BARIŞ DOSTER: ABD Bağımlısı Olmanın Bedeli


Tarihten ders almamanın, balık hafızalı olmanın sonuçlarıdır bunlar. Irak’taki Kürt bölgesinden sonra, Suriye’de de bir Kürt bölgesi oluşması için, aksini söylese de, elinden geleni fazlasıyla yapan dış politika sayesinde, başımız daha çok ağrıyacak.

Birlikte anımsayalım. Suriye’den atılan top mermisinin topraklarımıza düşmesi, yurttaşlarımızı öldürmesi sonrasında Türkiye, angajman kuralları çerçevesinde, eskilerin deyimiyle mütekabiliyet, yani karşılıklılık ilkesi uyarınca, anında yanıt vermişti. TBMM’den askeri müdahale için tezkere çıkarmıştı. Ancak Türkiye bu tutumu, 2003’te Süleymaniye’de askerimizin başına çuval geçirildiğinde almamıştı. O olay sonrasında ABD’ye nota verilip verilmeyeceğini soran gazeteciyi eş başkan “Ne notası, müzik notası mı?” diye terslemişti. Gül de “Büyük devletlere nota verilmez” demişti. Yani, eş başkanın benzetmesiyle büyük devlet değil, butik devlet olduğumuzu ima etmişti, anlayana.

Türk topraklarına düşen bombanın, Suriye ordusu tarafından değil, Suriye ile Türkiye’yi savaştırmak isteyen Suriyeli teröristlerce atıldığını yazdı Alman basını geçenlerde. ABD’deki etkili çevreler de ısrarla, Türkiye’nin tek başına savaş açamayacağını, eş başkan ve hariciye vekili dışında pek kimsenin buna gönüllü olmadığını, dahası Türkiye’nin bir savaşa gücünün yetmeyeceğini, tek yapabildiğinin konferans üstüne konferans düzenlemek olduğunu söylediler o günlerde. Haklıydılar. Ne de olsa Türk siyasetini, ekonomisini, ordusunu herkesten iyi biliyor, tanıyorlardı. Eş başkanın fedaisi ve de erkânı harbiye umum reisinin yumruğu da havada kaldı.

Türkiye bu dönemde giderek yalnızlaştı. Rusya, İran ve elbette Çin’in konumlarını gözetmeden yaptığı hesaplar tutmadı. Ve işin, Irak’ın kuzeyinde bağımsız Kürt devletinin ilanıyla noktalanacağı anlaşıldı. İç siyaset buna göre şekillendirildi zaten. En son anadilde savunma ve büyükşehir yasasında olduğu gibi, yasal düzenlemeler yapıldı. Bir zamanlar eş başkanın Arap sokaklarındaki ününü dilinden düşürmeyen hariciye vekili, İslam ülkelerindeki halkların, Esad rejimine karşı olsalar bile, Suriye’ye yönelik bir dış müdahaleyi asla onaylamayacaklarını öngöremedi. Türkiye, ısrarla Suriye’ye müdahale edilmesini isteyen taraf olarak öne çıkmanın bedelini ödemeye başladı. İşi Şam’da Cuma namazı kılmaya kadar vardıran eş başkan sayesinde Suriye meselesinden doğan ekonomik kayıp 25 milyar doları buldu. Uçuşa yasak bölge, tampon bölge, güvenlik şeridi, insani koridor gibi aklına gelen her şeyi söyleyen Türkiye, hiçbir hedefine ulaşamadı.

Başından bu yana Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesinin zorluklarına dikkat çekenleri dinleseydi Türkiye, bu kadar ağır bedel ödemez, itibar erozyonu yaşamazdı. Ankara’nın Şam’ı sürekli tehdit etmesi, gücünün değil güçsüzlüğünün kanıtıydı. Tek başına bir şey yapamayacağının, dahası yapmak da istemeyeceğinin göstergesiydi. ABD bile, Suriye’ye yönelik bir müdahalede öne çıkmaktan çekinirken, uluslararası bir güç oluşturmak neredeyse imkânsızken, gereksiz vaatler, talepler ve tehditler Türkiye’nin inandırıcılığını, caydırıcılığını azalttı. Washington’a fazlasıyla bağımlı olmak, ABD ve AB’nin güçsüzlüğünü görmemizi engelledi. Suriye konusunda küresel mutabakat oluşmadığını fark edemedik. Kimsenin Rusya, Çin ve İran’ı karşısına almak istemediğini anlayamadık.

Kaldı ki Türk halkı da ikna olmadı Suriye meselesine. Suriye sularında düşürülen jete, topraklarımıza düşen bombaya şüpheyle yaklaştı. Suriye’nin değil, Suriye’de rejimi devirmek isteyenleri destekleyen Türkiye’nin hatalı olduğunu düşündü çoğunluk. Hem Suriye’nin parçalanması, bölünmesi, işgal edilmesi için çabalayıp, hem de Suriye’nin dostu olunamayacağını gördü. Suriye’de bir Kürt özerk bölgesine karşı çıkarken, bunu bir askeri müdahale sebebi sayarken, Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesinin bağımsız olması için var gücüyle çalışılmasını çelişki, tutarsızlık olarak algıladı. Canının derdine düşen Suriye’deki rejimin, Türkiye’yle savaşmak istemeyeceğini, Türkiye’nin müdahalesine gerekçe oluşturacak adımlardan özenle kaçınacağını kavradı. Beşar Esad’ın, Suriye konusunda Ankara’yı eleştiren Türklerin bu kanaatini ters yönde değiştirecek işler yapmayacak kadar akıllı bir lider olduğunu saptadı.

Türkiye yıllar önce benzer bir hatayı Birinci Körfez Krizi’nde yapmıştı. Turgut Özal, ABD ile birlikte Irak’a girmeyi savunmuş, “bir koyup üç alacağız” demişti. Türkiye’nin kaçın kaçını aldığı, kısa sürede anlaşıldı. Daha vahimi, ABD gelip sınır komşumuz oldu. Her seferinde TBMM’den geçen tezkere ile görev süresi uzatılan Çekiç Güç himayesinde PKK gelişti. Irak’ın kuzeyinde Kürdistan’ın temelleri atıldı. Barzani hızla güçlendi. Kürt Özerk Bölgesi’nin altyapısı o dönemde kuruldu.

Ve gelinen noktada bu bölgede şöyle bir tablo çıktı ortaya:

Irak’taki Kürt bölgesi, özerklikten öte bağımsızlığa doğru koşar adım gidiyor. Barzani yakınlarına bağımsızlık ilanı için 2014’ü beklediğini söylüyor. Türkiye, Barzani’nin bağımsızlığını tanımak için yeni anayasayı ve başkanlık sistemini bekliyor. Bu amaçla idari, siyasi, iktisadi, askeri, hukuki, psikolojik, toplumsal, kültürel altyapı büyük ölçüde hazırlandı. Buna direnecek güçlerin kolu kanadı kırıldı. Önemli bölümü düzmece davalarla hapse atıldı. Suriye’de de bir Kürt özerk bölgesi senaryosu dillendiriliyor. ABD diplomasisinde önemli bir mesaj verme biçimi olan, görüşme yapılan liderle birlikte fotoğraf çektirmek, yani verilen değeri göstermek, (birlikte fotoğraf verilmezse ilişkilerde sorun var demektir) Barzani için defalarca uygulandı. Eş başkana ise Obama, elindeki beyzbol sopalı fotoğrafla mesaj verdi.

Sonuçta “idealist diplomasi”, “halka yakın dış politika” gibi hayatta karşılığı olmayan kavramlarla konuşmanın bedelini ödüyoruz. Çünkü bu lafları edince bize, Sudan’da El Beşir’e niçin destek verdiğimizi soruyorlar. Libya’nın eski lideri Kaddafi’nin elinden önce insan hakları ödülü alıp, sonra da onun devrilmesi için nasıl da çabaladığımızı anımsatıyorlar. Beşar Esad’a önce “kardeşim, dostum” deyip sonra da onu “eli kanlı zalim diktatör” olarak nitelemeyi nasıl açıkladığımızı merak ediyorlar. Türkiye’nin hedefleri ile sert gücü (askeri gücü) ve yumuşak gücü (ekonomik, politik, toplumsal, kültürel, bilimsel, teknolojik gücü) arasında uyum olup olmadığını sorguluyorlar.

Şunu görmek gerekir. Barışı tutan el silahtır. Onun caydırıcılığı olmadan, silahlı kuvvete dayanmadan yumuşak güç tek başına yetersiz kalabilir. Japonya ve Almanya bunun örnekleridir. Türkiye ne sert gücü ne de yumuşak gücü ile bölgesel güç olacak kabiliyette değildir. Devlet kapasitesi yetersizdir. Gerçeklerle niyetler, hedeflerle olanaklar arasında uçurum vardır. 1950’den itibaren ABD etkisine fazlasıyla girmenin (1960’larda kısa dönem için çok yönlü, dengeci politik arayışlara girilmiş, bunu 1971 muhtırası izlemiştir) bedelini ödemektedir.

İLK KURŞUN

Reklamlar

Etiketlendi:, ,

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: