ATTİLA İLHAN : Tanzimat’ın Tabii Sonucu ‘Sevres Antlaşması’dır


Tanzimat-ı Hümâyûn kimin eseridir? Koca Reşid Paşa’nın mı? İyi de, Koca Reşid Paşa kimin eseri? Hiç kuşkusuz, o devirde ‘Sultanların Sultanı’ diye anılan, İngiltere’nin Dersaadet Büyükelçisi Lord Stratford Canning’in, 1853’te karısına yazdığı şu mektuba bir göz atar mısınız? "…Reşid’le sadrazam azledildi, o saat padişaha çıktım, yeniden vazifeleri başına getirildiler."

Aynı Reşid Paşa’yı, yakından tanımış olan Fransız devlet adamı ve tarihçisi F. Guizot, şöyle anlatmış: "…Reşid Paşa, ülkesinde giriştiği hareketin başarıya ulaşması için, en gerekli niteliklerin birisinden yoksundu: Türkiye’de güçlü bir reformcu olamayacak kadar az Türktü…" O yüzden de, Guizot’ya göre, Paşanın "…Türkiye’yi Avrupa’da tutabilmek için…" bulduğu çare şudur: "…Avrupa’yı Türkiye’de tatmin etmek!"

Tanzimat-ı Hayriyye, işte bu ‘tatmin’in ismidir; bu konuda, M. Fuad Köprülü’nün söylediklerine katılmamak, elde değil:

"…Tanzimat dediğimiz inkılâp hareketi, o zamana kadar tam bir ortaçağ cemiyeti mahiyetinde olan Osmanlı cemiyetinin tabii ve dahili tekâmülü neticesi olarak değil de, bu emperyalist ve kapitalist medeniyetin zorla kendini kabul ettirmesi neticesi ortaya çıktı…"

Öyleyse o şartlar altında değerlendirilmemeli mi?

Önce doğru teşhis! 19. yüzyılda Devlet-i Aliyye eski satvetini kaybetmiştir. Birbirini izleyen askeri yenilgiler, hepsi mülkün aleyhine Karlofça, Pasarofça, Kaynarca Anlaşmaları; Osmanlı askeri üstünlüğünün artık sona erdiğini gösteriyor. Öyle ki, Hıristiyan, kapitalist ve emperyalist Batı için, eski Şark tehlikesi, yavaş yavaş paylaşma anlamına gelen Şark Meselesi’ne dönüşecek; gerçek tehlikeyi gittikçe yayılan, yayıldıkça güçlenen Rusya oluşturacaktır.

O zaman ‘batı’nın yapacağı basit: Güçten düşen Devlet-i Aliyye’yi denetimi altında tutarak, Rusya’ya karşı kullanmak! Osmanlı’ya kabul ettirilen Tanzimat fikrinin ardında yatan stratejik hesap budur; nitekim, Reşid Paşa’nın özel ‘kâtibi’ M. Cor bunu saklamıyor, diyor ki:

"…Fransa ve İngiltere için Türkiye’yi Rusya’ya karşı bir engel teşkil etme zorunluluğu içinde düşünüyoruz…" Bunun pratikteki sonucu, 18. yüzyıla kadar, savaşlarını Batı’da Avusturya/Macaristan, Doğu’da İran’a karşı yürüten Osmanlı Devleti’nin, artık ‘münhasıran’ Rusya ile savaşması olmuştur: 1768’den 1918’e kadar, tam altı kere!

Peki, ya denetim altında tutmak? Gülhane Hatt-ı Hümâyûnunu okudunuz mu? Bu aslında, bir yandan ülkenin, tam bir açık pazar olmasının koşullarını sağlamak, bir yandan Müslümanlığa karşı Hıristiyanlığın ağır basması için ‘elverişli’ koşulları gerçekleştirmek anlamına gelir. Taner Timur, hedefi şöyle anlatıyor:

"…Osmanlı bütünlüğünü korumak; fakat Osmanlı Devleti içindeki Hıristiyanların durumunu giderek düzeltip, sonunda onları iktidar yapmak!" Bu politikanın en güçlü temsilcisi Lord Palmerston’un sözlerini kanıt olarak vermiş:

"…Türklere, Müslümanlıkları açısından, hiçbir şekilde taraftar değilim. Eğer Hıristiyan yapılabilirlerse, son derece mutlu olacağım!" Elhak ‘yapmaya’ çalışmışlardır. "…Tanzimat Fermanı ilan edilirken, İngiliz Elçisi Canning, Sultan’ın açıkça Müslümanların din değiştirme hakkını ilan etmesini istemiştir…" Bu kadar mı, hayır! Demirtaş Ceyhun, ‘Haçlı Emperyalizm’de şunları yazıyor:

"…Hatt-ı Humâyûn’un okunmasından, (__) Birinci Dünya Savaşı’na kadar geçen yarım yüzyıllık sürede tam 69 adet yabancı (misyoner) okulun açılması, Batılı kapitalist devletlerin, Anadolu’da ne denli bir kültürel sömürgeleştirme hareketine giriştiklerini açıkça göstermektedir." 1869 yılında, meğerse, yalnız İstanbul’da 306 rahip, 354 rahibe varmış! Osmanlı mülkünün taşrasında, durum, elbette çok daha vahim!

‘Emperyalist sistem’in denetleme stratejisini, J. M. Albertini pek güzel anlatmamış mıdır? "…Sömürücü, yerli halkın, metropoliten sömürücü halka benzemesi amacıyla, eski anlayış ve kuruluşlara, yeni bir biçim vermeye çalışır. Ama yerlileri aşağı düzeyde tutarak, tam bir benzerlikten kesinlikle kaçınır. Bu politika iki temel ırkçı, düşünce üzerine kurulmuştur:

Bu düşüncelere göre, hiçbir insan için, bir Avrupalıya benzemekten daha güzel bir şey olamayacağından ötürü, Afrika, Asya, Latin Amerika halkına, Batı uygarlığı aktarılmalıdır ve hiçbir uygarlık Avrupa uygarlığından üstün değildir. Bu arada yerlinin, daima aşağılık bir varlık olduğuna ve hiçbir zaman düzelemeyeceğine inanılmaktadır." Bu kadarla kalsa iyi, öyle bir komprador aydın ipi yaratılır ki, o da kendi halkını aşağı görür, kültürünü inkâr eder. Tanzimat sonrasında, durumun Osmanlı’da da böyle olduğunu hep biliriz ya, bir de ‘keyfiyeti’ Said Halim Paşa’nın ağzından dinleyelim:

"…Milletçe yükselmek için Batı medeniyetinden istifade etmek lüzumunu duyduk. Bu düşünce, nasıl olduysa, bunun için mutlaka batılılaşmamız gereklidir gibi yanlış bir kanaat doğurdu. İşte bütün gayretlerimizi faydasız ve güdük bırakan, en esaslı yanlışımız bu olmuştur. Bu yanlış kanaattan bir de kurtulmak için her bakımdan batı milletlerini taklide mahkûmuz fikri doğmuştur ki, bu da öteki kadar kötü ve yersizdir. Ne yazık ki, bu kanaat ve zanlara uyarak, bütün varlığımızla taklide koyulduk, bunu o kadar başardık ki inancı, his ve ananesi, ilim ve fenni tamamen taklidden ibaret sahte bir dünya kurabildik…"

‘Sistem’in amacı da bu değil miydi?

Üstünkörü yaklaşılırsa Tanzimat, Devlet-i Aliyye’de kulun tebaaya, hatta eşit haklara sahip vatandaşa yükselişidir; herkes için eşit mal mülk güvencesi, kazanma ve gelişme imkânlarıdır; soyut olarak alınırsa, gerçekten böyledir bu, somut olaraksa, daha çok Osmanlı Avrupa’sında yaşayan Hıristiyan kalabalığın, ‘ayrıcalıklı’ bir statüye geçmesi sonucunu getirir; ticarette var olan sınırlamaların kaldırılması, gümrüklerin açılması yerli sanayii mahvetmiştir. Nasıl mı, Halep oradaysa arşın burada:

Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeninde, Prof. Celâl Ömer Sarç’tan naklen şu bilgilen veriyor: Avrupa fabrikalarının rekabetinden, önce, pamuklu sanayii zarar görmüştür. İstanbul ve Avrupa Türkiye’sindeki bu sanayi zayıflamıştır. Fakat pamuğu aile içinde işleyenler, sefalete düşmek pahasına dayanmışlardır. Urquhart, "İngiliz pamuk ipliklerinin ithali dolayısıyla, kazançları yarı yarıya hatta bazen üçte bire inmiştir. Ancak bu ithalat, dahilde fiyatları düşürmek ve Türkiye’nin pamuk ipliği ihracatını durdurmakla beraber, aile sanayiinin yerini hissedilir derecede alamamıştır" demektedir. Fakat zamanla sanayiin çöküşü hızlanmış ve yaygınlaşmıştır. Önce pamuk sonra ipek sanayii buhrana sürüklenmiştir. Visquenel 1845/1855 yıllarına ait olan eserinde, Şam, Halep, Amasya, Diyarbekir ve Bursa gibi şehirlerde, ipek tezgâhı sayısının gittikçe azaldığını yazmaktadır. Hommaire de Hell’e göre, boyalı bezlerin bütün halk sınıflarına nüfuzu ipek sanayiini yıkmıştır. 1847’den önceki yıllarda Bursa 25 bin okka ipek işleyen 1000 tezgâha sahip iken, işlenen ipek miktarı 4000 okkaya, tezgâh sayısı 75’e düşmüştür. 1851’de Modrtmann, "Unutmayalım ki İstanbul’da hâlâ hemen hemen hiçbir ecnebi kumaşın ithal edilmediği zamanları hatırlayan birçok tacir vardır; halbuki şimdi Marsilya ve Trieste’den gelen her vapur, Milano, Lyon ve İsviçre’den balyalarca ipekli getirmektedir" demektedir.

Daha da müthişi, açık pazar siyasetinin, çok sistemli bir borçlandırma politikasıyla birlikte yürütülmesi idi. Çoğumuz bilmez, ünlü Osmanlı borçları, ilk defa Tanzimat yıllarında alınmaya başlamıştır; yanılmıyorsam, hem de Koca Reşid Paşa’nın yönetimde bulunduğu bir dönemde! Gittikçe çığ gibi büyüyen borçların, sonunda Osmanlı Maliyesi’nin iflasına, onun da başımıza Düyun-u Umumiye belasını musallat ettiğine, kim hayır diyebilir ki! Seyfettin Gürsel, Tanzimat sonrasındaki borçlanma serüvenini şöyle özetlemiş:

"…1854/1914 arasında Osmanlı Devleti’nin aldığı borçların nominal değeri 348.376.000 Osmanlı lirasıdır. Net olarak eline geçen para ise 220.313.000 liradır." İşin neden dolayı nereye varacağını ise, şöyle açıklıyor:

"…bu tür borçlanmaların en önemli yanı iflası kaçınılmaz kılmasıdır. İflaslar alacaklı büyük devletlerin borçlu devletlerin ekonomileri üzerinde egemenliklerini perçinlemeleri bakımından önemli bir aşama oluşturmuştur. Düyun-u Umumiye türü kuruluşlar Tunus’a 1864’de, Mısır’a 1876’da, Osmanlı İmparatorluğu’ na 1881’de, Yunanistan’a 1893 yılında empoze edilmiştir."

Hayır, bu kadarla kalmaz; döner dolaşır, sonunda iş ‘ecnebi’nin Silahlı Kuvvetler’e burnunu sokmasına varır. Satvet Devri’nde kendi teknolojisi, kendi askeri ve kumandanlarıyla, ‘yedi düveli’ dize getiren Osmanlı Silahlı Kuvvetleri, Tanzimat sonrasında, ıslah projeleri çerçevesine uyularak, düpedüz ecnebi mütehassıs -daha da beteri- ecnebi kumandanların yönetimine verilmiştir. Amiral Vebb, General Von der Goltz, General Von Sanders vb… Sözü uzatmaya ne hacet, tarih gözüyle bakıldı mı Tanzimat’ın tabii ve kaçınılmaz sonucu, Sevres Anlaşması olarak görünür: Tanzimat, Devlet-i Aliyye’nin, önce gizli bir sömürge olmasını hazırlamış, sonra da paylaşılmasını sağlamıştır. Hal böyleyken, okul kitaplarında niye önemli ve büyük bir devrimmiş gibi yazıldığını, anlayabilmek mümkün değildir.

Bir de Tanzimat-ı Hayriyye demişler! Hayır neresinde bunun, tepeden tırnağa şer!

Kaynak: ATTİLA İLHAN – HANGİ BATI

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: