PKK LİDERİ ŞEMDİN SAKIK’TAN 33 ERİN KATLİAMINA DAİR TARAF GAZETESİNE GÖNDERDİĞİ MEKTUP


İşte Şemdin’in onlara yolladığı eski bir mektup.

Buyrun. Yorum sizin…

TARAF GAZETESİ’NE

Öncelikle selam, saygı ve başarı dileklerimi sunuyorum.

27 Ekim 2008 tarihli gazetenizin 10. sayfasında yayınlanan “Şemdin Sakık, Ergenekon Bağlantısı” başlıklı haber-yorum yazısında benimle ilgili bazı iddialar ileri sürülmüş ve bunları da Öcalan’ın açıklamalarına dayandırmışsınız.

Böylesi iddia ve değerlendirmelerin örgüt veya resmi ideoloji adına hareket eden bazı gazetelerde yayınlanması beni hiç ama hiç rahatsız etmez, zira toplum onların çoğunlukla yalan söylediklerini biliyor. Ne var ki, sadece Türkiye kamuoyunda değil, giderek dünya ciddiye alınan, alıntılar yapılan Taraf Gazetesi’nin yanlış haber yapması gerçekleri örtbas etmeye ve kişileri rahatsız etmeye neden olabilir. Dikkatsizce hazırlanan bu tür haberler, bazı çevrelerin Ergenekon soruşturmasını sulandırma gayretlerine katkı yapabilir.

Oysa siz gerçekleri ortaya çıkarmak, bireyin hakkını korumak için yola çıktığınızı söylemiştiniz. Öylesiniz de:

Her akşam komşu koğuşlardan günlük gazeteleri alıp önüme koyar, bazılarına göz atar, Taraf’ı ise ekonomi sayfası dışında hemen hepsini okurum. Gerçekten de

Taraf’ı okuduğumda o günlük teorik gıda doyumuna ulaşırım.

Gazetenizi, sadece radikal başlıklar attığınız ve cüretli çıkışlarda bulunduğunuz için değil, birey haklarını esas aldığı ve yeni şeyler söylediği için satır satır okurum. Bu ülkeye barış ve demokrasi gelmesini isteyen tek gazete olduğunuz için beğeniyle okurum. Gerçekten de farklı ve teksiniz.

Cezaevindeki mahkûmlarda da benzer bir yaklaşım söz konusudur. Eskiden ya hiç gazete almaz ya da yemek masasına sermek için bir-iki gazete alırlardı. Onun içindir ki sayfa sayısı çok olan gazeteyi tercih ederlerdi. Şimdilerde ise gazete okuduklarını duyuyor, Taraf’ın bir koğuştan diğerine aktarıldığını görüyorum. Hem okuyor, hem de üzerinde tartışıyorlar. Siz bu insanlara sadece gerçeği göstermekle yetinmiyor, adım adım okuma alışkanlığı da kazandırıyorsunuz.

Sayın Taraf yetkilileri, hakkınız olan övgüyü yaptıktan sonra şimdi de hak etmediğim haber-yorum yazınıza geçmek istiyorum. Şemdin Sakık ismi ile Ergenekon’u yan yana getirmeniz, tabii ki beni üzdü. Tıpkı Hürriyet Gazetesi’yle birlikte anılmanın sizi üzeceği gibi! 33 askerin öldürülmesi olayının talimatını verdiğimi yazmanız, üzülerek belirtmeliyim ki sizi Hürriyet ve PKK yayınlarıyla aynı noktada buluşturmuştur.

Ergenekon konusunu uzun uzadıya ele almak istemiyorum. İki örnekle yetineceğim; zira gerçeği öğrenmeye açıksanız bu iki örnek ikna olmanız için yeterli olacaktır.

Altı ay önceydi, Ergenekon soruşturmasını yürüten savcılar bir heyet halinde bulunduğum Diyarbakır E Tipi Cezaevine geldiler. Beni çağırdılar. Huzurlarına çıktım. “Biz, sizin de takip ettiğiniz gibi bu ülkede kanun dışı bir eylem ve davranış kalmasın, demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü sağlansın diye böyle bir soruşturma başlattık. Yüzlerce insanın ifadelerine başvurduk.

Bu arada sizin yazılarınızı ve kitaplarınızı okuduk. Bu konuda bize yardımcı olacağınızı düşünerek buraya geldik. PKK-Ergenekon ve Ergenekon’un Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yürüttüğü faaliyetler hakkında bizi bilgilendirirseniz çok memnun oluruz… Yanlış anlaşılmasın, ortada bir zorlama söz konusu değil ve sizi bir zanlı olarak da karşımıza almıyoruz, bir tanık olarak, ülkeye huzur ve güven gelmesini isteyen birisi olarak bize yardımcı olmanızı istiyoruz…

Eğer istemiyorsanız geldiğimiz gibi geri gideriz. Özgürsünüz, iki seçenekten birini tercih edebilirsiniz…” diyerek benden yardımcı olmamı istediler.

Tabii ki bu taleplerini geri çeviremezdim. Zaten benim de istediğim bu değil miydi? Yıllardır PKK’nin karanlık ilişkilerinden, bölgede yaşanan birçok gayri meşru olaydan yakınan ben değil miyim? “Hay hay, bütün sorularınıza cevap vereceğim ve eğer sorularınız yoksa ben bazı şeyler anlatacağım” diyerek taleplerini kabul ettim.

Görüşmemiz iki gün sürdü. Bu süre zarfında ya onlar sordu ben cevapladım, ya da ben anlattım onlar not aldılar. Bütün samimiyetimle söylüyorum ki dağlarda kaldığım on sekiz yıl boyunca konuyla ilgili olarak bildiğim her şeyi anlattım. Onlar da akıllarına gelebilecek her soruyu sordular, ama altını çizerek belirtmeliyim ki benimle Ergenekon’un bağlantısını ima edecek tek bir söz bile söylemediler. Ergenekon’un beni kullanmış olabileceğinden ya da yaptıklarımdan yararlanmış olabileceklerinden bile bahsetmediler. Böyle bir soru sorsalardı kesinlikle doğruyu söyleyecektim. Eğer böyle bir soru sormadılarsa, yani yıllardır bu konuyu araştıran ve konuya hâkim olan bu insanlar böyle bir imada bile bulunmadılarsa, bu demektir ki benim bu oluşumla dolaylı veya direkt bir ilişkim olmamıştır.

Eğer onların yerine siz soracak olsaydınız, size de şu cevabı verirdim: Ben, açık bir kişiliğim. Ne yaptıysam açık açık yaptım. Bir davaya inandığım için dağların o zorluğuna katlandım ve on sekiz yıl savaştım. Savaşın bir çözüm olmadığını gördüğüm noktada silahımı bırakıp indim. Bilerek hiçbir kirli ilişkiye bulaşmadım… Eğer onlar benim bazı eylemlerimden, bazı kişilik özelliklerimden yararlanmışlarsa onu bilemem… İnsan olduğuma göre, hem de sıradan bir insan olduğuma göre; elbette kusurum olacaktır. Ben Öcalan gibi tanrı değilim ki kusursuz olayım!

Bu açıklama ikna olmanız için yeterli gelmediyse, işte bir başka örnek daha:

13 Nisan1998’de, sığındığım KDP yetkilileri tarafından Türkiye’ye satıldım ve Türkiye’ye getirilip sorguya alındım. Sorgu sonrasında dönemin Genelkurmay ikinci başkanı olan Çevik Bir’in talimat ve dayatmasıyla önüme bir belge konuldu. Hani kamuoyunda “Andıç” olarak bilinen belge var ya, işte ondan söz ediyorum. Önüme belge konuldu, ağzıma da tabancanın namlusu sokuldu. “Ya bu belgeyi imzalayacaksın, ya da öleceksin” denildi.

Gözlerim on gün bağlı kaldığı için ağrıyordu, hiçbir şey göremiyordum. Yine de kendimi zorlayarak belgeyi okumaya çalıştım. Sadece koyu puntolarla yazılmış isimleri görebildim. O isimler arasında Cengiz Çandar, Mehmet Ali Birand, Akın Birdal, Salim Ensarioğlu ve gazetenizin yönetmeni Sayın Ahmet Altan’ın kardeşi Mehmet Altan da vardı. Ülkenin ileri gelen onlarca aydınının örgüte yardımcı oldukları, para karşılığında örgütün propagandasını yaptıkları belgesini imzalamamı istiyorlardı.

Bedeli çok ağır olduğu halde yaşamı seven biriyim, ama geçirdiğim sorgu süreci beni yaşamdan soğutmuştu. İlk kez yaşamdan soğumanın verdiği cesaretle “ölürüm ama bunu yapmam” dedim. Bol miktarda küfür ve dayak yedim, bu uğurda iki dişimi kaybettim, ama istedikleri imzayı atmadım.

Buna rağmen beni savcılığa çıkardılar. Dönemin Cumhuriyet başsavcısı “bu şahıslardan en azından birkaçının örgüt bağlantılarını deşifre edersen sana hukuki bazı kolaylıklar sağlayacağız” sözü verdi. Kardeşim Arif Sakık’ı pişmanlık yasasından yararlandıracağı imasında bulundu. Başımı sallayarak “hayır sayın savcım, bu insanların PKK ile uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Benim bu insanları tanımam sadece onların yazılarını okumamdan kaynaklanıyor. Ben bunlara iftira atamam” dedim. Çıktığım nöbetçi mahkemede ileri sürülen iddiaların doğru olmadığını tekrarladım.

Bu duruş, özellikle M. Ali Birand ve Cengiz Çandar başta olmak üzere birçok aydını büyük bir komploya karşı korurken, yanan biz olduk:

Beklendiği gibi bana ve kardeşime idam cezası verildi. O güne kadar pişmanlığını belirten herkese ceza indirimi yapılırken, biz bu mahkemeleri tanımıyoruz, deyip siyasi savunma yapan militanlara eski TCK’nin iyi hali düzenleyen 59. maddesi uygulanırken, ikimiz de kendi irademizle örgütten ayrıldığımız, gerek sorgu gerek mahkeme sürecinde yargıyı kolaylaştırmak için elimizden gelen yardımı yaptığımız halde, bize verilen idam cezasına 59. madde bile uygulanmadı.

Kardeşim Arif Sakık’a da ayrıca bir müebbet hapis cezası verdiler; bir idam ve bir müebbet hapis cezasına çarptırdılar.

Bu noktada size soruyorum: Şemdin Sakık’ın Ergenekon denilen çeteyle bir ilişkisi olsaydı, Çevik Bir’in bu talimatını baş üstüne deyip kabul etmesi gerekmez miydi? Ergenekon çetesiyle ilişkimi bir tarafa bırakalım; Şemdin Sakık, Şemdin Sakık değil de Abdullah Öcalan olsaydı, yani İmralı’ya düştükten sonra bütün arkadaşlarını ispiyonlayacak kadar karaktersiz bir kişilik olsaydı, belgeyi oracıkta imzalamaz mıydı? Dönemin başbakanı Sayın Necmettin Erbakan bile sürecin fırtınasına dayanamayıp önüne gelen belgeleri imzalar, görevini başkasına bırakmayı kabullenirken; ben önüme gelen belgeleri elimin tersiyle ittim… Çünkü ben Şemdin Sakık’ım, benim kişiliğim var, zaten bu kişiliğe duyduğum saygı gereği buradayım.

Ben hem Türk hem de Kürt Ergenekon çetesinin mağduruyum.

Akşamdan sabaha çelişkili şeyler söyleyen, hayatını yalan ve yanlışlar üzerine kuran, bir yazarınızın isabetli tespitiyle İmralı’da Woodoo bebek rolü oynayan Öcalan’ın beyanına dayanarak haber yorum yapmaya devam ederseniz, çok insan mağdur edersiniz. Bu zatın özellikle muhaliflerini karalama kampanyasıyla gözden düşürmeye çalıştığını herkes biliyor. Kaldı ki ben, Öcalan’ın hayatına son veremediği tek muhalifiyim, hala hayatta olduğum ve görüş beyan ettiğim için zatı âlilerinin nezrinde en büyük suçluyum(!)

Öcalan’ın her fırsatta beni Ergenekon çetesiyle ilişkilendirmeye çalışmasının birçok nedeni vardır. Bunlardan en önemli olanı şudur: Benim Ergenekon savcılarıyla neler konuştuğumu, hangi ilişkileri ifşa ettiğimi biliyor… Verdiğim bilgilerin kamuoyuna yansıması halinde neler kaybedeceğini de çok iyi biliyor. Bu nedenledir ki, ben onu deşifre etmeden, o elini çabuk tutup beni karalayarak açıklamalarımın havada kalmasına gayret gösteriyor.

Sayın Taraf yetkilileri, üzerinde durmak istediğim ikinci konu da 33 asker olayına ilişkindir. Bu konuda sizi biraz bilgilendirmek istiyorum:

Olayın öncesini, gelişimini, olay hakkındaki düşüncelerimi yazmaya kalkışırsam bir broşür kaleme almam gerekecek. Sadece olay sonrasındaki gelişmeler üzerinde durmak istiyorum(ki talebiniz olursa olayın bütün ayrıntılarını yazıp size gönderebilirim):

Olayın hemen ardından, Öcalan, konuk olarak katıldığı BBC Türkçe Yayın Servisi’nde açık bir biçimde olayı savunan bir açıklama yaptı. “Bu olay nefsi müdafaa ve bir misilleme eylemidir. Eğer derhal operasyonlar durdurulmazsa benzer eylemlere devam edilecektir. Daha büyük olayların yaşanmaması için operasyonların derhal durdurulması gerekir.” açıklamasında bulundu. Takip eden günlerde, sahra telsizinden militanlara hitap etti. Bu konuşmasında da olayı savundu. Yani nerede ve kime konuştuysa olayın meşru müdafaa olduğunu söyleyip durdu. İlk fırsatta eylemi gerçekleştiren grubu kutladı ve rütbelerini yükselterek onları ödüllendirdi. Dahası serbest bırakılan askerleri de öldürmedikleri için serzenişte bulundu: “Bu savaştır, savaş ortamında silahlı silahsız asker ayrımı yapılamaz” diyordu.

Bu da yetmedi, olaydan yaklaşık iki hafta sonra, yani 08 Haziran 1993 tarihinde Lübnan’ın Barlias kentinde yaptığı basın toplantısında; “Ateşkes rehavetini attık. Güçlerimizi mevzilendirmeyi geniş biçimde tamamladık. Ateşkesimize karşılık alamadığımız için bundan sonra aktif bir savunma pozisyonuna geçmiş bulunuyoruz” açıklaması yaptı. Bu cümlenin anlamı şudur: Bu olayla birlikte savaş yeniden başlamıştır.

Burada durup düşündüğümüzde, şayet Öcalan’ın ve örgütünün bu eyleme karşı olma gibi bir niyetleri ve duruşları olsaydı, bizzat kendisi uluslararası yayın yapan BBC’nin Türkçe Yayın Servisi’ne konuk olup olayı üstlenmez ve savunmazdı. Aksine bu olayı başına buyruk bir birliğimiz yapmıştır, soruşturma açacağız, hesap soracağız; olayın mağdurlarından özür diliyoruz, deyip ortamı yatıştırabilirdi. Yaptığı basın toplantısını 33 er olayını kınama ve ateşkesi sürdürme açıklamasıyla

sonuçlandırabilirdi.

Ama o bunun tam tersi istikamette hareket etti: “Olayı üstleniyoruz, gerekirse daha sarsıcı eylemler gerçekleştireceğiz” dedi. Ardından yaptığı basın toplantısında ateşkesin sona erdiğini ilan etti.

Ne var ki takip eden aylar içinde; gerek Türkiye genelinde, gerek dünya kamuoyunda bu eyleme karşı sert tepkiler ortaya çıkıp her taraftan kınama mesajları yayınlanmaya başlayınca, bu omurgasız kişilik yüz seksen derecelik dönüş yaparak, olayı eleştirmeye, hatta kınamaya başladı. Söz konusu açıklamayı yapmamış ve bütün dünya onu duymamış gibi hareket etti. Panik içinde olayı üstüne yığacak bir günah keçisi aramaya koyuldu. Nede olsa durup dururken birilerini suçlamakta üstüne yoktu, her zaman olduğu gibi yine günah keçisi bulmakta zorlanmadı. Bu günah keçisi, olayı gerçekleştiren grubun sorumlusu değil, Şemdin Sakık olmalıydı. Çünkü Şemdin’in tasfiye edilmesinin zamanı gelmişti. Beni var eden yüce önder, varlığıma son verme kararı vermişken, bir de giderayak bu olayın sorumluluğunu da birlikte götürmemi istemişti.

Olay mahallinden oldukça uzaklarda bulunan şahsımı tepkilerin hedefi olarak gösterdi. Kamuoyu önünde beni sorumlu tuttu ve teşhir etmeye yöneldi. Bilinir ki örgüt içinde bir tek doğru vardır. O da Öcalan’ın dudaklarından dökülen cümleciklerdir. Onun ak dediğine kimsenin kara deme şansı yoktu. Şayet karaya kara dersek akıbetimiz belliydi; tasfiye olmamız kaçınılmazdı.

Bu gerçeğe rağmen, yani sonumun ölüm olacağını bildiğim halde, 33 askerin öldürülmesi olayını üzerime yıkma çabalarına şiddetle karşı çıktım. Her militanın yaptığı gibi, “öyle diyorsanız öyledir başkanım” diyerek boyun eğmedim. “Hayır, beni her konuda suçlayabilirsiniz ama kesinlikle bu olayın sorumluluğunu üstüme atamazsınız. Çünkü bu olayın talimatını ben vermedim” dedim ve bu tutumumu sonuna kadar sürdürdüm. Ne kadar çabaladılarsa da bu olayın sorumluluğunu kabul etmedim.

Ama bir kere tasfiye edilmeme karar verilmişti. Bu tasfiyenin alt yapı hazırlıklarına başlanmıştı. Öncelikle yoğun bir karalama kampanyası gerekiyordu. Bu kampanya ile Türkiye ve hatta uluslararası kamuoyunda oluşan itibarım yerle bir edilmeliydi. Özellikle Öcalan hazretleri, Avrupa ve Türkiye kamuoyuna hitap ederken beni asker öldürmekle, militanlara hitap ederken ise savaşmamakla, hatta savaşı tasfiye etmekle suçlayıp durdu.

Tüm eleştirilere karşı kendimi şöyle savunmuştum:

“Bir kere ben Amed Eyalet Komutan’ıyım. Yetkim ve etkim bu eyaletle sınırlıdır. Sizin sözünü ettiğiniz olay ise Erzurum Eyaleti denilen bölgede, direkt örgüt merkezine bağlı militanlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Erzurum Eyaleti’nin başında, ben değil, Zeynel kod isimli Celal Barak vardır. O da benim kadar yetkilidir. O da benim gibi direkt olarak Merkez Karargâh’a ve Abdullah Öcalan’a bağlıdır. O da benim gibi Merkez Karargâha ve Öcalan’a rapor veriyor ve buralardan talimat almaktadır. Benim ona talimat verecek yetkim de yoktur etkim de. Eğer bu eylem yanlış ise, benden değil Zeynel’den hesap sorulmalıdır…

1993’te ilan edilen ateşkesin sürmesi ve kalıcı bir barışla sonuçlanmasını her militandan daha fazla ben istiyordum. Asla ve asla ateşkesi bozmak gibi bir niyetim ve isteğim yoktu. Çünkü herkesten daha çok savaşan ve dolayısıyla yorulan, yıpranan, acı çeken bendim. Bu işin bir an önce bitmesi, herkesten çok beni memnun ederdi. Tek bir an ateşkesi bozmak aklımın ucundan geçmedi. Elimden gelse değil böyle büyük bir eyleme izin vermeyi, küçücük bir çatışmayı bile engellerdim…

Olayın birkaç gün öncesinde örgüt lideri büyük telsizden bütün bölgelere talimat verdi: “Düşman her yerde ve her biçimde üzerinize geliyor, öyle koyun sürüsü gibi öleceğinize kendinizi savunun” dedi. 33 askerin öldürülmesi eylemi bu talimatın bir kaç gün sonrasında ortaya çıktı… Talimat verseydim ya da planlamasını yapsaydım, ya da şu veya bu biçimde uygulamasına katılsaydım hiç çekinmeden, evet ben yaptım diyecektim. Ama bu eylemle hiçbir ilişkim olmadığını ısrarla vurguluyorum…”

Örgütü ikna edemedim, çünkü kimse ikna olmak istemedi.

Örgütten ayrıldıktan 28 gün sonra Türkiye’ye getirildim. On gün üst üste sorgulandım. Başından itibaren son derece samimi ifadeler verdim. Ne yapmışsam üstlendim. Yapmadığım hiçbir şeyi de kabullenmedim.

33 askerin öldürülmesi olayı da bana yöneltilen suçlamalardan biriydi.

Hiçbir somut delil ortaya koymadan, “bu olayın talimatını sen mi verdin, planlamasını sen mi yaptın?” sorularını yönelttiler. “Bu olayla hiçbir ilişkim yoktur” dediğimde “zaten hep öyle söylersiniz” deyip yüklendiler. Baktım ki söylediklerime inanmıyorlar, bu sefer beni bu konuda suçlamaları için delil istedim:

“…Bakın, siz benim hangi tarihte nerede barındığımı, hatta günlük olarak ne yiyip içtiğimi, ne işlerle uğraştığımı biliyorsunuz. Çünkü günlük olarak hem kullandığım büyük telsizi, hem de küçük telsizleri dinliyordunuz. Hemen hemen her hafta birliğimden bir kişi ayrılıp size sığınıyor, çalışmalarım hakkında sizi bilgilendiriyordu. İstihbaratçılarınız faal olarak çalışıyordular. Çatışmalarda yaralı olarak ele geçirdiğiniz militanlar bütün olup biteni size anlatıyorlardı. Olaya karışıp ta şu anda cezaevlerinde bulunan, hatta itirafçı konumunda olan insanlar var…

Kesinlikle, değil bu olaya bizzat katılmam, planlamasını yapsaydım, talimatını verseydim bundan haberiniz olurdu. Şimdi ben sizden olayla direkt ya da dolaylı olarak ilişkimi ortaya koyacak sözlü veya yazılı bir cümle istiyorum. Bu olaya şu ya da bu biçimde katıldığımı söyleyen tek bir kişi varsa karşıma çıkarın. Bu konuda tek bir militanın ya da görgü tanığının ifadeleri varsa, bütün sorumluluğu kabul etmeye hazırım…” dedim.

Ama bunların hiçbirini yerine getiremediler: Dağda telsizlerde yaptığım bütün konuşmaların çözümlemeleri kendilerinde olduğu halde, önüme bir belge koyamadılar. Ellerinde olaya katılan ve itirafçı konumunda bulunan militanlar olduğu halde tek birini karşıma çıkarıp yüzleştirmediler. Aradan geçen zaman içinde hakkımda verilen ifadelerin tek bir tanesini bana göstermediler.

Oysaki bütün telsiz konuşmalarının deşifreleri, yazılı belgeler, eyleme katılan militanlar ve her çeşit istihbarı bilgi güvenlik güçlerinin ellerinde vardı. Bunların hiçbirinde adım geçmiyordu. Olaya katılıp yakalanan ve itirafçı olan militanlar bile benim bu olaydan haberimin olmadığını, bırakalım eyleme katılmış olmamı eylem talimatı vermediğimi, eylem planı yapmadığımı bile söylemişlerdi.

“O zaman benden ne istiyorsunuz? Neye dayanarak bu iddialarda bulunuyorsunuz?” dediğimde, “ne bilelim, bütün basın öyle yazıyor. Radyolar ve televizyonlar öyle haber veriyorlar. Türkiye’de kime sorarsanız sorun, bu olayın arkasında Şemdin Sakık var, diyorlar. Şimdi bu kadar kişi yalan mı söylüyor?” diyerek işin içinden çıkmaya çalıştılar.

Tüm çırpınışlarıma rağmen suçlanıyordum. Çünkü basın öyle yazmıştı. Çünkü büyüklerimiz öyle söylemişti. Çünkü bu olayla Şemdin özdeşleştirilmek istenmişti. Çünkü 33 askeri vuranların bir hedefi de Şemdin’i vurmaktı.

Bilindiği gibi pozitif hukukta bir suç kanıtlanmadıkça kişi masum sayılır. Suçu kanıtlama görevi sorgucuların ve savcıların işidir. Gel gör ki, benim sorgulanmam söz konusu olunca, bu kuralı bile tersine çevirip önüme koydular. Hiçbir delil ortaya koyamadıkları halde beni suçladılar. “Eğer suçsuz olduğunu iddia ediyorsan o zaman kanıtla, olayla herhangi bir ilişkinin olmadığını delillerle ortaya koy. Eğer bunu da yapamıyorsan, biz düşüncelerimizi mahkemeye yazarız, sen de orada kendi savunmanı yaparsın” deyip işin içinden çıktılar.

Mahkemeye kendi el yazımla kırk sekiz sayfalık bir savunma sundum. Bu savunmanın 33 askerin öldürülmesi olayına ilişkin bölümü şöyleydi:

“…Yine diğer bir eylem de 33 silahsız askerin Bingöl-Elazığ yolunda otobüslerden indirilip vurulmaları olayıdır. Bu olayın sorumluluğu hem örgüt, hem de devlet tarafından bana mal edilmeye çalışıldı. Bu yalana kamuoyu inandırıldı ve savcılık iddianamesinin de bu temelde hazırlandığını görüyorum. Doğal olarak, sırf bu iftiradan dolayı radikal uçların şimşekleri şahsıma yöneldi.

Olayın nasıl geliştiğine, olayla ilişkimin olup olmadığına dair, hem kollukta ve hem de Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı’nda verdiğim ifadelerde olayla bir ilişkimin olmadığını defalarca söyledim. Buna rağmen hazırladıkları ifade tutanaklarında eyleme katıldığım ya da talimat verdiğim yönünde iddialar ortaya attılar.

Onlarca olaydan sorumlu tutulan bir kişi olarak, bu olayı ret veya kabul etmem alacağım cezayı değiştirmez. Dolayısıyla sizi yanlış bilgilendirmeye ihtiyacım yoktur. Benim tek derdim gerçeklerin ortaya çıkarılmasıdır. Kamuoyunda neredeyse ismimle özdeşleşen bu olayla direkt ya da dolaylı ilişkim olmadığını tekrar tekrar söylememin nedeni budur.

Bu olayın tarihte benzeri görülmemiş büyük bir faili ‘meçhul’ katliam olduğunu söylemek durumundayım…”

Sorguda ve savcılıkta muhatap kaldığım yaklaşımın aynısını Mahkemede de gördüm. Beni suçlayacak ne bir belge gösterdiler ne de aleyhime ifade verenleri karşıma çıkardılar. “Eğer bu olaya katılmadığını iddia eden bir tanığın varsa çağıralım mahkemeye gelsin” dediler.

Bilindiği gibi örgütten ayrılmış ve KDP’ye sığınmıştım. KDP, beni ve kardeşimi birkaç milyon dolara sattığı halde, kamuoyuna mavi bereliler tarafından yakalanarak Türkiye’ye getirildiğim biçiminde yansıtıldı. Sanki dağdan inen ben değilim de, onlar üstün askeri planları sayesinde beni indirmişler gibi lanse edilmişti. Dolayısıyla herkes tam bir zafer sarhoşluğu içindeydi: Örgütten ayrıldığım için örgütün şimşekleri, geçmişte yaptıklarım için devletin şimşekleri bana yönelmişti. Yıllarca ismimi ve emeğimi kullanarak avantadan yaşayan ailem bile beni yüzüstü bırakmıştı. Dünyanın en büyük, en kanlı diktatörleri bile sürülerce avukat bulurken, beni bir tek avukat savunmuyordu. En iyi niyetli insan bile sıradan çıkarları için bana mesafeli durmak zorundaydı. Yüreğinde kötülük olanlar ise beni biraz daha ezmek için çabalıyordu.

İşte, duruşmalara çıktığım ortam böyleydi. Böyle bir ortamda ben ne yapabilirdim? Yapabileceğim tek şey, söz konusu olaya katılmış, daha sonra bir çatışmada yakalanmış, devlete sığınmış ve itirafçı olmuş iki militana yalvarmak oldu. Mahkemeye çıkmaları, olay hakkında bildiklerini mahkeme heyetine anlatmaları ricasında bulundum. Onlarla yüz yüze görüşme imkânım olmadığı için haber gönderdim: “Lütfen, geçmişin hukuku adına, insanlığınız ya da adalete yardımcı olmak adına mahkemeye gelin. Ne biliyorsanız söyleyin ki bu bilinmezlik çözülsün” dedim. Başta “evet olur” deyip kabul ettiler. Ama daha sonra ailelerinden mi, örgütten mi, devlet içi bazı güçlerden mi işaret aldılar bilemiyorum, bana şöyle bir haber gönderdiler: “Bizi tanık olarak yazmanı istemiyoruz. Eğer yazarsan aleyhine ifade veririz. Lütfen bizi bu işe bulaştırma…”

Ben de bu haber üzerine mahkemeye dilekçe vererek, “tanık olarak gelmesini istediğim şahıslar tanıklık yapmayacaklarını söylüyorlar” beyanında bulundum. Derken ne tanıklar geldi ne de iddiayı destekleyecek herhangi bir belge gösterildi.

Buna rağmen çıktığım her duruşmada bana yüklenen onlarca yalan yanlış eylemi ve iddiayı bir tarafa bırakıp, 33 askerin öldürülmesi olayıyla hiçbir ilişkimin olmadığını kanıtlama mücadelesi verdim. İstisnasız hemen her duruşmada konuyu gündeme getirdim, özellikle bu konuda masum olduğumu ifade ettim.

Sıradan bir ifadeyi, ipucunu gerekçe göstererek onlarca hatta yüzlerce insana müebbet hapis cezası veren, bütün kararlarında taraflı ve önyargılı yaklaşım gösteren ve ismine Devlet Güvenlik Mahkemesi denilen bir mahkemede yargılanıyordum. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hukuki görmediği, savcısı ve hâkimlerinden biri asker olan, dolayısıyla yüzde yüz taraf tutan, hatta biraz da intikamcı yaklaşan bir mahkemede yargılanıyordum.

Bir polisin, ben trende giderken trene ateş açıldı, başımı pencereden çıkarıp baktığımda Arif Sakık’ı gördüm, durmadan bize ateş ediyordu, ifadesi üzerine kardeşim Arif Sakık’a müebbet hapis cezası verebilen bir mahkemede yargılanıyordum. Salona onlarca kamera ve fotoğrafçının alındığı, bir tarafımda müdahil avukatlarının el kol hareketleri yaptıkları, her tarafımın askerle doldurulduğu ama savunma avukatımın olmadığı bir ortamda yargılanıyordum. Aleyhte ifade verenlerin gelebildiği, lehte ifade vermek isteyenlerin duruşmaya gelemediği koşullarda yargılanıyordum. Türkiye’deki bütün basın yayın organlarının ve bununla birlikte örgütün elindeki basın yayın organlarının elbirliği yapmışçasına beni siyasi ve kişilik linç girişimine tabi tuttukları, iktidar mücadelelerini ifadelerim üzerinden yürütmeye çalıştıkları olumsuz ve talihsiz bir ortamda yargılanıyordum.

Bütün bunlara rağmen, 33 askerin öldürülmesi olayına ilişkin olarak mahkemeden şu karar çıktı:

“…Her ne kadar Şemdin Sakık iddianamesinin 37. sırasında yer alan 24.05.1993 tarihinde Bingöl-Elazığ yolunun kesilerek otobüslerden indirilen 33 silahsız er, üç öğretmen ve üç vatandaşın şehit edilmeleri ile ilgili eylem hakkında emir vermediğini, sadece Abdullah Öcalan’ın misilleme yapın talimatını bağlı birimlere ilettiğini beyan etmiş ve bu konuyu duruşmalarda ısrarlı olarak savunmuş ise de, sanığın bu eylem tarihinde bu bölgede örgütün en üst düzey sorumlusu olduğu ve ilettiği talimatla bu eylemin gerçekleşmesine sebep olduğu anlaşıldığından, doğrudan talimat verdiği ve eyleme bizzat katıldığı tespit olmamışsa da bu haliyle bu eylemden de sorumlu olduğu kabul edilmiştir.”

Devlet Güvenlik Mahkemesi gibi tamamen taraf, savunmayı ciddiye almayan, iddia makamına bağlı bir kurum gibi hareket eden böyle bir mahkemeden, böyle bir karar çıkarmak bile benim için büyük bir başarıydı. En azından eylem talimatını vermediğim, eyleme bizzat katılmadığım, mahkeme heyeti tarafından kabul edildi. Ya da kabul etmek zorunda kaldılar. Kabul etmek zorunda kaldılar diyorum, çünkü neredeyse bütün Türkiye’nin bana yüklediği, beni sorumlu tuttuğu bu olayın sorumluluğunu bana yıkmak için oldukça çaba gösterdiler. Ama bir delil elde edemedikleri için olayla fiili bir ilişkimin olmadığını kabul etmek zorunda kaldılar.

Ne var ki beni bu olaydan dolaylı olarak sorumlu tutmalarını da kabul etmedim. Ve halen de bir haksızlık olarak görüyorum. Evet, bir insan olarak olayı engelleyemediğim için kendimi sorumlu tuttum. Ama benim sorumluluğum bunun ötesine geçemez. Şunu açıkça söylüyorum, New York insanının ikiz kulelere yapılan saldırıdaki sorumluluğu neyse benim de 33 er olayındaki sorumluluğum odur..

Eylemle fiili bir ilişkimin olmadığı mahkeme kararıyla ortaya konulmasına rağmen, basın-yayın kurumları beni bu olaydan sorumlu tutmaya devam ettiler. Olmayınca olayın gelişimini anlatan bir makale kaleme alıp mektup arkadaşım Tuncer Günay’a gönderdim. O da, yazıyı Hürriyet Gazetesi’nin Ankara temsilciliğine götürüyor. Yazıyı dizi halinde Hürriyette yayınlamaya karar veriyorlar. Yazının birinci bölümü yayınlandı.

Meğer 33 askerin öldürülmesi olayına ilişkin olarak kaleme aldığım yazı dizi halinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlandığı sıralarda, gazete yönetmeni Ertuğrul Özkök, kızının doğumu nedeniyle Amerika’da bulunuyormuş (nedense büyük vatanseverlerimizin kızları hep Amerika’da doğum yaparlar). Adam yazıyı okur okumaz Saygı Öztürk’ü arayarak: “O yazının yayınını durdurun ve bizzat kendin gidip o olaydan sağ kurtulan gazilerle konuş.

Şemdin Sakık’ın olaya bizzat karıştığını onların ağzından halka duyur” talimatı veriyor. Saygı Öztürk bu talimat üzerine harekete geçiyor ve belki de yalan yanlış şeylerle ön sırayı kimseye kaptırmayan yazılı ve sözlü medyamızın tarihinde bile benzeri az bulanan bu büyük yalanın, iftiranın, komplonun, zalimliğin altına imzasını attı.

Son günlerde de, bazı yazarlarınız söz konusu düzmece mülakattan alıntılar yaparak olay üzerine yorum yapıyorlar.

Başlangıçta bu mülakatın yapılmasına safça ve yüzeyselce baktım: Gazetecilik etiğiyle ve insan vicdanıyla bağdaşmayan bu tutumu Saygı Öztürk’ün bireysel tasarrufuna bağladım. Daracık hücremde volta atarken ona beddua okuyup durdum, aklıma ne kadar küfür geldiyse hepsini savurdum.

Daha sonra Saygı Öztürk’ün bir piyon olduğunu ve mülakatın hazırlanması için bizzat Ertuğrul Özkök’ün rol oynadığını öğrendim. Bu zata haddini fazlasıyla bildiren bir mektup yazdım. Adam ne bir cevap, ne de yayınlattığı yalanlar dizgesine karşı kendimi savunma imkânı verdi. Mektubu kuyuya atmış gibi oldum; ne bir ses, ne bir seda ortaya çıktı. İnşallah size yazdığım bu mektup da aynı akıbete uğramaz.

Sayın Taraf yetkilileri, bu olayı ben değil Zeynel kod isimli Celal Barak yaptı.

Bu kişinin nereli olması çok önemli değildir. Önemli olan nerede yetiştiğidir. Bu şahıs 12 Eylül Askeri Darbesi’nin hemen ardından, PKK militanı suçlamasıyla tutuklanıp Diyarbakır Askeri Cezaevi’ne konulan birisidir. On yılı aşkın bir süre kaldığı bu cezaevinde neredeyse her gün fiziki ve psikolojik işkence gören bir kişidir.

Bir yandan devletin dayağını yiyerek, diğer yandan örgütün beyin yıkayıcı eğitimini alarak şekillenen bir kişidir. Devlet tarafından horlanarak, örgüt tarafından pohpohlanarak ete kemiğe bürünen bir kişidir. İşkence ve sosyalist eğitimin şartlandırdığı bir kişilik!

Sayın Taraf yetkilileri, konuya ilişin bu açıklamayı okuduktan sonra, “Şemdin Sakık 33 askerin kurşuna dizilmesi olayının emrini verdi” suçlamasını geri çekeceğinizi bekliyorum. Eğer halen ikna olmadıysanız, olayın bütün teferruatını yazıp size gönderebilirim.

Saygılarımla
30.10.2008
Şemdin SAKIK

Etiketlendi:, , ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: