçeye gelen Urfa Vali Celalettin Güvenç, “Karşıdaki sorunları herkes biliyor dikkatle takip ediyoruz. Askerimiz belediyemiz kaymakamlığımız takip ediyor ama zaman zaman birkaç tane bomba düşüyor bugünde demir yoluna düştü. Gerekli uyarıları yaptık şu anda kaideye değer herhangi bir husus yok. Yaşanan olayları izlemeye devam edeceğiz. Mültecilere yönelik her türlü tedbiri aldık ve almaya devam ediyoruz. Mevcut kampımız var ve iyileştirme yapıyoruz. Her hangi bir sıkıntı yok!” ifadesiyle sükunet vaat etmişti.

Ancak Vali Gönenç’in “sorun yokmuş”çasına açıklaması ilçe halkı tarafından “Geceleri top atışları yüzünden yatamıyoruz. Çocuklarımızı okula gönderemiyoruz. Her gün sokaklarda şarapnel parçalarını topluyoruz!” şeklinde ve tepkiyle karşılanmıştı.[2]

Akçakale’deki bu ilk “taciz atışları”ndan 2 gün sonra bizzat Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından, “Şanlıurfa’nın Akçakale ilçesine düşen havan mermisi nedeniyle Türkiye’nin Suriye’ye ‘nota’ verildiğini açıklamıştı.[3]

3 Eylül 2012’de Suriye’de sadece Akçakale’ye yakın Telebyat bölgesinde değil, birçok yerde çatışmalar yaşandı. Bunlardan en şiddetlisi ise Halep’tekiydi. Patlayıcı yüklü 4 aracın birbiri peşi sıra patlatılmasından sonra 40 kişi hayatını kaybederken, 70’in üzerinde yaralanma oldu. Muhaliflerin ve Baas rejimi resmi ajanslarının örtüşen bildirilerine göre, bu patlamalardan ilk 3’ü Saadallah-el-Cabiri Meydanı’ndaki subay klübünün (ordu evi) önünde, diğeri de gene şehrin merkezindeki bu yerin 100 m ilerisinde patlatıldı. Keza Irak sınırına yakın Deyri Zor’da da çatışmalar çıktı. Suriye resmi açıklamalarında çok sayıda askerin öldüğü bildirildi.[4]

Suriye İle Çatışma Olabilir mi?

15 Mart 2011’de Kuzey Afrika ülkelerindeki “Arap Baharı”ndan esinlenerek masumca ve “barış maksatlı” olarak başlayan gösteriler, 2012 yılı yaz aylarında Türkiye’yi de iyice rahatsız edecek şekilde gelişti. Öyle ki, iki ülke 22 Haziran 2012’de Suriye hava savunma birlikleri tarafından Hatay’ın güneybatısında düşürülen Türk RF-4E uçağı üzerine çatışmanın eşiğine sürüklendi.[5] Bu maksatla Türkiye, 23 Haziran’da Suriye’ye nota verdiği gibi, NATO’yu da 4. Madde uyarınca olağanüstü toplantıya bile çağırmıştı.[6]

Türkiye bu olay üzerine hiddetlenmiş ve bizzat Başbakan Erdoğan’ın “TSK’nin angajman kuralları artık bu yeni aşamaya göre değiştirilmiştir. Suriye’den Türkiye sınırına güvenlik riski ve tehlikesi oluşturacak şekilde yaklaşan her askeri unsur bir tehdit olarak değerlendirilecek, askeri hedef olarak muamele görecektir. Buradan Suriye rejimini bir hata yapmaması, Türkiye’nin kararlılığını ve dirayetini sınanmaması yönünde uyarıyoruz”[7] şeklindeki tehdit yüklü ifadeleriyle kükremişti.

Uçak krizinin ardından, Suriye’nin sınır ve hava sahası ihlali yapabilecek askeri hava ve kara vasıtalarına karşı yeni angajman kurallarının uygulanacağı, bu maksatla da Suriye sınırında gerekli tertiplenmelerin alındığı öğrenilmişti.

Türkiye’nin bu çıkışına karşılık Suriye’de Esad rejimi “akıllı” davranarak, Türkiye gibi kendisine göre “dev gibi” bir askeri-ekonomik ve siyasi gücü mevcut bir ülkeye karşı hava ve sınır ihlali yapmadı. Ama ihlalin provokasyonla gerçekleşmeyeceği konusunda garanti de verilemezdi.

3 Ekim’de Akçakale’ye düşen ve ölü-yaralı olayına sebebiyet veren gelişme, kuşkusuz ki iki ülke ilişkilerini biraz daha gerecektir. Zaten son zamanlarda Suriye’nin yönelttiği PKK teröristlerinin Türkiye’ye verdiği zararlar bilinirken… Ama gene de savaş çıkartmayı gerektirecek bir “kasıt” konusunda kanıt bulunmamaktadır.

Bu arada Türk topçusunun 3 Ekim akşamı radarla tespit ettiği hedefler muhtemelen askeri mevziler olmalıdır.[8] Aksi halde misilleme diye sivil Suriyeliler mi hedef alındı?

Her ne kadar Akçakale’ye düşen top mermileri üstü örtülebilecek gibi basit bir gelişme değilse de, “bir kaşık suda fırtına çıkaracak”, ya da savaşı başlatacak kadar da fevkalade bir olay gibi de görülmemelidir. Halen Afganistan’a yardım için giden ABD ile Afgan askerleri arasındaki çatışmalarda bile ölümler gerçekleşirken, bırakın savaş çıkmasını, ABD’nin Afganistan’ın iç istikrarı için yardımları kesilmeksizin devam etmektedir.

Sonuç

Kuşkusuz ki bu olayın ardından yeni “misilleme” sesleri duyulmaya devam edecektir. Türk tarafı ateş açtığına göre mermilerin Esad kuvvetlerine ait olduğu kesin olmalı. Aksi halde Türkiye’den “kovulan” Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) da, Türkiye’yi provokasyonla Suriye’ye çekmek isteyebilirdi…

Aslında Türkiye’den “kovulan”[9] Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), Esad üzerine Türkiye’yi saldırtmak için provokasyon yapabilecek durumdadır. Biraz sükunet ve sağduyu ile hareket etmekte yarar vardır. Türkiye’nin artık Suriye politikasının yanlış gidişatında yeni bir “Rüzgar ekerken fırtına biçme” lüksü yoktur.

Dr. Sinan OĞAN’ın Ağustos 2011’de The Diplomat Dergisi’ne Verdiği Arap Baharı ve Asya-Pasifik İlişkile ri Konulu Röportaj


The Diplomat: Türkiye Devlet Başkanının Şam’a, protesto karşıtlarına uygulanan şiddetin sona ermesi için ültimatom verdiği bildirilmiştir. Bazı uzmanlar, Suriye’nin uyarıya uymaması durumunda uluslar arası müdahalenin Türkiye tarafından masada bırakılacağına inanıyor.

Sinan OĞAN*: Türkiye’nin Suriye’ye her türlü baskıyı yapmasına rağmen uluslararası bir müdahaleye Ankara’nın öncülük etmesi mümkün değildir. Zira öncelikle Türkiye hükümeti bunu kendi iç kamuoyuna anlatamaz. Ayrıca Suriye’ye yapılacak bir müdahale bu ülkeden Türkiye’ye yönelik göçleri artırır. Yine PKK ve Suriye’deki Kürt nüfus dolayısıyla Suriye’ye yapılacak müdahale Türkiye açısından güvenlik sorunları doğurur. Ayrıca bu müdahale Türkiye-İran ilişkilerini olumsuz etkiler. Suriye’ye yapılacak bir müdahale Türkiye’nin çıkarlarına terstir.

The Diplomat: Suriye’deki kriz, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına nasıl hizmet eder, ya da çıkarlarını nasıl zayıflatır?

Sinan OĞAN: Bu sorunun cevabı yukarıda verilmiştir.

The Diplomat: Mısır, Suriye ve Libya’daki krizlerin, Türkiye’nin uluslararası sistemdeki siyasi ve askeri önemi arttırdığını düşünüyor musunuz? Bu olaylar, ABD’nin stratejik partneri olarak Ankara’nın önemini arttırmış mıdır?

Sinan OĞAN: Elbette ki, Türkiye’nin temel çıkar alanlarından birisi olan Ortadoğu’daki başat ülkelerin krize girmesi ve Türkiye’nin de bu krizlerde aktif rol oynaması Türkiye’nin bölgedeki önemini artırmıştır. Ancak bu ülkelerde orta ve uzun vadede demokratik rejimlerin kurulması Mısır gibi ülkelerin yeniden bölgede Türkiye’ye rakip olarak çıkmasına sebep olabilir.

The Diplomat: Mısır’daki Arap baharı sonrası bölgesel gücün düşüşünün kötü sonucu olarak, bölgedeki güvenlik aktörleri olan Türkiye ve Suudi Arabistan nasıl etkilenir? Uzun dönemde düşünüldüğünde, Suudi Arabistan’ın ekonomik ve sosyal mücadelesi, Türkiye’nin bölgedeki üstünlüğünü arttırır mı?

Sinan OĞAN: Suudi Arabistan’ın orta ve uzun vadede bu değişimden olumsuz etkileneceği düşünülmektedir. Zira bölgedeki değişimler tamamlandığında sıra Suudi Arabistan’a gelecektir. Ancak kısa vadede Suudi Arabistan’ın ekonomik ve sosyal mücadelesi Türkiye açısından özellikle sıcak para girişi açısından ve diğer ekonomik, ticari alanlarda Türkiye’nin yararına bir sonuç ortaya çıkaracaktır.

The Diplomat: Türkiye’nin Irak’a askeri müdahalesi, bölgedeki uluslar arası güvenlik rolünde nasıl bir algı yaratır?

Sinan OĞAN: Türkiye’nin Irak’a askeri müdahalesi ancak Irak’ta yerleşik olan PKK terör örgütünün kamplarına yönelik olabilir. Bu müdahale teröre karşı olduğundan ve bu durum da bölgede iyi bilindiğinden olumsuz bir durum ortaya çıkarmayacaktır. Tam tersine bölgede Türkiye’nin imajını olumlu etkileyecektir.

The Diplomat: Hangi koşullarda Türkiye’nin Suriye’ye askeri müdahalesi olabileceğine inanıyorsunuz? Türkiye böyle bir müdahalede rehberlik eder mi, yoksa diğer devletleri mi bekler? NATO’nun dahil olması gerekli midir?

Sinan OĞAN: Türkiye’nin hiçbir şart altında doğrudan Suriye’ye müdahil olabileceğine inanmıyorum. Bunun en büyük gerekçesi de Türk kamuoyunun buna karşı çıkmasıdır. Türkiye olası bir operasyona rehberlik etmez, edemez… NATO’nun müdahalesine lojistik destek olabilir. Bu bile çok kolay değildir.

The Diplomat: Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi, Rusya, İran, Irak, Suudi Arabistan, İsrail ve NATO’nun bölgedeki çıkarlarını nasıl etkileyecektir?

Sinan OĞAN: Türkiye’nin Suriye’ye bir müdahalesi söz konusu olamayacağı için bu soruya verilecek cevap da faraziyeden öteye geçmeyecektir. Ancak olası bir müdahale Rusya ve İran’ın çıkarlarını olumsuz etkiler. Ama diğer saydığınız ülkelerin çıkarları olumlu etkilenir.

The Diplomat: Pek çok uzmana göre, Libya açısından Avrupa liderliğindeki müdahale, kendi komşularını yönetme sorumluluğunun bir parçasıdır (örnek: Akdeniz). Türkiye’nin yükselen bir güç olarak, komşularını yönetme sorumluluğu ile Suriye ile diplomatik ve muhtemelen askeri çatışma/nişan yaşayacağına inanıyor musunuz?

Sinan OĞAN: Türkiye’nin Suriye ile askeri bir çatışma ihtimali yukarıda da belirttiğim gibi zayıftır. Zira Suriye’de bunu istemeyecek ve bunun olmaması için Türkiye ile olabildiğince iyi geçinmeye çalışacaktır. Ancak ilerleyen aşamalarda Ankara’nın Suriye ile diplomatik ilişkilerini minimum düzeye indirmesi ihtimali yüksektir.

The Diplomat: Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesinde mevcut siyasi ve askeri liderler açısından Türkiye’ye iç etkisi ne olurdu? Son dönemdeki siyasi ve askeri değişiklikler, bu tür siyasi kararlara verilen askeri ve sivil desteği nasıl etkiler?

Sinan OĞAN: Türkiye’nin yeni askeri yönetim kademesi AKP hükümeti ile uyumludur. Dolayısıyla hükümetin vereceği bir karara askeri yönetimin ciddi bir karşı çıkması söz konusu olmaz. Ama kamuoyunun baskısı daha büyük olur. Bu karara sivil destek bulunması kolay değildir, hatta imkansıza yakındır. Hele ki, Türkiye’de teröre karşı her gün şehit verilirken askerin Suriye’ye sokulması kolay değildir. Halk bunu kabul etmez.

The Diplomat: Suriye’ye başarılı ya da başarısız bir askeri müdahalenin uluslar arası etkisi ne olurdu?

Sinan OĞAN: Müdahaleyi kimin/kimlerin yapacağı önemli. NATO’nun yapacağı bir müdahaleye uluslar arası alanda çok büyük bir direniş olmaz. Ancak tek tek ülkelerin operasyonlarına uluslar arası camiadan tepki büyük olur. Bu Türkiye bile olsa.

The Diplomat: Türkiye Suriye’ye müdahale yapmayı seçerse, Avrupa’nın Libya’ya olan tutumundan daha başarılı olur mu? Neden?

Sinan OĞAN: Türkiye eğer müdahale yapmayı seçerse Avrupa’dan daha başarılı olur. Zira Türkiye Suriye sınırında bir ülkedir. Suriye şartlarını çok daha iyi bilmektedir. Yerel destek şansı yüksektir. Ancak Türkiye’nin müdahalesinde PKK terör örgütü unsurlarının da Türkiye’ye yönelik saldırıları artar. Ama Türkiye’nin müdahale seçeneği zayıftır.

The Diplomat: Suriye’ye Türkiye’nin askeri müdahalesini en çok destekleyen askeri ve siyasi liderler kimlerdir?

Sinan OĞAN: Türkiye’de Suriye’ye yönelik bir askeri müdahaleyi destekleyecek ne askeri ne de siyasi bir lider olduğunu düşünmüyorum. Eğer varsa da kamuoyu tepkisi nedeniyle bunu açıklayabileceğini düşünmüyorum. Müdahale seçeneği karşısında sorulacak tek bir soru vardır. Neden? Türkiye neden böyle bir müdahalenin içerisinde yer alsın.

The Diplomat: Bazı uzmanlar, Libya’da barışın brokerlığında/komisyonculuğunda Türkiye’nin ana unsur olabileceğini önermektedir. Libya’daki kriz, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına nasıl destek verir, ya da nasıl çıkarlarını zayıflatır?

Sinan OĞAN: Libya’daki veya herhangi bir Arap ülkesinde krizin devam etmesi Türkiye’nin çıkarına değildir. Türkiye bir an önce bu krizlerin bitmesini istemektedir. Zira bu krizler ve özellikle de Libya’daki kriz öncelikle bu ülkedeki en büyük yatırımcı olan Türk işadamlarının ciddi ekonomik kayıplar yaşamasına sebep olmaktadır. Ayrıca Libya’daki krizin devam etmesi bölgedeki istikrarsızlık ve teröre altyapı hazırlar. Bu da Türkiye açısından sıkıntı yaşatır.

The Diplomat: Türkiye, bu krizde neden güçlü bir arabulucu rolünü oynamak istemektedir? Türkiye bu arabuluculuk rolünü kabul etmekle ne kazanacaktır?

Sinan OĞAN: Türkiye Ortadoğu’da başat rol oynamaktadır. Bu krizler ise Türkiye’ye bu imkanı vermektedir. Ayrıca Türkiye bölgedeki istikrarsızlığı bir an önce bitmesi için elinden geleni yapmakta, çeşitli araçları kullanmaktadır. Arabuluculuk da bun araçlardan birisidir.

The Diplomat: Hangi koşullarda ABD, Türkiye’nin brokerliği/komisyonculuğu için böyle bir anlaşmaya dönecek? Türkiye hangi koşullarda bu anlaşmayı kabul edecek?

Sinan OĞAN: ABD Türkiye’nin arabuluculuğuna her zaman sıcak bakmaktadır. Bunun için herhangi bir özel şart oluşturmaya gerek olacağını düşünmüyorum. Bir tek terörle mücadele konusunda eğer ABD Türkiye’ye ciddi destek verirse bunun karşılığında Türkiye’nin Suriye politikasında operasyonel bir değişiklik olabilir.

Bölüm 2

The Diplomat: Suriye krizinde İran’ın önemli bir rol oynamaya devam ettiği tartışılmaktadır. Esad’ın güçlerine destek vermek amacıyla olayların geçtiği yerlerde İran askeri birliklerinin olduğuna dair bile rivayetler bulunmaktadır. İran’ın Suriye’deki krizi nasıl etkileyeceğini ve daha da önemlisi Suriye-İran dinamiğinin ABD ve AB liderliğindeki rejim değişikliği ve cezai önlem çağrıları için özellikle Çin, Hindistan ve Rusya’dan gelen uluslararası çağrıyı nasıl etkileyeceğini kısaca yorumlar mısınız?

Sinan OĞAN: Arap Baharı olarak adlandırılan Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki rejim değişikliklerinde sıranın İran’a getirilmek istendiği aşikardır. Dolayısıyla da İran bu durumun farkındadır ve önlemeye çalışmaktadır. Bu sebeple de İran için Suriye adeta kendisinin önündeki bir kale gibidir. Suriye yıkılırda İran’ın eli zayıflayacağından İran Suriye’deki rejimin düşmemesi için elinden geleni yapacaktır. İran hatta cepheyi Suriye’de kuracak ve burada sonuna kadar savaşacaktır. Ancak bunda başarılı olup olmayacağı hususu şüphelidir. Kanaatimce İran’ın bütün çabalarına rağmen Suriye rejimi yıkılmaktan kurtulamayacaktır. Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkelerin Suriye konusunda çok ısrarcı olmayacağı ve son tahlilde batı ile birlikte hareket edeceği düşünülmektedir.

The Diplomat: Asya-Pasifik güçleri (özellikle Çin, Hindistan ve Rusya), Türkiye’nin Suriye üzerinde diplomatik ve askeri karar verme sürecinde ne kadar etkili olacaklardır? Bu güçlerden herhangi birisi, Türkiye’nin Suriye’deki rejim değişikliği çağrısını geri almamasını garantiye almak için, aktif olarak etkisini güçlendirmek ister mi?

Sinan OĞAN: Asya Pasifik güçleri Suriye’deki rejimin değişmesini istemeyecekleridir. Zira bu değişiklikler bölgede batıyı güçlendirmektedir. Ancak bu güçlerin Suriye’deki rejim değişikliği konusunda batı ile bir çatışmaya girecekleri düşünülmemektedir. Diğer taraftan bu güçlerin Türkiye üzerinde Suriye siyasetini değiştirmeye yönelik bir baskı araçları olduğu da düşünülmemektedir. Dolayısıyla da bu güçler elbette ki, Türkiye’yi kendi siyasi düşünce çizgisine çekmek isteyeceklerdir. Ancak bunda ısrarcı olmayacak ve hatta olamayacaklardır.

The Diplomat: Son birkaç yıldır, Türkiye’nin artan bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmasıyla, başlıca Asya-Pasifik güçleriyle güçlü ekonomik ve politik bağ kuran Anadolu Kaplanları ortaya çıkmıştır. Bu ilişkiler Arap Baharı’ndan ve devam eden Libya ve Suriye krizlerinden etkilenmiş midir ( zayıflamış ya da güçlenmiş midir?) ?

Sinan OĞAN: Çok ciddi bir şekilde etkilendikleri düşünülmemektedir. Zira ilişkiler dinamiği farklıdır. Bu ilişkiler piyasa şartlarına göre oluştuğundan Anadolu Kaplanları’nın Asya Pasifik ülkeleri ile ilişkileri Arap baharı ülkeleri ile ilişkilerine endeksli değildir. Bu sebeple de olumsuz bir etkilenme olduğu düşünülmemektedir.

The Diplomat: Sovyet Birliği’nin çöküşü sonrasında, Orta Asya üzerinde stratejik bir etki kurmak için Türkiye ve diğer güçler arasında bariz bir yarış görülmüştür. Şu anda Türkiye, kendini yeniden kanıtlayarak Orta Doğu’da temel güç olmaya çalıştığına göre, Türkiye, bu etki alanını Orta Asya’ya genişletmek isteyecektir. Eğer böyle olursa, bu hareketten Suriye krizi nasıl etkilenecektir ve bu durum Çin-Türkiye ilişkilerini etkileyecek midir?

Sinan OĞAN: Türkiye’deki mevcut hükümetin dış politika algısında Orta Asya’da etkin bir Türkiye oluşturmak fikri olduğu düşünülmemektedir. Bu sebeple de AKP hükümeti için öncelikli alan Ortadoğu’dur. Bu bölgedeki etkinlik önceliklidir ve bu etkinliğin diğer bölgelere de yansıtılacağı düşünülmemektedir. Orta Asya AKP hükümeti için stratejik bir tercih sahası değildir.

The Diplomat: Bölgesel uzmanlar, Çin’in, jeopolitik konumundan dolayı Libya’dan ziyade Suriye ile daha çok ilgilendiğini düşünmekteler. Bazı uzmanlar, Batı’nın Çin’in kapısına istikrarsızlık getirerek dikkatli olmaması durumunda, Çin’in, ‘Arap Baharı’nın ‘Arap Güzü’ne dönüşmesinden korktuğunu tartışmaktadır. Suriye krizi uygun bir şekilde idare edilemediği takdirde, Arap Baharının Orta Asya’ya yayılabileceğini düşünüyor musunuz? Türk hükümetinin bu konudaki tutumu ne olur?

Sinan OĞAN: Çin’in Arap baharı konusundaki tutumunda elbette ki, Suriye Libya’dan daha önemlidir. Zira Suriye Çin’e çok daha yakındır. Suriye’den sonra benzer ayaklanmaların İran’a yansıtılmak istendiği anlaşılmaktadır. Orta Asya ülkelerine sıranın gelmesi çok yakın değildir. Önce Ortadoğu’nun devrimler ile yeniden dizayn edilmesi planlanmaktadır. Eğer bu bölgede devrimler sorunsuz bir şekilde yapılır ve belirli bir düzen sağlanırsa orta vadede sıra Ermenistan’a getirilmek istenecektir. Orta Asya’da kısa vadede herhangi bir hareketlenme beklenmemektedir. Dolayısıyla da Türk hükümetinin herhangi bir tavrı söz konusu olmayacaktır.

* Sinan OĞAN: Uluslararası İlişkiler ve Stratejik Analizler Merkezi – TÜRKSAM Başkanı ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Iğdır Milletvekilidir.

(Dr. Sinan OĞAN’ın 2011 yılının Ağustos ayında The Diplomat isimli dergiye verdiği röportaj konunun güncel olması sebebiyle tekrar yayınlanmaktadır.)

http://www.turksam.org/tr/a2530.html

BAŞBAKANLIK: ‘SURİYE TOPÇU ATIŞI İLE VURULDU’


Başbakanlık, Akçakale’deki patlamadan sonra Suriye’de radarla tespit edilen bazı noktaların vurulduğunu bildirdi

Başbakanlıktan yapılan açıklama şöyle:

"Bugün saat 16.30 sularında Suriye rejim güçlerince açılan top ateşi sonucunda, Şanlıurfa’ya bağlı Akçakale ilçemizde 5 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, 9 vatandaşımız da yaralanmıştır.

Bu menfur saldırıya, sınır bölgesindeki silahlı kuvvetlerimiz tarafından angajman kuralları doğrultusunda anında gereken karşılık verilmiş; radarla tespit edilen Suriye’deki noktalara top atışı yapılarak hedefler vurulmuştur.

Olayla ilgili olarak Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatlarıyla Dışişleri Bakanlığımız tarafından gerekli diplomatik girişimler derhal başlatılarak, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki Moon ve Birleşmiş Milletler Konseyi üyesi bazı ülkelerin dışişleri bakanları ile telefon görüşmeleri yapılmıştır.

Bu çerçevede NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen ile de bir telefon görüşmesi yapılmış; NATO Konseyi’nin acil olarak toplanması kararlaştırılmıştır.

Türkiye, angajman kuralları ve uluslararası hukuk çerçevesinde, Suriye rejiminin ulusal güvenliğimize yönelik bu tür provokasyonlarını asla karşılıksız bırakmayacaktır.

Olayda hayatlarını kaybeden vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, ailelerine ve yakınlarına sabır ve metanet; yaralı vatandaşlarımıza da acil şifalar diliyoruz.

Kamuoyuna duyurulur"

Ümit Özdağ: Devlet unutmaz. /// CC : @umitozdag @Umit_Ozdag


Güneydoğu Anadolu, coğrafi koşullarından dolayı bazı temel devlet hizmetlerini en geç alan bölgelerimizden birisidir.Ancak zannedilmesin ki tek bölgemizdir. Bazı yerleri Güneydoğu Anadolu’dan da sarp bir coğrafyaya sahip olan Karadeniz ve Akdeniz bölgesinde yerleşim yerleri Güneydoğu Anadolu’dan sonra devletin temel alt yapı yatırımları ile karşılaşmışlardır. Devletin temel alt yapı yatırımları nedir ki? Yol, elektrik, su, eğitim.

Diyarbakır’ın Çermik ilçesine de bu hizmetler geç gelmiştir. Hele köylerine daha da geç. Ne zaman Çermik’in köylerine elektrik dağıtımı sırası gelir, Ankara’dan Diyarbakır’da yetkililere bir haber ulaşır. İlk elektrik bağlanacak köy, Artuk (eski adı Kilan) Köyü’dür. Evet, neden Ankara, Çermik ilçesinde ilk elektrik bağlanacak köyün Artuk Köyü olması talimatını vermiştir.

Şimdi biraz geriye, gidelim. 1915’e ve Çanakkale’ye. Çanakkale muharebeleri devam etmektedir. Mustafa Kemal, 8/9 Ağustos 1915’te Anafartalar Grup Komutanlığı’na tayin edilmiştir. 10 Ağustos 1915’te savaş bütün hızıyla devam ederken bir şarapnel parçası Mustafa Kemal’i göğsünden vuruyor. Ancak göğsündeki saat, şarapnelin derine batmasını engelliyor.

Darbenin sertliği ile Mustafa Kemal sendeliyor. Göğsünde hafif kan birikintisi iç kanama şeklinde gerçekleşiyor. Nuri Conker, “Eyvah vuruldunuz” diye bağırıyor. Mustafa Kemal, Nuri Conker’i susturuyor. Bir süre sonra iki asker Mustafa Kemal’in revire gitmesine yardımcı oluyorlar. Mustafa Kemal bu askerlere daha sonra teşekkür mektubu veriyor.

Bu askerlerden birisi de Zülfükar Ersöz. Zülfükar Ağa, Diyarbakır’ın Çermik ilçesi Artuk Köyü’nden. Askerlik bitiyor, Zülfükar Ağa köyüne dönüyor. Aradan yıllar geçiyor. Atatürk vefat ediyor. Devlet, Çermik’in köylerine elektrik dağıtımı sırası geldiğinde elektriği ilk önce Zülfükar Ersöz’ün köyüne bağlatıyor. Devlet unutmuyor.

Biz de bu hikayeyi hayatını Diyarbakır tarihi, kültürü, sosyal yapısı, kısaca Diyarbakır ile ilgili her şeye vakfetmiş olan 1960 ve 1970’ler Diyarbakır Ülkü Ocakları’nın kurucusu ve başkanlığı görevlerini yerine getiren Vedat Güldoğan’dan öğreniyoruz. Güldoğan, 12 Eylül öncesinde Güneydoğu Anadolu’da ülkücülerin çıkarmış olduğu “Kon” dergisi ekibinden. Kon, Kırmanç lehçesinde ‘çadır’ anlamına geliyor. Türkçe “konmak” tan geliyor.

Vedat Güldoğan’ın kısa bir süre önce Kripto yayınlarından Diyarbakır ile ilgili üç cilt kitabı çıktı. ‘Diyarbakır Tarihi’nin her bir cildi 600 sayfa. Belgeler, resimler, müzik notaları ile yüzlerce ve ancak seneler içinde toplanabilecek belge sonucunda ortaya çıkan bir kitaptan bahsediyoruz. Diyarbakır ile ilgili hiç bu kadar kapsamlı, bilimsel ve etkili bir çalışma ortaya konulmadı şimdiye değin.

Özetle, Diyarbakır’ın tarihi, kültürü ve her şeyini yazmak yine bir Türk milliyetçisine nasip oldu. Ne yazık ki, Kültür Bakanlığı bu esere hak ettiği ilgiyi göstermedi. Oysa Türkiye’de her il ve üniversite kütüphanesinde olması zorunlu olan bir başyapıttan bahsediyoruz.

Vedat Bey ve arkadaşları iki seneden bu yana yeni bir proje üzerinde çalışıyorlar. Vedat Bey’in arkadaşlarının hepsi Türk milliyetçisi aydın, camiada tanımış, saygın isimler. Hepsi büyük bir fikrî mücadelenin içinden geliyorlar. Bu proje ile bir araştırma merkezi, düşünce kuruluşu kurmayı hedefliyorlar. Merkezin adı Doğu Araştırmaları Merkezi. Doğu Araştırmaları Merkezi kısa bir süre içinde faaliyetlerine Ankara’da başlayacak. Doğu Araştırmaları Merkezi, internet sitesi dışında, üç aylık dergi ve kitap yayını da yapacak. Ayrıca, konferanslar, paneller, toplantılar Doğu Araştırmaları Merkezi’nin gündeminde.

Bundan sonra Türk milleti Güneydoğu Anadolu ile ilgili sadece PKK endeksli, yorumlu, imajlı açıklama ve yorumlar duymaktan kurtulacak. Doğu Araştırmaları Merkezi, Güneydoğu Anadolu’nun gerçek, bilimsel araştırmalara dayanan sesi olacak.

Yeniçağ

Esfender Korkmaz: Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın panzehiri mi?


AKP kongresi ve Meclis’in açılışı, AKP’de her şeyin eskisi gibi kalmadığını gösterdi. Başbakan’ın özellikle muhalif basına sertleşmesi ve ve işi “hadlerini bildirmek boynumuzun borcu” diyecek kadar tırmandırması da artık Başbakan’ın yapacak işi kalmadığını gösteriyor.

1) Başbakan’ın 3 dönemlik süresi doldu. Askerleri, yargıyı istediği çizgiye yaklaştırdı. Türban ve imam hatip okulları için verdiği sözleri yerine getirdi. Ekonomik anlamda, maalesef bundan sonra iniş başladı. 2011 yılına kadar, sıcak para, varlık satışları, dış borçlanma yoluyla çevrilen çarkların, dünya ekonomik konjonktürünün girdiği küresel sorunlar nedeniyle aynı suyla dönmeye devam etmesi beklenemez.

2) Üç dönem iktidarda kalan hangi parti olursa olsun, mutlaka yıpranıyor. Zira hangi siyasi iktidar olursa olsun, her zaman herkesi tatmin etmesi mümkün değildir. Tepkiler birikiyor. Kaldı ki, parti içinde de zamanla fikir ayrılıkları ortaya çıkıyor. Cumhurbaşkanı’nın konuşması bu sorunu gün yüzüne çıkardı.

3) Başbakan’ın üç dönemlik süresi dolunca, bu defa başkanlık stresi başladı. Bu stres elinde olmadan Başbakan’a yanlışlar yaptırıyor. Daha rigid hareket etmesine neden oluyor. Tarafsız basını tehdit etmesi de bu nedenledir .

Gel gör ki, Başbakan’ı maalesef Kemal Kılıçdaroğlu kurtarıyor.

Başbakanın panzehiri oluyor.

Bunu nasıl yapıyor ?

1) Kılıçdaroğlu, bugüne kadar, Başbakan’ın yaptığı, siyasi, sosyal ve ekonomik hataları tartışmak yerine, küfürlü konuşmayı tercih etmiştir. Söz gelimi en son konuşmasında Başbakan’a “namert, hain, yalancı, satıcı, cahil ve kolpacı(üç kağıtçı)” demiştir. Dünya siyasi tarihinde siyaseti bu kadar ayağa düşürmüş bir başka parti genel başkanı yoktur.

2) Toplum, kavgadan hoşlanmıyor. Yatağında rahat yatmak istiyor. Siyaseti düşünce yerine küfüre boğarsanız, toplumu kavgaya çekmiş olursunuz .

3) Kılıçdaroğlu, parti içinde kimseye güvenmiyor. Kendisi de güven vermiyor. Parti üyelerine güvenmiyorum diyerek, belediye başkanları ve meclis üyelerinde, ön seçim yapılmayacağını açıkladı. Kurultayda çarşaf liste dedi, fiilen parti meclisi kadar anahtar liste çıkararak, demokrasinin önünü kesti. Bu yaptıkları CHP’nin demokratik misyonuna ters düşüyor. Sık sık parti geçmişini kötülüyor. Dersim tartışması ve rahmetli Menderes’in mezarını ziyaretinde açıkça partinin geçmişini karaladı. Belki de bunu CHP’li olmadığı için yapıyor. Zaten Yeni CHP sözü ile partiyi değil, kendini öne çıkarmak istiyor.

4) Türkiye’de Atatürkçü gençlik var… Ancak bunlar gittikçe CHP’den uzaklaşıyor. Çünkü Kılıçdaroğlu, Türk Milleti, Ordu, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğü konusunda, halkın beklediği kadar hassas davranmıyor. Parti içinde kadro çorbası da kamuoyuna güven vermiyor.

5) Başbakan’a ve AKP’ye tepki duyanlar, alternatifsiz kalıyor. Kötünün iyisi tercihini yapıyorlar. Yeni bir parti kurmanın da yolu kapalıdır. Çünkü yeni muhalefet partileri, hazineden yardım alan mevcut muhalefet partileri ile yarışamaz.
Sonuç olarak, bugüne kadar hiçbir siyasetçi, Kılıçdaroğlu kadar medya desteği görmedi. Ancak aynı zamanda yine bugüne kadar hiç kimse aldığı medya desteğini bu kadar hızla kaybetmedi. Kılıçdaroğlu CHP’nin yolunu daha fazla tıkarsa, bundan AKP yarar, CHP ve ülke zarar görecektir.

Yeniçağ

Arslan Bulut: Turgut Özal’ın ömrü federasyona yetmedi /// CC : @ArslanBulut1


Turgut Özal’ın Birinci Körfez Savaşı’nda ABD planları çerçevesinde Kerkük-Musul’a girmek istemesinin ve buna kesin olarak karşı çıkan Genelkurmay Başkanı Orgeneral, Necip Torumtay’ın istifa etmesinin asıl sebebi, henüz ilan edilmemiş Büyük Orta Doğu Projesi’ne zemin hazırlamaktı..

Türkiye’ye o tarihte Kerkük-Musul hedefi gösterilirken, yapılmak istenen, bölgedeki Kürt varlığını siyasi olarak Türkiye’ye entegre ettikten sonra, federasyon halinde Türkiye ile birleştirmekti. Tabii bu federasyon, kısa zaman sonra Türkiye’den ayrılabilecek bir konumda olacaktı. Bu durumu “Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan olmak” diye yorumluyordum. Çünkü başlangıçta Türkiye büyüyecek ama kısa bir süre sonra güneydoğusunu kaybedecekti!

Özal’ın Türk kimliğine saldırısına, “Özal dediğin nedir ki?” başlığı altında ertesi gün cevap vermiştik. Allah’ın takdiridir; Özal bir ay sonra ölmüştü. Yani Özal’ın ömrü, Büyük Orta Doğu Federasyonu’nu oluşturmaya yetmemişti..

***

Özal’ın ölümünün üzerinden 11 yıl, Bernard Lewis’in konferansının üzerinden 8 yıl geçtikten sonra, ABD Başkanı George W. Bush, Büyük Orta Doğu Projesi’ni önce, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Tayyip Erdoğan’a resmen tebliğ etti. Bu tarihe kadar bizim tespitlerimiz, kamuoyunda komplo teorisi olarak karşılanıyor veya bu yönde yapılan propagandalar etkili oluyordu. Ne zaman, bir konferansta veya televizyon programında Orta Doğu Birleşik Devletleri diye bir senaryodan bahsetsem, alaycı bakışlarla karşılaşıyordum! ABD ve Türkiye yönetimlerinin resmi açıklamalarından sonra ise herkes Büyük Orta Doğu projesi hakkında fikir üretmeye başladı! Öyle ki, proje açıklanır açıklanmaz, BOP hakkında kitaplar çıkmaya başladı!

***

Lewis’in, Baba Bush döneminden beri Amerikan yönetiminin ideoloğu olduğunu ise Türk kamuoyuna Tuncay Özkan açıklamıştı. Plan işliyordu. Afganistan işgali, Türkiye’de AKP iktidarının kurulması, ABD’nin birinci tezkere ile Türkiye’nin bir bölümünü işgal girişimi, Irak’ın işgali, Polonya’dan Bulgaristan’a kadar Amerikan üslerinin tespih tanesi gibi dizilmesi, Londra’dan Bişkek’e kadar uzanan coğrafyada yeni Amerikan üsleri zincirinin kurulması, Gürcistan’da Amerikancı darbe, bu arada Tayyip Erdoğan’ın Türk kimliği yerine Türkiye kimliğini yerleştirme çabalarından sonra ABD ile birlikte İslam’da reforma soyunması, Erbakan’ın yıllarca savunduğu “İslam Ortak Pazarı’nı doğru bulmadığını” Suudi Arabistan’da açıklaması, Clinton’ın da İslam’da reformu tavsiye etmesi birbirini takip etti..

Üstelik, Türkiye’de cumhuriyetin, laikliğin, devletçiliğin, milliyetçiliğin aşılması gerektiğini söyleyen Ömer Dinçer, Başbakanlık Müsteşarı olmuş, Türkiye’nin kamu yönetiminde reform hazırlıyor ve neredeyse “81 ile 81 devlet” denilebilecek bir proje, Meclis’in gündemine alınıyordu. İl Özel İdareleri’nin ve belediyelerin özerkliğini sağlayan yasalar ise NATO zirvesi sırasında kaşla göz arasında TBMM’den
geçiriliyordu..

***

Bu arada, Tanıtma Konseyi diye TÜSİAD’lı iş adamlarının nezaretinde kurulan “sosyal klinik” lerde Türk kültürü masaya yatırılıyor, bu çalışmalarda “Türklük ve Müslümanlık negatif değerlerdir” deniliyordu. Tarih Vakfı ise Rockefeller Vakfı’nın verdiği paralarla kurduğu gruplar aracılığı ile pilot bölgelerde “Osmanlı dönemi azınlık tapuları”nı araştırıyordu.

Amerikan sigorta şirketleri de tehcirsırasında Amerika’ya göç eden Ermenilerin torunlarının açtığı davalarda kazandıkları tazminatları ödüyor, Türkiye’nin önüne milyarlarca dolarlık bir fatura çıkarmaya hazırlanıyordu.
Türkiye, dışarıdan kuşatma altına alınmış vaziyetteyken içeriden ele geçirilmeye çalışılıyor, bunda da siyasi iktidar, medya, bürokrasi ve iş adamları başrolleri oynuyordu…

Devam edeceğim…

Yeniçağ

Barış Doster: Turgut Özal, Sakıp Sabancı ve Kenan Evren


Türkiye 12 Eylül 2010’da yapılan anayasa değişikliği referandumunda, sözde 12 Eylül’ün izlerini silmek adına, 12 Eylül zihniyetini daha da kurumsallaştırdı, pekiştirdi. Bunu yaparken ülkenin bölünmesi de kesinleşti. Terör örgütünün uzantısı olan partinin eş başkanı o günlerdeki tavırlarını şöyle özetlemişti zaten: “Evet artı boykot eşittir çözüm”. Nitekim terör örgütü de, eş başkanın elini zayıflatmamak, onu zorda bırakmamak için eylemlerine ara vermişti. Sonrası malum…

O süreçte, eski ülkücülerden, eski solculardan bol miktarda 12 Eylül mağduru türetildi. Eski dinci bulunamamıştı. Çünkü 12 Eylül onlara pek dokunmamış, hatta kollamıştı. 12 Eylül’ün gerçek mağdurlarının sesi pek çıkmazken, 12 Eylül edebiyatı öne çıktı. Darbenin en az dokunduğu kesimler, sınıflar aniden 12 Eylül mağduru oluverdiler. Öyle bir gürültü kopardılar ki, sosyalist sol, fikirleri iktidarda kadroları zindanda olan MHP’liler, aydınlar, sendikacılar, 1402’lik olan ve üniversiteden atılan bilim insanları, hapse giren gazeteciler, dönemin politikacıları şaşıp kaldılar bu işe. Örneğin Süleyman Demirel, parti lideri olmadığı halde Zincirbozan’a gönderilen Deniz Baykal, Doğu Perinçek, Muzaffer İlhan Erdost gibi isimler, türedi 12 Eylül zedeleri şaşkınlıkla izlediler.

Sarı sendikacılar (kendisini devrimci olarak pazarlayanlar dahil), eş başkanın yedek lastiği olan, ABD hayranı sözde milliyetçiler, 12 Eylül’ün en parlak projelerinden olan Türk – İslam sentezinin (NATO Türkçülük ve Amerikan İslamının bileşkesidir) öncüleri öyle bir koro kurdular ki, herkesin sesini bastırdılar. Öyle ki, kardeşi darbenin işkence tezgâhlarında öldürülen Muzaffer İlhan Erdost bile, davaya müdahil olmayacağını söylerken şöyle dedi: “OYUNCAKLARIN OYUNCAĞI OLMAM”.

1980’de tanklar yürüdüğünde darbecilere övgüler düzen işadamları, cuntacılara alkış tutan gazeteciler, din derslerini zorunlu hale getirdiği için Evren’in sağlığına duacı olan, onun cennetlik olduğunu söyleyen tarikat baronları, 2010’daki oylamada demokrasi kahramanı oluverdiler. Gazetecilerin, yazarların, iş adamlarının, holding patronlarının, üniversite rektörlerinin Kenan Evren’in önünde eğildiğini, elini öptüğünü gösteren fotoğraflar arşivlerdedir. Ressam!!! Kenan Evren’in gözüne girmek için tablolarını satın alan işadamının (Sakıp Sabancı) üniversitesindeki kimi profesörlerin, “yetmez ama evet” demeleri de son derece doğaldı NETEKİM!!!…

Kenan Evren’in YÖK düzeninde, darbecilerin ve ABD’nin gözde adamı olan İhsan Doğramacı ile elbirliği yapan, üniversiteleri dikensiz gül bahçesine çevirenler de 2010’a gelindiğinde özgürlükçü kesildiler. En üst düzeyde mason olan Doğramacı’nın Türk- İslam Sentezi’ni üniversitelerde egemen kılarken ittifak yaptığı muhafazakâr, milliyetçi, mukaddesatçı kadrolar 12 Eylül mağduru olduklarını söylediler 2010’da. 1980 öncesinde seçimle işbaşına gelmiş Ecevit Hükümeti’ni devirmek için, gazetelere çarşaf çarşaf ilan vermiş olan TÜSİAD üyesi işadamları da, kendilerinin 12 Eylül mağduru olduğunu ifade ettiler. Kimse de çıkıp TÜSİAD’ın başındaki hanımefendinin demokrasi ve özgürlük yönündeki çıkışlarının inandırıcılıktan uzak olduğunu söylemedi. Kendisine, Diyarbakır belediye başkanıyla özgürlük halayı çekmeden önce, siyasete atılmadan evvel, en azından nezaketen bir özeleştiri verip, yönettiği örgüt adına özür dilemesi gerektiğini hatırlatmadı. Aynen TÜSİAD’ın can dostu olan Türk- İş’in 12 Eylül darbesi sonrasında cunta hükümetine, Türk- İş Genel Sekreteri Sadık Şide’yi sosyal güvenlik bakanı olarak vermesini kimsenin hatırlatmadığı gibi. İşin daha acı tarafı, Sadık Şide o denli geri, baskıcı önerilerde bulunmuştur ki, darbeciler bile bu önerilere karşı çıkmışlardı.

Darbenin yapılmasının en temel ekonomik nedeni, 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarının dipçik gölgesinde uygulanması değil miydi? Peki, o kararların mimarı kimdi? Turgut Özal değil miydi? Hangi Özal? Sabancı Holding genel koordinatörlüğü yapmış olan, 1977’den Erbakan’ın MSP’sinden İzmir milletvekili adayı olan, DPT müsteşarlığı, başbakanlık müsteşarlığı yapan, darbe sonrasında Ulusu Hükümeti’nde başbakan yardımcılığına getirilen, sonra da 1983 genel seçimlerinde ABD’nin desteğiyle başbakanlık koltuğuna oturan Özal. Başbakanlığı döneminde, darbenin getirdiği seçim yasaklarını 1987 referandumunda savunan, yasakların devamı için devlet olanaklarıyla kampanya yürüten Özal. Kendisi cumhurbaşkanı iken, karısını partisinin İstanbul il başkanı seçtirten Özal. Ve işin garip tarafı, darbe hükümetinde görev aldığı, siyasi yasakları savunduğu halde, kimilerinin taşıdığı “sivil cumhurbaşkanı” pankartları eşliğinde son yolculuğuna uğurlanan Özal.

Darbeyle Nasıl Hesaplaşılır?

12 Eylül 2010 referandumu öncesinde kurulan koroya katılanlar, darbeyi sadece 5 generalin yaptığını sanmaktadırlar. Darbecilerin arkasındaki asıl büyük güç olan ABD’ye sadakatleri tamdır. Darbenin öncesindeki ekonomi- politik çelişkilerden habersizdirler. Büyük sermayenin darbedeki rolünü bilmezler. Darbecilere Avrupa’dan gelen desteği görmezler. Soğuk Savaş ortamında, ulusal ve küresel çaptaki güç mücadelesinden haberleri yoktur. O dönemde ABD’nin sadece Türkiye’de değil dünyanın başka ülkelerinde, özellikle Latin Amerika’da, darbecileri nasıl desteklediğini okumamışlardır. Bu yüzden işi ABD’nin “bizim oğlanlar” dediği 5 generale havale ve ihale etmek, en hafifinden cehalettir. Ümmi olduklarını gösterir.

Çünkü biraz aklı, biraz bilgisi, biraz tarih bilinci olan herkes, darbelerin ürünü olanların, darbecileri yargılayamayacağını bilir. Darbelerle ve darbecilerle siyaseten hesaplaşmadan, onları öncelikle ve özellikle siyasi açıdan tarih önünde mahkûm etmeden, bu tür davalardan sonuç çıkmayacağını görür. İdeolojik, siyasal, toplumsal, kültürel, ekonomik düzlemde ABD ile akademik düzlemde YÖK düzeni ile hesaplaşmadan 12 Eylül ile hesaplaşamayacağını kavrar. Darbe hükümetinin başbakan yardımcısı ve ekonomik programının mimarı Özal’ı savunarak darbecilerle mücadele etmenin olanaksız olduğunu anlar.

Kısacası, Sakıp Sabancı’nın aldığı Kenan Evren tablosunun sanatsal değeri ne kadar ise 12 Eylül ile hesaplaştığını söyleyen sahte demokratların samimiyeti de o kadardır
.

İLK KURŞUN

Ahmet Takan: Öcalan’ı alkışlamaya hazır mısınız?


“Kimleri çağırıp çağırmayacağımızı MHP’ye mi soracağız? Anadolu’da, ’misafir ev sahibinin kuzusudur’ sözü vardır. Seni ev sahibi davet ediyor, sen de kuzu kuzu gelirsin, orada oturursun. Ne ikram edilirse yersin, içersin, teşekkür eder, ayrılırsın. Ama bunlarda Anadolu kültürü de yok.”

Tayyip Erdoğan böyle buyurmuş!..

Doğru!.

Sayın Erdoğan;

Parasıyla kiraladığın yerlere istediğini davet et. AKP Genel Merkezi’ne de öyle, subayevlerinde ve Türkiye’nin bilumum yerlerindeki şahsi ikametgahlarına da canın kimi çekiyorsa çağır ve de ağırla..

Ammaaa…

Bize, bu coğrafyanın 6 bin yıllık sahibi Türklere, kültürünü öğretecek en son kişi bile sen değilsin.

Bu vatanın sahibi Türklerdir. Her milimetresinden de biz sorumluyuz. Türklerin kültüründe; ırz düşmanlarının, vatan hainlerinin ve vatana millete musallat olanların yeri bellidir. Nasıl muamele görecekleri de şanlı tarihimizde yazar. Yani, örnekleri pek boldur. Danışmanlarından bir rica et; atam Bilge Kağan düşmana nasıl muamele edileceği konusunda ne buyurmuş, Köktürk Yazıtları ne diyor, özetini hiç olmazsa önüne koyuversinler. İşine gelirse istifade edersin ama pek ummuyorum.

Hatırlatayım;

Anadolu’da “derin” bir söz daha var:

“Misafir umduğunu değil bulduğunu yer”…

***

Tayyip Erdoğan, “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları ile AKP kongresinde baş tacı edilen çapulcu başı Barzani ile ilgili tartışmaları sağa sola tehdit sallayarak kapatmaya çalışıyor. Fakat, burada dikkatlerden kaçırılmaması gereken çok önemli bir durum var. Kısa zaman dilimi içerisinde Oslo’dan başlayarak İmralı’ya kadar geliştirilen süreçte Öcalan’ı “cici” ettiler. Bunun bir sonraki hamlesinde aynen Leyla Zana olayında alt yapısını hazırladıkları gibi, terörist başını da barış güvercini yapacaklar.

Genel affın, Öcalan’ın ev hapsine çıkarılmasının psikolojik alt yapısını zaten hazırlamışlardı. Barzani’yi de alkışlatarak çok büyük bir alt yapı çalışmasını da tamam ettiler. Bir sonraki fırsatta Öcalan’ı da alkışlatırlarsa hiç şaşırmayın.

“Yok canım, o kadar da değil” demeyin.

Hep böyle diye diye, bugünlere gelmedik mi?..

***

Sözde demokrasi kahramanı Tayyip Erdoğan, milletin temsil edildiği TBMM’ye de gözdağı vermiş. Sonucu zaten baştan malum olan yeni anayasa çalışmaları için “son tarih Aralık 2012” demiş, “yıl sonuna kadar oldu, olmadı. Artık bizi meşgul etmeyecek” diye buyurmuş.

ADSIZ’ı takip edenler hatırlar… Çok kez yazdım, “okyanus ötesinden gönderilip, Erdoğan’ın cebine konulan anayasa hazır” diye.

TBMM Başkanı Cemil Çiçek de yakın zamanda “komisyon çalışmaları ağır gidiyor” diye yakınmıştı.

Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyeleri ve bürokratları ile yaptığımız her sohbette söylenen ise şu;

“AKP’liler hiçbir öneri getirmiyorlar. Sıkıntı, uzlaşmazlık olduğu zaman kapalı kapılar ardında 3 partiyle farklı farklı konuşuyorlar. Gelen diğer önerileri ise devamlı sündürüp tartışmayı uzatıyorlar. AKP’nin bir taktiği de ’tekrar başa dönelim’. Çalışmaların daha yarısına geldik ama tekrar başa döneceğiz.”

Tayyip Erdoğan’ın açıklaması üzerine Uzlaşma Komisyonu’ndan bir üyeyi telefonla aradım. Anayasa çalışmalarının Aralık sonuna yetişmesinin imkansız olduğunu söyledi. “Nasıl gidiyor” soruma da şu cevabı verdi;

“Aynen Türkiye’nin işleri gibi.”

Muhalefet partilerinin tüm bu tabloyu görüp hala Tayyip Erdoğan’ın oyunlarına alet olmaması gerek. “Masadan kalkan taraf biz olmayacağız” gerekçesine de sığınmak, safdillikten başka bir şey değil. Bu klasik ve de basma kalıp politikaya artık milletin itibar etmediği görülmeli. Tayyip Erdoğan ile uzlaştıkça millet çaresizlikten yancılara değil aslına gidiyor. Vatan ve milletin hayati çıkarları söz konusu olunca birileri çıkıp masaya vurmalı ve “ben burada, bu oyunda yokum” diyebilmeli.

O zaman bakın; Vatandaş masada oturana mı yoksa kalkıp oyunu bozana mı iltifat ediyor?..

Ah!.. Bir kerecik de olsa yapabilseniz.

Yeniçağ

Intelligence effort named citizens, not terrorists


FILE – This Aug. 25, 2004 file photo shows unidentified analysts at the Combined Intelligence and Fusion Center for NORAD/Northcom in Colorado Springs, Colo. A multibillion-dollar information-sharing program that was created in the aftermath of 9/11 has improperly collected information about innocent Americans and produced no valuable intelligence on terrorism, according to a Senate report that describes an effort that ballooned far beyond anyone’s ability to control. (AP Photo/David Zalubowski/File)

FILE – In this March 15, 2011 file photo, Homeland Security Secretary Janet Napolitano speaks at the National Fusion Center Conference in Denver. A multibillion-dollar information-sharing program that was created in the aftermath of 9/11 has improperly collected information about innocent Americans and produced no valuable intelligence on terrorism, according to a Senate report that describes an effort that ballooned far beyond anyone’s ability to control. (AP Photo/Ed Andrieski, File)

WASHINGTON (AP) — A multibillion-dollar information-sharing program created in the aftermath of 9/11 has improperly collected information about innocent Americans and produced little valuable intelligence on terrorism, a Senate report concludes. It portrays an effort that ballooned far beyond anyone’s ability to control.

What began as an attempt to put local, state and federal officials in the same room analyzing the same intelligence has instead cost huge amounts of money for data-mining software, flat screen televisions and, in Arizona, two fully equipped Chevrolet Tahoes that are used for commuting, investigators found.

The lengthy, bipartisan report is a scathing evaluation of what the Department of Homeland Security has held up as a crown jewel of its security efforts. The report underscores a reality of post-9/11 Washington: National security programs tend to grow, never shrink, even when their money and manpower far surpass the actual subject of terrorism. Much of this money went for ordinary local crime-fighting.

Disagreeing with the critical conclusions of the report, Homeland Security says it is outdated, inaccurate and too focused on information produced by the program, ignoring benefits to local governments from their involvement with federal intelligence officials.

Because of a convoluted grants process set up by Congress, Homeland Security officials don’t know how much they have spent in their decade-long effort to set up so-called fusion centers in every state. Government estimates range from less than $300 million to $1.4 billion in federal money, plus much more invested by state and local governments. Federal funding is pegged at about 20 percent to 30 percent.

Despite that, Congress is unlikely to pull the plug. That’s because, whether or not it stops terrorists, the program means politically important money for state and local governments.

A Senate Homeland Security subcommittee reviewed more than 600 unclassified reports over a one-year period and concluded that most had nothing to do with terrorism. The panel’s chairman is Democrat Carl Levin of Michigan, the ranking Republican Tom Coburn of Oklahoma.

"The subcommittee investigation could identify no reporting which uncovered a terrorist threat, nor could it identify a contribution such fusion center reporting made to disrupt an active terrorist plot," the report said.

When fusion centers did address terrorism, they sometimes did so in ways that infringed on civil liberties. The centers have made headlines for circulating information about Ron Paul supporters, the ACLU, activists on both sides of the abortion debate, war protesters and advocates of gun rights.

One fusion center cited in the Senate investigation wrote a report about a Muslim community group’s list of book recommendations. Others discussed American citizens speaking at mosques or talking to Muslim groups about parenting.

No evidence of criminal activity was contained in those reports. The government did not circulate them, but it kept them on government computers. The federal government is prohibited from storing information about First Amendment activities not related to crimes.

"It was not clear why, if DHS had determined that the reports were improper to disseminate, the reports were proper to store indefinitely," the report said.

Homeland Security Department spokesman Matthew Chandler called the report "out of date, inaccurate and misleading." He said that it focused entirely on information being produced by fusion centers and did not consider the benefit the involved officials got receiving intelligence from the federal government.

The report is as much an indictment of Congress as it is the Homeland Security Department. In setting up the department, lawmakers wanted their states to decide what to spend the money on. Time and again, that setup has meant the federal government has no way to know how its security money is being spent.

Inside Homeland Security, officials have long known there were problems with the reports coming out of fusion centers, the report shows.

"You would have some guys, the information you’d see from them, you’d scratch your head and say, ‘What planet are you from?’" an unidentified Homeland Security official told Congress.

Until this year, the federal reports officers received five days of training and were never tested or graded afterward, the report said.

States have had criminal analysis centers for years. But the story of fusion centers began in the frenzied aftermath of the Sept. 11, 2001, attacks.

The 9/11 Commission urged better collaboration among government agencies. As officials realized that a terrorism tip was as likely to come from a local police officer as the CIA, fusion centers became a hot topic.

But putting people together to share intelligence proved complicated. Special phone and computer lines had to be installed. The people reading the reports needed background checks. Some information could only be read in secure areas, which meant construction projects.

All of that cost money.

Meanwhile, federal intelligence agencies were under orders from Congress to hire more analysts. That meant state and local agencies had to compete for smart counterterrorism thinkers. And federal training for local analysts wasn’t an early priority.

Though fusion centers receive money from the federal government, they are operated independently. Counterterrorism money started flowing to states in 2003. But it wasn’t until late 2007 that the Bush administration told states how to run the centers.

State officials soon realized there simply wasn’t that much local terrorism-related intelligence. Terrorist attacks didn’t happen often, but police faced drugs, guns and violent crime every day. Normal criminal information started moving through fusion centers.

Under federal law, that was fine. When lawmakers enacted recommendations of the 9/11 Commission in 2007, they allowed fusion centers to study "criminal or terrorist activity." The law was co-sponsored by Sens. Susan Collins and Joe Lieberman, the driving forces behind the creation of Homeland Security.

Five years later, Senate investigators found, terrorism is often a secondary focus.

"Many fusion centers lacked either the capability or stated objective of contributing meaningfully to the federal counterterrorism mission," the Senate report said. "Many centers didn’t consider counterterrorism an explicit part of their mission, and federal officials said some were simply not concerned with doing counterterrorism work."

When Janet Napolitano became Homeland Security secretary in 2009, the former Arizona governor embraced the idea that fusion centers should look beyond terrorism. Testifying before Congress that year, she distinguished fusion centers from the FBI-led Joint Terrorism Task Forces that are the leading investigative and analytical arms of the domestic counterterrorism effort.

"A JTTF is really focused on terrorism and terrorism-related investigations," she said. "Fusion centers are almost everything else."

Congress, including the committee that authored the report, supports that notion. And though the report recommends the Senate reconsider the amount of money it spends on fusion centers, that seems unlikely.

"Congress and two administrations have urged DHS to continue or even expand its support of fusion centers, without providing sufficient oversight to ensure the intelligence from fusion centers is commensurate with the level of federal investment," the report said.

And following the release of the report, Homeland Security officials indicated their continued strong support for the program

PROF. DR. KEREM DOKSAT : ÇOCUK PORNOSU


Son günlerde çocuk pornosuna yönelik ilginin arttığına dâir haberler medyada geniş şekilde yer almakta. Haberlere göre, bu siteleri ziyaret eden, bunları arşivleyip ve dağıttıkları için yakalanıp gözaltına alınan kişilerin sayısı artış göstermekte. 15 Aralık 2006 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Şükran Pakkan’ın haberi şu şekilde: “Türkiye, hızla yaygınlaşan internetle birlikte, sanal ortamda çocuk pornosu tehlikesiyle de tanıştı. Ardı ardına yapılan operasyonlar çocuk pornosundaki artışı ortaya koyarken, emniyet birimlerinin verdiği bilgilere göre, Türkiye’de son bir yıl içinde 50 ayrı ilde çocuk pornosuna ilişkin operasyon yapıldı. Yüzlerce kişi takibe alınırken, operasyon sayısı bir yılda 2.5 katı arttı.

Türkiye’de çocuk pornosundaki asıl tablo, emniyetin bilişim suçları merkezleri kurmasıyla ortaya çıktı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgilere göre, 2004′te 6 ülkeyle yapılan işbirliği sonucunda 11 ilde operasyon yapıldı. Yakalananlar tutuksuz yargılandı. Geçen yıl, 12 ülkeyle yapılan ortak çalışmalar sonucunda, 20 ilde operasyon yapıldı. Bir kişi tutuklandı.

Bu yıl ise 20 ülkeyle yapılan işbirliği sonucunda 6 kişi tutuklandı. TCK’nın 226. maddesinin çocuk pornosunu izlemeyi de suç hâline getirmesinin ardından, hakkında kovuşturma yapılanların sayısı hızla yükseldi. Yasaya göre, çocuk pornosu izleyenin yanı sıra, kopyalayan ve başkasına gönderen de 10 yıla kadar hapis istemiyle yargılanabiliyor.”

Bu eğilimin arkasında yatan nedenler nelerdir, bu kişiler pedofilik midir?

Pedofili, günümüz psikiyatri sınıflandırma sistemlerinde “parafililer” yâni “cinsel sapkınlıklar” ana kategorisi altında ele alınır. Parafililer çok çeşitlidir. Parafili (paraphilia) sapkın sevgi veya normâl dışı bir nesneye karşı duyulan aşk ve cinsel yönelim anlamına gelir. Yâni bu cinsel sapmaya sâhip olanlarda cinsel davranışın niteliği veya nesnesi değişiklik gösterir. Bâzı parafililer boşanma davası için diğer eş tarafından anlatılınca (kadın ayakkabılarından heyecan duyan ve bu sebeple binlerce çift kadın ayakkabısı bulunduran bir koca) veya hırsızlık sebebiyle yakalanınca (çaldığı kadın iç çamaşırlarından heyecan duyan ve komşusunun külotunu asılı olduğu ipten çalarken yakalanan bir adam) ilk defa ortaya çıkar; bu iki vak’a parafililerden biri olan fetişizmin tipik örnekleridir.

Ürofili (idrar içmekten hoşlanma), korpofili (büyük ABGest yemekten hoşlanma), nekrofili (ölülerle seks yapmaktan hoşlanma) gibi acayip ve tiksindirici parafililer genellikle şizofreni veya ağır kişilik bozukluğu olan kişilerde görülür. Gerofili (yaşlılardan hoşlanma) de benzer bir durumdur…Belki de en çok rastlanan parafili türü olan pedofilide çocuklara karşı tekrarlayıcı cinsel dürtü hissetme ve tahrik edici fanteziler ortaya çıkar. Bâzen de fücurla (incest: yakın akrabalar arası cinsel ilişki) iç içedir. Sırayla en çok rastlananlar arasında baba kız, baba oğul, anne oğul, nâdiren de anne kız pedofilik fücur vak’alarına rastlanmaktadır.

Günümüz Amerikan Psikiyatrisi teşhis kriterlerine göre pedofilinin târifi: En az 6 ay süre ile bulûğ (13 yaş) öncesi çocuklara karşı cinsel dürtüler, uyarılma fantezileri veya eylemler ile belirlidir. Kişi, bu cinsel dürtülerine göre davranır veya bu nedenle belirgin sıkıntı duyar. Sosyal ve meslekî uyumu bozulur. Hasta en az 16 yaşındadır ve çocuktan en az 5 yaş büyüktür. Bu tanımlama çocuklara sâdece davranışsal olarak arada bir sarkıntılık yapıp, eşlik eden cinsel dürtü ve uyarılma fantezisi târif etmeyen ve bu sebeple de meslekî ve sosyal uyumunda bozulma görülmeyen kişilerin pedofili teşhisi almalarını dışlamaktadır. Söz konusu olan tanı kriterleri bu gruptaki kişileri teşhis hâricinde bıraktığı için bâzı otoriteler tarafından eleştirilmektedir. Bu yönden, sâdece “çocuklara sarkıntılık etme davranışı” ayrıca ele alınmaktadır. Söz konusu olan saldırganlık davranışlarının erkeklerde kadınlara göre daha fazla görüldüğü bilinmektedir (1). Birkaç sarkıntılık girişiminden sonra kişide cinsel dürtü ve uyarılma fantezilerinin ortaya çıkması durumunda, başka çocuklara karşı da bu yönde eyleme geçme davranışının görülebileceği ihtimâli akla getirilmelidir.

Ayrıca, ABG için geçerli kabûl edilen bu kriterlerin her kültür için geçerli olmadığı da bir vâkıadır. Meselâ Ortadoğu kültürlerinde sık rastlanan beşik kertmesi âdetinde 12 yaşında bir kızla 16 yaşında bir erkek çocuğun evlendirilmesi veya 70 küsur yaşındaki bir adamın başlık parasını verdikten sonra 13 yaşında kızla “imam nikâhıyla” evlenmesi hiç de ender rastlanan şeyler değildir. Özellikle bu sonuncu örneğin benzerlerine memleketimizde de çok rastlandığından, bu kişilerin genellikle de çok eşli (poligam) oldukları ve diğer karılarının değişik yaşlardan olduğu dikkate alınacak olursa, gerçekten pedofil sayılamayacakları rahatça iddia edilebilir.

Pedofiliklerin cinsel tercihlerinde çocuklara yönelmelerinin sebebi nedir?

Bu konuda izah en fazla yaş farkı gözetmemelerine veya daha çok çocuklara karşı cinsel uyarılma yaşamalarına atfedilmiştir. Bu kişilerin çocukların davranışlarını hatalı bir bilişsel çerçeve içinde değerlendirdikleri, onların bâzı davranışlarını seksüel açıdan dâvetmiş gibi yorumlayabildikleri bilinmektedir. Ayrıca, çalışmalara göre çocuklara sarkıntılık eden çoğu kişi çocukluklarında kendilerinin de bu konuda kurban olduklarını iddia etmişlerdir. Yine çalışmalar, bu kişilerin çocukluklarında kalitesiz nesne bağlılıkları (attachment) yaşadıkları ve genellikle yalnız kişiler olduklarını, genel olarak eşduyum (empati) sorunu yaşadıklarını göstermiştir.

Âilelerinde genellikle dengesiz iletişim, ihmâl, fiziksel tâciz ve şiddet gördükleri tesbit edilmiştir (1,3).Günümüzde ise bir kişiyle erotik bir münasebet sonucunda cinsel uyarılma yaşamaktan ziyâde, cinsel arzunun porno film seyrederek ortaya çıkartılması, uyarılma için daha çok bu yolun tercih edilmesi ve bu uğurda çok fazla zaman geçirmek şeklinde âdeta bir “pornofili” yaşanmaktadır. Pornografi, cinsel saldırıya yönelik duyguları tetikleyebilme potansiyeline sâhiptir. Bilimsel çalışmalar sarkıntılık eden kişilerin genel olarak ve eylemden önce mütecavizlere kıyasla daha sık olarak pornografi seyrettiğini ve bu kişilerin cinsel sarkıntılık öncesinde pornografiyi mastürbasyon fantezileri için kullandıklarını göstermiştir (1).

Tabiîdir ki, bu şekilde porno film seyreden herkes “pedofilik” veya “cinsel yolla sarkıntılık eden” kişiler değildir. Bu işi sâdece ticarî hedef güderek yapanların sayısı da giderek artmaktadır. Zira bu kişiler bu tip filmlerin pazarlanmasından, bunlara yönelik internet siteleri kurulmasından büyük paralar kazanılmaktadır. Bu sitelere birçok insan sâdece merak ettiği için veya vakit geçirmek amacıyla girebilmektedir. Talep arttıkça bu konudaki arz da doğal olarak artmaktadır.

Pedofilik olmayıp sâdece merak amacıyla bu sitelere giren insanları buna iten sebepler ne olabilir?

—Hızla küreselleşen (globalization), hâttâ küreyelleşen (glocalisation) dünyâmızda internet kullanımı sınırsızca genişlemektedir. İnsanlar interneti araştırma amacı olarak kullanmanın yanı sıra, zaman geçirmek, “sörf yapmak” amacıyla da kullanmaktadır. Birçok siteye ulaşabilmek hiç de zor değildir. İş hayatında, özel hayatında çok sıkılmış veya yorulmuş olan çoğu insan sâdece merak amacıyla sırf vakit geçirmek için çocuk pornosu sitelerine girebilmektedir. Hâttâ bu konudaki haberlerin gündeme gelmesi dahi bu “ziyaretleri” patlatmaktadır.

—Medyada çıkan internet ve çocuk pornosu konularındaki çeşitli haberler sayesinde, insanlarda bu konuya yönelik merak kaçınılmaz olarak artmaktadır. Zilbergeld’in araştırmasına göre cinsel öğrenmenin çoğunluğunun, medyadaki özellikle erotik sanat dalındaki cinsel tasvirlerden, pornografiden, popüler edebiyat, film ve televizyondan köken aldığı saptanmıştır (2).

—Karşı cins ilişkilerinde sorun yaşayan, bu konuda tükenmişlik duygusu içinde olan bâzı kişiler, duygusal tatminsizliklerinden geçici bir süre uzaklaşmak için bu tip sitelere girebilmektedir.

—Günümüz insanı modern teknoloji sâyesinde arzu ettiği pek çok şeye kolaylıkla erişebilmektedir. Hızla tüketilen değerlerin mevcudiyeti insanları ağır bir yalnızlık duygusuna ve tatminsizliğe itebilmektedir. Bu durumdaki insanlar bu tatminsizlik duygusu içindeyken bu tip fantezilere ve arayışlara başvurabilirler.

Hiç unutulmamalıdır ki bir sahada arz varsa talep de kaçınılmaz olarak gelir. Bu durumu ise bir dâire-i fâside (kısır döngü) izler. Çocuk hakları açısından değerlendirecek olursak, bu tip filmler ve görüntüler çocuk haklarına kesinlikle aykırı olup, çocuğun cinsel istismarı söz konusudur. Şu anda Türk Ceza Kanunu’na göre ülkemizde çocuk pornosunu seyretmek, kopyalamak, arşivlemek ve başkasına göndermek suçtur. TCK’na göre müstehcen görüntü, yazı veya sözleri içeren mamûllerin imâlinde çocukları kullanan kişi 5 ilâ 10 yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adlî para cezasıyla cezalandırılır. Bu ürünleri ülkeye sokan, çoğaltan, satışa arz eden, satan, nakleden, depolayan, ihraç eden, bulunduran veya başkalarının kullanımına sunan kişi 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 5 bin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Yetişkin pornografisinin, kişinin cinsel hayatında kullandığı tek fantezi ve doyum kaynağı olmamak kaydıyla, bir noktaya kadar cinsel fantezilerin yerleşmesine ve cinsel bilginin öğrenilmesine katkısı olabilir.

Ancak, çocukların bu tip filmlerde kullanılması, bunların seyredilmesi ve çoğaltılması çocuk hakları açısından son derece ağır bir istismar şekli olup bu tip filmlerin seyrettirilmesini azmettirmek toplum rûh sağlığımız açısından son derece sakıncalı bir durum ve suçtur. Çocukluk çağında cinsel istismara, tâcize veya tecavüze uğramış bireylerin hayat boyu süren ilişki, kişilik ve akıl sağlığı sorunları yaşadıkları da ispatlanmıştır. Mes’elenin bu yönü de dikkate alındığında, pedofiliyi kışkırtacak her şey de suçtur.

Mehmet Kerem Doksat & Neslim G. Doksat – İstanbul – 27.12.2006

Kaynaklar

1. Sexual Deviance: Theory Assessment and Treatment. D. Richard Laws, William O’donohue, 1997. The Guilford Press. New York, p.335-336, 152-161.

2. Sex Roles and Psychopathology; Cathy Spatz Widow, 1984. Plenum Pres, New York, p. 258.

3. Psychosexual Medicine – an Introduction. Ruth Skrine, Heather Montford, 2001. Arnold, p. 171-173.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: