Günlük arşivler: Ekim 7, 2012

‘BAŞBAKAN BALYOZ CD’LERİNİ İZLEYİP ŞOK OLUYORMUŞ’


‘Yerken kıtır kıtır, bekçi gelince mee"

(SÖZDE) Balyoz davasında tutuklu yargılanan Deniz Kurmay Albay Ali Türkşen‘den mektup var. Kendine has iğneleyici üslubu ile dikkat çeken Türkşen, aynı davada yargılanan ve 16 yıl hapis cezası alan Deniz Kurmay Albay Ayhan Gedik‘in ASKERHABER’E GÖNDERDİĞİ MEKTUPTA vurguladığı imzasız Oslo anlaşmasına dikkat çekmiş.

Yerken kıtır kıtır, bekçi gelince mee…

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın televizyon ekranında görünmesiyle, kanalı değiştirmek arasında geçen, insanlık için küçük, benim içinse çok büyük zaman diliminde şu birkaç cümleyi işitmek zorunda kaldım birkaç gece önce Hasdal’da: ‘’Oslo’yla ilgili yalan ve yanlış haberler terör örgütü kaynaklı. O aslında bir belge değil. Onların hazırlamış olduğu, kendilerine göre bir uydurma kaleme aldıkları 9–10 maddelik bir yazı. Ama bunu belge olarak sundular. Bu oradaki görüşmelerden de onun içinde yok mudur, vardır tabii. Ama bir evrakın belge olabilmesi için tarafların onun altında imzalarının olması lazım. Böyle bir imza var mı? Yok’’

"Sağır olaydım da duymayaydım, kör olaydım da görmeyeydim" dedim kendi kendime ama ne çare. Kulaklarıma inanamadığım aynı kelimeleri ertesi gün gazetelerde de okuyunca, anladım ki duyduklarım gerçekmiş. Yaşlı kulaklarım bana ihanet etmemiş yani.

Daha birkaç gün önce Silivri’nin, mahkeme adı altında görülen iftira davası nedeniyle 16 yıl hapse mahkûm olmadım mı ben? Hem o davada savcılar, bırakın imzalı-imzasız bir belgeyi, sorularını çıktısı bile olmayan dijital yalanlar üzerinden, bilgisayar ekranından sormamışlar mıydı bize? Bir bahriye subayı olarak, adını bile yıllar sonra öğrendiğim bir plan seminerinin uydurma dijital verileri yüzünden almadım mı ben 16 yıl cezayı?

İnsan haliyle sormadan edemiyor tabii. Sizin hükümetiniz yönetiminde neyin belge olduğunu nasıl bileceğiz biz Başbakan Erdoğan? Partinizin halen görevde olan Kayseri Belediye Başkanının el yazısı notlarını da belge saymamıştınız siz. E o zaman bu sahte dijital veriler yüzünden, biz bu cezayı niye aldık? Size olunca olmuyor da bize gelince mi belge olası tutuveriyor bu dijital verilerin, yoksa bir başka deyişle, Siz "Yerken kıtır kıtır, bekçi gelince mee" mi diyorsunuz Başbakan Erdoğan?

Aslında kabahat bende. Sanki belge tanımlaması üzerine ikiyüzlü sözleriniz yetmemiş gibi, dayanamadım, iki gün sonra Balyoz Davası hakkındaki beyanlarınızı da okudum gazetelerden. Duydum ki Balyoz CD’lerini dinleyip dinleyip şok oluyormuşsunuz. Duyan da sanır ki Balyoz Davasında suçun konusu plan seminerindeki konuşmalardı. Siz böyle hayretten ağzınız açık, şoka girerek konuştukça, milletin binlerce hatayı, sahte dijital verileri, sanıkların yapmadıkları bir suçu yapmadıklarını döndüre döndüre kaç kere ispatladıklarını unutuverecek sanıyorsunuz.

(İLGİLİ HABER) DENİZLER ALTINDA 20 BİN DARBE

Balyoz CD’lerini dinledikçe bir yandan şok oluyor, öte yandan şöyle diyormuşsunuz Başbakan Erdoğan:

"CD’leri dinliyorum şok oluyorum. YAŞ toplantılarında beraber olduğumuz arkadaş. Yolculuklarımızın olduğu arkadaş. İnanın dinlemesem inanmayacağım. Nasıl olur böyle bir şey diyorum.

Ama tüm bu senaryo, siz eski mesai arkadaşlarınızdan, sizi ayakta karşılamayan, hak ettiğinizi düşündüğünüz hürmeti göstermeyenlerden intikamınızı alasınız, kininizin takipçisi olasınız diye kurgulanmadı mı Başbakan Erdoğan? Siz bir yandan eski mesai arkadaşlarınızdan intikamınızı alırken, ABD de kendine köstek olan Türk Subaylarını cezalandırsın, bizden boşalan yerlere de Fethullah’ın yıllardır kabuklarını kırmak için sabırla bekleyen bebeleri yerleşsin diye kurulmadı mı bu düzen, neden bu kadar şoka girdiniz vallahi ben anlayamadım Başbakan Erdoğan!

Başbakan Erdoğan, sakın şoka gireyim demeyin. Sizin tombul yanaklı, genizden konuşmalı yardımcınız Hüseyin Çelik, AKP’nin son kongresine alınmayan gazete ve televizyonlar için, ‘’Sıkılmış yumrukla el sıkılmaz. Bakın Hazreti İsa’nın öğretisinde, suratına tokat vuruluyorsa, diğer tarafı göstereceksin. Bizde öyle değil. Yani suratımıza tokat vurana diğer tarafımızı göstermeyiz. Kısasa kısas vardır’’ demedi mi?

Daha alamadınız mı intikamınızı Türk medyasından, subayından ve daha kim varsa sırada onlardan, bu hayret, şoka girmeler niye, sizden habersiz kuş mu uçuyor memlekette Başbakan Erdoğan?

Çilem bitecek gibi değil. Tam sizin belge konulu açıklamalarınız ve Balyoz şokunuzun üzerimde yarattığı şoku üzerimden atmaya çalışırken bir de mahkûmlara vermeyi planladığınız 24 saat ailelerle görüşme izni düştü gündeme. Allah razı olsun, tuttuğunuz altın olsun mu diyeyim bilemedim, özgürlüğümüzün elimizden alındığı yetmedi de şimdi sıra o işe mi geldi Başbakan Erdoğan? Bütün kuşları yakaladık da bir leylek mi kaldı tutamadığımız? Hadi sizin sevdiğiniz deyimle tekrar ifade edelim: Bütün boyalara boyandık da bir fıstık yeşili mi kaldı boyanmadığımız Başbakan Erdoğan?

Türkiye’de adil yargılama sorunu bitmiş, Balyoz iftirası kapsamında mahkeme bilirkişi raporlarını kabul etmiş, şahitleri dinlemiş, avukatlarımızla birlikte savunmalarımızı almış, delil değerlendirme safhasını da hiç ihmal etmemiş gibi, her şeyimiz tamam da bir o iş mi kaldı halledemediğimiz Başbakan Erdoğan? Sahi daha dün çıkan kararla babalıktan ve kocalıktan men edilmedik mi biz, şimdi fikrinizi değiştirdiniz de, Ne yapın edin üç çocuğu hapiste de olsa tamamlayın mı diyorsunuz Başbakan Erdoğan?

Önce neyin delil neyin delil olmadığına bir karar verirseniz, Türkiye’de gerçek deliller üzerinden adil yargılamayı sağlayabilirseniz, neden Balyoz Davasında hüküm giyen 325 masumun neredeyse yarısının (152), sizi şoka sokan CD’lerin kaydedildiği seminere katılmayan ve tamamı dijital sahtekârlıklar üzerinden cezalandırılan Türk Deniz Kuvvetleri personeli olduğunu öğrenirseniz hem şoka girmekten hem de milletin özel hayatıyla uğraşmaktan kurtulursunuz. Sahi hiç mi merak etmiyorsunuz, bu kadar denizciyle balıklara mı darbe yapılacaktı Başbakan Erdoğan?

Başbakan Erdoğan. Hasdal, yiğit, mert, yalansız, bir suçu varsa da bunu reddetmeyecek Türk subaylarıyla dolu. Politikacı değiliz ki biz, ne dediğimizi reddedelim ne de yaptığımızı. Altında imzamız olmasa dahi söylediğimizi ve yaptığımızı inkâr etmeyecek şekilde yetiştirildik biz. Yüreğiniz yetecekse eğer, Hasdal insanı şoktan şoka sokacak onlarca hikâyeyle dolu. Buyurun gelin. Sizin döneminizde Türkiye’de girilmedik kurum mu kaldı ki, Hasdal size ırak olsun Başbakan Erdoğan.

Gelirken yanınızda Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu Başkanı Nimet Baş’ı da getirin de ona da iki çift laf etmek kısmet olsun. Asılsız dijital verilerle yıllarca hüküm yediğimiz yetmemiş olacak ki, ‘’Darbeciler, darbe yaptıklarını asla kabul etmiyor. En büyük problem bu. Oysa biz meselelerle yüzleşirken her şeyden önce bir pişmanlık duygusunu, bir nedameti de algılamak istiyoruz,’’ buyurmuş. Hoş, biz başvurduğumuz halde başında olduğu komisyon sözde Balyoz Darbe Planını araştırmayı reddetti ama belki bizi dinlerse neyin darbe olduğunu neyin de darbe olmadığını anlatmak kısmet olur kendisine.

Demem o ki Başbakan Erdoğan, şoka girecek bir şey yok ortada. Aslında siz de biliyorsunuz bunu ya, belki de böyle söylemek daha işinize geliyordur. Son söz olarak, Türkiye’nin bağımsız yargıçları her ne sebeple Balyoz Davasında bu kadar haksız yargılamayı yaptı ve bu kadar ağır cezayı verdiyse, umarım hiçbiri yarın öbür gün büyük bir takasın karşılığı olmak için değildir Başbakan Erdoğan. Eğer öyleyse haberiniz olsun, bu millet sizi % 50 oyla iktidara taşıdığı gibi unutulmaya mahkûm etmeyi de bilir Başbakan Erdoğan.

Ali Türkşen
Deniz Kurmay Albay
Sualtında dijital veri oluşturmakta(!) mahir eski bir SAT Komandosu

EMNİYET MÜDÜRÜ: ‘TERÖRİSTE AĞLAMAYAN İNSAN DEĞİLDİR’


Diyarbakır’ın yeni Emniyet Müdürü’nden bölünme çabasına destek açıklamalar

1991 ile 1996 yılları arasında görev yaptığı Diyarbakır’a Emniyet Müdürü olarak atanan Recep Güven, “Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz demiştim. Ama eline silah alıp çoluk çocuk demeden insan katleden canavarlaşmış bir teröristi de enterne edemiyorsanız devlet değilsiniz. Ben bu iki cümle arasında gidip geliyorum” dedi.

Son kararname ile Siirt’ten Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne atanan Recep Güven, bugün gazetecilerle kahvaltıda bir araya gelerek tanıştı. Diyarbakır Polisevi’ndeki toplantıya yardımcılarıyla birlikte katılan Güven, 1991-96 yılları arasında Diyarbakır’da görev yaparken can güvenliği sorunu nedeniyle saat 16.00’dan sonra sokakların boşaldığını hatırlatarak şöyle dedi:

"Kimimiz susarak, kimimiz uygulayarak, kimimiz kaçarak, kimimiz vurarak bu sorunu karşılıklı büyüttük elbirliğiyle. Kendi insanımızla aramızda kocaman sorunlar çıkardık. Şimdi toparlanma ve normalleşmeye çalışıyoruz. Yükümüzün çok büyük olduğunu, sadece polisle çözülmeyecek bir sorun olduğunu da biliyorum. Güvenlikçi yaklaşımlarla bu işin çözülmeyeceğini en iyi bilenlerden biriyim. 20 yıl istihbaratta görev yaptım. Hasan Cemal’in ’Barışa emanet olun’ kitabını okuduktan sonra arkasında fotoğraflar bölümüne şerh düşmüştüm. ’Haklısın, ama biz çok küçüktük. Biz o zamanki sistemin hem mağduru, hem mahkumu, hem mecburu olmuştuk. İnşallah bundan sonrası elbirliğiyle bu hale getirdiğimiz sıkıntılardan, el birliğiyle çıkmaya çalışırız."

Emniyet Müdürü Recep Güven, Bahçeşehir Üniversitesi’nde 2005 yılında katıldığı bir konferansta, "Dağda ölen teröriste ağlayamıyorsanız insan değilsiniz" dediğini, eline silah alan, çoluk- çocuk demeden insan katleden canavarlaşmış bir teröristi de etkisiz hale getirilmesi gerektiğini, aksi halde yönetime devlet denilemeyeceğini kaydederek, şöyle devam etti:

"Ben bu iki duygu arasında gidip geliyorum. Benim yitik evladım dağa çıkmış. Keşke ulaşabilseydim, ona normal bir hayat sunabilseydim, onun terörize olmasına mani olabilseydim diye ağlarım. Ağlarım yani. Her teröriste de içim ezilir. Diyarbakır’ın kaderi gözyaşı ve kan olmamalıydı. Bu coğrafya, o kadar güzel insan yetiştirmiş. Fakat şimdi canavarlar üretiyoruz. Denetimsizlik, kontrolsüzlük, insana ulaşamadığımızdan, insan odaklı hizmet veremediğimizden. Başka birşey değil. Bunda hepimizin payı var"

Emniyet Müdürü Recep Güven, devletin hizmet için var olduğunu belirterek şöyle konuştu: "Önce vatan değil, önce insan. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın"

Emniyet Müdür Güven, örnek olması için Kürtçe kurslarına gidip, Kürtçe’yi de öğrenceğini ekledi.

KAYNAK: DHA

RİFAT SERDAROĞLU : BİJİ ERDOĞAN /// CC : @rifatserdaroglu


*Dünyadaki demokratik ülkelerin hiçbiri, elindeki silahları bırakmayan, can almayı durdurmayan terör örgütü ile “MÜZAKERE” yapmaz.

Yaparsa “Devlet” olma vasfını kaybedeceğini çok iyi bilir…

*Binlerce yıllık Türk Tarihini inceleyin. İster savaş yoluyla, ister yaptığı antlaşmalar yoluyla vatan topraklarından bir parça olsun kaybeden Sadrazam’ın kellesi alınmıştır, ama o gün, ama daha sonra. Bunun bir tek istisnası yoktur.

Bu iki konu tarihi gerçeklerdir…

AKP ve Erdoğan, 300 yıldan fazla bir zamandır başımızın belası olan dış destekli Kürtçülük-Bölücülük olayına 2002 yılından itibaren “Şaşı” bir bakış açısı getirmiş, sonucu Türkiye’nin değil, Amerika ve İsrail’in lehine olacak politikaları uygulamaya koymuştur.

10 yıl boyunca Eşbaşkan Erdoğan’a Türkiye’yi bölünmeye götürecek politikalar, adım-adım, dilim-dilim uygulattırılmış, sonunda Erdoğan “istemeden de olsa” bu yanlışlara sahip çıkar hale gelmiştir.Bundan böyle Erdoğan’ın yanlıştan dönme, Milli politikalar uygulama imkanı kalmamıştır.

Artık Erdoğan’ın Avrupa Birliğini, kendisini ve partisini Türkiye’de ve dünyada legalize edebilmek için kullandığını tüm Avrupa biliyor.

Hele kongrede Erdoğan’ın, sağında Barzani, solunda Hamas Lideri Halid Meşal, arkasında Müslüman Kardeşler örgütünün eski Lideri Nursi olduğu halde verdiği fotoğraf, kafalardaki “Çağdaş Türkiye” imajına büyük darbe vurmuştur.

Bu dörtlünün yanına bir de El-Kaide ikinci adamı(Erdoğan’ın dizinin dibinde oturduğu kişi) Gülbettin Hikmetyar’ın resmini koyarsanız, ne demek istediğim net olarak anlaşılır.

Erdoğan, Salı günkü grup konuşmasında muhalefet partilerine çağrıda bulunarak, onları da “Kürtçülük-Bölücülük” kuyusuna çekmek istemektedir.

Bu güne kadar her sıkıştığında AKP’ye “Baston” olmuş CHP ve MHP liderlerinin bu “zehirli şerbeti” içip içmeyeceklerini beraberce göreceğiz…

CHP ve MHP Genel Başkanlarına, Ziya Paşa’nın “Endülüs Tarihi” adlı eserini okumalarını öneririm;

Gemileri yakarak ardına bakmayan yiğitlerin kurduğu bir devlet, gözleri yaşlarla dolu olarak terk ettiği Gırnata’ya(Granada) bakarken annesinden;

Erkekler gibi savaşmadın, şimdi sana kadınlar gibi ağlamak yakışır” sözlerini işiten yöneticilerin elinde yok olmuştur.

Bu iki Genel Başkan Türk Tarihini iyi inceleyip, kararlarını vermelidirler…

Ya Türk Milletinin yanında olacaklardır, ya da Amerika-İsrail’in kurguladığı “Kürtçülük-Bölücülük” kuyusunda bulunan Erdoğan-Barzani Meşal-Nursi-Hikmetyar’ın yanlarına gideceklerdir.

Son olarak kendilerine şunu söylemek isterim;

Türk Milleti yavaş-yavaş gerçekleri görmeye başlamıştır. Yandaş- Damat-Cemaat-Kürtçü medyanın yaptıkları “karartma-saptırma” yırtılmaya başlamıştır.

Eğer, bu günkü gibi Milli olmayan-silik-kişiliksiz- politikalarına devam ederlerse, Türk Milletinin sesi olacak bir parti kurulur ve bu iki kişi koltukları ile baş başa kalırlar…

Ya “Ne Mutlu Türküm Diyene” diyecekler, ya “Biji Erdoğan” , tercih onların…

Sağlık ve başarı dileklerimle 03 Ekim 2012

RİFAT SERDAROĞLU
rifatserdaroglu
twitter.com/rifatserdaroglu
0 532 211 00 11

Her Türk’ü bekleyen tehlike! /// CC : @RuhatMengi @RuhatMengiVatan @ruhat_mengi_


Ülkemiz savaşın eşiğindeyken ordusunun en deneyimli askerlerinin çoğu cezaevinde..

Son günlerde kısa aralıklarla tutuklu iki “tümamiral”den mektup aldım. Her ikisinde de ağır hapis cezalarına çarptırılmalarına neden olan “Balyoz davasına ait iddianamelerle (ve hatalarla) ilgili” önemli uyarı ve bilgiler var.. Şimdi de savaş ihtimali nedeniyle “cezaevlerindeki siyasi tutuklular” unutulacaktır ama aslına bakarsanız unutulmaması ve “tüm diğer vatandaşlar” açısından da irdelenmesi gereken bir konu bu.

BİRAZCIK HUKUK!

Ayrıca verilen çok ağır cezalardan sonra bile konuyu baştan dikkatle izlemediği halde “ne yapalım canım, herhalde yargı da emin olmadan karar vermez” diyerek olmayacak hukuki hataları görmeyenler açısından da önemli, bugün diğerlerine olan yarın kendilerinin başına da gelebilir. Hukuk herkese lazımdır, her vatandaşın güvencesidir. Ve ya “var”dır, veya “yok”tur, arası da yoktur, “birazcık hamile” denemeyeceği gibi “birazcık hukuk” da olamaz.

Tümamiral Soner Polat’ın “Bu davada yargılandım ve 18 yıl hüküm giydim. Vatan sağ olsun. Rütbemin ere düşürüleceğini gazeteler büyük bir keyifle yazıyorlar. Bu sonuçtan, yani ‘Mehmetçik’le aynı statüye gelmekten büyük bir onur duyarım. Bana göre Türk tarihindeki en yüksek rütbe Mehmetçik’tir” diyerek başladığı mektubu (sadece isimleri çıkararak) sizinle paylaşacağım. Boltlamalar ve ara başlıklar bana aittir..

BİR CD’YE BAKIYOR

“Halihazırda ülkemizdeki hiçbir vatandaşımız güvence altında değildir. Balyoz davası sonucunda, sahte dijital verilere dayanarak verilen ağır mahkumiyet kararları ile Türk yurttaşlarının hukuki güvenceleri fiilen ortadan kaldırılmıştır. Tehlikeyi şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım. Farazi olarak X adlı hayali bir şahıs, bilgisayarının başına geçerek canının istediği bazı kişiler için şöyle bir yazı yazmış olsun; ‘İstanbul’da 2003-2005 yılları arasında maddi çıkar karşılığında bir uyuşturucu çetesine kurye hizmeti verdiler.’ Bu bilgi bir CD’ye kaydedilsin ve bir yere saklansın. Daha sonra yurtsever! Bir yurttaşımız CD’nin yerini de bildirerek bunu polise ihbar etsin. İsmi geçenlerden herhangi biri hedefte ise yandı!

Savcı tutuklamak üzere nöbetçi mahkemeye sevk eder. O kişi “Olur mu hiç böyle saçma sapan şey, mahkeme beni salıverir” diye düşünür. Aman Allahım bir de ne görsün, tutuklanmıştır. Kendi kendine sorar; ‘Ben tutuklandım ama diğer üç kişinin de ismi geçiyordu, onlar hakkında neden bir işlem yapılmıyor?” O zaman da karşısına ‘İSE DE’ çıkar. Her ne kadar diğer üç kişinin isimleri de geçmekte İSE DE, onlar hakkında ‘maddi bir delil bulunamadığından..’ der. Tutuklanan haykırır: ‘Peki benim için maddi delil nedir? Haberim olmadan ismimi birisi yazmış, bunu destekleyecek ilave bir deliliniz de yok!’ Bu durumda da karşısına ‘İSE DE’ye ilave olarak ‘KÜL OLARAK DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE’ çıkar.

SAKIN UMUTLANMA VE GÜVENME

Savcımız hukuki yetkinliğini zirveye taşır; ‘Sanık her ne kadar kendisinin haberi olmadığını beyan etmekte İSE DE, tüm olgular KÜL OLARAK DEĞERLENDİRİLDİĞİNDE, kurye görevini yaptığı tesbit edilmiştir.’

O hapiste yatarken, davaya bakacak mahkemenin -onu nöbetçi mahkeme tutuklamıştı- böyle temelsiz bir iddiayı ret edeceğini düşünerek umutlu bir bekleyiş içerisine girer. Yanıldı! İddianame jet hızıyla kabul edilir ve ilk duruşma için 4 ay sonraki bir tarih belirlenir. Konforlu hapishanelerimizde iyi istirahatlar!

Yine de şöyle düşünür tutuklanan: ‘Bir karışıklık oldu. Adalet sistemi bunu düzeltecektir. Bütün maddi ve manevi kayıplarıma rağmen, en azından mahkeme sonunda aklanacak ve sevdiklerime kavuşacağım’. Dava sürerken avukatı pasaport kayıtlarını ibraz ederek, onun 2003-2005 yılları arasında NewYork’ta görev yaptığını ve bu süre zarfında Türkiye’ye hiç gelmediğini ispat eder. Tutuklu rahat bir soluk alır, en azından tutukluluk halinin kaldırılacağını umar. Yine yanıldı! Ara karar: ‘Kaçma şüphesi vb gibi klişe nedenlerle tutukluğunun devamına…’

‘DAVA ÇÖKTÜ’

Tutuklandıktan 15 ay sonra yapılan duruşmaya avukatı müthiş bir belge ile gelir. Delil olarak sunulan dijital verinin son kaydedilme tarihi 2005 yılı içersindedir. Fakat yazı 2007 yılında piyasaya sürülen Windows 2007 iletişim programı ile hazırlanmıştır. Yani açık bir sahtekarlık söz konusudur. Mahkeme başkanı ‘peki’ der. Tutuklunun aklından şunlar geçer; ‘Dava çöktü. Mahkeme köşeye sıkıştı, taraflı bile olsa beraat ve tahliyeden başka bir karar veremez.’ Bir kez daha yanıldı! Ara karar: ‘Tutukluluğunun devamına…’

Yavaş yavaş adalet ve hukuk sistemine olan inancını kaybetmeye başlar ama yine de ‘Bu kadar olmaz, beni delil olmadan, hukuka, adalete, vicdana, insanlığa aykırı olarak mahkum edemezler’ diye düşünür. Sonuçta nihai karar verilir: En ağır ceza ile hüküm.

DEĞİŞTİRİLEN VERİLER

Sayın Mengi, bu yazdıklarımda birçok eksik vardır, ama hiçbir abartma yoktur. Bu varsayımsal durum Balyoz mağdurlarının ortak trajedisidir. Karar sonrasında beni ziyarete gelen yakınlarıma ve sevdiklerime şöyle seslendim; ‘Ben 1975 yılında Deniz Harp Okulu’nda etmiş olduğum askerlik yeminiyle kendimi ülkeme ve ulusuma vakfettim. Ne ülkeme ne de ulusuma kırgınım. Beni bırakın. Ancak her ulaşabildiğiniz yurttaşımıza, bizlerin mağduriyetini değil, dijital veriler esas alınarak verilen bu karardan sonra Türk vatandaşlarını nasıl bir tehlikenin beklediğini anlatın…’ Bizim davadaki dijital verilerin hem sahte hem de değiştirilebilir nitelikte olduğu bilimsel olarak ispatlanarak belgelenmiştir, ancak böyle olmasa da salt dijital verilere dayanan her karar, çok büyük bir tehlikedir . (…)

Bunun benimle ne ilgisi var, ben kendi hayatımı yaşıyorum diye sakın düşünmeyin. Diyelim ki bir iş adamı sınız, bir ihaleye girerek çıkar çevrelerinin tekerine çomak soktunuz. Bir de ne göresiniz, bir flash bellek bulunmuş, çocuk pornosu pazarlıyormuşsunuz.”

Benzer örneklerle mesela “bir öğretmen için buzdolabının altında bulunan CD ile fuhuş çetesinin üyesi olma iddiasının çıkabileceği” gibi devam ediyor.. Ve son paragraf şöyle;

“Bu fakir milletin dişinden tırnağından keserek ödediği vergilerle askeri okullarda okudum, yurt içi ve dışında iyi bir eğitim gördüm, kendime göre önemli bir tecrübe kazandım. Koşullar ne olursa olsun ölünceye dek vatanıma ve milletime borçluyum. Ülkemin güzel insanlarını bu konuda uyarmayı tarihi bir sorumluluk olarak alıyorum.”

BİLİRKİŞİ RAPORLARI YOK GİBİ..

Dehşet verici değil mi yaşadıkları? Yoksa artık ben mi bu ülkedeki her şeyi dehşet verici bulmaya başladım?

Bu mektupta anlatılanlar, CD’lerdeki yanlış tarihler, sokak isimlerinin o tarihte söylenen gibi olmaması, o isimlerin yıllar sonra verilmesi benzeri, bir başka ülkede, bir hukuk devletinde “gerçekten dava çökertecek” hatalar bilirkişi raporlarıyla daha önce medyada çok yer aldı. Ama mahkemeler tarafından “en saygın üniversite ve kuruluşlar”ın raporları bile hiç göz önüne alınmadan bu kararlar verildi.

Buradaki “tüm ispatlara rağmen tutukluluğun devamına” kararlarının aynını tutuklu gazetecilerin duruşmalarında (onlara yapılan haksızlıklar da dayanılır gibi değil artık) kendim de hayretle izlediğim için son derece doğru olduğunu, artık her vatandaş için de aynı tehlikenin mevcut olduğunu biliyorum. Bu kararları veren hakimler ve onaylayanlar çıksın ve söylesinler; hukuka da güvenemezseniz neye güvenebilirsiniz ki ? İnanılır gibi değil, insanlık suçudur bu olanlar!

Şişli’de NATO üssü!


ABD İstanbul Başkonsolosluğu 5 ay önce hizmete açılan Trump Towers’ta 20 daire birden satın aldı.

ABD’liler bu lüks dairelere “NATO görevlisi” olarak yerleşti

ABD Konsolosluğu’na yakın
NATO, ABD Başkonsolosluğu aracılığıyla İstanbul’un böğründe üs kurdu! İstinye’deki konsolosluğa da yakın olan Trump Towers’ı seçen ABD’liler, buradan aldıkları 20 süper lüks daireye “NATO görevlisi” sıfatıyla yerleştirildi. 16 Mayıs’ta Başbakan Erdoğan tarafından hizmete açılan Trump Tovers, biri ofis diğeri konut olmak üzere 2 kuleden oluşuyor.

Binanın projesi bile ABD’ye gitti
Trump Towers Yönetim Kurulu Üyesi ve D Yapı Genel Müdürü C. İlder Tokcan, ABD’lilerin niçin bu binayı seçtiklerini şu sözlerle açıkladı: Burayı seçmelerinin nedeni güvenli oluşumuz. Birkaç binaya baktılar, statik projeleri dahi alıp Amerika’ya gönderdiler, güvenlik projelerini incelediler ve bizim binayı uygun buldular. Bu bizim için iyi bir şey çünkü çok seçiciler.

“Batı’nın dramatik sessizliği”
Trump Towers’a yerleşen ABD’liler farklı yorumlara yol açtı. İngiliz gazetesi Guardian, eski CIA ajanı, yeni ABD Ulusal Çıkarlar Konseyi Başdirektörü Philip Giraldi’nin “Türkiye’yi Honduras’a benzeten” bir makalesine dikkat çekti ve “Reagan’ın Kontralara verdiği desteği hatırlayın! Batı’nın sessizliği dramatik” diyerek özel bir CIA operasyonuna işaret etti.

ABD’lilere hizmet verecek kulelerin açılışını Erdoğan yaptı
Trump Towers’ın açılış törenine Başbakan Tayyip Erdoğan eşi Emine Erdoğan’la birlikte katılmıştı. Kurdelayı kulelerin sahibi Aydın Doğan’la (üstte küçük resim) birlikte kesen Erdoğan, “Bu muhteşem mimari eserleri
İstanbul ve dünyamıza kazandıran herkese ülkem ve milletim adına teşekkür ediyorum. 260 bin metrekarelik 39 katlı rezidans kulesi ve 43 bin metrekarelik 37 katlı iş kulesi, İstanbulumuza çok farklı bir görünüm kattı” demişti.

Trump Towers’ta NATO’ya 20 daire
İstanbul’un en görkemli binalarından Trump Towers’ta 20 daireye ABD İstanbul Başkonsolosluğu aracılığı ile NATO görevlileri sıfatı altında Amerikalılar yerleşiyor
İstanbul’da bulunan CIA ajanlarının daha çok üst gelir grubunun ikamet ettiği, İstinye’deki ABD Başkonsolosluğu’na da yakın olan Mecidiyeköy, Etiler, Levent, Ulus ve Maslak gibi lüks semtlerde yüksek güvenlikli recidance denilen konutları tercih ettiği öğrenildi. Amerikalılar en son olarak İstanbul’daki konsoloslukları aracılığıyla Şişli İlçesi Mecidiyeköy’de yapımı tamamlanan Trump Towers’te 20 daire birden satın aldılar. Burada ikamet edecek ABD’liler yavaş yavaş yerleşmelerini tamamlamak üzereler. 16 Mayıs 2012 günü açılışı yapılanTrump Towers, biri ofis diğeri konut olan iki kuleden oluşuyor. ABD’lilerin binaya yerleşeceklerini Trump Towers Yönetim Kurulu Üyesi ve D Yapı Genel Müdürü C. İlder Tokcan VIP etiler Dergisi’nden Sema Mete’ye verdiği röportajda açıkladı.

Bina ABD’de incelendi
Rezidansların ne kadarının dolu olduğunu, “Oturma sayısı 70 daire idi fakat Amerikalı’larla bir anlaşma yaptık. Amerikan Konsolosluğu aracılığıyla NATO üyeleri için 20 daire tutuldu” sözleriyle açıklayan Tokcan, “Neden burayı seçtiler sizce?” şeklindeki soruya da şu cevabı verdi: “Burayı seçmelerinin nedeni güvenli oluşumuz. Birkaç binayı inceleyip, statik projeleri dahi alıp Amerika’ya gönderdiler, güvenlik projelerini incelediler ve burayı seçtiler. Hem yangına karşı korumalı oluşu, hem hizmeti hem güvenliği açısından bizim binayı uygun buldular. Bu bizim için iyi bir şey çünkü bu konuda çok seçiciler.” Tokcan, NATO üyelerinin şu anda Trump Towers’a yerleşmeye başladıklarını söylüyor.

Avrupa’daki ilk proje
Trump Towers Mall, Şişli’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Doğan Holding Onursal Başkanı Aydın Doğan’ın katılımıyla 19 Nisan’da açılmıştı. Burada açıklama yapan Doğan, burannı Trump’ın Avrupa’daki ilk projesi olduğunu belirtmişti. Aydın Doğan şunları söylemişti: “Bu bölgedeki binaların çoğu 60-70’li yıllarda yapılmış. Bu kompleksi düşünürken, rezidans ve ofis kulelerinin işletmesinde Trump’tan lisans aldık. Trump, Avrupa’da lisansı ilk defa bize verdi. Donald Trump, malesef açılışa yetişemedi ve yarın sabah gelecek kulelerin son halini görecek. Bölgede metrobüsler ve otobüsler için park yerleri ve peronlara ihtiyaç var. Biz de toplu taşımacılığa rahatlık sağlıyoruz. Trump Towers içindeki 110 bin metrekare otoparkın 35 bin metrekaresini belediyelerin hizmetine verdik. Kuleleri metroya bağlamak için yeni projeler gündemde. Rezidans kulesinde yaşayanlar geniş bir toplu taşımadan yararlanacak.”

Açılış töreninde kurdelayı Erdoğan kesti
Dünya gayrimenkul devi Donald Trump’ın Avrupa’da gerçekleştirdiği ilk projesi, Trump Towers Alışveriş Merkezi’nin açılış törenine Başbakan Tayyip Erdoğan eşi Emine Erdoğan’la birlikte katıldı. D Yapı’nın sahibi Aydın Doğan ve ailesinin de katıldığı törende kurdela keserek açılışı yapan Başbakan Erdoğan, “Bu muhteşem mimari eserleri İstanbul ve dünyamıza kazandıran herkese ülkem ve milletim adına teşekkür ediyorum. 43 bin metre karelik 37 katlık iş kuleleriyle İstanbul’umuza çok farklı bir görünüm kattı” dedi.

Adnan Oktar Hakkında Suçduyurusu


Adnan Oktar’ın çırağı Ali Emre Bukağılı o küfürleri kimdem öğrendi acaba?

Ali Emre Bukağılı isimli şahıs, 2 yıl önce Mart 2010 tarihinde hakkımda şikayetçi olmuştu. Bu nedenle evim aranmış bilgisayarıma el koyulmuştu.

Baskından bir süre sonra eve gelen mahkeme zarfını açtığımda ilk önce hayretler içinde kalmış, sonra kahkahalarla gülmüştüm.

Çünkü akla hayale gelmeyen küfürler ile karşılaşmıştım!..

Arkadaşın hayal dünyası oldukça geniş ve argo potansiyeli bir hayli fazlaymış. Adnan Hoca tayfasının hem bu kadar sapıkça laflar sıralaması hem de sisteme muhalefet eden biz yazarlara iftira atması hiç şaşırtmadı beni.

Aradan tam 2 koca yıl geçti ve duruşma tarihi tam da 8 Mart 2012 Kadınlar Günü’ne denk geldi. Beyefendi duruşmada yoktu.

İlk önce Ali Emre Bukağılı isimli zat-ı muhteremin komik iftiralarından kısaca söz edeyim…

Sanki benim kalemimden çıkmış ve bloglarımda yazmışım gibi öylesine tiksinti veren küfürler yazmış ki şikâyet dilekçesine, değil buraya yazmak kırk yıllık asker arkadaşımı görsem anlatmaya utanırım.

Ancak bir iki örnek vereyim ki, bu adamın nasıl bir iftiracı olduğunu cümle alem artık anlasın.

Sözüm ona ben; ”Turbanlı kızlar anal seks yapıyor, Müslümanlar aptaldır vs. gibi hakaretler yazmışım bloglarımda.

1.5 sayfalık dilekçesinde küfür dışında neredeyse normal bir kelime yok.

Hani insan sallarda, biraz makul sallar kardeşim dedirten türden…

Nasıl olsa son yıllarda esen; Atatürkçüleri susturma dalgası var ya, arkadaşta bu akımdan medet umuyor. Korkuturum, ürkütürüm zannediyor. Ama o 2 yıl önceki baskından sonra ben yüzlerce yazı yazdım bloglarımda. Yüz binlerce insan okudu yazdıklarımı ve hâlâ okuyor.

Bukağılı tarafından atılan iftira ve küfür boyutunu kısa geçiyorum! Asıl önemli meselelere geliyorum.

Dünkü duruşmada yargıç hanım gerçekten adil ve anlayışlı davrandı…

Trafik sorunundan dolayı 1 saat geç kaldım ve duruşmayı kaçırdım. Gelecek duruşmanın Eylül ayına sarkıtıldığını öğrendikten sonra istekte bulunarak duruşmanın yapılmasını istedim ve öğleden sonra duruşma başladı.

Ancak bir konu var ki, internet ülkemize geleli neredeyse 20 yıl olmasına rağmen hâlâ hukuki boşluklar, bilinmezlikler ortadan kaldırılamamış.

Savcılarımız, yargıçlarımız hatta avukatlar bile bu konuda bazen çelişkide kalabiliyorlar.

Savunmamı, savcılık makamının, şikâyeti titizlikle araştırmadan dikkate alıp dava açması üzerinden başlattım. Çünkü gelen mahkeme pusulasında ‘’delil’’ olarak sadece Bukağılı’nın iftiraları gösterilmişti. Düşünün, bu adamın hayal ürünü iftiraları yüzünden iki yıl önce evim aranmıştı. Yazmadığımız hakaretler yüzünden evlerimiz aranıyor iyi mi!..

Duruşmada özellikle ifade edip; ‘’eğer savcılık makamı delilleri araştırmış olsaydı şimdi bu dava olmazdı…’’ diyerek zabta geçirttim.

Mahkemeden, Google’a yazı yazılarak şikâyete konu olan sitelerim hakkında önbellek yazı dökümünün alınmasını talep ettim.

Fakat Hakim, bazı sitelerin, yazıları savcılığa yollamadığından yakındı. O sitelerin başında Facebook gelmektedir. Çünkü Facebook Türk yargısına kesinlikle kişilerin ip adresini vermez. Ben ısrarla kendi sitelerimin eskiye dönük kayıtlarının talep edilmesini istedim. Çünkü Google bunu yapıyor ve benim bloglarımda zaten Google’a ait blogspotlar.

Yargıç hanım bunu hemen kabul etti ve duruşma 6 ay sonraya Eylül 2012 tarihine bırakıldı.

Bu noktadan sonra savunmamı avukatım Orhan bey üstlenecek.

Zaten Google’dan gelecek olan önbellek yazı çıktıları ile Bukağılı’nın iftiraları yan yana getirilip kıyaslandığında, adalet yerini bulmuş olacak ve biz kendisini dava edeceğiz.

Ama asıl önemlisi; açtığı her davayı kaybettiğini öğrendiğim Ali Emre Bukağılı o küfürleri kimden öğrendi acaba?..

*

İşin özeti şudur; Adnan Hocaya yakınlığıyla bilinen bir zat çıkıyor, önüne gelen muhalif sitelere, kitap yazarlarına iftira atarak mahkemeye veriyor. Savcılık ise sadece bu zatın iftiralarını delil olarak göstererek dava açıyor. Zaten adam neredeyse açtığı tüm davaları kaybetmiş.

Şimdi birazda işin diğer enteresan boyutuna gelelim.

Açıkçası Bukağılı’yı merak ettim ve adını internette arattığımda karşıma son derece ilginç bilgiler geldi.

İnternetteki birçok yoruma bakınca şunu öğrendim; Adnan Hoca isimli dinci, muhalif yazarları mahkeme yoluyla korkutup, sindirmek için Ali’yi taşeron olarak kullanıyormuş. Yani önüne gelen her muhalif kitap yazarını, site yayıncısını mahkemeye verip çoğunu kaybeden kişiymiş meğerse bizim Ali.

Mesela Ekşi Sözlük sitesinde bu adam oldukça popüler durumda.

Hayal dünyası geniş, insanların üzerine iftira atıp dava açarak susturabileceğini sanan muhterem Ali Emre Bukağılı hakkında ilginç tespitler var.

Merak edenler linkleri tıklayabilir.

http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=ali+emre+buka%C4%9F%C4%B1l%C4%B1

************************************************************************************************************************
http://takunyalibidocusu.blogspot.com/2012/06/adnancgma-ack-mektup.html

Adnancığıma açık mektup

Sevgili Adnancığım çorapları kokan Yobaz’ın birisi çıktı; hem sana hem bana saydırıyor!..

Biliyorum şimdi bu yazıyı daha okumadan hiddetlenecek, cıııık cıııık edeceksin!.. Hatta bunun için bir program bile düzenlersin sen.

2007 yılından beri blog yazıyorum, hiçbir yazımda senin adını zikretmediğim halde beni mahkemelere verdirdin. Bunun için Ali Emre Bukağılı’yı görevlendirdin. Halbuki senin ismini değil zikretmek, ima bile etmemiştim. Çünkü yaptıklarının benim için pek değeri yoktu. Yani kusura bakma ama kaale bile alınacak adam değildin benim için.

Dur, hemen kızıp, telefona sarılıp Ali’yi arama. Yazımı bitir önce.

Sanal bir kabadayı çıktı İslam adına kafa kesiyor Twitter’da. Beni öldürecekmiş, mahvedecekmiş!.. Gerçi bu senin için iyi haber sayılır.

Ancak; aynı sanal kabadayı sana da kafayı fena takmış Adnancığım!..

Ben bu konularda avukatım Orhan bey ile ortak bir karar aldım.

Ülkedeki siyasal manzara itibariyle bizim şikâyetlerimiz savcılık tarafından pek umursanmıyor. Biliyorsun ulusalcı olmak bu devirde zor. Bu nedenle şikâyetçi olmayacağız.

Diyorum ki; sen bu konularda antremanlısın. Ali Emre Bukağılı gibi gürbüz bir arkadaş ile kanka vaziyettesin. Şu sanal kabadayıyı bir karakola falan çektirseniz?..

Hani belki adam olur kerata…

Şimdi diyeceksin ki; bu sanal kerata ne yaptı ki Cem Akkılıç bana durduk yere açık mektup yazdı?..

Adnancığım, bu sanal kabadayı senin mukadderatına alenen küfür ediyor. Programına çıkarttığın dini bütün örtülü bacılarına veryansın edip, haşa; ‘’makyajlı orospular’’ diyor. Sana ‘’Yahudi uşağı’’ diye çemkiriyor.

Ha bir de; ayağını denk falan alacakmışsın!..

Düşündüm de; sen bu adamın hakkından geliverirsin…

Bu nedenle bazı ekran görüntülerini ‘’delil’’ olarak yolluyorum mektubumla birlikte. Ama şikâyeti Ali yapsın. Sen zaten uğraşmazsın elin zibidisiyle. Hem Ali’de büyük ihtimal ilk davasını kazanmış olup şeytanın bacağını kırarak siftah yapmış olur.

Hadi şimdilik kendine çok iyi bak. Ali’ye ve kızlara çok selamlar. Benim için gözlerinden teker teker öpüver hepsini.

Özletme sakın kendini Adnancığım.

Cem Akkılıç

12 Haziran 2012

*****************************************************************************

Ali Emre Bukağılı mağlubiyete doymayan güreşçi gibi…

Küfrün, hakaretin kötü bir şey olduğunu savunan ve hep tek taraflı düşünen Ali Emre Bukağılı isimli şahıs dünyanın tanıdığı birkaç Türk’ten birisi olan Fazıl Say’ı da mahkemeye verdi.

Sayın Tayyip tarafından bir gece de devşirilen yandaş SABAH olayı öyle bir abarttı ki, ‘’Fazıl Say’ı yakan adam’’ diye manşet attı. Manşete bakınca; sanki Say’ın ringde Bukağılı’dan bir yumruk yediğini ve nakavt olduğunu sandım… Cemaat gazetesi SABAH’ın tavrı itici ve abartılıydı!..

Bukağılı bile kendisi hakkında atılan manşetin ‘’çok fazla abartılı’’ olduğunu yazdı yeni açtığı Twitter hesabında.

Bukağılı’nın bu samimi tavrını olumlu karşılıyorum.

Ancak, Bukağılı’nın bir türlü anlamadığı bir şey var; bizlere edilen küfürler ne olacak?.. Ya hakkımda yapılan porno montaj sitelerin, savcılık tarafından ‘’sizinle alakası yoktur’’ denilmesine ne diyecek?.. Eğer benzer durum kendisinin başına gelseydi, dünyaları ayağa kaldırırdı.

Peki ya, Şafak Tomruk’a dinciler tarafından yapılan iğrenç şantaj ve tehditlerden haberi var mı?..

Fazıl Say’a sanal ortamda edilen yüz binlerce hakaret hakkında ne düşünüyor acaba?..

Ali Emre Bukağılıbu zamana kadar açtığı tüm davaları kaybetti!.. Bu konuda kırılması güç bir dünya rekoruna koştuğu gerçek… Amaç Atatürkçü yazarların, çizerlerin ve sanatçıların gözünü korkutup, sindirmekti. Kendisi iki defa beni de dava etmişti.

Bir kaç gün önce, Adnan Oktar nam-ı diğer ‘’Adnancığım’’ın avukatı olduğunu söyleyen Ceyhun Gökdoğan isimli zat, ortada henüz kesinlemiş bir yargı kararı bile yokken; şımarıkça ifadelerle bezeli bozuk Türkçe ile yazılmış bir e-posta yollamıştı bana. Kendileri hakkında yazdığım söz konusu makalemi 5651 yasasına göre kaldırmamı ve bir nevi ‘’tekzip yazısı’’ yazmamı buyurmuş!..

Bu adam neye dayanarak böyle bir şey buyuruyor bana?..

Kendilerini yargı yerine mi koyuyorlar yoksa?..

‘’Bizim arkamız sağlam, ayağınızı denk alın’’ demeye getiriyorlarsa işi; yanlış duvara tosladılar.

Ali Emre Bukağılımağlubiyete doymayan güreşçi gibi davranmayı bırakmalı artık. Eğer kendisini gerçekten İslam dinini savunmaya adadıysa –meşhur olmak değilse niyeti- Allah ile aldatanlardan başlamalı.

Çünkü ben, onun yaptıklarını; sonu olmayan çaresizliğin getirdiği psikolojik travma olarak görmeye başladım.

Cem Akkılıç

7 Haziran 2012

Ahmet Zeki ÜÇOK – Komutanlar Nasıl Dinlendi? Cemaatin TSK’daki faaliyetleri!


Komutanlar Nasıl Dinlendi? Cemaatin TSK’daki faaliyetleri!

Üçok, 9 Ekim’deki duruşmasında çok önemli açıklamalar yapacağını duyurdu!

Ahmet Zeki ÜÇOK, ‘Cemaatin TSK içerisindeki faaliyetlerini, bazı MİT görevlilerinin TSK aleyhine hazırladıkları asılsız raporları ve sahte telefon görüşmelerini nasıl ürettiklerini ortaya çıkaracağını duyurdu.

Üçok gönderdiği mektupta Beşiktaş görevli savcıların; komutanların, yayın yönetmenlerinin telefonlarını nasıl gayri yasal yollar ile dinlediklerini belgeleri ile açıklayacağını’ da ilan etti.

Balyoz davasından 16 yıl hüküm giyen Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok, Hasdal Cezaevi’nden açık mektup yolladı. Kayseri’deki hipnoz davasından yargılanan Üçok, 9 Ekim 2012 günü saat 09.00’da Askeri Yargıtay’da da ilk kez hakim karşısına çıkacak.

Basını ve kamuoyunu 9 Ekim’deki duruşmayı izlemeye çağıran Üçok, bu duruşmada, “Fethullah Gülen Cemaati’nin TSK içerisindeki faaliyetlerini, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın içerisindeki bazı görevlilerin TSK aleyhine hazırladıkları asılsız raporları ve sahte telefon görüşmelerini nasıl ürettiklerini, Beşiktaş Adliyesi’nde görevli savcıların; TSK mensubu üst düzey komutanların, gazete genel yayın yönetmenlerinin telefonlarını nasıl gayri yasal yollar ile dinlediklerini belgeleri ile açıklayacağını” duyurdu.

İşte o mektup!

Size bu mektubu yaklaşık üç yıldır tutuklu bulunduğum Hasdal Askeri Ceza ve Tutukevinden yazıyorum. Yaklaşık 30 yıl askeri hakimlik, savcılık ve adli müşavirlik görevi yaptıktan sonra, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Başsavcılık görevimi yaptığım sırada, CMK’nın 250.maddesi ile görevli İstanbul Özel Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında, 26 Eylül 2009 tarihinde çıkar amaçlı suç örgüt üyesi olmak ve yağmaya teşebbüs suçlarını işlediğim iddiası ile tutuklandım.

Karargah evleri soruşturması!

Tutuklandığım sırada yürütmekte olduğum, Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından hazırlanmış bulunan ve emperyalist bir kalkışmaya karşı Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisinde görevli bazı subay ve Harp Okulu öğrencileri ile İşçi Partili yöneticilerinin oluşturduğu, kamuoyunda Karargah Evleri olarak bilinen yasa dışı silahlı bir oluşumun alevi Balaban Aşireti ile beraber mücadele edecekleri savını ileri süren çok gizli gizlilik dereceli evrakın hiçbir hukuki ve somut delile dayandırılmadan hazırlandığını tespit etmiş ve Karargah Evleri bilgi notunu hazırlayan başta MİT müsteşarı ve diğer kurum yöneticileri hakkında iddianame hazırlıyordum.

Işık evleri soruşturması!

Aynı zamanda Işık Evleri üyesi olduğunu söyleyen üç astsubayın Fethullah Gülen Cemaati üyesi olduklarını söyledikleri dört sivil şahsın talimatları doğrultusunda, TSK mensuplarını alevi-sünni, namaz kılan-kılmayan, oruç tutan-tutmayan, kumar düşkünleri vb. adlar altında fişledikleri ve yine bu cemaat üyesi ağabeylerinin talimatları doğrultusunda bazı askeri emirleri çalarak onlara verdikleri, bu şahısların bu emirleri değiştirerek TSK ile sözde Ergenekon terör örgütü ile ilişkilendirecek biçimde değiştirerek TSK’nın Doküman Yönetim Sistemine yetkili personelin şifrelerini kullanarak sokmak suretiyle resmi hüviyet kazandırdıkları Işık Evleri soruşturması ile ilgili iddianameyi hazırlıyordum.

Heron ihaneti soruşturması!

Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından herhangi bir mahkeme kararı olmadan gayri yasal olarak dinlenmiş bulunan Ankara’da yapılmış bir telefon görüşmesine dayanarak, PKK Terör örgütü üyesi oldukları ve örgüte zarar verdiklerini söyledikleri insansız hava araçları HERON’ları düşürecekleri ileri sürülen pilot üsteğmenin konuşma gün ve saatinde F-4 uçağı ile Eskişehir üzerinde uçuşta, yarbayın ise İtalya’da görevli olduğunu tespit ettiğim HERON İhaneti adlı soruşturmanın iddianamesini hazırlıyordum.

Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de ve dünyada katıldığı silah ihalelerinde rüşvet verdiğini kabul eden uluslararası bir silah şirketin, 2008 yılında Türkiye’de katıldığı bir ihaleye ait sonuç raporunu yasal olmayan yollardan temin ederek ihaleyi etkilemeye yönelik eylemlerine dair yürüttüğüm soruşturmanın iddianamesini hazırlıyordum.

Aziz Yıldırım soruşturması!

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın TSK’da ki çeşitli silah ihaleleri ile ilgili olarak bilgi edinmek amacıyla yasal sözleşme ile anlaştığı bir şirket aracılığı ile edindiği bilgileri, NATO müteahhidi olan Aziz Yıldırım’ı tamamen bu alandan çıkarmaya yönelik olarak, sanki ihale öncesi gayri yasal yollardan ihale bilgilerini elde ettiği hususunda yapılan bir ihbara dayanılarak başlatılan soruşturmanın suç teşkil ettiği ileri sürülen belgelerin internette ve Savunma Sanayi Müsteşarlığında açık kaynaklarda bulunduğunu tespit ederek Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararı hazırlıyordum.

Tehditler!

Benim ve bir çok saygın hukuk adamının kanaati, tutuklanmamın asıl nedeninin bu soruşturmalara ilişkin gerçeklerin örtülmesidir.

(…)

Sözde Ergenekon örgütü üyesi olmak, darbeye teşebbüs etmek, işkence yapmak, yağma yapmak, irtikap, dolandırıcılık, görevi kötüye kullanmak vb. asılsız suçlamalar ile hakkımda yaklaşık 700 yıl hapis istemli ikisi Askeri yargıda olmak üzere 7 ağır ceza mahkemesinde 74 suçtan dava açıldı ve 4 defa tutuklandım.

‘1 numarayım!’

Ben bir askeri savcı olarak bu karanlık dönemin mağdurlarının bir numarasıyım. 9 Ekim 2012 tarihinde Askeri Yargıtay’da muhtelif suçlardan hakkımda açılan davanın ilk duruşmasına çıkacağım. Bu dava sırasında uğradığım haksızlıkları, Fethullah Gülen Cemaati’nin TSK içerisindeki faaliyetlerini, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın içerisindeki bazı görevlilerin TSK aleyhine hazırladıkları asılsız raporları ve sahte telefon görüşmelerini nasıl ürettiklerini, Beşiktaş Adliyesi’nde görevli savcıların TSK mensubu üst düzey komutanların, gazete genel yayın yönetmenlerinin telefonlarını nasıl gayri yasal yollar ile dinlediklerini belgeleri ile açıklayacağım.

Aydınlık – 07 Ekim 2012

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: