Günlük arşivler: Ekim 11, 2012

Türkiye’de yalan yazmak ne kadar kolay /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Zaman ve Taraf gazeteleri başta olmak üzere, kimi gazetelerde Balyoz ile ilgili yalan ve yanlış haberler yayınlanmaya devam ettiği gibi, kimi köşe yazarları da Balyoz davasındaki gerçekleri çarpıtan, ya da doğrudan yalan içeren yazılar yazıyorlar. Bu tür yazıların her birine yanıt vermemiz mümkün değil, ayrıca bir çoğu için bunu yapmaya değer görmüyoruz.

Ancak bugünkü yazımıza konu edeceğimiz yazar, herhangi bir köşe yazarı değil, kimileri tarafından hala saygın bir entelektüel addedilen Etyen Mahçupyan.

Mahçupyan’ın Balyoz’la ilgili yalan yanlış bilgilere yer vermesine alıştık (bkz. 1, 2 ) ama hala öyle şeyler okuyoruz ki en azından kayda düşmek için yapılan yanlışları belgelemek, doğruları yazmak ihtiyacını hissediyoruz.

Mahçupyan’ın bugünkü yazısından:

“Nitekim Çetin Doğan ilk sorgulamasında, Balyoz davasının konusu olan plan ve senaryoların Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevinin gereği olarak hazırlandığını söylemişti.”

Bu cümleden çıkabilecek tek anlam, Çetin Doğan’ın ilk sorgusunda Balyoz ve yan planlarının gerçek olduğunu kabul ettiği, bu planlara dayanak olarak da ordunun Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevini göstermiş olduğudur. Yani Mahçupyan, Dogan zaten olayı itiraf etmiştir demektedir.

Altını çizelim: Mahçupyan sadece “senaryo” dese belki plan seminerinde kullanılan senaryodan bahsettiğini düşüneceğiz, iddianamede suç atfedilmeyen bu senaryoyla ilgili bir yanlış anlama olduğunu düşünebileceğiz. Ama Mahçupyan “planlar”dan bahsediyor. Bu ancak sahte olduğunu bildiğimiz Balyoz ve yan planlarına (Suga, Oraj. vs.) bir atıf olabilir.

Gerçeklerin bununla yakından uzaktan alakası yok.

Mahçupyan’ın atıf yaptığı ilk sorgunun tutanağına buradan erişebilirsiniz. (Emniyet’te susma hakkını kullandığı için Doğan’ın ilk sorgusu 26 Şubat 2010’da, savcı Bilal Bayraktar tarafından yapıldı) Doğan, sorgusunda ısrarla Balyoz planından haberinin olmadığını, plan seminerinin sözde Balyoz planı ile bir ilişkisinin olmadığını soyluyor. Dahası, ne plan semineri ne de başka bir konuyla ilgili olarak “Cumhuriyet’i koruma ve kollama görevi”nden bahsetmiyor, bu kelimeleri kullanmıyor.

Bize inanmayın, buradan kendiniz okuyun.

Aşağıdaki bolum Çetin Doğan’ın savunmasını özetliyor:

Neresinden bakılırsa bakılsın, Etyen Mahçupyan gerçeklerle bağdaşmayan şeyler yazmıştır.

Kimse askerleri sevmek zorunda değildir. Olgular ne olursa olsun, Çetin Doğan’ın ve arkadaşlarının suçlu olduklarına inanmakta serbestsiniz. Cengiz Çandar’ın yaptığı gibi “kimse beni 1. Ordu seminerinde darbe toplantısı yapılmadığına inandıramaz,” ya da İsmet Berkan gibi “gerçek başka, hakikat başka” cinsinden argümanlar yapmak herkesin hakkıdır.

Ancak bu savları geçerli kılmak için gazete köşenizde olmayan itiraflara, kullanılmamış ifadelere yer verirseniz, birisi çıkar, doğrusunu gösterir ve “yalan soyluyorsunuz” der.

***

Bizim bu dava surecinde ailevi bağlarımız nedeniyle tarafsızlığımızın sorgulanması gayet normaldir ve beklenir. Ama bize dezenformasyon yapıyorsunuz, olguları çarpıtıyorsunuz diyenlerin bunun somut örneklerini göstermesi gerekir. Bu blogun takipçileri bilir, biz tenkit ettiğimiz yazarlardan farklı olarak yazdığımız her şeyi belgeliyoruz.

Bize dezenformasyon suçlamasını yöneltenlere biz sunu diyoruz: yazdıklarımızda gerçek dışı, çarpıtılmış herhangi bir bilgi veya olgu varsa söyleyin, hemen düzeltelim. Şimdiye kadar tek bir örnek gösterilmedi, bu blogda yazdıklarımızın hiçbiri yalanlanmadı.

SABAHATTİN ÖNKİBAR: Turgay Ciner’le Murat Ülker’in cariyeler ordusu! /// CC : @sonkibar


Aktaracağım tevatür değil , tersine bire bir şahit olup isyanda başkaldırdığım bir konudur.

Eğer hanım iseniz ve özel bir şirkette çalışıyorsanız siz aslında cariye hükmündesinizdir.

Biraz daha açayım :

Şayet hanım iseniz çalıştığınız şirket sahibinin cariyesi konumundasınız!

Nasıl mı oluyor ?

Şöyle oluyor:

Güya dinimiz İslama göre kadınların iaşesini kim karşılıyor ise onun cariyesi yani helali oluyorsunuz!

Başka bir ifade ile yanınızda çalıştırdığınız hanımların eti size helal yani o hanımlar size otomatik olarak metres oluyormuş!

Bu izaha göre Turgay Ciner’in binlerce hanım çalışanı olduğuna göre binlerce cariyesi olmuş oluyor.

Aynı şekilde yine çok sayıda hanım çalışanı olan Murat Ülker de istese cariyelerden bir ordu kurabilir.

Hayır! Bunu seslendirenler, Hasan Mezarcı gibiler değil, tersine kamuoyunda itibarı(!) olan sözde İslamcı cemaatlerin şeyhleri ya da önderleridir.

Üstelik birkaç tanesidir!

Onlardan birine, bir gün dayanamayarak sordum:

-Yahu siz, ”haram” diye hanım eli sıkmazsınız; evinizde harem-selamlık oturursunuz; misafirlerinize ”haram diye” hanımınızı göstermezsiniz; ama şirketinizde çalışan hanımlara boyuna sarılıyorsunuz: bu nasıl bir şeydir?

Hiç unutmam cevap aynen şuydu:

-Sabahattin Bey, sarıldıklarım cariye hükmünde olanlar. Bu hanımlar bana helal.

”Nasıl” dememle yukarıda aktardığım, ”Maaşını ödediğim yani iaşesini temin ettiğin hanımın kullanma hakkı sana geçer” sözünü işittim.

Emin olun, o sözü duyduğum an feveran ederek aynen şu karşılığı verdim:

-Benim iman ettiğim mukaddes İslam böyle bir rezilliğe cevap veremez. Kur’anda bana bunu gösterebilir misiniz?

Karşılık aynen şuydu:

-Kur’anı kainatta bugün ben temsil ediyorum. Bana inanmıyor musun!

Ne olur söyleyin bana, İslamın temel sorunu önce dinimizin bu tür sözde İslamcılardan kurtarılması değil midir?

****

Bu kadar aşağılamaya susmak niye?

Yediği dayağın haddi hesabı yok!

Biz sayamaya yorulduk, o yemeye doymuyor!

Bülent Arınç’ın, Tayyip Erdoğan tarafından refüze edilmesi ya da aşağılanmasını kastediyorum.

Yahu, Arınç dediğin adam, AKP’nin üç numaralı kurucusu.

Milli Görüş hareketindeki mazisi de Erdoğan’dan eski ve etkili.

Dahası, mevcut hükümetin sözcüsü.

Böyle birini bu şekilde paspas yapmak ama ondan önemlisi, Arınç’ın bütün bunları sineye çekmesi, anlaşılır değil.

İşte Erdoğan-Arınç ilişkilerinden mini bir kesit:

-Bülen Arınç: Kürt sorunu vardır.

-Tayyip Erdoğan: Kürt sorunu diye bir şey yoktur.

-Bülen Arınç:Ölen teröristle ağlamayan insan değil diyen Recep Güven’e canı gönülden katılıyorum.

-Tayyip Erdoğan: Ölen teröristle ağlamadık, ağlamayız.

-Bülent Arınç: BDP’lilere dokunulamaz.

-Tayyip Erdoğan: BDP’lilere dokunulacak.

-Bülent Arınç: Şike yasası bir daha asla Meclis’e gelemez.

-Tayyip Erdoğan: Şike yasası derhal Meclis’e gidecek ve değişecek.

-Bülent Arınç: Basına akreditasyon yanlış. Biz bunu eleştirerek geldik.

Tayyip Erdoğan: Basına akreditasyon doğru.Ben evime istediğimi çağırırım.

-Bülent Arınç: Başbakan öyle istedi diye Kars’daki heykel yıkılamaz zira kanundan alınmayan yetkiler kullanılamaz.

-Tayyip Erdoğan: Onu bunu bilmem, o ucube heykel birkaç güne yıkılacak.

Özet halinde sunduğumuz bu ayrılık ya da çatışma, söyleyin, neye işarettir?

Farklı fikir ve bakışlara sahip olmaya degil mi?

Öyleyse aynı siyasi çatıda olmaya ısrar niçin?

Siyasetteki ilkeli, tutarlı ve erdemli olmak diye bir şey yok mu?

Varsa Arınç neden gereğini yapmaz?

Son tahlilde biat olgusu egemen olduğu için değil mi?

İşte biz bundan ötürü ”AKP, totaliter bir parti” demekteyiz.

***

Necip Torumtay İle Necdet Özel!

Biri yakın geçmişin diğeri bugünün Genelkurmay Başkanı.

Merhum Torumtay, ABD istiyor diye Türkiye bütünlüğünün sabote edilmesine ve Ortadoğu bataklığına saplanmasına, üniformasını feda ederek karşı çıkarken Necdet Özel, tam tersine Suriye sınırında , gelecek hücum emrini bizzat uygulamak için hazırolda bekliyor.

Peki, 20 yılda ne değişti de iki komutan taban tabana zıt tavırlar sergiliyor?

Ülkenin bütünlüğünü ve Milli Üniteler devlet yapımız bağlamında 20 yıl önceki tablo, bugünden daha mı karanlıktı?

Hayır değildi! Tam tersine Torumtay Paşa, Türkiye’nin sonunu getireceği kesin olan Neo-Osmanlı fikri yada saplantılarına bile tahammül edemediğini, Turgut Özal’a meydan okuyarak ortaya koymuştu.

Oysa bugün manzara artık Neo-Osmanlıcılık ütopyası, fikrin ötesinde uygulama aşamasındadır ve Necdet Özel bu projede temek aktörlerinden biridir.

Peki, objektif tarih, bu iki komutana nasıl yazacak?

Hiç kuşkum yok; Torumtay Paşa’yı ”Ülke bekası için makamını elinin tersi ile iten Atatürk’ün şanlı generali” diye selamlayacak…
Buna mukabil aynı şeylerin Necdet Özel için yazılacağı noktasında ciddi tereddütlerim var.

AYDINLIK

Ümit Özdağ: Ne, ne zaman nerede söylenir, ne yapılır? /// CC : @umitozdag @Umit_Ozdag


Amerikan Anayasa Mahkemesi fikir özgürlüğü ile ilgili bir kararında bir dağın başında yangın olmasa da “yangın var” diye bağıran bir insanın fikir özgürlüğünü kullandığını, ancak seyircilerle dolu bir sinema salonunda yangın olmamasına rağmen “yangın var” diye bağıran insanın ise cinayete teşebbüs ettiği kararını vermiştir.

Doğru bir karar. Ne söylendiği kadar, nerede söylediği, ne zaman söylendiği de önemlidir.

Diyarbakır Emniyet Müdürü Recep Güven’in “Dağda ölen PKK’lılar için ağlamayan insan değildir” şeklindeki açıklaması bence bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Eğer Recep Güven bu açıklamayı, 2012 Ekim ayında terör örgütüne yakın bir çevrede, örneğin Diyarbakır’ın örgüte sempatinin yüksek olduğu Bağlar semtinde bir kahvehanede yapmış olsaydı, bu açıklama bir psikolojik operasyon olurdu. Bu çerçevede de teknik olarak doğru bir adım olması muhtemeldi. Ancak içerik olarak yine yanlış olurdu. Bu cümleyi bir başka şekilde formüle etmek gerekirdi. Örneğin, “Dağda ölen PKK’lı gençler için de üzülüyoruz, onlar da bizim yitik çocuklarımızdır” şeklinde bir cümleye kimse karşı çıkmazdı.

Recep Güven bu açıklamayı, 2005 yılında Bahçeşehir Üniversitesi’nin düzenlemiş olduğu bir konferansta terörizm konusu ile ilgilenen gençlere yapmıştır. Bu husus, Recep Güven’in psikolojik operasyon tekniği yapma ihtimalini düşürüyor. Güven, daha çok kendi samimi görüşünü açıklıyor. Güven, eğer psikolojik operasyon yapmıyor ve kendi görüşünü açıklıyor ise bu açıklama bir üniversitenin dar bir salonunda yapılması kaydı ile meşrudur ve dağın tepesinde “yangın var” diye bağırmaya benzer.

Oysa Recep Güven bu açıklamayı, 2012 Ekim ayında yerel ve ulusal basına yapmış olduğu bir açıklamada gerçekleştirmiştir. Bu tür bir açıklama, arka planında psikolojik operasyon tekniği olarak düşünülmüş olsa bile kapalı bir sinema salonunda “yangın var” diye bağırma etkisi yapar. Yanlış olur. Milli vicdanı yaralar. Binlerce şehit ve gazi ailesini derinden yaralar. Öyle de olmuştur. Oysa, “Dağda ölen PKK’lı gençler için de üzülüyoruz, onlar da bizim yitik çocuklarımızdır” şeklinde bir cümleye şehit anneleri dahil kimse karşı çıkmazdı.

Nereden mi biliyorum? Halamın oğlu Teğmen Nafi Kıvanç, Kıbrıs Barış Harekatı sırasında Beş Parmak Dağları’nda Birinci Harekat ile İkinci Harekat arasında şehit düşmüştü. Halam, oğlunun şehit düştüğü yeri görmek istedi. Babamın sınıf arkadaşları çatışmadan hemen sonra halamı oğlunun şehit düştüğü yere götürmüşler. O noktaya çok yakın bir yerde üç Rum askerinin henüz kaldırılmamış cesetlerini gören Halam, “Sizde ana kuzususunuz” diyerek, Rum askerleri için de ağlıyor. İşte oradan biliyorum.

Ancak PKK’lılar için üzülmeyenleri insan saymayan bir anlayışa sahip emniyet müdürünün, terörle mücadelede en ön safta mücadele etmesi gereken Diyarbakır polis ve jandarma kadrolarına şevk vereceğini düşünmek, zordur. Daha dün Diyarbakır’ın merkezinde derse girmiş öğrencileri Molotofkokteyli ve bombalar ile yakmak ve parçalamak amacıyla okulları basan PKK’lı teröristleri eğer güvenlik görevlileri öldürseydi ve biz de onlar için ağlamasaydık insan olmayacak mıydık?

Bu noktada üzerinde durulması gereken esas nokta Recep Güven’in açıklamasından dolayı Başbakan Erdoğan’ın tavrıdır. Recep Güven, hatalı bir düşünce içinde olabilir. Ancak Erdoğan, TBMM AKP Grubunda yapmış olduğu konuşmada Recep Güven’i sanki bir siyasi lider gibi hedef almıştır. Erdoğan, Recep Güven’e “siyaseti siyasetçilere bırak” diye çağrıda bulunurken, kendisi Recep Güven’e siyasetçi muamelesi yapmıştır. Bir Başbakan bir il emniyet müdürünü TBMM kürsüsünden muhatap almaz. Böyle bir açıklamadan rahatsız olan Başbakanın yapacağı şey Recep Güven’i açığa almak veya görevden alarak, merkeze çekmektir.

Başbakan tarafından bu şekilde hedef alınan bir emniyet müdürünün hem de Diyarbakır gibi kritik bir ilde böyle bir açıklama gündeme geldikten ve Başbakan tarafından bu şekilde hedef alındıktan sonra, doğru dürüst bir görev yapması çok zordur. Başbakan tarafından yapılması gereken bu noktadan sonra, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Recep Güven’e arka çıkan açıklamalarını örtmek, toplumda Arınç’ın açıklamalarına tepkiyi dengelemek ve hatta ortadan kaldırmak amacı ile siyaset yapmayı bırakmak ve Recep Güven’i görevden almaktır. Bu açıklamalardan sonra Recep Güven görevde kalır ise bu en başta Recep Güven’e yapılmış büyük bir kötülük olacaktır.

Yeniçağ

Arslan Bulut: Fatih Erbakan, AKP’yi nasıl değerlendiriyor? /// CC : @ArslanBulut1


Tayyip Erdoğan, AKP kongresinde, “Yolumuz, Osman Gazi’nin, Fatih Sultan Mehmet’in, Yavuz Sultan Selim’in, Gazi Mustafa Kemal’in, merhum Adnan Menderes’in, merhum Turgut Özal’ın, merhum Necmettin Erbakan’ın yoludur. Yani bizim yolumuz birleştirmenin yoludur” demişti. Ben de bu konuşma üzerine “Necmettin Erbakan, AKP’yi Siyonizm’e, hatta Büyük İsrail projesine hizmet etmekle suçluyordu” hatırlatmasında bulunmuştum.

Erbakan’ın ömrünün sonuna kadar desteklediği Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Mustafa Kamalak da AKP’nin Suriye politikasını şöyle değerlendirmişti:
“Türkiye adım adım bir savaşa sürüklenmek isteniyor. Amaç Büyük İsrail Devletini kurmaktır. Büyük Orta Doğu Projesi adım adım işlemektedir.”

***

Peki, Milli Görüş hareketinin kurucusu Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan ne düşünüyor? Basın, bu konuyu soruşturmuyor çünkü Tayyip Erdoğan’ın hışmından korkuyor ama bazı gerçekleri yerli yerine oturtmak, halka duyurmak lazım..

Fatih Erbakan, Saadet Partisi Düzce Merkez İlçe Başkanlığı tarafından düzenlenen “Türkiye ve Bölgedeki Sıcak Gelişmeler” konulu konferansta konuştu ve AKP iktidarı için aynen şöyle dedi:

“Eskiden Amerika, İsrail ve Avrupa Birliği’nin postacılığını yapıyorlardı. Artık Amerika’nın Orta Doğu’daki tetikçiliğini yapıyorlar. Amerika’nın kışkırtması ile Esad yanlış yapıyor diye binlerce yıldır kardeşimiz olan Suriye’yi vuracakmışız. Hal böyle iken ne olacak? Her iki taraftan da binlerce Müslüman ölecek. İşte Türkiye’nin hali budur. Bu zihniyet devam ettikçe imam hatipli de olsanız, eşleriniz türbanlı da olsa bu sizi kurtaramaz. Bu milletin iktidarı olamazsınız. İşte tablo budur. Erbakan Hoca’nın gerçek talebeleri iktidara gelmedikçe Siyonizmin önüne geçemeyiz..”

***

Fatih Erbakan, merhum babası gibi ekonomik konulara ağırlık verdi ve Erdoğan’ın “İktidara geldiğimizden bu yana milli gelirimizi üç kat artırdık” iddiası ile ilgili olarak önemli tespitler yaptı:

* “Milli geliri üç misline çıkarttınız doğru ama bu milli gelir dediğiniz şey ne kadar milli? Diyoruz ki ’hükümetimiz ne kadar milli ise bu milli gelir de o kadar millidir.’Milli gelir diye anlattığınız bu gelirin çok önemli bir kısmını yabancı firmalar alıyor. Onlar geldiler burada milyarlarca dolarlık gelir elde ettiler bunları alıp kendi ülkelerine götürdüler. Bu milli gelir diye bahsettiğiniz şeyin önemli bir kısmını ülkeden dışarı çıkartıyorlar.”

* “54’üncü hükümette altı ay gibi kısa bir sürede dar gelirli vatandaşın geliri üç misline çıkartıldı. Asıl marifet milli geliri artırıp bir avuç imtiyazlı kişilere dağıtmak değil, bunu vatandaşa, dar gelirlilere dağıtmaktır. ’İktidara geldiğimizden beri milli geliri üç misline çıkarttık’diyorsunuz. Borcumuz ne kadar oldu? Borcumuz da 6 kat arttı.”

* “İhracat arttı diyorlar. Ham madde üzerinden 100 liralık ihracatımızın 60 lirası ihracattır. IMF’ye borcumuzu azalttık diyorlar. Gece gündüz bu nakaratı anlatıyorlar. Ne diyoruz? IMF’ye olan borcu azalttınız ama bizim sadece IMF’ye borcumuz yok. Her yere borcumuz var. Türkiye’nin toplam borcunu 500 milyar dolara çıkartmışlar. Bu görülmemiş bir felakettir. Bu felaketin yanında IMF’ye ödediğimiz borç leblebi çekirdek gibi olur..”

***

Fatih Erbakan, konuşmasını bitirirken “Büyük Orta Doğu Projesi’nin eş başkanıyım diye övünenler, Erbakan Hoca’nın yolundan gidemezler” dedi ve “Erbakan, hükümetteyken bir kuruş borç almadı. Memur ve işçiye yüzde 300 zam verdi. Erbakan Hoca bir tane ilave vergi koymadı. Bir tane ilave zam yapmadı. Bir tane milli müesseseyi satmadı. Kıbrıs’tan vazgeçmedi. Kıbrıs’ı kurtardı. Büyük Orta Doğu Projesi’nin değil İslam Projesi’nin (D-8’in) başkanıydı. Siz nasıl Erbakan Hoca’nın öğrencisisiniz? Merhum liderimizin dediği gibi arka kapıdan kaçıp, bahçede top oynuyorsunuz. ’Sizi gidiler sizi’derdi şimdi Erbakan Hocamız. ’Beni günahlarınıza alet etmeyin’derdi” diye konuştu.

Fatih Erbakan, “Erbakan’lar AKP’ye geçecek” iddialarına da net bir cevap verdi ve sözlerini; “AKP’ye geçecek diyenlere sesleniyorum. Biz Erbakan Hoca’nın evladız. Hiç Sultan Fatih’in gemisi, Milli Görüş bırakılıp, batacağı belli olan Titanic’e gidilir mi?” diye bitirdi.

Yeniçağ

MAHFİ EĞİLMEZ : Fren mi Gaz mı? ya da Cari Açık mı Büyüme mi?


Ocak – Ağustos ödemeler dengesi açıklandı. Önemli gelişmelere değineyim:

1. 2012 yılının 8 aylık cari açığı 36,1milyar dolar. Geçen yılın 8 aylık açığı 52,2 milyar dolardı. Buna göre cari açıkta geçen yılın aynı dönemine göre 16,1 milyar dolarlık (% 31 oranında) düşüş var.

2. Cari açık 12 aylık bazda 60 milyar doların altına indi (59.013 milyon dolar)

3. Hafta içinde açıklanan OVP’de 2012 yılı için yapılan cari açık tahmini 58,7 milyar dolar, GSYH tahmini 799 milyar dolar. Eğer yılsonunda cari açık Ağustos sonundaki 12 aylık miktar gibi çıkarsa cari açık / GSYH oranı yüzde 7,4 çıkacak demektir.

4. Doğrudan yabancı sermaye yatırımları ilk 8 ayda 9,6 milyar doları buldu. Geçen yılın ilk sekiz ayında bu miktar 10,5 milyar dolardı. Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarında görülen yaklaşık 1 milyar dolarlık düşüşe karşılık portföy yatırımlarında (hisse senedi ve borç senetleri) 2,3 milyar dolarlık artış söz konusu olmuş görünüyor. Bu bize cafi açığın finansman kalitesinde bir miktar düşüş olduğunu gösteriyor.

5. Resmi döviz rezervleri ilk sekiz ay sonunda 15,7 milyar doları geçmiş durumda. Geçen yılın aynı döneminde rezerv artışı 4,7 milyar dolardı. Demek ki geçen yıla göre 11 milyar dolarlık bir artış var. Son bir aydaki rezerv artışı 7 milyar dolara yakın bir düzeyi gösteriyor. TCMB’nin döviz rezervlerini artırmayı bir politika aracı haline getirdiği ve bu amaçla karşılık oranlarında yaptığı ROK uygulamasının da yardımıyla rezervleri artırdığı ortaya çıkıyor. TCMB’nin döviz rezervleri bu sayede 90 milyar doları aşmış bulunuyor.

6. Net hata ve noksan ilk sekiz ayda 4,2 milyar dolar düzeyinde. Geçen yılın aynı döneminde bu tutar 9,1 milyar dolar düzeyindeydi. Net hata ve noksan miktarında12 aylık bazda cari açıktaki düşüşe paralel bir düşüş olsa da son bir ayda 1,1 milyar dolarlık bir artış söz konusu olmuş görünüyor.

Cari açıktaki hızlı düşüş büyümenin de hızla düşmesine yol açıyor. Cari açıktaki düşüşün olumlu görünümü büyümedeki hızlı düşüşün yarattığı olumsuz görünümün gölgesi altında kalıyor. Hükümet içinde başlayan fren – gaz kavgasının arkasında da bu konular var. Bu gelişme bize net bir biçimde bir ekonomik ilişkiyi gösteriyor ya da zaten bildiğimiz bir gerçeği bir kez daha doğruluyor: Türkiye’nin büyümesi ithalatla çok yakından ilişkili. Yani Türkiye potansiyel büyüme hızı olan yüzde 5 oranını yukarı doğru zorladıkça ithalatı ve dolayısıyla cari açığı artıyor.

Bu durumda yapılması gereken şey bu ilişkiyi koparacak ya da en azından daha esnek hale getirecek olan yapısal reformları yapmak. Yapısal reformları yapıp sonuç almaya başlayana kadar da büyümeyi yüzde 5’lik potansiyel büyüme hızının çok ötesine zorlamamak.

İNSAN KOYUN :))


Devecioğlu Ergenekon davasında dinlendi


“Ergenekon” davasında tanık olarak dinlenilen Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu, Başbakan Erdoğan’a ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarının içeriğini, yasa dışı dinleme olduğu kanaatine vardığı için yayınlamadığını söyledi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, İşçi Partili bazı sanıkların, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘a ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarının, basın toplantısıyla açıklanarak Aydınlık Dergisi’nde haber yapılmasına ilişkin” dinlenilmesini talep ettiği Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tayfun Devecioğlu hazır bulundu.

Mahkeme Heyeti Başkanı Hasan Hüseyin Özese’nin Vatan Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni olduğu dönemde gazeteye Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la ve diğer siyasilerle ilgili ses kaydı gelip gelmediğine ilişkin sorusu üzerine Devecioğlu, şunları anlattı:

“26 Mart 2009 yılında Vatan Gazetesi’nin Ankara Bürosu’na ses kayıtlarını içeren mailler gönderilmiş. Kim tarafından gönderildiği belli olamayacak şekilde gece mail atmışlar. Benim ertesi gün haberim oldu. Bu ses kayıtları sadece gazetelere değil bazı kişilere de gönderilmiş. Ankara büro, ses kayıtlarını İstanbul’a gönderdi. 8-10 ses kaydı vardı. 2-3 tanesini dinledim. Yasa dışı dinleme olduğu kanaatine vardım. Bir miktarda özel hayatla ilgiliydi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, bir televizyon kanalında ‘beni de dinliyor olabilirler, konuşmalarıma dikkat ediyorum’ diye bir beyanı oldu. Bunun üzerine Başbakan’ın bu beyanıyla birlikte Başbakan’a ait olduğu iddia edilen ses kayıtlarının internette dolaştığına ilişkin, 28 Mart 2009’da ses kayıtlarının içeriğini yayınlamadan, ‘Erdoğan’ın ses kaydı mı var?’ başlıklı bir haber yaptık. 13 yıldır gazetelerde yöneticilik yapıyorum. Yasa dışı, illegal ses kayıtlarının içeriğini prensip gereği haberleştirmedim.”
Başkan Özese’nin “Dinlediniz mi, kayıtlar kimlere aitti” sorusu üzerine Devecioğlu, “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, işadamı Cüneyt Zapsu’ya ait olduğu iddia edilen ses kayıtları vardı” diye yanıtladı.

Duruşmada söz alan tutuklu sanık Mehmet Bedri Gültekin de, tutuklanmadan önce İşçi Partisi Genel Başkan Vekili olduğunu belirterek, “Vatan Gazetesi’ndeki haberden 7 ay sonra, bu ses kayıtlarını basın toplantısıyla açıkladığım için tutuklandım. Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım, bu basın toplantısını haber yaptığı için tutuklandı” diye konuştu.

Dinleme kayıtlarının sadece gazetelere değil siyasi partilere de gönderildiğini ifade eden Gültekin, “Ses kayıtları sadece Aydınlık Dergisi’ne gitmemiştir. Siyasi parti temsilcisiyim. Ben kamu yararı gördüğüm için bunları açıkladım” şeklinde konuştu.
Duruşma, yarına ertelendi.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: