Davutoğlu’nun Cumhuriyeti yıkma programı /// @siring @aysearman @armanaye @ayse_arman


GİRİŞ

Son günlerde, daha önce Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül örneklerine tanık olduğumuz yeni bir parlatma ve imalat kampanyası yürütülüyor. Bu seferki kampanyanın öznesi Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. Meclis dışından bakanlığın başına atanan Davutoğlu, yandaş yandaş olmayan bütün medya tarafından “Türkiye’nin Kissinger’i” payesine terfi ettirildi. Düne kadar Ortadoğu gezileri öncesinde gidip örtülü ödenek olanaklarıyla Tayip Erdoğan’a şakşakçı ayarlayan Davutoğlu’nun yükselişi çok hızlıdır. “Türkiye’nin Kissinger’i” parlatmasında 2.5 milyar dolarlık vergi cezasına çarptırılan Doğan Grubu medyasının başı çekmesi, bu grubun bağlantılarına ve gelecek öngörülerine ilişkin imaları bakımından manidardır.

Davutoğlu’na “Türkiye’nin Kissinger’i” payesi, AKP’nin son “Kürt açılımı,” “Ermeni açılımı” vb hamlelerinin “mimarı” olduğu için veriliyor. AKP’nin gerçek içeriğini Türk milletinden gizlemek için olağanüstü gayret sarf ettiği bu açılımlar, bu açılımların esas yönünün Avrasya’nın iki önemli kuvveti olan Rusya Federasyonu ile İran’ı zayıflatmayı ve bu ülkelerle Türkiye’yi karşı karşıya getirmeyi amaçlayan karakteri, Davutoğlu’nun 2001 Nisan’ından bu yana 31 baskı yapmış olan Stratejik Derinlik 1 başlıklı kitabında bütün çıplaklığıyla açıklanıyor.

Ancak Davutoğlu, iki önemli komşumuza karşı ABD’nin taşeronluğu teorisini yapmanın da ötesine geçiyor. Kitapta, karşı devrimci Cumhuriyeti yıkma programı boylu boyunca uzanıyor. Açılımlar karşı devrimin son hamleleri oluyor: “Kürt açılımı,” “Ermeni açılımı,” “komşularla sıfır problem” vs ile garantilenen “elverişli dış konjonktürün” desteği sayesinde “dış-iç denge kurulacak” ve “dönüşüm” tamamlanacak. Türkçesi, taşeronluk karşılığında sağlanan ABD ve AB’nin siyasi ve mali desteğiyle anayasa değişikliği yapılacak, karşı devrim tamamlanarak mafya-tarikat rejimi hukuki kurumlaşmaya kavuşturulacak.

Bu yazı esas olarak Davutoğlu’un karşı devrim programına odaklanacak, yeri gelince Davutoğlu’nun Cumhuriyet’in dış politikasına saldırılarına yanıt vermek amacıyla dış politika konularına girilecek.

AYRI MEDENİYETLER TEZİ

Davutoğlu, insanlığın tarih boyunca birçok medeniyet yarattığı kanısındadır. Ortadoğu’nun “insanoğlunun meydana getirdiği medeniyetlerin beşiği” olduğunu, “diğer taraftan dünyanın diğer bölgelerinde gelişen medeniyetlerin yayılmasında kavşak noktası teşkil ettiğini”2 belirtiyor. Bir başka yerde temsilciliğini Osmanlı’nın yaptığı medeniyet ile ona karşı “Batı medeniyeti”nden söz ediyor.3 Bu birbirinden ayrı ve karşıt medeniyetler tezi, kitabın başka sayfalarında da tekrarlanıyor. Davutoğlu’na göre tarih boyunca ve günümüzde bütün olaylar, bu çeşitli medeniyetler arasındaki ilişkilerin ve çatışmaların ürünü. Açıkçası Davutoğlu, Samuel Huntington’un Batı’nın bilinçaltındaki Haçlı Hıristiyanlığı çağrışımlarına seslenen saldırgan emperyalist “medeniyetler çatışması” teorisi ile aynı çıkış noktasını paylaşıyor. Davutoğlu da Huntington gibi Türkiye’yi “torn country (parçalanmış/yırtık ülke)” olarak görüyor:

“Medeniyet Çatışması tezinde Türkiye’yi ait olduğu medeniyet çevresinden çıkmak isteyen ancak girmek istediği medeniyet çevresince de reddedilen bir torn country (parçalanmış/yırtık ülke) olarak tanımlayan Huntington’un bu ülke için biçtiği konumun aksine, benimsenecek kuşatıcı ve kapsayıcı bir medeniyet aidiyeti, Türkiye’yi hem kendi içinde farklılaşmakla birlikte bütünlüğünü koruyabilen bir ülke hem de bölgesindeki jeokültürel kutuplaşma temayülünü aşabilen önemli bir güç haline getirecektir. Türkiye’nin kendi medeniyet tecrübesinden hareketle evrensel kültüre yapabileceği en önemli katkılardan birisi de bu jeokültürel dışlanma tuzağını bozarak yeni bir medeniyet açılımına girmesi olacaktır.”4

Birbirinden ayrı çeşitli medeniyetler tezi, benmerkezci Batı’nın İslam başta olmak üzere bütün öteki toplumların uygarlığa yaptıkları katkıları ve birikimleri yok saymak, dünyanın geri kalanını aşağılamak için uydurduğu bilim dışı bir safsatadır. Bu safsataya göre, bugünkü Batı uygarlığını oluşturan felsefe, bilim, sanat, siyaset, hukuk, teknoloji vb her şey antik Yunanla başladı, Roma ve Hıristiyanlık üzerinden aktarıldı,15. yüzyıldaki rönesans ve 18. yüzyıldaki devrimlerle sıçrama yaparak çağımızdaki düzeyine ulaştı. Yunan antikitesinden, rönesans ve devrimlerden nasiplenmeyen İslam ve öteki Doğu toplumları, geriliğe ve Batı’nın yol göstericiliğine mahkum oldu. Bu safsata Batı’nın sömürgeciliğinin ve emperyalizmin ideolojik temeliydi.

Uygarlık pınarları Çin’de, Hindistan’da, Mezopotamya’da, Mısır’da ve insan topluluklarının yerleşikliğe geçişine olanak verecek bolluktaki dünyanın başka köşelerinde, tarihsel bakımdan eşzamanlı sayılabilecek kadar kısa aralıklarla doğdu. Binlerce yıl içinde topluluklar arası ilişkiler arttıkça, bu pınarlar tek bir yatakta birleşti. Bütün insanlık Çinlilerin keşfettiği ama tarih boyunca başka toplumların geliştirdiği kağıdı, Mezopotamya’da çıkmış olan ama her toplumun kendisine göre yeniden düzenlediği yazıyı kullanmaktadır. Ayrı bir İslam biliminden, ayrı bir Sümer felsefesinden, ayrı bir Mısır mühendisliğinden vs söz edilemez. İnsanlığın ilkel topluluklardan örgütlü topluma ve devlete geçişi, bu geçişi düzenleyen yasalar, siyasallaşma, hukuk düzeninin kurulması tek ve ortaktır. Eski örgütlenme modellerinin yerini yeni ve daha ileri modellerin alması ve bu sıçramanın sınıf mücadelelerine dayanan devrimlerle olması da evrenseldir. Kısaca uygarlık, uygarlığı oluşturan bütün unsurlar tüm insanlığın ortak malı ve birikimidir.

Tarih boyunca kimi toplumlar uygarlığın taşıyıcı merkezi oldu, büyük katkılarda bulunduğu ve yön verdiği uygarlığı geliştirerek daha ileri bir düzeye çıkardı. Daha dinamik başka bir toplum, bulunduğu yerden devraldığı uygarlığı kendi rengini katarak ilerletti. Batı’nın “eski Yunan uygarlığı” dediği şey, başta Mezopotamya olmak üzere Mısır ve uzak Doğu uygarlık birikimlerinin Ege’nin iki yakasında mezcedilerek, işlenip geliştirilerek daha ileri bir aşamaya ulaştırılmasından başka bir şey değildir. Bu birikimi İslam devraldı ve geliştirdi. Batı da uygarlık birikimini büyük oranda Emevi ve Osmanlı imparatorlukları üzerinden İslam’dan aldı.

Bilim dışılığı kanıtlanmış olan, Batı’da bile tartışmalı hale gelen karşıt medeniyetler tezi, 1990’ların ortalarından itibaren bütün dünyaya hakim olma atağına kalkışan ABD’nin ihtiyaçlarına cevap verdiği için Huntington’un “medeniyetler çatışması” teorisiyle yeniden canlandı. Ama Irak ve Afganistan’daki direniş karşısında hüsrana dönüşünce, “medeniyetler buluşması” adı altında yeni bir kılığa büründü. Tayip Erdoğan’ın “eşbaşkanı” olduğunu ilan ettiği “medeniyetler buluşması” tezini, Batı kaynaklarından aktarmalar yaparak Türkiye’de teorik bir bütünlüğe kavuşturan kişilerin başında Davutoğlu’nun geldiği anlaşılıyor.

Batı tarih yazıcılığının etkisiyle dikkatsiz davranılarak İslam uygarlığından, Batı uygarlığından, Çin uygarlığından vb söz edilir. Aslında bunlar uygarlığa büyük katkı yapan merkezlerdir ve bu yüzden gündelik ifadelerde “falanca uygarlık” gibi bilimsel olmayan nitelemeler yapılmasının pek üzerinde durulmaz.

İçinde yetiştiği çevrelerin bilimsel kavramlara karşı genel özensizliği hesaba katılarak, Davutoğlu’nun da böyle bir hataya düştüğü düşünülebilir mi? Kitabının bütününe hakim olan bakış açısı, arızi bir hata ile karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor. “… bir duruş sahibi olmaksızın bir anlamlandırma çerçevesi oluşturabilmek, bir anlamlandırma çerçevesi oluşturmaksızın olgulara nüfuz edecek şekilde onları anlamak ve nihayet görüneni görünmeyen boyutları ile açıklayabilmek mümkün değildir”5 diyen Davutoğlu, durduğu yeri belirlemiştir.

CUMHURİYET DEVRİMİ DÜŞMANLIĞI

Cumhuriyet Devrimi, önüne “muasır medeniyet seviyesine ulaşma” amacını koydu. Mustafa Kemal Atatürk, 29 Ekim 1923’te, bu amacı evrensel olan “biricik uygarlığa katılmak” olarak tanımladı.6 “Biricik uygarlığa katılmanın” modeli, ilk olarak, 13 Eylül 1920’de Büyük Millet Meclisi’ne sunulan ve 20 Ocak 1921’de kabul edilen anayasanın dayandığı “Halkçılık Programı”nda düzenlendi. Zamanla olgunlaşan ve Altı Ok’la ifade edilen model, 3 Şubat 1937’de yapılan değişiklikle Anayasanın ikinci maddesi oldu. Böylece “milletin en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumlar”7 kuruldu. Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik esasına dayanan ulus devlet modeli, feodal Osmanlı devletini yıkma ve emperyalist sömürgecilikle savaş devrimci pratiğinden doğdu.

Davutoğlu’nun emperyalist “ayrı medeniyetler” safsatasına sarılmasının nedeni, Cumhuriyet Devriminin Osmanlı feodal devletini yıkan ve Kurtuluş Savaşı ile emperyalizmi yenen devrimci pratiğine, bu pratiğin kurumlaştırdığı ulus devlet modeline duyduğu derin düşmanlıktır. Şöyle yazıyor:

“Türkiye’de yaşanan en temel çelişki bir medeniyet çevresine siyasi merkez olmuş bir toplumun tarihi ve jeokültürel özelliklerinin oluşturduğu siyasi kültür birikimi ile siyasi elit tarafından başka bir medeniyet çevresine iltihak etme iradesi esas alınarak şekillenmiş siyasi sistem arasındaki uyum problemidir ve bu durum hemen hemen sadece Türkiye’ye has bir olgudur.”8

Bu satırlardan anlaşılacağı gibi Davutoğlu, Cumhuriyet Devrimini ve oluşturduğu ulus devlet modelini, felsefesinden başlayarak Türk toplumuna yabancı, “siyasi elitin” dayattığı bir başka medeniyetin unsurları olarak görüyor. Bununla da kalmıyor, Cumhuriyet Devrimi ile kurulan modeli yıkma görevini de önüne koyuyor:

“Türkiye ancak ve ancak zengin tarihi birikimini, jeopolitik ve jeoekonomik imkanlarını etkin ve tutarlı bir iç siyasi yenilenme ile birleştirebildiği takdirde gelecek yüzyılda uluslararası konumunu güçlendirme ve kendi etki alanını oluşturma imkanına sahip olabilir.”9

“Türkiye’nin iç siyasi bütünlüğünün de uluslararası konumunun da son derece hassas bir denge üzerinde yeniden belirlenme” sürecinden geçildiğini10 belirtiyor ve bu sürecin ifadesi olarak “son derece kronik bir görünüm” kazanan “kültürel/etnik kimliklerden anayasal vatandaşlık kimliğine, parlamenter sistemden yarı başkanlık ve başkanlık sistemine, üniter devlet yapısından federalizme kadar” uzanan tartışmaları gösteriyor. “Bu tür kronik görüntülerin uzun dönemli ciddi dönüşümler yaşayan toplumlarda” görüldüğünü belirterek, endişeye mahal olmadığını ima ediyor.11 “Türkiye’nin dinamik özelliklerinin dinamik bir uluslararası konjonktür ile ivme kazanarak tarih sahnesine” (abç-HB) çıkacağı12 ifadesi, AKP’nin Cumhuriyeti yıkmak için ABD tarafından iktidara getirilmiş olduğunun açıklaması oluyor.

Davutoğlu’nun düşmanlığı daha eskilere, Türk Devriminin Cumhuriyet öncesindeki doruğu İttihat ve Terakki’ye kadar gidiyor:

“İttihat ve Terakki liderlerini Osmanlı Devleti’ni 1. Dünya Savaşı’na sokmaya sevkeden temel saik, yenilmezliğine inanılan Alman askeri gücünün de desteğini alıp Pantürkizm eksenli milliyetçi ideallerle ani bir stratejik sıçrama yaparak yepyeni bir uluslararası konum kazanma hedefiydi. Savaş ya da geçiş dönemlerinde ani stratejik sıçrama yapma hedefine yönelen güçler, böyle bir planın uygulama safhasına konmasından önce mutlaka gerekli stratejik, psikolojik, siyasi, ekonomik ve kültürel ön hazırlığın yapılmış olduğundan emin olmak zorundadırlar. Sadece askeri güçle sağlanması düşünülen sıçramalar karşı güçlerin doğurabileceğinden kaynaklanan büyük riskler barındırır. … İttihat ve Terakki liderlerinin stratejik rasyonalite ve taktik kademelendirme zaafından kaynaklanan hesap hatası Doğu’nun son direniş noktasının da düşmesi sonucunu beraberinde getirmiştir.”13

Görüldüğü gibi, Davutoğlu, sırf düşmanlık adına nesnellikten uzaklaşarak İttihat ve Terakki değerlendirmelerinde ve Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’na girişi konusunda çarpıtmalara girişiyor. İttihat ve Terakki ve Cumhuriyet Devrimi suçlamalara maruz kalırken, kendi hanedanını ve Hazineyi Hassa’dan kişisel tapusuna geçirdiği toprakları korumak için dengeci manevralar izleyen II. Abdülhamit Davutoğlu’ndan övgü alıyor. Aktardığımız şu satırlar, karşı devrimcilik adına tarihi olguyu çarpıtmanın ifadesi olmasının yanında, bölücülük ve yıkıcılık söz konusu olduğu zaman demokrasi şampiyonu kesilen Davutoğlu’ların demokratlığı açısından da ibret vericidir:

“Aynı şekilde II. Abdülhamit dönemindeki siyasi irade oluşumunun sağladığı diplomatik araçların ülkenin tarihi ve coğrafi sabit verilerini artı çarpan etkisiyle etkileyerek bölünmeyi engellediği de aşikârdır. Buna mukabil siyasi irade bunalımının yaşandığı II. Meşrutiyet dönemindeki dalgalanmaların aynı sabit ve potansiyel verileri eksi çarpan etkisi yaparak tarihin en uzun ömürlü devletinin sonunu getirmiş olduğu da gerçektir.”14

CUMHURİYET DEVRİMİ’NİN EVRENSELLEŞTİRDİĞİ MODEL

Davutoğlu ulus devlet modelini Avrupa’ya ait15 ve bu yüzden de Türkiye’nin dokusuna yabancı, hatta aykırı bir model olarak görüyor. Ulus devlet modelinin Büyük Fransız Devrimi ile doğmuş olduğu doğrudur. Jan Jaques Rousseau’nun hürriyetçi ve milli egemenlikçi teorisi, Fransız Devrimin siyasi modelinin temeli oldu. Fransız Devrimini en “ışık tutucu” devrim olarak gören ve kendisini Fransız Devriminin devamı sayan Cumhuriyet Devriminin siyasi modelini de oradan alması doğaldı. Osmanlı Devleti de kurulurken yepyeni bir imparatorluk modeli icat etmemiş, kendisinden önceki İran, Roma ve İslam imparatorluklarının birikimlerini devralarak geliştirmişti. İmparatorluğa esas damgayı vuran Fatih Sultan Mehmet, kendisini Roma imparatoru saymıştı.

Ulus devlet modelinin evrensel bir nitelik kazanması, modelin sömürge ve yarı sömürge milletlerin emperyalizmden ve ortaçağ gericiliğinden kurtulma mücadelelerinin ihtiyaçlarına cevap verir hale getirilmesiyle mümkün oldu. Bunu da Cumhuriyet Devrimi yaptı. Cumhuriyet Devrimi’nin modeli geliştirmesi ve Doğululaştırması sayesindedir ki ezilen milletler ulus devlet modelini benimsedi. Günümüzde dünyada en geniş ölçüde uygulanan evrensel tek model ulus devlet modelidir. Tam bağımsızlık esasına dayanan ulus devlet modelinin küreselleşmenin boy hedefi olmasının nedeni sağlamlığı ve mazlumlar dünyasının bağımsız gelişme isteklerine uygun olmasıdır.

Ulus devlet modelinin yine mazlum milletler tarafından yaygın şekilde benimsenen ekonomik temeli de özgündür ve Cumhuriyet Devriminin eseridir. Model, ekonomide tam bağımsızlık, kaynakların kamu eliyle eşitlik temelinde dağıtılması, kaynakların dışa akıtmak yerine milli refahı artırmak için kullanılması, merkezi planlama, bölgeler arası eşitsizliklerin giderilmesi, tarım ile hafif ve ağır sanayi arasında milli ihtiyaçlara uygun dengenin sürekli gözetilmesi ilkelerine dayanıyordu.

Ulus devletin ekonomik modelinin güçlü ve sağlam olduğunu yaşanmakta olan ekonomik bunalım kanıtladı. Öncelikle bunalım gelişmekte olan ekonomilerin bunalımı veya küresel bunalım değil, Batı’nın gelişmiş kapitalist ekonomilerinin bunalımıdır. Bunalımdan en az etkilenen ülkeler, ekonomik bağımsızlığa ve kamuculuğa en sıkı sarılan ülkeler oldu. Bunalımın en büyük etkeni ise, geçen yüzyılın ortalarından itibaren emperyalizme karşı mücadelede başarı kazanarak bağımsızlıklarını elde eden mazlum milletlerin pazarlarını Batı kapitalizmine kapatmalarıdır.

Ulus devlete karşı olan Davutoğlu, doğal olarak ulus devletin kamucu bağımsız ekonomik modeline de karşıdır:

“Soğuk Savaş sonrası dönemde ekonomik kapasitenin ulusal güç parametreleri içindeki konumunda önemli bir mahiyet değişimi yaşanmıştır. İletişim teknolojisindeki olağanüstü sıçrama ile yüksek bir ivme kazanan küresel ölçekli karşılıklı bağımlılık ilişkisi devlet-dışı aktörlerin ulusal strateji içindeki önemlerini artırmıştır. Bugün çok uluslu şirketler arasındaki ilişkiler devlet-ölçekli ilişkilerin de ötesinde etkiler yapabilmektedir. Bölgesel entegrasyon faaliyetleri ile birlikte daha karmaşık bir nitelik kazanan bu durum ithal ikamesi politikalarına gerekçe oluşturan ulusal ekonomik bağımsızlık kavramını temelinden sarsmaktadır.

“Bugün resmi ve gayriresmi aktörlerin birlikte oluşturdukları ulusal total etkinlik, sadece devlet kontrolüne dayanan ulusal bağımsızlığın önüne geçmiş bulunmaktadır. Çok uluslu şirketler, sivil toplum kuruluşları, bölgesel ve uluslararası kuruluşlar gibi ulus-devlet yapılanması dışındaki aktörlerin artan etkisi, küresel ölçekli makro stratejiler ile yerel ölçekli mikro stratejiler arasında önemli bir uyum problemi doğurmuş bulunmaktadır. Böylesi çok aktörlü dinamik bir konjonktürde ülkelerin göreceli güçleri bu uyum problemini aşabilme kabiliyetlerine bağlıdır.” (abç-HB)16

Bu alıntıda altını çizdiğimiz cümleyi Türkçeye çevirirsek, deniliyor ki, “dışarısı isterse içeri dümdüz edilir.”

CUMHURİYETİN ANTİEMPERYALİST DIŞ POLİTİKASI

Devrimci pratiği, Cumhuriyet Devriminin dünyadaki kamplaşmayı doğru ve bilimsel tarzda açıklamasının kaynağı oldu. Atatürk’ün Ankara’da çıkardığı ve başyazarlığını yaptığı Hakimiyeti Milliye gazetesindeki yazılardan izleyelim:

“Artık dünya iki büyük ordugâh haline dönüşmüştür: Bir tarafta zalimler ve kapitalistler, diğer tarafta mazlumlar ve bedbahtlar dünyası…”17

“Meselenin özü Asya’da milliyet ve bağımsızlık hırsıdır. … Velhasıl Asya tehlikesi vardır. Fakat bu tehlike milyonlarca insanın hürriyet ve bağımsızlığına, medeni kabiliyetine, gelişme ve ilerlemesine doğru yürümek istemesinden doğuyor. Bunu tehlike sayanların insaniyetle münasebet dereceleri düşünülmeye muhtaçtır.”18

“En büyük düşman, düşmanların düşmanı ne falan ne filan millettir; bilakis bu, … bütün dünyaya hakim olan kapitalizm afeti ve onun çocuğu olan emperyalizmdir. … Kapitalizm sade falan ve filan milletin düşmanı değildir. Bilakis bütün dünyanın, bütün milletlerin müşterek düşmanıdır: Milletleri birbirine düşüren kuvvet o, kardeş kanları döktüren fesatlar ondan, dünyayı kaplayan sefaletin müsebbibi, özetle bütün insanlığı inleten zulmün yegâne zalimi odur.”19

Kurtuluş Savaşı’nın sıcak ateşi içinde saptanan bu “emperyalizm-mazlum milletler” ayrımının daha ileriki yıllarda aynen korunduğu, Cumhuriyet Devriminin Mahmut Esat Bozkurt gibi, Recep Peker gibi teorisyenlerinin çalışmalarından izlenebilir. “Emperyalizmin mahv ve nabut olacağı” görüşünü sürdüren Atatürk’ün kendisi 26 Mart 1933’te şöyle diyordu:

“Doğudan şimdi doğacak güneşe bakınız.

“Bugün günün nasıl ağardığını görüyorsam, uzaktan bütün Doğu milletlerinin de uyanışlarını öyle görüyorum. Bağımsızlık ve hürriyetine kavuşacak daha çok kardeş millet vardır. Onların yeniden doğuşları şüphesiz ki terakkiye ve refaha müteveccih olarak vuku bulacaktır. Bu milletler bütün güçlüklere ve bütün engellere rağmen manileri yenecekler ve kendilerini bekleyen istikbale kavuşacaklardır. Sömürgecilik ve emperyalizm yeryüzünden yok olacak ve yerlerine milletler arasında hiçbir renk, din ve ırk farkı gözetmeyen yeni bir ahenk ve işbirliği çağı kaim olacaktır.”

Genç Cumhuriyet’in “emperyalizm-mazlum milletler” ayrımına dayalı bir strateji geliştirdiğini ve aktif bir dış politika izlediğini Davutoğlu inkar ediyor. İkinci Dünya Savaşından ve NATO’ya girişten sonra Türkiye’nin bağımsız bir stratejiden yoksun bırakılmasının ve dış politikasının ABD’ye bağlanmasının yol açtığı inisiyatifsizliği Cumhuriyet Devrimi’ne ve Cumhuriyetin “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine mal ediyor. Hatta, Cumhuriyet Devriminin İslam dünyasını bunalıma düşürerek, Bolşevik Devriminden sonra Türk dünyasını esarete sevk ederek, Batı karşısındaki iki büyük gücü yok ettiği iftirasında bulunuyor. Buradan da Cumhuriyet Devriminin antiemperyalist yönü olmadığını, dahası aynı uygarlık temelini paylaştığı emperyalist sistemle karşılıklı rıza temelinde başarılı olduğunu iddia ediyor:

“Yeni devletin bütün uluslararası mesuliyet ve iddialarından soyutlandığını ilan eden bu deklarasyon iki temel unsuru ihtiva ediyordu: (i) uluslararası alanda iddialı bir konum yerine Misak-ı Milli sınırlarını ve ulus-devleti müdafaa stratejisi, (ii) yeni Türk devletinin yükselen Batı eksenine alternatif ya da muhalif değil, bu eksenin bir parçası olması.”20

1923’ten Atatürk’ün öldüğü 1938’e kadarki 15 yıl içinde meydana gelen şu kısa diplomatik olaylar listesi, Davutoğlu’nun Cumhuriyetin stratejisiz ve edilgen olduğu iftirasını çürütmeye yeter. Üstelik Cumhuriyet, son yarım yüzyıl boyunca savaşlarda yıkılmış, yetişmiş insan gücünü önemli ölçüde yitirmiş bir ülke, ekonomi adına tam bir enkaz devraldığı koşullarda bütün bunları yapabildi:21

– Kurtuluş Savaşını başarıya ulaştırmak;

– Sovyetler Birliği ile stratejik bir ittifak kurarak özellikle Karadeniz-Kafkasya bölgesindeki istikrarsızlık unsurlarını bertaraf etmek;

– Lozan’da zamanın bütün büyük devletleri ile dişe diş mücadele ederek insanlığa emperyalizmin yenilmez olmadığını göstermek;

– İnsanlığa yeni bir siyasi ve ekonomik model sunmak;

– Milletler Cemiyetine girerek orada dünya olaylarına mazlum milletler adına müdahale etmek;

– Stratejik önemini Davutoğlu’nun da teslim ettiği Boğazlar üzerinde tam egemenliğini kurmak;

– Bozuk olan Sovyetler Birliği ile Romanya ve Sovyetler Birliği ile Polonya arasındaki ilişkilerin düzelmesine çalışmak;

– Iran-Irak, İran-Afganistan sınır anlaşmazlıklarının çözülmesi için aracı olmak ve bu sınırları belirlemek;

-Türkiye, Irak, İran ve Afganistan’ı birbirine bağlayan Sadabad Paktını kurmak;

– Arnavutluk-Yunanistan ilişkilerinin düzelmesi için aracı olmak;

– Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya’nın katıldığı Balkan Antantını kurmak;

– İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’nın dünyanın geri kalanına karşı 1934’te ön protokollerini imzaladığı emperyalist paktı Sovyetler Birliği ile el ele vererek yıkmak.

Bu listedeki olayların hangisi “sadece Misak-ı Milli sınırlarını korumaya” yöneliktir? Cephe gerisini Sovyetler Birliği’ne dayayan Sadabad Paktı, o dönemin süper devleti İngiltere’nin emperyalist planlarına karşı bir direnme hattı değil miydi? Bu direnme hattının Hindistan’ın İngiliz sömürgeciliğini defetmesine hiç katkısı olmadı mı?

Genç Cumhuriyet daha 1930’ların başlarında İkinci Dünya Savaşı’nın gelmekte olduğunu tespit etti ve savaşı önlemek için gayret sarfetti. Atatürk’ün Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, bu çerçevede dört büyük emperyalist devletin ittifak kurma çalışmalarını nasıl bozduğunu22 ve Faşist İtalyan yayılmacılığını önlemek için Arnavutluk’a nasıl yardımcı olmaya çalıştığını23 ayrıntılarıyla anlatır.

ABD PLANLARINDA ROL ALMANIN İTİRAFI

Cumhuriyete böylesine saldıran Davutoğlu, kendi konumunu açıklarken denilebilir ki açık yüreklidir. Şöyle bir dünya analizi yapıyor:

“Devletler uluslararası sistem içindeki konumları itibariyle stratejik ve taktik manevra kabiliyetlerine göre dört farklı kategoriye ayrılabilir: Süper devletler, büyük devletler, bölgesel güçler ve küçük devletler. Uluslararası sistem içinde gerek çok yönlü gerekse ikili ilişkilerdeki karşılıklı belirleyicilik bu şema içindeki konumla doğrudan ilgilidir. Süper güçlerin stratejik planlamaları ve bunun taktik yansımaları ancak başka bir süper gücün parametreleri ile sınırlanabilir. Buna mukabil büyük devletler stratejik planlamalarında dahi süper güçlerin taktik adımlarını gözetmek zorundadırlar. Bölgesel güçler ise stratejik ve taktik hesaplarında bir yandan süper güçlerin, diğer yandan büyük devletlerin parametrelerini göz önünde tutmaksızın politika oluşturamazlar. Dolayısıyla bu şemada alt kademelere doğru gittikçe stratejik planlamalardaki belirleyicilik gücü ve taktik adımlardaki esneklik kabiliyeti azalmaktadır.”24

Türkiye’yi Hindistan, Brezilya, Mısır ve Arjantin gibi ülkelerle birlikte bölgesel güç sayan Davutoğlu, “Bu çatışma alanlarını dinamik bir diplomasi ile değerlendirebilen bölgesel güçler hem taktik esneklik alanlarını genişletme şansı elde edebilmekte, hem de uzun dönemde büyük devletler diplomasisinin bir unsuru olma yollarını açabilmektedirler”25 diyerek kendi konumunu açıklıyor. Kıbrıs “çatışma alanını dinamik diplomasiyle değerlendirip” KKTC’yi gözden çıkarırsınız, Ermenistan “çatışma alanını dinamik diplomasiyle değerlendirip” Azerbaycan’ı istikrarsızlaştırırsınız, böylece “sistem” sırtınızı sıvazlayarak “haydi koçum, büyük güç oldun” der.

“ERMENİ AÇILIMI”NIN ANLAMI

Davutoğlu’na göre, Türkiye için Balkanlar’da Arnavutluk, Kafkasya’da Azerbaycan vazgeçilemezdir.26 Son “Ermeni açılımı” ile bu görüş ilk bakışta bir zıtlık oluşturuyor gibidir. Ama Davutoğlu’nun satırları dikkatli okunursa kazın ayağının öyle olmadığı anlaşılacaktır.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının arkasından Ermenistan’ı hemen tanıyan Türkiye, Dağlık Karabağ’ı ve çevresindeki yedi bölgeyi işgal etmesi üzerine Ermenistan’la ilişkilerini askıya almış ve sınır kapısını kapatmıştı. Şimdi nasıl oluyordu da “soykırım” yalanını seslendirmekten vazgeçmeyen ve Türkiye’den toprak talebinde bulunmayı sürdüren Ermenistan’la ilişkiler, Azerbaycan’ı kaybetmek pahasına sınır kapısının açılmasını kapsayacak şekilde düzeltiliyordu?

Davutoğlu, “Politbüro üyesi” Haydar Aliyev’in, Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı işgal etmesini de kapsayan bir Rus komplosu sonucunda Azerbaycan cumhurbaşkanı olduğu görüşündedir.27 Ermenistan’ın işgaliyle birlikte Azerbaycan’ın Rusya karşıtı “seçilmiş cumhurbaşkanı” Ebulfeyz Elçibey’in tasfiye süreci başlamış, Suret Hüseyinov darbesiyle Elçibey devrilmiştir. Arkasından oluşan boşlukta Aliyev cumhurbaşkanı yapılmıştır. Bu görüş, Tansu Çiller’in Haydar Aliyev’e karşı bir darbe tezgâhlamasının da fikri temeliydi. Çiller’in darbesini bizzat Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel Aliyev’e haber vererek başarısızlığa uğratmıştı.

“Ermeni açılımı” manevrasına göre, mademki Haydar Aliyev Ermenistan’ın Dağlık Karabağ’ı ve çevresindeki yedi bölgeyi işgal etmesiyle iktidara geldi, İlham Aliyev de Ermenistan’ın işgal altında tuttuğu toprakların tamamından değilse bile beş bölgeden çekilmesiyle gidecektir. Bir kez Ermenistan’ın beş bölgeden çekilmesi sağlanırsa, AKP’nin de desteğiyle Sorosçular vs harekete geçirilecek ve bir “turuncu devrim” gerçekleştirilerek, Azerbaycan’ın NATO’ya girmesine onay veren bir Amerikancı iktidar kurulacaktır. İşte Azerbaycan’ın Türkiye için vazgeçilmez olmasının anlamı budur. Yandaş kalemşorların yazdığı gibi, halk tabanı olmayan Aliyev diktatörlüğü altında Azerbaycan Türkiye için zaten kayıptır. Açılım, Turgut Özal’ın “presidan” George Bush ile birlikte Irak “diktatörü” Saddam Hüseyin’i devirmek için çevirdiği sinsi manevralara benziyor.

Davutoğlu, açılım adı altında gizlenen bu planları yandaş köşe yazarları kadar pervasızca ifade etmiyor, diplomatik ve akademik bir zarafete sarıyor:

“Aynı şekilde Azerbaycan’la girişilen ittifak ilişkisi Rusya, Ermenistan ve İran arasında bir karşı denge ittifakının önüne geçebilecek dış politika opsiyonları devreye sokulduğu ölçüde geniş kapsamlı bir petrol politikasının temelini dokuyabilir. Bunun gerçekleşmemesi sonucudur ki, iyi niyet dolu bütün demeçlere rağmen Azerbaycan’ın Türkiye ile Rusya arasında sürekli bir denge politikası gözeten yaklaşımının önüne geçilememiştir.”28

“Ermeni açılımı”nın “dış konjonktür” boyutu da var tabii. Rusya 2008 yazında Gürcistan harekâtıyla NATO’nun doğuya doğru genişlemesinin ve ABD’nin Orta Asya’ya Kafkasya’dan koridor açarak hem Rusya’yı hem İran’ı kuşatmasının yolunu tıkamıştı. Bu harekâttan sonra Azerbaycan’da NATO’ya yönelik isteksizlik daha da yükseldi. Büsbütün çöken ve bağımsızlığını ilan ettiği 1991’den bu yana nüfusu bir milyon azalan Ermenistan, tamamen Rusya’ya mahkum oldu. Türkiye’de ve 4 milyon Türkün yaşadığı Avrupa’da Talat Paşa Komitesinin “Ermeni soykırımı emperyalist yalandır” kampanyası geniş yankı buldu. Bu zemin, İran’ın 1994 yılında ortaya attığı bölgesel çözüm planının yeniden gündeme gelmesini ve destek bulmasını sağlayabilirdi. İran, ABD ve Fransa gibi emperyalist devletlerle bu devletlerin etkin olduğu Helsinki Grubu vb örgütleri devre dışı bırakan 3+3 formülünü ortaya atmıştı. Yani Türkiye, Rusya ve İran ile Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan bir araya gelerek, bölgesel bütün sorunlara herkesin ortak yararına çözümler bulmalıydı. Böylesi bir olay Türkiye, İran ve Rusya’yı birbirine daha yaklaştıracaktı ve Avrasya’nın batısında bir ortak iradenin yolunu açardı. Böyle bir gelişme, ABD için stratejik önem arzeden bir yenilgi olurdu; Rusya ile İran’ı kuşatma ve Orta Asya’ya koridor açma hesapları çıkmaza girerdi. ABD Başkanı Barack Hüseyin Obama, Nisan ayındaki Türkiye ziyaretinde “Ermeni soykırımı”nı kabul etme sopasını sallayarak, ABD’nin ayak sürümeye tahammülü olmadığını bildirdi. Davutoğlu ve amirleri, daha önce başlattıkları “açılım” programını hızlandırdılar.

Görüldüğü gibi, AKP’nin “Ermeni alçımı” ile üstlendiği ABD taşeronluğu çok yönlüdür. Bu sürecin devamında, Türkiye içinde millici kuvvetlere daha ağır baskı uygulamaya ve yeni bir bölücü fay oluşturmaya ek olarak, Azerbaycan’ın iç istikrarını bozmak ve Azerbaycan ile Ermenistan’ı NATO’ya dahil etmek vardır. Bu ise, Rusya ve İran’ın haklı olarak “düşmanca” diye algılayacağı ve karşı önlemler alacağı bir mevzilenmenin başlangıcıdır. Zaten Davutoğlu, Rusya’nın iç çelişkilerini kullanmaktan29 “Kuzey Kafkas cumhuriyetlerinin Rusya Federasyonu içindeki statülerini kademeli bir şekilde güçlendirmekten” 30 açık açık söz ediyor, Türkiye’nin savunmasını kuzeyde Grozni’den başlatıyor.31

Kısacası, “Ermeni açılımı,” İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan muhipleri tarafından uydurulan “Sovyetler Birliği Türkiye’den Kars, Ardahan ve Boğazları istedi” yalanına benzer bir komplodur. Rusya’da güçlenen Avrasyacılık ve Türkiye’de milli kuvvetler üzerinden hızlanan Türk-Rus yakınlaşmasını bozmak ve iki ülkeyi yeniden düşman konumlara sürüklemek istenmektedir. Komplo bu kez İran’ı da kapsıyor.

CUMHURİYETİN ERMENİ SİYASETİ

Cumhuriyet Devriminin önderliği, Kurtuluş Savaşı’nın ateşi içinde yaşayarak stratejik bir ders çıkardı: Rusya ile Türkiye ne zaman birlikte hareket etmişse, iki ülke bundan yarar görmüştür; ne zaman karşıt konumlarda yer almışlarsa sonuç iki taraf için olumsuz olmuştur. Türk ve Rus devrimleri birbirlerinin cephe gerisi olarak ilerlemişlerdir. Bu ders Sovyetler Birliği ile ittifakın temeli oldu. Atatürk’ün bıraktığı tek vasiyet, Sovyetlerle ittifakın sürdürülmesiydi.32

Bu ittifakın ilk meyvelerinden biri, Kafkasya’da İngiltere’nin Türkiye ile Rusya arasında inşa etmeye çalıştığı “Kafkas Seddi”nin yıkılmasıdır. İngiliz sömürgeciliği, Rus Devrimi’ni güneyden, Türk Devrimini kuzey doğudan kuşatmak ve iki devrime ileride saldırılar düzenlemek amacıyla Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’da karşı devrimci bir üs inşa etmeye girişti. Sovyet Hükümeti ve Ankara’daki BMM Hükümetinin ortak askeri harekâtıyla bu set yıkıldı.

Davutoğlu “başarı” diye hakkını teslim ettiği bu olayı, sanki BMM Hükümetinin iradesinin dışında bağımsız hareket eden “Kâzım Karabekir’in Rusya içindeki kargaşayı değerlendirmesine”33 bağlamaktadır. Oysa Karabekir Paşa’nın kendisi “Anadolu’nun kurtuluşu için Bolşevik ordularıyla el ele vermenin zorunlu”34 olduğunu belirtiyor. Kafkasya’da ortak harekât yapan Türk Ordusu ile Sovyet Kızıl Ordusunun Nahçıvan’da buluşmasını Atatürk 14 Ağustos 1920 günü BMM’de yaptığı konuşmada şöyle açıklıyor:

“Kızıl kuvvetler … Ermeni maksatlarını fiil mevkiine koydurmadılar. 1 Ağustos tarihinde Bolşevik hükümetinin Kızıl Ordusu ile Büyük Millet Meclisi’nin Ordusu Nahcivan’da birbiriyle maddeten birleşmiş oldu (alkışlar). Oraya giden kuvvetlerimiz Kızıl kuvvetler tarafından özel merasim ve fevkalade ihtiramat ile kabul edilmişlerdir.”35

Kendi yayın organı Hakimiyeti Milliye’nin şu satırları, devrimci Ankara Hükümetinin yaklaşımını açıklıyor:

“İşte Ermenistan, Doğu ihtilal makinesinin iyi işlemesine mani olmak için, bu ihtilalden etkilenecekler tarafından makinenin çarkları arasına sıkıştırılmış yabancı bir cisimden başka bir şey değildir. Makineyi işletmek isteyenler, büyük bir maharet ve takdir edilecek bir kudretle, bu yabancı cismi çarklar arasından çıkarmayı başardılar. Şimdi makine daha büyük bir emniyetle, muntazam ve düzgün bir suretle işlemeye başlayacak ve ihtilal başarılı olacaktır.”36

Alıntıda geçen “Doğu ihtilali” deyiminin Rus Ekim Devrimi ile birlikte Türk Devrimini de kapsıyor olması, Ankara Hükümetinin kendi ideolojik temelini devrimcilik olarak belirlediğinin göstergesidir.

“KÜRT AÇILIMI”NIN HEDEFİ “BOŞLUK DOLDURMAK”

Davutoğlu, Ortadoğu’yu incelerken, bölgedeki en temel çelişkilerden birinin, “Sömürgeci dönemden sonra ortaya çıkan devlet yapılarının şekillendirdiği siyasi coğrafya ile fiziki coğrafyanın belirlediği jeopolitik hatlar arasındaki uyumsuzluk” olduğu tespitini yapıyor.37 Bu uyumsuzluğun aynı zamanda bölge içi bunalımların en temel sebeplerinden biri olduğunu belirttikten sonra şunları yazıyor:

“Bunun en çarpıcı misali Türkiye-Irak sınırının son on beş yıl içinde, kimi zaman da ikili ilişkilerden bağımsız olarak bir hassasiyet oluşturmasıdır. İlk çağlardan bu yana kuzey ve güney Mezopotamya’da yer alan iki siyasi otoritenin bu derece suni bir ayrışma çizgisi ile ayrılmamış olması, dağlardan geçen gayritabii siyasi sınırın reel politik unsurlarca sürekli baskı altında tutulması sonucunu doğurmuştur.

“Cari siyasi sınırlar ile reel jeopolitik hatlar arasındaki uyumsuzluk Ortadoğu bölgesindeki sınır anlaşmazlıklarının, tarihi tezlerle desteklenen karşılıklı iddiaların, de facto durum ile de jure siyasi tanımlamalar arasındaki farklılaşmaların, bölge dışı müdahale alanlarının ve değişik yoğunlukta süren çatışmaların temel sebebidir. Bölgeye yayılan jeopolitik boşluk alanlarının ortaya çıkmasına sebep olan bu durum son derece hassas olan bölgesel dengeleri bir hamle ile değiştirmek isteyen bölgesel güçlere hareket alanı açmaktadır. Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi bu tür çabaların en tipik misalidir.”(abç-HB)

Türkiye-Irak sınırını “suni” olarak niteleyen Davutoğlu, İran-Irak savaşından itibaren Kuzey Irak’ta bir “boşluk alanı” oluştuğunu, Körfez Savaşından sonra kronik hale gelen bu boşluk alanının Türkiye’nin en son dönemdeki en önemli dış politika sorunu olduğunu belirtiyor. Daha ileride de Kuzey Irak’ın “ekonomik olarak GAP hattının güney kuşağını oluşturduğunu” yazıyor.38

Bir başka yerde şöyle diyor:

“Bu durumun en çarpıcı misali Türkiye ile Irak sınırı üzerinde son yıllarda yaşanan bunalımlardır. Bu bunalımların kökeninde iki ülke arasındaki hukuki sınırın bölgenin jeopolitik ve jeokültürel yapısı ile uyumlu olmaması yatmaktadır. Tarih boyunca bu hat üzerinde hiçbir kalıcı sınırın görülmemiş olması da jeopolitik, jeokültürel ve jeoekonomik temelden yoksun sınırların bunalım kaynağı olmasına önemli bir delil teşkil eder.”39

Tayip Erdoğan’ın “Diyarbakır, Amerika’nın BOP projesi içinde merkez olacak” sözlerini çağrıştıran bu ifadeleri anlaşılır hale getirmeye çalışalım.

“Kürt açılımı” ve “Ermeni açılımı” bütünlük oluşturuyor. Güney Kafkasya-Kuzey Irak ekseninden söz ediyor. Böylece oluşan üçgeni stratejik yapan, Güney Kafkasya ile Kuzey Irak’taki petrol-doğal gaz rezervleri ve GAP bölgesindeki su kaynakları. Davutoğlu’na göre, Türkiye bu eksenin kuzey ucundaki Rusya ve İran etkinliğini dengelenmek, güney ucundaki (Kuzey Irak) boşluğun bir başka güç (İran) tarafından doldurulmasını önlemek zorunda.

Toplam olarak baktığımızda, açılımlar sadece dar anlamıyla birer dış politika girişimi değil, Cumhuriyeti tasfiyenin son hamlesidir. AKP, açılımlar üzerinden yürütülen “psikolojik harekâtla” milleti iyice sersemleterek, Türkiye’yi komşularıyla geri dönülmez düşmanlık noktalarına sürüklemektedir. İkinci Dünya Savaşından sonra “Küçük Amerika” sürecinin başlatılmasında olduğu gibi, o düşmanlık noktalarında Türk milletini kendi mafya-tarikat rejimine mecbur bırakmaktadır.

SONUÇ

Davutoğlu’nun savunduğu görüşler Amerikan malıdır. “Yeni Osmanlıcılık” kavramı da dahil yazdığı fikirlerin tamamını taa 80’li yıllardan beri Amerikan ajanları Graham Fuller’ler, Paul Henze’ler vs defalarca yazıp çizdiler. Hemen bir-iki örnekleme yapalım:

“Atatürkçü görüş, Osmanlı dönemine aşırı ölçüde olumsuz yaklaştı. Atatürkçü seçkinlere göre, o dönem çöküşü, Batı’ya verilen kapitülasyonları, Türk olmayan milliyetlerin imparatorluk içinde yakışık almayan etkinliğini, demokrasi yokluğunu ve devlet İslamının aşırı gücünü temsil ediyordu. Çağdaş seçkinci düşüncede, Osmanlı geçmişe ‘objektif’ bakış açısı için fazla yer kalmadı.

“Bugün, Osmanlı döneminin daha hacimli bir değerlendirmesi yapılıyor görünüyor. Türkiye’de ortaya çıkan Atatürkçü olmayan geçmişi nesnel olarak değerlendirme eğiliminin ötesinde, çoğu eski imparatorluğun toprakları olan Balkanlar ve Kafkaslar’daki yeni oluşumlar, dikkatleri, Türkiye’nin oralardaki tarihsel çıkarlarına ve ilgilerine odaklıyor.

“Daha revizyonist bakış açısıyla bile, bu asla Atatürk’ün büsbütün reddi demek değildir. Fakat, Atatürk’ün fikirlerinin ve değerlerinin, Türkiye’nin geleceğe ilişkin değerlendirmelerinde her zaman geçerli olmayacağını kabul etmek demektir. Böylece Atatürkçü geleneğin kendisi de aynı revizyonizme tabi tutuluyor; geçmişe, eleştirilemez ve eksiksiz Atatürkçü ideolojiyle değil daha nesnel yaklaşılıyor.”

“Dünyadaki olaylar ve kendi iç politikasındaki gelişmeler, Türkiye’yi, uluslararası politikada ağırlıklı rol ile Ortadoğu, Sovyetler Birliği ve Çin’in müslüman bölgelerinde daha yüksek profil verilmesi kumpasına çekmektedir. Şimdiye kadar bu tür ilişkilerden kaçınmış olsa da, ekonomik nedenlerle ve öbür Türkik bölgeler desteğini istediği için, Türkiye tutumunu değiştirmeye zorlanacak. Aynı şekilde, bölgenin önde gelen bir gücü olarak, kaçınılmaz biçimde, Arap dünyasındaki, İran’daki ve İsrail’deki olaylarla daha fazla meşgul olma zorunluluğunu duyacak.”40

Paul Henze, de Fuller gibi Türkiye’ye yeni Osmanlıcılığı önerdi. Mustafa Kemal Atatürk’ü “otokrat yönelimleri ve alışkanlıkları” olmakla suçlayan Henze, Türkiye diplomasisinin, geçmişte Sovyetler Birliği’ni kızdırmaktan korktuğunu ve bu nedenle Sovyet sınırları içindeki Türk ve Müslüman nüfusla ilgilenmediğini yazdı:

“Cumhuriyet Türkiyesi, Osmanlının, Kafkasya ile Sovyet ve Çin Orta Asya’sından gelen Türk kanı taşıyan mültecilere sığınma hakkı ve vatandaşlık verme politikasını sürdürdü ve resmileştirdi. Bu insanlara sadece refah ve kültürel amaçlarla örgütlenme izni verildi. Siyasal örgütlenmeler, bilgi alış verişi faaliyetleri ve her çeşit propaganda sert biçimde yasaklandı. Kararlı bireyler, zeka ve yeteneklerini kullanarak bu yasakları delebildi ve böylece Kafkasya ve Orta Asya kökenli Türkler, gazeteler ve anı kitapları yayınlayabildi. Çok az sayıda Türk tarihçi ve araştırmacı bu halklar ve tarihleri üzerine araştırma yaptı. Sovyet ve Çin kökenli sığınmacıların Türkiye’deki çalışmaları, Avrupa ve Amerika’da keyfini çıkardıkları özgürlükle karşılaştırılınca, yakın zamana kadar bile oldukça sınırlandırılmıştı.”

Henze’nin şu satırları ise Davutoğlu’ların hangi desteklerle iktidara tırmandıklarını gösteriyor:

“Türk İslamcılığında önemli modern yönelimler ve yeni modernist gelişme potansiyeli var. Yaygın etkiye sahip Saidi Nursi’nin izleyicisi Nurcular hareketi, bilimin, modern düşüncenin ve ciddi modern eğitimin, geleneksel olarak İslamın önemli parçaları olduğuna vurgu yapıyor. Bu hareket kimi aydınlarca gizli ve yıkıcı olarak değerlendiriliyor, ama bu konudaki yargıları yüzeysel. Aynı değerlendirme, çoğu Türk aydınının Sufi kardeşliğine, özellikle Nakşibendiliğe ilişkin olumsuz tavrı için de doğrudur. Nakşibendilik Türkiye’nin doğusu ile kentlerde olduğu kadar, eski Sovyetler Birliği’nde ve İslam dünyasının başka parçalarında da yaygın.”41

“Davutoğlu’nun görüşlerini ilk önce Amerikan görevlileri ortaya atmışsa atmış, ne var bunda? Önemli olan Davutoğlu’nun bu görüşleri Türkiye yararına bir stratejide bütünleştirmesidir” türünden cehalete hitap eden savunmalara sıkça başvuruluyor. Bütün tezlerini “dış konjonktür” üzerine oturtan Davutoğlu’nun kendisi bu savunmalara bıyık altından gülüyordur.

NOTLAR

1. Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, Küre Yayınları, 31. Baskı, Haziran 2009. Kitap, içerdiği tezler yarısı kadar bir hacimde anlatılabilecekken, tekrarlarla, laf kalabalığıyla, taktik planlara ve yer yer güncel parti polemiklerine girilerek 584 sayfaya şişirilmiş. Kitabın bu “derin” görüntüsü, içerdiği tezlerin sığlığını ve Batılı jeostratejist görüşlerin tekrarı olduğunu örtemiyor.

2. Davutoğlu, age s 130.

3. Davutoğlu, age s 92.

4. Davutoğlu, age s 137.)

5. Davutoğlu age s 3.

6. Atatürk’ün Bütün Eserleri, c. 16, Mayıs 2005, s 149’dan aktaran Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-5 Kemalizmin Felsefesi ve Kaynakları, Kaynak Yayanları, Ekim 2006, s 41.

7. Afetinan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, s 259’dan aktaran Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-3 Altı Ok, Kaynak Yayınları, s 50.

8. Davutoğlu, age s 83.

9. Davutoğlu, age s78.

10. Davutoğlu, age s 91.

11. Davutoğlu, age s 79.

12. Davutoğlu, age s 9.

13. Davutoğlu, age s 68 ve devamı.

14. Davutoğlu, age s 35.

15. Davutoğlu, age s 102.

16. Davutoğlu, age s 25.

17. Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi Hakimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, s 90.

18. Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi Hakimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, s 82.

19. Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi Hakimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, s 79.

20. Davutoğlu, age s 69.

21. Cumhuriyetin dış politikası konusunda bkz Tevfik Rüştü Aras, Atatürk’ün Dış Politikası, Kaynak Yayanları, Ocak 2003.

22. Tevfik Rüştü Aras, age, s 119-130.

23. Tevfik Rüştü Aras, age, s 133-135.

24. Davutoğlu, age s 74.

25. Davutoğlu, age s 74.

26. Davutoğlu, age s 127.

27. Davutoğlu, age s 127.

28. Davutoğlu, age s 144.

29. Davutoğlu, age s 56.

30. Davutoğlu, age s 181.

31. Davutoğlu, age s 56.

32. Bkz Mehmet Perinçek, Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri-Sovyet Arşiv Belgeleriyle, Kaynak Yayınları, Şubat 2005, s 234 vd; Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yayınları, 1978, c 4 s 1490; Zekeriya Sertel, Hatırladıklarım, s 217; Ali Fuat Cebesoy, Siyasi Hatıralar, c 2 Temel Yayınları, 2002, s 266’dan aktaran Doğu Perinçek, Kemalist Devrim-5 Kemalizmin Felsefesi ve kaynakları, Kaynak Yayınları, Ekim 2006, s 75.

33. Davutoğlu, age s 55.

34. Kâzım Karabekir, İstiklal Harbimiz, c 1-2, Emre Yayınları.Aktaran Doğu Perinçek, age s 92.

35. Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, c 9, s 174.

36. Kurtuluş Savaşı’nın İdeolojisi Hakimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, s 114.

37. Davutoğlu, age s 140.

38. Davutoğlu, age s 147.

39. Davutoğlu, age s 21.

40. Graham Fuller, “Turkey’s New Eastern Orientation,” Turkey’s New Geopolitics, From Balkans to Western China, Westview Pres, 1993.

41. Paul Henze, Turkey’s New Geopolitics, From Balkans to Western China, Westview Pres, 1993.

Hasan Bögün

Teori Dergisi Yazı Kurulu Üyesi

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: