Günlük arşivler: Kasım 10, 2012

Pakistan – Afganistan Arasındaki Kabileler ve Bölgedeki Terör Faaliyetleri


FAZIL AHMED BURGED

Pakistan’ın kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde ağırlıklı olarak Peştun kabileler yaşamaktadırlar. Bunların yaşadıkları bölgeler de Özgür Kabileler anlamına gelen “Âzâd Kabâil” adıyla bilinmektedir. Afganistan devleti her ne kadar bu bölgelere hak iddia ediyorsa da uluslararası camiada bu coğrafyanın Pakistan toprakları olduğu kabul edilmektedir. Aslında Afganistan yönetiminin bu coğrafyaya ilişkin kesin çizgilerle belirlenmiş bir siyasetinin olduğu söylenemez. Zira Afganistan devletine karşı savaşan Taliban örgütü bu bölgelerdeki Peştun kabileleri tarafından desteklenince Afgan yönetimi söz konusu örgütün Pakistan coğrafyasından desteklendiğini öne sürmektedir. Ama normal şartlarda bu coğrafyayı kendi toprakları dahilinde olduğunu iddia etmektedir. Yani Afganistan devleti söz konusu bölgenin statüsüne ilişkin büyük bir çelişki yaşamaktadır.

Diğer taraftan bölge insanı, adından da anlaşılacağı gibi “özgür kabilelerden” oluşmakta ve her iki devlette de vatandaşlık görevini yerine getirmemektedirler. Ancak her iki ülke sınırlarına serbestçe dolaşıp çalışabilmekte ve diğer faaliyetlerde bulunmaktadır. Bölgenin kendi içerisinde herhangi bir merkezi otoriteden söz etmek de mümkün değildir. Uyuşturucu ekimi ve ticareti serbest olduğu gibi, silah ticareti de serbest olmakla beraber, silah yapmak için bir çok atölyenin bile bulunduğu bilinmektedir. Bu karmaşık yapı ve otorite boşluğundan dolayı her zaman bir takım terör faaliyetlerinin de merkezi haline gelmiştir.

Nitekim, Hindistan – Pakistan arasında yaşanan sorunlarda, Keşmir Müslümanları bu bölgedeki kamplarda yetişerek Hindistan’a karşı savaşa gönderilmiştir. Yine aynı şekilde Afganistan Sovyetler tarafından işgal edildiğinde bu bölge Afgan Mücahitlerin merkezi olduğu gibi, silah ve mühimmat temin yerlerinden biri olarak bilinmekteydi. Ayrıca Afgan mücahitlerin en önemli eğitim kaplarından bazılarının da bu bölgelerde olduğu bilinmektedi. Yine aynı şekilde Sovyetlerin yıkılması ile başlayan Çeçenistan ve Tacikistan savaşlarında da bu bölge, Tacik ve Çeçen direnişçilerine ev sahipliği yapmıştır.

Afganistan savaşında oldukça tecrübe kazanmış olan Arap asıllı bir takım radikal İslamcılar, Sovyetlerin dağılması ile Kafkasya ve Orta Asya’da başlayan muhalif hareketleri desteklemeye çalışmışlardır. Kafkasy ve Orta Asya’dan Afganistan yoluyla söz konusu kabileler bölgesine getirilen direnişçiler bu bölgedeki eğitim kamplarına eğitim gördükten sonra memleketlerine geri dönmüşlerdir. 1997’de Tacikistan savaşının bitmesi ve Çeçenistan çatışmalarının durmasından sonra bir takım Tacik ve Çeçen asıllı direnişçiler bu bölgelerde kalmışlardır.

Daha sonra Özbekistan İslami Hareketini de bu bölgelere gelmesi ile söz konusu ülke vatandaşları Özbekistan İslami Hareketi ile beraber hareket etmeye başlamışlardır. Nitekim günümüzde Özbekistan İslami Hareketinin, sadece Özbeklerin oluşturmadığı, Çeçen, Uygur, Tacik, Kazak ve Kırgızlardan oluştuğu da bilinmektedir. Bu anlamda Pakistan’daki medreseler ile bu ülkedeki bir takım radikal İslamcı grupların da desteklendiği bu bölgeler aynı zamanda bölgesel manadaki bir takım radikal unsurları da desteklediği bilinmektedir.

Diğer taraftan söz konusu bölgedeki bir takım kabile reislerinin Pakistan Askeri İstihbaratı (ISI) ile bazı radikal İslamcı gruplar arasında bir aracı olduğu da bilinmektedir. Bu bağlamda, son günlerde BM Güvenlik konseyi tarafından terörist listesine alınan Seracuddin Hakkani’nin söz konusu bölgedeki kabileler tarafından yoğun olarak desteklendiği bilinmektedir. Ayrıca, Hakkani’nin Pakistan Askeri İstihbaratının himayesinde olduğu defalerce CIA ve NATO tarafından dile getirilmiş ve Pakistan devleti bu noktada eleştirilmiştir. Hatta bu konu NATO ile Pakistan arasında ciddi sorun olarak defalarca gündeme gelmişti. Aslında, Bölgede Radikal İslam eğiliminin ortaya çıkıp gelişmesinde en büyük etken Pakistan’daki medreselerdir. Bu medreseler bölgede siyasal İslam zihniyetini geliştiren en büyük merkezler hâlinde faaliyet göstermektedir.

Bu doğrultuda bölgedeki yıllarca Pakistan İstihbarat Servisi’nin kontrolünde olan bu medreselerin faaliyetlerinin son dönemlerde kontrolden çıktığı ifade edilmektedir. Bu noktada Pakistan analizcilerinden Doktor Hasan Asgari Razavi, ülkedeki son gelişmeleri endişe verici olarak değerlendirirken, “savaşa hazır zihniyetlerin” çoğalmaya başladığına dikkat çekerken, Pakistan’daki askeri ve sivil idarenin çaresizlik içinde olduğunun altını çizmektedir.

Pakistan – Afganistan sınırındaki kabileler tarafından yoğun olarak desteklenen radikal unsurlar her geçen gün daha da güçlenirken, umutlar yeniden ABD Başkanı seçilen Obama’nın yeni plan ve stratejilerine bağlanmıştır. Nitekim, geçtiğimiz günlerde Afganistan Devlet Başkanlığından yapılan bir açıklamada, Obama’nın ikinci devresinde Pakistan – Afganistan sınırındaki terör kamplarına ilişkin ciddi bir karar alması gerektiği uyarısında bulunulmuştu. Bu arada bölgenin güvenliği için Pakistan devletinin Afganistan devleti ile işbirliği yapması bölgesel güvenliğin sağlanması açısından son derece önemlidir. Bu iki devletin iş birliği yapmaması durumunda ABD’nin de başarılı olacağı beklenemez.

http://www.turksam.org/tr/a2802.html

Ümit Özdağ: 10 Kasım ve Atatürk’ü doğru anlamak


Türkiye’nin 10 Kasım’ı nasıl anacağını tartıştığımız bir 10 Kasım’a ulaştık. Bir yanda 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında ve sonrasında anlayışsız ve tahripkar bir tavır almış bir hükümet, öte yanda Hükümetin bu tavrı karşısında infiale kapılan kitleler. Ağırbaşlı bir anma gününün yerini böylece ne yazık ki “nasıl bir olay çıkacak” gerilimi alıyor.

Oysa, 10 Kasım’ı 1774’den 1918’e kadar üç kıtadan geri çekilen bir milletin nihayet yok edilme aşamasına ulaşıldığında tekrar ayağa kalkmasını ve imha edilmek istenen bir devletin yeniden kurulmasını sağlayan bir milli lideri rahmet ile anmak ve anlamak için vesile olarak görmeliyiz. Mustafa Kemal Atatürk’ü bugün eleştirenlerin, bugünün Türkiye’sinden bu eleştirileri yapmaları çok kolay. Ancak, Atatürk’ü ve eylemlerini, bu eylemlerinin anlamını ancak tarihsel bağlamı içinde doğru anlamak mümkün.

Her seferinde “Ancak Atatürk’ün de hataları var” şeklinde bir yaklaşımla Atatürk’ü yapıcı bir üslup ile değil, yıkıcı bir şekilde eleştirmeye başlayan çevreler bir yandan, Atatürk’ü Türk tarihi içindeki muhteşem yerinden soyutlayarak ve kaldırarak “tarihi Atatürk ile başlatanlar” diğer yandan, Türk milletinin ve İslam ümmetinin son 300 yılda çıkarmış olduğu en büyük asker ve devlet adamını, milli kahramanını doğru dürüst anlamasını engellemektedir.

Tabii ki rahmetli Atatürk’ün her insan gibi hataları olmuştur. Bu hataların bazıları siyasi veya kültürel nitelikli de olmuştur. Mesela, son yılında ezanı Türkçeye dönüştürmesinin bir hata olup olmadığını sorguladığını, bu konuda düşündüğünü biliyoruz. Kişisel kanaatim, ezanın Türkçe olması yanlış olmuştur. Böyle başka yanlışlar da bulabiliriz. Ancak bir milli kahraman, bir devlet kurucusu, bir milli lideri değerlendirirken kullanmamız gereken ölçütler bunlar değildir. Değerlendirme ölçütü İstiklal Savaşı’nı başlatması, başarı ile sonuçlandırması ve yeni bir rejim kurmasıdır.

Öte yandan Atatürk’ü tarihsel bağlamının dışında ve insani özelliklerden adeta sıyırarak ele alan yaklaşım, eski etkisini yitirmiştir ancak özellikle de son yıllarda Atatürk’e yapılan saldırılar karşısında bir tepki olarak tekrar zemin kazanmıştır. Bu yaklaşım da Atatürk’ü yaşayan kuşağa, gelecek nesillere ve yüzyıllara sağlıklı bir şekilde taşımak için doğru bir yaklaşım değildir. Atatürk’ün tarih içindeki büyüklüğünün kimsenin iyi niyetli olsa dahi makyajına ihtiyacı yoktur.

Esasen Atatürk’ün büyüklüğü 200 sene, 500 sene, 1200 sene sonra bugün olduğundan daha anlaşılır olacaktır. Çünkü Atatürk bugün, hala bir şekilde güncel siyasi tartışmaların içine çekilmektedir. Oysa aradan zaman geçtikçe ve tarih süzgecinden olaylar damıtılarak süzüldükçe Atatürk’ün de tarih içindeki konumu daha açık bir şekilde görülecektir. Kim 1200 sene sonra bugünün siyasilerini hatırlayacak ki? Ancak 2400 sene önceden adını çocuklarımıza verdiğimiz Mete gibi, İlteriş, Bilge gibi, Malazgirt kahramanı Alparslan gibi bugün soyadı yasasından ötürü verilemeyen “Atatürk” ismi anne ve babaları tarafından yeni doğan çocuklarına verilecek, kulaklarına ezan okunacak, genç Atatürkler 2554’de, 3012’de büyük Türk milletini yaşatmaya devam ederken, bugün Bilge veya Alparslan adını taşıyan çocuklar taşıdıkları adın anlamını nasıl biliyor ve seviyor ise öyle bilecek ve sevecekler.

Allah rahmet eylesin.

Yeniçağ

Secrets of the Freemasons


Having tackled the secretive Catholic conservative group Opus Dei, Dan Brown says he’s writing his next book about the Freemasons.

The Freemasons say they are simply a fraternity that aims to make good men better and to support each other. Because they are essentially secret, however, groups such as the Freemasons can stir all kinds of theories.

The all-seeing eye atop the pyramid on the $1 bill is a Masonic symbol. Some say that some of the great American buildings have Masonic symbols incorporated into their architecture.

Many of our Founding Fathers, including George Washington, Benjamin Franklin and John Hancock, were Freemasons. There are currently 1.7 million members, though membership has been declining since 1960.

Some conspiracy theorists say that the Freemasons, or Masons, have designs on government control.

"The thing people think about when they think of Masonry is secrecy. They think of this hidden order that they know almost nothing about," said Steven C. Bullock, author of "Revolutionary Brotherhood: Freemasonry and the Transformation of the American Social Order."

The Freemasons have a 500-year history. Originally, they were stonemasons who built the great cathedrals of Europe.

"They traveled widely, because a town would have a church built maybe once every hundred years," said Margaret Jacob, author of "The Origins of Freemasonry: Facts and Fictions."

"As they traveled, they had secret passwords and signs so when they came into a town and said, ‘I’m a stonemason, I want to work,’ they had to be able to prove they were a member of the guild."

S. Brent Morris, who is, among other things, a 33-Degree Mason, master of the royal secret and managing editor of the Scottish Rite Journal, said that although Freemasonry was not a religion, it had overarching religious principles that were part of Masons’ rich traditions.

"The Freemasons did something very radical 300 years ago. We said that men can agree that God exists and he compels them to do good in their life and we can stop all religious discussion at that point and go out and do good and help mankind. So Freemasons invite any believer in God to join them."

Morris said Freemasons displayed a Bible, a Koran and a Torah on their altar. Another powerful symbol of the tradition is the sword carried by the grand sword bearer of the Supreme Council, the highest order within the Freemasons that meets every few years.

Yet the society was so closed centuries ago, is so closed still, that the penalty for revealing Freemason secrets is supposed to be gory death.

Richard E. Fletcher, the executive secretary of the Masonic Service Association of North America, said that the Freemasons was not an enigmatic organization. Things like secret handshakes date back centuries.

"The handshakes are a throwback to our early days when Freemasonry was related to actual builders and stone," he said. "That is how they prove they are a guild member, because most were illiterate."

Although there were once anti-Masonic political parties and early 19th-century President John Quincy Adams called the Freemasons a power-hungry "boa constrictor" of an organization, Fletcher said Freemasonry had always been about improving oneself. The nature of the self-reflective process is private, he said, and many people mistake that for secrecy.

"While he is being challenged to look inward at himself as a person, he is going to have to self-reflect, contemplate, think. This can’t be done in a public forum," he said. "We are pledging ourselves to become better people in our home, in our churches, in all walks of life."

Throughout the centuries, the Freemasons evolved into a wide-ranging, worldwide fraternity with many members having considerable power and influence. In this country, that influence has sometimes reached all the way into the White House. Fourteen of 43 presidents have been Freemasons.

"More than one-third of the presidents belonged to the fraternity, so this is a substantial tradition of politicians being involved in Masonry, so there are fears at times in American history that Masons are too involved in politics," Bullock said.

There are all kinds of stories: that Masons wanted to control a government and thus were behind the American Revolution. Some claim that the Masons killed President Kennedy.

"These are terrific stories. They’re yarns. There is not, however, a shred of historical evidence to back them up," Jacob said.

"Their grand secret is that they have no secret," Bullock said. "They’re claiming that they’re hiding something, but really part of the point is to pretend that you’re hiding something."

Still Brown can have a field day in his next book. After all, how did a Masonic symbol — if it is a Masonic symbol — wind up on our $1 bill?

Some critics point to these conspiracy theories and group secrets as reasons for the drop off in Mason membership, but Morris said other organizations were experiencing a similar problem.

"It’s also diminished in virtually every voluntary organization in the United States," Morris said. "When you look at all the organizations declining in membership and participation, I think you can’t point to the Masonic traditions."

For more information about the Freemasons, visit their Web site.

The Vatican and the Knights Templar


Alessandro Bianchi / Reuters

A replica of the minutes of trials in which Pope Clement V absolved the Knights of Templar of heresy in 1308.

The reality of the saga of the Knights Templar is almost as amazing as the myths that embellish it. On Thursday the Vatican plans to add another colorful chapter when it publishes a long-misplaced, 699-year-old papal report on the medieval holy warriors. Vatican publisher Scrinium will offer 799 copies (the 800th will go to the Pope), at $8,375 apiece, of a 1308 parchment titled Processus Contra Templarios (Trial Against the Templars), which chronicles the order’s sordid endgame: the accusations of heresy, the Templars’ defense, and Pope Clement V’s absolution of the order, before he did an about-face and eliminated it.

Interest in the group extends far beyond the ranks of Church historians, of course. The tale of the Templars remains a gaudy thread woven through the religion, politics and literature of Western civilization, with a recent boost from the embellishments of Dan Brown, who cast the Knights as a key part of the conspiracy to conceal Church secrets in his best-seller The Da Vinci Code.

Almost from their founding, the Templars have been rumored

a.) to still exist
b.) to be impossibly rich, and
c.) to guard the Holy Grail (the cup from which Jesus drank at the Last Supper) and other Christian relics.

Most of these stories are probably baseless, although for 150 years in the high Middle Ages, their order was incontestably one of the most powerful and creative military and economic forces in the world.

The Templars were a creature of the Crusades, when various Christian forces sailed from Europe to fight the resident Muslims for control of the biblical Holy Land. After the first Crusaders took Jerusalem in 1096, European pilgrims began streaming into the city, and 23 years later, two veterans of the Crusade founded an order of monastic knights to protect the travelers. They were allotted a headquarters in Jerusalem’s Al-Aqsa Mosque, viewed by Jews and many Christians as the site of the Temple of Solomon — hence the new group’s name. Initially modest (its coat of arms was two knights on one horse because that was all they could afford), its fortunes skyrocketed when the Vatican extended it extraordinary privileges, exempting it from local laws, taxes and any authority but the Pope’s. Suddenly it was bestowed with spectacular gifts of money and land and inundated by volunteers from some of Europe’s most noble families. Well-equipped and trained Templar knights became one of the most formidable fighting forces in the Holy Land — 500 Templar knights are said to have played a major role in defeating a Muslim force of 26,000 in 1177’s Battle of Montgisard.

Their non-military exploits were more ambitious still. For the convenience of the monied pilgrims they chaperoned through hostile turf, the Templars developed a system whereby they left their wealth and lands at the disposal of a Templar institution at home, in exchange for a coded invoice that was then redeemed at the group’s headquarters in Jerusalem. Researchers believe the Templars kept any revenues generated by the estates, effectively accruing interest — a practice otherwise forbidden as usury by the Church at the time. The journal American Banker wrote in 1990 that "a good case can be made for crediting [the Templars] with the birth of deposit banking, of checking, and of modern credit practices." It certainly made them some of Europe’s richest and most powerful financiers. The Templars have been described as taking crown jewels and indeed entire kingdoms as mortgage for loans, and they maintained major branches in France, Portugal, England, Aragon, Hungary and various Mid-Eastern capitals. The group controlled as many as 9,000 estates, and left behind hundreds of buildings great and small. (The London subway stop Temple is named after one of them.)

But many of the myths attending the secretive order have less to do with their financial empire than with their most famous piece of real estate. Who knew what wonders they might have unearthed digging beneath the Mosque to the alleged Temple of Solomon, not far from where Christ was crucified? They claimed to own a piece of the True Cross; they may very well have possessed the Shroud of Turin, since it was a Templar descendant’s family that first made it public; and unsubstantiated rumor has put them in possession of both the Ark of the Covenant and the Holy Grail. The latter claim provided an inexhaustible source of inspiration for fabulists from medieval romance peddlers to Dan Brown.

Unless you take The Da Vinci Code as a work of history, however, the glory didn’t last. The order lost its purpose and credibility when the Muslim warrior Saladin drove the Crusaders from Jerusalem in 1187, setting the Templars on a path of retreat that saw them give up their last Mid-Eastern foothold, in what is now Syria, in 1303. From there, the decline was precipitous: The Templars failed in an effort to take control of Cyprus, and then, in 1307, Philip IV of France found it more convenient to order the arrest and torture of the Templars to extract confessions of heresy than to repay his heavy debts to the order. This led to the trial under Pope Clement, who was based in Avignon and under the protection of Philip.

The document the Vatican will release Thursday, misplaced in its archives until 2001, is reportedly the official transcript of that trial and Clement’s 1308 verdict, which found the Templars to be immoral but not heretical. The Pope allegedly intended to reform them. But under continued pressure from his French protector, Clement instead disbanded them in 1312 and gave most of their riches to a rival military order.

The notion of that much money, power and influence vanishing at a Papal penstroke appears to have been too much for the mythic sensibility of the West, which wanted to believe that the Templars must somehow have survived, adapted, or been subsumed into another, even more secretive trans-national group. Over the centuries, the allegedly still-extant order has been portrayed as malevolent, benign, heroic and occult. Organizations all over the world, without any direct connection, have appropriated its name. (The Freemasons reportedly have an "Order of the Knights of Templar," thus consummating a kind of conspiracy theorist’s dream marriage.) Such homages should not obscure the fact that however much power they enjoy in the realm of fiction and fantasy, it almost certainly does not equal that which they once actually possessed — and then abruptly lost.

Read more: http://www.time.com/time/world/article/0,8599,1674980,00.html#ixzz2BqnEiP5P

Silivri’den TGB’ye selam ve 10 Kasım çağrısı


Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Amiral Cem Gürderiz, TGB’li gençlere bir mektup yolladı. Gürdeniz, mektubunda, 10 Kasım için de çağrı yaptı.İşte o mektup:

Değerli TGB’li gençler,

Bir devletin en büyük gücü, ekonomisi ya da silahlı kuvvetleri değildir. En büyük gücü gençleridir. Zira o devletin Sürekliliği, gençliğinin idealizm ve kararlılığının bir sonucudur.

19 Mayıs 2012 ve 29 Ekim 2012 tarihlerinde Türk gençliği, hepimize geleceği gösterdi, sadece göstermedi, yaşattı.

Aydınlık, kararlı ve sade bir enerji önce tünelden, Dolmabahçe’ye; daha sonra Ulustan Anıtkabir’e aktı. Şüphesiz akan bu enerji 2023 ün Türkiye’sinin gerçek sahiplerinin kimler olacağını aklımıza ve kalbimize kazıdı.

Bu 10 Kasım Ata’dan sonsuza dek ayrılmanın burukluğunu; ama onun ölümsüz ruhunun Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hiç bir döneminde yaşanmadığı kadar, gençlerle yekvücut bütünleştiğini görmenin tarifsiz mutluluğunu yasıyorum.

Türkiye cumhuriyetinin artık milyonlarca Mustafa Kemal’i var.

Amiral Cem Gürdeniz Silivri 5 Nolu cezaevi C 10

ulusalkanal.com.tr

Yener Güneş yazdı:Kim bu “Genç Türk”


Şemdin Sakık’la istediklerini alamadılar. Manşetler halkta bir karşılık bulamadı. Eli kanlı katilin hiçbir inandırıcılığı yoktu. O nedenle Atatürkçü görünümlü provokasyon örgütleri devreye sokulmaya hazırlanıyor. Sözünü ettiğimiz örgütler sözüm ona “Atatürkçü”dür ama Kürt düşmanı politikalarında da görüleceği gibi Atatürk’ün birleştiriciliğinin zerresine sahip değildir. O örgütler tuzak örgüttür ve kafaları karıştırmak, mücadeleyi marjinalleştirmek için görevlendirilmişlerdir. Her defasında yeni isimler verilerek sahneye sürülür.

“Türk Solu” adıyla piyasaya sürülen ve sürekli isim değiştiren provokasyon örgütünün yeni adı: “Genç Türk.” Dolmabahçe’de sahneye çıkacaklar. Çevremizden sıklıkla aynı soruları duyuyoruz “Dolmabahçe etkinliğini siz mi düzenliyorsunuz?” Kafa karışıklığını gidermekte, Genç Türk’e nasıl gelindiğini ve kimolduklarını incelemekte yarar var.


ATATÜRKÇÜ GENÇLERİN ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİNİN ŞAHLANIŞI

Tarih 25 Ekim 2003. Anadolu Üniversitesi ve Osmangazi Üniversitesinden onlarca otobüs dolusu gençle Ankara yolundayız. Hocalarımız da yanı başımızda. Cumhuriyet üniversitelerine yönelen AKP saldırısını püskürtmek için o gün Ankara’da toplandık.

Hep bir ağızdan şu marşı söyledik:

Hükümet hükümet duy sesimizi,

Bu gelen gençliğin ayak sesleri,

Gençlikle kimse başa çıkamaz,

İşbirlikçi Tayyip kolla kendini!”

Her şey marşa uygundu. O gün Ankara’da gençlik hareketinin habercisi niteliğinde bir eylem yapıldı. 25 Ekim 2003 tarihi, 1980 sonrası gençliğinin “Özal Gençliği” imajını tarihin çöplüğüne attığı gün olarak kayıtlara geçti. Ve efsane geri dönüyordu. Çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu 100 bin yurttaş hedefe AKP’yi devirme görevini koyarak harekete geçti.

O eylemde başta Ergenekon tertibiyle hedef alınan Fatih Hilmioğlu, Mustafa Yurtkuran, Ferit Bernay, Mehmet Haberal olmak üzere ve tüm üniversite rektörleri en önde yürüdü. 72 üniversiteden binlerce öğretim üyesi ve öğrenci Anıtkabir yolundaydı. (Öğrencinin hocasıyla bu kadar omuz omuza olduğu ve aynı talepleri haykırdığı bir başka eylem sanırız daha önce yaşanmamıştır.)


GLADYO’NUN PANKARTI: ORDU GÖREVE

“Cumhuriyet’e ve Mustafa Kemal Atatürk’e Saygı” adıyla yapılan yürüyüş gençlik hareketinin doğru siyasetler etrafında daha da kitleselleşeceğinin habercisiydi. Gençliğin ayak sesleri on binlerce öğrencinin büyüttüğü ADK/T’lerde vücut buldu. Yerellerdeki irili ufaklı mücadelelerin nasıl dev bir mücadele haline gelebildiğini tecrübe eden öğrenciler, 2004, 2005 ve 2006 ADK çalıştaylarında kuvveti bir merkezde birleştirmeyi tartıştılar. Ve sonunda ünü ve eylemliliği sınır ötesini aşan TGB gibi köklü bir örgüt meydana geldi.

2003 yılı 25 Ekim’inde gençliğin harekete geçişi düşmanı da harekete geçirdi. Gladyo yükselen gençlik hareketine çelme takabilmek için ADKF’yi (Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Federasyonu) devreye sürdü. ADK/T’lere dadandılar ancak Atatürkçü öğrenci kulüp ve toplulukları “Federasyon” tuzağına düşmedi. Federasyon kelimesi sadece kelime olarak isimlerinde asılı kaldı.

Tuzak kendisini 25 Ekim 2003’deki o tarihi eylemde de gösterdi. Provokatöre verilen görev orduyu göreve çağırmak ve eyleme gölge düşürmekti. Pankartla bir taşla iki kuş vurulacaktı. Hem halk darbeci gösterilecek hem de ordunun bu günlere getirilebilmesi için eli kolu bağlanacaktı.

Atatürkçüler provokasyon yapmazlar. Ama provokatörlerin pankartının altında “Atatürk Gençliği” ifadesi yer aldı. Atatürkçü olan herkes böylelikle zan altında bırakılıyordu. “Atatürkçü provokatörler” tarafından açılan “Ordu Göreve” pankartını açanlar Öncü Gençlik’ten atılan, ADD ve CHP’ye yuvalanmaya çalışıp oralardan da kovulan MİT ajanı Gökçe Fırat Çulhaoğlu ve adamlarıydı. Gladyo istediği sonucu almıştı. Düzenleyici kuruluşların, 100’ü aşkın kitle örgütünün ve ADK’ların ertesi günlerde yaptıkları “pankart provokasyon ürünüdür” açıklamasının hiçbir anlamı yoktu. Eylemin ertesi günü gazetelerin manşetlerini provokasyon pankartı süslemişti. Eyleme gölge düşürmeyi başaran provakatörler böylelikle istediklerini almış oldu.


PANKARTI AÇANLAR SERBEST, ENGELLEMEK İSTEYENLER SİLİVRİ’DE

O pankart, Ergenekon tertibini yapanların en güçlü argümanlarından bir tanesini oluşturdu. Bursa Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran, Prof. Dr. Malatya İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ferit Bernay ve Başkent Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Haberal o pankart gerekçe gösterilerek Ergenekon tertibine maruz kaldı ve tutuklandı. F Tipinin sorgulamada en önemli dayanak noktasını o pankart oluşturdu. Hâlbuki olayların yakın bir tanığı olarak rahatlıkla yazıyorum ki rektörlerimiz o provokatör grubun pankartının indirilmesi için çaba göstermiştir. Kürsüden pankartın indirilmesi için defalarca anonslar yapılmıştır.

O pankart nedeniyle rektörlerimiz suçlanmıştır ancak ADKF/Türk Solu gibi tuzak isimlerle kendilerini şirin gösteren provokatör gruptan bir kişi bile sorgulanmamıştır. Şimdi diyeceksiniz ki “Ergenekon’da gizli tanıklardan bir tanesinin Gökçe Fırat Çulhaoğlu olmadığını nereden biliyorsun?” Haklısınız. Şüphesiz, teröristtin tanık, yurtseverlerin sanık yapıldığı bir Türkiye’de böyle bir durum hiç kimse için şaşırtıcı olmayacaktır.


PANKARTTAKİ SLOGAN 22 HAZİRAN 2003’TE ÜRETİLDİ

Savcı cumhuriyetin savcısı olmadığı için Cumhuriyet Hukukunun gereği yapılmamaktadır. Daha da doğrusu ortada bir cumhuriyet kalmadığı için hukuku da kalmamıştır. Savcı cumhuriyetin savcısı olsa o pankartı açanları sorgulamaz mı?

Savcılık kılını birazcık kıpırdatsa o pankarttaki sloganın provokatör grubun “Türk Solu” isimli dergisinin 22 Haziran 2003 (25 Ekim’den aylar önce) tarihinde yayınlanan sayısının kapak sloganı olduğunu görürdü. Derginin kapak sloganı pankarttaki sloganın aynısıdır: ORDU GÖREVE. Pankarttaki sloganla, derginin kapağındaki slogan harfi harfine aynı olduğu gibi yazı karakteri ve kelimelerin dizilişine kadar da aynıdır.

MİT’in elebaşı (Gökçe Fırat Çulhaoğlu) o sayıda yer alan başyazısında ordumuza kurulan tuzağın işaretlerini veriyor: …görmemize karşın o seçim sonrası Ordu’nun müdahale etmesini savunmadık. Çünkü Ordu’nun zamansız bir müdahalesi, Ordu’yu yükün altına sokacak ve yıpranmasına neden olacaktı. Ordu’ya destek çıkacak bir halk gücü ortaya çıkmadan, Ordu’yu müdahaleye çağırmak Ordu’ya büyük bir tuzak olurdu.

Yazıdaki “tuzak” ve “halk gücü” kelimeleri niyeti fazlasıyla ortaya koymaktadır. Görev bellidir. Milletin ordusuyla kucaklaşmasının önüne geçmek. Ya da başka bir ifadeyle “Halk gücü ortaya çıkmadan” önünü kesmek.

Başaramadıkları ortadadır. Açın bakın sistem hem cilalayıp cilalayıp aynı yalanları ve aynı adamları piyasaya sürmektedir. Sistemin zavallılığı da işte tam da burada yatmaktadır. Şemdin Sakıklar’ın ve “Genç Türk” adıyla maskeli Atatürkçülerin piyasaya sürülmesinin nedeni de budur. Türk Milletinin bu zavallılarla kaybedecek vakti yoktur.


HER DEFASINDA YENİ İSİM BU DEFA: “GENÇ TÜRK”

Tuzak örgütler kurmak Gladyo’nun etkili yöntemlerinden biridir. Kullandıkları isimler de bu iş için en önemli meseledir. İsimleri en önemli maskeleridir. Lağımdan çıktıkları için o isimlerde kirlenmektedir. Amaç o isimlerin hakkını vererek mücadele eden o tarihsel mirasa sırtını dayayan öncü kuvveti kirletmektir. Kullandıkları isimleri sırasıyla yazalım mesele daha kolay anlaşılacaktır: “İleri”, “Türk Solu” “Ulusal Parti”, “Genç Türk”.

İleri” diye bir dergi çıkarıyorlar. İleri, Dev-genç’in yayın organın ismidir.

Türk Solu” diye başka bir dergileri daha var. Cemaat medyasının malzeme kaynağıdır bu dergi. Zaman gazetesi yurtseverlere saldırmak için yaptığı haberlerde sürekli bu dergiyi kaynak gösterir. Tıpkı Ergenekon iddianamesinde rektörlerimiz tutuklanırken bu grubun açtığı pankartın bahane edilmesi gibi. Deniz Gezmiş’in o bilindik fotoğrafında elinde tuttuğu meşhur dergi böyle kirletilir. Türk Solu 1968’lerde MDD’nin (Milli Demokratik Devrimi) yayın organıdır. İşleri güçleri ev ev, iş yeri işyeri gezip Atatürk gençliğiyiz diyerek para toplamak olan bu grubun para kaynaklarından biri de bu dergidir.

Bir de parti kurdular. Başkanı da ajan provokatör Gökçe Fırat Çulhaoğlu. Partinin ismini tahmin emeniz zor olmayacaktır: “Ulusal Parti”. Ulusal kelimesi denilince akıllara gelen şeylerden biri kuşkusuz milletimizin susturulamayan sesi Ulusal Kanal. Kendilerini Ulusal Kanalmış, TGB’ymiş gibi göstermeye çalışıyorlar. “Hayır değiliz demek işlerine gelmiyor!

Bu iddiamızı kanıtlamamızı isterseniz ilk vereceğimiz örnek bu zevatların maruz kaldıkları sorulardır. Stantlarının başındayım. “Güzel Türkçemiz”in arkasına gizlenmişler. İzliyorum. Bir yurttaş usulca yaklaşıyor. Laf Ulusal Parti’ye geliyor. Yurttaş soruyor “Siz Ulusal Kanal’dan mısınız?” Cevap: Kem küm kem küm. Tabi onlarda bizimle” oluyor. 29 Ekim’de Taksim’de yürüyüş yapacaklarını duyurmuşlar. O gün Ulusal Kanal’ın önü insan seli. “Çağırdınız geldik” diyor yurttaşlar. “Biz sizi Ümraniye’ye, Sarıyer’e, Kadıköy’e vs. çağırdık burada neden toplandınız” diye soruyoruz? “Siz çağırdınız, yürüyüşe geldik” diye ısrar ediyorlar. Ellerinde TGB flamaları ve Türk Bayrakları var. Yurttaş “Genç Türk” vs. tanımıyor. Geçiyor eylemin önüne. Eylem “Genç Türk” eylemi olmaktan çıkıyor bu sayede.


TUZAĞA DÜŞME, ATATÜRK’Ü KİRLETME

Son numaraları “Genç Türk.” Ona abanıp ona yükleniyorlar. Yazın düzenledikleri kamplarda bunun provalarını yaptılar. TGB ne söylerse onu söylemeye çalışıyorlar ama beceremiyorlar, sırıtıyor. TGB yöneticilerini ekranlarına çıkarmaya cesaret edemeyenler bu zevatları kırmızı halılarla karşılıyor. Son yılların en büyük eylemlerine önderlik eden TGB’ye ekranlarını kapatan holding medyası Ulusal Parti tarafından kurdurulan bu “tuzak örgüt”ü parlattıkça parlatıyor.

Bu zevatların kitleselleşemeyecekleri herkesin malumu, ama gençliğin içerisine bir virüs olarak sokulmak isteneceği bugünden görünüyor. Holding medyasının bir fiyatı var, milyarlarca lira vererek reklam yayınlatıp, haber oluyorlar. Holding medyasını anladık da Yeniçağ, Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerine ne demeli.

Vakti zamanında bu provokasyon grubu için Baykal’ı da, ADD’yi de, İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nü ve bu zevatların peşine takılıp giden hayatları kararan gençleri de uyardık. Ne dediysek, ne yazdıysak bir bir doğrulandı. MİT ajanının güdümüne girmiş, ajanlaştırılmış 3-4 genç dışında herkes kendisini bu beladan kurtardı. Tabi bu zevatların binasından atlayarak intihar ettiği söylenen Erkin Yurdakul ne yazık ki hariç.

Milletimizi uyarıyoruz. Maskeli Atatürkçülerin peşine takılmayın. Bu kışkırtıcı grubun flamalarıyla Atatürkçülerin arasına sızmasına dikkat ediniz. İzin vermeyiniz. Yurtseverleri iktidarın “Genç Türk” tertibine karşı uyanık olmaya ve tertipleri boşa çıkarmaya çağırıyoruz. (İktidarın diyoruz çünkü 29 Ekim’de “Erdoğan Göreve” pankartı taşıyan, Suriye müdahale konusunda efendilerinden daha da ateşlidir)

Yükselen halk hareketinin önüne konulan tuzakları başta TGB, ADD ve İşçi Partisi olmak üzere bütün yurtseverler görmektedir. Tuzakları etkisizleştirecek birikime sahip olduğumuz Ulus Meydanı’nda görülmüştür…

Yener Güneş

gunesyener

Doğu Perinçek yazdı:Her zaman Teşkilâtlı ve her zaman Teşkilâtçı


Atatürk, hep milletin istiklâl ve hürriyet mücadelesine önderlik edecek teşkilâtlı birikimin içinde olmuştur. Kendisinin kurmadığı, programını yapmadığı, teşkilatlara katılmıştır. İttihat Terakki’den sonra Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı’na girişi de örnektir. İşte teşkilat vardır ve herkes iş başı yapmalıdır! Atatürk’ün anlayışı bu olmuştur.

Atatürk’ün hayatı, bütün devrim önderleri gibi, teşkilâtlı bir dava adamının hayatıdır.

Bir: Bütün hayatı boyunca bir davası olmuştur; devrimci programın gerçekleşmesi için mücadele etmiştir.

İki: Gözü hep iktidardadır. Hedef, toplumu yeniden kuracak olan kudreti ele geçirmektir.

Üç: Hep teşkilâtlıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den başlayarak katıldığı teşkilâtlar, isimlerinde parti sözcüğü olmasa bile, hep iktidar amaçlıdır; yani siyasal partidir.

Kuruluşa başlamak

Devrim, kendiliğindenciliğin karşıtıdır.

Düzen taraftarlığı, örgütsüzlükte kendini gösterir. Çünkü kurulu bir düzen var zaten.

“Örgütlenelim” dediğiniz an, devrime başladığınız andır. Çünkü o anda kurulu düzenin dışına çıkıyor ve yeni düzen için kuruluşa başlıyorsunuz.

Ali Fuat Paşa, “Sınıf Arkadaşım Atatürk”te Harbiye’de “gece sabahlara kadar uyumaz, ihtilali tartışırdık” diye anlatır.

Mustafa Kemal, Abdülhamit istibdadını yıkmak için teşkilâtlı mücadeleye, “gizli gazete çıkararak, apartmanlarda toplanarak” başlar. Hapse atılır. Hürriyet için her tehlikeyi göze almış ve mimlenmiştir. O nedenle Harp Akademisi’ni bitirince, Suriye’ye tayin edilir.

Şam’daki ilk iş

“Sonra masaya konan tabancayı birer birer öperek onun üzerine yemin ettiler.”

Mustafa Kemal daha 24 yaşında genç bir zabittir. Şam’da ilk işi teşkilâtlanmaktır. Yukarıdaki yemin sahnesini Falih Rıfkı, Çankaya kitabında Atatürk’ün ağzından anlatır (s. 46). Mustafa Kemal, Ekim 1905’te teşkilâtı kurmuştur. Adı Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’dir.

Mustafa Kemal, cemiyetin Beyrut, Yafa ve Kudüs örgütlerini kurduktan sonra, 1906 yılı Nisan ayında gizlice Selanik’e geçer ve orada da arkadaşlarıyla buluşur ve örgütlenir. Selanik teşkilâtı, 1907 yılı Eylül ayında Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşir.

Ayağının tozuyla

Mustafa Kemal, 13 Ekim 1907 günü Şam’dan 3. Ordu Karargâhı’nın bulunduğu Selanik’e atanır. 16 gün sonra 29 Ekim 1907 günü ayağının tozuyla İttihat Terakki’ye üye olur. O sırada devrimci kuşağın içinde, dağılan imparatorluktan bir milli Türk devletinin çıkacağını gören az sayıda öncüden biridir.

1908 Devriminin arife gününde (22 Temmuz) Üsküp’te İttihat Terakki’nin teşkilât toplantısındadır.

1908 Hürriyet Devriminden sonra, 22 Eylül 1909 günü İttihat Terakki’nin 2. Büyük Kongresi’nde Trablusgarp Delegesi’dir. Teşkilâtın millete dayanan siyasal bir partiye dönüştürülmesini savunur.

Çöküşe devrimle cevap vermek için…

O’nun Milli Devleti, Cumhuriyeti amaçlayan görüşleri nedeniyle kenara itilmiştir. Ama o, tarihin pususundadır. O’nun günleri gelir.

1919 yılı, kimilerine göre çöküştür, acıklı sondur; Mustafa Kemal için tarih sahnesine çıkma, çöküşe devrimle cevap vermenin başlangıcıdır.

Teşkilâtçının rotası

Teşkilât, teşkilât, teşkilât!

Devrim yapmanın, yeni bir toplum kurmanın, halkı dönüştürmenin, biricik aracı!

Samsun’dan Erzurum’a uzanan yol, bir teşkilâtçının yoludur. Doğu Vilayetleri Kongresi’nden sonra Sivas’ta 4 Eylül 1919 günü gerçekleşen Genel Kongre’yle teşkilât bütün Anadolu ve Rumeli’yi kucaklar ve partileşir. Artık padişah hükümetini devirecek ve Anadolu’da milli bir hükümet kuracak öncü parti vardır. Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi’nin 4 Eylül 1919 günü Sivas Kongresi’nde kurulduğunu hep vurgulamıştır.

Teşkilâtlı birikimin içinde olmak

Devrimci, topluma önderlik edecek teşkilâtlı birikimin içinde olan adamdır. Atatürk, hep orada olmuştur. Kendisinin kurmadığı, programını yapmadığı, teşkilâtlara katılmıştır. İttihat Terakki’den sonra Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı’na girişi de örnektir. İşte teşkilât vardır ve herkes iş başı yapmalıdır! Atatürk’ün anlayışı bu olmuştur.

Baştan sona teşkilatın eseri

O milliciler, Anadolu ve Trakya’daki yerel kongrelere Ebabil kuşlarının çağrılarıyla gelmediler. Onları toplayan bir teşkilât vardı.

İzmir’e giren süvariler, köylerinden tek tek atlarına binerek gelmemişlerdir.

1920’den 1938’e değin, o dünya ölçeğinde görkemli devrim, baştan sona teşkilâtlanmanın eseridir.

Bugün Atatürk devrimcisi olmak

Ve Atatürk’ün hayatı, baştan sona teşkilâtlı ve teşkilâtçı bir devrim önderinin hayatıdır.

Bugün Atatürk Devrimcisi olmak, teşkilâtlı olmaktır.

Devrim için!

Siyasal iktidar amacıyla!

Doğu Perinçek/Aydınlık

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: