Günlük arşivler: Ekim 20, 2012

Tuncay Güney’i sorgulayan konuştu /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Hikmet Çiçek

“Tuncay Güney bize özel olarak gönderilmiştir. Lanet olsun! Oyuna geldik. Bu ifadeyi alarak bu kadar insanın hapislerde yatmasına alet olduk. Büyük acı çekiyorum. Keşke ‘yalan söylüyorsun’ deyip, kafasına sandalyeyi geçirseydim.”

Bunları Ahmet İhtiyaroğlu söylüyor. İhtiyaroğlu, Şubat 2001’de Tuncay Güney‘in sorgusunu yapan İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi (KOM) müdür yardımcısı. İhtiyaroğlu, 1998 yılı sonunda o zamana kadar Asayiş Şube’ye bağlı bir “masa” olan kaçakçılık ve organize suçları, bir daireye, KOM’a dönüştüren polis şeflerinden. Ayrıca, son yıllarda soruşturma dosyalarında sıkça karşılaşılan, polisler tarafından hazırlanan “fezleke” denilen modeli yaratan kişi.
Ergenekon davasında, geçen hafta boyunca eski İstanbul KOM şube müdürü ve davanın daha önce tahliye olan sanıklarından Adil Serdar Saçan‘ın tanığı olarak Ahmet İhtiyaroğlu dinlendi. İhtiyaroğlu’nun anlatımları bu tertibin nasıl kotarıldığını gözler önüne serdi.
Bir dolandırıcı yakalanıyor

3 Şubat 2001 günü bir dolandırıcılık nedeniyle Asayiş Şube tarafından gözaltına alınan Tuncay Güney‘in KOM’a devredilmesinden sonra, İhtiyaroğlu, bütün hayatını değiştirecek ve sonunda onu mesleğinden koparacak olan bir olayın içine dalmış oluyor.

Tuncay Güney‘in mülakatı ve görüntülü kaydı, başında İhtiyaroğlu‘nun bulunduğu bir sorgu ekibi tarafından yapılıyor. Ekipte üç istihbaratçı ve iki KOM elemanı bulunuyor. İstihbaratçıların başındaki Hakan Ünsal Yalçın için İhtiyaroğlu, “sınıf ve devre arkadaşımdır, aynı zamanda cemaatin önemli bir ismidir” diyor.
Ahmet İhtiyaroğlu KOM’un en tecrübeli polisi, hafızası çok kuvvetli, “iyi sorgucu” olarak bilindiğinden, Adil Serdar Saçan “önemli bir operasyon, sorguyu sen yap” diyor.

Önce Güney’in bütün hayat hikâyesini dinliyor. Güney’in “Gültepe’deki kuran kursundan” söz etmesi dikkatini çekiyor. Daha sonra Güney’in evinden ayrılmasından sonra cemaat yurtlarında kaldığını öğreniyor. İhtiyaroğlu’na göre Tuncay Güney, cemaat tarafından Veli Küçük‘ün yanına yerleştirilmiş bir kişi!
Her şeyi bilen adam!

Tuncay Güney anlatmaya başlıyor. Veli Küçük, Doğu Perinçek, Ergenekon, Kuzey Irak’a gönderilen 24 bin silah, Kırıkkale MKE’ye sabotaj, Susurluk, Çatlı‘nın ölümü, Sabancı cinayeti, Cem Ersever, vs. vs…

“Adam çok rahat. Yaşına göre bimesi imkânsız her şeyi anlatıyor. Suçlu, normalde kendisini olayların dışında tutar. Suçluluk psikolojisi böyledir. Ama Güney öyle değil, kendini soyutlayamıyor. Suçun gizliliğine uymuyor. Bilmediği birşey yok. Ama söylediklerinde 40 yalan var. Sabancı suikastında Mustafa Duyar‘ın anlattıklarına uymuyor. Haluk Kırcı‘yı ben sorguladım, Susurluk’la ilgili anlattıkları da doğru değil.”

Tuncay Güney‘in anlattıklarını doğrulayan hiçbir veri yok. İhtiyaroğlu düşünüyor: “Bu adam bize niye gelmiş? Niye bu kadar çok anlatıyor?” Kimler gönderdi?
Kuşkularını müdürü Saçan‘a iletiyor. “Bu anlattıkları bizi aşıyor. İki satır yazalım, teröre gönderelim.” Ancak Saçan ısrar ediyor. İhtiyaroğlu, “Adil Bey, Güney’in anlattıklarını ‘Susurluk’un askeri kanadı’ diye yorumladı” diyor.

Ahmet İhtiyaroğlu, bir çatışmanın ortasında kaldıklarını düşünüyor. “Bu bir çatışma. Fethullahçılarla TSK arasında ve biz arada kalacağız” diyor, müdürü Saçan’a .
“Bunların başımıza geleceğini biliyordum ama bu kadar karalanacağımızı düşünemedim. Bilsem, Güney’i alır, savcıya götürür ‘al ifadesini’ derdim. Sonuçta her şey Adil ile Ahmet’in sırtında kaldı!”

‘HARCANACAK ELEMAN SINIFI’

İhtiyaroğlu şöyle devam ediyor: “Tuncay Güney’in beyanları akıldışıydı, bilimdışıydı. O kadar çok isim sayıyordu ki, itibar edilecek gibi değildi.”

“Birileri buna bir senaryo ezberletmiş, göndermiş. Hazır olunca gelmiş. Belki de hazır olmadan gelmiş.”

“İstihbaratta ‘harcanabilen eleman sınıf’ vardır. Tuncay Güney tam buna uygundu. Kullanılmış ve harcanmış.”

İhtiyaroğlu, mülakat sırasında Fethullah Gülen konusunu açtıkça diğer polisler tarafından konunun değiştirildiğini söylüyor.

“Tuncay, ‘daha önce size söylemiştim’ derken istihbaratçılara bakıyor. Daha önce Asayiş Şubedeyken istihbaratçıların Güney’i sorguladıkları anlaşılıyor.”

“Bu konu istihbarata nasıl geldi? Güney’i izlemeye nasıl karar verdiler? Güney hakkında ilk kararı kim verdi? Bu sorulara istihbaratın cevap vermesi lâzım.”

Hikmet Çiçek

ulusalkanal.com.tr

2012 AB İlerleme Raporu Değerlendirmesi


Ekim 2011’den Eylül 2012’ye kadar olan dönemde Türkiye’nin AB üyeliğine hazırlık bağlamında kaydettiği ilerlemeyi değerlendiren 2012 İlerleme Raporu 10 Ekim tarihinde AB Komisyonu tarafından açıklanmıştır. Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nde aday ülke statüsü elde eden Türkiye, 2005 yılında AB ile katılım müzakerelerine başlamıştır. Üyelik sürecinin tamamlanması için açılması gereken 33 müzakere başlığından bugüne kadar 13 fasıl (Bilim ve Araştırma, İşletme ve Sanayi Politikası, İstatistik, Mali Kontrol, Trans-Avrupa Ağları, Tüketicinin ve Sağlığın Korunması, Fikri Mülkiyet Hukuku, Şirketler Hukuku, Bilgi Toplumu ve Medya, Sermayenin Serbest Dolaşımı, Vergilendirme, Çevre, Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı Politikası) müzakereye açılmış olup bunlardan biri (Bilim ve Araştırma) geçici olarak kapatılmıştır.

AB Konseyi tarafından Aralık 2011’de kabul edilen Pozitif Gündem, Mayıs 2012’de başlatılmıştır. Bu gündemin amacı, siyasi reformlar, AB müktesebatına uyum, dış politika konusunda diyalog, vizeler, hareketlilik ve göç, ticaret, enerji, terörizmle mücadele ve Topluluk programlarına katılım gibi ortak menfaatleri ilgilendiren bir dizi alanda güçlendirilmiş işbirliği vasıtasıyla katılım müzakerelerini desteklemek ve tamamlamaktır. 2011 yılında iki taraf arasındaki ticaret 120 milyar avro olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde Türkiye’ye Katılım Öncesi Mali Yardım Aracından 856 milyon avro tahsis edilmiştir.

Bu değerlendirmede; giriş, siyasi kriterler, ekonomik kriterler ve üyelik yükümlülüklerini üstlenebilme yeteneği başlıklı dört bölümden oluşan raporun en fazla eleştiri gelen siyasi kriterler kısmı üzerinde durulacaktır.

Siyasi Kriterler

Bu bölümde, Türkiye’nin demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasını güvence altına alan kurumların istikrarını gerektiren Kopenhag siyasi kriterlerinin karşılanmasına yönelik kaydettiği ilerleme incelenmektedir. Ayrıca, uluslararası yükümlülüklere uyum, bölgesel işbirliği ve genişleme ülkeleriyle ve üye devletlerle iyi komşuluk ilişkileri gözden geçirilmektedir.

Demokrasi ve hukukun üstünlüğü

Raporda öncelikle Ergenekon ve Balyoz davalarına değinilerek savunma hakkı, yargılama öncesi tutukluluk sürelerinin uzunluğu ile uzun ve çok kapsamlı iddianameler bakımından endişelerin devam ettiği belirtilmiştir. Bu durumun söz konusu yargılamaların hukuka uygunluğunun kamuoyu tarafından kayda değer ölçüde sorgulanmasına yol açtığı vurgulanmıştır. “Türkiye’deki demokratik kurumların düzgün işleyişine ve hukukun üstünlüğüne duyulan güvenin güçlendirilmesi bakımından bir fırsat teşkil eden bu davalar, yargı süreçlerinin geniş kapsamlı olması ve söz konusu süreçlerle ilgili eksikliklere yönelik ciddi endişeler yüzünden gölgede kalmıştır. Ayrıca, söz konusu davalar, Türk siyasetinde kutuplaşmaya yol açma eğilimindedir.” ifadesi kullanılmıştır.

"Yargısal süreçlerin, savunma hakkını garantiye almak ve bu davalarda şeffaflığı desteklemek için hızlandırılması gerekiyor. Soruşturmalar, hızlı şekilde genişletiliyor, yargı genel olarak sadece polis tarafından toplanan ya da gizli tanıklar tarafından sağlanan asıl kanıtları kabul ediyor." denilmiş, devam eden davalarda sanık olarak 404 muvazzaf askeri personelin sanık olarak yer aldığı ve bunlardan 207’sinin tutuklu olduğuna dikkat çekilmiştir.

Raporda, KCK soruşturmasında hukukun üstünlüğünün desteklenmesi ve Uludere olayının etkili ve şeffaf bir şekilde soruşturulmasının sağlanması için gerekli dikkatin gösterilmesi gereğinin altı çizilmiştir. Anayasanın revize edilmesinin, başta Kürt meselesi olmak üzere, Türkiye’de uzun süreden beri devam eden sorunların ele alınması için bir fırsat sunduğu, dolayısıyla yeni anayasanın, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları, azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasını teminat altına alan kurumların istikrarını güçlendirmesi ve başta Kürt meselesi olmak üzere uzun süreden beri devam eden sorunları ele alması gerektiğine vurgu yapılmıştır.

Milletvekilliği dokunulmazlığı, milletvekillerinin ifade özgürlüğü ile ilgili endişelerin bulunduğu ve çoğunluğu BDP grubundan olmak üzere 101 milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin olarak savcılar tarafından yapılan toplam 740 adet talebin henüz sonuçlanmadığı belirtilmiştir. TBMM’ye seçilmek için gerekli % 10’luk seçim barajının, Avrupa Konseyi üyeleri arasında en yüksek oran olmaya devam ettiği, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin ya da siyasi parti ve seçim kampanyalarının finanse edilmesine ilişkin kanunların Avrupa standartlarıyla uyumlaştırılmasında herhangi bir ilerleme kaydedilmediğinin altı çizilmiştir.

Yerel yönetimlere yetki devri konusunda sınırlı ilerleme kaydedilmiş olmakla birlikte yerinden yönetim konusunun ele alınmadığı, hatta 2011 yılında başta arazi kullanım planlaması ve kentsel dönüşüm konularında olmak üzere, bazı yetkileri yeniden merkeze devreden kanun hükmünde kararnameler çıkarıldığı belirtilmiştir. Vatandaşların yerel yönetimlere katılmalarını teşvik etmek üzere tasarlanan kent konseylerinin sadece sınırlı sayıda şehirde etkin bir biçimde işlediğine dikkat çekilmiştir.

Kamu yönetimi mevzuatına ilişkin reformlar bağlamında Kamu Denetçiliği Kurumu’nun kurulması, vatandaşların haklarının güvence altına alınması ve kamu yönetiminin hesap verebilirliğinin sağlanmasında önemli bir adım olarak nitelendirilmiştir. Dış denetim ve kamu mali yönetimi ve kontrolü güçlendirildiği, ancak Sayıştay Kanununda yapılan son değişikliklerin, Sayıştay denetimi ve kontrolünün bağımsızlık ve etkililiğine ilişkin ciddi endişeler yarattığı vurgulanmıştır.

Uygulamada sınırlı kalmasına rağmen, savunma bütçesinin TBMM tarafından denetlenmeye başlanması ve Genelkurmay Başkanlığı’nın siyasi konulara doğrudan ya da dolaylı müdahale etmekten genel olarak kaçınması olumlu bulunmuştur. Özellikle askeri yargı sistemine ve Jandarma’nın sivil denetimine yönelik daha fazla reform gerçekleştirilmesine ihtiyaç bulunduğu belirtilmiştir.

Temmuz ayında kabul edilen Üçüncü Yargı Reformu Paketi, Türk ceza adaleti sisteminin yönetilmesindeki sorunlu alanları yeterince ele almamakla birlikte, doğru yönde atılmış bir adım olarak nitelendirilmiştir. Ancak, ceza adaleti sistemi ve ağır ceza davalarının yüklü miktarda yığılması dâhil olmak üzere, yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve etkinliği ile ilgili daha fazla çaba harcanması gerekli bulunmuştur.

Raporda, “2011 yılı ilerleme raporunda da değinilen, Adalet Bakanına verilen role ilişkin örnekte olduğu gibi, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanununa yönelik eleştiriler karşılanmamıştır. Deniz Feneri davasındaki savcıların görevden alınması kararının yürütmenin baskısını yansıttığı yönünde endişeler bulunmaktadır. Kutuplaşmış siyasi atmosfer, hükümetin yargıyı kontrol altına aldığı yönünde, muhalefet tarafından yapılan suçlamalarda kendini göstermiştir.” ifadeleri kullanılmıştır.

İnsan hakları ve azınlıkların korunması

İnsan haklarına ilişkin uluslararası belgeler konusunda, Türkiye Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesini 14 Mart 2012 tarihinde onaylamıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) ekli üç Protokol ise henüz onaylanmamıştır.

Rapor döneminde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), toplam 160 başvuruya ilişkin olarak, Türkiye’nin AİHS’nin güvence altına aldığı hakları ihlal ettiği sonucuna varmıştır. Eylül 2011’den bu yana AİHM’ye yapılan toplam 8.010 yeni başvuru ile birlikte yeni başvuruların sayısı, son altı yıldır artmıştır. Bunların önemli bir bölümü, adil yargılanma hakkı ve mülkiyet hakkının korunmasıyla ilgilidir.

Raporda, hükümetin işkence ve kötü muameleyi önlemeye yönelik yasal güvencenin sağlanması konusundaki çabalarını sürdürdüğü; kolluk görevlileri tarafından yapılan kötü muamele vakalarının sayısı ve şiddetindeki azalma eğiliminin devam ettiği belirtilmiştir. Bununla birlikte genel olarak, insan hakları ihlallerinin cezasız kalmasıyla mücadele çabaları yetersiz bulunmuştur. Güvenlik güçleri veya kolluk kuvvetleri tarafından yapıldığı öne sürülen işkence iddialarının hızlı, kapsamlı, bağımsız ve etkili biçimde soruşturulmasının çoğu zaman eksik kaldığı ve işkence davaları için zamanaşımı konusunda herhangi bir istisna bulunmadığı eleştirilerine yer verilmiştir.

Öte yandan sıhhi ve diğer fiziki koşulları önemli ölçüde etkileyen, cezaevlerinin aşırı kalabalık oluşundan kaynaklanan sorunlar devam ettiği ve cezaevlerindeki şikâyet sistemi için bir reforma ihtiyaç duyulduğu vurgulanmıştır.

İfade özgürlüğü ihlallerindeki artışın ciddi endişe kaynağı olduğu, basın özgürlüğünün uygulamada kısıtlanmaya devam edildiğine işaret edilmiştir. Gazetecilerin, basın çalışanlarının ve dağıtıcıların hapsedilmelerine ilişkin eğilimdeki artış bu endişeleri artırmıştır. AGİT verilerine dayanarak, Nisan 2012 tarihinde Türkiye’de 95 gazetecinin cezaevinde bulunduğunu belirtirken bu sayın geçen yılın aynı ayında 57 olduğuna dikkat çekilmektedir.

İlerleme Raporu’nda Kürt sorununa ilişkin yazan veya üzerinde çalışan yazarlar, akademiyseler ve gazeteciler haklarında çok sayıda dava açıldığına, çoğu terörizm ile ilgili suçlamalar nedeniyle 2 bin 800’den fazla öğrencinin tutuklu olduğuna vurgu yapılmaktadır. "Türkiye, şiddeti kışkırtma ile şiddet içermeyen fikirlerin ifadesi arasındaki net bir ayrım yapılabilmesi için ceza kanunu ve terörle mücadele kanununu değiştirmeli" denilmektedir.

Mart ayında kabul edilen Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, aile bireylerinin ve evlilik dışı ilişki yaşayanların şiddetten korunması bağlamında olumlu bulunmuştur. Resmi makamların sivil toplumla yürüttükleri kapsayıcı danışmanlık uygulamasının yanı sıra acil durumlara ilişkin usuller genel olarak olumlu karşılanmaktadır.

Raporda “Türkiye’nin azınlıklara yönelik yaklaşımı kısıtlayıcı olmaya devam etmiştir. Avrupa standartlarına uygun şekilde, dil, kültür ve temel haklara saygı gösterilmesi ve bunların korunması tam olarak sağlanamamıştır. Azınlıklara yönelik hoşgörü ve güvenliğin güçlendirilmesi ve kapsayıcılığın teşvik edilmesi için kapsamlı bir yaklaşım ve daha fazla çaba sarf edilmesi gerekmektedir.” eleştirisi yapılmıştır.

2009 yılında yapılan Alevi açılımının somut bir devamının olmadığına vurgu yaparak, Alevilerin ayrımcılıklarla karşı karşıya kaldığına dikkat çekilmiştir. Raporda, din hakkında bilgilerin yer aldığı nüfuz cüzdanı gibi kişisel belgelerin bazı ayrımcı eylemlere ve İslam’dan başka bir dine geçen kişilerin yerel yetkililer tarafından "rahatsız edilmesine" neden olduğu ifade edilerek nüfuz cüzdanlarında dini üyeliklerin belirtilmesinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ihlali olduğu belirtilmiştir.

Raporda Kürt meselesi konusunda çözüme yönelik ilerleme kaydedilmediğine değinilmiştir. Seçilmiş siyasetçilerin ve insan hakları savunucularının tutuklanmalarının ciddi endişe yarattığı; Uludere’de sivillerin hayatını kaybetmesi gibi olaylarda, etkili, hızlı ve şeffaf bir soruşturma yürütülmesi yönünde yetkililere yapılan çağrıların yanıtsız kaldığı vurgulanmıştır. Güneydoğuda 1980’li ve 1990’lı yıllarda gerçekleşen hukuk dışı infaz ve işkenceler hakkındaki gerçeklerin hukuk kurallarına uygun olarak aydınlatılması beklenmektedir. Raporda ayrıca “Kara mayınları ve köy koruculuğu sistemi endişe kaynağı olmayı sürdürmektedir” eleştirisi getirilmiştir.

Türkiye, Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesini ve Nükleer Terörizm Faaliyetlerinin Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşmeyi imzalamıştır. Ancak, Türkiye’nin Terörizmin Finansmanı ve Suçtan Elde Edilen Gelirlerin Aklanması, Aranması, Elkonması ve Müsaderesi Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesini de imzalaması tavsiye edilmiştir. Türkiye’nin terörle mücadele alanında AB ile olan diyaloğunu etkin bir şekilde yürüttüğü, ancak kişisel verilerin korunmasına ilişkin bir yasanın olmamasının, Türkiye’nin Europol ile Operasyonel İşbirliği Anlaşmasını akdetmesini engellediği, Eurojust ve AB üyesi ülkelerle olan adli işbirliğini sınırlandırdığı belirtilmiştir.

Mülteci ve sığınmacılarla ilgili olarak, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’nun henüz kabul edilmemiş ve uygulamaya geçirilmemiş olmasıyla birlikte, mevzuattaki boşluklar ve göç ile ilgili gözaltı ve sınır dışı etme uygulamalarının endişe kaynağı olmaya devam ettiğinin altı çizilmiştir. Diğer yandan 21 Haziran’da paraflanan AB ile Geri Kabul Anlaşmalarının henüz imzalanmadığı, vizeden muaf tutulan ülkelerin listesinin AB ile uyum sağlamadığı ve 11 AB üyesi ülkenin halen vize uygulamasına tabi olduğu dile getirilmiştir.

Bölgesel konular ve uluslararası yükümlülükler

Bu bölümde ilk ele alınan konu Kıbrıs’tır. Ortaklık Anlaşmasının Ek Protokolü’nün tam olarak ve ayrım yapmaksızın uygulama yükümlülüğünün yerine getirilmediği, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile doğrudan taşımacılık bağlantılarındaki kısıtlamalar da dâhil, malların serbest dolaşımı önündeki tüm engellerin kaldırılmadığına değinilmiştir. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ikili ilişkilerin normalleştirilmesi konusunda ilerleme kaydedilmediği ifade edilmiştir. Ayrıca Türkiye’nin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi AB Dönem Başkanlığının başkanlık edeceği toplantılara katılmama beyanı konusunda Türkiye’ye Antlaşma’da öngörüldüğü şekliyle AB’nin temel kurumsal yapılarından biri olan AB Dönem Başkanlığının rolüne tam olarak saygı göstermesi çağrısında bulunulmuştur.

Sınır anlaşmazlıklarının barışçıl çözümü alt başlığında ele alınan ülke Yunanistan olmuştur. Yunan karasularının muhtemel genişletilmesine karşılık olarak, TBMM’nin 1995 tarihli kararında yer alan casus belli tehdidinin hâlâ devam ettiği belirtilmiş; Türkiye’nin gerekirse Uluslararası Adalet Divanına başvurmak dâhil, BM Şartıyla uyumlu olarak, iyi komşuluk ilişkileri ve sorunların barışçıl şekilde çözümüne bağlı kalması gerektiğinin altı çizilmiştir.

Bölgesel işbirliği hususunda Türkiye’nin politikası olumlu bulunmuştur. Zira Türkiye, Güneydoğu Avrupa İşbirliği Süreci (GDAÜ) ve Bölgesel İşbirliği Konseyi (BİK) de dâhil olmak üzere, bölgesel girişimlere katılmaya devam etmektedir. Türkiye, bölgedeki bütün ülkelerin Avrupa bütünleşmesini desteklemektedir. Türkiye, Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası (OGSP) çerçevesinde, AB tarafından Bosna Hersek’te yürütülen askeri görev gücüne (EUFOR/ALTHEA) katkıda bulunmayı sürdürmektedir. Türkiye ayrıca, Bosna Hersek’te AB liderliğindeki polis gücüne (EUPM) ve Kosova’daki EULEX görev gücüne destek vermektedir. Bulgaristan’la ilişkiler de olumlu şekilde sürdürülmüştür.

Sonuç

Türkiye’nin geçtiğimiz bir yıl içinde siyasi kriterler başlığı kapsamında ilerlemeler kaydettiği yadsınmamakla birlikte, Türkiye özellikle yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, insan hakları konularında yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Uzun tutukluluk süreleri, yargı sürecindeki eksiklikler, medya özgürlüğünün kısıtlanması, gazeteci, öğrenci ve akademisyenlerin tutuklanması, Youtube ve diğer sitelere yönelik yasaklamalar, Uludere olayı ile ilgili kamu soruşturmasının yeterince şeffaf olmaması, Alevilerin ayrımcılıkla karşılaşması, kadına yönelik şiddet hakkındaki eleştiriler raporda özellikle göze çarpmaktadır.

Ekonomi konusunda ise özetle 2011 yılında Türkiye ekonomisi, 2010 yılındaki % 9,2 oranının biraz altında, % 8,5 oranında büyümüştür. Büyüme, tüketim harcamalarının yıllık bazda % 7,7 oranında artması ve özel sektör yatırımlarının % 22,8 oranında artmasıyla birlikte büyük ölçüde özel sektörün performansına bağlı olarak gerçekleşmiştir. Raporda dikkat çekilen nokta, cari açığın azalmakla birlikte hala fazla olduğu ve büyük dış dengesizlikler nedeniyle ekonominin yeni küresel finansal şoklara karşı kırılgan olmaya devam ettiğidir.

AB’nin eleştiri yönelttiği konuların önemli bir kısmının ülke içinde de tartışma yaratan hususlar olduğundan bu eleştirilerin rapora yansıması sürpriz olmamıştır. Bununla birlikte Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eş Başkanı Helene Flautre’in “iki yıldır AB tarafından hiçbir fasıl açılmamışken, yani AB tarafında bir ilerleme olmamışken, Türkiye hakkında ilerleme raporu düzenlemek ve eksiklikler yüzünden Türkiye’yi eleştirmek adil bir yaklaşım değildir” düşüncesini paylaşmamak mümkün değildir.

Sonnotlar:

Türkiye 2012 Yılı İlerleme Raporu, AB Bakanlığı, http://www.abgs.gov.tr/files/2012_ilerleme_raporu_tr.pdf (erişim 16 Ekim 2012)

İkiz Açık, Üçüz Açık


İktisatçıların bir bölümü cari açığın, kamu gelir gider dengesinin açık vermesinden kaynaklandığı ve cari açığın da dönüp kamu gelir gider açığını beslediği görüşündedir. Bu neden sonuç ilişkisine ikiz açık hipotezi adı veriliyor. Bu hipotezi savunanlara göre büyük oranlı bütçe açıkları verdiği için cari açığı da giderek büyüyen ABD’nin cari açığını azaltması ancak kamu gelir gider açığını kapatmaya başlanmasıyla mümkün olabilir.

Önce makroekonomik denge denklemini yazalım: (S – I) + (T – G) = (X – M) yani özel kesimin tasarruf (S) ve yatırım (I) dengesi ile kamu kesiminin gelir (T) ve gider (G) dengesinin toplamı cari dengeye (X – M) eşittir. Denklemin sol tarafındaki iki dengenin toplamı bir ülkenin iç ekonomik dengesini, sağ tarafı ise dış ekonomik dengesini gösterir. Yani bir ülkenin iç ekonomik dengesi ile dış ekonomik dengesi birbirine eşittir ve denklemin kuruluş mantığı gereği bir ülkenin iç ekonomik dengesi ne kadar açık veriyorsa dış ekonomik dengesi de o kadar açık veriyor demektir. Bunun anlamı iç ekonomik denge açığının dış ekonomik denge açığı yoluyla finanse ediliyor olmasıdır. İç ekonomik dengeyi oluşturan dengelerden özel kesimin tasarruf yatırım dengesi (S – I) ya da kamu kesimi gelir gider dengesi (T – G) tek başına açık veriyor ve buna dış ekonomik denge yani cari denge (X – M) açık vererek eşlik ediyorsa ikiz açık söz konusudur. Yok eğer iç ekonomik dengelerin ikisi de açık veriyor ve cari denge de bunlar kadar açık veriyorsa o zaman üçüz açık söz konusu demektir.

Türkiye ekonomisi için 2012 yılına ilişkin tahminlerimizi kullanarak bu dengeyi oluşturmaya çalışalım. (S – I) dengesi konusunda tahmin yapmamız için eldeki veriler henüz tam oluşmamış durumda. Çünkü henüz GSYH bileşenlerini 6 aylık bazda biliyoruz. Bu durumda diğer iki değişkeni tahmin edersek (S – I) dengesini de denklemden giderek bulabiliriz. Bütçe dengesinin (T – G) 8 aylık sonuçları yılsonunda bütçe açığının GSYH’ya oranının yüzde 2,5 dolayında olacağını gösteriyor (merkezi bütçe açığı üzerinden yaptığımız bu tahminde diğer kamu kesimi dengelerinin açık ve fazlalarının denk olacağını ve sonuçta merkezi bütçenin kamu kesimi finansman dengesini yüzde 5 oranda sapmayla temsil edeceğini düşünüyorum.) Yüzde 2,5 dolayındaki bir bütçe açığı kabaca 35 milyar TL dolayında bir açık demektir. Cari dengedeki düşüşün yılsonunda bir miktar artışa dönüşeceğini ve sonuçta cari açığın kabaca 62 milyar dolar dolayında gerçekleşeceğini tahmin ediyorum. Eğer yılsonu dolar kuru 1,8 dolayında olursa bu açığın TL cinsinden karşılığının yaklaşık 114 milyar TL olmasını bekliyorum. Şimdi bu tahminlerimizi denklemimizde yerine koyalım:

(S – I) + ( T – G) = (X – M)

(S – I) – 34 = – 114

(S – I)’yı solda yalnız bırakırsak (-35 sağ tarafa + 35 olarak geçer);

(S – I) = -114 + 34 = -80

Bu durumda denklemimiz şöyle olur:

-80 -34 = -114

Bu denklemin toplamı sıfıra eşittir (-114’ü sola geçirirsek eşitlik sıfıra eşit hale gelir.)

Ya da bunları bir tabloda gösterirsek şöyle bir görünüm elde etmiş oluruz:

Dengeler (milyar TL) 2012
(S – I) Tasarruf Yatırım Dengesi – 80
(T – G) Bütçe Dengesi -34
(X – M) Cari Denge -114

Tabloya göre 2012 yılında Türkiye’nin üç dengesi de açık vermiş yani üçüz açık olgusunu yaşamış olacaktır. Bu yeni bir olgu değildir. Önceki yıllarda da Türkiye üçüz açık sorunuyla karşı karşıyaydı. Bununla birlikte açıkların ağırlığı zaman içinde değişim göstermektedir. 2000’li yıllar öncesinde Türkiye’nin en büyük sorunu bütçe dengesinin bozukluğuydu. İzleyen yıllarda bütçe dengesi düzelmeye bu kez de cari dengesi bozulmaya yüz tuttu. 2012 yılında cari dengede iyileşme görülse de bütçe dengesinde bir bozulma söz konusu oluyor.

Üçüz açık tam anlamıyla bir "dengesizliğin dengesi"ni ifade ediyor. İç ekonomik dengeyi oluşturan iki dengenin de açık verdiği ve bunu dış açığın dengelediği bir durum.

Bu yazıda ortaya koymaya çalıştığım görüş ekonomi biliminin hipotezlerinin her zaman her yerde aynı geçerlilikte olmayabileceği görüşüdür. İkiz açık hipotezi bütçe açığındaki artışın, cari açığı artıracağı ve bu biçimde artan cari açığın dönüp bütçe açığını artıracağını ileri sürüyor. Hipotez ABD ekonomisi için doğru görünüyor. Türkiye açısından farklı bir hipotezin geçerli olduğunu düşünüyorum: “Cari açıktaki gerilemenin bütçe açığını artırması” söz konusu. Dolaylı vergilere dayalı Türk bütçe sistemi, ithalatın düştüğü yıllarda daha düşük ithalat vergileri tahsil edileceği için daha büyük açık verecektir. 2012 yılında yaşadığımız olgu budur. Bu durumda ABD ekonomik sistemi cari açığı kapadıkça bütçe açığını azaltırken, Türkiye ekonomisi cari açığı kapattıkça daha fazla bütçe açığı verecektir.

HAREM AĞASI ADNAN HOCA’DAN BOP PROJESİ HAKKINDA SEÇME SAÇMALAR


Videoyu buradan izleyebilirsiniz .

Mustafa Balbay: Fatih Hoca’nın Acısını Paylaşırken


Hapiste insanın bir arzusu oradan sağlıklı çıkmaksa, öteki arzusu da şudur:

Bütün sevdiklerini sağlıklı bulmak.

O yüzden haftalık görüşlerde ilk soru şu olur:

“Herkes sağlıklı değil mi?”

Silivri davalarında, artık “uzun tutukluluk”kavramını da eskitip peşin cezalandırmaya dönüşen hapislik, ölüm acısını da esaretin bir parçası haline getirdi.

Ağustos ayı sonunda Yarbay Mustafa Dönmez’in oğlu Alp, trafik kazası sonucu yaşamını yitirmişti. Dönmez’e acı haberi vermek ve acıyı paylaşmak, duruşma salonunda tutuklu sanıklara düşmüştü. Dönmez’in acısını paylaşan herkesin gözlerinde aynı kaderi yaşama endişesinin izleri vardı.

O gün Dönmez’le en yakından ilgilenen, aynı zamanda bir doktor olarak nabzını tutup kontrol eden Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu idi. Fatih Hoca, mahkeme cenazeye gidiş izni verene dek Dönmez’in yanından ayrılmadı, sonradan gelen acil sağlık görevlileriyle adeta bir hastanedeymiş gibi, yapılması gerekenleri konuştu.

***

14 Ekim Pazar günü saat 17.00’ye doğru hemen yanımızdaki Prof. Yalçın Küçük, Fatih Hoca ve Mehmet Perinçek’in kaldığı koğuştan yürek burkan bir feryat geldi. Onca duvara, demire karşın acı haber, hapiste de tez yayılır.

Fatih Hoca, oğlu Emir’i kaybetmişti.

Tuncay’la ben donakaldık.

Üst koğuşumuzda kalan, sadece seslerini duyabildiğimiz Serdar Öztürk, Durmuş Ali Özoğlu, İbrahim Özcan’ın ayak seslerini işittik. Ne oldu diye bağırıp, demir parmaklıklı, tel örgülü havalandırma penceresine koştular. Haberi alınca derin bir sessizliğe gömüldüler.

Fatih Hoca’nın bulutları dağıtan sesine, demir kapının şangırtısı zincirlendi. Ayak seslerinden 3-4 infaz koruma memurunun hızla Fatih Hocaların koğuşuna geldiğini hissettik.

Kardeşleri mahkemeden izin almaya çalışırken Fatih Hoca acı haberi televizyonda altyazıdan öğrenmişti.

İnfaz koruma memurları Fatih Hoca’yı götürürken, Yalçın Hoca’nın duvarlardan sızan sesini duyduk:

“Acımız büyük çocuklar…”

Fatih Hoca’yla tutukluluğunun ilk 2 ayını aynı koğuşta geçirdik. Aile görüşlerimiz ortaktı. Eşi, iki oğlu ve annesi bir yumak gibi olurdu.

Koğuşta doğal olarak hayatlarımızı da anlattık birbirimize. Fatih Hoca, tıp fakültesi öğrencisi iken CHP Kahramanmaraş Senatörü olan babası Hilmi Soydan’ı, bir terör saldırısı sonucu yitirmiş. 12 Eylül öncesinde pek çok eve düşen ateş, Fatih Hoca’nın evine de düşmüş.

Fatih Hoca’ya sadece babasının yasını tutmak yetmemiş, onun adını da soyadı yapmış.

24 yaşındayken babasını kaybeden Fatih Hoca, 21 yaşındaki oğlu Emir’i toprağa verdi.

Babası teröre kurban…

Oğlu trafik terörüne kurban…

Kendisi yargı terörünün kıskacında…

Geçmişiyle, bugünüyle Türkiye gerçeğini özetleyen bir aile fotoğrafı.

Fatih Hoca çok zorlu, bir o kadar da sorumlu bir konumda.

Kabul ederse bizler de kardeşiyiz, binlerce öğrencisi, yani çocuğu var. Sürdürmekte olduğu onurlu yaşam mücadelesinin anlamı daha da büyüdü. Kendisine yakışan bütün giysileri gibi acıyı da üzerinde taşıyıp, daha yaşanılası bir Türkiye mücadelesini bırakmamak durumunda. Bu anlamda sorumluluğu daha da arttı.

***

Anadolu’da ölüm üzerine söylenen onlarca sözden biri şudur:

Allah, sıralı ölüm versin.

Ama ölüm öyle gelmiyor. Kuşak sırası dinlemiyor.

Neylesek Fatih Hoca’nın acısını dindirmemiz olanaksız. Ancak onu yakan ateşin hepimizi kavurduğunu da paylaşmak isteriz.

Yunus Emre’nin dediği gibi:

Hiç bilmeyiz kimde sıra

Aramızda gezer ölüm.

Halkı bostan eylemiş

İstediğini seçer ölüm.

Sevil Atasoy Ergenekon’da zorla getirilecek


Ünlü Adli Tıp uzmanı Sevil Atasoy’un, Ergenekon davasında tanık olarak dinlenmek üzere zorla mahkemeye getirilmesine karar verildi.

”Ergenekon” davasına bakan mahkeme heyeti, savunma tanığı olarak dinlenilmek üzere çağrılmasına rağmen gelmeyen Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy’un, duruşmaya zorla getirilmesine karar verdi.

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmanın öğleden sonraki bölümünde heyet tarafından alınan ara kararlar açıklandı.

Buna göre mahkeme heyeti, savunma tanığı olarak dinlenilmesine karar verilen ”Balyoz Planı” davasında 18 yıl hapisle cezalandırılan emekli Orgeneral Ergin Saygun’un 24 Şubat 2010 tarihli ifadesinin İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nden istenilmesine karar verdi.

Yine savunma tanığı olarak çağrılan ”28 Şubat” soruşturması kapsamında tutuklu bulunan emekli Orgeneral Teoman Koman’ın da daha önceki ifadelerinin ilgili yerlerden gönderilmesine hükmeden mahkeme heyeti, gizlilik kararı olup olmadığının da sorulmasına hükmetti.

Hastanede tedavisi devam eden tutuklu sanıklardan emekli Tuğgeneral Levent Ersöz’ün de son sağlık durumunun, bulunduğu hastane tarafından bildirilmesine karar veren mahkeme heyeti, ayrıca Ersöz’ün talebi üzerine İstanbul Barosu’ndan zorunlu avukat görevlendirilmesini kararlaştırdı.

Mahkeme heyeti, savunma tanığı olarak dinlenilmek üzere çağrılmasına rağmen gelmeyen Adli Tıp uzmanı Prof. Dr. Sevil Atasoy’un, mazereti yerinde görülmeyerek, davanın tutuklu dosya olması dikkate alınarak duruşmaya zorla getirilmesine hükmetti.

Mahkeme, 24 Eylül 2012’de yapılan duruşmada Atasoy’un tanık olarak dinlenilmesine karar verildiğini açıklamıştı.

Kurtlar Vadisi’ne rakip Ergenekon romanı! /// CC : @vardiyabizde @BalyozGercekler @rodrikdani


Ümit Okunakol’un Anka’nın Uyanışı (Bir Casusun Gerçek Hikayesi) romanı ve kitaptan çıkarılan film senaryosunu anlattı. Okunakol, Türkiye’nin karanlıkta kalan bir dönemini anlatan romanı ile ilgili çarpıcı bilgiler verdi.

Ümit Okunakol’un Umut – Anka’nın Uyanışı (Bir Casusun Gerçek Hikayesi) romanı içeriği ve hazırlanan film senaryosu ile konuşulmaya devam ediyor. Ukunakol, romanı ile ilgili Haber 7’ye konuştu.

SORU: Ümit Okunakol kimdir? Kısaca bize kendinizi tanıtır mısınız?

1978 Burdur doğumluyum, ancak Aydın’da büyüdüm, kimya ve psikoloji alanında eğitim aldım. Halen Ankara ve İstanbul’da ikamet etmekteyim. Strateji geliştirme danışmanı olarak çalışmaktayım, zaten roman da bir nevi otobiyografim yerine geçmekte bu noktada okuyucularımızın, kitaptan öğrenmeleri daha yerinde olacaktır zannediyorum.

SORU: Anka’nın uyanışı adlı romanınız nasıl doğdu?

Bu kısım biraz karışık aslında… 2002 yılında üzerime atılı suçlamalar neticesinde (çıkar amaçlı suç örgütü kurmak vb.) iki buçuk yıl cezaevinde yattım. İçeri girerken "suçsuzum" diye bağırıyordum ki, halende "suçsuzdum" diyorum. Adalet mekanizmasındaki bir takım aksaklıklar sebebiyle diyorum artık. İçeri girdiğimde henüz 22 yaşındaydım ve yaşadıklarımı asla unutmamak ve ayrıca cezaevi hayatını da yazıya dökmek amacıyla günlük tutmaya başladım. Ancak bu günlüğü geçmişte yaşadıklarımı bir gün unutmayayım diyerek geriye dönük olarak yazdım. Bununla beraber o dönemdeki basında çıkan haberleri de dikkatle takip ederek, bir çok not aldım ve bunları kendi hikâyemin içine katmaya başladığımda bir çok bilgiye ulaşmış oldum. Neticede sayfalar dolusu bir yazı çıktı, günlüğü yazarken kendimi öyle çok kaptırmıştım ki, o günlerde aynı koğuşta bulunduğum bir mahkûm anlattıklarımı duyunca "yazsan roman olur" dedi. Aslında her şeyi değiştiren bu cümle oldu bir anlamda. Yıllar sonra kurgular da katarak (başım derde girmesin düşüncesiyle) günlüklerimi roman haline getirdim ve Anka’nın Uyanışı böylece doğmuş oldu.

SORU: Kitabınızda özellikle vermek istediğiniz mesaj neydi?

Kitapta geçmişte ve bugün yaşanmış bütün olayların tesadüf olmadığı anlatılmak isteniyor. Özellikle üniversite öğrencileri üzerine oynanan oyunlar ve halk üzerine oynanan oyunlar, bizim kader olarak nitelediğimiz olayların aslında bizim üzerimize oynanmış birer oyundan ibaret olduğunu anlatılmak istendi.

Artık üniversiteler terör örgütü ve benzer örgütlerin yapılanma kaynağını teşkil ediyor. Kitapta bunu anlatmamın nedeni öğrencilerin ve ailelerinin bunların bilincinde olmasını sağlamak. Haber elemanı olarak kullanılan üniversite öğrencileri ağır bedeller ödemek durumda kalıyorlar.

İstihbarattaki kişiler özellikle zeki ve pratik zekalı kişiler arasından seçilir. Bu yüzden üniversiteler iyi bir kaynaktır istihbaratçılar için…

Böyle bir bilginin bir kısmını kendi yakınlığım bir kısmını tesadüfen bir dönem kendimi içinde bulunduğum ve kendi araştırmalarımdan da yola çıkarak elde ettiğim verileri toparlayarak bu noktaya geldim.

Kitap casusların hayatını anlatıyor. Bunun yanı sıra hayatta herşeyinizi kaybedebilirsiniz umudunuzu kaybetmediğiniz sürece hayat size ihtiyacınızı verir yani insanlara umudunuzu kaybetmeyin demek istiyoruz ve bunu okuyucuya anlatmaya çalışıyoruz. Kitapta birçok karakter görüceksiniz bunlar öğrenci, taksi şöförü, parkta köpeğini gezdiren sıradan bir insan gibi görünselerde aslında casus olduklarını görüceksiniz. Medyada bile bu casuslardan görmek mümkün ama kimlikleri gizli tutuluyor.

SORU: Bir casusun psikolojisi nasıl olur, anlatır mısınız?

Şizofrenik bir durumdur. Sabah kendiniz olarak kalkıp akşam başkası olarak uyumak zorunda kalabilirsiniz. 15 dk sonra başka bir kimlikte başka bir yere geçmek zorunda kalabilirsiniz. Ve sürekli tesadüf ve bir oyun kurmak zorundasınız. Sürekli karşınızdaki insanlarla satranç oynamak durumundasınız. O yüzden casusların istikbaratçıların zor bir hayatı vardır. Öldürülmeyecek kadar değirli, serbest bırakılmayacak kadar tehlikelidirler çünkü bunun için yetiştirimişlerdir. Alamutta Hasan Sabbah döneminden bu güne kadar geldiğimizde tüm dünyada savaşları casuslar çıkarmıştır. Barış görüşmelerinide casuslar ayarlamıştır. Dünya’nın kaderini casuslar bir noktaya getirmiştir. Bu insanlar bunu asla para ya da ün için yapmamışlardır. Gerçekten inandıkları bir amaç uğruna yapmışlardır. Ve çoğunun ne ismini biliriz ne bir yerde görmüşüzdür. Gelirler olayı çözerler ve ortadan kayıp olurlar. Ve bunların hepsini tesadüflere dayandırırlar. Ve bunun için çok şey feda ederler. Ne aile hayatları vardır. Ne bir beklentileri vardır. Ne büyük hayalleri vardır. Tek bir amaçları vardır bağlı bulundukları milletin bekası ve daha rahat yaşamalarıdır. Daha özür güvenli bir ülke için canlarından daha fazlasını feda eder bu insanlar. Biraz onları göz önüne almaya dikkat çekmeye çalıştım. Filmlerde ve dizilerde anlatıldığı gibi kötü insanlar değillerdir. Hep öyle görürüz ya istikbaratçılar çok karanlık insanlardır çok kötüdürler sürekli silah taşırlar ve birilerini öldürürler. Öyle bir şey yoktur. Üzerine düşen görevi yapar ve kaybolurlar. Ve bundanda gurur duyarlar.

SORU: Kitapta anlatılanlara bakıldığında Türkiye’nin bir dönemine ait siyasi durumuna dair oldukça çarpıcı ipuçları ve bilgilere ulaşılıyor, bu cesaretiniz bazı çevreleri yahut insanları rahatsız etmedi mi?

Elbette ilk yayın hazırlığı esnasında gerek yakın çevrem gerek yayıncılarım açısından sıkıntılı bir süreç yaşadık ve birkaç gruptan tehdit aldık. İçerdeyken bu kitabı çıkarmanın hayali bana güç ve umut verdi bu yüzden, önümde sadece iki yol vardı; ya beni o kötü günlerimde hayatta tutan amacı gerçekleştirecektim ve tüm olanlar bir anlam kazanacaktı ya da vazgeçecektim ve bu benim en büyük keşkem olarak kalacaktı. Anladığınız üzere ben zor yolu seçtim ve yapmak istediğim şeyden vazgeçmedim.

SORU: Anlattıklarınız bir dönem ve özellikle bir kitleye hitap ediyor?

Mesajı aldıklarını zannediyorum. Özellikle 96 yılında ve sonrasında Tansu Çiller hükümeti ve sonrasında Psikolojik Harp Dairesi’nde Türkiye’de yapılan faliyetleri anlatmaya çalıştım. Yabancı gizli servislerin Türkiye’de yapılan faliyetler bugün gündemde olan 28 Şubat sürecinin öncesi Ergenekon sürecinin başlangıcı bunların tamamını vermeye çalıştık. Bunları ilk defa o dönemde bu işin içinde olan insanların gözünden vermeye çalıştık. Sonuç itibarı ile belge ve bilgileri çıkaran insanlar istihbaratçılar yani casuslar bugüne kadar hep tepedeki insanlar açıklama yaptı. Ama bu işin içinde saha ajanı dediğimiz kişilerin gözünden bu konulara açıklık getirilemedi. Ben bunu yapmaya çalıştım. O dönemde bu işin içinde çalışan insanların ne denli zorluklar çektiği neleri feda ettiği bişeyleri çıkarmak adına şeffaf bir Türkiye adına nelerin peşinde durdukları ve neler kaybettiklerini anlattım. Bu bağlamda da etkili olduğumu zannediyorum. İnsanlar bu camiayı filmlerdeki gibi zannederler özenen insanlar çok fazladır. Bu kitap sayesinde o özentiyi biraz kırdım. Ve işin içine gerçekliği kattım. Bu camiada ismini duymadığımız ve duymayacağımız bir çok insan var .Onlara hakkını iade etmek adına kitabın girişinde “Kara sanatın üstatlarına itafen” yazdım. Burada kara sanat casus anlamında kullanıldı.

SORU: Tansu Çiller döneminden bahsettiniz? Söylediğiniz bağlamda o dönemi nasıl okumak gerek?

O dönemi bazı insanların parayla ve güçle tanışması ve raydan çıkması diyebilirim. Bunun üzerine oluşturulan bir yapının bugün sonuçlarını görüyoruz. O dönemle ilgili benim kitapta anlatmaya çalıştığım bir parça bu. Her kasada bir çürük domates mutlaka vardır. Çürük domates diğerlerinide çürütmeye başlarsa bu gün geldimiz sonuçlar ortaya çıkar. Bunu anlatmaya çalıştım.

SORU: Ergenekon davasında o döneme ilişkin adını bilmediğimiz isimleri de bu kitapta bulabilecek miyiz?

Bu kitapta güvenlik nedeniydi isimleri değiştirmem gerekti. Bazı olayların zamanlamasını geri almak durumundaydım. Ancak bu işlerin içinde olan araştıran insanlar okudukları zaman evet ben bunu hatırlıyorum demek ki böyleymiş şeklinde bi çıkarım yapabileceklerdir.

SORU: Kitapta kaçak organ nakli ile ilgili bir bölüm var. Burada bir gerçeğe mi dikkat çekmek istiyorsunuz?

Kitapta da anlatıldığı gibi çeşitli yollarla insanları kandırarak yardım amaçlı kan testi, ücretiz check-up gibi hastanın haberi olmadan doku testi yapılıp yasal olmayan yollarla organ nakli yapılmaktadır. Kitapta da bu organ kaçakçılığından sıkça bahsedilmekte… Bundan çok ciddi paralar kazanılmakta … Kitabı ciddi anlamda okuduğunuz durumda bu tür olaylardan korunma yolları da öğrenilmekte…

Kitap gerçek hayattan alınma şeylerden yazıldı. Ben bunun içine kurgu ve hayal gücümü katarak böyle bir kitap oluşturdum. Kitaba kendi gözlemlerimi de kattım. Bu şekilde okura daha somut bilgiler veriyorum.

SORU: Kitabınızdan iddialı bir film senaryosu hazırlıyorsunuz…

Evet kitaptaki hikayeyi bir film senaryosu haline getirdik. Kurtlar Vadisine rakip geliyor. Kitaptan 3 sinema filmi 60 bölümlük dizi çıkardık. Ekranlarda adından sözettiren Kurtlar Vadisi’nin reytinginden çok daha fazla reyting yapacağı söylendi. Bu senaryoyu 6 ile 8 ay arasında tamamladık. Senaryo konusunda hala çalışmalarımız devam ediyor.

SORU: Gündeme bakıldığında tam da bu dönemde Ergenekon gibi bir konunun neredeyse başlangıcını anlatıyorsunuz öykünüzde, sizce bunu beyaz perdeye aktarmak gündemi nasıl etkileyecek? Medyanın daha şimdiden dikkatini çektiğini görüyoruz…

Haklısınız gündemi mutlaka etkileyecek. Ergenekon uzun yıllardır gündemden düşmeyen ama hep karışık ve gizemli kalmış bir konu, özellikle halk için… Biz zannediyorum farklı bir bakış açısıyla da olsa bu konuya daha net değinip anlatacağız ve en azından bazı konulara açıklık getirebileceğimizi düşünüyorum. Elbette destekleyenlerin yanı sıra tepki gösterenler olacaktır. Ancak bu Türkiye’nin yadsınamaz bir gerçeği ve bana göre bunu anlatmak bir bakıma toplumsal sorumluluğumuz oldu diyebilirim.

Halkımızda şöyle bir etki var. Karmaşaya dönüşmeye başladı bu konu hani at iziyle it izi karıştı derler ya birazcık öyle oldu. Kendi açımızdan net gördüğümüz şeyleri perdeye aktarmak istiyoruz. Evet arkadaşlar Ergenekon diye bir süreç var ve bizim gördüğümüz bunlar. Bunun üzerine siz düşünücek bakıcak ve bir karara varıcaksınız. İnsanlar artık birşeyi görmeli Türkiye’de ne olup bitiyor neyi nasıl kurguluyorlar. Bizim hayatımıza nasıl müdahale ediyorlar. Nasıl tesadüf zannetmemizi sağlıyorlar bunları artık halkımız daha iyi anlıyabilir.

SORU: Ergenekon Beyaz perde de sloganı oldukça iddialı duruyor, insanlar bu filmde bazı şeylerin perde arkasını yahut bilmedikleri yanlış bildikleri konuların aslını mı öğrenecek ve izleyecek?

İddialı bir slogan olduğuna katılıyorum ve sanırım bu soruya cevabımda yine iddialı olacak. (gülümser) Artık geri dönemeyiz, çünkü biz halka bir şeyler anlatmak için yola çıktık. Herkes bu filmde bildikleri tüm tesadüfleri tekrar düşünecek diyorum ve sorunun asıl cevabını kitapta da geçen birkaç satırla yanıtlamak istiyorum: “…Gidin çok uzaklara gidin. Ey halkım, gebe kadınlarınızı, çocuklarınızı, kızgın ruhlarınızı alıp gidin… Kuzeyden güneye, doğudan batıya gidin, neden varolduğunuzu unutmadan gidin, kötülük en büyük düşmanınız olsun… Yeryüzüne adalet getirmek için gidin… Sizden sonra gelenlere, size öğrettiklerimizi öğretin ve asla vazgeçmeyin… Çünkü sizler güneşin çocuklarının son varislerisiniz…”

SORU: Kitap geniş yankılar uyandırdı ve hatta ikinci baskı bildiğimiz kadarıyla bitmek üzere. Sinema filmi teklifi aldınız bu süreçten bize biraz bahseder misiniz?

Açıkçası bu kadar etki yaratacağını beklemiyordum, zira bavulumu hazırlamış yurtdışına çıkmak üzereydim ikinci ve üçüncü romanımı yurtdışından yayınlamayı düşünmekteydim. Uçak bileti için rezervasyon yaptıracağım gün gelen bir telefon ile kalmaya karar verdim. Özen filmin sahibi arıyordu, beni İstanbul’a davet ettiler, böylece sinema projesi başlamış oldu… Uzun zamandır hazırlıkları devam ediyor, ortak yapımcı tekliflerine ve sponsor görüşmelerine başladık ve halende devam ediyoruz. Başarılı bir çalışma ortaya koymak amacındayız. Büyük bir yapım olacağı kanaatindeyim.

SORU: Filmin kadrosundan bahseder misiniz?

Kadroyu şimdilik net olarak açıklamıyoruz, bunun sebebi bazı grupların müdahale etme olasılığını göz önüne almak zorundayız. Çekim tarihleri yerleri, toplantı zamanları bunları açıklamak projenin geleceği açısından sıkıntı yaratabiliyor ancak merak edenler için birkaç isim verecek olursak, Wilma Elles, Mehmet Günsur, Selçuk Yöntem gibi isimler ile görüşme halindeyiz…

SORU: Türk sinema tarihinde bu tür filmlere rastlamak bir hayli güç, bir döneme ışık tutan gerçek bir hikaye anlatıyorsunuz. Bu bağlamda Türk sinema tarihinde bu film yeni bir dönem başlatacak diyebilir miyiz?

Elbette diyebiliriz ki, gerek mekân seçimleri gerek özel efektler bakımından son teknolojileri kullanmayı hedefliyoruz. Şimdiden uluslararası birkaç prodüksiyon ve özel efekt grubuyla temasa geçtik bile özellikle Çek Cumhuriyetindeki ekipleri oldukça etkili ve iyi buluyorum. Bizde bu noktada zannediyorum özel efekler ve aksiyon sahneleri için yabancı gruplarla çalışacağız… Yani bugüne yapılamamış dev bir prodüksiyon amaçlamaktayız ve eminim bu filmden sonra Türk sineması yeni bir boyut kazanacaktır.

SORU: Film nerelerde gösterime girecek belli bir vizyon tarihi var mı?

Henüz vizyon tarihi vermek için oldukça erken, sinema oldukça hassas bir alan ancak şunu söyleyebilirim ki Türkiye ile birlikte 4 ülkede daha vizyona sokmak için şimdiden arkadaşlarımız temaslarına başladı.

Hikayenin arkası gelecek mi?

Kasım sonunda 2. Kitabım Şeytan Yeryüzüne İndi, seneyede 3. Kitabım Çöl adlı kitabım çıkıcak. Bu da serinin son kitabı olacak.

Kitap hakkında

Kitabın adı: Umut – Anka’nın Uyanışı (Bir Casusun Gerçek Hikayesi)

Yazar: Ümit Okunakol

Yayınevi: İsim Yayınları

Basım Tarihi: Kasım 2011

Sayfa sayısı: 387 sayfa,

ISBN: 9786055410216

Tanıtım metni:

Aşkın bir bedeli vardı ve gerekirse bütün dünya bu bedeli ödeyecekti…

Yıllar evvel nereye gideceğini bilmeden başladığım ve başladıktan yıllar sonra nereye gideceğini düşünmeden yazdığım cümleler. Olanı ve sonra olmasını istediğimi döktüğüm cümleleri okuyacaksınız birazdan…

Bir roman denemesi değil… Okunur mu yoksa okunmaz mı diye düşünmedim. Yalnızca yazmak istedim, kaldırmadı beynim saklı tutmaya ve dökülüverdi bir gün; kimi zaman kifayetsiz bıraktığım kelimeler…

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: