Günlük arşivler: Kasım 8, 2012

MEDYA KOCAELİ : ERGENEKON SERÜVENİ – 34


Yüksel YILMAZ

sijoyukselyilmaz

Ekim 2012’de 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimine daha iki yıl var olduğu halde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Erdoğan’ın adaylıkları gündeme oturdu. AK Parti, Gül’ün adaylığını bir kanunla engellemek istediyse de CHP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi kanunu iptal etti. Hatta AK Partili bir kısım yöneticiler Gül’ü rencide edici beyanlarda bile bulundular. Nihayet Cumhurbaşkanı Gül aradan çıkıp başdanışmanı Ahmet Sever’i devreye sokarak AK Parti kurmaylarıyla danışmanını muhatap etti.

Dikkatli dinlenilirse AK Parti kongresinde Başbakan Erdoğan, “Ben, tüzüğümüz gereği, bu Büyük Kongre’de son kez genel başkanlığa aday oluyorum. Ardından partimin vereceği sorumlulukları yüklenerek, o alanlarda görev ifa edeceğim. Şunu söylemek durumundayım, bu bir veda değildir. Allah ömür verirse, bu can, bu bedende olursa, inşallah farklı görevler, farklı unvanlar altında, yine bir olacağız, yine beraber olacağız, yine partimizin, yine milletimizin hizmetinde olacağız…” diyerek aslında cumhurbaşkanlığı adaylığını ilan etmişti. Lakin hatırlanırsa Başbakan AK Parti iktidar olur olmaz Gül’e ilk başbakanlığı vermişti. Cumhurbaşkanlığı söz konusu olunca tereddüt etmeden ‘kardeşim Gül aday…’ demişti. Cumhurbaşkanı Gül’den bugün beklenen, ‘kardeşim Erdoğan adaylığı düşünüyorsa, ben kesinlikle aday olmayacağım’ açıklamasını özelde de olsa yapmasıdır.

Cumhurbaşkanlığı seçimine daha iki yıl var. Gül ile Erdoğan arasında bugün tutuklu milletvekilleri, AB, basın özgürlüğü konularındaki farklı yaklaşımlardan dolayı "cumhurbaşkanlığı adaylık çekişmesi" çıkarmak doğru değildir. Önemli olan yeni sivil bir anayasa ile vesayet rejimini sonlandıran Türkiye’nin sağlam zeminlere oturan hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmesidir…

Ekim ayında Urfa’nın Akçakale ilçesinde 5 yurttaşımızın hayatına mal olan bomba, Suriye-Türkiye ilişkilerindeki gerilimi had safhaya getirmişti. Bombayı atan Suriye bataryaları, radarla tespit edilmiş ve vurulmuştu. Türkiye, "angajman" kuralları nedeniyle her Suriye saldırısına anında karşılık verecekti.

Suriye’nin jetimizin düşürülmesi ilk ağır tahrikti. Lakin topraklarımıza topçu atışı yapılması daha da ağır bir tahrikti. Lakin Suriye bu tahrikleri kendi başına yapamazdı. Çünkü Türkiye ile bir savaşa girmesi Şam yönetimine hiçbir şey kazandırmazdı. Ortadoğu küresel krizlerin merkezindeki en önemli bölgeydi. ABD dış politikası ise İsrail için tartışmasız bir teminattı. Yahudi lobisi, ABD başkanlarına rağmen Washington’un politikalarını yönlendirmekteydi. Almanya’nın, Fransa’nın ve İngiltere’nin bölge ile ilgili menfaatleri devam ediyordu. İran haklı olarak bölgesel bir güç olma emellerinden asla vazgeçmiş değildi. Çünkü İsrail Hükümeti onu bu yüzden ısıramıyordu.

11 Eylül 2001’deki terör saldırısı ABD’yi, İslam dünyası ile ilgili siyasetini gözden geçirmeye mecbur kıldığı için Türkiye’nin Başbakanı, BM "medeniyetler ittifakı" projesinde İspanya ile birlikte eş başkandı. ABD, İsrail’e hamilik ile İslam dünyasının demokratikleşmesi arasında kalmıştı.

Artık gündemde savaş vardı. Savaşlara girmeyelim ama jetimiz düşürülür de sesimizi çıkarmazsak, masum yurttaşlarınız top mermileri ile sürekli hayatlarını kaybederlerse ve bunu sineye çekersek işte o zaman devlet olamayız. Karşı taraf bizi barışçı değil ödlek zanneder. Tezkere görüşmelerinde itiraz eden CHP iktidarda olsaydı bu tür tahrikler karsısında eli kolu bağlı durur muydu yani? “Savaş istemiyoruz” deyip ama ne istediğini de söylememek politikası muhalefet etmek değildir. İçini mutlaka doldurmalıdır.

Hükümetin Suriye politikasında elbette hatalar var. Esed’le kavga etmemeli ve nasihat ölçüsünü aşmamalıydı. Sonuç olarak süper güç de değiliz. En fazla nasihat verebiliriz. Bunun sonucunda belki Esed yapıştığı koltuktan kalkmazdı ama çok büyük tavizler verebilirdi ve bu şimdilik yeterli de olabilirdi. Hiç olmazsa geleceğin modern Suriye’sinin önünü açabilirdi. Tüm bunlar mefluç Suriye’nin ve Suriyelilerin durumundan tercihe daha şayandı. Büyük ülkelerin hesaplarını, komşularımızın planlarını ve PKK terörünü dikkate alırken bunlar da göz ardı edilmemeliydi.

Arap Baharı Suriye’ye dayandığında Baas rejimi paniklemişti. Kaddafi’nin başına gelenler, Beşşar Esed’i çok etkilemişti. Suriye’nin, Libya gibi olmaması için o dönemde Dışişleri Bakanı Davutoğlu, defalarca Şam’a gitmişti. Genel seçim önermişti. Halkın seçtiği bir yönetim tavsiye edilmişti. 30 bin canın gitmesinden ve yüz binlerce Suriyelinin komşu ülkelere ve tabi Türkiye’ye sığınmasından belliydi ki Esed’e giden teklifler ortayı bulmuyordu. Demek ki sanıldığından daha fazla Esed taraftarı vardı ve bu yapışkanı koparmak öyle kolay değildi. Güçlü devletler ajanları yahut orduları kullanma yöntemleriyle bu işi çok çabuk halledebilirlerdi. Lakin o zaman da Siyonizm 30 bin Suriyeliyi öldürtemezdi. Tıpkı Bosna gibi her şey seyrine bırakıldı. Amerika ve AB mesafeli durdukça Suriye’deki diktatörlük kolay kolay düşemezdi. Üstelik BM Güvenlik Konseyi’nin daimi iki üyesi olan Çin ve Rusya tarafından destek de görüyordu. Türkiye ise bu meselede çok öne çıktı ve hep yalnız bırakıldı. İran’ın Suriye’ye sağlayacağı silah ve mühimmat desteği hesaba katılamamıştı ve uluslararası ilişkilerde görünenden çok görünmeyen siyasetin ağırlığı vardı. İran ve Irak’ı daha önce 10 yıl harp ettirenler bu bölgede rahat bir nefes alınmasını asla istemezler.

Saddam’ın dünyayı tehdit eden nükleer gücü bulunmadığını ve ABD’li Bush’un yalancılığını sonunda herkes gördü de ne oldu? Olan binlerce mazluma oldu. Hatta Irak, ABD’nin değil, İran’ın kontrolüne geçmiş olmadı mı? ABD dış politikası bölgede İran’ı güçlendirmiş olmadı mı? Türkiye’nin bölgede birinci güç olması bilimsel ve teknolojik ilerlemelerdeki yarışla mümkün olmalıdır; komşularının perişan olup gerilemeleriyle değil.

Tank tamiri için İsrail’e ve heronlar için Amerika’nın gözünün içine bakan bir Türkiye gelişmekte değildir.

Türkiye taziye evi gibi olduğundan ve Kürt gençleri kandırılıp dağa çıkartılarak boş yere öldürülseler bile cinayetler işlediğinden, artık ağlanacak olmaktan elbette çıkmıştır. Ne kadar iyi niyetli konuşursa konuşsun Diyarbakır emniyet müdürü yanlış yapmıştır. Bu müdür şehit analarının bir arada olduğu bir organizasyonda bu konuşmayı yapabilir miydi? Hayır. Bunu istemeyerek de olsa meşru bir hale getiriyorsun.

Devam eden yargılamalardan anlaşılıyor ki Kürtlere karşı olan haksızlıklar da devlet içindeki hukuk dışı Ergenekon türü yapılanmadır. Bu yapının milletle, polisle ve Mehmetçikle alakası yoktur. Bu yapı sadece Kürt vatandaşlarımıza değil dinini yaşamak isteyenlere, Sünnilere ve Aleviler de çok çektirdi. BDP ise referandumu boykot ederek demokratikleşmeyi engellemeye çalışıyor. Parti kapatılmasının zorlaştırılmasına Meclis’te ‘hayır’ diyen bile onlardı… Teröristle can ciğer kuzu sarması olanlar da onlardı… Kürt gençlerinin dağa çıkarılıp öldürülmesini sağlarken kendilerinin tuzu kuruydu… Avrupa’da bir eli yağda bir eli balda olan adamlar Kuzey Irak’ta büyük ihaleler alırlarken Kürt gençleri ölüp toprak oluyorlardı.

Bu katiller okul yakıyorlar, okuma salonuna molotof atıyorlar, dershaneleri bombalıyorlar. AB’nin orta yerinde Batı Trakya dramı söz konusudur… Albaylar cuntasından sonra Yunanistan’a demokrasi gelmişti ama maalesef demokrasi sadece Türk azınlıktan esirgeniyordu. Türkler, hayret verici bir şekilde AB’nin tüm kurumlarının, yetkililerinin gözü önünde üvey evlat muamelesi görmektedirler. Türk gazeteciler, Yunan basın kuruluşlarına üye bile olamıyorlar. Bir susturma kampanyasının hedefidirler. Yunan yargısı bazı bahanelerle tirajlarına göre 5-6 bin Euro’luk ceza almaları gerekirken Türk olduklarından 150 bin-250 bin Euro’luk para cezalarına çarptırılıyorlar. Yunanistan ekonomik krizde diye Türklerin parasına göz koymak zorunda mıdır? Türkiye’deki Milliyet gazetesini çağrıştırıyor diye Millet gazetesi ismini tescil ettiremiyor. Batı Trakya’da iş yapan başta işadamları olmak üzere Ziraat Bankası, Türk Hava Yolları gibi kurumlar Türk gazetelerine reklam bile veremiyor. Ekonomik kriz nedeniyle Avrupa’nın genelinde olduğu gibi Yunanistan’da da psikolojisi bozulanlar ırkçılık ve İslamofobi hastalıklarına kapılmışlar. 150 bin nüfuslu Müslüman Türk azınlık, son dönemde ırkçı Altın Şafak partisinin tehditleriyle uğraşmaktadır.

Nihayet Yunanistan hükümetinin bölgede adında Türk geçen hiçbir kuruma izin vermemesi gündeme oturdu. Türk azınlık kendi ilköğretim kurumlarını kurmuş olsa bile orta ve lise imkânları yok denecek kadar azdır. Yunanistan hükümeti 1998’den bu yana azınlık öğrencilerine yüzde 0,5 kontenjan ayırıyor. İyi bir altyapı eğitimi alamayan gençler ise Yunan üniversitelerinde istenen başarıyı yakalayamıyorlar. Türkiye’de okuyanlarsa denklik sorunu yaşıyorlar. 12 bin çocuktan 7 bini Yunan anaokullarına gidiyorlar. Yunanistan hükümeti Lozan’a rağmen seçilmiş müftüleri bile tanımıyor. Kendisi müftü atıyor. Müftülükte çift başlılık sürüyor. Vakıf yöneticileri, Batı Trakya Türk azınlığının özgür iradesiyle seçilemiyorlar. Vakıf malları üzerindeki haciz ve vergi borçları kaldırılmıyor. Avrupa Irkçılıkla Mücadele Komitesi’nin (ECRI) tespitlerine göre sayıları 60 bin olan Türklerin uğradıkları haksızlığın giderilerek, tekrar Yunan vatandaşlığına alınması gerekiyor. Bağımsız adayların, partiler gibi ülke genelinde % 3 barajını aşmaları gerekiyor. % 3, 200 bin seçmene denk düşüyor. Hâlbuki tüm azınlığın nüfusu 150 bindir. Yani Türk adayların hiçbir zaman bağımsız seçilmesi mümkün değildir. Mecburen Yunan partilerinden aday oluyorlar ve ancak 3 civarında milletvekili çıkarabiliyorlar. AB, Yunanistan’daki Türk azınlığa üvey evlat muamelesi yapıyor. Türkiye’deki Batı Trakyalı üniversite öğrencilerden, “yabancı öğrenci” statüsünde üç kat harç alınıyor.

Son aylarda PKK terörü okullara, dershanelere, yurtlara saldırıyorlar. Okulları yakıyor, öğretmenleri kaçırıyorlar. Yine askerlerimiz şehit ediliyor. Belli ki BDP PKK’nın ipoteği altında; PKK BDP’nin değil. PKK ve BDP Hükümetin terör konusundaki kararlılığını görmezden geliyor. Başbakan’ın son olarak ne dediğine bakalım: “Terör meselesini ülkenin kanayan yarası olmaktan çıkarmakta kararlıyız. İnşallah önümüzdeki dönemde bu konuda önemli gelişmeleri hep birlikte göreceğiz.”

Artık kısa dönem acemi eğitiminden geçirilmiş askerler yerine sayıları giderek artan Özel Harekatçılardan oluşan timler öne çıkıyor. Emniyet güçleri artık saldırıları beklemiyorlar. Arazide son teknolojylei hareketli timler ön alıyor ve stratejik takaddüm uygulanıyor. Baraka şeklindeki karakolların yerini hızla TOKİ’nin yaptığı “kalekollar” alıyor. PKK terörü; Kürt vatandaşlarımızın hakları konusunda tamamen anlamsız hale geliyor. PKK’nın çözüm değil, Anadolu’dan, içinde 21 ilimizin bulunduğu toprakları istediğini herkes görüyor. Ki bu ne hükümetin ne ana muhalefet CHP’nin ne diğer muhalefet patilerin ne de başta şehid anaları ve adayları olmak üzere tüm milletimizin razı olacağı bir durum değildir.

Iğdır’ın Bulakbaşı köyünde 19 öğretmenden 6’sını kaçıran PKK’lılara köylülerin gösterdiği tepki kayda değerdir. Köylülerin 2 PKK’lının önüne geçip, “Ya bizi öldürürsünüz, ya da öğretmenlerimizi bırakırsınız” demeleri üzerine öğretmenler bir saat sonra serbest bırakıldılar. Bu çok önemli bir isyandır! Kamuoyunun önemli bir kısmı PKK lideri ile görüşülmesini zül kabul ettiği halde Başbakan, Azerbaycan dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada, “MİT her an her türlü teması yapabilir. Yani ben şunu çok açık ve samimi söylüyorum. Eğer İmralı’ya, yarın gidilmesi gerekiyorsa, ben müsteşarıma derim ki, ‘gereğini yap.’ Yeter ki, belli bir neticeye ulaşalım. Bu kanı durdurmak için ne yapabiliriz, bizim derdimiz bu.”

27 Mayıs 1960 darbesinden beri yapılan anayasalar vesayet sistemini taşıdı. 12 Eylül anayasası özgürlüğü ezdi. Türkiye’nin temel problemleri hep darbe anayasalarıydı. Tamam, yeni anayasa her derde deva değildir. Ama Darbeleri Araştırma Komisyonu kuran, 28 Şubat’ı ve 27 Nisan’ı araştıran bir Meclis, 12 Eylülcüleri yargılayan bir irade de vesayetçilerin yaptığı anayasayı tasdik edemez.

29 Ekim 2012’deyine kutuplaşarak Cumhuriyet’i kutlamayı yeni bilemedik. Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrünnisa Gül ilk defa Ankara’daki törende protokolde yer aldı. Daha önce Cumhurbaşkanı’nın eşi başörtülü olduğu için askerler Çankaya’daki resepsiyona katılmıyorlardı. Cumhurbaşkanı kutlamaları Meclis’te değil Çankaya Köşkü’nde kabul etti ve hatta akşam Çankaya’daki resepsiyona katılım eşli oldu. Başbakan ifade etti: “Daha önceden biz törenlere eşli davet almıyorduk. Bizi buraya sokmayanlar utansın…”

CHP ise İşçi Partisi organizatörlüğünde “29 Ekim Seferberlik Yürüyüşü”yle gündemdeydi. Seferberlik, düşmana karşı yapılırken bu da neyin nesiydi? Koskoca ana muhalefet partisi CHP nasıl olurdu da İP’in arkasına bağlanırdı? CHP İstanbul İl Başkanı’nın Taksim’de Atatürk Anıtı’na çelenk konulurken 1. Ordu Komutanı ve askerî heyete dönüp, “Sizin korumanız gereken Cumhuriyet’e biz sahip çıkıyoruz” diye bağırması tam bir suçtu. Eğer CHP zihniyeti bu ise hâlâ darbelerden medet umuyorlar ve umutlarını askerî müdahaleye bağlıyorlar demektir…

Nihayet Meclis Başkanı ve eşi, Başbakan ve eşi, Genelkurmay Başkanı ve eşi, Cumhurbaşkanı ve eşi aynı karede…

ESKİ SAVCI MÜSVEDDESİ GÜLTEKİN AVCI’DAN ŞEMDİN SAKIK YORUMU /// CC : @GultekinAvc


İşte Ergenekon’un istediği

Terör örgütü PKK ve Ergenekon bağlantılarının en önemli tanığı Parmaksız Zeki kod adlı Şemdin Sakık’ın itirafları kimleri rahatsız ediyor?

Yazarımız Gültekin Avcı tarihi öneme sahip Ergenekon davasında yaptığı önemli itiraflarla gizli kalmış birçok bağlantıyı ve karanlık olayı deşifre eden bir zamanlar PKK‘nın 2 numaralı ismi olan Şemdin Sakık‘ın söylediklerinin önemine dikkat çekti.

İşte o yazı:

Nasıl bir tanık emretmiştiniz?

Dava konusu olay hakkında işitsel ve görgüye dayalı bilgi sahibi olan kişidir tanık.

Kariyeri, ideolojisi ve sosyal statüsü önem taşımaz.

Teröristten dervişe kadar herkes tanıklık yapabilir.

Doğruyu ve bilinmeyen gerçekleri söyleyip söylemediğidir önem arz eden.

Yeminle bilgi ve görgüsünü anlatır ve yargı makamlarının takdirine sunar.

Gerisi karargâh medyasının ve Ergenekon çığırtkanlarının değil, savcı ve hâkimlerin takdiridir.

ABD Başkanı Bill Clinton‘ı tacizle suçlayan Monica‘nın Clinton’a nazaran prestiji bir hiçti.

Ama Bayan Lewinsky‘nin şikâyeti koca ABD Başkanı’nın savcı karşısında 6 saat ter dökmesine yol açtı.
İtalya Başbakanı Andreotti itibarın zirvesinde oturuyordu.

47 yıl aralıksız parlamenter olan, 7 kez başbakan 33 kez de bakan olan "yaşlı tilki" lakaplı Giulio Andreotti, Aldo Moro‘nun öldürülmesinden P-2 skandalına, Mafyadan Gladio‘ya her türlü karanlık işin arkasındaydı.

Andreotti İtalya Başbakanı’yken soruşturma açan Palermo Başsavcısı Giancario Caselli elinde güçlü deliller olduğunu ve Başbakan Andreotti‘nin hükümet ile mafya arasında köprü görevi yaptığını iddia edip dokunulmazlığının kaldırılmasını istemişti.

Çünkü Andreotti‘nin sağ kolu Sicilyalı Salvo Lima‘nın öldürülmesinden sanık 3 eski mafya üyesi pişmanlık duyarak Palermo savcılarına itirafta bulundular.

Evet, 3 mafya üyesi…

Özellikle Tommaso Buscetta ve Francesco Marino Mannoia adlı eski mafya üyelerinin tanıklıklarıyla soruşturma yargılamaya dönüştü.

Mafya itirafçıları doğru söylemişler ki, Başbakan Andreotti 20 yıl hapse mahkûm oldu.

Yine mafya mensuplarının tanıklığına dayanarak, İçişleri Bakanı ve Parlamento Mafyayla Mücadele Komisyonu Başkanı Vincenzo Scotti, Napoli Savcısı tarafından mafya üyesi olmakla yargılandı.

Nitekim İtalya’da Gladio soruşturmasını tetikleyen ilk ifade, Gladio tetikçisi Vincenzo Vinciguerra tarafından verildi.

Yine İtalya’nın öldürülen efsane anti mafya savcısı Giovanni Falcone, mafya itirafçılarının ifadeleriyle İtalyan mafyasına çok ağır bir darbe vurmuştu.

Bunları niye anlattım?

Ergenekon davasındaki gizli tanık Deniz, Şemdin Sakık‘mış da…

PKK‘lının ifadesiyle terörle mücadele eden generaller nasıl tutuklanırmış!

E. Org. İlker Başbuğ dâhil bazı medya mahfilleri bu eksenle harekete geçti.

Ne denir ki?

Bedbaht ona derler ki elinde cühelânın
Kahrolmak için kesb-i kemâl ü hüner eyler

Öncelikle o generaller terörle mücadele ettiği için değil milletle ve demokrasiyle illegal mücadele ettikleri için, bu ülkeye ve istikbaline pusu kurdukları için tutuklandı.

Sanki Ergenekon‘un tanığı sadece Şemdin Sakık.

Gizli açık pek çok tanık ve yüzlerce belge ve delil var.

Bir terör örgütü hakkında en mahrem ve vurucu bilgileri o örgüt mensubu bir terörist verebilir.
Mafya hakkında en önemli tanıklığı yapanlar da doğal olarak mafya üyeleridir.

Teröristin ve mafyanın da doğruları ve bilinmeyenleri söylemeye hakkı vardır.

AB ve ABD’de olan gizli tanıklık da bu tür hassas bilgi verecek kişilerin güvenliği gayesini güdüyordu.
Ama bizim sığ ve taassup sahibi medya sokaklarına göre tanık dediğin, toplumsal itibarı yüksek, Atatürkçü, "çağdaş", "Tanıklık Akademisi"ni ilk 3’te bitirmiş olmalı.

Hatta Harbiye mezunu olanı tercih edilir!

Hele bir generalin tutuklanması söz konusuysa, mümkünse tanıklık için Atatürk‘ün ruhunu çağırmalı mahkemeye.

Gerçi bir zamanlar Necla Çarpan ciddiyetle yapıyordu bu işi.

Atatürk‘ün ruhuyla yaptığı görüşmelerde aldığı mesajları devlet ricaline iletiyor, MİT Müsteşarı’ndan bakanlara, Genelkurmay Başkanı’ndan cumhurbaşkanına kadar tüm zevat Necla Çarpan‘a randevu verip onun hezeyanlarını dinliyorlar, hatta tavsiye ediyorlardı.

"Öte Alemden Atatürk Sesleniyor" diye bir kitabı da var bu kadının.
Konumuza dönelim.

Bir zamanlar PKK‘nın 2 numarası Parmaksız Zeki (Şemdin Sakık) doğal olarak devlet-PKK ilişkileri konusunda dinlenmesi gereken en önemli kişilerden biridir.

Yargı makamları doğrusunu yapmıştır.

Sakık’a aşk, sanat, toplumsal ahlak ve Türkiye politikaları sorulmuyor.

PKK-Ergenekon ilişkileri soruluyor.

Yargı paketlerinden ekmek çıkmazsa, bu kapılarda umduğunuzu bulamazsınız beyhude yorulmayın!..

ENCÜMEN-İ DANİŞ-ERGENEKON- VE ÖTESİ –I- /// CC : @ahmetay_


E-Mail : Twitter: @ahmetay_

Ülkemizde cumhuriyet kurulduktan 27 yıl sonra çok partili siyasi hayata geçildi ve 1960’tan itibaren de halkın oylarıyla iktidara gelenler defalarca askeri müdahaleler sonucu iktidardan uzaklaştırılmışlardır. Bunu kendiliğinden gelişen ‘durumdan vazife çıkarma’ olarak değerlendirirsek isabetli olmayan bir tespitte bulunmuş oluruz.

Yakın tarihimizi sağlıklı bir okumaya tabi tuttuğumuzda, hükümetler deviren bu cunta ve karanlık örgütlerin nasıl çalıştığının bilgisine ulaşabiliriz. Hatırlayalım,

Antidemokratik, cunta yöntemleriyle 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 ve 28 Şubat 1997 tarihlerinde gerçekleşen darbe ve muhtıralar bazen kanlı olmuş, bakanlar ve başbakanlar idam edilmişlerdir. En son 28 Nisan 2007’de adına “sanal muhtıra” da denilen askeri müdahaleyi Ak Parti hükümeti tanımayıp etkisiz kılmıştır.

Entrika, suikast gibi yöntemlerle yönetimi ele geçirme teşebbüsleri dünyada pek çok ülkede olduğu gibi Osmanlıda da sıkça görülmüş ve kimi zaman da fiilen gerçeklemiştir.

Bizi ilgilendiren konu bugünlerde adına ETÖ denilen illegal yapılanmanın halkın oylarıyla iktidara gelen Ak Parti iktidarını devirme planlarının kökenine inmektir.

Ergenekon nedir?

Nasıl kuruldu?

Bu örgütün ilham kaynağı olan illegal yapılanmaların 150 yıllık geçmişi nedir?

Osmanlı döneminin özellikle son yarım yüzyılında yönetime ortak olmak ya da yönetimi ele geçirmek isteyenler bu arzularını kimi şiddeti esas alan örgütler eliyle gerçekleştirmeye çalışmışlardır.

Her ülkede yönetimde söz sahibi olma, iktidar olma çabaları olmuştur, olacaktır. Ama asıl ve makbul olan, legal/meşru yollarla belirlenen kurallar esas alınarak yönetimin el değiştirmesidir. Kimi ülkelerde zaman zaman maalesef yönetim zorla, darbe/ihtilal ve entrikalarla başka güçlerin eline geçmiştir.

Osmanlı döneminde (örgütlü olarak) yönetimi baskılarla etkileme çabaları 1840’lı yılların sonunda başlamıştır. Bu uygulamayı Osmanlı’da ilk kez Padişahların “ikna edilerek”, Osmanlı yöneticilerine akıl hocalığı yapmak, yönetime de “gerektiğinde ‘balans ayarı’ çekmek için” aralarında dönemin b/ilim erbabının bulunduğu bir grup gerçekleştirmiştir. Bunu, sonradan fiili bir devlet kurumu olacak olan Encümen-i Daniş üzerinden gerçekleştirmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu yıkılsa da “Encümen-i Danis” Cumhuriyet’te de devam etti. Bu kurumun devlet politikalarının belirlenmesinde çok önemli roller oynadığı muhakkaktır. (son yıllarda da tekrar gündeme gelen bu yapılanmanın neden gizli tutulduğu, ne gibi faaliyetlerde bulunduğunu örnekler vererek açıklayacağız)

Encümen-i Daniş, Osmanlı döneminde Ahmet Cevdet Paşa tarafından Sultan Abdulmecid’e bir mektup sunmakla (26 Mayıs 1846) başlayan çalışmalar sonucunda 1851′de resmen kurulur. O dönem kuruluş amacı –kâğıt üzerinde- eğitim kitaplarını hazırlama gibi görünse de neticede “bilirkişi” olma özelliğinden dolayı padişaha zaman zaman “balans ayarı” yapma hevesindedir Encümen- Daniş. Zaten kısa bir süre sonra eğitim kitaplarının yanı sıra neredeyse her türlü kitap hazırlığı, basımı, dağıtımı onların “olur”uyla mümkün olabiliyordu.

19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Ahmet Cevdet Paşa’nın sultan Abdulmecid’i ikna etmesiyle çalışmalara başlayan Encümen-i Daniş; Padişah’ın bizzat onayı ve katılımıyla 18 Temmuz 1851′de büyük bir törenle açılır. Encümen-i Daniş Eğitim Kurulu 40 tane dâhili, 30 tane harici üyeden oluşuyordu. Bu üyelerin taşıması gereken özellikler kurul tüzüğünde açık ve net bir şekilde belirtilmişti. Örneğin dâhili üyelerin, bir ilim dalında mütehassıs olması, bir yabancı dili bilmeleri, bir eser hazırlama veya tercüme kabiliyetlerine haiz olmaları şart koşuluyordu. Harici üyelerin kurula kabul şartları ve görevleri ise farklıydı.

Reddi miras yapılsa da Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın mirası üzerine kuruldu. Ama bu mirasta en çok öne çıkan “kurucu felsefedeki” yapılanma şekli oldu; “derin cumhuriyet…”

Doğrusu cumhuriyetin kuruluş felsefesine yaklaşık 2 asırdır süren “Batı’ya dönük siyasi projelerde” ulaşılabiliriz. Asıl kurucu damar bu süreçte açıldı. Öteden beri bizdeki batı hayranlığından özgürlük, eşitlik, aydınlanma değil; batılı giyim-kuşam, batı türü ve hazcı yaşam tarzı kastediliyordu. Kimi zaman batı türü eğitim talepleri de yine bu hazcı yaşam tarzı amaçlanarak dile getiriliyordu.

İşin bizi ilgilendiren tarafı, bu siyasi projeyi gerçekleştirmek isteyen güçlerin örgütlenmeleri ve daha sonraları dünyaca tehlikeli görülen uluslararası terör örgütüyle ilişkisi. Zira bu ilişkiden sonra ülkede suikastler, provokatif eylemler, baskınlar ve tabii ki darbeler süreci başlar.

Carbonari örgütünden söz ediyorum. İtalya Mafyası tarafından kurulan Carbonari (kömür işçileri) örgütü “bizimkilerin” hem örgütlenmelerinde hem de eylemlerinde oldukça etkili olmuştur. İtalya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinde terör estiren Carbonari terör örgütünün Osmanlı dönemindeki muhaliflerle ilişkisi Osmanlı’da ciddi bir kırılma noktasıdır.

1865′de İstanbul’daki Belgrat Ormanında piknik yapan altı genç, ki bunların arasında Necip Paşa’nın torunu Mehmet, Kayazâde Reşad, Menapirzâde Nuri ve Âyetullah Bey vardı. Bir süre sonra Namık Kemal’i de yanlarına çeken bu gençler İttifak-ı Hamiyyet adında gizli bir dernek kurdular… Zaten İttifak-ı Hamiyyet’in kurucuları, örgütlenirken Avrupa’daki «genç» örgütleri, özellikle İtalya’daki Carbonari Cemiyeti’ni örnek almışlardı.”

Bab-ı Ali baskını,

31 Mart Vak’ası,

Darbe ve diğer darbe teşebbüslerinin Carbonari’nin eğittiği örgütler üzerinden gerçekleşti. Son yıllarda ortaya çıkarılan BALYOZ, ELDİVEN, SARIKIZ, YAKAMOZ darbe planlarının mantalitesi/kökleri İtalyan Mafyası Carbonari’ye kadar uzanır. Ülke ve demokrasi birebir benzeşen ve fakat format değiştiren bir yapılanma ile karşı karşıya kalmıştı.

Devam edecek…

Twitter: @ahmetay_

VİDEO : MK Ultra (Zihin Kontrolü)


DOSYA – IRAK ALİMLER CEMAATİ’NDEN ŞEYH HALİD MOLLA


İRAN ANALİZ / Irak Alimleri Cemaati adlı oluşumun Basra başkanlığını yapan ve “Sünni” kimliği ile medyaya servis edilen Şeyh Halid Abdulvahap Molla hakkında önemli özet bilgilerin yer aldığı bu dosya İran&Şii lobisinin nasıl çalıştığını gözler önüne sermektedir. Maliki’nin danışmanlığını yapan, Şii terör örgütü Bedir Tugayları başta olmak üzere tüm oluşumlarla sıkı dirsek temasında bulunan, Şeyh Karadavi başta olmak üzere Sünni alimlere/teşkilatlarla şiddetli şekilde saldıran Molla’nın geçmişi, mevcut durumu ve siyasetine dair çok sayıda fotoğrafla hazırlananan dosyayı değerli okurlarımıza sunuyoruz.

İsmi: Halid Abdulvahap Molla

Sıfatı: Şeyh, Dr.

GEÇMİŞİ

“Eğer Baas bir din veya bir Peygamber olsaydı, onu reddederdim!” diyecek kadar ileri giden Molla tüm açıklamaları, attığı adımları ve siyaseti ile Maliki-İran çizgisinin dışına çıkmayan bir şahsiyet olarak Irak sahnesinde yer alıyor. Her ne kadar aşırı bir Baas ve Saddam düşmanı gibi görünse de geçmişine dair eski Baasçıların yönettiği el-Basra adlı internet sitesinde önemli bilgiler paylaşılıyor. Buna göre şimdi Maliki’nin sıkı müttefiki olan ve İran&Şii lobisinin sürekli atıfta bulunarak karapropaganda aracı olarak kullandığı Molla’nın bayağı görevleri bulunuyor. Bunlar;

1- Saddam döneminde Milli Meclis üyesi!

2- Vedi’ Muzaffer’in başkanlığını yaptığı Gazeteciler Sendikası. Başkanlığını Uday Kusay yaptığı sendikaya bağlı bir de gazete yönetmekteydi.

3- Yahya Abudi adlı partinin güney teşkilat sorumlusu şahsın üyesi bulunduğu bir heyette yer almaktaydı. İçlerinde Basra’nın bazı önde gelen isimleri ve şeyhlerinin de yer aldığı bu heyet büyük bir altın anahtarı Uday Saddam Hüseyin’e verecekti. Doğum yıldönümü münasebetiyle yapılan programda Molla yer alıyordu.

4- “Yüzyıl Ufku” başlıklı bir köşesi bulunan Halid Molla’nın ilk yazısı “doğruluk”, ikinci yazısı ise “zafer” ile ilgilidir. 9 Temmuz 2012 tarih ve 90. numaralı Basra Gazetesinde yayımlanan doğruluk başlıklı makale işgalden bir yıl öncesine işaret etmektedir. Şimdi Baas karşıtı olarak lanse edilen Molla makalesinde Saddam Hüseyin’i tavsif etmektedir. “İşte ey değerli okuyucu! Bizler doğruluktan bahsederken, sizleri doğruluğa çağırırken -Allah O’nu korusun ve gözetsin-büyük komutanın (Saddam) doğru yaradılış üzre olduğu, bunun onun derin bir imanına delalet ettiği ve Allah’ın da ona büyük bir komutanlık bahşettiğinin tekididir. Sensin bizlere doğru yolu gösteren, çünkü doğruluk kurtuluştur ve Allah’tan liderimiz Saddam Hüseyin’i muhafaza etmesini niyaz buyururuz!” Büyük büyük sözler…

5- “Liderin konuşmasında zafer” başlıklı 20 Ağustos 2002 tarih ve 96 sayılı gazetedeki makalesinde Şeyh Halid Molla müminlerin lideri olarak tavsif ettiği Saddam’ı öve öve bitiremiyor. 8 Ağustos 2002 tarihinde büyük zafer günü münasebetiyle liderlik üyeleri ile görüştüğünde Mümin liderin herkese zaferi müjdelediğini yazmakta. Alahın izniyle muzaffer olacaklarını; çünkü liderlerinin ciddiyeti, imanı ve derinliği ile geleceği dengelediği ileri sürmektedir.

6- Bu ve benzeri makalelerindeki abartılı ve aşırı cümleleri bulunan Halid Molla’nın Maliki’nin heyetinde İran ziyaretinde bulunduğu da gözlerden kaçmamakta. Çünkü yaptıkları nedeniyle ödüllendirilen Molla danışman sıfatıyla Maliki’ye hizmet etmektedir.

7- Şeyh Molla’nın kendi sitesine bakıldığında işgal sonrası yazdığı makalelerin de karakterini yansıtacak şekilde değişiklik arz ettiği görülüyor. Makalelerinde eski terörist yeni başbakan Maliki’yi överken bir diğer makalesinde Muhammed Bakır el-Hekim’i övmektedir. Benzer şekilde kurduğu temaslar, görüştüğü kişiler vs de tamamen yeni yapıda İran-ABD ittifakının yol verdiği kesimlerdir. Ki zaten kendisinin öncülük ettiği Irak Milli İttifakı adlı bir de siyasi oluşum bulunmaktadır.

Foto: Terörist Şii örgüt Bedir Tugaylarını ziyaret

Foto: Aşırı Sünni düşmanlığıyla ön plana çıkan, başbakanlık makamına oturtulduğunda geniş çaplı etnik temizlik saldırıları yürüten Şii fanatik İbrahim Caferi ile Molla.

8- Irak Alimleri Cemaatinin güney şube başkanlığını yapan Şeyh Halid Molla ismi İran & Şii lobisi tarafından özellikle Sünni Irak Alimleri Örgütü, Heyeti veya Birliği şeklinde çarpıtılarak mahirce kendi siyasetleri için haberlerinde bolca kullanılıyor. Mesela Suudi Arabistan’ın doğu bölgelerinde terör faaliyetlerinde kullanılmak üzere suç üstü yakalanan bomba yüklü araçla ilgili soruşturmada olayın arkasında fanatik mezhepçi Şii Ammar el-Hekim’in bulunduğu ortaya çıkmıştı. Bu hadise ve benzeri herhangi bir hadisede kendisine görev verilen Şeyh Halid Molla hemen açıklama yapmaktadır. On binlerce masum Sünni’nin ve Iraklının katlini gerçekleştiren Bedir Tugayları, Irak İslam Devrim Yüksek Konseyi gibi Şii terör örgütlerinin mevcut temsilcisi Ammar el-Hekim ona göre Irak’ta mutedil olarak bilinen, herkesin yakından uzaktan tanıdığı bir aile ve şahsiyetmiş!

Foto: Molla ile Ammar el-Hekim

Foto: Şimdi bakan olan İran devrim muhafızları generali, Bedir Örgütü başı Hadi Amiri .

9- Tıpkı Türkiye’deki Şiileşmiş Nurettin Şirin ve benzeri İran lobisinin unsurlarında olduğu gibi Halid Molla’nın da aşırı bir şekilde meşhur Sünni alim Şeyh Yusuf Karadavi düşmanlığı öne çarpmaktadır. Son derece etkili olan Prof. Dr. Karadavi’nin söylediklerinin batıl fırka Şia ile Safavi-Fars yayılmacı siyaseti güden İran rejiminin gerçek karakterini ifşa ediyor olması enciddi korku kaynaklarından bir tanesi.Söylediklerinin kitlelere ulaşmaması veya en azından meşhur alimin itibarsızlaştırılması yönünde kripto Şiilerin veya Caferi/Velayeti Fakih çizgisindeki oluşumların yoğun gayretleri bulunuyor. İşte bunlardan birisi olan Molla da Katar üzerinden saldırdığı Karadavi’nin Irak direnişini desteklediği konuşmalarına değiniyor. Tıpkı Sistani gibi işgale destek veren isimlerden olduğu gerçeği kurduğu cümlelerdeki satır aralarında bir kez daha yakayı ele verdirtiyor.

10 – Arapça konuşup da Şii/İran hattında yer alan her ismin, kişi ve oluşumun yer aldığı, kendisine paye verildiği ve Sünnilere saldırdığı platformların başında İran’ın Arapça yayım yapan kanalı el-Alem geliyor. Buraya bakıldığında da Şeyh Halid Molla’nın sabıkası açıkça ortaya çıkıyor. Onlarca masum polisin, güvenlik güçlerinin, göçmen işçi ve vatandaşın acımacızsa katledildiği Bahreyn muhalefetini “tamamen barışçıl” cümleleri ile masumlaştırmaya çalışıyor Maliki’nin danışmanı Molla!

11 – Siyasi olarak da, fikri olarak da, duruş ve konum alış olarak da tamamen İran uzantısı Şii oluşumlar ile aynı safta yer alan “Sünni” olduğunu iddia eden Şiileşmiş Halid Molla’nın açıkça bir truva atı rolü oynadığı görülmektedir. Resmi internet sitesindeki açıklamaları, temasları, makaleleri, çıktığı televizyon kanalları, görüşmeleri ve her şeyinin yüzde yüz Şii&İran hattının hizmetinde biri olduğu gerçeği gözler önüne serilmektedir. Türkçe bir arama sitesinde Halid Molla isminin direk yakindoguhaber gibi İran fonlu fanatik Şii karapropaganda sitelerinde yer alması ise şaşırtıcı olmamaktadır.

Foto: Humeyninin ortaya attığı sözde dünya kudüs günü programında Molla!

Aşağıdaki fotoğraflar şimdi çok net ve açık bir şekilde gece gündüz Esed rejim savunuculuğu, Türkiye-Sünni dünya düşmanlığı yapılan İran’ın Arapça el-Alem kanalına muhtelif tarihlerde çıkan Şiileşmiş Halid Molla’yı göstermektedir.

Foto: Bir diğer karapropaganda kanalı el-Feyha ve bilindik isim: Molla!

Foto: Diğer bir fanatik Şii Biladi kanalında Molla!

Foto: Türkiye temsilciliğini Cevat Gök adlı İran lobisinin aktif elemanın yaptığı fanatik Şii el-Furat kanalında Molla.

SONUÇ

Gerçekte fikren, akidevi ve dünya görüşü olarak Sünnilikle yakından uzaktan alakası olmayan bazı şahsiyetlerin gerek Türkiye gerekse dünyanın birçok yerinde benimsedikleri bidat fırkası olan Şiiliği gizledikleri bilinmektedir. Bu isimlerden bir tanesi de ısrarla Sünni olduğu iddiasıyla palazlandırılmak istenen Irak Alimler Cemaati adlı paravan kuruluşun Basra teşkilatı başkanı Şeyh Halid Abdulvahap Molla adlı kişidir.

Bu fotoğrafta resmi internet sitesinde Irak Milli İttifakından bir vekilin Ankara ile ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi yönündeki çağrısına dair habere yer vermiş Molla! Tarık Haşimi üzerinden Türkiye’ye meydan okuyan ve Yeşil Bölgenin dışında hükmü olmayan Maliki’nin dediklerini tekrar eden bir hastalıklı zihniyetin söylevlerini tekrar edip, malzeme aracı olarak kullanan bir şahıs….

Bu şahsın Iraklı Sünnileri veya alimleri temsilden ziyade İran ve Şii hükümet adına çalışan, onlar adına iş gören, Maliki’nin danışmanlığını yapan ve Türkiye&Sünni karşıtlığı ile bilinen bir şahsiyet olduğu bu dosya ile ortaya konmuştur.

ERGENEKON’DA GİZLİ SANIK KİM ???


ÇİFT BAŞLI YÖNETİM :))


İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: