Günlük arşivler: Kasım 6, 2012

TOP SECRET : U.S. Special Operations Command Joint Civil Information Management Handbook and Manual


1. Joint-CIM Tactical Handbook
2. Joint-CIM User’s Manual

DÖKÜMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

1.1 Handbook Purpose

The Joint Civil Information Management Tactical Handbook is designed to provide joint procedures and standardized formats for the collection and reporting of civil data to support the Joint Force Commander planning and execution of operations. The publication consolidates the Services’ best tactics, techniques and procedures.

1.2 Handbook Scope

The Joint Civil Information Management Tactical Handbook is applicable to all of the civil functional areas and sectors that comprise the civil operating environment across the full range of military operations.

The handbook is non-system specific. The manual procedures and forms contained here-in are to be treated as a base-line standard. Organizations equipped with any of the several available automated collection systems may need to apply additional techniques to account for the capability of their system.

1.3 Handbook Audience

The Joint Civil Information Management Tactical Handbook is intended for use by any organization with the responsibility to collect and report civil data in support of joint force planning and execution. Users include, but are not limited to tactical collectors, such as civil affairs teams, maritime civil affairs teams, civil liaison teams, provincial reconstruction teams, human terrain teams, engineers, military information support operations (MISO), maneuver forces, special operations forces, US interagency, and partner nations.

1.4 Joint-Civil Information Management (CIM) Process

The joint-CIM process standardizes actions that collectors already execute to manage civil information. Standardization enables collectors to train to the same standard and provides leaders the ability to prioritize efforts and manage expectations among stakeholders resulting in a clear vision of the civil environment for the commander.

Joint-CIM is the process whereby civil information is collected, consolidated in a central information system, and shared with the supported elements, higher headquarters, other US Government and Department of Defense (DOD) Agencies, international organizations, and non-governmental organizations (NGO).

Joint-CIM is a six-step process:

Planning – The process begins with planning. Planning develops plans to collect, consolidate and share. The plan to collect considers what data and information are necessary. The plan to consolidate informs how the collected data will be organized. The plan to share identifies what to share, and with whom.

Collection – This is a tested procedure that provides civil data to support the joint force commander’s civil information requirements.

Consolidation – This is a tested procedure for collating and processing data to produce civil information to support planning, analysis and sharing.

Analysis – This activity is situational assessment, sensemaking and projection. It supports the development of products requested by the joint force command.

Production – This activity organizes, based on requirements, analyzed civil information, event logs, status trackers, etc. into products that satisfy requirements.

Sharing – This is a tested procedure that supports the external and internal exchange of information to increase joint force commander and stakeholder situational awareness and situational understanding.

The joint civil information management process is executed at all echelons of war (tactical through strategic). Each step of the process is emphasized differently by echelon and organization. At the tactical level, efforts are focused on collection and sharing with consolidation and analysis being a secondary effort. While tactical collectors do perform all six of the JCIM Process Steps, the Tactical Handbook was written to specifically address collecting and sharing of civil data.

1.5 Collecting Civil Data

Complete, accurate, and timely collection of operationally relevant civil data is necessary for a reliable representation of the civil components of the operating environment. The ability to visualize and understand the civil components of the operating environment is a critical component of the commander’s military decision making process.

The joint force collects relevant civil data in three ways:

Information Search: Collecting data and information from the internet, printed media, or other civilian or military sources. This collection type is viewed as indirect collection. Information search might use data mining.

Civil Reconnaissance: Planned collection of focused and coordinated information by direct observation and evaluation of the operating environment.

Civil Engagements: Activity to engage one or more individuals in dialogue or cultural exchange. It is a participatory interaction, such as key leader engagement (KLE), mass engagement, and surveys between the collecting unit and the indigenous populations and institutions (IPI) in the operating environment.

Obama’nın Gelişi Fırtına (Sandy)’dan Belli miydi?


Prof. Dr. Celalettin Yavuz

6 Kasım 2012’de yapılan ABD Başkanlık Seçimleri her nedense Türkiye’de fazla merak uyandırmadı. En azından “ABD’nin derdi Türkiye’yi gerdi!” durum yaşanmadı. Bizler de Amerika ile yatıp, Amerika ile kalkmadık.

Hussein Barack Obama’nın ikinci kez Başkan seçilmesi, 2008 seçimlerine göre biraz muğlâklık taşıyordu. Zira gerek seçimlerden 1-2 hafta önceki günlerde, gerekse seçim gününden bir gün öncesi anketlerde ibrenin bir tarafa kesin olarak döndüğüne ilişkin emareler yok gibiydi.

Hatta seçimlerden bir hafta önce ABD’nin batısını felakete sürükleyen Sandy fırtınası ile Obama’nın şefkatli tutumu, onu bir adım öne taşımışsa da, seçime saatler kala elektrik kesintileri, benzin-mazot yokluğu, fırtına sonrası yağma, ulaşım sorunları gibi günlük hayatı “zehir” eden sıkıntılar sebebiyle ibre tekrar Obama’nın aleyhine dönmeye başladı.

Oysa 2008 seçimlerinde tarafsız kalan, Sandy’nin en büyük felaketi yaşattığı New York’un Belediye Başkanı Bloomberg, “Her iki adayın da ülkeyi etkileyen birçok probleme çözüm bulmakta başarısız olduğunu!” söylese de, fırtına sonrası fikrini değiştirdi. Bloomberg, “iklim değişikliği ile savaşta doğru isim Obama!” ifadesiyle özetlenecek bir makale yazarak, rengini Obama olarak belirledi. Romney’nin ise “sağlık reformu ve kürtaj” konularındaki görüşlerine tepkili olduğunu belirtti.[1]

15 milyonu aşkın nüfusu olduğu bilinen New York Belediye Başkanının taraf olması elbette önemli idi. Ama Obama’ya 2008’deki desteğin verilmediği de bir gerçektir.

Bu seçimlerde seçime katılma oranının %57 civarında olması bekleniyor. Bu oran birçok ülke için bir felaket gibi algılansa da, ABD için oldukça normal. Zira 1996’da Bill Clinton 2’nci kez seçilirken seçimlere katılma oranı sadece %49.1 idi. Yani seçmenin yarısından fazlası seçimlere katılmamıştı!

Seçimlere katılma oranı bu kadar düşük olunca, seçim yarışına “kafa kafaya giren” adaylar açısından, “seçime ilgi duymayanları” sahaya çekebilmek önem kazanıyor. Zira rengini belli eden ve oy verecekler arasındaki anketler 1 Kasım 2012 itibariyle iki adaya da aynı (%47) şans vermektedir.

Seçime katılmayı düşünmeyen %44’lük seçmene göre adaylar “seçilebilir” bulunmamaktadır. Bu %44’ün %29’la çoğunluğu Demokrat, yani Obama eğilimli iken, kalan %”17’si de Cumhuriyetçi eğilimli. Siyasete ilgi duymayan bu büyük kitle genellikle yoksul kesimden. %13’lük eğitim seviyesi itibariyle de %38’i bulan aktif seçmene göre gerideler.[2]

Tarafların Dış Politika ve Orta Doğu’ya Bakışı

Her ne kadar kim gelirse gelsin ABD dış politikası değişmez denilse de, “üslup değişikliği” bile pek çok dengeyi değiştirebilmektedir. Şu an için iki adayın da dünya siyasetindeki öncelikleri arasında; Rusya, Çin, İran, İsrail ve AB ile ilişkiler ön plandadır. Tabii buna ülkeler üstü bir “Enerji” diplomasisi de eklenmelidir. AB ile ilişkilerde 2 aday açısından önemli bir fark görünmemektedir.

Rusya’yı ‘en büyük jeopolitik düşman’ olarak niteleyen ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e ‘daha sert’ tutum izleme yanlısı Romney’e karşılık, Obama “akıllı güç” (wise power) kullanma yanlısıdır. Hatta Romney’in Rusya hakkındaki görüşlerini soğuk savaş döneminden kalma ve çağdışı bulmaktadır.

Çin konusunda da farklı üslup söz konusudur. Romney, “ticaret ve kur savaşları üzerinden mücadele etmeyi” düşünürken, Obama “Dünyanın en büyük iki ekonomisi arasında ilişkilerin” gerilim yerine “ortaklıkla” devamını arzu etmektedir.

Nükleer silahlanma programı sebebiyle ABD’nin “baş ağrısı” İran konusunda ise; Romney Obama’yı “yumuşak” hareket etmekle suçlayıp, daha ağır yaptırımlar planlamaktadır. Obama, “uluslararası toplumun uyguladığı yaptırımların” İran’ı caydırmak için yeterli olacağı inancındadır.

Obama’yı “İsrail’i ihmal etmek”le suçlayan Romney, ilaveten “Suriye’deki şiddet ve Libya’da Amerikan konsolosluğuna düzenlenen saldırıyla Obama’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika politikasının çöktüğünü” ileri sürmektedir. Obama ise İsrail’le ilişkileri “Gerçek dostumuz. Bölgedeki en büyük müttefikimiz. Eğer İsrail’e saldırılırsa, ABD İsrail’le dayanışma içerisinde olacaktır!” şeklinde açıklamıştır. Buna karşılık nüfusun %2’sini (6-7.5 milyon) oluşturan Yahudiler, Obama’nın İran’a karşı tavrını ‘yumuşak’ bulmaktadırlar. Zaten anketlerde de ABD’deki Yahudi lobileriyle dirsek mesafesindeki İsraillilerin %45’inin Romney’yi, %29’unun Obama’yı desteklemesi de bunu belli etmeye yetmektedir.[3]

ABD’nin “yetişkin nüfusunun %25’i Evangelist” olup, beyaz evangelistlerin çoğunluğu da Yahudiler gibi Romney’den yanadırlar. Siyahi evangelistler ile 2.6 milyon civarındaki Müslümanların (nüfusun %0.8’i) ise Obama’yı desteklemektedirler.

Terörizmle mücadele konusunda iki aday arasında pek fark görülmemektedir. Amerikalıların %60’ı, el-Kaide’nin eski lideri Usame bin Ladin’in ortadan kaldırılmasındaki etkinliğinden dolayı Obama’nın terörizmle mücadelesine destek vermektedir.[4]

ABD Başkan Adayları ve ABD-Türkiye İlişkileri

Başkan adaylarından Türkiye’nin (en azından AKP Hükümeti’nin) tercihi Obama’dan yana gibidir. Bunu destekleyen emarelerde Obama’nın iktidar olduğundan beri, her ne kadar Türkiye’nin istekleri doğrultusunda hareket etmese de, kırıcı olmayan üslubunun büyük etkisi var. Gerçi 1915 Ermeni Zorunlu Göçü sebebiyle Türkiye’nin pek de hoşuna gitmeyen “Büyük Felaket” (Meds Yeghern) ifadesini kullansa da, Türkiye ile ilişkilerinde sert ve kırıcı olmayan “akıllı gücü” ile neredeyse her istediğine ulaşmayı bildi.[5]

ABD’de yasama organı Kongre, Türkiye-ABD ilişkilerinde zaman zaman çıkardığı sorunlarla problem sahası olmaya devam etmektedir. Bunlardan birini mevcut Ankara Büyükelçisi Francis J. Ricciardone’nin 2010 yılındaki atanma süreci sırasında yaşanmıştı.

Keza silah satışının da Kongre’den onay bulması gereklidir. Türkiye’nin Reaper uçakları satın alma isteği de Obama döneminde Kongre’ye takıldı ve askıya alındı. Mayıs 2012 içerisinde, bu engellemeye Türkiye-İsrail ilişkilerindeki gerilimin sebep olduğu ileri sürüldü.

Halen Cumhuriyetçilerin çoğunluğu oluşturduğu ABD yasama organında, Demokratların hâkimiyeti için en azından 25 koltuğa daha ihtiyaç var. Ancak bu durum pek mümkün görünmemektedir. Bu sebeple de mevcut Cumhuriyetçi Başkan John Boehner’in yerini koruyacağı anlaşılmaktadır.[6] Öte yandan yasama organı başkanının hangi partiden olduğu bazen önem taşımamaktadır. Zira 2007 yılında Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Nancy Pelosi, Dışişleri Komisyonu’nda Türkiye aleyhine Ermeni meselesini gündeme alma sözü vermişti. Ancak aynı günlerde Türkiye’de Meclis’in, Irak kuzeyine PKK’ya karşı askeri harekât yapma konusunda “Tezkere”ye onay vermesiyle bundan vazgeçilmişti.[7]

Hangi aday kazanırsa kazansın, Türkiye-ABD ilişkilerinde kazançlı taraf genelde ABD olmaktadır. Ancak, Cumhuriyetçilerin George W. Bush döneminde Türk kamuoyunu rencide eden sert ve diplomatik nezaketten yoksun tutumu[8] dikkate alındığında, Demokrat aday Obama’nın tercih sebebi olduğu neredeyse Türk basını tarafından paylaşılmaktadır.

Sonuç

ABD’de sonuçların alınmasına saatler kala yapılan değerlendirmelere göre, “Sandy” fırtınasının avantajıyla Obama burun farkıyla önde gözüküyor. Amerikalılar Türkiye’de olduğu gibi file ile yiyecek, kömür vs dağıtma, hatta seçmeni sandığa taşıma gibi “demokrasinin inceliklerini” bilmediklerinden, katılım oranı pek yüksek olmayacaktır.

Kim gelirse gelsin, son 10 yılda Türkiye’ye karşı “istediğini alan” bir ABD olduğu açıkça görülebilmektedir. Yumuşak ve sevecen üslubu sebebiyle Obama “Ehveni şer” olarak tercih edilmektedir.

ERGENEKON DAVASINDA GİZLİ TANIKLAR


Türkiye’nin şimdiye dek gördüğü en karanlık davayı aydınlatmak için onlara başvuruluyor. Kimi cezaevinden, kimi şehrin gizli köşelerinden ifade veriyor. İddialara göre intikam için, hayatlarından korktukları için, aklanmak için konuşuyorlar. Ergenekon iddianamelerinde ifadelerine yer verilen 30’dan fazla gizli tanık arasında, terör örgütü mensupları, uyuşturucu kaçakçıları, eski askerler var. Yasa gereği kimlik bilgilerinin gizli tutulması, korunmaları, maaşa bağlanmaları gerek. Ama tanığın sanık olduğu bulanıklıkta, bazı şeyler cam gibi açık. Ulaşılmaz zannedilen tanıklar ortada. Biz de ulaştık, konuştuk. Bir kara deliğe dönüşen Ergenekon’un itirafçılarının profilinde derin bir bulmacanın ipuçları yatıyor.

Ergenekon davasındaki gizli tanıkların bazıları asker, PKK itirafçısı, Kuvvacı, DHKP-C militanı ve JİTEM mensubu.

“Korunmuyoruz. Devlet hiçbirimize sahip çıkmadı.” Hukukun elindeki bir gizli tanık için, hayret verici sözler bunlar. Ama söyledi, hem de daha fazlasını.

O, ‘yüzyılın davası’ Ergenekon’un gizli tanığıydı. ‘Gizli tanık’ların zor ulaşılabilir, hatta ulaşılamaz olduğunu sanırdık. Bu haberi hazırlarken hiç de öyle olmadığını anladık. Her şey tesadüfen gelişti. Başka bir haber için, Ergenekon iddianamelerini okuyorduk. Aradığımız bilgiler, iddianamelere çok dikkatli bakmamızı gerektiriyordu. Dikkatimizin, bizi başka bir habere götüreceğinden habersizdik. İddianamelerde ‘gizli tanık’ların kimliklerine dair bazı ipuçlarına rastladık, inanamadık. Doğrulamak için hızlı bir telefon trafiği başlattık. Yaptığımız her telefon görüşmesi, benzerliği doğruluyordu. İkinci iddianamede iki isim var ki, bu isimler sayfaları çevirdikçe ifadeleriyle yeniden karşınıza çıkıyor. Bir sayfada, aynı sözleri gizli tanık sıfatıyla isimsiz biri söylerken, bir başka sayfada aynı ithamlar, adı soyadı, hatta telefon numarası bile belli olan birinin ifadesinde yer alıyor. Hem de kelimesi kelimesine aynı cümlelerle. Yani biri açık tanık, diğeri gizli tanık olan isimler aslında aynı kişiler. İddianamede yer alan telefon numarasını aradık. Her şey tam da düşündüğümüz gibi ilerliyordu. Telefondaki sese, ismiyle hitap ettik, konuşmak istediğimizi söyledik. “Benim kim olduğumu biliyor musunuz?” dedi. “Biliyoruz” dedik. “Yazamazsınız” dedi, ama buluşmaya ikna ettik.

Akşam saatlerinde bir alışveriş merkezinde buluşmak üzere sözleştik. Sonra birkaç kez vazgeçti. Her vazgeçişinde teybi başa sardık; yeniden ikna etmeye çalıştık. Sonunda randevulaştık. Alışveriş merkezinin önünde saatlerce bekledik, gelmedi. Elimizdeki cep telefonundan aradık, “Beni rahat bırakın!” dedi.

Vazgeçmeyecektik. İddianamedeki ikinci isme ulaşmaya çalıştık. Onunla işimiz daha kolaydı. Hemen buluşmayı kabul etti; randevumuz Sarıyer’de, deniz kenarında bir kahvenin önüydü. Her şey filmleri andırıyordu. Hava karanlık, deniz dalgalı… Arabanın içinde beklemeye başladık. Plakamızı vermiştik. Arabanın arka kapısı açıldı ve yıllardır tanışıyormuşuz gibi arka koltuğa oturdu. Gelen kişi, 30’lu yaşlarındaydı. Telaşlı bir hali vardı. Hisarüstü’nde bir çay bahçesini tarif etti, gittik. Görüşme boyunca sürekli tedirgin, arkasını kolladı. Ne polise, ne savcıya, ne de Ergenekonculara güveniyordu. Devletin, gizli tanıkları kaderine terk ettiğini öne sürerek başladı konuşmasına. İşte anlattıkları:

“Gizli tanıkların çoğu mağdur. Koruma, maddi destek, arayan, soran yok. Devlet hiçbirimize sahip çıkmadı. Birçok gizli tanık ortadan kaybolacak. ‘Mahallenin delisi ben miyim?’ diye düşünecekler. Kimin kim olduğunu, dışarıdakiler de içeridekiler de, ifadeleri değerlendirerek anlayabiliyor. Yarın, öbür gün, bu gizli tanıkların hasımları cezaevinden çıkacak. Baş başa kalacaklar. Gizli tanıkların çoğu, suçların içerisinde alenen yer alan isimler. Kendileri suçlanmasınlar diye konuşuyorlar. Anlattıklarının çoğu boş. Hangi gizli tanık cinayetleri, terör olaylarını, ortada dönen rantı ve yolsuzlukları belgeleriyle anlattı? Ergenekon davası ile bağlantılı olan kişileri polis tespit ederek Emniyet’e çağırıyor. Gizli tanık olmayı savcılar teklif ediyor. Bana da öyle oldu. Pisliklerin temizlenmesi için kabul ettim. Devletin istihbarat birimlerinde yıllarca çeşitli hizmetlerde bulundum. Ancak devlet bana sahip çıkmadığı için kafam karışık. İfademi geri çekebilirim.”

“Gizli tanık terörü”

Gizli tanıklar ve ifadelerinin üzerinde çalışırken, avukatlarla da temasa geçtik. Avukatlar da bu karışıklıktan rahatsız. Avukat Ali Rıza Dizdar, Ergenekon iddianamelerinde tanımların birbirine girdiğini ileri sürüyor: “Gizli tanık, olayları tarafsız bilendir. Koruma altına alınması, kimliğinin saklanması mecburidir. İtirafçı; suça katılan, suçlu ve suçu ortaya çıkarandır. Ama bu davada itirafçılar gizli tanık yapıldı. Bazıları aynı zamanda sanık oldu. Bu yargı tarihinde bir ilk.

” Avukat Vural Ergül ise Ergenekon davasının, gizli tanık terörüne dönüştüğünü savunuyor: “Gizli tanık düzenlemesinin yürürlüğe gireceği tarihe dek birinci Ergenekon iddianamesi geciktirildi. Çünkü, gizli tanık yasası çıkmamış olsaydı Ergenekon davası bugünkü haliyle adli teröre, gizli tanık terörüne dönüştürülemezdi. Bu uygulama, kişi hak ve hürriyetlerini tehdit eder bir hal aldı.”

Ergenekon davasına yön veren gizli tanıkların profillerini araştırırken, ilginç bağlantılar ve detaylarla karşılaştık. Tanıklarla sanıklar arasında, rant ve ortak çıkarların yanı sıra, ucu sekse ve kadın meselesine kadar uzanan birçok detay var.

İşte Ergenekon davasına yön veren yedi gizli tanığın profili.

KISKAÇ

1973’te Sivas’ın İmralı ilçesinde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Sivas’ta okudu. Alevi ve Kürt. Çocukluk arkadaşları vasıtasıyla DHKP-C ile tanıştı. 1992-1997 yılları arasında JİTEM ve MİT’e haber elemanlığı yaptı. Askerliğini 1993’te Elazığ Jandarma Komando Taburu’nda tamamladı. 1995’te İstanbul’a geldi. Sivas’ta çiftçilik yapmış Kıskaç için, İstanbul’da iş yoktu. Sivas’a geri dönüp ajanlığa devam etmeye karar vermesine rağmen üç yıl sonra yolu onu tekrar İstanbul’a götürdü. Hâlâ özel bir şirkette çalışıyor.

İfadesinde, Abdullah Çatlı’nın 1996 yılında yaşanan Susurluk kazasından sağ kurtulduğunu, ancak Antalya JİTEM’de görevli Başçavuş Hakan tarafından odunla dövülerek öldürüldüğünü öne sürdü. Ayrıca, Veli Küçük ile bağlantılı rütbeli askerlerin, terör örgütlerine göz yumarak örgütlenmelerine izin verdiğini anlattı.
Ama ifadede asıl dikkat çeken, Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Osman Gürbüz ile ilgili sözleriydi. Kıskaç’ın, Gürbüz ile arasındaki mesele bir kadına dayanıyor. 2003 yılında tanıştığı, hâlâ evli olduğu, üç çocuğunun annesi A., ilk tanıştıklarında, seneler önce Alanya’da stajyer olarak çalıştığı otelde Osman Gürbüz’ün tecavüzüne uğradığını anlatmıştı.

2003 yılında geçen konuşmada, A., 1997 yılından beri süren acı hikâyeyi baştan sona Kıskaç’la paylaşan A., Osman Gürbüz’ün el koyduğu otelde yaşananların ardından İstanbul’da zorla sekreterliğini yaptırdığını, bürosunda yakalanan silahlar nedeniyle cezaevine girdikten sonra da, dışarıdaki işlerini takip etmesi için resmi nikâh kıydırdığını anlatıyordu. Gürbüz, cezaevinden çıkmadan üç ay önce A.’dan boşanmıştı. Ama hikâye burada bitmiyordu. Eski karısının Kıskaç ile görüştüğünü öğrenen Gürbüz, onu tehdit ederek ayrılmasını istiyordu.
Kıskaç, ifadesinde Osman Gürbüz ile ilgili bildiği her şeyi anlattı.

17 NUMARA

Amatör bisikletli. 1919 Kuvayı Milliye Derneği üyesi. Bir dönem, geceleri de dernekte kalıyordu. Kimilerine göre, Ergenekon operasyonları başlamadan önce Emniyet güçleri tarafından derneğe yerleştirilen bir ajan. Nitekim diğer dernek üyeleri ile birlikte gözaltına alınıp tutuklandı ama sonra serbest bırakıldı. Fikri Karadağ’ın odasında yapılan, Hüseyin Görüm’ün kıydığı, basına yansıyan ünlü ‘Kuvva Nikâhı’ olayının da başkahramanıydı. Nikâhın kıyılacağı masaya Türk bayrağı serilmiş, iki Kur’an-ı Kerim, bir kılıç ve ‘Kuvayı Milliye Yemini’ adlı bir broşür konulmuştu. Nikâh öncesi gelinle damat, ellerini masadaki Kur’an-ı Kerim ve kılıcın üzerine koyup, sağdıcın seslendirdiği yemini tekrarlıyordu. Nikâh görüntülerini Zaman gazetesine onun sızdırdığı öne sürülüyor.

Gizli tanık 17, zamanının çoğunu dernekte geçiriyordu. Derneğin çaycısı A.C.G. ile aralarında bir ilişki başladı. Bir süre sonra da evlendiler. İddialara göre, evliliklerinden sonra gizli tanık 17, eşinin dernekteki diğer bazı yöneticilerle de ilişkilerinin olduğunu öğrendi. Bu dönemde Ergenekon operasyonundan gözaltına alındı. Bunun üzerine gizli tanık oldu. Serbest kalmasının ardından bisikletiyle, 20 Ağustos 2008’de ‘Terör ve şiddet Allah’a hakarettir’ sloganıyla Türkiye turuna çıktı. Beş ayda 14 bin 20 kilometre pedal çevirdi. 81 il gezdi. Turunu, Konya’da Hz. Mevlana’nın türbesinde sona erdirdi. Bugün nerede olduğu bilinmiyor.

İstanbul’da bir kadın sığınma evinde yaşayan A.C.G. ise eşinden boşanmak istiyor, ama adresi belli olmadığı için tebligat yapılamıyor. Arkadaşları arasındaki lakabı ‘Piç …’

9 NUMARA

5, 10 ve 11 Mayıs 2006’da Cumhuriyet gazetesine bombalı saldırı düzenleyenlerden biri. 17 Mayıs 2006’da gerçekleştirilen Danıştay saldırısında müebbet hapse mahkûm oldu. Yargıtay, Danıştay saldırısı davasının kararını bozup Ergenekon Davası ile birleşmesi kararı alınca yeniden yargılanma hakkı kazandı. İki davanın birleştirilmesinde kilit rol oynadı.

İddialara göre, Ergenekon savcıları ‘gizli tanık 9’a ‘Osmanım’ diye hitap ediyordu. ‘Osmanım’ın sabıka kayıtları oldukça kabarık. 30 Aralık 2006’da kasten adam öldürmeye teşebbüs ve ruhsatsız silah taşımak suçundan dokuz yıl, ablasını öldürmekten 20 yıl, 14 Temmuz 1998’de yeğenine fuhuş yaptırmaktan iki yıl altı ay mahkûmiyet aldı.

Ankara 11. Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi, akli dengesinin yerinde olup olmadığının tespiti için Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Servisi’ne sevk edilip muayeneden geçirildi. Hazırlanan raporda, sağlık sorunları nedeniyle gözetim altında tutulması gerektiği yazıyordu. Ergenekon davasını yürüten İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi de ‘gizli tanık 9’un akli dengesinin tespitini istedi. GATA’ya sevk edildi. ‘İleri düzeyde antisosyal kişilik bozukluğu’ tanısı konuldu.
‘Gizli tanık 9’, Ergenekon savcılarına verdiği ifadesinde, Cumhuriyet gazetesine eylem yapma, Danıştay saldırısı ve başbakana suikast işlerini kendisine, iddia edilen Ergenekon Terör Örgütü’nün verdiğini ileri sürdü. Ayrıca Gazi Mahallesi olayları, Necip Hablemitoğlu cinayeti ve Veli Küçük ile ilgili açıklamalar yaptı.

GALİP

Öcalan’ın köylüsü ve en yakınındaki isimdi. Ergenekon-PKK ilişkisi açısından, iddianamenin en önemli gizli tanıklarından biri olarak gösteriliyor. Ancak adı deşifre

oldu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Gaziantep Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği bir yazıda, Gaziantep H Tipi Cezaevi’ndeki hükümlünün tanık sıfatıyla dinlenmesi istendi. Gizli tanıklıktan yararlanabileceği de belirtildi. Başsavcılık, ifadeyi aldıktan sonra gizli tanık kimlik ifade sureti ile birlikte evrakları İstanbul’dan gönderilen polislere teslim etti. Bu yazışmalarda şahsın kimliği ve nüfus bilgileri açıkça yazıldı. Avukatlara verilen CD’lerde bu yazışma evrakları da yer alınca gizli tanık Galip’in açık adı deşifre edilmiş oldu.

Galip, 12 Eylül darbesinin ardından Gaziantep Cezaevi’nde 11 yıl yattıktan sonra tekrar PKK’ya katılmıştı. Kendisi gibi PKK’lı olan ağabeyi ile Öcalan’ın çocukluk arkadaşlarıydılar ve iddialara göre, her ikisi de Öcalan’ın tetikçisiydi. Örgüt içinde birçok infazı gerçekleştirmişlerdi. Ama örgüt içi çekişme 1997’de ağabeyinin Suriye’de öldürülmesine sebep oldu. Galip, bunun üzerine PKK’dan kaçarak, Almanya’ya 12 Ağustos 2004’te iltica talebinde bulundu. Türkiye’de kesinleşmiş dokuz yıl hapis cezası olduğu için iltica talebi reddedildi.

İddialara göre oturma hakkı elde edebilmek için, öldürülen ağabeyinin Avustralya’daki eşini, kendi eşi gibi göstermişti, ama Alman makamlarına ispatlayamamıştı. 10 Ekim 2005’te oturma iznini uzatmak için polise gittiğinde tutuklandı. Rottenburg Cezaevi’ne konuldu. 11 Ekim 2005’te mahkemeye çıkarıldı ve 21 Ekim’de Türkiye’ye iadesine karar verildi. Galip, halen Kandıra Cezaevi’nde.

6 NUMARA

1959 Edirne İpsala doğumlu. 1977’de astsubay okulunu bitirdi. 1977-1979 yılları arasında Kulp’ta 1979-1981 yılları arasında Ergani’de, 1983-1986 arasında Kars’ta görev yaptı. 20 Eylül 1996’da Yüksekova Sınır Jandarma Tabur Komutanlığı İstihbarat Şube Vekili’yken, Yüksekova Çetesi’ni ortaya çıkardı. ‘Gizli Tanık 6’, Yüksekova soruşturmasında ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın da adına ulaştı. Emekli olduktan sonra İzmir’e yerleşerek hayvancılıkla uğraşmaya başladı.
Bir iddiaya göre de hemşire eşinin DHKP-C gösterilerinde ön planda olması sebebiyle, emekli olamadan ordudan atılmıştı.

18 Şubat 1997’de bildiklerini TBMM Susurluk Komisyonu’nda da anlattığını söyleyen ‘gizli tanık 6’, Ergenekon’a gizli tanık olduğunu kendisi açıkladı. Susurluk Komisyonu’nda Eşref Bitlis’in uçağına bir asker tarafından patlayıcı yerleştirildiğini, Uğur Mumcu’nun kontrgerilla tarafından öldürüldüğünü, Veli Küçük’ün derin devletin kilit isimlerinden biri olduğunu anlatmıştı. Çeşitli gazetelere verdiği röportajlarda şunları söyledi: “Yeşil’in kimliğini hem TBMM Susurluk Komisyonu hem de Ergenekon savcılarına verdiğim ifadelerimde detaylarıyla anlattıktan sonra sürekli tehditler almaya başladım. Kendime sakin bir hayat seçtim; ancak beni burada da buldular. Komşu olarak yanıma yerleşen Murat adlı kişi üç köpeğim ile atımı zehirleyerek öldürdü. Bu kişinin evinin duvarlarında Mahmut Yıldırım’ın resminin asılı olduğunu görünce niyetini anladım. Jandarmanın ifadesini aldığı bu kişi daha sonra serbest bırakıldı. Ortadan kayboldu.”

TÜKENMEZ KALEM

Cizre doğumlu, eski PKK üyesi. Kod adı Ferit. 1989’da, Cizre’de iki sivil polisin öldürülmesinin ardından tutuklanarak Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne konuldu. 1993’e kadar terör örgütünün cezaevi temsilcisi oldu. Cezasının son yıllarında, örgüt ile arası bozuldu. 1 No’lu DGM’de davası devam ederken, 8 Mart 1994’te itirafçı olduktan sonra cezaevinden çıkartıldı. İdamla yargılandığı davası mahkemece kapatıldı. İddialara göre, itirafçı olmasının sebebi intikamdı. Pişmanlık Yasası’ndan yararlanıp 1995’de kimliği değiştirildi. Verdiği bilgiler üzerine 1996’da, Diyarbakır’da ‘Avukatlar Operasyonu’ yapıldı. Cezaevindeki PKK’lı yöneticilerin örgütü, içeriden avukatlar vasıtasıyla yönettiği ileri sürülüyordu. JİTEM ile ilişkiye girdi.

İddialara göre, o dönem yüzbaşı rütbesiyle Cizre’de görevli olan Cemal Temizöz’ün emrinde bir ekip kurdu ve birçok faili meçhul cinayet işledi. Verdiği ifadeler doğrultusunda ‘ölüm kuyuları’nın araştırılmasına neden olan PKK itirafçısı Abdülkadir Aygan, Tükenmez Kalem ile ilgili şu iddialarda bulunuyor: “Hiçbir itirafçı, onun kısa zamanda sahip olduğu maddi imkânlara sahip olamadı. Lüks bir daire aldı. Bir inşaat şirketi kurdu. Devlet ile kurduğu ilişkiler, Cizre’de partiye (PKK) karşı faaliyet yürütmesi, orada kendi şahsına menfaat sağladı. Kimi insanları milis diye veya kardeşi dağda diye kuyulara atmışlardı; kimilerinin evlerinin altına anti-tank mayını koymuşlardı; kimisini sığınağa baktırma bahanesiyle bomba atarak imha etmişlerdi.”

‘Tükenmez Kalem’, Aygan’ın iddialarının ardından, emekli Albay Cemal Temizöz ile birlikte gözaltına alınarak Diyarbakır Cezaevi’ne konuldu. ‘Ölüm Kuyuları’ davası sürüyor. Gizli Tanık Tükenmez Kalem, ‘Ölüm Kuyuları’ davasında sanık durumuna düşünce, savcılara söylediklerini reddetti. “Beni yurt dışına göndereceklerdi. Estetik ameliyat ve ekonomik yardım sözü verildi. Bu ruh hali içinde verdiğim gizli tanık ifademi kabul etmiyorum” dedi.

SOKAK LAMBASI

PKK’daki kod adı Tayfun. Tunceli Çemişgezekli. Kollarında, bir operasyonda patlayan el bombasının izleri bulunuyor. Diğer gizli tanık Tükenmez Kalem’in yakın arkadaşı. 1980’de PKK’ya katıldı. 1990’da güvenlik güçlerinin bir operasyonu sonucu yakalandı. İtirafçı oldu. Beş yıl cezaevinde yattıktan sonra Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı’na gönderildi. Cizre-Şırnak-Silopi-İdil-Midyat-Suriye sınır bölgesinde faaliyetlerde bulundu.

İddiasına göre, Albay Cemal Temizöz’ün komutasında birçok faili meçhul cinayete tanıklık etti. Diyarbakır’daki ‘kayıp cesetler’ davasında, arkadaşı Tükenmez Kalem ile birlikte haklarında dokuz kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi. Gizli tanık olarak verdiği ifadesini daha sonra reddetti. Başvuru dilekçesinde şunlar yazıyordu:

“Gizli tanık olursam beni cezaevine koymayacaklarını, Avrupa’ya göndereceklerini, estetik yaptıracaklarını, söylediklerini yapmazsam ömür boyu cezaevinde kalacağımı söylediler. İlk önce üstü başka kâğıtla kapatılmış olan bir ifade imzalattılar. Onları okumama fırsat verilmedi. Gizli tanıklığı tek çıkış yolu olarak görmüştüm. Hiç okumadan imzalamış olduğum ‘gizli tanık’ adı altında alınan ifademi kabul etmiyorum.”

“GİZLİ TANIKLARIN ÇOĞU SUÇLARIN İÇERİSİNDE ALENEN YER ALAN İSİMLER. KENDİLERİ SUÇLANMASIN DİYE KONUŞUYORLAR. ANLATTIKLARININ ÇOĞU BOŞ. HANGİ GİZLİ TANIK, CİNAYETLERİ, TERÖR OLAYLARINI VE ORTADA DÖNEN RANTI ANLATTI?”

Bir gizli tanık

“Devletin istihbarat birimlerinde yıllarca çeşitli hizmetlerde bulundum. Ancak devlet bana sahip çıkmadığı için kafam karışık. İfademi geri çekebilirim.”

Bir gizli tanık

GİZLİ TANIKLARA SUNULAN AYRICALIKLAR

– Kimlik ve adres bilgileri gizli tutulacak.

– Mahkemede ses ve görüntüleri değiştirilecek.

– Tutuklu ve hükümlü olanlar, başka cezaevine nakledilecek.

– Fiziki koruma sağlanacak.

– Adli sicil, askerlik, vergi, nüfus, sosyal güvenlik, nüfus cüzdanı, sürücü belgesi, pasaport, evlilik cüzdanı, diploma ve her türlü ruhsat gibi resmi belgeleri yenilenecek.

– Geçimlerini sağlama amacıyla, geçici olarak maddi yardımda bulunulacak.

– Yurt içinde, başka bir yerleşim biriminde yaşamaları sağlanacak.

– Geçici olarak başka bir ülkeye yerleştirilebilecekler.

– İsterlerse estetik cerrahi yoluyla fiziki görünümleri değiştirilecek.

Ergenekon iddianamelerinde yer alan gizli tanıklar kim ve hangi konuda konuştuLAR?

C:
Sami Hoştan ile İbrahim Çiftçi’nin bir kumar borcu nedeniyle husumetli olduklarını, Veli Küçük’ün, Hoştan’a “Merak etme hallederiz” dediğini öne sürdü.

İsmet:
Abdullah Çatlı ile DHKP-C lideri Dursun Karataş`ın yüz yüze görüştüklerini söyledi. 12 Eylül öncesi anarşi ve terör ortamının bir merkezden yönlendirildiğini iddia etti.

Dilovası:
Veli Küçük ile bağlantısı olan Dev-Sol örgütünün Gazi Mahallesi’nde kahvehane tarayarak olayların çıkmasına neden olduğunu anlattı.

Deniz:
Hizbullah militanlarının Jandarma Genel Komutanlığı’nda eğitildiğini öne sürdü. PKK ile Ergenekon sanıkları arasında ilişki olduğunu belirterek Doğu Perinçek-Abdullah Öcalan buluşması hakkında bilgi verdi.

Galip:
PKK’ya 12 Eylül 1980’de darbe olacağı yönünde bilgiler verildiğini öne sürdü. Devletin, Öcalan’ı kontrol etmek için Pilot Necati adlı kişiyi örgüte soktuğunu belirterek, Uğur Mumcu’nun bu olayın ayrıntılarını ortaya çıkarmak üzereyken öldürüldüğünü iddia etti.

6:
Veli Küçük’ün, Sami Hoştan ve Sedat Peker ile bağlantıları olduğunu öne sürdü.

YÜKSEL:
DHKP-C ve Sabancı suikastı ile ilgili bilgiler verdi. Mustafa Duyar’ı, Veli Küçük’ün talimatıyla Nuriş kardeşlerin öldürdüğünü söyledi.

Ahmet:
Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu’nun, cemaatleşme süreci içinde iki MİT görevlisi ile sık sık görüştüğünü öne sürdü.

17:
Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi ve Kuvayı Milliye Derneği’ne ilişkin detaylı bilgiler verdi. Derneğin gizli faaliyetlerini ve Veli Küçük’ü anlattı.

9:
Danıştay saldırısına ilişkin konuştu. Veli Küçük ile Danıştay saldırısının faili Alparslan Aslan’ın birbirlerini baba-oğul gibi gördüğünü söyledi.

Kıskaç:
Veli Küçük ve ekibinin terörist gruplara çıkarları için göz yumduğunu söyledi. Osman Gürbüz, Veli Küçük, JİTEM ve PKK bağlantılarını anlattı.

Emek:
Musa Anter cinayetini Veli Küçük ile bağlantılı ‘Yıldız Timi’nin işlediğini, DEP milletvekili Mehmet Sincar’ın, PKK tarafından öldürüldüğünü söyledi. Doğu Perinçek’in, Türkiye’deki sol örgütler ile PKK arasında amaç birliği sağlamaya çalıştığını öne sürdü.

Kehribar:
MLKP terör örgütünün Ergenekon ile bağlantılı olduğunu söyledi. MLKP’nin Gazi Mahallesi’ne saldırı düzenleneceğinden haberdar olduğunu öne sürerek, Alevi-Sünni çatışması çıkarılmaya çalışıldığını iddia etti.

Aydost:
Veli Küçük’ün kendisinden, İstanbul DGM Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’e suikast düzenlemesini istediğini anlattı.

Yavuz:
Emekli yarbay Korkut Eken’in, Osman Gürbüz’ün evinde bulunan silahlarla ilgili olarak işlem yapılmamasını istediğini anlattı.

Kafkasya:
Türkiye’deki Çeçen mafyası hakkında bilgi verdi. Çeçen asıllı İsa Belli’nin Veli Küçük tarafından kullanıldığını öne sürdü.

Selçuk:
JİTEM mensuplarıyla PKK’nın ilişkisine yönelik ifade verdi.

Poyraz:
Sedat Peker ile Ergenekon davası tutuklusu emekli tuğgeneral Veli Küçük arasındaki ilişkiyi anlattı.

Boyabat:
Sami Hoştan’ın, Erol Evcil’in infazı için emir verdiğini iddia etti. Evcil ile JİTEM arasında bağlantı olduğunu ileri sürdü.

B.:
Ergenekon soruşturması kapsamında önce tutuklanan, sonra serbest bırakılan eski DEP milletvekili Ali Yiğit’in, cezaevinde tehdit edildiği yönünde bilgiler verdi. Ümraniye’de bulunan bombalarla ilgili ihbarı yapan kişi olarak bilinen Ali Yiğit’e, cezaevinde özel harpçi emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın baskı yaptığını ve eline bir kâğıt vererek “Bunu ezberle ve savcıya bunları söyle, tüm suçu üstlen” diye tehdit ettiğini anlattı.

15:
MİT elemanı Tarık Ümit’in 1995’te Marmaris’te öldürüldüğünü, bu olayda Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın da rol aldığını söyledi. Jandarma ekiplerinin, uyuşturucu kaçakçılarına, para karşılığı kolaylık gösterdiğini öne sürdü.

Hisar:
Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Siirt’te yaptığı bir konuşma nedeniyle Pınarhisar Kapalı Cezaevi’nde tutuklu olduğu dönemde, iki gardiyan tarafından öldürülmek istendiğini öne sürdü.

Son Tezgâh:
TİP ve TKP yapılanmaları hakkında bilgi verdi. Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün PKK’nın ideolojik olarak desteklenmesi işini üstlendiğini anlattı.

Ayaklanma:
Ergenekon üyelerinin, Gazi olayları sırasında kendilerine, polislerin kullandığı silahların benzerini vererek, kalabalığın üzerine ateş açmalarını istediklerini öne sürdü.

A.:
Veli Küçük’ün Kocaeli’de alay komutanlığı yaptığı dönemde gizli tanık A da askerliğini yapıyordu. Sami Hoştan’ın Küçük’ü sık sık ziyaret ettiğini, Sedat Peker ile sürekli telefonda konuştuğunu anlattı.

Gurbet:
1995’te meydana gelen Gazi olaylarında, iddia edilen Ergenekon terör örgütünün, terör örgütü MLKP’yi (Marksist Leninist Komünist Parti) kullandığını ileri sürdü.

İlk adım:
Şırnak bölgesindeki kayıplar ve faili meçhullerle ilgili suçlanan dönemin Kayseri İl Jandarma Komutanı Albay Cemal Temizöz ile ilgili bilgiler verdi.

MEHMET:
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da meydana gelen faili meçhul cinayetler ve işkence odalarını anlattı.

Ahmet Faruk:
Ergenekon örgütü üyesi olduğunu söyledi. Küçük ve Ersöz hakkında konuştu.

Anadolu:
Ergenekon’dan tutuklu. Danıştay saldırısı ve Ümraniye’de bulunan bombalar ile ilgili bilgi verdi.

Flaş!.. Flaş!.. Yargıda Ergenekon operasyonu!


İki yıldır takip ediliyorlardı

İstanbul Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerinin gerçekleştirdiği operasyonlarda 25 şüpheli gözaltına alındı.

Gözaltına alınan kişilerin , rüşvet ve şantaj yöntemleriyle yargıyı etkilemeye çalıştıkları bu amaçla şebeke kurdukları ileri sürülüyor. Gözaltına alınanlar arasında 5 avukat ile 10 adliye görevlisi var. Operasyonlar kapsamında bazı ev ve iş yerlerinde yapılan aramalarda 5 tabanca ele geçirildi, bazı bilgisayarlar ile belgelere de el konuldu.

Polisin söz konusu organizasyonu Ergenekon operasyonları sırasında belirlediği, bunu ayrı bir soruşturmaya dönüştürerek hedefteki kişileri 2 yıldır takip ettiği öğrenildi.

İşte rakam rakam Ergenekon Davası! Akıldışı bilanço


3 bini aşkın şüpheli, 65’i tutuklu 287 sanık, 17 bin sayfayı aşan 19 iddianame, 120 milyon sayfa 5 terabayt dava dosyası, 150 yıllık ağır ceza yargılaması… İşte Ergenekon davasının sayısal bilançosu.

DÖKÜMANI BURADAN İNDİREBİLİRSİNİZ.

Ergenekon tutsakları davanın bilançosunu çıkardı. (Bilançonun tamamını indirmek için lütfen tıklayın) Rakamlara dökülence dava dosyasının geldiği boyut daha da netleşti.

Silivri’de tutuklu yargılanan yurtseverlerin dava dosyasında yaptığı incelemeye göre, Ergenekon’da bugüne kadar 3 binin üzerinde şüpheli takibe alındı. 65’i tutuklu 287 kişi yargılandığı davada bugüne kadar 1.360 kişinin ifadesi alındı.

Toplamı 17 bin sayfayı aşan 19 ayrı iddianame birleştirildi. 6 ek dava ise birleştirme talebiyle sırada bekliyor.

5 terabayta ulaşan dava dosyası ekleri ise yaklaşık 120 milyon sayfaya tekabül ediyor.

Bugüne kadar 60 binden fazla telefon numarası dinlendi, 100 bini aşkın telefonsa izlemeye alındı.

19 ayrı dosyada toplam 600 duruşma görüldü. Türkiye’deki ağır ceza yargılamalarının ortalaması düşünüldüğünde bu rakam 150 yıllık bir yargılamaya denk geliyor.

6 yıldır devam eden yargılama boyunca tutukluğu devam eden yurtseverler aydın, yazar, gazeteci, siyasi parti liderleri arasında 3 de seçilmiş milletvekili bulunuyor.

Türkiye, "gizli tanık" uygulamasıyla da Ergenekon davasında tanıştı. 44 gizli tanık arasında PKK yöneticileri, itirafçılar, çocuk tecavüzcüleri, kadın satıcıları gibi suçlular da bulunuyor. Son olarak, eski PKK Yöneticisi Şemdin Sakık’ın da "Gizli Tanık Deniz" kod adıyla ifade verdiği ortaya çıktı.

ulusalkanal.com.tr

Ergenekon’da flaş gelişme; gizli tanık kimliğini açıkladı


VİDEO LİNK :

http://gundem.milliyet.com.tr/ergenekon-da-flas-gelisme-gizli-tanik-kimligini-acikladi/gundem/gundemdetay/06.11.2012/1622692/default.htm

Ergenekon Davası’nda Gizli Tanık Deniz kimliğini açıkladı: Şemdin Sakık

Ergenekon davasında dinlenen gizli tanık Deniz’in, Şemdin Sakık olduğu ortaya çıktı. Gizli tanığın açık kimliği ile ifade vermek istemesi üzerine bu durum anlaşıldı.

"DEVLET ATEŞKESİ BOZMAK İÇİN OPERASYON YAPIYORDU"

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Ergenekon Davası’nda Tanık olarak dinlenen Şemdin Sakık, Bingöl’de 1993 yılındaki 33 askerin öldürülmesine ilişkin, "33 asker şehit edildi, direkt üzerime atıldı. Olayı benim üzerime yığdılar. Devlet benim o dönemde Kulp kıraslında olduğumu biliyordu. Ruh halimi bile biliyordu. Benim hakkımda, istihbarat almış, ’Yeşil ile ilgisi var’ dediler. O dönem örgüt tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Devlet de bu ateşkesi bozmak için her gün operasyon yapıyordu. Örgüt lideri, ’Herkes birbirini korumak için misilleme yapabilir’ diye talimat verdi. Öyle karakol basmak, büyük eylem yapmak imkanı yoktu. Kimlik sorma, yol kesme, mayın döşeme gibi eylemler yapıyorduk. Büyük silahlarımız yoktu. Küçük silahlarımız vardı. Askere yol kesme yapıldı. Götürelim mi , vuralım mı tartışması yapıldı. Güvenlik kuvvetleri olay yerine gidince 2’si öldürülüyor. Ayak üstü karar veriliyor. Kimi öldürülüyor kimini de yanlarında götürüyorlar. Bu olayın tetikçisi PKK’dır. Ancak örgüt liderinin eylem yapın talimatına karşın bu askerler tedbirsiz yola çıkarılmıştır. Neden tedbir alınmadı. Bu planlanmış birşeydir. Ben bu olayda insani olarak sorumluluk kabul ediyorum. Hergün telsizleri dinleyen, nerede ne kadar kişi olduğumuzu bilen, 200 kişi olduğumuzu bilen güvenlik güçleri, bu taburu çıkarırıken, eylem yapılacağını bildiği halde neden tedbir almadılar" diye konuştu.

"DEVLETİN EN KİLİT NOKTALARINDAKİ İNSANLAR GÖTÜRÜLDÜ"

Sakık, bu sürecin bir planlama olduğunu ifade ederek, "Öncesinde Özal, onun öncesinde Cem Ersever, onun öncesinde Eşref Bitlis gitmiştir. Kilit noktaları tutanlar tasfiye edildi. Güçlü bir savaş için bu bahaneyi yaratmaları gerekiyordu. Tek başına 33 asker olsaydı. Kazadır, derdik. Kana susamış timin işidir, derdik. Ama bu zincirin halkasıydı. Savaş talimatı da aynı yıla denk geldi. 1993’te gerçek anlamıyla 12 Eylül’den daha kanlı daha köklü, daha korkunç bir darbe oldu. Sayı olarak, nitelik olarak da daha kanlıdır. Devletin en kilit noktalarındaki insanlar götürüldü" dedi.

"PİYON OLARAK KULLANILDIĞIM İÇİN UTANÇ DUYUYORUM"

Sakık, "2 yıl önce Kürt açılımı ortaya attılar. İnsanlar da umutlanmıştı. ABD, Zübeyir Aydar, Murat Karayılan, Rıza Altun bunları uyuşturucu kaçakçısı olarak listeye aldı. Bu da demek oluruyor ki siz hangi İskandinav ülkesine giterseniz gidin tutuklanacasınız. Siz silah bırakırsanız sizi yargılarım demektir bu. Onlar da mecburen silaha yeniden sarıldılar. Çünkü ABD’nin düşmanı olanın yaşayacak yeri yok. Kürtlerin bazı hakları vardı. Bu hakları saygı gösterilmelidir. Ama mücadelemiz sırasında bazı güçler tarafından piyon olarak kullanıldığım için utanç duyuyuorum" dedi.

"ÖRGÜTTEN 1. KOMUTAN OLARAK AYRILDIM"

Sakık, "18 yıl boyunca PKK’da kaldım. Hamal olarak girdiğim örgütten 1. Komutan olarak ayrıldım. Örgüt liderine en yakın olması gereken isimlerden birtanesiydim. Ancak benim Abdullah Öcalan ile bütün konuşmalarımı toplarsanız Yalçık Küçük’ün bir kere konuşması kadar olmaz. Zaman açısından söylüyorum. Bunun saklanacak bir yanı yoktur. Artık ’Gazece’ sıfatıyla görüştüm, ’ikna etmek’ için oraya gittim, ifadeleri kimseyi inandırmıyor" diye konuştu. Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, " Küçük ile Abdullah Öcalan biraya geldiklerine ne görüşüyorlardı" diye sordu. Şemdin Sakık "Görüşmeleri başbaşa ise bizleri yanlarına almazlardı. Tahminin baş başa iken Yalçın Küçük, Türkiye ve Avrupadaki gelişmeler hakkında Abdullah Öcalan’ı bilgilendiriyordu. Yalçın Küçük Avrupa’da örgüt faaliyetinin içindeydi. Öcalan’a istihbarat getiriyordu" dedi.

"YALÇIN KÜÇÜK ÖRGÜT İÇİN ALLAH’IN BİR LÜTFU"

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in, Abdullah Öcalan’ı ziyaretinden sonra örgüt militanı sayısında patlama olduğunu söyleyen Sakık, Doğu Perinçek’in çekilmesinden sonra yerini Yalçın Küçük’ün doldurduğunu belirtti. Sakık, "Doğu Perinçek’in Abdullah Öcalan ile ilişkisi ne ise Yalçın Küçük’ün ilişkisi daha fazlaydı. Bize silahlı eğitim veriyordu. İkinci başkanımız mı, diye düşünüyorduk. ’Rüzgara tutunmuş adam’ başlıklı bir makale yazmıştı. Bu yazı, örgütün güçlendirilmesini ve savaşın kızışmasını isteyen bir yapıdaydı. Abdullah Öcalan bize Yalçın Küçük’ün Türkler için bir şans, örgüt için Allah’ın lütfu olduğunu söylerdi" dedi. O dönemde Abdullah Öcalan’ın silahlı mücadelenin bir çıkmaza girdiğini söylediğini belilrten Sakık, bu nedenle ayrı düştüklerini ve örgütten kaçtığını söyledi. Sakık, "Aslında 1993 yılında en büyük darbe oldu. Bu ülke bir değişime uğradı" dedi. Sakık, PKK’nın, silah olarak kullanıldığını belirterek, PKK’nın gerektiğinde Türklere, gerektiğinde ise devlet içindeki dinamiklere yöneltildiğini ifade etti.

GAFFAR OKKAN SUİKASTİ

Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın suikastine ilişkin açıklamalarda da bulunan Sakık, "Ergenekon Davasıyla ne kadar ilgilidir bilmiyorum. Bu ölçüde faili meçhul olarak kalan, gizlenen olayların hepsi birbirine bağlıdır. Bir gücün işidir" diye konuştu. Yeni yakalandığında Diyarbakır valisi ve emniyet müdürünün kendilerine bir konferans verdiklerini anlatan Sakık, "Emniyet müdürü Gaffar Okkan ile 5 dakika görüştüm. Eşya ve yiyecek gibi sorunlarımı anlattım. Okkan "Ülkeye zarar verdin, hizmet de etmelisin" dedi. Saygı duyduğum insanın ölümü gerçekleşti" diye konuştu.

"HER FAİLİ MEÇHUL CİNAYET YÜZDE YÜZ DEVLET DESTEKLİDİR"

Sakık, "1994’de Tunceli’deyken 2 orman işçisi gençleden birini yanıma aldım. Aramızda baba-oğul ilişkisi oluştu. 1998 yılında örgütten ayrıldım. Bu oğlum dediğim kişide 1 yıl sonra Diyarbakır’da yakalanıp itirafçı oldu. Başvurdum beni görüştürdüler. Zaman zaman göreve çıkıyordu. Dicle’de bir yüzbaşının yanında kalıyordu. Gaffar Okkan şehit düşünce ona sordum. Okkan’a yapılan eylem, dünyanın hiç bir yerinde bu kadar yağdan kıl çekercesine, hedefi yüzde yüz vuran eylem görülmemiştir. Eğer bunlar Lübnan’da eğitilen Hizbullah olsa bomba kullanırlar’ dedim. İran’daki Hizbullah olsa hiç bir zaman sonuca gitmezler, dedim. Bu kesinlike Hizbullah işi değil, dedim. Cezaevinde yan koğuşumda Hizbullah lideri kalırdı. Havalandırmadan konuşurduk. ’Bilmiyoruz’ diyorlardı. Bunlar bunun çeyreğini bile yapamazlar. PKK’nın bile bu kadar başarılı bir eylemi olmamıştır. Her faili meçhul cinayet yüz de yüz devlet desteklidir. Gaffar Okkan’a, askeri, siyasi, istihbarat açısından bakarsanız kesinlikle Hizbullah işi değildir. Bu bölgede bütün silahlar karışıktır. PKK silahları ordunun elindedir. Silahlardan çıkan mermiye bakarsanız tetikçisini bilmek mümkün değildir" dedi. Duruşma Sakık’ın dinlenmesi ile devam ediyor.

İran’ın Suriye Krizindeki Tutumu


Orta Doğu’da 2011 yılında ortaya çıkan Arap uyanışı sürecindeki halk hareketleri kısa süre içinde Suriye’yi de etkilemiş, bu ülkedeki Baas rejimini tehdit etmeye başlamıştır. Esed iktidarı, halkın demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi yönündeki reform taleplerini dikkate almamış, kitlesel gösterileri şiddete başvurarak durdurmayı tercih etmiştir.

Esed rejimi ilk etapta sivil nitelikli başlayan daha sonra ise silahlı ayaklanmaya dönüşen muhalefet hareketine karşı mukavemetini hala korumaktadır. Rejim bu mücadelesinde en büyük desteği İran’dan almaktadır. Orta Doğu’daki statükoya karşı çıktığını dile getiren ve “İslami uyanış” addettiği Arap uyanışı sürecini destekleyen İran, Suriye’deki krizde farklı bir tutum geliştirmiş, statükonun sürdürülmesine destek olmuştur.

Suriye krizi, İran’ın ideolojik, stratejik ve jeopolitik kazanç sağladığı Arap uyanışının çehresini değiştirmiştir. İran için hayati önem arz eden Esed rejiminin geleceği, İran’ın bölgesel nüfuzunu ve sürdürdüğü siyaseti derinden etkileyebilecek önemdedir. Suriye’deki rejimin değişmesi ile birlikte İran’ın etki alanının Filistin’den başlayıp, Lübnan ve Irak’a kadar gerileyeceği öngörülmektedir.

İran’ın Suriye Politikası

İran’ın dış politika ufkuna tarihi tecrübeleri ile dini ve ideolojik değerleri yön vermektedir. İki dünya savaşında yaşadığı Rus ve İngiliz işgalleri İran’ın tarihi hafızasına ve dış politika vizyonuna tesir etmiştir.(1) 1979 Devrimi’nden sonra ise İran dış politikasında mezhep faktörünün öne çıktığı, Şiiliğin İranlı karar mercilerinin bakış açısını etkilediği gözlemlenmiştir. Nitekim devrimle iktidara gelen yeni rejim kendini bütün Müslüman halkların savunucusu ve koruyucusu olarak tanımlamış, nüfuz alanını genişletmek maksadıyla “rejim ihracı” politikası takip etmiştir. İran dış politikasında Fars milliyetçiliğinin de oldukça güçlü olduğu belirtilmelidir.(2) İran devlet aklını belirgin olmasa da büyük ölçüde bu milliyetçi duruş belirlemektedir. Dolayısıyla İran dış politikasında; işgal sendromu, Şiilik ve Fars milliyetçiliği birlikte değerlendirilmelidir.

Suriye, İran’ın Orta Doğu politikasında merkezi bir konuma sahiptir. Bu merkezi konumun izahı için iki ülke arasındaki tarihi, ideolojik ve stratejik temeller incelenmelidir.

Tarihi açıdan değerlendirildiğinde Suriye’de 1970’de iktidara gelen Hafız Esed’le Humeyni arasındaki irtibatın devrimden önce tesis edildiği fark edilmektedir. Şah rejimi karşıtlarını ve sürgünde Humeyni’yi destekleyen Hafız Esed, 1979 Devriminden sonra Tahran’la yakınlaşmaya başlamıştır. 1980-88 İran-Irak savaşında Suriye diğer Arap ülkelerinden farklı hareket ederek İran’ı desteklemiş, 1982 Hama katliamında ise Tahran, Esed rejimini dolaylı olarak müdafaa etmiştir. Hafız Esed iktidarı İran’ın Lübnan’da Hizbullah’ı teşkil etmesine imkân tanımış, Filistinli direnişçi gruplarla irtibatını kolaylaştırmıştır. Süreç içinde askeri boyut da kazanan İran-Suriye ilişkileri istikrarlı bir gelişme trendinin ardından ittifak düzeyine çıkmıştır. 2006’da İran-Suriye arasında ortak savunma ilkesine dayalı bir Ortak Güvenlik Antlaşması imzalanmış, ikili ittifak resmi nitelik kazanmıştır.

İran-Suriye ilişkilerindeki ideolojik temeller Şiilik tutkalı ile açıklanabilir. Ancak iki ülkenin de Şiiliği/Nusayriliği menfaatlerine vasıta olarak kullandığı ifade edilebilir. “Şii hilali’ projesi mezhepsel bir ortak paydada buluşma amacından ziyade İran’ın nüfuz alan tesis etmeye yönelik bir teşebbüsüdür.(3) İran, Şiiliği yayılmacılık hedefiyle kullanırken, Suriye Nusayri azınlığın hâkim olduğu ve çıkar ilişkilerini yönettiği Baas rejimini koruma saikiyle İran’a yaklaşmıştır. Aksi takdirde diğer tüm Arap devletleriyle karşı karşıya kalmak pahasına Şam yönetiminin İran yanlısı bir dış politika izlemesi akılcı olmazdı. İran, Suriye’deki iktidar Nusayri azınlığın denetiminde kaldığı sürece bu ülke ile ittifakını sürdürebilecektir. Baas rejimi de İran’dan aldığı destekle iktidarını Sünni çoğunluğa karşı koruyabilecekti.

İki ülke ilişkilerinin stratejik temelleri Suriye’nin neden İran’ın Orta Doğu stratejisinde merkezi konuma sahip olduğunu açıklamaktadır. İran, bölgesel stratejisini Irak, Lübnan, Suriye ve Körfez Şiilerini kapsayan bir “Şii hilali” projesiyle ikame etmeye çalışmaktadır. İran, Suriye üzerinden Lübnan’a nüfuz etmekte, Hizbullah ve Hamas’la ilişki kurmakta ve böylelikle Körfez’deki ağırlığının yanı sıra Orta Doğu siyasetinin temel meselelerinde de denklemde yer almaya gayret etmektedir.(4) İran savunma stratejisini, caydırıcılık esası üzerinden düşmanın sınırlar dışında karşılanması şeklinde kurmaktadır. Bu stratejide Suriye’nin önemli bir yeri vardır.(5) İran, coğrafi imkânlarını kullandığı Suriye sayesinde İsrail-Filistin ihtilafındaki dinamikleri etkileyerek ve ABD-İsrail’e karşı “direniş hattı” gibi bir söylem inşa ederek kendi rejimini muhafaza etmekte ve bölge halkları nazarında itibar edinmektedir. Baas rejimi de “direniş hattı” söyleminden istifade etmiş, Suriye’nin İsrail’e karşı ön cephede yer aldığını gerekçe göstererek halktaki reform taleplerini uzun süre dizginleyebilmiştir.

İkili ilişkilerin tarihi, ideolojik ve stratejik temelleri göz önünde bulundurularak değerlendirildiğinde İran’ın Suriye krizindeki tutumu anlaşılmaktadır. Esed rejiminin düşmesi ile İran sadece stratejik bir müttefik kaybetmekle kalmayacak, Tahran’ın Hizbullah’la ve Filistinli direnişçi gruplarla bağlantısı zedelenecektir. Suriye’de demokratik hak ve özgürlük hedefiyle gösteriler düzenleyen halk kitleleri bu nedenle İran’ın bölgedeki stratejik çıkarlarını tehdit etmiştir. Gösteri yürüyüşlerinin Esed rejiminin silahlı kuvvete başvurmasıyla silahlı bir ayaklanmaya dönüşmesiyle de Tahran’ın tutumu belirginleşmiş, Baas rejimine doğrudan destek vermeye başlamıştır. İran’ın Suriye politikasının pratikte tek bir hedefi vardır. Bu hedef Suriye’de statükonun korunması ve Esed rejiminin iktidarda kalmasıdır. İran kendisine dost bir rejimin iktidarda kalmasını, böylece bölgedeki stratejik menfaatlerini korumayı hedeflemektedir.

İran’ın Esed Rejimine Verdiği Destek

İran, Nusayri azınlığın iktidarda bulunduğu Suriye’de muhalefet hareketini bastırması için Esed rejimine oldukça güçlü bir destek vermektedir. İran’ın Esed rejimine verdiği destek; siyasi, askeri ve ekonomik destek olmak üzere üç grupta değerlendirilebilir.

İran’ın Esed rejimine sağladığı siyasi destek; diğer ülkelerin Suriye’nin iç işlerine karışmasını önlemek; Suriye’ye dış müdaha¬leyi engellemek ve Baas rejiminin yalnızlaştırılması girişimlerini boşa çıkarmak üzerine kurulmuştur.(6) İran’ın Suriye sorununun çözümü için bölgesel işbirliği arayışları çerçevesinde sa¬dece birkaç ülkeyi işaret etmesi, İran’ın asıl gayesinin hasımlarını Suriye’den uzak tutmak olduğunu göstermektedir. Ancak İran’ın Suriyeli muhaliflerle problemli ilişkisi sorunun çözümünde aktif rol almasını engellemekte ve bölgesel çözüm arayışlarının dışında tutulmasına neden olmaktadır.

Esed rejimine verilen diplomatik desteğin bir boyutu da Suriye’nin yalnızlaş¬masını önlemek ve rejime bölgesel destek sağlamaktır. İran, bölgedeki etkisini kullanarak diğer müttefiklerini Esed rejimine destek vermeleri için yönlendirmektedir. Bu bağlamda İran’dan sonra Esed rejimine en büyük destek Tahran’ın yönlendirmesiyle Hizbullah ve Irak yönetiminden gelmiştir.(7) Maliki iktidarı Arap Birliği’nin Suriye aleyhine aldığı yaptırım kararlarına itiraz etmekte, yaptırım uygulamalarına riayet etmemektedir. Maliki iktidarı Irak hava sahasını Suriye’ye silah taşıyan İran uçaklarına açmakta Esed rejiminin ayakta kalmasını zımnen desteklemektedir. İran, Suriye’nin Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin gündemine alınmasına şiddet¬le karşı çıkmaktadır. Nitekim Güvenlik Konseyi’nde Esed rejimi aleyhine düzenlenen karar tasarılarının Çin ve Rusya tarafından veto edilmesi İran tarafından memnuniyetle karşılanmıştır.

İran, Suriye’ye silah, mühimmat ve teknik teçhizat tedarik etmektedir. İranlı uzmanlar rejim karşıtı gösterilerin ortaya çıkmasından sonra Esed rejimine bağlı güvenlik güçlerine muhaliflerin gösterileri düzenlemek için kullandıkları iletişim sistemlerinin izlenmesine imkân tanıyan teknik yardım sağlamıştır. Bu yardım sayesinde Baas rejimi; internet, cep telefonu ve sosyal medya ağlarını izleyebilmekte, muhalifleri siber dünyada kolaylıkla tespit edebilmektedir. Suriye’deki muhalefet hareketinin kitlesel yürüyüşlerden silahlı isyan hareketine dönüşmesiyle Tahran’ın Esed rejimine sağladığı destek de artmıştır. İran, Suriye’ye silah sistemleri sevk etmiş, Esed iktidarına bağlı gü¬venlik birimlerine teknik destek sağlamış ve Suriye’ye İran Devrim Muhafızlarına bağlı küçük birlikler göndermiştir. İran’ın telkiniyle Hizbullah militanları da Suriye krizine Esed rejimi lehinde müdahil olmuştur.

Esed rejiminin, siyasi krizin yanında hızla ekonomik bir krize doğru sürüklendiği bilinmektedir. İran, ekonomik yaptırımlarla mücadele eden rejimin imdadına yetişmek için yoğun çaba göstermektedir. İranlı diplomatlar, Suriye’deki ekonomik krizin çözümü için Irak’la görüşmekte, çeşitli projeler üzerinde durmaktadır. Bu görüşmelerde İran, Esed rejiminin Irak’ın hava sahasını kullanmasını ve İran-Suriye demir yolu ve kara yolu projeleri için Irak hükümetinden destek talep etmektedir. Enerji temin etme konusunda zor durumda olan Suriye, Türkiye’den elektrik enerjisi almayı bırakarak bu enerjiyi İran’dan temin edeceğini açıklamıştır. Tahran-Şam arasındaki ekonomik işbirliği alanındaki bir diğer gelişme ise iki ülke arasında 2011’de (Aralık) imzalanan ve 2012’de (Nisan) yürürlüğe giren serbest ticaret anlaşmasıdır. Bu anlaşma sayesinde Esed rejimi ekonomik açıdan nispeten rahatlamıştır.

İran, Esed rejiminin akıbetini aynı zamanda kendi rejiminin geleceğiyle ilişkilendirmektedir. Tahran yönetimi, Esed rejimi devrilirse bölgedeki rejim değişiklerinde sıranın İran’daki rejime geleceği yönünde kaygılar taşımaktadır. Bu nedenle İran Esed rejiminin devamı doğrultusunda bölgedeki diğer aktörlerle ilişkilerinin bozulması pahasına irade göstermektedir.

Suriye Krizinin Türkiye-İran İlişkilerine Etkisi

Arap uyanışı sürecinde Türkiye-İran ilişkilerini etkileyen en önemli değişken iki ülkenin Suriye krizinde izlemiş oldukları farklı politikalardır. Türkiye-İran ilişkileri ABD’nin Irak işgali sonrasında belirgin bir gelişme grafiği yakalamış ise de Suriye’deki krizle birlikte iki ülke siyasi rekabet açısından 1990’lı yıllara geri dönmüştür.

Suriye’deki krizde bölge ülkeleri farklı çözüm önerilerini savunan iki gruba ayrılmış, Türkiye ve İran farklı gruplarda yer almıştır. Türkiye; Suriye’de kitlesel gösteri yürüyüşlerinin başladığı dönemde Esed iktidarına reform tavsiyesine bulunmuş, ancak rejimin sivil göstericileri bastırma hedefiyle silahlı kuvvet kullanmasıyla tutum değiştirmiştir. İran ise Suriye’de gösterilen başlamasıyla birlikte harekete geçerek Esed rejimin ayakta kalması yönünde irade göstermiş, bölgedeki diğer Şii unsurları bu istikamette yönlendirmiştir. Türkiye’nin Suriye’deki değişim konusunda İran yönetimini ikna etme girişimi sonuçsuz kalmış, Ankara’nın Esed rejimine karşı tutumunu sertleştirmesiyle iki ülke arasındaki görüş farkı daha net biçimde ortaya çıkmıştır.

Türkiye; Mısır, Tunus ve Libya örneklerinden farklı olarak Suriye krizinde sadece devrim arayışlarında “ilham kaynağı” olmakla kalmayarak süreçte aktif rol almak istemiş bundan dolayı da Suriye politikalarını sürekli revize etmek zorunda kalmıştır. Türkiye’nin Suriye politikasını genel hatları anayasal reformlar için Esed rejimine baskı yapmak, muhalif grupları tek çatı altında toplamak ve uluslararası yaptırım arayışları olarak açıklanabilir. Türkiye’nin Suriye politikasını belirleyen en önemli faktörlerden birisi de demokrasi ve insan haklarıyla ilgili endişeleridir. Türkiye ayrıca İran’ın bölgedeki etki alanını genişleterek bölgede oluşacak bir Şii kuşağına liderlik etmesinden ve mezhep temelli dayanan kutuplaşmalardan endişe duymaktadır.

İran’ın Suriye krizi bağlamında izlediği politikalar Türkiye ile ilişkilerin kötüleşmesinden endişe duymadığını göstermektedir. İran, Suriye konusunda Ankara’yı ABD ve Batı ile işbirliği yapmakla suçlamakta, Türkiye’nin Suriye’nin iç işlerine müdahale ettiğini iddia etmektedir. Tahran’a göre Ankara; ABD ve Türkiye ile iyi ilişkileri olan Arap ülkelerinin desteğini alarak bölgesel liderliğe oynamaktadır. Türk politikacıların ikili ilişkiler söz konusu olduğunda oldukça dikkatli bir üslup kullanmasına karşın İran’ın aynı hassasiyetle hareket ettiğini söylemek oldukça zordur. İranlı üst düzey yetkililerin Türkiye hakkındaki demeçleri, özellikle İran Genelkurmay Başkanı’nın Türkiye’yi tehdit eden açıklamaları ikili ilişkilerle ilgili ciddi soru işaretleri doğurmuştur.

PKK terör örgütünün bu süreçte Türkiye-İran ilişkilerini zehirleyebilecek bir aktöre dönüştüğü gözlemlenmektedir. İran’ın Suriye krizindeki duruşuna karşı Esed rejimi ile birlikte Türkiye’ye “bedel ödetme” seçeneğine yöneldiği ve PKK terör örgütünü bu hedef doğrultusunda tekrar kullanmaya başladığı değerlendirilmektedir. Türkiye’de yakalanan İranlı ajanlardan elde edilen bilgiler, ajanların Türkiye’nin birçok askeri tesisine ve güvenlik noktasına ait bilgileri PKK terör örgütüyle paylaştığını ortaya çıkarmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri, Güneydoğu Anadolu’da terör örgütüne karşı yürüttüğü mücadelede örgütün cephanelik olarak kullandığı mağaralarda İran yapımı mühimmatlarla karşılaşmaktadır. Tahran’ın PKK terör örgütünün İran sınırları içinde kamp kurmasına müsaade ettiği, örgüte lojistik destek sağladığı, Türkiye sınırındaki karakolların bazılarına örgüte tahsis ettiği basına yansımıştır. Maliki iktidarının da İran’ın etkisiyle PKK terör örgütüne destek gündemiyle örgütle temasa geçtiği iddia edilmiştir.

İran’ın Türkiye ile rekabetini propaganda savaşlarından da öteye taşıyarak menfi eylemler içine girmesi özel bir anlam ifade etmektedir. İran açısından bakıldığında Türkiye, Orta Doğu genelinde en önemli bölgesel rakip olarak görülmektedir. Bu rekabette Türkiye’nin gelişen ekonomisi ve bölgedeki yumuşak gücünün mevzi kazanması İran’ı rahatsız etmektedir. İranlı karar mercilerinde, Suriye’de Esed rejiminin devrilmesiyle bu ülkenin İran’ın etki alanından çıkıp Türkiye’nin etki alanına gireceği yönünde bir kaygı vardır.

Sonuç

Suriye’deki kriz, İran’ın Arap uyanışı sürecinde izlediği politikada farklılık arz etmiştir. İran için hayati önem arz eden Esed rejiminin geleceği, İran’ın bölgedeki nüfuzunu ve sürdürdüğü siyaseti dönüştürebilecek öneme sahiptir. Suriye’deki rejimin değişmesi ile birlikte İran’ın Orta Doğu’da stratejik menfaatlerinin zedeleneceği değerlendirilmektedir. Esed rejiminin devrilmesi sonucunda İran’ın Suriye, Lübnan ve Filistin üzerindeki nüfuzu önemli ölçüde azalacak, Şii hilali projesi akim kalacaktır. İran’ın Esed rejiminin devamı yönündeki girişimleri, PKK terör örgütünü kullanmaya teşebbüs etmesi Türkiye ile ilişkilerine zarar vermektedir.

İran dış politikasında ezilenlerin yanında yer alma ilkesi Suriye kriziyle birlikte önemini yitirmiştir. İran, on binlerce vatandaşını öldüren yüz binlerce vatandaşını yurt dışına sığınmaya mecbur bırakan Esed rejimini destekledikçe İslam dünyasının tepkisini çekmekte, Türkiye ve Arap dünyasıyla ters düşmekte ve Esed sonrası Suriye’deki kredisini tüketmektedir.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: