MEDYA KOCAELİ : ERGENEKON SERÜVENİ – 34


Yüksel YILMAZ

sijoyukselyilmaz

Ekim 2012’de 2014’teki cumhurbaşkanlığı seçimine daha iki yıl var olduğu halde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan Erdoğan’ın adaylıkları gündeme oturdu. AK Parti, Gül’ün adaylığını bir kanunla engellemek istediyse de CHP’nin başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi kanunu iptal etti. Hatta AK Partili bir kısım yöneticiler Gül’ü rencide edici beyanlarda bile bulundular. Nihayet Cumhurbaşkanı Gül aradan çıkıp başdanışmanı Ahmet Sever’i devreye sokarak AK Parti kurmaylarıyla danışmanını muhatap etti.

Dikkatli dinlenilirse AK Parti kongresinde Başbakan Erdoğan, “Ben, tüzüğümüz gereği, bu Büyük Kongre’de son kez genel başkanlığa aday oluyorum. Ardından partimin vereceği sorumlulukları yüklenerek, o alanlarda görev ifa edeceğim. Şunu söylemek durumundayım, bu bir veda değildir. Allah ömür verirse, bu can, bu bedende olursa, inşallah farklı görevler, farklı unvanlar altında, yine bir olacağız, yine beraber olacağız, yine partimizin, yine milletimizin hizmetinde olacağız…” diyerek aslında cumhurbaşkanlığı adaylığını ilan etmişti. Lakin hatırlanırsa Başbakan AK Parti iktidar olur olmaz Gül’e ilk başbakanlığı vermişti. Cumhurbaşkanlığı söz konusu olunca tereddüt etmeden ‘kardeşim Gül aday…’ demişti. Cumhurbaşkanı Gül’den bugün beklenen, ‘kardeşim Erdoğan adaylığı düşünüyorsa, ben kesinlikle aday olmayacağım’ açıklamasını özelde de olsa yapmasıdır.

Cumhurbaşkanlığı seçimine daha iki yıl var. Gül ile Erdoğan arasında bugün tutuklu milletvekilleri, AB, basın özgürlüğü konularındaki farklı yaklaşımlardan dolayı "cumhurbaşkanlığı adaylık çekişmesi" çıkarmak doğru değildir. Önemli olan yeni sivil bir anayasa ile vesayet rejimini sonlandıran Türkiye’nin sağlam zeminlere oturan hukukun üstünlüğünü gerçekleştirmesidir…

Ekim ayında Urfa’nın Akçakale ilçesinde 5 yurttaşımızın hayatına mal olan bomba, Suriye-Türkiye ilişkilerindeki gerilimi had safhaya getirmişti. Bombayı atan Suriye bataryaları, radarla tespit edilmiş ve vurulmuştu. Türkiye, "angajman" kuralları nedeniyle her Suriye saldırısına anında karşılık verecekti.

Suriye’nin jetimizin düşürülmesi ilk ağır tahrikti. Lakin topraklarımıza topçu atışı yapılması daha da ağır bir tahrikti. Lakin Suriye bu tahrikleri kendi başına yapamazdı. Çünkü Türkiye ile bir savaşa girmesi Şam yönetimine hiçbir şey kazandırmazdı. Ortadoğu küresel krizlerin merkezindeki en önemli bölgeydi. ABD dış politikası ise İsrail için tartışmasız bir teminattı. Yahudi lobisi, ABD başkanlarına rağmen Washington’un politikalarını yönlendirmekteydi. Almanya’nın, Fransa’nın ve İngiltere’nin bölge ile ilgili menfaatleri devam ediyordu. İran haklı olarak bölgesel bir güç olma emellerinden asla vazgeçmiş değildi. Çünkü İsrail Hükümeti onu bu yüzden ısıramıyordu.

11 Eylül 2001’deki terör saldırısı ABD’yi, İslam dünyası ile ilgili siyasetini gözden geçirmeye mecbur kıldığı için Türkiye’nin Başbakanı, BM "medeniyetler ittifakı" projesinde İspanya ile birlikte eş başkandı. ABD, İsrail’e hamilik ile İslam dünyasının demokratikleşmesi arasında kalmıştı.

Artık gündemde savaş vardı. Savaşlara girmeyelim ama jetimiz düşürülür de sesimizi çıkarmazsak, masum yurttaşlarınız top mermileri ile sürekli hayatlarını kaybederlerse ve bunu sineye çekersek işte o zaman devlet olamayız. Karşı taraf bizi barışçı değil ödlek zanneder. Tezkere görüşmelerinde itiraz eden CHP iktidarda olsaydı bu tür tahrikler karsısında eli kolu bağlı durur muydu yani? “Savaş istemiyoruz” deyip ama ne istediğini de söylememek politikası muhalefet etmek değildir. İçini mutlaka doldurmalıdır.

Hükümetin Suriye politikasında elbette hatalar var. Esed’le kavga etmemeli ve nasihat ölçüsünü aşmamalıydı. Sonuç olarak süper güç de değiliz. En fazla nasihat verebiliriz. Bunun sonucunda belki Esed yapıştığı koltuktan kalkmazdı ama çok büyük tavizler verebilirdi ve bu şimdilik yeterli de olabilirdi. Hiç olmazsa geleceğin modern Suriye’sinin önünü açabilirdi. Tüm bunlar mefluç Suriye’nin ve Suriyelilerin durumundan tercihe daha şayandı. Büyük ülkelerin hesaplarını, komşularımızın planlarını ve PKK terörünü dikkate alırken bunlar da göz ardı edilmemeliydi.

Arap Baharı Suriye’ye dayandığında Baas rejimi paniklemişti. Kaddafi’nin başına gelenler, Beşşar Esed’i çok etkilemişti. Suriye’nin, Libya gibi olmaması için o dönemde Dışişleri Bakanı Davutoğlu, defalarca Şam’a gitmişti. Genel seçim önermişti. Halkın seçtiği bir yönetim tavsiye edilmişti. 30 bin canın gitmesinden ve yüz binlerce Suriyelinin komşu ülkelere ve tabi Türkiye’ye sığınmasından belliydi ki Esed’e giden teklifler ortayı bulmuyordu. Demek ki sanıldığından daha fazla Esed taraftarı vardı ve bu yapışkanı koparmak öyle kolay değildi. Güçlü devletler ajanları yahut orduları kullanma yöntemleriyle bu işi çok çabuk halledebilirlerdi. Lakin o zaman da Siyonizm 30 bin Suriyeliyi öldürtemezdi. Tıpkı Bosna gibi her şey seyrine bırakıldı. Amerika ve AB mesafeli durdukça Suriye’deki diktatörlük kolay kolay düşemezdi. Üstelik BM Güvenlik Konseyi’nin daimi iki üyesi olan Çin ve Rusya tarafından destek de görüyordu. Türkiye ise bu meselede çok öne çıktı ve hep yalnız bırakıldı. İran’ın Suriye’ye sağlayacağı silah ve mühimmat desteği hesaba katılamamıştı ve uluslararası ilişkilerde görünenden çok görünmeyen siyasetin ağırlığı vardı. İran ve Irak’ı daha önce 10 yıl harp ettirenler bu bölgede rahat bir nefes alınmasını asla istemezler.

Saddam’ın dünyayı tehdit eden nükleer gücü bulunmadığını ve ABD’li Bush’un yalancılığını sonunda herkes gördü de ne oldu? Olan binlerce mazluma oldu. Hatta Irak, ABD’nin değil, İran’ın kontrolüne geçmiş olmadı mı? ABD dış politikası bölgede İran’ı güçlendirmiş olmadı mı? Türkiye’nin bölgede birinci güç olması bilimsel ve teknolojik ilerlemelerdeki yarışla mümkün olmalıdır; komşularının perişan olup gerilemeleriyle değil.

Tank tamiri için İsrail’e ve heronlar için Amerika’nın gözünün içine bakan bir Türkiye gelişmekte değildir.

Türkiye taziye evi gibi olduğundan ve Kürt gençleri kandırılıp dağa çıkartılarak boş yere öldürülseler bile cinayetler işlediğinden, artık ağlanacak olmaktan elbette çıkmıştır. Ne kadar iyi niyetli konuşursa konuşsun Diyarbakır emniyet müdürü yanlış yapmıştır. Bu müdür şehit analarının bir arada olduğu bir organizasyonda bu konuşmayı yapabilir miydi? Hayır. Bunu istemeyerek de olsa meşru bir hale getiriyorsun.

Devam eden yargılamalardan anlaşılıyor ki Kürtlere karşı olan haksızlıklar da devlet içindeki hukuk dışı Ergenekon türü yapılanmadır. Bu yapının milletle, polisle ve Mehmetçikle alakası yoktur. Bu yapı sadece Kürt vatandaşlarımıza değil dinini yaşamak isteyenlere, Sünnilere ve Aleviler de çok çektirdi. BDP ise referandumu boykot ederek demokratikleşmeyi engellemeye çalışıyor. Parti kapatılmasının zorlaştırılmasına Meclis’te ‘hayır’ diyen bile onlardı… Teröristle can ciğer kuzu sarması olanlar da onlardı… Kürt gençlerinin dağa çıkarılıp öldürülmesini sağlarken kendilerinin tuzu kuruydu… Avrupa’da bir eli yağda bir eli balda olan adamlar Kuzey Irak’ta büyük ihaleler alırlarken Kürt gençleri ölüp toprak oluyorlardı.

Bu katiller okul yakıyorlar, okuma salonuna molotof atıyorlar, dershaneleri bombalıyorlar. AB’nin orta yerinde Batı Trakya dramı söz konusudur… Albaylar cuntasından sonra Yunanistan’a demokrasi gelmişti ama maalesef demokrasi sadece Türk azınlıktan esirgeniyordu. Türkler, hayret verici bir şekilde AB’nin tüm kurumlarının, yetkililerinin gözü önünde üvey evlat muamelesi görmektedirler. Türk gazeteciler, Yunan basın kuruluşlarına üye bile olamıyorlar. Bir susturma kampanyasının hedefidirler. Yunan yargısı bazı bahanelerle tirajlarına göre 5-6 bin Euro’luk ceza almaları gerekirken Türk olduklarından 150 bin-250 bin Euro’luk para cezalarına çarptırılıyorlar. Yunanistan ekonomik krizde diye Türklerin parasına göz koymak zorunda mıdır? Türkiye’deki Milliyet gazetesini çağrıştırıyor diye Millet gazetesi ismini tescil ettiremiyor. Batı Trakya’da iş yapan başta işadamları olmak üzere Ziraat Bankası, Türk Hava Yolları gibi kurumlar Türk gazetelerine reklam bile veremiyor. Ekonomik kriz nedeniyle Avrupa’nın genelinde olduğu gibi Yunanistan’da da psikolojisi bozulanlar ırkçılık ve İslamofobi hastalıklarına kapılmışlar. 150 bin nüfuslu Müslüman Türk azınlık, son dönemde ırkçı Altın Şafak partisinin tehditleriyle uğraşmaktadır.

Nihayet Yunanistan hükümetinin bölgede adında Türk geçen hiçbir kuruma izin vermemesi gündeme oturdu. Türk azınlık kendi ilköğretim kurumlarını kurmuş olsa bile orta ve lise imkânları yok denecek kadar azdır. Yunanistan hükümeti 1998’den bu yana azınlık öğrencilerine yüzde 0,5 kontenjan ayırıyor. İyi bir altyapı eğitimi alamayan gençler ise Yunan üniversitelerinde istenen başarıyı yakalayamıyorlar. Türkiye’de okuyanlarsa denklik sorunu yaşıyorlar. 12 bin çocuktan 7 bini Yunan anaokullarına gidiyorlar. Yunanistan hükümeti Lozan’a rağmen seçilmiş müftüleri bile tanımıyor. Kendisi müftü atıyor. Müftülükte çift başlılık sürüyor. Vakıf yöneticileri, Batı Trakya Türk azınlığının özgür iradesiyle seçilemiyorlar. Vakıf malları üzerindeki haciz ve vergi borçları kaldırılmıyor. Avrupa Irkçılıkla Mücadele Komitesi’nin (ECRI) tespitlerine göre sayıları 60 bin olan Türklerin uğradıkları haksızlığın giderilerek, tekrar Yunan vatandaşlığına alınması gerekiyor. Bağımsız adayların, partiler gibi ülke genelinde % 3 barajını aşmaları gerekiyor. % 3, 200 bin seçmene denk düşüyor. Hâlbuki tüm azınlığın nüfusu 150 bindir. Yani Türk adayların hiçbir zaman bağımsız seçilmesi mümkün değildir. Mecburen Yunan partilerinden aday oluyorlar ve ancak 3 civarında milletvekili çıkarabiliyorlar. AB, Yunanistan’daki Türk azınlığa üvey evlat muamelesi yapıyor. Türkiye’deki Batı Trakyalı üniversite öğrencilerden, “yabancı öğrenci” statüsünde üç kat harç alınıyor.

Son aylarda PKK terörü okullara, dershanelere, yurtlara saldırıyorlar. Okulları yakıyor, öğretmenleri kaçırıyorlar. Yine askerlerimiz şehit ediliyor. Belli ki BDP PKK’nın ipoteği altında; PKK BDP’nin değil. PKK ve BDP Hükümetin terör konusundaki kararlılığını görmezden geliyor. Başbakan’ın son olarak ne dediğine bakalım: “Terör meselesini ülkenin kanayan yarası olmaktan çıkarmakta kararlıyız. İnşallah önümüzdeki dönemde bu konuda önemli gelişmeleri hep birlikte göreceğiz.”

Artık kısa dönem acemi eğitiminden geçirilmiş askerler yerine sayıları giderek artan Özel Harekatçılardan oluşan timler öne çıkıyor. Emniyet güçleri artık saldırıları beklemiyorlar. Arazide son teknolojylei hareketli timler ön alıyor ve stratejik takaddüm uygulanıyor. Baraka şeklindeki karakolların yerini hızla TOKİ’nin yaptığı “kalekollar” alıyor. PKK terörü; Kürt vatandaşlarımızın hakları konusunda tamamen anlamsız hale geliyor. PKK’nın çözüm değil, Anadolu’dan, içinde 21 ilimizin bulunduğu toprakları istediğini herkes görüyor. Ki bu ne hükümetin ne ana muhalefet CHP’nin ne diğer muhalefet patilerin ne de başta şehid anaları ve adayları olmak üzere tüm milletimizin razı olacağı bir durum değildir.

Iğdır’ın Bulakbaşı köyünde 19 öğretmenden 6’sını kaçıran PKK’lılara köylülerin gösterdiği tepki kayda değerdir. Köylülerin 2 PKK’lının önüne geçip, “Ya bizi öldürürsünüz, ya da öğretmenlerimizi bırakırsınız” demeleri üzerine öğretmenler bir saat sonra serbest bırakıldılar. Bu çok önemli bir isyandır! Kamuoyunun önemli bir kısmı PKK lideri ile görüşülmesini zül kabul ettiği halde Başbakan, Azerbaycan dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamada, “MİT her an her türlü teması yapabilir. Yani ben şunu çok açık ve samimi söylüyorum. Eğer İmralı’ya, yarın gidilmesi gerekiyorsa, ben müsteşarıma derim ki, ‘gereğini yap.’ Yeter ki, belli bir neticeye ulaşalım. Bu kanı durdurmak için ne yapabiliriz, bizim derdimiz bu.”

27 Mayıs 1960 darbesinden beri yapılan anayasalar vesayet sistemini taşıdı. 12 Eylül anayasası özgürlüğü ezdi. Türkiye’nin temel problemleri hep darbe anayasalarıydı. Tamam, yeni anayasa her derde deva değildir. Ama Darbeleri Araştırma Komisyonu kuran, 28 Şubat’ı ve 27 Nisan’ı araştıran bir Meclis, 12 Eylülcüleri yargılayan bir irade de vesayetçilerin yaptığı anayasayı tasdik edemez.

29 Ekim 2012’deyine kutuplaşarak Cumhuriyet’i kutlamayı yeni bilemedik. Cumhurbaşkanı’nın eşi Hayrünnisa Gül ilk defa Ankara’daki törende protokolde yer aldı. Daha önce Cumhurbaşkanı’nın eşi başörtülü olduğu için askerler Çankaya’daki resepsiyona katılmıyorlardı. Cumhurbaşkanı kutlamaları Meclis’te değil Çankaya Köşkü’nde kabul etti ve hatta akşam Çankaya’daki resepsiyona katılım eşli oldu. Başbakan ifade etti: “Daha önceden biz törenlere eşli davet almıyorduk. Bizi buraya sokmayanlar utansın…”

CHP ise İşçi Partisi organizatörlüğünde “29 Ekim Seferberlik Yürüyüşü”yle gündemdeydi. Seferberlik, düşmana karşı yapılırken bu da neyin nesiydi? Koskoca ana muhalefet partisi CHP nasıl olurdu da İP’in arkasına bağlanırdı? CHP İstanbul İl Başkanı’nın Taksim’de Atatürk Anıtı’na çelenk konulurken 1. Ordu Komutanı ve askerî heyete dönüp, “Sizin korumanız gereken Cumhuriyet’e biz sahip çıkıyoruz” diye bağırması tam bir suçtu. Eğer CHP zihniyeti bu ise hâlâ darbelerden medet umuyorlar ve umutlarını askerî müdahaleye bağlıyorlar demektir…

Nihayet Meclis Başkanı ve eşi, Başbakan ve eşi, Genelkurmay Başkanı ve eşi, Cumhurbaşkanı ve eşi aynı karede…

Reklamlar

Etiketlendi:,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: