Günlük arşivler: Kasım 4, 2012

TOP SECRET : JIEDDO Global IED Monthly Summary Report


JIEDDO Global IED Monthly Summary Report.pdf

Professor Calls For “Google Type” Brain Chip Implants


A New York Professor has advocated the idea of Google type brain implant chips that would “improve human memory”, an idea which mirrors already active projects funded by the Pentagon’s Defense Advanced Research Projects Agency.

“However difficult the practicalities, there’s no reason in principle why a future generation of neural prostheticists couldn’t pick up where nature left off, incorporating Google-like master maps into neural implants.” writes New York University professor of psychology Gary Marcus.

“This in turn would allow us to search our own memories — not just those on the Web — with something like the efficiency and reliability of a computer search engine.” he postulates.

“How much would you pay to have a small memory chip implanted in your brain if that chip would double the capacity of your short-term memory? Or guarantee that you would never again forget a face or a name?”

Clearly DARPA would pay quite a lot, given that the research arm of the US military continues to fund scientific development of that exact technology.

The justification for the continued funding of such research is to develop a substitute for damaged or diseased brain regions, holding promise for victims of Alzheimer’s disease, stroke and other brain traumas.

Yet even the scientists currently at work on such projects know that the real application for the implant devices would be in the commercial and military sectors. After all, why would the Pentagon have such a keen interest in curing Alzheimer’s?

In 2003 Popular Science reported:

Medicine aside, Biomedical engineer Theodore Berger sees potential commercial and military applications for the brain chip, which is partially funded by the Defense Advanced Research Projects Agency. Learning how to build sophisticated electronics and integrate them into human brains could one day lead to cyborg soldiers and robotic servants, he says.

In his Times piece, New York Professor Gary Marcus concludes:

“Would this turn us into computers? Not at all. A neural implant equipped with a master memory map wouldn’t impair our capacity to think, or to feel, to love or to laugh; it wouldn’t change the nature of what we chose to remember.”

Clearly Mr Marcus has not considered that there is a very good reason why the human brain blocks out certain memories or feelings and why it correlates information in the way that it does.

Furthermore, cataloguing a person’s memories on an external source invariably means that an entity external to that particular person, be it a company, corporation or government, could conceivably gain access to those memories.

The more that entity knows about the population, the more it can and inevitably will use that information to control it for their own benefit and profit.

This concept may seem completely outlandish to many, yet it has been the central focus of DARPA activities for some time with projects such as LifeLog, which seeks to gain a multimedia, digital record of everywhere a person goes and everything they see, hear, read, say and touch.

Wired Magazine has reported:

On the surface, the project seems like the latest in a long line of DARPA’s “blue sky” research efforts, most of which never make it out of the lab. But DARPA is currently asking businesses and universities for research proposals to begin moving LifeLog forward.

“What national security experts and civil libertarians want to know is, why would the Defense Department want to do such a thing?” the article asks. The answer lies in the stated goal of the US military – “Total Spectrum Dominance”.

Furthermore, Mr Marcus’ assertions that the neuro technology would not be in any way dominant over a person’s capacity to think, does not tally with DARPA’s Brain Machine Interfaces enterprise, a $24 million project reported on in the August 5, 2003 Boston Globe.

The project is developing technology that “promises to directly read thoughts from a living brain – and even instill thoughts as well… It does not take much imagination to see in this the makings of a matrix-like cyberpunk dystopia: chips that impose false memories, machines that scan for wayward thoughts, cognitively augmented government security forces that impose a ruthless order on a recalcitrant population.” The Globe reported.

Government funded advances in neurotechnology which also focus on developing the ability to essentially read people’s minds should also set alarm bells ringing.

It is also well documented that the military and the federal government have been dabbling in mind control and manipulation experimentation for decades.

Mr Marcus may be a well meaning scientist and may very well see such technology as progressive for humanity, but when it is being developed by military commanders under governments that have killed and oppressed billions across the globe in the last century alone, the prospect becomes somewhat sullied to say the least.

Yazık size!


29 Ekim günü ne yaptınız?

Genel tatildi. Evinizde koltuğunuza oturup, ayaklarınızı uzatıp, meyve veya kuruyemiş yiyerek televizyon mu izlediniz? İzlediğiniz programlar da rahatınızı kaçırmayacak eğlence programlarıdır herhalde. Belki yemek programları da ilginizi çekebilir. Yoksa evlilik programlarına takıldınız, kimin kimle evlenmesi konusunda ciddi değerlendirmeler mi yaptınız?

Yazık size!

Yoksa niyetiniz iyiydi de, yazdan ödünç kalan yaz havası sizi baştan çıkardı, “çoluk çocuk bir piknik yapalım” mı dediniz? Tüketici kredisiyle aldığınız arabanıza kurulup, mangal yapıp, yanında birkaç şişe bira mı içtiniz? Yoksa siz rakıcı mısınız? “Delikanlı adam rakıdan şaşmaz” deyip, korkaklığınızı ve sorumsuzluğunuzu örtmek için rakı yoluyla delikanlılık mı tasladınız?

Yazık size!

Yoksa yalnızca korktunuz mu? Ankara’daysanız, Ulus’taki buluşmanın yasaklandığı yolundaki açıklamalar sizi çok mu ürküttü? Halbuki bazı konuşmalarınızda mangalda kül bırakmazdınız. Faşizme ilişkin bir sürü alıntı ezberlemiştiniz; onları sık sık tekrarlardınız.

Yazık size!

Ankara dışındaysanız ve bölgenizde 29 Ekim kutlamaları yoksa, arkadaşlarınız Ankara’ya doğru yola çıktığında onları yalnız bırakmayı içinize sindirebildiniz mi? “Yahu, ben bir kişiyim, ben gitsem ne olacak, gitmesem ne olacak” gibi gerekçeler mi uydurdunuz? “Zaten yoldan çevirecekler, ne gerek var zorlamaya” mı dediniz?

Yazık size!

Sendikacı mısınız? Sendikal hak ve özgürlükleri cumhuriyete borçlu olduğunuzu bilmeyecek kadar cahil misiniz; yoksa “bırak kardeşim, cumhuriyeti, mumhuriyeti, bizim toplu sözleşmeler geliyor; şimdi hükümetle kapışmanın zamanı değil” diye mi düşündünüz?

Yazık size!

İşçi misiniz? “Aman yahu, nereden çıkardılar 29 Ekim’i; benim derdim başımdan aşkın, bir de başıma yeni belalar almanın alemi yok” mu dediniz?

Yazık size!

Taşeron işçisi misiniz? Haklarınızı kullanabilmenin ve yeni haklar kazanabilmenin yolunun 29 Ekim’de meydanlarda olmaktan geçtiğini size kimse anlatmadı mı? Ulusal Kanal’ın programları yerine evlilik programları izlerseniz, sadece kimin ne kadar yetenekli olduğuna kafa yorarsanız, daha çoook ağlayıp sızlanırsınız.

Yazık size!

Memur musunuz? 2013 yılında başına geleceklerin farkında mısın? Yoksa AKP yandaşı sendikalara üye olarak bu belayı savabileceğini sanacak kadar acemi, bilgisiz, anlayışsız, deneyimsiz ve çaresiz misin?

Yazık size!

Kadın mısınız? Osmanlı döneminde bu topraklarda veya bugün İran, Sudan, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Afganistan, Malezya gibi ülkelerde kadının nasıl insan yerine konmadığını, erkeğin kulu kabul edildiğini, mirasta eşit haktan yararlanamadığını, aşağılandığını bilmiyorsanız, cahilsiniz. Bilip de cumhuriyete ve Kemalist devrime sahip çıkmıyorsanız, kusura bakmayın ama, pek akıllı değilsiniz.

Yazık size!

29 Ekim, Ankara’da, tehditlere, yasaklara, baskılara, engellemelere karşın muhteşem bir biçimde kutlandı. Bu başarıda en büyük pay, Türkiye Gençlik Birliği’nindir. TGB’nin bugün yaptıklarının 1960’lı yılların sonlarında Dev-Genç’in yaptıklarından daha önemli, daha başarılı olduğunu yazdım ve söyledim. 29 Ekim kutlaması bu değerlendirmemi bir kez daha doğruladı. 19 Mayıs 2012’den sonra 29 Ekim 2012’ye de damgasını TGB vurdu.

Eksik olan, Birleşik Kamu-İş ve bağlı sendikalar dışındaki sendikalardı. İşçiler ve memurlar vardı, ama sendikalar yoktu. Sendikacılığın namusunu Birleşik Kamu-İş kurtardı.

Yazık size!

Kendinizi hiç olmazsa 10 Kasım’da affettirin!

10 Kasım’da Atatürk’e sahip çıkma cesaretini gösterin!

Yıldırım Koç

Aydınlık

Tayyip Türkiye’yi bu hale getirdi /// CC : @vardiyabizde @Balyoz Gercekler @rodrikdani


3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP dün 10. yılını doldurdu. Bu arada bakın neler oldu:

İşte AKP iktidarının 10 yıllık icraatlarından başlıklar…

Halkın kutlamasını yasakladılar
İktidarda güçlendikçe cumhuriyet değerlerini aşındırdılar. Ulusal bayramları yasakladılar. Son olarak 29 Ekim’de yürüyenlere biber gazı ve su sıktırdılar.

Şehitlerimizin kemiklerini sızlattılar
AKP geldiğinde terör neredeyse sıfırdı. 10 yılda 1163 şehit verdik. Terör patladı. PKK ve Apo’yla müzakere yaptılar. PKK’lılar Habur’dan şovla geldi.

Zam üstüne zam yapıp ağlattılar
AKP iktidara geldiğinde dış borcumuz 130 milyar dolardı, şimdi 307 milyar dolar. Benzin, 2002’de 1.64 liraydı, şimdi ise 4.60 lira. Millet “Yandım” diyor.

Sıfır sorun’ dediler, çuvalladılar
Fransa’dan İsrail’e, Suriye’den İran’a pek çok ülkeyle kriz yaşadık. Çok övün-dükleri “Komşularla sıfır sorun” politikası iflas etti… Dünyaya madara olduk.

Ga­ze­te­ci­le­ri ce­za­ev­le­ri­ne tık­tı­lar
Ken­di­le­ri­ni eleş­ti­ren yazarları, pat­ron­la­ra şi­ka­yet edip kov­dur­du­lar. Yan­daş ol­ma­yanlara ak­re­di­tas­yon uy­gu­la­dı­lar. 76 ga­ze­te­ci bu dönemde hapse­dil­di.

4+4+4 dayatmasıyla isyan ettirdiler
Sınavlarda kopya skandalı yaşandı. 4+4+4 eğitim sistemiyle, imam hatiplerin orta bölümlerini açtılar. Cemaat okullarının sayısında patlama yaşandı.

Hak ara­ma­yı suç ha­li­ne ge­tir­di­ler
“İ­le­ri de­mok­ra­si­ye geç­ti­k” de­di­ler an­cak her se­si­ni çı­kar­ta­nı, bi­ber ga­zı ve cop­la sus­tur­du­lar. Pro­tes­to eden­le­ri saç­la­rın­dan yer­ler­de sü­rük­le­yip hap­se at­tı­lar.

Muhalif sanatçıları hedef yaptılar
Atatürk sevdalısı sanatçıları hedef haline getirdiler. Kars’taki İnsanlık Anı-tı’nı “Ucube” deyip yıktırdılar. Tarihe “Heykel yıkan iktidar” olarak geçtiler.

Hukuk sistemini siyasallaştırdılar
“Reform” adı altında yaptıkları, adalete olan güveni sarstı. Ucu kendilerine dokunan davaları soruşturan savcılara el çektirdiler, davaları sonuçlandırmadılar.

AKP iktidarının 10 yıllık icraatları

3 Kasım 2002’de iktidara gelen AKP dün 10. yılını doldurdu. Bu arada bakın neler oldu:

Dış po­li­ti­ka: AKP, ilk yıl­lar “kom­şu­lar­la sı­fır so­ru­n” de­di. An­cak İs­ra­il’­le ya­şa­nan Ma­vi Mar­ma­ra kri­zi, Su­ri­ye­’de­ki iç ka­rı­şık­lık, Ira­k’­la ge­ri­len iliş­ki­ler, İra­n’­la ger­gin­lik Tür­ki­ye­’yi “sı­fır kom­şu­” dü­ze­yi­ne ge­tir­di. Dış po­li­ti­ka, AB­D’­nin is­te­di­ği bi­çim­de şe­kil­len­di.

Ba­sın öz­gür­lü­ğü: Med­ya üze­rin­de­ki bas­kı­lar art­tı. Bir­çok ga­ze­te­ci, ik­ti­da­rı eleş­tir­di­ği için ko­vul­du. Oto­san­sür art­tı. Tür­ki­ye, tu­tuk­lu ga­ze­te­ci­ler sı­ra­la­ma­sın­da dün­ya şam­pi­yo­nu…
Av­ru­pa Bir­li­ği: 2002 yı­lın­da AK­P’­nin ön­ce­lik­li ko­nu­su Av­ru­pa Bir­li­ği­’y­di. Yıl­lar için­de AB ile mü­za­ke­re­ler tı­kan­dı, Tür­ki­ye yü­zü­nü Or­ta­do­ğu­’ya dön­dü.

Yar­gı: 10 yıl­lık AKP ik­ti­da­rın­da yar­gı siyasallaştı. Özel yet­ki­li mah­ke­me­ler ve sav­cı­lar, Er­ge­ne­kon, Bal­yoz gi­bi büyük ka­mu­oyu oluş­tu­ran asrın da­va­la­rına im­za at­tı. Bin­ler­ce ki­şi gö­zal­tı­na alın­dı, tu­tuk­lan­dı. Tu­tuk­lu­luk sü­re­le­ri ade­ta ce­za­ya dö­nüş­tü.

Eko­no­mi: Ca­ri açık art­tı, bü­yü­me azal­dı. Zam üstüne zam yağdı. Mut­fak­ta­ki enf­las­yon al­dı ba­şı­nı git­ti. Vatandaş, ban­ka­la­ra da­ha faz­la borç­lan­dı.

İş­siz­lik: TÜ­İK’­e gö­re 2 mil-yon 323 bin ki­şi iş­siz… An­cak bu­na iş ara­mak­tan umu­du­nu ke­sen­ler ve mev­sim­lik iş­ler­de ça­lı­şan­lar da­hil de­ğil. Ger­çek iş­siz­lik 8 mil­yon ki­şi ci­va­rın­da.

Eği­tim: 4+4+4 eğitim sistemiyle imam ha­tip­ler ye­ni­den açıl­dı. Ata­türk ba­zı ders ki­tap­la­rın­dan ta­ma­men çı­ka­rıl­dı. Sı­nav­lar­da­ki skan­dal­la­rın ar­dı ar­ka­sı ke­sil­me­di. 300 bin öğ­ret­men ata­ma bek­li­yor.

Sağ­lık: Re­form­lar özel has­ta­ne­le­rin işi­ne yar­dı. Tam Gün Ya­sa­sı, dok­tor­la­rı mağ­dur et­ti. Va­tan­da­şa özel sağ­lık ku­rum­la­rın­da te­da­vi yo­lu açıl­dı an­cak Sos­yal Gü­ven­lik Ku­ru­mu­’nun öde­di­ği ile özel has­ta­ne­nin çı­kar­dı­ğı fa­tu­ra ara­sın­da­ki fark va­tan­da­şın ce­bin­den çı­kı­yor.

De­mok­ra­si: “İ­le­ri de­mok­ra­si­” söy­le­mi laf­ta kal­dı. Er­do­ğan da­ha oto­ri­ter bir havaya büründü. Halkın ulusal bayramları kutlamak yasaklandı.

Kaynak: www.sozcu.com.tr

Atlantik Suriye’de Bölündü /// CC : @MaliGuller


ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un, Türkiye merkezli Suriye Ulusal Konseyi SUK’u “artık muhalefetin lideri görmediğini” ilan etmesi büyük bir kırılmadır. Washington ayrıca Suriye muhalefetinin merkezini Türkiye’den Katar’a taşıyacağını da açıklamıştır.

ŞAM CEPHESİ’NİN BAŞARISI

Clinton’un neden SUK’un muhalefetin lideri olamayacağını açıklarken kullandığı “muhalefet 40 yıldır Suriye’de bulunmayan kişiler tarafından temsil edilemez” argümanı göstermeliktir.

ABD bu açıklamayla 20 aylık başarısızlığı perdelemeye çalışmakta ve sorumluluğu Türkiye ile SUK’a havale etmektedir.

Oysa Atlantik cephesinde bir kırılmaya yol açan bu gelişmenin esas nedeni Rusya-Çin-İran destekli Şam cephesinin direnişi ve politik manevralarla karşı cepheyi daraltmasıdır. Süreç Türkiye’yi bile Suriye sahnesinden çekilme arayışlarına itmiştir. Erdoğan ile Putin’in Bakü’de mutabık kaldıkları “üçlü müzakere” sistemi ile Türkiye, Moskova-Tahran-Kahire eksenli bir çözüme yönelmiştir.

SURİYE’DE KÜRT KIRILMASI

Ankara’yı bu sürece zorlayan en önemli gelişme ise bölgesel Kürt meselesidir.

Suriye meselesinin esasını oluşturan “Irak’ın kuzeyindeki yapıyı Suriye’nin kuzeyinden Akdeniz’e açmak” hedefi, Ankara’da AKP’nin dış politikasına yönelik çoklu bir iç ve dış baskıya dönüştü. Bakü görüşmesi öncesinde Ankara-Moskova ve Ankara-Tahran hattında yaşanan ikili temaslar oldukça önemlidir.

Bu konunun Erdoğan ile Davutoğlu arasında bir kırılma yarattığı da iddialar arasındadır.

Ancak daha önemlisi dün Radikal’den Fehim Taştekin’in de üzerinde durduğu gibi Kürt meselesinin ABD ile SUK arasında büyük probleme dönüşmesidir. SUK’un Suriye’nin üniter yapısında ısrar ederek Kürtlere özerklik garantisi vermeye yanaşmaması hem Kahire’deki 4 Temmuz toplantısında ABD’li yetkili Robert Ford’la SUK kavgasına neden olmuş hem de Kürtler ile Arapların aynı çatıda birleştirilmesini engellemiştir.

DAVUTOĞLU FEDA MI EDİLECEK?

4 Temmuz toplantısından sonra neler olduğuna bir bakalım:

1) Washington, Türkiye’nin Suriye faaliyetlerini açığa düşüren pek çok haberi Washington Post ve New York Times üzerinden servis etti.

2) Barzani’nin girişimiyle 11 Temmuz’da Erbil mutabakatına varıldı ve Suriyeli Kürt gruplar Kürt Yüksek Konseyi çatısında birleştirildi. Bu operasyonda Barzani ile Davutoğlu ortak hareket etti. Hatta KDP’ye yakın Aknews ajansı, Barzani ile Davutoğlu’nun anlaşmanın imzalanacağı toplantıya katılacağını bile duyurdu.

3) Barzani’nin Dışişleri Sorumlusu Sefin Dızai, Davutoğlu Erbil yolundayken “Türkiye PYD ile görüşmeli” açıklaması yaptı.

4) Kürdistan’ın mimarı olan Henri Barkey, Türkiye’yi Suriye’deki Kürdistan’a alışmaya çağırdı.

5) ABD, Washington Büyükelçisi Francis Ricciardone üzerinden operasyonel açıklamalar yaptı. Örneğin son olarak Ricciardone’nin çıkıp “PKK, herkesten fazla Kürt öldürüyor” demesi anlamlıdır.

6) Halep’te ÖSO ile PYD çatıştı.

7) Diyarbakır’ı BOP içinde merkez yapmak isteyen, Bağdat’ı aşarak Erbil’le anlaşmalar imzalayan Başbakan Erdoğan, Almanya dönüşü uçakta dikkat çeken bir açıklama yaptı: “Suriye’nin Irak gibi olacağına ihtimal vermiyorum, biz de burada böyle bir senaryonun oynanmasına müsaade edemeyiz. Bunu Barzani’ye de söyledik, bunu bilmesini istedik. Barzani ise öyle bir şey olmadığını, olamayacağını, hatta PYD’nin PKK olmadığını anlatmaya çalıştı bize. Böyle bir şey olması halinde tavrımız Irak gibi olmaz dedik.”

8) Suriye KDP’si, Kürt Yüksek Konseyi’nden çekildi.

9) Erdoğan’a yakın Yeni Şafak gazetesi, ilginçtir, dün Hürriyet’i, PKK-İsrail ve PKK-ABD ilişkisini gizlemekle suçladı!

10) Tüm bu gelişmeler yaşanırken F4 uçağımız Suriye’de “NATO yemi” yapıldı, Akçakale’ye faili meçhul top düştü ve Moskova-Şam uçağı CIA istihbaratıyla zorla Ankara’ya indirildi!

Bakalım Erdoğan nasıl çıkış arayacak? Örneğin Davutoğlu’nu feda edecek mi?

Mehmet Ali Güller

Aydınlık Gazetesi

MALİKİ MOSKOVA-TAHRAN-ŞAM ORTAK GÜVENLİK BİRİMİNE KATILDI


İRAN ANALİZ / Güvenilir kaynakların sızdırdığı bilgilere göre Maliki hükümeti Rusya-İran-Suriye arasındaki ortak güvenlik operasyonları birimine dahil oldu. Buna göre merkezi Moskova’da bulunan ve Suriye silahlı direniş hareketlerini bastırmak için kullanılan birime Maliki hükümeti çoktan bilgileri vermeye başlamıştı. Ancak gizli anlaşma ile birlikte Esed rejimine verilen destek resmileşmiş ve kurumsal bir yapıya bürünmüş oldu. Bunlar yaşanırken Irak içinde de çoğu İran devrim muhafızlarına bğalı İranlı şirketlere peşkeş çekilen büyük çaplı ihalelerle ilgili gelişmeler yaşanıyor.

Moskova, Tahran ve Şam’ı birbirine bağlayan iletişim şebekesine, son olarak Maliki Hükümeti de dahil oldu. Telekonferans sisteminin de bulunduğu bu birim acil durumlarda direk mezkur başkentleri birbirine bağlıyor. Telekomünikasyon sistemi de özel bir hat ile iletişimi sürekli bir hale getiriyor. Gizli kaynağın aktardığı bilgilere göre sistem gerçek bir kriz masası görevi görüyor. Suriye toprakları içindeki askeri hareketlilikleri geniş kapsamlı ve ciddi şekilde takip eden sistemi Rusya yönetiyor. Silahlı direniş gruplarının hareketleri, konuşlanmaları ve üsleriyle ilgili bilgileri takip eden Rusya, haritalar üzerinden bunları tespit edip Esed işgal güçlerine teslim ediyor. Bilindiği üzere devrimle birlikte zaten önemli istihbarat ve diğer askeri, kritik devlet kurumlarında Esed güçlerinin yanında binlerce İran devrim muhafızı ve uzmanı yer alıyor. Rus uzmanlar ise Hafız Esed döneminden beri ülkede rejimin en önemli dayanak noktası olarak bulunmayı sürdürüyor.

Kaynağın verdiği bilgilere göre Maliki güçleri mezkur kriz birimini Irak’a sınır bölgelerdeki muhaliflerin bulunduğu yerler, hareketleri ve çalışmaları hakkında casus araçlar aracılığıyla edindiği bilgileri aktarıyor. ABD sözde geri çekilme sonrası el-Kaide ile mücadele adı altında Maliki hükümetine çeşitli gelişmiş dinleme, takip ve casusluk gibi teknik donanım ve araçları teslim etmişti. İşte bu araçlar şimdi Suriyeli direnişi ve muhalefeti dinleyip Esed rejimin bekası için Rusya’ya veriliyor.

Hatırlanacağı üzere Moskova ile Bağdat arasındaki ilişkiler Esed rejiminin sallantıya girdiği devrim ile birlikte hız kazanmış, geçtiğimiz ay Maliki bir ziyaret gerçekleştirerek ekonomik-askeri önemli anlaşmalar imzalamıştı. Buradan her iki yapı da Türkiye’yi tehdit eden, kendilerince uyaran açıklamalarda bulunmuştu.

İRAN’A BAĞLI MUHTELİF UNSURLARIN IRAK’TAKİ VARLIĞI

Öte yandan bu gelişmelere paralel olarak Irak’taki İran işgal güçlerinin varlığı da görünür hal almaya başladı. Son olarak Zi Kar eyalet meclisindeki üst düzey bir yetkili durumun geldiği son noktayı gözler önüne seren bir açıklamada bulundu. Buna göre prensip olarak eyalette yer alan İmam Ali askeri üssünün bir kısmı İranlı şirketlere teslim edilecek. Amaç buranın bünyesinde bir sivil havalimanı inşası olarak duyuruldu. Mezkur şirketler sonrasında buranın idaresini üstlenecek.

Yetkilinin aktardığı bilgiler ittifakın eyalete yapılacak resmi ziyarette imzalanacağını söyledi. Eyaletten bir heyet Tahran’ı ziyaret ederek buradaki bir takım İranlı şirket ile görüşecek. Nasiriye sivil havalimanı dosyası da konuşulacak konular arasında yer alıyor. Bu da Nasiriye askeri havalimanı üzerinde yapılacak. Her ikisi de için de fizibilite çalışmaları yapmak üzere İranlı heyetlerin ziyarete gelmesi bekleniyor.

İnşaat bitim sonrası İranlı şirketlerin idari ve uçak hareketlerini kontrol anlamında burada bulunmaya devam edecekleri yönündeki açıklama ülkedeki Şii yetkililerin ideolojik bağlılıklarının bir göstergesi şeklinde yorumlanıyor. Çünkü büyük, orta ve nerdeyse küçük çaplı ihalelerde dahi inanılmaz ideolojik/mezhepçi tercihler öne çıkıyor ülkede. Yine de bu idareciler ile hükümetin geçici olduğuna, işgal güçleri ile birlikte 2003′te oluşan de-facto durumun er ya da geç değişeceğine dikkat çekiliyor.

Siyasi elitlerin ve idarecilerin aldığı kararların direk uygulandığı veya uzun ömürlü olup olmayacağı Nasiriye’deki gelişmelerde kendisini gösteriyor. Buna göre askeri hava üssü komutanı Tümgeneral Abdulhakim Abud Tahir yaptığı açıklamasında herhangi bir yabancı şirketin üs üzerine girişine izin vermeyeceklerini söyledi. Hüviyyeti ne olursa olsun üsse yakın bir yerde gözetleme veya hareket için kimseye izin verilmeyeceğini belirten Tümgeneral, böylesine stratejik ve faal bir askeri hava üssünde böyle bir şey olmayacağını söyledi. Ancak şimdi her ikisinin de Maliki’nin fiilen üstlendiği Silahlı Kuvvetler Genel Komutanlık makamı ve Savunma Bakanlığından talimat yayımlanması mevzusunu da hatırlatmayı ihmal etmedi! Maliki’nin Tahran’a göbekten bağlı olduğu gerçeği ise generalin sözlerinin gerçekte bir anlamı olmadığı yönündeki yorumları haklı çıkarıyor. Ki general de Maliki’nin bu yönde bir niyeti olduğu gerçeğini gizlemiyor.

Güney başta olmak üzere Irak genelinde büyük işler alan İranlı şirketlerin Fars-Safavi işgal projesi olduğu yönünde yaygın bir kanaat hakim. Bunun milliyetçi veya Baas rejiminin ideolojik argümanları olduğu yönündeki iddialar pek gerçekçi bulunmuyor. Çünkü fiiliyatta ülkede bulunan İranlı şirketlerin ezici çoğunluğu İran Devrim Muhafızlarıyla irtibatlı yapılar. Bunlar da direk istihbarat ve İran rejimi adına çalışan silahlı unsurlardan, yapılardan oluşuyor. Irak başta olmak üzere bölgede İran adına istihbarat, yayılma ve nüfuz oluşturma gibi görevler görüyor bu şirketler.

Zi Kar Eyaletindeki İmam Ali Askeri Hava Üssü Irak’ın en büyük üslerinden birisi olarak öne çıkıyor. Burası Amerikan işgal güçlerince kullanılan üs, büyük ölçüde boşaltıldı ve Maliki hükümetine teslim edildi. Müsenna, Misan, Zi-Kar, Basra gibi eyaletlerle geniş bir alanı kapsayacak yetkinlikte bir üs olarak öne çıkıyor. İran ve Suudi Arabistan içindeki geniş bir sınır bölgesi dahil Irak’ın güneyindeki geniş bir alanı da Amerikan yapımı geniş radar sistemleri ile donatılmış bir üs olarak ismi yer alıyor.

BARIŞ DOSTER: Kapitalist İman ve Çürüyen Toplum


Yapılan araştırmalara göre; Araplar lüks tüketime, gösterişe çok düşkünmüş. Bir diğer araştırma, dünyada 2010 yılında eğitime 1.1 trilyon dolar, askeri harcamalara ise 1.630 trilyon dolar harcandığını ortaya koyuyor. Bir diğer ifadeyle savunma ve güvenliğe ayrılan bütçe, eğitime ayrılandan 530 trilyon dolar daha fazla. Başka bir araştırmaya göre ise dünyada 2011 itibariyle 4.4 milyon mülteci varmış.

Bu sayılar, kapitalizmle, onun olmazsa olmazı olan tüketim kültürüyle, örgütlü sömürüyle, talanla, savaşla, saldırganlıkla hesaplaşmayan bir muhafazakârlığın hayatta karşılık bulamadığını gösteriyor. Birkaç basit soru soralım: Bir yandan “israf haramdır” deyip, diğer yandan modayı yakından takip etmek, israfa yol açmaz mı? Lüks tutkusu, gösteriş merakı, marka bağımlılığı, güzel görünme çabası, magazine yönelik ilgi israf değil midir? Hac farizasını yerine getirirken 5 yıldızlı otelde kalmak, Kâbe manzaralı odada konaklamak için Diyanet İşleri Başkanı’nı arayıp torpil, iltimas talep etmek ne anlama gelir? Böylesi taleplerin çokluğunu bizzat Diyanet İşleri Eski Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu açıklamış, “Kâbe manzaralı oda isteyenler nedeniyle tansiyonunun çıktığını” söylemişti.

Basından izlediğimiz kadarıyla hacca, umreye giden kimi müminler arasındaki lüks tutkusu, gösteriş merakı, alışveriş düşkünlüğü adeta paparazzi programlarına konu olacak boyuttaymış. Beş yıldızlı otellerdeki lüks, gösterişli iftar sofralarında buluşup diyanet değil ama ticaret ve siyaset konuşanlar için normal bir durum. Şaşırtıcı değil. Parasını verdiği iftar çadırının üzerine iki adam boyunda adını yazdıran, şirketinin armasını, logosunu bastıran mümin, mütedeyyin, muhafazakâr işadamları açısından da bir sorun yok bunda. Hacca kısmen turistik merakla, ama daha çok da politikacılara yakın olmak, belki bir fırsatını bulup birkaç ihale pazarlığı yapmak amacıyla gidenlerin varlığı ve çokluğu biliniyor. Haccı, dini bir vecibe olarak değil, iş gezisi olarak gören hayli zenginimiz var. 500 bin liralık lüks arabalarla Cuma namazına giden biri için doğal. 50 bin dolarlık yüzük, 30 bin dolarlık saatle namaz kılan için normal. O nedenle, meseleye israf olarak, haram olarak bakmıyorlar. Sınıfsal konumlarına, kazançlarına göre yaşayıp, tükettiklerini söylüyorlar. “Bu gösterişle, şatafatla, debdebeyle, lüksle namaz da kılınmaz, oruç da tutulmaz, hacca da gidilmez” diyenlere ise ters ters bakıyor, bazen de hakaret ediyorlar. Henüz burjuva olmamış, sadece zengin olmuş insanların gösteriş merakı, lüks tüketim tutkusu, statü göstergesi, alaturka bir güç gösterisi oluyor.

Tarihte evle, arabayla, mobilyayla, ziynet eşyasıyla insan olana da mümin olana da rastlanmaz. Ahlakla, bilgiyle, bilgelikle, tevazuuyla, yardımseverlikle, kadirşinaslıkla, vefayla, cömertlikle, temiz kalple, çalışkanlıkla, dürüstlükle, sadakatle, kul hakkı yememekle, zayıfı kollamakla, mazlumun yanında yer almakla, temiz kalple, dedikodu, iftira, gıybetten uzak durmakla iyi insan, iyi Müslüman olunur. Marka saat, marka araba, pahalı cep telefonu, lüks konut, marka giysiler, toplumun gözünü bir süre için boyar. Bu süreçte mazruf çürürken zarfın göz kamaştırması da doğaldır. O nedenle “çalıyor ama namaz da kılıyor”, “kul hakkı yiyor ama hacca da gidiyor” mantığının gelişir, yaygınlaşır, halk içinde zemin bulur. Turgut Özal’la birlikte doruğa çıkan hırsızlığı hoş görme anlayışı, “yedi ama yaptı da”, “çaldı ama çevresine de yedirdi” felsefesi bunun kanıtıdır. Nitekim Özal “Benim memurum işini bilir” sözüyle de tarihe geçmiştir. O nedenle, her ne pahasına olursa olsun havuzlu villada yaşamak isteyen bir toplum, dürüst adamı sevmez. “Bu adam yemez, bana da yedirmez. Bize yiyen ve çevresine de dağıtan adam lazım” diye düşünür. İnsanlar kendilerine benzeyeni severler. “Yedi ama yaptı da” diye düşünen insanın, “o yedi bana kalmadı, o çaldı benimle paylaşmadı” diye üzülmesi normaldir.

Kapitalizmin getirdiği bencillikle, açgözlülükle, para hırsıyla mücadelede insanlık fazla başarılı olamamıştır. Çürüme, çökme, çözülme kolay, hızlı olmuştur. Hakkı, adaleti, paylaşmayı savunan dinler, daha eşit, daha adil bir dünya öneren ideolojiler, felsefi akımlar -en azından şu an için- kapitalizme, tüketim kültürüne yenilmişlerdir. Kapitalizm açısından işler çok iyi gitmese de, ekonomik krizi aşmakta zorlansa da, onun kısa vadede yenileceğini söylemek de olanaksızdır. Kapitalizm, kavramları, ideolojileri, değerleri metalaştırıp içini boşaltmada, kendi amacı doğrultusunda kullanmada başarılıdır. “Dünya malı dünyada kalır” dense de, “dünyanın Sultan Süleyman’a kalmadığı” söylense de, insan egosu kapitalizmi besler, kapitalizmden beslenir. Mala, mülke, servete, şehvete, şöhrete, güce düşkündür insanlar. Bunlara kolay teslim olurlar. Dünya malı insanları esir alır, onlara hükmeder adeta. Bencillik, kibir, lüks tutkusu insanı çabuk kuşatır. Kapitalist saldırıdan sadece dünyevi özlemler, ülküler değil, dinler de nasibini almıştır. Kapitalizm, dinlerin de içi boşaltılmıştır. İhsan Eliaçık’ın deyimiyle din “adeta bir zengin eğlencesine” dönüştürülmüştür. Sömürüye, adaletsizliğe, eşitsizliğe, hırsızlığa, yağmaya, talana, barbarlığa, işgale, istilaya itiraz etmesin diye özellikle de İslam dini, ılımlı, uyumlu hale getirilmek istenmiştir. Ve ABD’nin bu projesi ne yazık ki önemli ölçüde amacına ulaşmıştır.

Anımsayalım, vergi kaçakçılığını, rüşveti anlayışla, hoşgörüyle karşılayan, kurduğu siyasal parti yolsuzluklarla birlikte anılan, “Ben zenginleri severim”, “Benim memurum işini bilir” gibi sözlerle tarihe geçen Turgut Özal, geniş kitleler tarafından “dindar cumhurbaşkanı” sloganlarıyla, dövizleriyle toprağa verilmiştir. “Zenginleri seven, dindar” cumhurbaşkanı imajı öyle tutmuştur ki, dinin özünde bulunan, alarak değil vererek zengin olunacağını, insanın paylaştıkça zenginleşeceğini vazeden düşünce geri plana düşmüştür. Özal’ı “dindar cumhurbaşkanı” diye defnedenlerin aklına Zeynep Özal’a hediye edilen lüks Jaguar otomobil, Ahmet Özal’ın Cem Uzan’la birlikte yasaları delerek kurduğu Star TV gelmemiştir.

En büyük, en ağır, en bağışlanmaz günah olarak kul hakkı yemeyi gören bir dinin mensupları, “Yediğiniz helal olsun ki, dualarınız kabul göre” diyen bir peygamberin yolundan gidenler, dünya yolsuzluk liginde hep ilk sıradadırlar. Yeryüzünde yolsuzluğun, rüşvetin, iltimasın, torpilin, eşitsizliğin, adam kayırmanın en yaygın olduğu ülkeler Müslüman ülkelerdir. Sözde muhafazakârlaşan Türkiye’de toplumsal ve ailevi değerler aşınmaktadır. Muhafazakârlığın içi boşalmakta, rüşvet, yolsuzluk, kayırmacılık artmaktadır. Ve toplumda, muhafazakârlık adına, son dönemlerin yaygın deyimiyle “abdestli kapitalizm” adına sosyal devlet, kamucu, toplumcu anlayış tasfiye edilmektedir. Sadaka kültürü öne çıkmaktadır. Toplum dilencileştirilmektedir.

Gerçekçi olalım, sistemin yarattığı dev ve derin yoksulluğu, fitre ve zekât vererek aşmak olanaksızdır. Yoksulluk ile varsıllık doğru orantılıdır. Biri arttıkça diğeri de artar. Zenginlik toplumsal hayatta, gündelik yaşamda bir baskı aracına dönüşürken, dinin bundan etkilenmemesi mümkün değildir. Mesele, zenginleri daha cömert olmaya davet eden imamlarla, vaizlerle, müezzinlerle, hocalarla çözülemez.

Sorun sınıfsaldır ve kökü çok derinlerdedir.

İLK KURŞUN

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: