ATATÜRK ÇOCUKLARI


Yine bir 10 Kasım günü geldi ve o gün bu ülkenin kurtarıcısı ve çağdaş Demokratik Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürkü kendi anlayışımız içinde sevgi, saygı ve şükranla anacağız. Eğer büyük şehirlerden birinde değil de Anadolu illerinden birinde yaşıyorsanız bu 10 Kasım, saat 9’u 5 geçe yapılan törenlerin ve sadece 2 dakikalık saygı duruşunun bile nasıl yük kabul edildiğini anlayabilirsiniz. Ama yaşlılar ve öğrenciler bu günü unutturmamak için ellerinden geleni yapma zorundalar ve yapıyorlar. Ancak diyebiliriz ki yine de içimizde garip bir hüzün ve kırıklık oluşuyor. Çünkü İktidarıyla, taraftar basın yayın organları ile ve yapılan konuşmalarla Türkiye’de öyle bir hava yaratıldı ki artık Atatürkçü olmak suç olmuş gibi gösteriliyor.

Atatürk İlke ve İnkılâpları ile Atatürk sevgisinden bahsetmek bir geri kafalılık, devrimcilik değil ama muhafazakârlık, dünyadaki sosyal ve siyasi gelişmeleri anlayamamazlık ve yapılmak istenen reformlar veya gelişmeler önündeki en büyük engel kabul ediliyor ve öyle yansıtılıyor. İş öyle bir hal aldı ki, çok yakın bir zamana kadar Türk Halkı için en büyük tehdit olarak belirttiğimiz İrtica ile Atatürkçülük çok usta manevralarla yer değiştirdi. Çağdaş Türk cumhuriyetinin ve gerek tek gerekse hemen sonra oluşturulan çoğunlukçu Demokratik cumhuriyetin kurucusu ve koruyucusu olan Türk Ordusu mensupları, isyancı ve ayrılıkçı güçlerin yardımı ve desteği ile muhafazakâr yargı elemanları vasıtasıyla ve tabii ki yöneticilerimizin baskısı ile yüzlercesi birden ağır hapis cezaları ile ödüllendiriliyor.

Nasıl bu anlayışa gelindi? Diye sorarsanız cevabım kısaca ünlü atasözümüzde gizlidir. O ünlü deyime göre Çarşambanın gelişi Perşembeden bellidir. Yani bir hafta, yani uzun bir zaman öncesinden bellidir. Sandığa giden Türk Halkı eğer Radikal Muhafazakâr görüşlü bir siyasi grubu %47 gibi çok yüksek bir oy oranı ile iktidara getirmişse ne olacağını tahmin ediyor ve hatta istiyor denebilir. Burada Radikal Dinci anlayışa gönül vermiş olanları kınamak gereksizdir. Çünkü onlar kendi Halkları için doğru olduğuna inandıkları şeyleri yapmaya çalışıyorlar. Demokratik Cumhuriyetten çok Osmanlının dinsel ağarlıklı yaşamını seviyor ve imkân nispetinde benzer bir sosyal düzen kurmaya çalışıyorlar. Kısacası Atatürk sayesinde Modern bir Cumhuriyet haline gelmiş olan Demokratik, Laik Türkiye cumhuriyeti şimdilik Meşruti Monarşi değil ama bir İslami Cumhuriyet olarak yaşatılmak isteniyor. Bu konuda da bayağı başarılı oluyorlar. Atatürk’e ve Atatürkçülere karşı düşmanca duygular gözle görülür bir şekilde gelişmeye devam ediyor.

İşte belki bu nedenlerle bir kırgınlık, bir hoşnutsuzluk hissediyor olabilirim. Çünkü ben Kemalist veya Atatürkçü değil bir Atatürk çocuğuyum. Bu sözlerin nerden kaynaklandığını sizlere açıklamak isterim.

1971 yazında İngiltere’de eğitim gördüğüm bir dönemde bir akşam odamda otururken kapı birden açıldı ve odaya 10–15 kadar İngiliz Hanım girdi. Hepsi arkadaşlarımın eşleri idi ve bir yaramazlık yapmak istedikleri muzip duruşlarından belli oluyordu. “Aşağıda biz parti yaparken siz burada keyf çatamazsınız” dediler ve beni yaka paça odanın kapısının önüne çıkardılar. Artık yapacak bir şey yoktu, İki elimi de havaya kaldırarak teslim sinyali verim. Diğer odalardaki birkaç arkadaşta teslim bayrağını çekince hepberaber aşağı inip partilerine katıldık.

Daha ilk anda etrafında genç hanımların yoğunlaştığı oldukça yakışıklı bir genç adamla göz göze gelince o gruba katılmak kaçınılmaz oldu. Daha içkimden bir yudum almadan genç adam “Bende sizinle görüşmek istiyordum” dedi ve saldırır gibi devam etti. “Yirminci Yüzyılda iki büyük Diktatör tanıyorum, biri Benito Musolini, diğeri Mustafa Kemal Atatürk” dedi. Ya Hitler? Dedim. Üçüncü olarak onu da sayabiliriz dedi.

Bu yargıya nasıl vardınız? Diye sorduğumda “Ben tarih hocasıyım, olayları biliyorum” dedi. Zarlar atılmış, ipler koparılmıştı. Şimdi daha iyi anlıyorum dedim. Neyi? Diye sordu. İngiliz Halkının neden Türklere karşı bu kadar olumsuz duygular beslediğini. Sizin gibi Tarih hocalarının yanlış öğretilerinin sonucu başka türlü olamazdı. Şimdi beni dinleyin dedim, mademki tarihi biliyorsunuz o zaman Atatürk’ün evlendiğini ama hiç çocuğu olmadığını da biliyorsunuz demektir. Evet, biliyorum dedi. Bakın dedim ben bir Atatürk çocuğuyum. Anam belli, babam belli ama o benim fikir babam. Atatürk öleli 33 yıl oldu, buna rağmen bu gün Türkiye’de milyonlarca genç kadın ve erkek kendilerini bir Atatürk çocuğu olarak görür ve bundan da büyük bir gurur duyarlar. Sen şimdi İngiliz Tarihi içinde oğlu olmaktan gurur duyacağın Kromwel dahil bir lider ismi verebilirmisin.? “Hayır, veremem dedi.”

Devam ettim:

“Atatürk’e diktatör diyorsunuz, biliyoruz ki diktatörler sevilmez, onları sevmek için ya yağcı ya da mazoşist bir ruha sahip olmak lazım, şimdi soruyorum; siz benim ve Türk Halkının büyük bir kesiminin böyle baskı ve acılardan zevk alan mazoşist ruhlu insanlardan oluştuğumuza inanıyormusunuz?”

Muhatabım büyük bir samimiyetle “öyle saçma şey olur mu? Tabii ki hayır.” Diye cevap verince “O zaman Atatürk’ün diktatör olduğu iddiaları yanlış veya ön yargılar sonucu verilmiş bir karar olmuyor mu?” diye sorduğumda genç öğretmen, İngilizlerde en sevdiğim ve saygı duyduğum bir şekilde “ Atatürk’ün bu kadar sevildiğini bilmiyordum, işte yüz yüze görüşmenin en güzel tarafı bu, yanlış anlayışlar düzeltilebiliyor.” Dedi. Bu sonuç benim için yeterli idi, bizdeki gibi uzatma ve aynı konuda ısrar Batıda hoş karşılanmıyordu. Konuyu gençlerin en hoşlandığı konulardan biri olan spor ve güzel kadınlar konularına atlayarak değiştirmeyi uygun gördüm.

Bu gibi iddiaları daha sonra çok duydum. Özellikle kendi ülkemizin aydınları da bu konuda sanki net bir fikre sahip değil gibiydiler.Kendilerinin ne kadar ilerici, ne kadar tarafsız, ne kadar demokrat olduğunu göstermek isteyenlerle yapılan röportajlarda, hoşlansak da, hoşlanmasak da bu iddiaları duyabiliyorduk.

Bunun yanında, Cumhuriyet inkılâplarının düşmanı mürteciler Atatürk’ü diktatör olarak tanıtmak için büyük bir gayret içinde görünüyorlardı. Bu anlayışa belki de bir tepki olarak, 1990lı yılların başında İş Bankasının açtığı bir yarışmaya Atatürk-Demokrasi ilişkisini ele alan bir kitap yazıp gönderdim. Yarışmayı değerli bir bilim adamımız kazandı ama kitabımı Türk Demokrasi vakfı; eğer yanlış hatırlamıyorsam kuruluşlarının beşinci yılını kutlamak için basmaya karar verdi. Kitap; “Milli Mücadele Dönemi ve Sonrasında Atatürk ve Demokrasi” adıyla 1997 yılında basıldı.

Yaşamımın son çeyreğine geldiğim bu kritik günlerde beni hala gururlandıran ve mutlu eden en önemli şeyin ne olduğunu düşündüğümde kendimi hala bir Atatürk çocuğu olarak görmek olduğunu fark ettim. Bütün aksi iddialara ve yapılan olumsuz propagandalara ve hatta görünür, görünmez her türlü tehdit ve baskıya rağmen göğsümü gere gere ve dimdik durarak Atamıza olan sevgi ve saygımızdan en ufak taviz vermiyorum. Bundan da önemlisi, iyi bir Müslüman olarak, her fırsatta ona ve mücadele arkadaşlarına hayır dualar göndermeyi de ihmal etmemeğe çalışıyorum.

Bu konuda geçmişe doğru baktığımda Atatürk’le ilgili görüş ve duygularımı, rahmetli anne-babamın yanında belki de onlardan daha fazla öğretmenlerime borçlu olduğunu biliyor, hepsini ve Atamızı saygı ve Tanrıdan rahmet dilekleri ile anıyorum.

Dr. M. Galip Baysan

İLK KURŞUN

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: