Günlük arşivler: Ekim 24, 2012

TOP SECRET : Joint Publication 3-13.2 Military Information Support Operations


Joint Publication 3-13.2 Military Information Support Operations.pdf

Esad, Arap ve İslam Dünyasını Zehirlemeye Devam Ediyor.


Yaklaşık iki yıl önce Tunus’ta başlayan Mısır, Libya gibi Arap ülkelerinde yönetim değişikliklerinin yaşanmasına neden olan, popüler olarak Arap Baharı diye tanımlanan, Arap halk hareketleri Suriye’de düğümlenmiş gibi gözükmektedir. Yaklaşık on dokuz aydır Suriye’de devam eden isyan iç savaşa dönüşmüş, hatta Suriye’yi aşarak bölgeyi etkileyen ciddi bir bölgesel sorun haline gelmiştir. Bir anlamda, Suriye Arap Baharı’nın “Gordion Düğümü” şeklini almıştır. Fakat söz konusu düğümü bölgeden veya bölge dışı hiçbir devletin tek başına kesmek istemediği anlaşılmaktadır. Bunu gören Esad ise iktidarını sürdürebilmek için Suriye’de yaşanan sorunu ihraç ederek başta komşu ülkeler olmak üzere, Arap Dünyası’nı, İslam Dünyası’nı ve Ortadoğu’yu zehirlemeye çalışmaktadır. Maalesef Esad’ın bu politikasın tam olarak başarısız olduğu da söylenemez.

Peki, Esad bunu nasıl yapıyor?

Bölgenin hiç de yabancı olmadığı bir siyaseti uyguluyor. Bu siyaset, Suriye içinde farklı etnik, dini/mezhebi grupları karşı karşı getirme, bölgede ise etnik ve dini/mezhebi grup ve devletleri birbirlerine karşı oynama siyasetidir. Bugün Esad’ın bölgeyi önemli toplumsal fay hatları üzerinden kutuplaştırma siyasetini devreye soktuğu görülmektedir.

Şii-Sünni Kutuplaşması

Bölgede tarihsel tabanı olan Sünni-Şii ayrışması Suriye meselesi üzerinden her geçen gün daha da belirgin hale gelmektedir. Bölgede kendi rejim ve ulusal çıkarlarının peşinde olan devletler, Suriye meselesinde tutumlarını belirlerken Şii-Sünni eksenini kullanmaktan geri durmamaktadırlar. Suriye meselesi üzerinden mezhepsel kutuplaşmanın yaşandığını, en bariz şekilde Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın son iki yılda yaptığı toplantılarında açıkça görebiliriz.

Nasıl mı?

Başta Katar ve Suudi Arabistan olmak üzere Arap devletleri tarafından Esad Yönetimi’ni eleştiren ve kınayan açıklamalar gelse de, Ekim 2011’e kadar 22 üyeli Arap Birliği ortak bir karar etrafında birleşemedi. 16 Ekim 2011 tarihinde Suriye konusunu ele alan Arap Birliği, Dışişleri Bakanları toplantısında Esad Yönetimi’ne ülkede yaşanan şiddeti durdurması ve muhalif gruplarla diyaloga geçmesi çağrısında bulundu. 30 Ekim’de ise Katar’da toplanan Birlik, Suriye’nin Birliğe üyeliğini askıya aldı. Fakat alınan bu karar oybirliği ile gerçekleşmedi. 22 üyeli Birlik ülkelerinden 18 üye olumlu oy kullanırken, Suriye, Lübnan ve Yemen ret oyu verdi, Irak ise çekimser kaldı. Lübnan, Yemen ve Irak’ın Esad Yönetimi’ne karşı alınan kararlarda takındıkları tavırların mezhepsel nedenlerden kaynaklandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Ekim 2011’den sonra ise Arap Birliği, Esad yönetimindeki Suriye konusunda maalesef mezhepsel nedenlerden (ve tabiî ki başka nedenler de var) ortak bir politika ortaya koyamadı. Maalesef, buna bağlı olarak Suriye’de çatışmalar arttıkça, Arap ülkeleri arasındaki mezhepsel kutuplaşma belirginleşti. Söz konusu ayrışma belirginleştikçe, Esad’ın kullanabileceği bir alan oluştu.

Neredeyse Birleşmiş Milletler’den sonra en çok üyesi olan örgütlerden biri olan 57 üyeli İslam İşbirliği Teşkilatı’nın da Suriye konusunda etkili bir politika ortaya koyduğu söylenemez. Son olarak Teşkilat 16 Ağustos 2012 tarihinde Suudi Arabistan’ın Mekke şehrinde olağanüstü bir toplantı yaparak Suriye’nin örgüt üyeliğini askıya aldı. Söz konusu toplantıda Sünni ülkeler Suriye’nin üyeliğinin askıya alınması yönünde oy kullanırken, Şii Maliki Yönetimi’ndeki Irak toplantıya katılmadı, Şii İran ise karara karşı çıktı. Böylece Arap Birliği’nde gözüken mezhepsel farklılık, İslam Dünyası’nın en geniş platformu olan İslam İşbirliği Teşkilatı’nda da kendini göstermiş oldu.

Suriye’de yaşanan iç savaş İslam Dünyası’nı iyice zehirler hale geldi. Başta Katar ve Suudi Arabistan olmak üzere Sünni ülkeler muhalif güçleri desteklerken, Şii devletler ve gruplar ise Esad’a destek vermekten geri durmamaktadırlar. İlginç olan, seküler Esad’ın/Baas’ın İslam Dünyası’na rahatlıkla fitne tohumları atabilmesidir. Suriye meselesinden dolayı Arap, İslam Dünyası’ndaki mezhepsel fay hattı her geçen gün belirginleşmekte ve yıkıcı hale gelmektedir.

Katar ve Suudi Arabistan, İran ile güvenlik ve politik/ulusal çıkarlarını mezhep temelli yürütüyorlar. İran’da aynı yolu takip ediyor. Yoksa Katar ve Suudi Arabistan’ın Suriyeli muhaliflere olan desteği nasıl izah edilebilir? Herhalde söz konusu devletler kendi durumlarına bakmadan “demokrasi havarisi” olduklarını söylemeyeceklerdir.

Türk-Kürt Kutuplaşması

Esad tiranlığını kalıcı kılmak için sadece bölgedeki dini/mezhebi farklılıkları değil, etnik fay hatlarını da kullanma çabasındadır. Bu uğurda 1998 Adana Mutabakatı’ndan bu yana PKK’ya desteğini kesen ve PKK ile bağlantılı grupların Suriye’deki faaliyetlerine izin vermeyen Esadların Suriye’si, 1998’den önce Türkiye’ye karşı kullandığı kartı tekrar kullanmaya başlamıştır. Nitekim Suriye içinde PKK ile bağlantılı olan PYD’yi serbest bırakmakla kalmayıp Kürtlerin yoğun olduğu yerleri onların yönetimine bıraktığı görülmektedir. Bunun yanında PKK’ya olan desteğini de en üst seviyelere taşıdığı anlaşılmaktadır. PKK ve PYD’nin ise bunu fırsat bilerek bir Kürt–Türk çatışması çıkarma çabasında olduğu görülmektedir. Söz konusu iki örgütte bir Kürt-Türk kutuplaşması yaratarak kendine alan oluşturma çabasındadır. Esad ise söz konusu gerginlik üzerinden Türkiye’yi zor duruma düşürerek, üzerindeki baskıyı azaltmaya çalışmaktadır.

Arap-Fars Kutuplaşması

Suriye meselesinin, tarihsel zemini olan Arap–Fars kutuplaşmasını da belirginleştirdiği rahatlıkla söylenebilir. Özellikle İran’ın Esad Rejimi’nin devamı için takındığı tavır, başta Körfez Ülkeleri olmak üzere, Arap Ülkeleri’ni oldukça rahatsız etmektedir. Artık Arap Ülkeleri bir Arap Ülkesi olan Suriye’nin İran’ın Ortadoğu’daki ayağı olmasını istememektedirler. İran ise bölgedeki tek müttefiki olan Esad Yönetimi’ndeki Suriye’yi ayakta tutmaya çalışmaktadır. Öyle görülüyor ki, Suriye’de yaşanan çatışma devam ettikçe Ortadoğu’daki Arap–Fars rekabeti daha da kızışacaktır. Enteresan olan, Suudi Arabistan ile Katar Suriye meselesinde “demokrasi havarisi” kesilirken, İran ise bölgedeki tek müttefikini korumak için “İslami Uyanış” diye tarif ettiği Arap Baharı’nı Suriye’de mezara gömme çabası içinde olmasıdır.

Esad ise bu süreçte bölgedeki her farklılığı kullanarak iktidarını kan pahasına da olsa sürdürmek istemektedir. Kısaca, Suriye içindeki dengelerin elinden her geçen gün kaydığını gören Esad, bölgesel fay hatlarını kullanarak yönetimini sürdürmek istiyor. Bu politika ise maalesef Arap Dünyası’nı, İslam Dünyası’nı ve Ortadoğu’yu zehirlemeye devam ediyor..

Maalesef, iki yıl öncesine göre, bugün Arap dünyası daha dağınık, İslam dünyası daha kutuplaşmış, bölgedeki etnik ayrışma ise daha belirginleşmiş bir görüntü sunmaktadır.

SURİYELİ MÜLTECİLER Salah Ali Takraviy, Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad ve Gaddur Haşim Killi-Abu A ziz ile söyleşi


Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde kiralık ev tutarak yerleşen Salah Ali Takraviy ile söyleşi

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Salah Ali Takraviy: Lazkiye’ye bağlı Cebelkırad Köyü’nde yaşıyorum. 57 yaşındayım ve 5 çocuğum var. Çiftçiyim. Babadan kalma arazilerim var. Bu arazilerde zeytin, sebze ve meyve yetiştiriyorum. Bir kamyonum ve bir arabam var.

ORSAM: Suriye’de yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye geliş nedenlerinizi anlatır mısınız?

Salah Ali Takraviy: Lazkiye çevresinde Sünni birçok köy var. Bu köyler iç savaş başlayınca ister istemez huzursuz olmaya başladı. Asker çağına bile gelmemiş 16-17 yaşındaki çocukları zorla askere almaya başladılar. Gençleri eylemlere katılmasınlar diye askerlik bahanesiyle bir kampa aldılar. Ne aileler kampa gidip çocuklarını ziyaret edebiliyordu ne de çocuklar köye gelip ailelerini. Köylünün eli ayağı gençlerdir. Tarlada çalışmak, mahsulün şehre ulaştırılması, malları taşımak hep gençlerin işi. Gençlerde vakitsiz ve zorla askere alınınca elimiz ayağımız bağlandı ve tüm işler yaşlılara kaldı. Bu yetmezmiş gibi Beşşar’ın askerleri mahsul döneminde tarlaları, ormanları yaktı. Ağaçlar ve bahçeler büyük ölçüde zarar gördü. Evlerimiz talan edildi ve haksız yere mallarımız alındı. Elektrik, su belli zamanlar gelir ama uzun süre kesik olur. Her yönüyle hayat çekilmez bir hale geldi. Yinede yılmayıp üretime devam etmeye karar verdik. Ancak Lazkiye’ye veya İdlib’e doğru giden yollar tahrip edildi. Sıkı kontrol ve acımasız davranışlar ve malları satın alacak kimsenin kalmaması bizi yıldırdı. Elimizde mahsul var ancak çevre köylerde bizden yıllardır alışveriş yapanların alım gücü azalmış ve paranın değeri kalmamıştı. Bu durumda ekonomimiz çöktü. İki oğlum ordunun elinde ve nerede olduklarını bilmiyorum. Bizim gibi birçok ailenin ve çocuklarının akıbeti de aynı. Birkaç ev eşyası ve satabildiğim malların parasıyla Türkiye’ye geldim. Kira ödemeye ne kadar dayanabilirim, bilmiyorum. Sonunda çadırkentlere gideceğim. Rejim değişmeden de Suriye’ye dönmeyeceğim.

* Bu söyleşi, 10 Ekim 2012 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

Suriye’den Hatay’ın Reyhanlı ilçesine gelen Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad ile söyleşi

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad: İdlib’e bağlı Harim İlçesi’nde yaşıyorum. Su tesisatı ve kanal işleriyle uğraşıyorum. 45 yaşındayım. Harim, Reyhanlı’ya 3 km uzaklıkta. İlçe ve köyler tarım ve hayvancılıkla geçiniyorlar.

ORSAM: Suriye’de yaşadıklarınızı ve sizi Türkiye’ye geliş nedenlerinizi anlatır mısınız?

Gani Lütfi Kelmo-Abu Reşad: Baba Esad döneminde Harim ilçesi ve köylerine devlet arazi dağıttı. Ucuz bir kira bedeliyle bu yörenin insanları devletten kiraladıkları arazileri işletmeye başladı. Eskiden dağlık, taşlık ve kuru tarım yapılan yerler temizlendi ve sulu tarım yapılabilir bir hale getirildiler. Düz araziler hububat, pamuk ve mevsimlik sebzeye, dağlık tepelik kısımlarda çeşitli meyve ağaçlarına ve zeytinliklere ayrıldı. Bu çevrede yaşayanlar kendilerini bildiklerinden beri çiftçilik yapıyorlar. Baba Esad’ın başa gelmesiyle birlikte Esad yanlısı olduk ve semeresini de gördük. Bölgemizde muhalif olanları her zaman dışladık hatta ihbar ettik. Suriye’de iç savaş başlayınca çevre il ve ilçelerde huzursuzluk da başladı. Yaşlılar ses çıkarmasa da gençler Ceyş El-Hur’a katılmaya başladı. Beşşar’ın kalesi olarak bilinen iki ilçe Harim ve Salkin diğer bölgeler gibi Beşşar karşıtı oldu. Aleyhtar olanlarla olmayanlar arasında kavgalar başladı. Muhalifler bir kısım yandaşlarını silahlandırırken, Esad Ordusu da yandaşlarını silahlandırmaktaydı. Önce köyler yakılıp yıkıldı, mezralar yok edildi. Su tesisatları, sulama kanalları yıkıldı, tarım araç-gereçleri yakıldı. Sonra her iki ilçede tanklarla çevrildi ve bombardıman başladı. Bombalama günlerce sürdü ve çok kayıp verdik. Eşimi ve çocuklarımı alarak bu katliamdan kaçtım ve Türkiye’ye sığındım.

* Bu söyleşi, 10 Ekim 2012 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

Suriye’den Türkiye’ye gelerek Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde kiralık ev tutan Gaddur Haşim Killi-Abu Aziz ile söyleşi

ORSAM: Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?

Gaddur Haşim Killi-Abu Aziz: Halep’e bağlı Hamdaniye Mahallesi’nde yaşıyorum. Oto aksesuarları ve yedek parça satılan bir işyerim var. 48 yaşındayım ve 6 çocuğum var. Türkiye’ye 25 Eylül’de geldim. Reyhanlı’da ev kiraladım. Şimdide kışlık giysilerimizi ve yiyeceklerimizi getirmeye çalışıyorum.

ORSAM: Suriye’de yaşadıklarınızı ve Türkiye’ye geliş nedenlerinizi anlatır mısınız?

Gaddur Haşim Killi-Abu Aziz: Geniş bir işyerim ve çevremdeki yedek parça satıcılarına göre de çok fazla malzemem vardı. Halep’e havadan fıçılarla bombalar yağmaya başlayınca birçok apartman çöktü. İşyerleri ve arabalar yandı. Yığıntılar arasında kaldık. Şehre çevre ilçelerden, köylerden ve şehirlerden giriş-çıkış yapılamaz oldu. Benim evime de şarapnel parçaları isabet etti. Evim tahrip oldu. İki aile ile birlikte bodrum katını sığınak haline getirdik. Ancak su, elektrik ve gıda sorunu başladı. Can derdine düşen insanlar araba aksesuarı ve yedek parça almayı bıraktı. Zaten çoğunun arabası yandı. Birçok insanda göç edince yedek parça alacak kimse kalmadı. Ceyş El-Hur mahallemize geldi. Her cadde ve sokağa karargah kurdular. Semtimizde Esad’ın askerleri kalmadı ama uçak ve helikopterlerle her gün bombalanıyorduk. Ölen insanların dini vecibesini yerine getirme imkanımız bile olmuyordu. Boş bir parsele veya tamamen yıkılan bir binanın bahçesine gömüyorduk insanları. İnanması zor ama kimi kefensiz gömüldü bu insanların. Kiminin de cenazesi yıkanamadı. Çünkü bunları yapma imkanımız kalmamıştı. Cesetler kokmaya başlayınca hiç tereddüt edilmeden kefensiz gömüldüler. Halep’i daha önceden görmüş insanlar şimdi gitseler şehri tanıyamazlar. Okul, hastane, lüks oteller, işhanları, camiler yıkıldı, harabe oldu. Halep halkı taş yığınları arasında, canlarını hiçe sayarak, yıkıntılar arasında malzeme çıkarmakta, demir toplamakta, para bulma umuduyla her taşı her yıkıntıyı altüst etmektedir. Parçalanan ev eşyaları, mobilyalar fakir insanlar için yakacak yada ticari kazanç umudu oldu. Eşya ararken cesetlerle karşılaşanlar, onları oldukları yerde örterek gömüyorlardı. Şu an, Türkiye’de özgürüz ama huzurumuz yok. Tedirginlik ve umutsuzluk içerisindeyiz. Suriye parasına göre Türkiye’de yaşam pahalı. Ailem çadırkentte yaşamak istemiyor. Ancak mevcut param kirada oturmaya ne kadar yeter bilemiyorum.

* Bu söyleşi, 10 Ekim 2012 tarihinde Feyyat Özyazar tarafından Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde gerçekleştirilmiştir.

Suriye’de AKP – İsrail ortaklığı /// CC : @MaliGuller


İsrail’in eski Ankara Büyükelçisi olan Dışişleri Ba­kanlığı Siyasi Direktörü Pinhas Avivi, Kudüs’te TRT üzerinden AKP ye “Suriye’de işbirliği” çağrısı yaptı. İsrail ayrıca Mavi Marmara için “önkoşulsuz” olarak masaya oturmaya hazır olduğunu ilan etti.

Ankara, İsrail’e yanıtını, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Selçuk Ünal‘ın ağzından ve AA üzerinden verdi: “İsrail yetkililerin basına beyanlar yoluyla me­saj vermeye çalışmak yerine ilişkilerin normalleş­mesi için anılması beklenen adımları atmaları ge­rekmektedir.”

Esad, İsrail’in düşmanıdır

Tel Aviv’in çağrısı ve Ankara’nın “olumsuz” ya­nıtı, aslında özel anlamlar içeriyor. Şöyle ki, İsrail bu çağrıyla iki ülkenin Suriye konusunda aynı saf­ta olduğuna işaret etmiş oldu.

Aydınlık okurları açısından şaşırtıcı olmayan bu gerçek, AKP tabanı açısından sürprizdir. Zira AKP Hükümeti, hem kendi tabanını hem de genel Türk kamuoyunu Suriye politikasına ikna edebilmek için en başında beri iki temel teze yaslandı: Birincisi Be- şar Esad ile PKK’nin müttefik olduğunu, ikincisi de İsrail’in Esad’ın gitmesini istemediği ileri sürdü.

İşte bu çağrıyla İsrail ve AKP’nin Suriye konu­sunda karşı karşıya olmadığı, nesnel olarak yan ya­na oldukları resmi ağızdan doğrulanmış oldu.

Salt Suriye konusu değil elbette, Kürecik radarı ve İran karşıtı politikalar da AKP ile İsrail’i böl­gede “siyasi ortak” yapıyor.

Hedef: Bölgeyi toptan zayıflatmak

Nitekim İsrail’in rolü saptanmaya başlandı. Hatta Suriye direndikçe ve AKP, ABD adına böl­ge ülkeleriyle karşı karşıya geldikçe, pek çok ke­simlerde izlenen politikanın yanlışlığına dair görüşler oluşmaya ve çoğalmaya başladı.

Örneğin Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Mer­kezi ORSAM Başkanı Hasan Kanbolat, artık şu tes­piti yapıyor: “Oyun içinde oyun oynanıyor. Suri­ye olaylarının dizaynı, bölge güçlerinin topyekûn zayıflaması üzerine kurgulanmış gibi görünüyor.

Kanbolat, AKP’nin 20 aylık Suriye politikasının sonuçlarını altı maddede saptamış. Özetleyelim:

1) “İsrail’in güvenliğini tehdit eden ana güçler­den biri olan Suriye ortadan kaldırılmaya çalışılıyor.”

2) “Türkiye, Suriye ile savaş ortamına sürükle­nerek Türk ve Arap dünyası arasında I. Dünya Sa­vaşı sırasında kopan ilişkilerin AK Parti dönemin­de başlayan yeniden tamir çabalan tahrip edilme­ye çalışılıyor.”

3) “Türkiye’nin Suriye ile sıcak savaşa sürük­lenmesi ile birlikte yalnızlaştırılan Türkiye’nin de­rin bir ekonomik krize girmesi, ekonomik ve siyasi kriz ile birlikte AK Partinin çökertilmek istenme­si üzerine güçlü varsayımlar bulunuyor.”

4) “Bölgenin iki büyük gücü olan Türkiye ve Rus­ya Federasyonunun bütün enerjisinin Suriye’ye aktarılması sağlanarak bu iki ülkenin dünya olaylarından soyutlanması sağlanıyor.”

5) “Suriye olayları ile birlikte son beş yüz yıldır en parlak dönemini yaşayan ve vizelerin karşılıklı kaldırıldığı Türk-Rus ilişkileri onarılmayacak kadar kötü bir duruma sokulmaya çalışıyor.”

6) “Suriye’den sonra Türkiye’nin de siyasi kaosa sürüklenmesi ile birlikte Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Irak’ta olduğu gibi fiili bağımsız yapıya kavuşabileceği üzerinde duruluyor.”

Kanbolat, eksik ama düne göre çok ileri olan bu saptamalarını “Savaş lobilerinin kurgusundan kurtulmalıyız” diyerek bitiriyor. “Savaş lobisi” ile her­halde ABD ve İsrail’i kastediyordur…

AKP hedef değil araç

Kuşkusuz Hasan Kanbolat‘ın altı maddelik so­nuçlan, AKP’nin süreçteki rolünü açıklayamıyor. Hatta Kanbolat, Suriye’yle birlikte AKP’nin de as­lında hedef alındığını ileri sürüyor. Ve hatta Kan­bolat, AKP’den bu kurguyu bozmasını da bekliyor.

Mümkün mü? AKP Suriye konusunda elbette kullanılmıştır ve kullanılmaktadır ama bu AKP’ye rağmen değildir. İktidar yapılmanın bedelidir, im­zalanan ikili sözleşmelerin gereğidir.

Dolayısıyla, ABD’nin Suriye politikasının he­deflerinden birini, AKP’nin çökertilmesi olarak sun­mak doğru değildir, sadece Ahmet Davutoğlu’nu altında bırakır!

AKP operasyonun hedefi değil, aracıdır! Suri­ye’ye savaş açacak bir AKP illaki çökecektir o ayrı elbette!

Mehmet Ali Güller | Aydınlık

Fransız savunma sitesinin yorumu : “AKP’nin Suriye politikası değişti”


Fransa’nın savunma, güvenlik ve streteji konularında yaptığı analizlerle tanınan dedefensa.org internet sitesinde bu hafta yayınlanan “Türkiye’nin Rus dağları” başlıklı yazısında, “Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Suriye politikası Rusya ve İran’nın kararlı duruşu nedeniyle radikal bir değişime uğradı” deniyor.

Yapılan analizde NATO, ABD ve Körfez ülkelerinin Türkiye’yi yalnızlaştırması Erdoğan’ı “Uluslar arası toplum söyleminden Bölgesel söyleme çekti” denilerek, Türkiye’nin Suriye konusundaki yeni adımı “radikal” olarak değerlendiriliyor.

Erdoğan’nın Bakü Enerji Konferansı’nda İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad ile Suriye konusunda;

1.Türkiye-Mısır-İran,

2.Türkiye-Rusya-İran,

3.Türkiye-Mısır Suudi Arabistan seçenekleri halinde “Üçlü müzakere sistemini” görüştüğü ifade ediliyor.

Bu durumun Batı’nın ekarte edildiği ve varılan noktanın Rusya-İran ikilisinin bir zaferi olduğunun altı çiziliyor.

“Türkiye, bölgede daha önemli roller oynayabilecekken, Erdoğan’nın Batı yanlısı temelsiz ve yıkıcı sonuçları olacak bir yola girdiğini ve son haftalardaki hızlı gelişmelerin Türkiye hükümetini sarstığı” belirtiliyor; Suriye uçağının indirilmesi, sınırda yaşanan top atışları Türkiye’yi bir savaşın eşiğine getirdi. Bu gelişmer karşısında Rusya’nın sert tutum alması ve Batı’nın Türkiye’yi yalnız bırakması, Erdoğan’ı Rusya ve İran faktörünü dikkate almak zorunda bıraktı” deniyor.

Erdoğan’nın önünde iki yolun olduğu şöyle ifade ediliyor :

Ya Batı’yı takip ederek, onların yardımı olmadan ülkesini tek başına tehlikeli bir sürece sokacak ya da Rusya ve İran’a yanaşarak Batı ile arasına bir mesafe koyacak. Suriye krizinin bölgesel bir çözüme doğru yol aldığının ifade edildiği yazıda “Bütün bu gelişmelere rağmen Erdoğan’nın buna nasıl ayak uyduracağının belirsizliğine” dikkat çekiliyor.

Ali Rıza TAŞDELEN / Paris

Ergin Yıldızoğlu: Neo-Liberalizm ve Şiddet -II


Araştırmalar, neo-liberalizmin hızla yaygınlaştığı toplumlarda, 1980’lerde, 90’larda, “depresyonun” egemen meslek hastalığı haline geldiğini ortaya koyuyor.

Bu araştırmalardan hareketle 1990’larda ve 2000’li yıllarda, özellikle ABD ve İngiltere’de, Cognitive Behavioral Therapy (Bilişsel Davranışçı Terapi), Mutluluk Ekonomisi, “Nudge” teorisi gibi yaklaşımların geliştiği, devletlerin bu yaklaşımlar zemininde uzmanlar aracılığıyla bireyin iş ve özel yaşamına müdahale, yönlendirme çabalarını yoğunlaştırdığı görülüyor. Tüm bunlar neo-liberalizmin kriz yönetme tarzıyla, bu tarzın içerdiği paradoksla yakından ilişkili gelişmeler.

Bir ‘mutsuzluk makinesi’

Neo-liberal uygulamalar bir taraftan aşırı üretim krizine, talep yetersizliğine çözüm üretmeye, diğer taraftan, emeğin maliyetlerini düşürmeye yöneliktir.

Fordizmin maddi gereksinimlere yönelik, işlevsel tüketim tarzı artık doygunluğa ulaşmıştı. Yeni tüketim alanları bulmak, yaratmak gerekiyordu. Böylece asla doygunluğa ulaşması söz konusu olmayan hazlara (mutluluk vaadine) dayalı bir “hedonist” tüketim tarzı gündeme geldi.

Bu “hedonist” tüketim tarzının yaşayabilmesi için, metaların tüketiciye maddi gereksinimleri karşılayan işlevsel özellikleriyle değil, mutluluk vaat eden özellikleriyle sunulması gerekiyordu. Bu tüketim tarzı, tanımı gereği “mutsuzluğun” bir düzeyde üretilmesini (bu, hazlara yönelik tüketim açlığının üretilmesi anlamına gelecektir), yönetilmesini gerektirdi.

Bu bağlamda 1980’lerden bu yana giderek artan oranda, hızda, medya/kültür endüstrisinin, gözlemlenebilir ama gerçekte ulaşılamaz nesnelerin imajlarını üretmeye odaklanması, bu imajları taşıyan “ünlüler” kültürünün, “gençlik kültünün” patolojik düzeylere ulaşması, bu mutsuzluğun üretilmesine, yönetilmesine, metaların haz / mutluluk / gençlik vaat eden nesneler olarak pazarlanmasına ilişkindi.

‘Depresyon ekonomisi’

Bu madalyonun öteki yüzünde, tüketicinin tüketim arzusuyla ve kapasitesiyle aynı hızda artmayan ücretlerine karşılık gelecek gelirlerini şimdiden harcamaya, bunun için de giderek daha fazla kredi almaya teşvik edilmesi yatar.

Böylece sermayenin krizinin, ifadesi “aşırı birikim sorununun” finansal boyutuna da, bir kredi, balonu şişirme pahasına, büyük bir finansal patlamaya zemin hazırlasa da çare bulunmaktadır.

Bu iki gelişmeyi, neo-liberalizmin sosyal hizmetlerin, işçi haklarının tasfiyesine, iş güvenliğinin hızla ortadan kalkmaya başlamasına yol açan uygulamalarıyla birleştirdiğimizde, karşımıza depresyonu egemen iş hastalığı düzeyine yükselten ekonomik psikolojik dinamik çıkıyor.

Birey bir taraftan sürekli mutsuzluğu körüklenerek sürekli mutluluk arayışı üzerinden metaların peşinden koşmaya, tüketmeye, bunun için gittikçe borca batmaya zorlanır. Diğer taraftan, neo-liberal uygulamalara bağlı olarak bireyin işini koruma, sağlık, eğitim, çocuk yetiştirme, yaşlılık gibi alanlarda güvencesizlik duygusu artmaktadır. Böylece neo-liberalizmin mutsuz ve depresif insan tipi ortaya çıkar. Bu insan her an işini, borç yükünden dolayı evini, tüketim, mutluluk mallarına ulaşma kapasitesini kaybetme RİSKİYLE yaşamaya mahkûm edilmiştir. Bu birey yaşam kapasitelerini istediği gibi geliştirme olanaklarını giderek kaybetmekte olduğuna ilişkin ANKSİYETEYLE yaşamaya çalışmak durumundadır. Bu birey, var olan durumun bir başka seçeneği olmadığına, yalnızlığa, terk edilmişliğe ilişkin bir UMUTSUZLUKLA karşı karşıyadır:

Bu risk, anksiyete, umutsuzluk üçlüsü neo-liberalleşme sürecinde giderek yaygınlaşan “depresyon” olgusunun arkasındaki temel toplumsal dinamikleri oluşturur. Bu gözlemlerden hareketle, neo-liberalizmin “yapısal şiddetin”, “simgesel” alanında “olağanüstü” olarak tanımlanabilecek bir şiddet üretmekte olduğu söylenebilir.

İki konuya değinmeye yerimiz kalmadı. Bunlardan biri neo-liberalizmin, körüklediği, kredi köpüğüyle finanse ettiği hızlandırılmış tüketim hummasının, iklim dengeleri, gezegenin doğal kaynakları üzerinde oluşturduğu yıkıcı basıncın şiddet üretme kapasitelerine ilişkindi.

İkinci konu, neo-liberalizmin, yeni piyasalar, tüketiciler üretme kaygısıyla, hazlara dayalı tüketim tarzını, kimi zaman zorla soktuğu çevre ülkelerde yarattığı fiziki, kültürel, psikolojik yıkım kültürel (simgesel) şiddet, bu bağlamda neo-oryantalizmin yerel entelektüeller arasında yarattığı “siyah ten beyaz maske” olgusuna ilişkindi.

Ancak bu olgularla “başarısız devletler”, göçler, iç savaşlar ve “terörizme” kadar ulaşan yerel tepkiler arasında ilişki kurmak için hayalimizi çok fazla zorlamamız gerekmez diye düşünüyorum.

Cumhuriyet

Çanakkale 1915


Çanakkale 1915 filmini gözyaşları içinde izledim. Senaryonun sahibi Turgut Özakman ve filmin yapımcılarını kutlamak isterim. 2.5 saate yakın büyük bir duygusallıkla izlenen film çok şey öğretiyor, çok şey düşündürüyor. Büyük yazar ve düşünür Atillâ İlhan’ın vurguladığı gibi,

vatan savunmasında dövüşen ve can veren bu yiğit, bu kahraman insanlara çok şey borçluyuz. Benim için en çarpıcı öğelerden birisi, yurt savunmasında iman ve inançların nasıl olumlu bir rol oynadığını ve oynayacağını gösteren sahneler oldu. Oysa onlarca yıldır politikacı dini ve inançları halkı kandırmak için, ondan hak etmediği oyları toplamak için, demokrasinin olmazsa olmazı aydınlanmaya, laikliğe karşı çıkmak için kullanıyor. Yaşar Nuri Öztürk’ün deyimi ile Allah ile kandırıyor, ırkçılık, etnisite, din, mezhep, cemaat, tarikat üzerinden popülizm ve bölücülük yapıyor. Halkın inancı, Cumhuriyet devrimlerini, çağdaşlamayı karalamak, ona karşı durmak için kullanılıyor.

Politikacı emperyalizmin oyunlarına alet olup iktidar uğruna işbirlikçilikten geri durmuyor. Sevgili dostlar, gidip görün bu muhteşem filmi. Yurtseverliğin, vatanseverliğin, özverinin, yiğitliğin, kahramanlığın örneklerini görün. İstiklal Savaşı ile birlikte en zor koşullarda gerçekleşen Çanakkale direnişinin kahramanlarını anlarsanız politikacının iğvasına aldanmaz, iktidar amaçlı bölücü, cepheleştirici politikaların tarafı olmazsınız. Böyle bir taraftarlıktan utanç duyarsınız. Ben 83’üncü yılını yaşayan bir Cumhuriyetçi ve aydınlanmacı olarak bir gün böyle bir uyanışa gözlerimizi açacağımıza inanıyorum.

Prof. Dr. Coşkun Özdemir

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: