Günlük arşivler: Kasım 13, 2012

Fethullah Gülen on the Clash of Civilizations – then and now


We gave snippets previously of Fethullah Gülen’s appalling views on Jews, women, and the U.S from the mid-1990s. We also mentioned that Gülen has never come to grips or apologized for these views, even though he presents himself as a moderate religious leader interested in promoting inter-faith dialog.

The Gülen movement responded to our post by promptly removing the offensive entries from Gülen’s web site, without any explanation (see update at the bottom of the post). This demonstrates yet again the movement’s modus operandi: when caught in the act, alter the facts. We have observed this pattern of behavior repeatedly.

In this post, we want to examine briefly Gülen’s views on the relationships between faiths, and in particular his views on the “Clash of Civilizations.” Here too Gülen has undergone a dramatic change following his move to the U.S., a transformation which neither he nor his followers have acknowledged or attempted to explain.

Today Gülen is known for his strident opposition to the clash-of-civilizations thesis, and for his emphasis on harmony and dialog among the faiths. As Richard Penaskovic, a professor at Auburn University, has written in a paper titled “M. Fethullah Gülen’s Response to the ‘Clash of Civilization Thesis,” Gülen stresses “the commonalities between the world religions, rather than past polemics and historical differences.” Unlike Huntington, who talked about future conflict, Gülen propounds the view that education “can avert any clash of civilizations.” In the words of Penaskovic:

“Where Huntington sees conflict, Gülen sees peace. Where Huntington has a decidedly pessimistic view of the relationship between Islam and the West, Gülen speaks of hope and optimism.”

(Penaskovic’s paper was delivered at a Gülen-sponsored conference in 2009.)

Gülen’s publications during the 1990s and earlier offer a starkly different perspective on the relationship between Islam and other religions. In those writings, the West and Christianity are presented as the arch-enemy of Islam, and their decay and ultimate downfall are described in no uncertain terms. The future is portrayed not as one of peace and harmony among the major faiths, but as one in which Islam absorbs other faiths and takes over.

In his worldview circa mid-1990s (as expressed in early volumes of Fasıldan Fasıla and Asrın Getirdiği Tereddütler), non-believers were the eternal enemy of Islam. Even though they may be divided amongst themselves, Christians and Jews were always united in their hatred of Islam and have always made common cause against it. “The infidels are all heathens of a different cause. And their totems are different too. But all bear a ruthless grudge against Islam.”[1]

A frequent theme throughout his writings was that the Christian Crusades against Islam are a permanent feature of history: “Just as Europe has sustained its thought of Crusades with invasion, occupation, and colonialism until the First World War,” he wrote, “these days it sustains the same struggle with even more nefarious means.”[2] Or this:

“The anti-Islam enmity, in which certain freemasons and Crusaders have made common cause and continues to our day, has its source all the way back in those days of Medina when the first seeds of the Islamic state were sown. Islam’s struggle with all kinds of erroneous and perverted doctrines and its fight to regain for man his lost honor caused a stir among certain religious officials and those claiming attachments to the church and synagogue, alongside idolaters. From that day to the present, the blood of these kinds of trouble-makers – even if under different names and designations – has been flooding over Islam’s chest.”[3]

Even the European Union did not escape Gülen’s wrath: he called it “a continuation of the Crusaders’ mentality.”[4]

Gülen had little doubt at the time that Western civilization and Christianity would eventually disappear and be folded into Islam. He acknowledged, however, that this was a slow process and would take some time, requiring Muslim societies to become more powerful and self-confident. Islam had long been the victim of exploitation by the West. Why would Christians and Jews accept a far-superior religion, he asked rhetorically, when Muslim societies were still in the role of beggar and servant in relation to them?

In the long run, though, there would be a clear victor: Islam, the progress of which no-one would be able to stop. “In the world of our future, the only dominant element will be Islam,” he wrote.

Here is how Gülen concluded an essay titled “The End of the West,” published in 1996:

“In sum, the Western world is finished, bankrupt, and each day it moves closer to its downfall. As it withers away, as an alternative to it, our world must take the stage with all its institutions.”[5]

Harmony and tolerance among the faiths, this is not.

What we find objectionable here is not that Gülen once held views that are inimical to those he expounds today. As disturbing as these former views are, the real issue is the deception that is at work.

Nowhere in Gülenists’ present-day literature can one find the slightest acknowledgement that the man they present as a beacon of tolerance and dialog once held such prejudicial views about the faiths and peoples to whom he is now trying to reach out. There is no repentance, no apologies. And there is no explanation for why and how Gülen’s worldview changed in such dramatic fashion once he moved to the U.S.

Instead, what the Gülen movement does is to try to erase the record, by removing offensive content from their web sites.

(A note about our sources. Most of these distasteful essays and writings have been removed from Gülen’s official site, or are presented in redacted form. We have relied on his collected works, which are still available for download from some independent sites. Turkish originals of some of the key texts pertaining to his views on the West and on other faiths as well as the sources of all the quotes in this entry can be downloaded here. We invite all those interested to check and make sure that we have not distorted Gülen’s views by quoting them out of context.)

[1] “Kâfirlerin hepsi ayrı bir şeyin kâfiridir. Totemleri de birbirinden çok farklıdır. Ama hepsinin de İslâm’a karşı amansız bir hıncı vardır.” (Fasıldan Fasıla -2.)

[2] “Avrupalı, Haçlı Seferleri’yle işgal, isti’la ve müstemlekecilik düşüncesini, Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürdürdüğü gibi, şimdilerde daha bir şenaatli şekilde aynı kavgayı devam ettirmektedir.” (Fasıldan Fasıla -2.)

[3] “Günümüze kadar devam edegelen, İslâm’a karşı, bir kısım farmason ve Haçlı ortak düşmanlığının nüveleri, ta site İslâm devleti temelinin atıldığı o ilk Medine günlerine dayanır. İslâm’ın, her türlü yanlış ve sapık düşüncelerle mücadelesi ve insana, kaybettiği haysiyetini kazandırma yolundaki kavgası, putperestlerin yanında bir kısım diyanet mensuplarını ve kiliseye, havraya bağlı olduğunu söyleyen bazı kimseleri de harekete geçirmişti. O günden bugüne de -değişik ad ve unvanlarla da olsa- bu tür müfsitlerin kan seylâpları İslâm’ın bağrında akıp durmaktadır.” (Asrın Getirdiği Tereddütler – 2.)

[4] In “Teknikte Avrupa’ya Yetişebilir miyiz?” Fasıldan Fasıla -1.

[5] “Hâsılı, batı dünyası bitti, iflas etti ve her gün biraz daha inkıraza doğru gidiyor. O giderken, yerine alternatif olarak mutlaka, bütün müesseseleriyle bizim dünyamız ortaya çıkmalıdır.” (Fasıldan Fasıla -3, under title “Batının Bitişi.”)

Yıldırım Demirören hakkında şok iddialar


Bu rakamları duyunca çok şaşıracaksınız. İşte Futbol Federasyonu’ndaki müthiş savurganlığın tüm detayları…

Danışman maaşı 500 TL’den 30 bin TL’ye nasıl çıktı? Başdanışman olan Kemal Kapulluoğlu, aynı zamanda şike soruşturmasında hangi kulübün avukatı oldu? Türkiye Futbol Federasyonu’nda (TFF) bir ay öncesine kadar mali işlerden sorumlu olan idareci, TFF’deki savurganlığı gözler önüne serdi.

Geçtiğimiz ay görevine son verilen Finans ve Destekten Sorumlu Genel Sekreter Vekili Ahmet Müfit Cengiz, canlı yayında şok açıklamalarda bulundu.

TV8′de yayınlanan ‘Telegol’ programına katılan Cengiz, Başkan Demirören ve Yönetim Kurulu Üyesi Zülfikaroğlu tarafından ilk iş olarak ihaleye çıkmadan yüksek maliyetli özel odalar yaptırıldığını belirtirken, Başkanvekili Özerten’in 50 bin TL maaş aldığını belirtti.

Ahmet Müfit Cengiz’in çarpıcı açıklamaları şöyle:
“Futbol Federasyonu’nu Yıldırım Demirören değil, Cengiz Zülfikaroğlu yönetiyor. Kararı Zülfikaroğlu alıyor, imzayı Demirören atıyor. Yetkiyi veren başkan, ama icraatları yapan Cengiz Zülfikaroğlu’dur.

50 BİN TL MAAŞ
Ufuk Özerten’e 50 bin TL maaş ödeniyor ve otelde konakladığı için masraflar için aylık 10 bin TL tahsis ediliyor.

YÜZDE 70 ZAM
Başkan tarafından göreve getirilen sekreter, 8 bin TL maaş alıyor. İşten çıkarılan 5 bin TL maaşlı pazarlama müdürünün yerine 9 bin TL maaşla yeni müdür alındı. İşten çıkarılan kişi yerine yüzde 70 zamla yeni elemanlar alındı.

3 MİLYON TL TESİS YARDIMI
Bence Beşiktaş’ı finanse etmek için Galatasaray ve Fenerbahçe’nin de yayıncı kuruluş ödemelerini önden yapılıyor. Beşiktaş, TFF’den 3 milyon TL tesis yardımı aldı. Böyle bir yardımın hukuki altyapısı yok.

KAPULLUOĞLU’NA TEPKİ
Avukat Kemal Kapulluoğlu, 500 TL maaş alırken Yıldırım Demirören geldikten sonra bu rakam 30 bin TL oldu. Şike soruşturmasında Sivasspor’u savunan Kapulluoğlu, şu anda TFF’de başdanışman.

‘ÖZEL SEKRETER’ ZAMMI
Cengiz Zülfikaroğlu, federasyon içindeki bir bayan sekreteri özel sekreteri yaptı ve bu kişinin maaşı 2 bin 500 TL’den 4 bin TL’ye çıktı.

YENİ MAKAM ARACI
Yıldırım Bey, ilk göreve geldiğinde sponsor firmadan yeni makam aracı istedi. Cengiz Bey de böyle bir istekte bulundu. Ama sponsor firma, bunu uygun görmedi.

DEMİRÖREN’DEN İLGİNÇ YANIT
Federasyonda 550 civarında personel vardı. Yeni federasyonla birlikte bu rakama 15-20 kişi daha ilave oldu. Bu bilgileri Denetim Kurulu ve Yönetim Kurulu ile paylaştım. Başkan Demirören’e kendi odasında ‘bunlara müsaade etmeyin’ dedim. Maaşların çok yüksek olduğunu söyledim, ‘Daha iyi bir eleman olamaz mı’ cevabını aldım.

TFF’YE UĞRAMADAN 15 BİN TL
Başkanın iki danışmanı var; Orhan Saka ve Kemal Kapulluoğlu. Kemal Bey’e 500 TL maaş tahsis edilmişti. Bu rakam, 4-5 ay sonra 30 bin TL’ye çıktı. Orhan Saka, TFF binasına uğramayıp 15 bin TL alıyor.

SUÇ DUYURUSU
Federasyon bünyesinde 16 milli takım var, ama bir otelle anlaşma yok. TFF’deki savurganlıkla ilgili savcılığa suç duyurusunda bulundum.

117 BİN TL KONAKLAMA BEDELİ
Bir organizasyon için bir otele 68 bin 518 TL konaklama bedeli ödendi. Başka bir organizasyonun konaklama bedeli ise 117 bin 544 TL.

ÜÇ UÇUŞ 250 BİN TL
Federasyonun toplam geliri 245 milyon TL. Ciddi bir savurganlık ve para harcama yetkisi var. Uçuş seferi varken özel uçak kiralanıyor. Üç uçuş 250 bin TL tutuyor.

14 KİŞİ DE SUÇLU
Başkan Demirören, kesinlikle bu işten kendi cebine para almıyor, ama birilerine para kazandırıyor diyebilirim. Sadece Yıldırım Demirören ve Cengiz Zülfikaroğlu suçlu değil, yönetim kurulunda kararlara itiraz etmeyen 14 kişinin suçu değil.

EN BÜYÜK TASARRUF HIDDINK
Teknik direktör Abdullah Avcı, aylık 150 bin TL alıyor. En büyük tasarruf eski teknik direktör Guus Hiddink’in gönderilmesiyle yapıldı.

U20 ŞAMPİYONASI 1.8 MİLYON TL
Federasyon adına U20 Şampiyonası’nın organizasyonunu yapacak firmaya 1.8 milyon TL ödenecek. Ancak önceki yönetime ‘Bu organizasyonu bedava yapalım’ teklifi sunuldu. Sunuma geldiler. Cengiz Zülfikaroğlu, ‘Siz sunumunuzu yapın, ama organizasyonu size vermemiz kesin değil’ dedi. Bunun üzerine sunuma gelen arkadaşlar, ‘Karar verdiğinizde bizi çağırın’ dediler ve gittiler.

DEMİRÖREN’E YAZILI UYARI
Bu işlerin yüzde 80′inden Denetleme Kurulu Başkanı Hamdi Topçu’nun haberi var. Topçu’dan bu konuda Yıldırım Demirören’e yazılı uyarı da geldi. Ancak Demirören, bu uyarıyı yönetim kurulunu üyelerine okumadı.

50 BİN TL HARCAMA LİMİTİ
Benim maaşım 15 bin TL’ydi. Genel sekreter maaşının 3′te 1′ini alıyordum. Müdürlere tahsis edilen makam aracını kullanıyordum. Ayrıca 50 bin TL’ye kadar harcama limitim vardı. Yönetim kurulu kararıyla işten çıkarıldım. 6 aylık tazminat aldım. Aynı göreve dönmek gibi bir düşüncem yok. Formalite icabı işe dönüş davası açtım.”

Necati Doğru: Savaş sınırdan içeri girdi!


Biz savaşa girmeden, savaş bize girdi. Dün de Suriye sınırında Türkiye topraklarına 16 bomba daha atıldı.
Bunun böyle olacağını kendisi aslında bir ekonomi profesörü olan Hurşit Güneş, 2 ay önce “ipatlı-kanıtlı” haber vermişti.

Ve azar işitmişti.

“Sen zabıta mısın?

Diye paylamışlardı..

Biliyorsunuz, Hurşit Güneş, muhalefet partisi (CHP) milletvekilidir. Bence bütün milletvekillerinden beklediğimiz “örnek olması bir araştırma yapmış, bulduklarını halka açıklamış, toplumu bilgilendirmişti.

gereken”

Xxx

Dış basın yazıyordu.

Başbakan gizliyordu.

Dışişleri Bakanı saklıyordu.

İktidar milletvekilleri duymuyordu.

Hurşit Güneş, Milletvekili olmanın gereği olarak Hatay’a gitti. Suriye’den Esad rejiminden kaçan sığınmacıların yerleştirildiği söylenen Apaydın Kampı’nın “niçin sınıra çok yakın adeta bitişik kurulduğu” sorusunu sorarak araştırmaya başladı.

Suriyeli komşularımız.

Ülkelerinden kaçıyorlar.

Belli ki zordalar.

Acı içindeler.

Onlara destek insanlık borcudur fakat bu kamp niçin sınıra 3 kilometre mesafede kuruldu. Bu kamp; “Esad rejimine karşı silahlı başkaldırı yapan Özgür Süriye Ordusu’nun komutanı Riyad El Esad’ın, Suriye Ordusu’undan kaçmış 30’dan fazla generalin karargahı olarak mı kullanılıyor?” diye sordu.

Milletvekili kampa girmek istedi.

Yasaktır dediler. Sokmadılar.

Xxx

Bir milletvekili Suriye’den kaçan acılar içindeki komşu ülke insanlarının kaldığı kampa sokulmuyor, bizzat Başbakan tarafından “Sen zabıta mısın?” diye azarlanıp paylanıyordu.

Anlaşıldı ki, burası kamp değil.

Karargah gibi kullanılıyor.

Esad’ı silahla devirmek isteyenler gündüz Suriye topraklarına geçip savaşıyor, gece dinlenmek, yaralarını sarmak ve güven içinde uyumak için Türkiye’deki kampa geliyorlardı.

Bütün dünya öğrendi.

Türkiye silahlı isyancıları koruyup, kolluyor, destekleyip, silahlandırıyordu.

Türkiye taraf oldu.

Xxx

Türkiye, Suriye’deki acıları dindirebilmek için “Hem Esad, hem Müslüman Kardeşler, hem muhalefet, hem Rusya, hem ABD ile konuşabilen ve bunların hepsinin kulak verebileceği bir arabulucu” olacakken, kimsenin ciddiye almayacağı bir taraf haline sokuldu. Katar’da yapılan son “Suriye’nin dostları toplantısında” Türkiye’nin adı sanı geçmedi.

Ve savaş geldi içeri girdi

Türkiye bombalanıyor.

Dün de 16 bomba atıldı.

Bu bombaları Suriye savaş uçakları ve helikopterleri atıyorsa Türkiye savaş uçakları neden Suriye uçaklarının sınıra bu kadar yaklaşmasına izin veriyorlar?

Anlamak zor.

Türkiye’ye bomba yağıyor.

Türk Ordusu ciddiye almıyor.

Burada bir yalan mı var?

Bombaları Esad’a bağlı Suriye Ordusu’nun uçakları değil de onlara karşı savaşan muhalifler mi atıyor?

Bilmek zor.

Xxx

Milletvekili Hurşit Güneş, yeni bir dikkatli çalışmasını toplumun bilgisine sundu: Cumhuriyet tarihi boyunca “örtülü ödenekten yapılan en büyük harcama” son 9 ayda yapılmıştı.

870 milyon TL.

Yüksek bir harcama.

Bir çok bakanlık bütçesinden fazla olan bu para nereye harcanmıştı.

Örtülü ödenek gizlidir.

Ulusal güvenlik için harcanır.

Açıklanmaz.

Ama harcama çok yüksekti ve milletvekili haklı olarak; “bu parayla silah alınıp Suriyeli muhaliflere mi verildi” diye soruyordu.

Bilgi veren yok.

Sözcü

ABD SEÇİMLERİ ve TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ


Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM – www.usgam.com ) analizcisi olarak ABD seçimleri üzerine bir değerlendirme yapmam istendiğinde, bu konuda biraz çekinceli davrandığımı itiraf etmeliyim. Çünkü, son ABD seçilerini şova dönüştüren Türk medyası, bu konuda çok fazla yayın yapmasına karşın, seçimin içeriği ve gelecekte neler getireceğine ilişkin gerçekçi değerlendirmeler yapmak konusunda tembel davrandı. Bu nedenle, analizimin farklı olması, yüzeysel söylemlerden ileriye gitmesi, objektif hazırlanması ve seçimlerin ileride neler getireceğine ilişkin olarak gerçekçi yapılması gerekiyordu. Sonunda, ABD seçimlerinin analizi konusunda bir boşluk doğduğuna inandım ve aşağıdaki analizi hazırlamaya karar verdim. Keyifli okumalar.

***

ABD seçimlerine Türk medyasının abartılı bile sayılabilecek oranda ilgi gösterdiğini gözlemledik. Bu ilginin magazin haberciliğini aşamaması ise olayın diğer boyutunu oluşturdu. Seçimleri neredeyse canlı yayından verecek kadar ileriye giden bazı medya organların; ABD Başkanlığı’na yeniden seçilen Barack Hussein Obama’nın ikinci kez seçilmesinin ABD açısından ve her şeyden önce de Türkiye açısından ne gibi sonuçlar doğuracağı konusunda dişe dokunur bir yorum ve haber yapılamaması ise gözlerden kaçmadı.

Bu yazı ile Barack Obama’nın yeniden ABD Başkanı seçilmesinin küresel politikalara ve özellikle Türkiye’ye etkilerini ele almaya çalışacağım.

ABD Başkanlık Seçimlerinin Önemi

ABD Başkanlık seçimlerini çok abartmamak gerektiğine katılıyorum. Ancak, bu seçimlerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceği, ABD politikaları üzerinde hiçbir etkisi olamayacağı düşüncesinde de değilim.

2001-2009 yılları arasını kapsayan dönemde görev yapmış bir önceki Başkan (George W. Bush) döneminde Afganistan ve Irak işgal edilirken, 2009 yılında göreve seçilen Obama döneminde Afganistan ve Irak’tan asker çekilmiştir. Bir başka önemli gerçek, ikinci kez Başkan seçilen Obama’nın özellikle son seçimde savaş lobilerinin desteğini alamamasıdır. Dikkat çekici diğer önemli bir nokta ise Yahudi lobisi, Ermeni lobisi, WASP bloğu ve savaş lobisinin desteğine rağmen Obama’nın Başkan seçilebilmesidir. Bunun gibi birçok önemli farklılık, ABD Başkanlık seçimlerinin ABD açısından farklı politikalar benimsenmesi sonucunu getirebileceğinin kanıtlarıdır.

Elbette ki, ABD’nin küresel politikaları ve bölge politikalarında çok büyük değişiklikler beklenmemelidir. Ancak bu gerçek, ABD politikalarında Başkanlar ya da partiler açısından bir değişim olmadığı anlamına asla gelmez. Öyle olsaydı, ABD tarihinde Başkanların öldürülmesine kadar giden olaylar yaşanmazdı. Suikast iddialarını önemsiyorum, çünkü Obama açısından da böyle bir tehlike görüyorum. Bu konuyu ayrı bir başlıkta inceleyeceğim.

Obama’nın Seçilmesinin Önemi

Barack Obama’nın yeniden ABD Başkanı seçilmesinin önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun nedeni, ABD’de etkili bir tarikat olan Mormon kökenli Mitt Romney’nin Obama’nın karşısına aday olarak çıkarılması ve seçimlerde beklenenin üstünde oy alması değildir. Daha da önemlisi, Romney’ye verilen desteklerle ilgilidir.

ABD seçimlerinde aşağıdaki grupların desteğini alıp seçim kaybeden çok az sayıda Başkan adayı vardır.

*Yahudi Lobisi ve İsrail
*WASP (White Anglo-Sakson Protestant) bloğu olarak bilinen ve çoğunluğu İngiliz kökenli olan güçlü beyaz Amerikalılar.
*Silah sanayi (savaş lobisi)
*Ermeni lobisi

ABS seçimlerinde ve ülkenin politikalarında etkili olan bu dört grup, son seçimlerde açık biçimde Obama karşısındaki Mitt Romney’yi desteklemişlerdir. Özellikle Yahudi ve Ermeni lobilerinin Obama karşıtlığı, seçim sürecinde açık biçimde kendini göstermiştir. Buna rağmen Barack Obama’nın Başkan seçilmesi, ABD’de bundan sonraki günlerde politik açıdan ülke düzeyinde bir bölünme ve daha sıcak bir rekabet yaşanacağını göstermektedir.

Başkanlık seçimlerinin ABD politikalarına ve küresel politikalara etkileri neler olabilir? Elbette, keskin değişimler ve dönüşümler beklenmemelidir. Ne var ki, ABD’nin önümüzdeki dönemdeki politikalarında bazı önemli değişiklikler olacağı da açıktır. Bunlar, aşağıdaki başlıklarda sıralanmıştır.

*ABD askeri harcamalarının artma eğilimin azalması, silahlanma harcamalarının azaltılması

*Orta Doğu’daki ABD politikalarının açık işgal biçiminden, örtülü operasyonlara kaydırılması,

*İsrail-ABD ilişkilerinin mesafeli olmaya başlaması,

*ABD Yönetiminin İsrail Hükümetinde değişim isteği,

*Filistin Devleti’nin tanınması,

*Ermeni Lobisinin güç kaybetmesi,

*ABD-Rusya ilişkilerinde yakınlaşma çabaları,

* Rusya-İsrail-Almanya ilişkilerinin güçlenmesi,

*ABD ve Türkiye ilişkilerinin daha da yakınlaşması.

Yukarıdaki liste uzatılabilir. Ancak, ABD politikaları ve dünyaya etkileri anlamında genel olarak yukarıdaki çizgiden büyük sapmaların yaşanmayacağı kanısındayım.

Obama’ya Suikast Beklentisi

“Şimdi bu da nereden çıktı ?” diyenler olacaktır. Bu konuda uzun dönemdir bazı yorumlar yapılmaktaydı. Obama’nın politikalarından büyük bir rahatsız içinde olan Neo-Con (yeni muhafazakâr) ekibin, her an bir çılgınlık yapması beklenebilir mi? Bunu yaşayarak göreceğiz.

ABD Başkanı Barack Obama’ya yönelik bir suikast yapılabileceğine ilişkin iddia sahiplerinden birisi de Aytunç Altındal’dır. 10 Kasım 2012 gecesi Habertürk televizyon kanalına konuk olan Altındal, önümüzdeki dönemde Obama’nın Başkanlıktan indirilmesi için Yahudi lobisi ve WASP bloğu ile savaş lobisinin net bir ittifak yapacağını iddia etmektedir. Altındal, suikast söz konusu olmasa bile Obama’nın Clinton gibi bir skandala karıştırılarak indirilmeye çalışılacağına inandığını açıklamıştır. Clinton, seks skandalını aşmayı başarabilse de Obama’nın bu tür bir skandal sonucu Başkanlıktan alınabileceğini düşünen Altındal gibi komplo teorisyenlerinin iddialarını önemsiyorum.

ABD’de son döneme kadar etkili olan Yahudi lobisini, silah sanayini, WASP bloğunu ve Ermeni lobisini son seçimlerde karşısına alan Obama, ikinci kez seçildiği Başkanlık koltuğunda daha rahat davranarak bu gruplarla uzlaşma içine girmezse, ABD’de iç politikada bir kırılma yaşanacağı beklenebilir. Özellikle Yahudi lobisi ve silah tüccarlarının bu duruma uzun süre katlanamayacağı açıktır.

Peki, ABD’de yönetim savaşının şiddetlenmesi ve bunun Başkan Obama’ya suikasta kadar götürülebileceği söylenebilir mi? ABD tarihine bakınca, bunun hiç de uzak bir ihtimal olmadığı görülür.

ABD açısından Başkanlara yönelik suikastların önemi büyüktür. Okurlarımızın çoğu, yalnızca Kennedy suikastını bilirler, ancak ABD tarihinde Başkanlara yönelik çok sayıda suikast ve suikast girişimi olmuştur. Örneğin, 14 Nisan 1865 tarihinde ABD Başkanı Abraham Lincoln, Washington’da vurularak öldürülmüştür. 02 Temmuz 1881’de ABD Başkanı James Garfield suikast sonucu öldürülmüş, 06 Eylül 1901’de de ABD Başkanı William McKinley, Buffalo’da vurulmuş ve bir sure sonra ölmüştür. Bu kadar değil elbette. 22 Kasım 1963’de ABD Başkanı John Kennedy, Dallas’ta suikast sonucu öldürülmüştür. Suikastlar bu kadar değildir. Suikast girişimleri de şunlardır : 1912 yılında ABD eski Başkanı Theodore Roosevelt, suikastta yaralandı; 1933’de ABD Başkanı Franklin Roosevelt’e düzenlenen suikastta, Chicago Belediye Başkanı Cermak vurularak öldürüldü; 1950 yılında ABD Başkanı Truman’a başarısız bir suikast girişimi olmuş; 1968 yılında ABD Başkan adayı Senatör Robert Kennedy suikast sonucu yaşamını yitirmiş; 1975’de ABD Başkanı Gerald Ford, iki kez silahlı saldırı girişimi atlatmıştır (http://www.uzmanportal.com/suikast-nedir-tarihteki-en-onemli-suikastler.html/). Bunlar, bildiklerimizdir. Görüldüğü gibi, ABD tarihinde çok sayıda suikast ve suikast girişimi vardır. Bu suikastların arkasında ise genellikle ABD’yi kontrol eden güçlü gruplar olduğu kuşkusuzdur.

ABD’nin pragmatik bir rejim olduğu, çeşitli çıkar gruplarının uzlaşmasına dayalı sistemin kendi içindeki çelişkileri uzlaşmalarla aşabileceğini iddia edenler de haklı çıkabilirler. ABD iç politikasındaki gelişmelerin küresel politikaları ve her güçlü ülkeyi etkileyeceği kuşkusuzdur. Bu nedenle, bu konuyu dikkatimizden kaçırmayacak, gelişmeler konusunda siz değerli okuyucularımızı bilgilendirmeye yeni yazılarla devam edeceğiz.

İkinci Obama Dönemi

1789’de George Washington’dan başlayarak 44 Başkan seçmiş olan ABD’de, ikinci kez Başkanlık koltuğuna oturanlar şunlardır : George Washington, Thomas Jefferson, James Madison, J. Monroe, A. Jackson, M. Van Buren, U. S. Grant, Theodore Roosevelt, T. W. Wilson, Franklin Delano Roosevelt, H. S. Truman, D. D. Eisenhower, R. M. Nixon, R. W. Reagan, W. J. Clinton, G. W. Bush ve Barack H. Obama. W. G. Harding’in ölmesi sonrası Başkan olan John Calvin Coolidge ve J. F. Kennedy’nin öldürülmesi sonrası Başkan olan L. B. Johnson ise sonraki seçimlerde Başkan seçilmişlerdir.

Yukarıdaki bilgileri vermemin nedeni, ABD Başkanlarının ikinci dönem için aday olmaları durumunda genellikle Başkan seçilebilmeleridir. Bunların bir istisnası, ikinci kez Başkan seçilen G. W. Bush’un babası olan ve Clinton’a karşı seçim kaybeden George Herbert Walker Bush’tur. Bu bilgi neden önemlidir? Obama’nın ikinci kez adaylığında % 52 oy ile Başkan seçilmesinin bir başarı olmadığını anlamak için önemlidir. İkinci kez aday olan Obama karşısında hiç şans tanınmayan Mormon aday Mitt Romney’nin bu kadar büyük oranda destek sağlayabilmesi, Obama ve ABD seçimleri uzmanları açısından sürpriz olarak değerlendirilmiştir.

ABD Başkanlarının ikinci kez seçildiklerinde çok daha cesur kararlara imza attıkları bilinmektedir. Bunun en önemli nedeni, Başkan’ın ikinci kez seçildikten sonra kaybedecek bir şeyinin bulunmaması, Başkanlığa yeniden aday olamadığı için önüne sürülen seçenekler konusunda daha rahat tercihlerde bulunabileceğidir.

ABD Başkanı Obama’nın ikinci döneminde, uzlaşmadan çok kendi politikalarına ağırlık vereceği söylemini de fazla abartmamak gerekir. Bunun nedeni de ABD politikalarının oluşumunda Başkan’ın tek belirleyici olmaması, sistemin ‘Kontrol ve Denge’ (the check and balance system) yapısıyla Başkan-Senato-Temsilciler Meclisi dengesiyle işlemesidir. Ayrıca, ABD politikalarında görünmeyen güçlerin etkisi de hesaplanmalıdır. Bütün bunlara rağmen, ABD Başkanı Obama’nın ikinci döneminde ilk dönemine oranla daha rahat davranacağı ve kararlar alacağı da kesindir.

İkinci Obama Döneminin Türkiye’ye Etkileri

*Barack Obama’nın ikinci kez ABD Başkanı seçilmesinin Türkiye açısından önemi var mıdır?
*Bu durumun Türkiye’ye etkileri olacak mıdır?
*Barack Obama’nın yeniden seçilmesinin, Türk iç ve dış politikası üzerinde etkisi olacak mıdır?

Yukarıdaki sorulara verilecek yanıt, EVET’tir.

Ne ölçüde etkili olacağını zaman içinde göreceğiz, ancak Obama’nın ikinci dönemi, yalnızca ABD politikaları açısından değil, Türkiye açısından da bazı konularda etkilerini hissettirecektir. ABD politikalarında önemli değişiklikler yaratması beklenen Mitt Romney’nin seçilmesi olasılığına karşı, Türkiye açısından Obama’nın seçilmesinin şimdiden olumlu değerlendirildiği söylenebilir.

ABD Başkanlık seçimlerinde Obama’nın yeniden kazanmasının Türkiye’ye olası etkileri şunlar olacaktır:

*ABD Yahudi lobisinin Başkan ve Yönetim üzerinde etkisinin azalması nedeniyle bu lobinin baskısı sonucu Türkiye karşıtı kararlar alınmasının zorlaşması,

*ABD Ermeni lobisinin Romney’ye destek vermesi nedeniyle Ermeni iddiaları konusunda beklenmeyen sürpriz olumsuz gelişmelerin yaşanma olasılığının ortadan kalkması,

*Başkan seçildiğinde ilk yurt dışı gezisini Türkiye’ye yapan ABD Başkanı Barack Obama’nın yönetiminde, Türkiye-ABD ilişkilerinin daha da gelişmesi,

*ABD’nin Orta Doğu politikasında doğrudan askeri müdahaleler yerine örtülü operasyonları desteklemesi ve Rusya ile yakınlaşma içine girmesi sürecinde Türkiye’nin Suriye politikasının değişmesinin kaçınılmazlığı,

*Bir önceki tespitimiz gereğince, Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun Suriye konusunda yürüttüğü şahin politikadan keskin bir dönüş gerçekleştirme olasılığının yükselmesi ve bu kapsamda Davutoğlu politikalarının yanlışlığının daha açık biçimde tartışılmaya başlanması,

*ABD Yönetiminin İsrail’i yola getirmek ve kontrol etmek amacıyla Türkiye üzerinden bazı operasyonlar yapmasının gündeme gelmesi,

*İsrail-Türkiye ilişkilerinde yeni pürüzler ve çatışmalar yaşanması beklentisinin güçlenmesi,

*ABD’de seçimlerde yenilgiye uğrayan Neo-Con ekibinin Türkiye’deki uzantılarının ve Türk Hükümetindeki adamlarının geri plana itilmesi,

*Son dönemde hayali projelere dalarak başarısız olan Dışişleri Bakanlığı’nda değişim beklentisinin güçlenmesi.

Yukarıdaki değerlendirmelerimi, tarafsız ve objektif bir bakış açısıyla ortaya koymaya çalıştım. Bu değerlendirmelerden hiçbir kesimin tam olarak memnun olmayacağının bilincindeyim. Ne var ki, gelişmeleri objektif biçimde yorumlayamazsak, doğru öngörülerde bulunamayız. Gerçek, biz görmezden gelsek de Gerçek’tir.

Doç. Dr. Birol Ertan
Siyaset Bilimci
USGAM Kıbrıs, AB ve ABD Uzmanı

İLK KURŞUN

Erdal Sarızeybek: TAYYİP KİMİ İDAM EDECEK Kİ. /// CC : @E_Sarizeybek @erdalsarizeybek


İdam cezasının geri gelmesi konusunda Başbakan Recep Tayyip’in açıklamaları var, hem de peş peşe yaptığı açıklamalar. Şimdiden ekranlar tartışmaya başladı bile, nerdeyse her gün bu konu konuşulur oldu. Başbakan’ın bu açıklamalarını “milliyetçi oylara göz dikti” diye yorumlayanlar var, “Cumhurbaşkanı olmaya hazırlanıyor, siyasi manevra yapıyor” diyenler var, “Öcalan’ın idamını gündeme taşıyıp BDP’yi tehdit ediyor” şeklinde düşünen ve yorumlayanlar da var. Ama bizim düşüncemiz farklı, neden farklı, anlatalım…

Her şeyden önce milliyetçi oylarına Başbakan Erdoğan’ın göz dikmesi için sebep yok, çünkü zaten milliyetçi oyları alıyor, bakınız, MHP’nin oyları sürekli AKP’ye kayıyor. Başbakan’ın Cumhurbaşkanlığı için de bir derdi yok, bu MHP ve bu CHP’nin zayıf muhalefeti karşısında zaten meydanı boş buldu Başbakan, AKP’nin oyları yüzde kırkbeş, ellilerde seyrediyor. BDP’ye gözdağı meselesine gelince, Erdoğan BDP’ye neden gözdağı versin ki, zaten PKK siyasetiyle Atbaşı yürüyor bu AKP, niye itdalaşına girsin ki… Bu BDP’ye gözdağı değil, olsa olsa AKP-PKK işbirliğinin farkına milletiniz varmasın için bir siyasi dümen olabilir, bu idam meselesi ama özü bu olmaz.

Yine de bize sorarsanız bunların hiçbiri değil. Başbakan Erdoğan’ın idam meselesini gündeme taşıyarak vermek istediği mesaj ne seçime, ne BDP’yedir, doğrudan doğruya Türk Ordusu’nadır bu mesaj. Evet, düşüncemiz budur; Recep Tayyip Erdoğan’ın bu idam mesajı, kod adı Ergenekon, kod adı Balyoz ve bundan sonra yeni kod adlarıyla çıkacak olan operasyonlarda gözaltına alınması ve yargılanması planlanmış asker kişileredir, yani Türk Ordusu’na.
AKP siyaseti ve hukukunun bugüne kadar askerimize yönelik haksız ve hukuksuz saldırıları artık son bulmadı mı, diye sorabilirsiniz. Hayır bulmadı, çünkü daha çözülmemiş işleri var AKP siyasetinin, bunların başında da Barzani ve Kıbrıs geliyor. Barzani’ye kurulan kürt devletinin henüz bir ordusu yok, ona bir ordu lazım. Rumlara AKP’nin resmen verdiği Kıbrıs’ta da Türk Ordusu var, onun da çekilmesi lazım. Peşinden Suriye geliyor, yakın gelecekte Türk Ordusu’nun birkaç kilometre de olsa Suriye’ye girmesi ve bu yolla Esad rejiminin devrilmesi var, film böyle bitmeli ki Erdoğan çıkıp “ben yaptım” diyebilsin.

Barzani’ye askeri ordu kurulmasına Türk Ordusu karşı, askerimiz hala Barzani’yi tanımış değil. Kıbrıs’tan asker çekilmesine de öteden beri karşı ordumuz. Hele ki Suriye’ye müdahale, ne ordumuzun ne de halkımızın aklından geçiyor. Bu durumda ordumuzun AKP siyasetine karşı direncinin tamamen yok edilmesi gerek ki kapıkulu haline dönüştürülüp AKP’ siyasetinin her istediğini yapar duruma düşürülebilsin.

Kod adı Ergenekon gibi, kod adı Balyoz gibi davalarda, yeni çıkartılacak bir idam cezasının uygulanması mümkün değil gibi, yeni cezalar sanıkların lehine ise uygulanmakta, yoksa eskisi geçerli. Erdoğan siyasetinin son yılda yaptıklarını bir bir yan yana getirir isek eğer, bu durumda, önce idam cezasının geri getirilmesi ve hemen ardından askerlerimize yönelik olası bir operasyon söz konusu olabilir. Daha önceden adı geçmiş olup da hakkında soruşturma ya da yargılama yapılmamış olan askerlerimiz gündeme taşınabilir. Bizce bu idam mesajı doğrudan doğruya Türk Ordusu’nadır.

Peki Erdoğan kimi idam edecek? Yine bize sorarsanız, kimseyi idam edemeyecek, bu sayılanların hiçbirisi olmayacak ama Erdoğan bu idam tehdidi ile Türk Ordusu’na bugüne kadar uygulamış olduğu baskıyı artırarak sürdürecektir. Bu baskı ve tehditten AKP’nin beklediği sonuç ise Barzani’ye askeri ordu kurulması, Kıbrıs’tan asker çekilmesi ve Suriye’ye askeri müdahale ile Esad rejiminin devrilmesi olacaktır.

PKK’ya ve partisi BDP’ye gelince, AKP’nin desteği ile daha da siyasallaşacak, Habur’da verilmiş olan halk desteği AKP eliyle arttırılarak sürdürülecektir. Son noktada ise Erdoğan “yeni anayasa”, beyaz sayfa”, “af”, diyerek yeniden kürsüye çıkacaktır, bir kurtarıcı gibi, ardından da Cumhurbaşkanlığına…

Siyasetin ihanet demek olduğunu bilmezdik hiç, düşünmemiştik hiç, ama ne yazık ki bizim ülkemizde siyaset son on yıldır ihanete doğru ilerliyor. Bu ihaneti durduracak tek güç ise milletimizdir, gün gelir de bir gün, “egemenlik benimdir” diyerek Türk Milleti TBMM’ne doğru yürümeye başlarsa ki bu hakkı anayasa veriyor, bu durum hiç de şaşırtıcı olmayacaktır…


Erdal Sarızeybek

İLK KURŞUN

Türker Ertürk: 10 Kasım’da neler oldu? /// CC : @orsatramola @tu rkererturk


29 Ekim’in işgalci ve faşizan uygulamasından vaz geçilmişti. Bu sefer İstanbul‘dan ve Anadolu‘nun her köşesinden toplu olarak yola çıkan yüreği va­tan ve Cumhuriyet sevgisi ile dolu insanlar elle­rinde Al Bayrakları, Gazinin resimleri ve varsa mensup oldukları demokratik kitle örgütünün fla­maları olduğu halde Başkente aktılar.

Bu sefer Ankara‘ya çıkan yollar açıktı. Yasak­lamaya ve engellemeye güçleri yetmedi! Bu sefer sıkardı biraz! Ankara‘ya yolları açan halktı. Artık 29 Ekim de cin şişeden çıkmıştı ve tekrar onu şi­şeye sokmak imkânsızdı!

Yolları açan, barikatları aşan, gaz saldırısından kaçmayan ve sel olup meydanlara taşan halk, Cumhuriyete, Milli değerlerine, Atatürk e, Türk Ulusal kimliğine, Türk Devrimlerine ve onun kazanımlarına her ne pahasına olursa olsun sahip çıkma kararlılığındaydı. Şişeden çıkan cin buydu!

10 Kasım sabahı saat 07.15′de Tandoğan Meydanı’ndaydım. Erken gittim çünkü daha fazla insan ile temas etmek ve meydanda yavaş yavaş toplanan halkın duygularını ve tansiyonunu iyi analiz etmek istiyordum. Ayrıca yüzbinlerin hatta milyonların bir araya geleceği bu meydanda kötü niyetli girişimlere ve provokasyona karşı ne ön­lem alınmıştı onu görmek istemiştim.

İç çamaşırlarıma kadar ıslandım

Hava soğuk ve çok yağmurluydu. Sanırım bu hava şartları bilindiğinden katılımın az olacağı tah­min edilmişti. Yine yanıldılar! Saat 08.30′da Tan­doğan Meydanı iğne atsanız yere düşmeyecek gi­biydi. O kadar hazırlıksızdılar ki trafiğin kesilmesi bile düşünülmemişti.

Saat daha 9 olmadan ayıptır söylemesi iç ça­maşırlarıma kadar ıslanmıştım bile! Bu durum yal­nızca benim için geçerli değildi. Saat 09.05′de saygı duruşu başladığında etrafımda görebildiğim herkes şiddetli yağan yağmur altında şemsiyeleri­ni kapadı, kimisi ağlayarak, kimisi gözlerinden yaş süzülerek kimisi de duygularına gem vurarak bu yoğun duygu bütünlüğüne içtenlikle katıldı.

Bu kadar kötü hava şartları olmasına rağmen 10 Kasım a halkın gösterdiği teveccüh yaklaşık 2 milyon yurtseverin katıldığı 29 Ekim kutlamalarını sayısal olarak açık ara katladı diyebiliriz.

Böyle bir havada insanlara 100′er ABD doları verseniz, yanında bir günlük kumanya ve Ankara dışından gelenlerin yol paralarını karşılayıp hepsi­nin faturalarını TOKİ‘ye iş yapan müteahhitlere ödetseniz bile gerçekten bu kalabalıkları bir araya getiremezsiniz.

İnsanlar Gaziantep’ten, Adana‘dan, Antal­ya‘dan, İzmir den, İstanbul‘dan, Samsun’dan, Trabzon‘dan, Kars‘tan ve diğer illerden geldiler. Sabahın köründe insanları Ankara‘ya, Tandoğan’a getiren ve Anıtkabir‘e yürüten güç neydi?

Analarının, babalarının ve atalarının, yaşadıkları kent dışında bulunan mezarlarını, başta ekono­mik zorluklar olmak üzere çeşitli nedenlerle yılda bir kere olsun bile ziyaret edemeyen insanlar nasıl olurda şahsen hiç tanımadıkları Atatürk‘ün ebedi istirahatgahı olan Anıtkabir‘e koşa koşa geliyor­lardı. Hem de devletle çatışmayı da göze alarak! AKP Hükümeti bu duyguyu analiz etmek ve aklı­nı başına devşirmek zorundadır!

Gerek 29 Ekim‘de gerekse 10 Kasım da bir araya gelen bu kalabalıklar AKP Hükümetine ve Erdoğan‘a karşı olumsuz düşünce ve duygulara sahipti. Bu bir kışkırtmanın sonucudur arka planı yoktur diyebilir misiniz?

Anıtkabir’e doğru yürüyüşe geçtiğimiz zamana kadar yaklaşık 2,5 saat Tandoğan Meydanı‘ndaydım ve etrafı iyice inceledim. AKP yönetiminde devlet mekanizması burada toplanan ve sayıları milyonlara ulaşan halkın güvenliği için hiçbir ted­bir almamıştı.

Allah belalarını versin!

Tandoğan Meydanı en azından bir gece önce­sinde bomba aramasına tabi tutulmamıştı. Mey­danda bomba ve patlayıcı maddeler için potansi­yel zula mevkileri olabilecek araçlar park halindey­di. Uygar ülkelerde geniş halk kitlelerinin toplana­cağı alanlarda bir gün öncesinden itibaren araç parkına müsaade edilmez. Çatılar bomboştu! Hâlbuki buralara halkı korumak içim keskin nişancılar ve gözetleyiciler yerleştirilmeliydi. Sadece helikop­terle zaman zaman “bunların gücü ne kadar?” bağlamında kötü niyetli keşifler yapılmaktaydı.

Halkın güvenliği için hiçbir şey yapmama ola­rak özetlenebilecek “Saldım çayıra mevlam kayı­ra” yaklaşımı bile iyi niyetli sayılırdı, 29 Ekim ve 10 Kasım da kasten alınmayan ve düşmanca ted­birleri görünce. Yoksa “azdılar Allah belalarını versin” yaklaşımı mı egemendi AKP yönetiminde­ki devlette!

Sormak isteriz; Ankara Valisi Alaaddin Yüksel başkanlığında Ekim ve Kasım ayı başlarında yapı­lan emniyet ve asayiş toplantılarında 29 Ekim ve 10 Kasım da halkın güvenliğini sağlamak için ne tedbirler alınması planlandı? Planlandı da uygulan­masını Başbakan mı engelledi?

29 Ekim ve 10 Kasım‘da Erdoğan liderliğinde AKP Hükümeti meydanlarda toplanan halkın gü­venliğini yok saymış, tedbir almamış ve buradaki topluluklara düşmanca yaklaşmıştır. Bu bir suçtur ve mükerrer (Birbiri üzerine iki veya daha fazla vuku bulmuş) olarak işlenmiştir. Mutlaka yargılan­mayı gerektirmektedir!

10 yıllık AKP iktidarında Ulusal değerlerimize karşı gittikçe artan ve dayanılmaz boyutlara ulaşan düşmanlık karşısında artık halkın köşeye sıkışacağı yer kalmamıştır. Yapılması gereken, korkuyu ye­nip köşeden çıkmak, saldırıyı cepheden karşılaya­rak yarma harekatı yapmak ve karanlığı aşarak aydınlığa ulaşmaktır.

29 Ekim ve 10 Kasım bunun habercisidir!

Saygılar sunarım.

İLK KURŞUN

Kamer Genç: İzmir’deki İHALE İPTAL EDİLMELİ!


Türkiye’nin en büyük yolsuzluk davalarından biri olduğu ifade edilen Deniz Feneri Davası’nda yaptığı çıkışlarla tanınan, TBMM’ye elinde deniz feneri ile gelen CHP Tunceli Milletvekili Kamer Genç, İzmir’i kilitleyen otobüs şoförü ihalesi ile ilgili konuştu.

ESHOT’un yaptığı ihaleye verdiği 188 milyon TL’lik teklif ile belediye şirketi İZELMAN’ın önüne geçen ve şansını yükselten ve Etkin-İdeal Ortak Girişimi’nin Deniz Feneri Derneği’nde adı geçen Beyaz Holding ile bağlantısının ortaya çıkması konunun bir numaralı takipçisi Genç’i harekete geçirdi. Genç, Egedesonsöz’e yaptığı açıklamada süreci yakından takip ettiğini, ortaya çıkan durumun İzmir Milletvekili Alaattin Yüksel tarafından kendisine aktarıldığını söyledi.

1 MİLYAR TL
Deniz Feneri Davası’nda yargılanan Beyaz Holding’in kurucuları Zekeriya Karaman ve İsmail Karahan’ın adlarının birçok yapılanma ve şirkette çıktığını ifade eden Genç, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ihalesine giren Etkin Danışmanlık Eğitim Organizasyon Şirketi’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere AK Partili belediyelerin çoğundan büyük işler aldığını söyledi. Genç “Beyaz Holding o kadar çok iş yapıyor ki bunları yaparken hiç ortaya çıkacağının hesabını bile yapmıyor. Farklı isimler ve yapılanmalar üzerinden kurdukları şirketlerle paraları götürüyorlar. Beyaz Holding’in bu zamana kadar aldığı ihale bedelleri 1 milyar TL’yi buluyor. Bu inanılmaz ve dehşet verici bir rakamdır. Hiçbir yerde kendileri ile rekabet edecek şirket ve yapılanma istemiyorlar. Bir insan ‘hep benim olsun’ ister mi? Ama bunlar sürekli talep ediyor, alıyorlar” diye konuştu.

AMAÇ BELEDİYEYİ BAŞARISIZ GÖSTERMEK
Deniz Feneri başta olmak üzere bağlantısı olan şirketler ve ihaleleri alan yapılanmalarla ilgili defalarca önerge verdiğini fakat yeterli cevap alamadığını ifade eden Genç “İzmir’deki durum kenti etkileri altına almak istediklerinin bir göstergesidir. Uzun süredir başarılı çalışmalar yapan, taşeronlaşma ile mücadele eden bir belediye yönetimi var. Hem bunu kırmak hem de belediyenin sağlam yapısını bozmak istiyorlar. Bu zamana kadar tüm belediyelerde aldıkları ihaleler ile insanları az maaşa çok fazla mesai ile çalıştırdılar. Türkiye’nin birçok yerinde bu sistem halen daha devam ediyor. Amaç ihalelere girmek değil amaç kenti yıpratarak belediyeyi başarısız göstermektir. Maddi desteğin yanında kamu kurumlarında ve devletin üst yapılarında etkili yerler ile bağlantıları var” dedi.

İHALE İPTAL EDİLMELİ!

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun elinde imkan ve olanak varsa hemen, en kısa sürede ihaleyi iptal edip yeniden süreci başlatması gerektiğini belirten Genç “İhalede en düşük teklifi vermiş olabilirler. Burada durumun iyi analiz edilmesi gerekiyor. Şartları taşımadığı ve bu işi yürütemeyeceği belliyse ihale verilmeyebilir. Tabi ki bu işin Kamu İhale Kurumu boyutu var. Oradan da müdahale edebilirler. İzmir’de tüm ihaleleri yandaşlarına verip aynı sistemi getirmek istiyorlar. Eğer ihaleyi bunlar alırlarsa en kısa sürede işçiler kapının önüne atılırlar. Bunun önleminin alınması gerekiyor. Maalesef mevzuat ve yasalar yöneticilerin ve idarenin elini kolunu bağlıyor” diye konuştu.

ORGANİZE HAFİF KALIR!
İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik sistemli bir saldırının olduğunu bunun da uzun süredir devam ettiğini anlatan Genç, devletin tüm kademelerinin ve yetkili makamların bu amaç için kullanıldığını söyledi. Belediyeye düzenlenen operasyon ve müfettiş incelemelerinin bunun en önemli ayağı olduğunu söyleyen Genç “Şimdi de ekonomik güçlerini kullanarak yasalardan yararlanmaya çalışıyorlar. İzmir’e yönelik sistemli bir çalışma var. Burayı almaya çalışan AKP her koldan saldırıyor. Bu tür şirketleri bir silah olarak kullanıyorlar. Yapılanlar organize işlerin de daha büyüğü. Burada organize demek daha hafif kalır. Karar vermişler, uyguluyorlar. CHP iktidarında bunların hepsinin hesabını soracağız. Kurulan bu şirketler, alınan ihalelerin hepsinin bedeli ödetilecek” ifadelerini kullandı.

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: