Değişen Bölgesel Çevrenin İsrail’e Yansımaları III: Lübnan’daki İstikrarsızlık


Tuğçe ERSOY ÖZTÜRK

Lübnan, Arap Baharı sürecinde bugüne kadar doğrudan halk ayaklanması yaşamamış ülkelerden biridir. Ancak siyasi tarihi isyanlar ve iç savaşlar ile geçmiş olan Lübnan’da Hariri suikastı akabinde başlayan ve Sedir Devrimi olarak bilinen süreç göz önüne alındığında bu ülkenin de bugünkü Arap Baharı çizgisinde bir takım olayları önceden tecrübe ettiği ifade edilebilir.

2005 yılındaki Hariri suikastı geniş halk kitlelerini büyük sokak gösterileri düzenlemeye sevk etmiş; bu protestolar neticesinde iktidar çökmüş ve Suriye Lübnan’dan çekilmek zorunda kalmıştır.

Ortadoğu’da 2011 yılında başlayan halk ayaklanmalarının tüm bölgeye yayılacağı yorumları yapıldıysa da, Lübnan’da henüz bir Arap Baharı hareketlenmesine şahit olunmamıştır. Ancak Suriye krizi Lübnan’ı etkileyebilecek dinamikler doğurmaktadır. Suriye’de yaklaşık bir buçuk yıl önce Baas iktidarından reform talebinde bulunan halkın gösterileriyle başlayan süreç hâlihazırda iç savaşa dönüşmüştür. Esed rejiminin direnç göstermesiyle devam eden Suriye’deki çatışmaların Lübnan’da güvenlik endişelerine yol açtığı ifade edilebilir. Nitekim Suriye’deki çatışmaların, mezhep temelli bölünmelerden geçmişte büyük zarar görmüş bu ülkeye sıçraması olasılık dâhilindedir.

Lübnan’a komşu ülkelerden biri olan İsrail ise Mısır ve Suriye’deki istikrarsızlıklardan dolayı oluşan güvenlik tehdidini bertaraf edemeden Lübnan’da yaşanacak olası çatışmalar için de strateji belirlenmesi gereğini gündemine almıştır. Çevresinde olup bitenleri başından itibaren endişe ile takip eden İsrail hükümetinin, Lübnan’daki muhtemel bir istikrarsızlıkta bu ülkeyle olan sınırlarını güvence altına alması gerekliliği ve ülkenin siyasi geleceği konusundaki belirsizlik hususlarında teyakkuzda olduğunu söylemek mümkündür.

İsrail, Mısır’da seçimle iktidara gelen Müslüman Kardeşlerin yönetiminde bu ülke ile yapmış olduğu anlaşmanın tehlikeye gireceği endişesini taşımıştı. Zira bu anlaşma İsrail’in bölgedeki stratejik konumunun köşe taşıdır. Öte yandan Sina’daki güvenlik durumunun giderek kötüleşmesi de İsrail’in güney sınırında zafiyet oluşturmaya devam etmektedir. Ülkenin kuzeydoğu sınırındaki Suriye’de süregelen kaos ve iç savaşın Lübnan’a sıçrama ihtimali de İsrail açısından durumu kötüleştirmektedir. Lübnan’daki muhtemel istikrarsızlık ile birlikte Hizbullah’ın varlığı ve bu örgütün elinde bulunan 50 bin civarındaki roketle İsrail’in belli başlı nüfus merkezlerine saldırma olasılığı İsrail’i endişeye sevk etmektedir. Neticede yakın çevresindeki bu belirsizlik İsrail’i tedbir almaya itmektedir.

Arap Baharı ve Lübnan’da Muhtemel İstikrarsızlık

Suriye’de yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayıp şiddetlenerek iç savaş haline gelen olaylardan Lübnan’ın etkilenmesi kaçınılmazdır. Nitekim Suriye’deki iç savaşın temel nedeni haline gelen mezhep çatışmasının geçtiğimiz günlerde Lübnan’da Suriye karşıtı ve Suriye yanlısı gruplar arasında çatışmalara neden olduğu görülmüştür. Dolayısıyla Lübnan’da olası bir ayaklanma Mısır, Tunus, Libya, Yemen ve Bahreyn’deki otoriter yönetimlere karşı gelişen halk hareketlerinden farklı bir dinamikle ortaya çıkabilir. Lübnan’da böyle bir olasılığın gerçekleşmesi toplum-iktidar hattındaki rahatsızlıktan ziyade Suriye’deki iç savaştan kaynaklanabilir. Zira Lübnan üniter bir devlet olarak bağımsızlığını ilan ettiği günden beri kozmopolit yapısı nedeniyle etnik ve dini temelli çatışmalara sahne olmuş, bu yüzden birçok Lübnanlı hayatını kaybetmiştir.

Arap Baharı olarak adlandırılan halk ayaklanmalarının doğasına benzer bir süreci Lübnan 2005 yılında yaşamıştır. Tarihinin çeşitli dönemlerinde sokak çatışmaları ve yönetim değişikliğine neden olan ayaklanmaları yaşamış olan bu Akdeniz ülkesinin en son tecrübe ettiği benzer olaylar “Sedir Devrimi” olarak adlandırılan süreçte cereyan etmiştir.

Sünni, Marunî ve Dürzi liderlerden oluşan bir koalisyonun Lübnan kamuoyunun da desteğini alarak Suriye müttefiki olan Emile Lahud’un başkanlığına karşı gelmesiyle başlayan muhalif hareket eski Başbakanlarından Refik el-Hariri’nin suikasta uğramasıyla iyice alevlenerek sokak gösterileri halini almıştır. Kitlesel protestolar netice vermiş ve Sünni Ömer Karami hükümeti düşmüş; Suriye kuvvetleri Lübnan’dan çekilmek durumunda kalmıştır. 2005 baharında gerçekleşen Sedir Devrimi bu nedenle iç savaş sonrasında Lübnan devletinin yeniden kuruluş sürecinin doruk noktası olarak değerlendirilebilmektedir.(1) Bu bağlamda, Lübnan’ın yedi yıl önce yaşamış olduğu süreç Arap halklarının 2011’den itibaren tecrübe ettiği süreçle benzerlikler taşımaktadır.

Bugün ise Suriye’deki kriz Lübnan’ın istikrarını tehdit eder hale gelmiştir. Suriye’deki kriz Lübnan’ın Suriye sınırındaki Trablusşam kentinde çatışmalara yol açmaktadır. Lübnan’ın kuzeyindeki bu şehir Esed yanlısı Nusayriler ile Esed karşıtı Sünniler arasındaki çatışmaların merkezi haline gelmiştir. Şehirdeki Suriye muhalefetini destekleyen Sünnilerin, Esed rejimini destekleyen Nusayrilerin, Sünni Hizb ut-Tahrir örgütünün ve diğer radikal grupların varlığı mezhepsel bir çatışmanın tüm Lübnan’da yeniden alevlenmesi tehlikesini doğurmaktadır.(2) Öte yandan Ağustos ayında Suriye’de Şii hacıların kaçırılması ve buna Lübnanlı Şii el-Mikdat aşiretinin bir grup Suriyeli ile Lübnan’daki bazı yabancıları kaçırarak cevap vermesi hem Körfez ülkelerinin hem de Türkiye’nin ülkedeki vatandaşlarını çağırmalarına neden olmuştur. Suriye’deki iç savaşın etkisiyle gerçekleşen bu kaçırma eylemleri Lübnan’daki siyasi bölünmeleri yansıtmakta ve Lübnan’daki istikrarı zedelemektedir.

Trablusşam’daki hadiselerin Suriye krizinin bir yansıması olduğunu öne süren gazeteci Sarkis Ebu Zeyd, Lübnan’da Suriye kaynaklı yeni gelişmelerin olabileceğini, iki ülkenin aslında aynı çatışma alanı içinde olduğunu ifade etmektedir.(3) Gerçekten de genelde Arap dünyası ve özelde Suriye’de olanlar Lübnan’daki kırılgan durumun sebebi olarak görünmektedir. Lübnan’da Hizbullah’ın liderlik yaptığı 8 Mart koalisyonu ile Saad Hariri’nin liderliğindeki 14 Mart koalisyonu ise Suriye krizinin ülkeyi etkilemesini önlemek yerine bölgedeki gelişmelerin kendilerine politik olarak nasıl yansıyacağı hesabını yaptıkları iddiasıyla kamuoyunda eleştirilmektedir.

14 Mart koalisyonu içindeki Gelecek Hareketi’nden milletvekili Mustafa Alloush da Suriye rejiminin daha fazla iktidarda kalmak için Trablusşam’ı da kendi savaşı kapsamına almak istediğini iddia ederken, Hizbullah’a bağlı silahlı grupların şehre istikrarsızlık gelmesi için çalıştıklarını öne sürmektedir. (4) Görüldüğü üzere Lübnan, Suriye’deki iç savaşın kendi topraklarına sıçraması ihtimali nedeniyle bir kez daha etnik-mezhepsel bir iç savaşa sürüklenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hâlihazırda Lübnan’da kamu hizmetlerinin arzı güçlükle yürütülmektedir. Zira devlet güvenlik, elektrik, su ve yiyecek sağlamakta zorluk çekmektedir. Ancak şunu da belirtmekte fayda var ki, Lübnan’daki mevcut hükumetin istikrarı sağlayamadığı için düşmesi durumunda daha uzun sürecek bir istikrarsız dönem başlayabilir. Mevcut hükumet düştüğü takdirde, zaten yeni bir kabineyi oluşturmanın zor olduğu Lübnan’da Suriye’deki kriz çözülmeden yeni bir hükümetin kurulamaması ihtimali yüksektir. Bu da ülkeyi yeniden iç savaşa sürükleyebilir.

İsrail-Lübnan İlişkileri

İki ülke ilişkilerinin tarihsel seyrine bakıldığında Lübnan’ın İsrail için su tedariki ve güvenlik konularından dolayı önem arz ettiği ifade edilebilir. Aslında İsrail’in güvenlik ve su ihtiyacı iç içe geçmiş durumdadır. Su üzerine akademik çalışmalar yapan Lübnanlı Tarık Majzub, İsrail’in sınırlarını “hidrolik” olarak tanımlamaktadır. 1919 yılındaki Paris Barış Konferansı’nda gelecekteki Yahudi devletinin sınırları belirlenirken Litani, Yermuk ve Ürdün ırmağının başlangıç yeri devletin sınırlarına katılmak istenmiştir. Bu istek tamamen gerçekleşmemiş olsa da İsrail, 1978-2000 yılları arasındaki Lübnan işgali döneminde Litani ırmağından yaklaşık 200 milyon metreküp su tedarik etmiştir.(5) Böylece İsrail su tedariki konusunda bölgedeki bütün kaynakları kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanarak görece bir başarı sağlamıştır.

1970’li yıllardan itibaren Lübnan’ın güneyinde FKÖ’nün (Filistin Kurtuluş Örgütü) varlığının güçlenmesi, İsrail’in hem FKÖ’yü bölgeden çıkarmak hem de İsrail’e yakın Hristiyan bir yönetimden oluşacak “Özgür Lübnan’ın” kurulmasına zemin hazırlamak için Litani Operasyonunu düzenlemesine gerekçe sağlamıştır. İsrail 2000 yılına kadar Lübnan’da kaldığı süre içerisinde birçok operasyon düzenlemiş ve ülkedeki istikrarsızlığı artırmıştır.

Lübnan bağımsızlığını kazandığından beri ülkede Suriye etkisi eksik olmamıştır. 2000 yılında Hafız el-Esad’ın ölümü Suriye’nin Lübnan’da etkisinin görece azalmasına buna karşılık İran etkisinin artmasına zemin hazırlamıştır. İran’ın Lübnan üzerindeki etkisi ve Hizbullah’ın İran’ın desteklediği bir devlet dışı aktör haline gelmesi İsrail’i endişeye sevk etmiştir. Zira İran tarafından desteklenen Hizbullah’ın eylemleri 2006 yılında Hizbullah-İsrail savaşının çıkmasına neden olmuş; bu savaş İsrail’in genel olarak bölgedeki özel olarak da Lübnan’daki İran etkisinin ve gücünün çok daha açık bir biçimde algılamasını sağlamış (6) ve İsrail’in güvenlik endişeleri artmıştır.

Lübnan’daki İstikrarsızlığın İsrail Açısından Anlamı

Ortadoğu’da halk hareketleri başladığından beri İsrail’in beş farklı yeni ya da yenilenmiş tehdit ile karşı karşıya kaldığını ifade etmek mümkündür: Bunlar Mısır’daki yönetim değişikliğinden kaynaklanan endişeler, devlet-dışı aktörlerden gelebilecek güvenlik tehdidi (Hamas-Hizbullah), İran ve bölgede oluşabilecek demokratik yönetimlerden kaynaklanan kaygılardır. Bu bağlamda Suriye’deki kriz ve Mısır’daki değişim İsrail’in güvenlik stratejilerini gözden geçirmesine ve gelecekte olabilecekleri göz önünde bulundurarak yeni planlar oluşturmasına neden olmuştur. Çevresindeki bu gelişmelerin Hamas ve Hizbullah gibi İsrail’in tehdit algıladığı devlet dışı aktörlere yansıma olasılığı olduğundan Tel Aviv bu aktörleri de yenilenmiş güvenlik tehdidi olarak değerlendirmektedir.

Arap Baharı sürecinde doğrudan halk ayaklanması yaşamamış olan Lübnan’da ortaya çıkabilecek bir istikrarsızlık, İsrail’in birkaç açıdan tehdit edebilir. Lübnan siyasetinin bölgesel konular ve aktörlerle olan bağlılığı, Lübnan siyasi siteminin güçsüzlüğü, İran ve Suriye’nin bu ülke üzerindeki etkinliği ve Tahran’ın güdümünde olan Hizbullah’ın varlığı gibi hususlar İsrail açısından güvenlik riskleri oluşturmaktadır. Bu riskler İsrailli karar mercilerinin Lübnan’ı güvenlik ajandasına dâhil etmesini zorunlu kılmaktadır.

İsrail, Suriye’deki krizi Hizbullah-Tahran-Şam ittifakının göz önünde bulundurarak takip etmektedir. Esed rejiminin elindeki silahları Hizbullah’a transfer ettiği ve Hizbullah militanlarının gelişmiş silahları kullanmak için eğitim aldıkları yönündeki haberlerin (7) de etkisiyle İsrail Lübnan’dan kaynaklanabilecek tehdidin giderek büyüdüğünü değerlendirmektedir. Nitekim İsrailli karar mercileri Hizbullah’ın başarılı ve başarısız eylemlerini (8) de hesaba katarak yeni güvenlik stratejileri üzerinde durmaya başlamıştır. İsrail Savunma Bakanlığı Diplomasi-Güvenlik şefi Amos Gilad, Hizbullah’ın yeni bir savaşta sivilleri vurmaya yönelik strateji geliştirebileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.(9)

Suriye krizinde Hizbullah ve İran, Suriye krizinde Esed rejimine başkaldıran ve çoğunluğu Sünnilerden oluşan halk yerinde rejime destek vermektedir. Bölge genelinde Sünni-Şii gerilimine zemin hazırlayan Suriye krizi nitekim Lübnan’da da mezhepler arası gerginliğe yol açabilir. Lübnan’da Sünni ve Şii topluluklar yanında Marunîlerin de bölgedeki gelişmeleri nasıl algıladığı önem arz etmektedir. Marunîler, bölgedeki gelişmeleri Ortadoğu’nun Hristiyanları adına bir felaket olarak görmektedir. Marunî patriği Bişara El-Ra’i’nin bölgedeki gelişmeler için Arap Baharı ifadesi yerine Arap Kışı tabirini tercih etmesi (10) bu görüşü destekler niteliktedir. Dolayısıyla Marunîlerin, bu sürecin kendi gelecekleri üzerinde nasıl sonuçlar doğuracağı konusunda endişeli olduğu ifade edilebilir. Bu endişelerin ise Marunîleri bir kez daha İsrail ile ittifak kurmaya itme ihtimalini doğurduğu değerlendirilebilir. İsrail ise Lübnan’da Marunîlerin hâkim olduğu bir yönetimi tercih edeceğinden, bu topluluktan gelecek böyle bir harekete olumlu yanıt verebilir.

Marunî Cumhurbaşkanı Mişel Süleyman’ın geçtiğimiz günlerde Latin Amerika’daki Arap mülteciler için Peru’da gerçekleştirilen toplantıda verdiği demeç Lübnan’ı İran-Suriye ekseninden uzaklaştırmak istediğini göstermektedir: “Yeni planladığımız savunma stratejisine göre Lübnan topraklarına İsrail’den gelecek bir saldırı karşısında direnişin silahlarını Ordu’nun kontrolüne alacağız”.(11) Bu demeçte geçen direnişle kastedilen Hizbullah, silahlar ile kastedilenin İran ve Suriye’den sağlanan silahlar olduğu göz önüne alındığında, Süleyman’ın bir savaş durumunda Lübnan topraklarından İsrail’e yönelik bir füze saldırısını engelleme düşüncesinde olduğu çıkarılabilir.

Sonuç

2011’de başlayıp tüm Arap dünyasında yankı bulan halk ayaklanmalarının İsrail’in güvenliğine yönelik tehditler doğurduğu İsrailli karar mercilerinin üzerinde mutabık olduğu bir husustur. İsrail’in stratejik hesaplarına göre statükocu hükümetlerin yönetimde kalması bölgesel istikrar açısından önemlidir. Güvenlik stratejisini bölünmüş bir Arap dünyası üzerine kurmuş olan İsrail için yaklaşık iki yıldır devam eden olayları yorumlamak bir hayli zorlaşmıştır. Özellikle yakın çevresinde, sınır komşusu olduğu ülkelerdeki istikrarsızlık, İsrail’in güvenliği açısından riskler doğurmaktadır.

Lübnan’da vuku bulacak herhangi bir iç çatışma İsrail’i zor durumda bırakacaktır. Lübnan’daki olası bir çatışmada Hizbullah’ın İran’ın desteği ile İsrail’e saldırı başlatması demek İsrail’in Lübnan’a karşılık vermesi anlamına gelecektir. Öte yandan diğer bir sınır komşusu Suriye’de devam eden iç savaşın Lübnan’a taşması ihtimali, bu ülkeyi de iç savaşa sürükleme riskini taşıdığından İsrail çatışmaların içerisinde kalacaktır. Lübnan’da çatışma olmadan bir yönetim değişikliği olması halinde ise İsrail İran destekli Şii bir yönetimin aksine “ılımlı” Sünni bir yönetimi tercih edecektir. Ancak kurulduğundan beri milli güvenlik politikaları doğrultusunda izlediği yöntemlerden biri olan azınlıklarla ittifak kurma stratejisi gündeme gelirse de, İsrail’in Lübnan’da tercihini kendine düşman Sünni bir rejimdense Marunîlerinden yana kullanması olasıdır.

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: