İsmet Kılınçarslan : Mülteci (1-2-3-4)


i.kilicarslan

Umut doluydu …. Beş çocuklu bir ailenin son çocuğu ve tek oğluydu. Liseyi bitirinceye kadar ki geçen sürede başından bir sürü olay geçmiş ve hayatın acılarını küçük yaşta tatmıştı.

Peki şans denen o şey neredeydi? Nerelerdeydi?

Umut doluydu… Umutla bekledi.

Liseyi başarılı bir şekilde bitirmiş ve her Türk gencinin yaptığı gibi şu lanet sınava girip hayatının gidişatını belirlemek istemişti. Kısacası, kaderinin sınavına girmişti.

Hayatının bundan sonrasında okuyup okuyamayacağı merakıyla geçen süreç neticesinde hayal kırıklığına uğramamıştı. İstediği bölüme kayıt yaptıramasa da boşta kalmamış 2 yıllık bir ön lisans programını kazanmıştı.

Günler geçerken, yurt dışında yaşayan amcasının durumu, ailesinin gündemini yoğunlaşarak meşgul ediyor ve hayatını farklı bir yöne doğru çekiyordu. Ailesi her zaman ki gibi hayatına müdahale ediyordu. Bu kez de aynısı oldu, baskılara boyun eğdi ve okula gitmek yerine yurt dışında çalışmaya karar verildi.

Peki, ne yapacaktı orada? Dil bilmez ,il bilmez ,yol bilmez…

Eh, karar verilmişti artık, dönüş yoktu. Dönemezdi de.

19 yaşında yurt dışına ilk çıktığında, takvimler 29 Ekim 2006 yılını gösteriyordu. Hava o kadar soğuk değildi ama o üşüyordu işte, hem de çok üşüyordu. Daha bir gün öncesi annesinin koynunda yatmış onun sıcaklığını, kokusunu içine çekmiş, derin derin solumuştu. En çok özleyeceği kokuydu bu. Annesini ve o eşsiz yemeklerini çok özleyeceğini biliyordu. Sırayla, babası ve kardeşleri, hele canından çok sevdiği kardeşleri…

Uçaktan iner inmez kafile halinde herkes nereye gidiyorsa o da oraya gidiyordu. Tüm kontrolleri sorunsuzca geçmiş, beklemeye başlamıştı. Bekleyecekti ki onu almaya gelen kişi rahatlıkla bulsun. Tüm bu hengamenin ortasında, havaalanının en işlek yerinde kendine oturacak bir bank buldu. Düşünmekten kendini alamadığı anlardan biriydi yine; önce burada ne işinin olduğunu ve neden başkalarının kararlarıyla yaşadığını sorguladı, yanıt bulamadı.

Peki,bundan sonraki hayatında ne olacaktı, burada nasıl yaşayacaktı??? Aklında bir sürü soruyla boynunu büküp beklemeye devam etmişti.

Almanya’daki günleri hızla geçerken yabancısı olduğu ortamlara adapte olması o kadar da zor olmamıştı. Alışıyor muydu yoksa kendisini mi kandırıyordu? Nasıl unuturdu gurbette ağladığı o günleri, geceleri…

Kaldığı ev çatı katında 1+1 daireydi. Memleketindeki evinin döşemesinden çok çok farklıydı burası. Dairesinde fazla eşya yoktu mesela, salonu boylu boyunca kaplayan bej rengi halı, kırmızı bir koltuk, tv ünitesi ve son olarak ise köşeye sıkıştırılmış eski model bir masa üstü bilgisayar…

Gününün çoğu bu bilgisayarda geçiyordu. Müzik dinlemeyi o kadar çok seviyordu ki kulağında hissettiği her müzikte duygulanıyor ve gözleri dolu dolu olup ağlamaya başlıyordu. Her şarkıda bu kadar hüzünlendiren neydi onu?

İlk kez Almanya’da öğrenmişti ‘’Merci’’ kelimesinin ne olduğunu. Daha önce duymuştu da yazılışının nasıl olduğunu bilmediği için şaşırmıştı işte. Daha öğreneceği neler vardı? Kim bilebilirdi ki.

Günler o kadar hızla ilerliyordu ki ilk doğum günü, ilk ramazan bayramı, ilk kurban bayramı,ilk yılbaşı, ilk sevgililer günü, ilk anneler günü, ilk babalar günü ve daha bir sürü ilkler hızla gelip geçiyordu.

Geride bırakamadığı sadece yalnızlıktı. Yaban ellerde geçen günleri ve kocaman bir yalnızlığı… Arkadaş edinmeye çalıştıysa da güven konusunda çok dikkatli davranmış ve kimseye fazla yaklaşamamıştı. Akşam olduğunda yine evinde bir başına geçen uzun gecelerde yalnız kalmaya mahkumdu.

Başına geleceklerden habersiz Almanya günlerini yavaş yavaş tüketirken 06/06/2006 tarihinden bir gün öncesi televizyon haberlerinde yarın şeytanın günü olacağını duymuş, 6 rakamının uğursuz olduğunu öğrenmişti. Tabii böylesi bir saçmalığa inanmayarak gündelik hayatına devam etmişti.

Daha önceden kenidisine gelen bir bildirimde yabancılar polisine gitmesi ve ikamesi için polisle görüşmesi gerekiyordu. Müsait olduğu bir gün öyle de yaptı. Takvimler 06/06/2006 Salı gününü gösterirken görüşmeye arkadaşıyla birlikte gitmişti. Sırasının gelmesini beklerken karşıda ki memurun ne kadar çirkin, ne kadar suratsız, ne kadar farklı giyindiğine dikkat kesiliyor, bir yandan da dua ediyordu bu suratsız memura sırasının gelmemesi için.

Ahhhh, o şanşızlığı yine önüne geçmiş, istemediği halde görüntüsünden hoşlanmadığı memura düşmüştü. Arkadaşıyla sesini çıkarmadan sessizce masanın önündeki sandalyelere ilişerek pasaportuyla birlikte evraklarını masaya bıraktı. Memur o iğrenç bakışlarını önce ona sonrasında evraklarına yöneltmişti. Fazla uğraşmamıştı evraklarıyla bir telefon görüşmesi yaptı, sessizce… Arkadaşı ise sadece durumu anlamaya çalışıyor konuşulanlara kulak kesiliyordu. Meraklı gözlerle bekleyen ise kendisiydi sonuçta bilmediği bir lisanla konuşanların arasında o kadar yabancıydı ki. Yapacağı tek şey beklemekti.

Telefon görüşmesinin ardından yanında iki tane sarışın polis belirmiş, kollarından sıkıca tutmuştu. Ne oluyordu? Hala anlamamıştı. Bir suç işlememişti ki. Kollarını onlardan kurtarmaya çalıştı. Silkindi. Arkadaşına baktı, olayı anlamaya çalışıyordu. Arkadaşından gelen tek cevap ise ‘’gittin’’ olabildi. Çünkü, arkadaşı da şok olmuştu. Arkadaşı ne olduğunu öğrenmeye çalışsa da iğrenç görünümlü memur açıklama yapmamıştı.

Avukatla gelmesi dahilinde sorularına cevap alabilecekti. Polislerle kapıdan çıkarken arkadaşı yüksek sesle ‘’merak etme avukatla geleceğim’’ diyebilmişti…

Yabancıların ikametgahını gösterdiği bürodan polislerle birlikte çıkarken ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Ne suç ilemişti ki sadece yeni bir hayata başlamak için mecburen gönderildiği yurt dışına uyum sağlamaktan başka bir iş yapmıyordu.

Acaba arkadaşı gelecekmiydi? Gelmese sonu ne olacaktı? Soruların cevaplarını aradı ama bulamadı. Şansızlığına bir kere daha içinden sitem edip sessiz kalmayı yeğledi…

Doblo tarzı küçük bir araca bindirilmiş yola koyulmuşlardı. Fazla bir zaman geçmeden bir binanın içine girip tek odalı hücre tarzı bir yere getirmişler ve kapıyı üzerinde kilitleyip etrafını fazla aydınlatmayan kör bir lambanın olduğu bir yere bırakmışlardı onu. Hücreye girmeden üzerinde ne varsa ayakkabı bağcıklarına varana kadar almışlardı. Ne karanlık ne aydınlık olduğu anlaşılmayan bu yeri kolaçan etti ama tavandaki lamba ve kenardaki beton sedirden başka bir şeye rastlamadı. Kapalı kaldığı bu yerin en köşesine doğru çekilip yaşadıklarına isyan edip dayanamayarak göz pınarlarını açıverdi. Ve başladı ağlamaya…

Ne kadar ağladı kaç dakika, kaç saat bilemedi tek bildiği geldiği günden bu yana sakladığı göz yaşlarının tamamının tükendiği artık ağlayacak gücünün olmadığı ve gözlerinin yandığını hissetti. Bir nebzede olsa ağlayarak kendisini de rahatlatmıştı aslında. Bu odaya kapatılalı ne kadar olduğundan habersiz birden demir kapının kilidi açılmış kapıdaki polis dışarıya çıkmasını işaret etmişti. Verilen emirlere harfiyyen uymaya gayret gösteriyordu. Başka çareside yoktu. Dışarda bekleyen bir masa üzerine konmuş paket içinde en sevdiği yemeklerden biri olan Adana kebap, ayran, çoban salata ve künefe vardı. Anladı ki arkadaşı gelmiş dışarda olduğunu hissettirmişti. Ama kendisine göstermemişlerdi avukat neden yoktu peki neden gelmemişti?

Çok sevmesine rağmen boğazından lokmalar nasıl geçsindi ki. Karnını doyurmaya çalışmış yemekler yarım kalmıştı. Yemeği bittikten sonra farklı bir yere götürüleceğini anlamış tekrar hücreye konmamıştı. Yine iki polis kolundan tutmuş araca bindirmişlerdi. Yarım saat kadar yol gitmişler demir kapılardan içeriye girmişler ve içinde 3 kişinin daha olduğu 4 kişilik bir odaya götürmüşlerdi. İçerde ikisi yabancı birisi Türk 3 kişinin olduğu oda televizyonlarda gördüğü hapishanelerden pek farklı değil hatta aynısıydı. İçeriye girmiş boş olan yatağa yönelmişti. Fazla oturmadan ellerini yüzünü yıkamak için hemen odanın köşesindeki lavobonun önüne gitmiş aynadan kendisine bakmıştı. Bir kaç saat içinde ne kadar çok şey yaşamıştı öyle en kötüsü de koydukları hücreye girmeden onu çırılçıplak soyup üzerindeki elbiselerin hepsini almaları ve on parmağınında murekkep olmasıydı. Filmlerde gördüklerinden izlediklerinden gerçekten daha hötü bir duygu olduğunu anladı. Kafasını yastığa koyarken gözlerinden iki damla yaş iniverdi. Artık gizlemiyor istem dışı ağlıyordu.

Sabah olduğunu demir parmaklığı olan pencereden gelen güneş ışınlarından anlamıştı. Ve birde daha sonraki günlerde nefret edeceği martıların o kulak tırmalayıcı seslerinden. Elbise demeye bin şahit isteyen hapishane kıyafetlerini ve taşımakta zorlandığı ikinci yada bilmem kaçıncı el olan papuçlarını giydi beklemeye başladı. İki gardiyan gelip odadakilerle birlikte kendisinide alıp dışarıya çıkarmış dün gece geçilen demir ve kilitli kapılardan sesler çıkararak geçmeye başlamışlardı. Resmi bir binanın bodrumunun alt katından bekleme salonu tarzında bir odaya gelmişler içeriye girdiğinde ise yirmiye yakın kişinin beklediğini görmüştü. Anlam veremedi. Ama karnıda zil çalmaya başlamıştı. Şu an yemek düşünemezdi. Çünkü durumu kötüydü morali sıfırdı. Kendine soru yöneltenlere cevap vermiyor sessiz kalmayı yeğliyordu. Onbeş ila kırk dakika bazen de bir saat aralıklarla isimler okunuyor sırayla odanın içerisindeki insanları çağırmaya başlıyorlardı. Sıranın kendisine geleceğinin ümidi ile bekledi ama bir türlü gelmiyordu. Saatler öğlen 12:30 u gösteriyordu. Galiba öğle arasıydı uzunca bir süre ses seda çıkmamıştı. Nihayetinde onlarında karnının aç olduğunu düşünüp herkese doyabileceği kadar yemek getirmişlerdi. Plastik bardakta çaya benzemeyen bi içecek küçük kutularda reçel, tereyağ, iki dilim ekmek bunun haricinde çaylarına atmaları için şeker bile getirmemişlerdi. Olsun köyde de zorluklar çekmiş açlıkla karşılaşmıştı ve burda da dayanabilirdi. Bu onun için bir nevi oruç tutmak gibi bişeydi. Ellerindekilerle yetinip karnını doyurdu.

Birden kulaklarında isminin okunmasını duydu ve fırlayıp kapının önüne gitti. Kısa bir koridoru yürüdükten sonra bir odaya girdiğinde kendisini bekleyen 3 kişiyle karşılaştı. En yukarıda oturan hakim masanın aşağısında bilgisayar başında bir kız ve birde kendisine yardımcı olması söylediklerini tercüme etmesini sağlaması için gelen tercüman. Sessizce ona gösterilen yere oturdu. Evet mahkemedeydi ama bu bildiklerinden çok farklıydı, olanları ayakta anlatmayacak, oturarak anlatacaktı. Başladı anlatmaya…

Anlatırken gözlerinde ki saflık ne kadar da belliydi…. Saf derken aptal oluşu değil kalbinin temiz oluşu…

Yurt dışına geliş sebebinin art niyetli olmadığını yasaların ona verdiği vizesinin hala geçerli olduğunu ve hiç bir suçunun olmadığını anlatmıştı ama daha detaya inmesinin gerektiğinin farkındaydı. Derin bir nefesle kendisine yabancılar polisinden gelen evrakla ilgili büroya gittiğini ve sırasının ona gelmesinin hemen ardından apar topar polislerin göz altına alarak hiç bir şey söylemediklerini, onu bir hücreye koymalarını anlattı başkada bir suçu olmadığını üstüne basa basa tekrarladı. O anlatırken yanında ki Türk asıllı tercüman onun konuşmalarını almancaya çeviriyor karşısındaki hakim ve diğerleri için kolaylık sağlıyordu…

Mahkeme beklediğinden kısa sürmüş ve hakim karar vermek için ertesi gün yeniden farklı bir saate görüşmeyi ertelemişti. Konuşulanlardan hiç birşey anlamamıştı tercüman 50 yaşlarında bi adamdı ama pekte işinin ehli birine benzemiyordu. Üstün körü yarın tekrar duruşmasının olacağını söylemiş başka bilgi iletmemişti. Derin bir of çekti içinden ve her zaman yaptığı gibi şansına bir kez daha sitem edip, polislerle koridora çıkarken sessizliğe gömüldü. Etrafı izleyerek kaldığı koğuşa götürüldü.

Karnı zil çalıyordu. Açlıktan nefesinin koktuğunu hissetti. Filmlerde görmüştü su içerek karnını doyuyordu oyuncular hemen musluğa koştu içti… içti…içti…. ama yok bir türlü olmuyordu demek ki buda yalan bi oyundu. Akşam saatlerine yakın kapısı açıldı yemek getirildiğini gördü yaklaşan yemekhane görevlisi müslüman olup olmadığını sordu o da çat pat konuştuğu almancasıyla evet müslümanım diyebilmişti. Sormalarında ki maksadı sonrasında anladı. Amaç kendisine domuz eti içeren yiyeceklerin verilmemesiydi. En azından yurt dışında da olsa dinine saygı gösteriyorlardı. Yemeğe baktı evdekilerle bunun alakası yoktu ama açlığında verdiği etkiyle bir çırpıda hepsini yemişti. Yemek gibisi yoktu… Erkenden yatmak istedi ve ranzasına çıkıp kafasını yastığa koyar koymaz uykuya daldı…

Sabah uyandığında kapısının açıldığını gördü hemen toparlanıp yatağının üzerine oturdu. Kahvaltısı gelmişti. Aldı içeriye döndü. Küçük plastik kaplarda bir adet tereyağ, bir adet reçel, üç beş zeytin, iki dilim ekmek ve demir bir bardakta şekersiz çay. Kahvaltısını yaptıktan sonra ranzasını düzenledi nedense bu gece de burada kalacağına inandı birden.

Ve yine aynı şey polisler gelerek kendisini herkesin beklediği o sinir bozucu odaya götürdü içeriye girdi bu kez yabancılık çekmedi sanki alışmış gibiydi etrafını kolaçan etti yine hiç Türk yoktu. Tahtadan yapılan banka otururken dün farketmediği yazılara baktı heryerde isimler vardı. Kimisi ismini kimisi ülkesinin bayrağını yazmıştı. En ilginci ise çakmakla yapılan tavandaki şekillerdi. Hepsini sırayla okudu. Meğer ne kadar çok insan gelmiş geçmiş buradan Türk’ü de var yabancısıda. Anladı ki bu duruma düşen tek o değildi.

Şaşılacak bir durumdu onun ismi bu kez erkenden okundu ve duruşması için hakim karşısına çıkmaya gidiyordu. Aynı hakim ve elemanları vardı. Tek değişen tercümanı o yaşlı adam gitmiş yerine otuzlu yaşlarda bi bayan gelmişti. Hakim tekrar anlatmasını istemişti ve aynı şeyleri tekrarlayarak tüm bilgileri bir daha yineledi.

Tercüman (Arzu hanım) olayın detayını öğrenerek kendisine ; verilen vize süresinin dolduğunu ve üç aydır da vizesiz dolaştığını belirtti. Ama nasıl olurdu? Pasaportunda koskocaman bir yıllık vizesi görünüyordu? Bunun bir açıklaması olmalıydı vize bitiş tarihi Aralık 2006 olarak yazıyordu. Kendileri ise Mart 2006 da bittiğini idda ediyorlardı. Tercüman durumu tekrar hakime anlatsada olumlu bir cevap alamadılar. Üzülerek 13 Haziran 2006 tarihinde Türkiye’ye gönderilmek üzere karar verilmişti. Hakim son söz olarak kendisine şu cümleyi aktarmıştı ‘’ çok saf ve temiz birisi olduğu için kuralları çiğneyerek burada kaldığı gün dahil bir hafta hapiste kalarak ülkesine dönmesine karar verdim. Onun gözlerindeki samimiyetten çok etkilendim. Umarız bundan sonraki hayatında başalırı olur.’’ Tercüman hepsini bir bir anlatmış ikisininde gözleri dolmuştu. Arzu hanım sırtını sıvazlayarak üzelmemesi gerektiğini bunun kendisi için çok iyi olacağını ve kısa bir süre içerde kalacağını diğerleri gibi üç yada dört ay kalmayacağını anlatarak moralini düzeltmeye çalıştı. Ve polisler eşliğinde girdiği kapıdan polisler eşliğinde çıkartılarak kaldığı koğuşuna gitti.

Şimdi ne olacaktı? Tüm hayalleri tüm yaşantısı birden değişmiş ve herşey altüst olmuştu. En zoru da burada geçireceği günlerdi iki gün bir şekilde geçmişti de geri kalan günler nasıl geçecekti. Ve onun için 1 hafta da olsa hapis hayatı başlamıştı…

Hapishane hayatının ilk günüydü. Aslında pek hapis gibi olmasa da kendisi bu şekilde adlandırmıştı. Zaman onun için çok sıkıcı ve yavaş geçiyordu gözaltı günlerini saymazsa daha bu ilk günüydü ve salı gününe tam 5 gün vardı nasıl geçecekti bu koskoca 5 gün? Daha ilk günden pes etmiş hep yaptığı gibi gözlerindeki muslukları açıvermişti. Adalet miydi bu?

Yine gözlerindeki yaşlar kuruyup ağlayacak takati kalmamıştı ve bitkin düşerek yatağa uzanıp tavanı izledi. Bomboş bakıyordu tavana düşünemiyor yada düşündüklerini adlandıramıyordu. Aklına birden annesi geldi o muhteşem ana kokusunu çok özlemişti. Kalbi sıkışmış burnunda bir acı hissetmişti. Yaşadıklarına hep sitem ediyor hayattan nefret ettiğini defalarca dile getiriyordu. Şansı ne zaman gülecekti?

Kavaltıdan sonra hava alması için gardiyan dışarıya çıkarmak için kendisine hızlı bir şekilde bi kaç cümle söyleyerek kapısını açıp dışarıya çıkmasını işaret etti. Üzerindeki kıyafete baktı. Mavi bir penye, beline büyük gelen mavi pantolon ve kalın topukları olan ayakkabıları. Nasıl olsa dışardaki insanlarda aynı olduğu için umursamayarak omuz silkip dışarıya çıktı. Hep kusurlu bulduğu dalgalı saçlarını bile düzeltme gereği duymadı. Dışarıya çıktığında yüz kişiye yakın bir kalabalık vardı. Umut etti inşallah kendi dilini konuşan birine rastlarım diye sağa sola baktı ama nafile yarım saatlik havalandırma süresi doluvermiş içeriye girmeleri için gardiyanlardan uyarı gelmişti. İçeriye girdi ne saatten haberi vardı nede başka bişeyden acaba dışarda neler oluyordu arkadaşı ona yardım edebilmiş miydi? Annesi, babası kardeşleri durumundan haberdar mıydı? Buradan nasıl gönderilecekti? Eşyalarını nasıl alacaktı? Aklına bir sürü soru geldi cevaplarını bulmak için uğraşmadı çünkü yanıtsız kalacağını kendisi bal gibi biliyordu.

Gündüz uyumaya bayılırdı. Köyde fırsatını buldu mu oturma odalarında yere serilmiş L şeklindeki minderlerin üzerinde bir ucuna o yatar diğer ucuna canından çok sevdiği kardeşi uyumaya çalışır iki saatlik uyku sonrası daha dinç kalkarlar ve geriye kalan işlerini yaparlardı. Kaldığı koğuş ya da oda da tek başınaydı uyumaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Odasında iki tane altlı üstlü ranza vardı toplamda dört yatak bulunmasına rağmen sol üst taraftaki yatağı tercih etmişti 1,5 metre yükseklikteki pencereye en yakını oydu çünkü. Penceresi normal ev pencerelerinden küçüktü ama bir insan rahatlıkla dışarıya çıkabilirdi. Tabii demir parmaklıkları kesmesi gerekiyordu. Pencereyi demir parmaklıklarla sıkı bir sekilde kapatmışlardı. Kaldığı oda öyle yukarda değil aksine bodrum katı sayılırdı çünkü penderecen kafasını uzattığında dışarda olan diğer mahkumların ayaklarını ve bacaklarını görebiliyordu. Derken gün geçip akşam olduğunda yemeğini yedikten sonra zamanın çabucak geçmesi için yatağına uzandı…

Sabah gözlerini martıların kulak tırmalayıcı sesleriyle açmıştı. O kadar çok sesleri çıkıyordu ki sinir olup onları kovmaya çalıştıysa da başarılı olamadı çünkü üst kattan yiyecek atıyorlar düşen yiyecekleri yakalamak için tam onun penceresinin önünde birbirini parçalayarak ses çıkartıyorlardı. Ne yaptıysa başarılı olamadı.

Bu ikinci günüydü. İlerleyen günlerde nefret edeceği martıların sesini duymak istemiyordu artık. Kaldığı odanın kapısı açılmıştı kahvaltısı gelmiş olmalıydı almak için kapının önüne gittiğinde yemekhane görevlisinin ismine takıldı gözleri yaka kartında Mehmet yazıyordu ve çok mutlu oldu Türkçe okuyabileceği bir şeyler var mı diye sordu? Ama yanıt alamadı. Kurallar gereği Türkçe konuşulması yasaktı. Sonra başını öne eğmiş ve içeriye dönmüştü. Kahvaltısını yaptı ve pencereye tırmandı penceredeki boşluğa oturdu. Camın ve demir parmaklıkların arasında parlak bir cisim keşfetmiş ve uzanıp almıştı. Kullanılmış bir jilet parçasıydu bu. Öylece dakikalarca inceledi pencereden indi sabunlu suyla yıkadı. Tekrar pencereye çıktı ve elinde jiletle oturmaya başlamıştı.

Aklına asla gelmeyen şey gelmiş bir anda intihar etmeyi düşünmüştü, hayatın anlamsız olduğunu, artık yaşamak istemediğini, başına gelen olumsuzluklar ve yüzüne gülmeyen şansını düşündü. Sonra ölümün basit bir kurtuluş yolu olacağını Allah’a olan inancına saygı duyarak bu saçma fikirden vazgeçmişti. Her ne olursa olsun Allah’ın verdiği canı almak sadece Allah’a mahsustu. Jileti aldığı gibi tekrar dışarıya fırlattı.

Günler nihayet geçmiş ve bu sabah son günüydü. Her zaman ki gibi, erkenden uyanmıştı gardiyanlar tarafından önce duş alması ve traş olması için hapishanenin banyosuna götürülmüş daha sonrasında ilk yakalandığı günkü kıyafetlerini giymesi için odasına getirilmişti.

Mutlumuydu? Yada mutsuz mu? Bilemedi. Bir yandan ailesinin yanına dönüyor hapisten kurtuluyor, bir yandan da umutlarını hayallerini burada bu muhteşem şehirde bırakıyordu. Vakit gelmiş olmalıydı gardiyanlar gelmişti. Sonra hapisten çıkıp mahkum aracına bindirilerek yola koyulmuşlardı. Nereye gittiğini bilmeden mahkum aracının içinde son kez bu şehrin sokaklarını seyrediyordu. Geldikleri yer havaalanının polis karakoluydu içerde bir odaya kapatmışlar oturmasını söylemişlerdi. Aradan yarım saat geçmişti ki kapıdan elinde bir bavulla arkadaşı içeriye girmiş ona bakıyordu ikiside sımsıkı sarıldıktan sonra oturup konuşuyorlardı. Arkadaşına fazla zaman vermemişlerdi sadece 10 dakikası vardı. Bu on dakikada susmadan dertleşmişler ve hasret gidermişlerdi. Arkadaşı ona boş bir kağıt çıkarıp altına ismini ve soyismini yazıp imzalamasını söylemiş daha sonrasında yasal yollardan hakkını arayacağını ve mahkemeye başvuru yapması için avukata vereceğini belirtmişti. Bu duruma inanmış ve tereddüt etmeden boş kağıdı imzalamıştı. Aslında kağıt boş değil içinde bir kaç cümleden oluşan bir metin yeralıyordu. Sadece katlanmıştı ve arkadaşına inanmış olmalıydı ki içini açıp okumamıştı bile. Zaman dolmuş vedalaşmışlardı. Artık yola koyulmanın vaktı gelmişti. Bavulunu bir görevli almış sadece kendisine ilk yakalandığı gün üzerinde bulunan 28 euro parayı bir kaç adet belgeyi vermişlerdir. Pasaportu ve bileti polislerin elinde duruyordu. Bi anda düşündü acaba biletini ve mahkeme masraflarını kim karşılamıştı? Her zaman olduğu gibi yine yanıt bulamadı.

Uçağın arka kapısından en arka bölümde bulunan 3’lü koltuktan birine oturmuşlardı sağında ve solunda birer polisle Türkiye’ye dönüyordu. İyi de neden iki tane polis vardı? Sanki cinayet işlemişti. Sadece vizesinde bir kaç sorun oluşmuştu.

Uçak havalanmış ve Türkiye’ye yolculuk başlamıştı…

Etiketlendi:,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: