Günlük arşivler: Kasım 3, 2012

Babalar Gibi Satanlar ve Cumhuriyeti Savunanlar


Oğlunun civciviyle, yemiyle de ünlü eski bir maliye bakanı, Cumhurun dişinden tırnağından artırdığıyla yaptığı, çok zor koşullarda biriktirip, tasarruf ederek inşa ettiği kamu iktisadi teşebbüsleri için “Babalar gibi satacağız” derdi. Oysa o babalar gibi satılanlar Cumhuriyetin sadece ekonomik anlamdaki kaleleri değil, ulusal bilincin ve bağımsızlığın da simgeleriydi. Sümerbank’lar, Etibank’lar artık yoklar. Kayseri Doukma’nın basmasını, Nazilli’nin bezini kullanmıyoruz artık. “Babalar gibi satan” bakan rahatsızlandığında, kalp ameliyat olması gerektiğinde, Hacettepe’yi, Çapa’yı, Cerrahpaşa’yı, Ankara Numune’yi, Haydarpaşa’yı, Siyami Ersek’i de istememişti zaten. Önünde kocaman ABD bayrağı bulunan tişörtle gezen eşi, “Rabbim Cleveland dedi” diye buyurmuştu, eşinin ameliyat olacağı hastane için. Karı kocanın söz ve eylemleri, istikamet ve uygulamaları örtüşüyor, birbirini bütünlüyordu. Aile saadeti bu olsa gerek.

O maliye bakanı, her anlamda Turgut Özal ekolündendi. 1961 anayasasının ürünü olan Devlet Planlama Teşkilatı’ndan yetişen ama planlamadan nefret eden Özal gibi bakardı, hayata, ekonomiye, Cumhuriyete, ABD’ye. Dışa bağımlı ekonomi modeliyle, sadece büyümeyi öncelerdi. Kalkınmayı aklının ucundan bile geçirmezdi. Üretimle, istihdamla, ihracatla, iktisadi dışsallıkla, ileri teknolojiyle, refahın tabana yayılmasıyla, adil bölüşümle, hakça paylaşımla, sosyal devletle arası hiç iyi değildi. Cumhuriyetin yaptığı her şeye karşıydı. Sadece toplum anlayışına, dünya görüşüne değil. Ekonomik felsefesinden de, yurttaşlık bilincinden de haz etmezdi.

Türkiye, 1961 Anayasası ile hayatımıza giren planlama kavramını unutalı çok oldu. Kamuculuk ve planlama olmaksızın, Cumhuriyetin yaşaması olanaksız olduğu için, süreç içinde sadece planlama değil, ülkemizin en parlak kadrolarının yetiştiği Devlet Planlama Teşkilatı da içi boşaltılarak, fiilen tasfiye edildi. Oysa yıllarca ülkeyi yönetenlerin yetiştiği önemli kurum ve ekollerden biriydi planlama, hesap uzmanları kurullarıyla, teftiş heyetleriyle birlikte.

Henüz farkına varmadık. Ama Demokrat Parti’nin meşhur sloganı olan “Bize plan değil, pilav lazım” sözüne kanmanın bedelini ağır ödedi halkımız. Bir zamanlar dünyada kendi kendisine yeten, kendi kendisini besleyen 7 ülkeden biri olarak öne çıkan ülkemiz, et ithal eder, pirinç ithal eder, pamuk ithal eder, buğday ithal eder, saman ithal eder hale geldi. Milli Mücadele sonrasında 3 beyazı üretmekle işe koyulan, kendi kendine yetmeyi hedefleyen Cumhuriyet gözden düşünce, yurdumuz sadece iktisadi olarak değil, siyasi ve askeri olarak da bağımlı oldu emperyalizme.

Kamuculuk ve planlama olmadan büyümenin istikrarlı olamayacağını göremedik. Sürdürülebilir, hızlı, dengeli büyümenin mümkün olmadığını anlayamadık. O nedenle Türk ekonomisi için mümkün ve gerçekçi olan sürdürülebilir büyüme hızını istikrarlı bir şekilde yakalayamadık. Uzun dönemli büyüme hızımızın ortalama yüzde 5- 5.5 olması da bunu kanıtladı zaten. Kamuculuk ve planlama olmaz ise yüksek büyüme hızı yakalansa dahi, büyümenin tabana yayılamayacağını, büyüme hızının sürekli, kalıcı olamayacağını kavrayamadık. Büyümeyi konuşurken kalkınmayı konuşmadık. Türk ekonomisinin yatırım, birikim, tasarruf gücünün ve dünya konjonktürünün Türkiye’nin ikinci bir Çin mucizesi yaratmasına olanak tanımadığını göremedik.
Ekonomik krizin küresel ölçekte etkisini sürdürdüğü bir dönemde kendimize sormak gerekir: Bizim için yılda ortalama yüzde 8- 9 oranında büyümek, bunu uzun yıllar sürdürmek olanaklı mıdır? Bu amaçla ülke içinde sağlanan tasarrufun ve dışarıdan gelen yabancı sermayenin çok yüksek olması gerekmez mi? Bu ikisinin toplamı, milli gelirin üçte birine ulaşmazsa, Türkiye’nin yüzde 8-9’larla istikrarlı biçimde büyümesi mümkün değildir. Bu büyüme oranını yakalasa bile, yatırımların verimliliği konusunda sıkıntı yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Dahası, hızlı büyüme döviz krizine ya da yüksek enflasyona da neden olabilir.

Daha açık yazalım. 60 yıllık büyüme ortalaması yüzde 5 düzeyinde olan ülkemiz, çok hızlı büyüdüğü yılların ardından kriz yaşamıştır. O yüzden ortalama büyüme hızı çok yüksek olmamıştır. Zira büyüdüğü yıllarda sağlıksız büyümüş, yerli kaynaklarla finanse edilemeyecek kadar hızlı büyümüş, sonrasında da döviz darboğazına, borç krizine girmiştir. Enflasyon fırlamıştır. Dahası, büyürken bile istihdam yaratmayan yani istihdamsız büyüme hastalığına yakalanan Türkiye, ekonomik, siyasi, diplomatik, askeri baskılarla mücadele etmekte de zorlanmıştır. Ekonomi, özellikle 1980 sonrasında sanayi sermayesiyle değil, spekülatif sermayeyle, rant- repo- faiz- borsa- döviz sermayesiyle, tefeci sermayeyle anılır olmuştur. Üretici, yatırımcı sermaye yapısı değil, siyaset ve mafyayla iç içe geçmiş, yağma ve talandan beslenen, merkezde ve yerelde korunan, kollanan, kayırılan, avantacı bir sermaye yapısı öne çıkmıştır.

Türkiye, 1995 yılında davul zurna eşliğinde imza attığı ve 1996’dan bu yana içinde olduğu Gümrük Birliği’nin neden olduğu zararı da yeni yeni fark etmeye başlamıştır. O zaman bu imzayı destekleyen TÜSİAD çevresinin şimdi “İyi ki AB üyesi değiliz” demesi, Gümrük Birliği’nden yakınması, istihdamı düşürüp, işsizliği artırdığını belirtmesi, ülkemizde burjuvazinin de, sınıfsal konumundan beklenen ufka, uzak görüşlülüğe yeterince sahip olmadığını göstermektedir. Batılı, merkez, kapitalist ülkeler için üretim yapan tedarikçi bir ekonomi olan Türkiye’de burjuvazinin Batının acentesi olması, komprador karakterli olması, fason, tapon üretim yapması, montaj sanayi olmayı kabul etmesi doğaldır. Ama kendi boyuna bakmaksızın, devlet kapasitesini bilmeksizin, bölgesel güç olacağını düşünmesi, bölgedeki pazar, hammadde kavgasında öne çıkabileceğini sanması doğal değildir. Gerçekten burjuva karakterine, aklına ve gerçekçiliğine sahip olan bir sınıfın, değil bölgesel güç, alt emperyal bir güç olmak için bile gereken asgari birikimden, kuvvetten yoksun olduğunu görmesi, bilmesi gerekir.

Şunu da anımsatalım: Zengin ülkeler ulaştıkları güce hem korumacı duvarların arkasına sığınarak hem de ulus aşırı sömürüyle, yağmayla, talanla ulaşmışlardır. Şimdi geri kalmış ülkelerden özelleştirmeye hız vermelerini, gümrük tarifelerini indirmelerini, korumacılıktan uzak durmalarını istemektedirler. Yani kendi yaptıklarının tam tersini önermektedirler, dayatmaktadırlar. Küreselleşmenin hem ülkeler arasında, hem de ülkelerin kendi içinde eşitsizliği, adaletsizliği, gelir dağılımı uçurumunu körüklediğini çok iyi bilen emperyalist ülkeler, azgelişmiş, çevre ülkelere hem kendileri çullanmakta, hem de emperyalizmin aracı kurumları olan uluslararası örgütler eliyle baskı yapmaktadırlar.

O nedenle Cumhuriyetçi uyanışın öne çıktığı bir süreçte, Cumhuriyetçilerin, tam bağımsızlığın temeli olan ekonomiye daha çok kafa yorması, kalkınmayı, planlamayı, kamuculuğu, halkçı ve devletçi iktisadı gündemlerine alması zorunludur.

BARIŞ DOSTER

İLK KURŞUN

Mustafa Balbay: İstanbul Barosu’na Açık Çağrı


Ekim ayı ortasında başta İstanbul, Ankara, İzmir olmak üzere pek çok baronun genel kurulu vardı. Üç büyük ilimizin barosu, iktidar-yargı koalisyonuyla karabasana dönüşen hukuksuzluklara karşı tavır koydu.

Bu nedenle mevcut başkanların yeniden seçilmesi, alacağı oy oranı önemli bir göstergeydi. İstanbul’da Ümit Kocasakal,Ankara’da Metin Feyzioğlu, İzmir’de Sema Pektaş yeniden seçildiler.

İstanbul Barosu, Silivri yargılamalarıyla doğrudan ilgili olduğu için Silivri Cezaevi’ndeki tutsaklar açısından ayrıca önemliydi. Zira Baro Başkanı Kocasakal ve yönetim kurulu üyeleri, Ergenekon, Balyoz başta olmak üzere hukuk dışı tüm yargılamalara karşı çıkmıştı.

Dönemlere göre kimi özellikler önem kazanır. Örneğin Ecevit için “dürüst” lider deniyordu. Çünkü o dönem siyasetin üzerine “yolsuzluk”gölgesi düşmüştü.

Bugün haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkana“cesur” deniyor. Çünkü dik duruş cesaret ister hale geldi. Cesaretin de azı çoğu olmaz; oldu mu tam olmalı. Cesaretin başındaki “c”eksik olursa geriye ne kalır?

Kocasakal’ın cesareti dünyanın en büyük barosu olan İstanbul Barosu’na bağlı avukatların yüzde 60’ının desteğini almıştır.

***

İstanbul Barosu’nun 29 Ekim günü tam sayfa yayımlanan ilanını birlikte okuyalım:

“Türk milletinin emperyalizme karşı destansı direnişinin eseri Cumhuriyetimizin 89. yılını coşkuyla kutluyoruz.

Kurtuluş Savaşı’nın parolası özgür vatan, özgür ulustu. Üniter yapı, ulus devlet, çağdaş toplum, akıl ve bilimin esas alınması Cumhuriyet’in kuruluş felsefesiydi.

Ekonomik ve siyasal bağımsızlık ise hem kurtuluşun hem de kuruluşun vazgeçilmez ilkesiydi.

Ne acıdır ki, bugün Cumhuriyet, büyük bir saldırı ve tehdit altındadır. Emperyalizmin sözcülüğüne ve destekçiliğine soyunanlarca ülkenin kurucu değerleri, sistematik biçimde toplumsal bellekten silinerek ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Artık Cumhuriyet ile topyekün bir hesaplaşma söz konusudur.

Kurtuluş ve kuruluş önderi Atatürk’ün ders kitaplarından, eğitim programlarından, bayram kutlamalarından çıkarılması, kurumlardan, okullardan, caddelerden adının silinmesi, gelinen noktayı apaçık göstermektedir. Sözde ‘yeni’ anayasa çalışmalarıyla ulus devletin, üniter yapının, Cumhuriyet’in kazanımlarının tasfiyesinin hukuki altyapısı oluşturulmak istenmektedir.

Cumhuriyet’in anlam ve değerini içselleştiren ulusumuzun 89 yıl önce olduğu gibi, günümüzde de bu emperyalist oyunları bozacağına, Cumhuriyetine sahip çıkacağına inancımız tamdır. Hiçbir yasak ve engelleme, Cumhuriyet coşkusunu ve sevgisini ortadan kaldıramaz, gönüllerden ve belleklerden silemez. Kuşkusuz Cumhuriyet bu badireden daha da güçlenmiş olarak çıkacaktır.

Cumhuriyet’e ve onun değerlerine sahip çıkmak İstanbul Barosu için bir vatan borcudur. Sevgi, saygı ve minnetle andığımız Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ve bu uğurda canını feda etmiş tüm aziz şehitlerimizin mirası olan Cumhuriyetimize, devrimlere, laik, demokratik, sosyal hukuk devletine, üniter-ulus devlete sarsılmaz bir azimle sahip çıkacağımızı kamuoyuna saygı ile duyururuz.

Cumhuriyet: Numarasız, katkısız, sonsuza kadar…”

***

Durum budur.

Devlet, adaletin üzerine oturursa devlettir. Adaletin üzerine çökerse, devlet de çöker. Mahkemelerde yazılı deyimle, adalet devletin temelidir.

Bugün Türkiye’deki siyasal davalarda iç hukuk yolları tükendi. Adalet Bakanlığı,“reform” kandırmacası adı altında dış hukuk yollarını da tüketmiştir.

Eskiden, yerel mahkemenin verdiği kararda adaleti bulamayan, “yüksek yargıdan döner”diyordu.

Bu beklenti de tersine dönmüş durumda.

Mahkemelerde iddia makamıyla hüküm makamı iç içe geçti. Savcı ile yargıç birbirini tamamlıyor.

Geriye bir tek savunma kaldı.

Bugün Türkiye’de iç hukuk yolu olarak ayakta kalan başlıca kurum, savunmadır.

Kendisini tutsak hisseden bir yurttaş olarak barolardan dileğim şudur:

Hukukun bu son kalesini çok iyi korumaları, güçlendirmeleri, yargının öteki ayaklarını hukuk zeminine çekmeleri, dik duruşlarını sürdürmeleri, sembol haline gelmiş davaları yerinde izlemeleri, gözlem ve değerlendirmeleri ışığında sorumluluklarını yerine getirmeleri…

Silivri Cezaevi içindeki yargılamalarda bizim doğrudan bağlı olduğumuz savunma kurumu İstanbul Barosu.

Kocasakal, açık konuşmayı seven, sözü eğip bükmekten hoşlanmayan bir insan. Ben de çağrımı bütün açıklığıyla kamuoyu önünde yapmak istiyorum.

Ergenekon davası, tek ortak özellikleri büyük bir hukuksuzlukla karşı karşıya kalmak olan insanların aynı çuvala konduğu bir iddianameler bataklığı haline gelmiştir. Yargı kurumu olarak umutla başvurabileceğimiz tek yer İstanbul Barosu’dur.

Sizin şemsiyeniz altında oluşacak bir heyet, bıkmadan usanmadan “temiz hukuk” suyu akıtarak bu bataklığı özgür kuşların yaşadığı bir cennete çevirebilir.

Cumhuriyet

Natureza


__._,_.___

Lugares


__._,_.___

ERGUN ÖZGEN : BİLGİ BANKASI


BILGI-BANKASI.pdf

No virus found in this message.
Checked by AVG – www.avg.com
Version: 10.0.1427 / Virus Database: 2441/5370 – Release Date: 11/02/12

TSK’DAN 7 BİN ŞEHİT AİLESİNE ZİYARET


Genelkurmay Başkanlığı, bayramda, şehit ve gazileri unutmadı

Genelkurmay Başkanlığı, bu yıl art arda gelen Kurban ve Cumhuriyet Bayramı’nda şehit ve gazileri unutmadı. Aralarında generallerin de olduğu üst düzey askeri yetkililer, vatanı ve milleti uğruna hayatını hiçe sayan Mehmetçiği ve ailelerini yalnız bırakmadı. Yurt çapında 7 bin 150 şehit yakını ve 4 bin gazi ailesi ziyaret edildi. Ayrıca çeşitli hastanelerde tedavilerine devam edilen ve memleketlerinde hava değişiminde olan 153 iç güvenlik yaralısı personel ile tek tek bayramlaşıldı.

Genelkurmay Başkanlığı’nın örütbağ yayınında yer alan açıklamada, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), şehitlerin aileleri, gazilerin ve teröristle mücadelede yaralanan personelin her zaman yanında olduğu ve olmaya devam edeceği belirtildi.

Bu kapsamda, şehit aileleri ile gaziler ve yakınlarının istek ve taleplerinin, ilgili makamlara iletilerek çözümler geliştirilmesine katkı sağlandığına işaret edildi.

Açıklamada şunlar kaydedildi:

“Garnizon komutanlıkları tarafından, şehit aileleri ve gazilerimiz her yıl bir plan dahilinde milli ve dini bayramlar ile diğer özel günlerde evlerinde, iç güvenlik yaralılarımız da tedavileri süresince hastanelerde veya hava değişimlerinde bulundukları memleketlerinde ziyaret edilmekte veya kendileri ile telefonla görüşülmektedir.

Bu yıl icra edilen Kurban Bayramı ve Cumhuriyet Bayramı kutlamaları dolayısıyla yurt çapında 7 bin 150 şehit yakını ve 3 bin 998 gazi ailesi ile çeşitli hastanelerde tedavilerine devam edilen ve memleketlerinde hava değişiminde olan 153 iç güvenlik yaralısı personel ziyaret edilmiştir. Bu ziyaretlere 78’i general/amiral olmak üzere toplam 12 bin 55 subay, astsubay ve uzman erbaş katılmıştır. Ayrıca, bayram süresince limanlarda bulunan gemilerini halkımızın ziyaretine açan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı da bu ziyaretlerde 88 şehit yakını ve gazimizi gemilerine davet ederek onurlarına yemek vermiştir”

ASKERHABER / ANKARA

PKK’LILARA BİZDEN TAM DESTEK


‘Açlık grevi yetmez, ölüm orucu istiyoruz’

Malumunuz, bir grup tutuklu teröristin ve dışarıdaki bazı yandaşlarının 53 gündür "açlık grevi" yaptığı iddia ediliyor.

Eyleme verilen desteğin eylemin kendisinden çok büyük olması, ihanetin şiddetinin geldiği noktayı bir kere daha gösteriyor.

Mustafa Altıoklar‘ından Rojin‘ine; Mehmet Ali Alaborası‘ndan Yaşar Kemali‘ne kadar "çeşitli odaklara yerleştirilmiş görevliler"in eli kanlı teröristlere "mamalarını yemeyen afacan bebekler" muamelesi yapmasını utanarak izliyoruz.

Çok bilindik, "Niye bu isimler şehit cenazelerine gelmiyorlar?" gibi bir soru sormayacağız, çünkü "kendilerinden olmayana sahip çıkmayacak" insanlarla karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz.

Adalet Bakanı bile "şekerli su" ile beslenen teröristleri kurtarmak için BDP ile masaya otururken, aklımıza (SÖZDE) Ümraniye’nin kasası denilerek tutuklanan ve içeride kanserden ölmesine göz yumulan, cenazesi ise ancak borç para ile gömülebilen Kuddusi Okkır, her an ölmesi beklenen emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, içeride can vermesi için herşey yapılan emekli Orgeneral Ergin Saygun geliyor.

Ve tabi ki bunları bir kenara not ediyoruz.

*****

AÇLIK GREVİ İLE KİMİ KANDIRIYORSUNUZ?

Bazı okuyucularımız "açlık grevi" ile "ölüm orucunu" karıştırıyor olabilirler.

Hemen yardımcı olalım.

"Açlık grevi" yapanlar yemek yemek yerine "şekerli su" ile beslenirler, yani bildiğimiz serum ile… Böylece vücudun temel besinlerini aldıkları gibi, en fazla kilo vererek rejim yapmış olurlar…

"Ölüm orucu"nu tercih edenler ise değil yemek yemeyi, tıbbi müdahaleyi bile reddederler…

Bunun üzerine, "teröristlerin en etkisiz oldukları ortam olan cezaevlerini" örgüt ve sempazitanlarının propaganda ve eğitim merkezi gibi kullanmalarını, sırf bu nedenle "pkklıları birbirinden koparan F Tipi cezaevlerine" karşı olduklarını ekleyin.

Bayrampaşa Cezaevi‘ne yapılan ve teröritlerin cezaevi yapılanmasına çökertmeyi amaçlayan operasyonu bile bugün "masum insanları öldürdüler" diye pazarlayanlar oradan çıkacak teröristin ilk fırsatta Mehmetçiğe kurşun çıkacağı gerçeğini neden gizliyorlardı?

İşte teröristler için cezaevleri bu yüzden çok önemlidir.

****

Dönelim ana konumuza…

Bildiğiniz gibi "hiçbir eyleme karışmamış" teröristler teslim olduklarında "serbest bırakılırlar"

Eğer teslim olanlar içinde "Mehmetçik, vatandaş şehit etmiş" veya "eyleme katılmış" olanlar var ise mahkemeye çıkarılırlar ve hak ettikleri hapis cezasını alırlar.

Bu bilgi ortada iken, "etkin terörist" oldukları için tutuklanan pkklıları, "Kültürel hakları için direniyorlar" gibi kahraman pozları ile pazarlamanın (SÖZDE) kürdistana doğru bir adım daha olduğunu görmemek için ancak onlardan birisi olmak gerekiyor.

*****

Başlıkta da söylediğimiz gibi pkklıların "açlık grevi" ile yetinmemelerine bunu "ölüm orucu"na çevirmelerine tam destek veriyoruz.

Neticede Mehmetçiğin kurşunu ile ihanetinin cezasını bulamayanların, eriyerek kendilerini imha etmelerini diliyoruz.

*****

İhanet obezi olduğumuz bugünlerde "nereden geleceğini bilmediğimiz bir kahramana" olan açlığımız ise devam ediyor.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: