Kategori arşivi: Araştırma

ALİ ERALP : İHANET KOL GEZİYOR.


İhanetin tarihi AKP ile başlamadı.

Ama onunla doruğa ulaştı.

İkinci Cumhuriyetçiler, neoliberal aydınlar, şeriatçılar bataklıkta türeyen sivrisinekler gibi onun döneminde çoğaldılar.

Başlarını kaldırdılar.

İhanet Mustafa Kemal Atatürk döneminde de vardı.

Bazı aydınlar ve şeriatçılar vatanı parçalamak, sömürgecilere teslim etmek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı.

Refik Halit Karay’lar, Cevat Ulunay’lar, Ali Kemal’ler…

Bunlar aydın geçinenlerdi.

Zamanın aydınlarıydı.

Günün her saatinde, her dakikasında, ülkemizi yönetmesi için emperyalistlere çağrı yaparlar, Mustafa Kemal’leri hainlikle suçlarlardı.

Günümüzde de çok var bunlardan…

Türk’ü sevmezler.

Türklüğü sevmezler.

Kürt’ü, Ermeni’yi severler. “Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeni’yiz” diye bağırırlar.

Ulusal Kurtuluş Savaşında sömürgecilerin safında çarpışan, emperyalistlerle işbirliği yapıp, Kuvayi Milliyecileri arkadan vuran Sait Nursi’ler, Seyit Rıza’lar, İskilipli Atıf Hoca’lar, Kürt – Ermeni isyancıları yatar yüreklerinde.

Türklerin Ermeni katliamı yaptığını söylerler durmadan, ama Ermenilerin Türkleri nasıl katlettiğinden, düşmanla nasıl işbirliğinden hiç söz etmezler.

“Ne mutlu Türküm” diyenlerden “gıcık” kaparlar.

“Büyük Türk Ulusu”, “Yüce Türk Ulusu” sözcüklerinden nefret ederler.

“Yeni Anayasadan bu sözcükler çıkarılıyor” diye, şimdi zil takıp oynuyorlar.

Atatürk’ü hiç sevmezler.

Orduyu sevmezler.

Askerleri sevmezler.

Atatürk’e diktatör derler de, Recep Tayyip’i “Demokrasi Kahramanı” olarak kutsarlar.

Tümü de eksiksiz özgürlük yanlısı, insan hakları savunucusudur!!!

Ama 5-6 yıldan bu yana suçsuz günahsız, delilsiz kanıtsız, 50 kuruşluk CD’lerle, zindanlarda ömür tüketen yurtseverleri görmezler.

Duymazlar.

İşitmezler…

“Parasız Eğitim isteyen öğrencilerin okullarında olmaları gerekirken, hapishanelerde ne işi var?” diye sormazlar, Deniz Feneri savcılarının görevlerinden alınmalarına itiraz etmezler de açlık grevine yatan teröristleri desteklemeye son sürat koşarlar.

Yağmurda, çamurda, karda kışta coplanan, biber gazı, tazyikli su altında, yerlerde sürünen, sürüklenen işçileri, öğretmenleri, memurları görmezler de…

Miting yapamayan BDP milletvekilleri için bildiriler kaleme alırlar. Basın toplantıları düzenlerler.

Ağlarlar, sızlarlar…

Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da yapılan tecavüzler, katliamlar karşısında dut yemiş bülbüle dönerler de yurdunu emperyalistlere karşı savunan Suriye Yönetimini şiddet uygulamakla, teröristlikle suçlarlar.

ABD’nin BOP planlarına asla ses çıkarmazlar. ABD’nin ülkemizi eyaletlere ayırıp, parça parça, lime lime edip, bir Kürdistan yaratmasına alkış tutarlar.

Her gün onlarca şehit gelir.

Ama liboşlar, Amerika’nın varlığına şükrederler.

Utanmazlar…

Arlanmazlar…

Sıkılmazlar.

Çünkü bu bir soyaçekimdir.

Bir gelenektir.

Kuruluş Savaşında onların ataları, babaları da aynı yolun yolcusuydu bir zamanlar…

İşgal yıllarında, İngiltere, günümüzde ABD’nin yaptığı görevi üstlenmiş, Mustafa Kemal’in gücünü zayıflatmak ve bölmek için Kürt aşiretlerini ayaklandırmayı düşünmüştü.

Sadrazam Damat Ferit de “Kürt Teali Cemiyeti”nin girişimlerini destekliyordu. O, İngiliz Yüksek Komiseri Amiral De Robeck’e iki kez başvurarak, Mustafa Kemal’e karşı Kürtleri kullanmayı önermişti. De Robeck, Damat Ferit’in bu önerilerini Lord Curzon’a şöyle iletmişti:

“Damat Ferit bana geldi ve dedi ki: Kürtler ayrı bir devlet olacaktır. Mustafa Kemal’i sevmezler. Çünkü o Bolşevikliği getirmek istiyor. Siz Mustafa Kemal’den nefret ediyorsunuz. Çünkü sizin yaptığınız anlaşmayı kabul etmiyor. O halde Kürtleri Mustafa Kemal’e karşı birlikte kullanalım.”
(Erol Ulubelen, İngiliz Gizli Belgelerinde Türkiye, 277)

Böylece, padişahın, sadrazamın ve İngiltere’nin desteğini arkasına alan işbirlikçi Kürt Lideri Seyit Abdülkadir, 31 Mart 1920 tarihli Peyam-ı Sabah gazetesinde şunları yazıyordu:

“Kuva-yı Milliye’ye aldanmayınız. (Onlar) Bolşeviklerin kafasını taşıyan yurtsuz serserilerdir. (Mustafa Kemal’e söylüyor…) Hilafet ve Saltanattan ayrılmayınız.”

Şimdi gördünüz mü “İhanetin, hainlerin kaynağı” nerelere kadar uzanıyor.

İhanet günümüzde de kol geziyor.

Hem de pervasızca…

Ama onların da akıbeti, sonu, tıpkı babaları, dedeleri, ataları gibi olacaktır.

ÇÜNKÜ 19 MAYIS’LAR, 29 EKİM’LER, 10 KASIM’LAR, MÜJDELİ KURTULUŞ HABERLERİ GETİRDİLER TÜRK ULUSUNA…

KUŞUN KANADINDA…

Ali Eralp

İLK KURŞUN

SİNAN MEYDAN : SİZ DE UYUYANLARDAN MISINIZ? “Dünyayı Kimler Yönetiyor? /// CC : @SMEYDAN


CIA, FORD, ROCKEFELLER ve TAVİSTOCK (SİNAN MEYDAN)

CIA’nın yaklaşık 50 yıldır uyguladığı en etkili toplumsal kontrol yöntemlerinden biri kamuoyunu değişik yapay uyarıcılarla ve şişme gündemlerle uyutmaktır.

CIA, bu uyutma projesi için "insan hakları" ve "yardım kuruluşlarına" gizli fonlar aktarmıştır. "Eski Bir CIA yetkilisi, etkin ve prestijli vakıfların CIA’ya fon aktararak gençlik grupları, işçi sendiklaları, üniversiteler, yayınevleri vb kuruluşlara sayısız gizli operasyonlar düzenlettiğini, bunlara 1950’lerden itibaren ‘İnsan Hakları Gruplarının ilave edildiğini açıklamıştır. " (Erol Bilbilik, İşgal Örgütleri, CIA, NATO, AB, 2.bs, Asya Şafak Yay, İst, 2008, s.9)

CIA, kontrol etmek istediği ülkelerde operyasyon yapabilmek için Soğuk Savaş döneminin en önemli emperyalist kültürel projelerinden Ford Vakfı’nı ve Tavistock İnsan İlişkileri Enstitüsü’nü kurmuştur.

Ford Vakfı, ABD ve CIA’nın Avrupa’daki bütün gizli operasyonlarında görev almıştır. Vakfın temel amacı antiemperyalist ve ulusal sol hareketleri etkisiz kılmaktır. Guatemala’da Demokrat Arbenz ve İran’da Musatlık hükümetinim deviren, Küba, Dominik Cumhuriyeti ve Nikaragua’da açık insan hakları ihlalleri gerçekleştiren CIA’nın Ford Vakfı’dır.

CIA, toplum mühendisliğine soyunarak dünyayı ABD istekleri doğrultuusnda biçimlendirmek amacıyla ise Tavıstock İnsan İlişkileri Enstitüsü’nü kurmuştur. Enstitü, 1921’de Londra’da kurulmuştur. I ve II. Dünya Savaşı yıllarında Psikolojik Savaş Örgütü olarak çalışan Tavıstock Grubu, Rocefeller Vakfı’nın yaptığı büyük bağışlarla 1946 yılında görev alanını genişleterek yeniden yapılandırılmıştır. Rocefeller, Tavistock’a daha geniş çaplı psikolojik savaş araştırmaları yapma ve uygulama görevleri vermiştir. (Age, s.17).

Tavistock Enstitüsü’nün ilham kaynağı ünlü psikanalist Sigmond Freud’un "İNSAN DAVRANIŞLARININ KONTROLU" konusundaki araştırmaları olmuştur.Enstitü, insan davranışlarını kontrol ederek, toplumları ABD çıkarları amacıyla biçimlendirmek amacıyla kurulmuştur.

Tavistock, KİTLESEL BEYİN YIKAMA TEKNİKLERİNİ ilk defa Kore Savaşı’nda denemiştir.

"Geliştirilen, kalabalıkların kontrol metotları gizli ve halkın tepkisini çekmeyecek şekilde ABD halkı üzerinde denenmiş ve onların psikoljik tavırları tespit edilmiştir." (Age, s.18). Örneğin, 1933’de Tavistock Direktörlüğü’ne getirilen Alman Mülteci Kurt Lewin, ajanlarını düşmanalar arasına sızdırarak Harward Ünversitesi’nde geliştirilen propaganda ve beyin yıkama kampanyaları ile Amerikan halkını ABD’nin Almanya’ya karşı savaşa girmesi için hazırlamaya çalışmıştır. (Age, s.18).

Tüm CIA Programları TAVİSTOCK’un rehberliğinde oluşturulmuştur.

Roosevelt ve Churchill’in hava saldırılarının tümü Tavistock laburatuvarlarında kitlesel terörden elde edilen deneyimlere göre gerçekleştirilmiştir. (Age, s.18).

TAVİSTOCK’un önecelikli hedefi "halkın psikolojik gücünü kırmaktır." Bu amaçla Dünya Düzeni Diktatörlerine muhalefeti engellemek, aile bağını zayıflatarak, aile, din, onur, milliyetçilik ve seksüel davranışları çökertmek için teknikler geliştirmek Tavistock bilim adamlarınca yıllarca üzerinde çalışılan konulardır. (Age, s.18).

Tavistock Programları, kontrol edilecek toplumdaki "kişilerin kimlik ve ırksal mensubiyetlerinin çökertilmesine göre dizayn edilmiştir." (Age, s.19).

Tavistock stratejilerinden biri de "uyuştucu haplar" kullanılması ve "sesksüel davranışların çarpıtılmasıdır". Bu amaçla 1960’ların LSD aykırı kültürü ve öğrenci devrimi için CIA 25 milyon dolar para harcamıştır.(Age, s.19).

Bugün Tavistock, ABD’deki vakıflar ağını 6 milyar dolarlık bir bütçe ile faaliyette bulundurmaktadır. ABD’nin dünya düzeni üzerindeki kontrolünü artırmaya yönelik programlar üreten 10 büyük vakıf ve bu fakıflara bağlı olan 400 kuruluş, 3000 araştırma ve düşünce kuruluşu, Tavistock’un doğrudan kontrolu altındadır.(Age, s.20)

Tavistock Enstitisü ile kol kola çalışan Rockefeller Vakfı, aklınıza hayalinize gelmeyecek projelerle dünyayı kontrol etmenin hesaplarını yapmaktadır. Örneğin, Vakıf, dünya tarımını kopntrol etmek için projeler geliştirmiş ve uygulamıştır. Vakfın Direktörü Kenneth Wernimont bu projeleri Meksika ve Güney Amerika’da uygulamıştır. Programın hedefinde bağımsız çiftçiler vardır. Çiftçilerin yok edilmesi, bağımlı hale getirilmesi, üretimin bitirilmesi anlamına gelmektedir. Bu şekilde dünya ABD’ye muhtaç hale getirilmek istenmektedir.(Age,s.21).

Tavistock’un en önemli programlarından biri BEYİN YIKAMA TEKNİKLERİ’dir.Tavistock Enstitiüsü, sürekli ve kitlesel Beyin Yıkama yapmaktadır. İnsanların gerilim, korku ve endişe seli karşısında bırakılarak beyinlerinin sinirsel durumlarının değiştirilmesi amaçlanmaktadır.Nitekim Tavistock’un çalışmalarıyla, Küba Füze Krizi, bibiri peşi sıra dünyanın değişik yerlerinde siyasi liderlerin öldürülmesi, ve tvlerde hergün defalarca yayınlanan kanlı ve vahşi Vietnam Savaşı görüntüleri ile sarsılan ve bunalan 1960’lar Amerikan ve dünya gençliği zihinlerini sürekli meşgul eden milliyetçilik, sosyal sorumluluk, kamu yararı, etik değerler dünyasından uzaklaştırılarak, bireyselliği öne çıkaran Rocak müzik, uyuşturucular, holiganizm ve çarpık seks dünyasında teselli bulur hale getirilmiştir.

Özetle, CIA; Tavistock Enstitüsü, Ford Vakfı, Rokefeller Vakfı gibi kuruluışlarla hedef toplumları MIŞIL MIŞIL UYUTMUŞTUR.

NASIL UYUTULUYORUZ?

Uyutulucak toplum, öncelikle CIA uzmanlarınca siyasi, sosyal, kültürel ve psikolojik incelemelere tabi tutulur, daha sonra elde edilen veriler doğrultusunda o topluma uygun bir "uyutma paketi" hazırlanır ve bu uyutma paketi söz konusu toplumu istenilen yönde biçimlendirmek için yavaş yavaş uygulamaya konulur….

Uyutma paketi uygulamaya konulurken de çok dikkatli hareket edilir, söz konusu toplumdaki en güzide kişiler ve kurumlar seçilerek devreye sokulur… Zaman zaman bu kişi ve kurumlar bile "neye ve kime" hizmet ettiklerinden habersiz ABD ve CIA’nın gönüllü neferleri olarak toplumun uyutulması projeseinde yer alırlar. Uyutma Paketi daha çok medya iletişim araçlarıyla uygulanmaktadır.

Dr. Emery, Tavistock Enstitüsü’nün projeleri doğrultusunda toplumsal UYUTMANIN üç sahfada gereçekleştiğini belirtmiştir:

1. Sahfa: Moral değerlerini yitirme (Demoralisation)

2. Safha: Zihni Bölünme (Segmentation) Bu sahfada birey, zihninde yerleşik olan ulus devlet görüşünden kopar ve cemaat görüşüne geçer.

3. Sahfa: Zihni Ayrışma (Disassocation) Bu safhada birey, fantezilerle, gerçekleri birbirine karıştırıp bir anlamda "robatlaşmış bir birey" haline gelir. (Dr. Emery, "Gelecek 30 Yıl Konsept, Metot ve Antipati", Tavistock Magazine (Human Relations), ABD, 1967.)

TAVİSTOCK’UN TÜRKİYE’DEKİ AKTÖRLERİ

CIA’nın, Tavistock Enstitüsü aracılığıyla "uyutma paketi" uyguladığı ülkelerden biri de 1946’dan beri ABD’nin stratejik ortağı olan Türkiye Cumhuriyeti’dir… Türkiye Paketi, 1946’da hazırlanmış, 1950’lerden sonra ilk uygulamaları yapılmış, 1980’lerden itibaren ise uygulanmaya başlamıştır. Özal dönemi uyutma paketinin en iyi uygulandığı dönemlerden biridir. Nitekim o dönemde kurulan ilk özel tv’inin adının Magic Box star 1 (Sihir/büyü kutusu) olması çok manidardır!

Türkiye’deki "uyutma paketinin" belli başlı aktörleri şunlardır:

1. KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI: Bunlar bazı İnternet siteleri, bazı gazeteler, bazı radyolar ve özellikle de bazı Tv’lerdır. Ülkemizde 1990’lardan sonra büyük bir hızla artan kitle iletişim araçlarının önemli bir kısmı malesef hep CIA’nın Tavistock Enstitüsü’nün etkisi altında olmuştur. İnternet sitelerinden yerel gazetelere ve radyolara kadar her yere el kol uzatan Tavistock son zamanlarda Türkiye’de özellikle tv’leri ve gazeteleri kontrol etmek istemiş ve bunda da büyük oranda başarılı olmuştur. Bugün Türkiye’de TAVİSTOCK ENSTİTÜSÜ’nün BEYİN YIKAMA PROJESİ doğrultusunda yayın yapan çok sayıda büyük tv kanalı ve gazete vardır.Bu kitle iletişim araçları daha çok "dolaylı" yoldan Tavistoc’a hizmet etmektedirler. Öyle ki birçoğu ona hizmet ettiğini bilmememektedir. Daha çok reklam, daha çok tüketim, daha çok seks, daha çok eğlence, daha çok para, daha çok şehret…daha çok… daha çok… diyerek ortaya konan yayın ilkeleri (ilkesizlikleri) Tavistock’a yaramaktadır. Ayrıca bilerek isteyerek TAVİSTOCK’un kölesi olanlar da yok değildir! Hatta TAVİSTOCK, Türkiye’deki "sınırsız özelleştirme" furyasından yararlanarak kendi tv kanalını (kanallarını) kurmuş bile olabilir!!!

a) Zaman Tüketen, Yalnızlaştıran ve Tüketim Toplumu Yaratan Programlar: Bu programlar CIA’nın ve TIVİSTOCK’un aslında bütün "Turunucu Devrimler" yaşanan ülkelerde gösterime sokulmasını sağladığı PRİME TİME TV PROGRAMLARDIR. Bu programların özelliği, toplumun büyük bir kesimini aynı anda tv başına kilitlemesi ve bu büyük kitlenin adeta beynini ykamasıdır… Bu programlarda üç temel amaç güdlür. 1. Kamuoyunu anlık zevklerle uyuşturarak asıl sıcak gündemi unutturmak, 2. Akıl, bilim, çalışma gibi değerlerin yerine, şans, kadar, huarafeyi yerleştirmek; 3. Kapitalist ekonomiyi beslemek ve ayakta tutmak için sürekli tüketimi teşvik etmek… Ülkemizde bu amaçlara yönelik belli başlı programların hangileri olduğunu kolayca bulabilirsiniz. (Lütfen Türkiye’deki tv’lerin tamamını bu çerçevede değerlendiriniz, bakalım hangileri uyutma porejesinin birer parçası, hangileri değil!)

2. CEMAATÇİLİK: Atatürk, 20 yüzyılın başında gerçekleştirdiği "ulusal ve çağdaş" devrimle "tekke" ve "tarikatları" ve onların beslediği "cemaat kültürünü" ortadan kaldırmış, insanları Padişahın kulları olmaktan kurtarıp, "özgür bireyler" haline getirmiştir. Ancak 1950’lerden beri yaşanan ABD destekli KARŞI DEVRİM sürecinde Türk insanı yeniden BİRİLERİNİN KULU OLMAYA zorlanmıştır. Hatta zamanla insanlar "kul olmak için" cana atar olmuştur. Cemaatçilik; mezhepler, tarikatlar ve bunlar arasındaki ayrılıkların canlı tutulması Tavistock’un temel politikalarından biridir. İşte bu nokta da Türkiye’de yeniden tekkeler, tarikatlar ve CEMAAT KÜLTÜRÜ’nün önü açılmıştır. CIA, dinsel kaynaklı kişi otoritesine dayanan Cemaatçiliği, SİVİL TOPLUM adı altında, DEMOKRASİ adı altında topluma yaymaya çalışmaktadır… ABD’nin Türkiye’yi biçimlendirmede cemaatlere ne kadar büyük bir önem verdiğini ABD de ikamet eden FETHULLAH GÜLEN’e verilen destekten anlamak mümkündür… Burada amaç "özgür" akılla düşünen bireylerden, "bağımlı", sürüler (reaya) yaratmaktır. Çünkü "bağımlı sürüleri" gütmek (yönelendirmek) çok daha kolaydır.

3. EMPERYALİZME UYGUN MÜFREDAT ve SINAV BUNALIMI: ABD ve CIA’nın "uyutma paketinde" potansiyel tehlike olarak görülen gençlerin takip edilmesi, ABD çıkarlarına uygun olarak beyinlerinin formatlanması ve gerekirse "kıpırdayamaz" hale getirilmesi çok önemlidir. Bu çerçevede ABD ve CIA, 1949’dan beri Türkiye’de faaliyette bulunarak Türk gençlerini ABD çıkarlarına hizmet edecek biçimde eğitmek ve gerekirse hareketsiz kılmak için yoğun çaba harcamıştır. Öncelikle Türk Milli Eğitim Bakanlığı ABD’li uzamanların kontrolüne geçmiş ve Türk gençlerine "ulusal bilinç aşılayan" Atatürk’ün tarih kitapları kaldırılmıştır. Türkiye’deki müfredatı belirlemek ve ders kitaplarının içeriklerini saptamak için 4’ü Türk, 4’ü Amerikalı uzamandan oluşan "Fulbrayt Komisyonu" kurulmuştur. Atatürk’ün hazırlattığı (4 cilt) tarih kitaplarını, (ki bu kitaplar Türklerin uygarlık tarihine yaptıkları hizmetlerden söz eder) yerli işbirlikçilere kaldırtıp, onların yerine ABD çıkarlarına hizmet edecek tarih kitaplarını (ki bu kitaplar Türklerin sadece savaşçılıklarını anlatır) koyduran bu kuruldur.

Daha sonra yine MEB’deki ABD’li uzmanlarının önerileri ve istekleri doğrultusunda Türk gençlerini hareketsiz kılacak bir SINAV SİSTEMİ uygulamaya konulmuştur. 1960’larda ÜSS, 12 Eylül’de ÖSS ve ÖYS, 2000’lerde LYS ve SBS olarak adlandırılan Orta Öğretim ve Üniveriste Giriş Sınavları Türk gençlerini en verimli çağlarında TEST BUDALASI haline getirmiş, gelecek ve iş kaygısıyla üniversite kapılarına yığılan gençlik, siyasi, sosyal ve kültürel konulara kafa yormak yerine daha ilk okuldan itibaren ezbere dayalı ve sonuca endeksli TEST TEKNİĞİ ile adeta düşünmeyen, üretmeyen, anlamayan, analiz edemeyen "a politik" bir genç kuşak halini almıştır. Günümüzde CIA’nın Türkiye’den sorumlu uzmanları bu a politik kuşaktaki kısmı kıpırtılardan rahatsız olmuş olmalı ki, Türkiye’de, ilk öğretimden Üniveriste sonrasına kadar bir dizi yeni sınav uygulanması gündeme getirilmiştir. Son olarak üniveriste mezunu, üretmeye ve düşünmeye hazır genç kuşağı da "etkisiz" ve "edilgen" hale getirmek için KPSS icad edilmiştir. Türkiye’de Karşı Devrimin tarihiyle, test tekniğine dayanan sınav sisteminin neredeyse yaşıt olması sadece bir tesadüf değildir anlayacağınız!

4. FUTBOL VE YAN ÜRÜNLERİ: Futbol yaklaşık 150 yıllık bir spor… İngilizlerin keşfettiği bu ilginç oyun, uzun yıllar boyunca dikkatörlerin toplumu uyutmak için kullandıkları bir araç olarak politik bir işlev gördü… İspanya Diktatörü Franco, "Yüzbin kişilik bir uyku tulumu yapın" dediğinde Bernabeu Satadı inşa edilmişti. Latin Amerika ülkelerinden Arjantin’de Videla ve Portekiz de Diktatör Salazar da aynı taktiği uygulayınca tüm dünya da 3f’den söz edilmeye başlanmıştır. Futbol, fiesta ve fado… Özetle futbol, uzun yıllar boyunca demokrasi geleneği oturmamış ülkelerde diktatörlerin oyuncağı olmuş, dikkatörler, futbolla toplumu uyutarak uzun yıllar ayakta kalmayı başarabilmişlerdir.

Avrupa ülkelerinin "tam demokratikleşmelerinin" ardından futbol Avrupa’da kısmen politik işlevini yitirmiş (kısmen diyoruz çünkü, hala Avrupa da bazı büyük kuluplerin başkanları aynı zamanda başbakandırlar) sportif boyutu ön plana çıkmıştır. Ama Latin Amerika ve Türkiye gibi "gelişmekte olan ülkelerde" futbol hala çok önemli bir uyutma aracıdır. Ve bu gerçeğin farkında olan ABD ve CIA bu durumdan alabildiğince yararlanmaktadır… ABD’nin uyutma paketi çerçevesinde futbol hiç bir zaman sadece futbol değildir. Futbol gazeteleri, futbol tvleri, futbol internet siteleri ile futbol, aynı zamanda Diktatör Franco’nun dediği gibi , "Büyük Bir Uyku Tulumudur"… Tv’lerdeki saatlerce süren anlamsız futbol programlarını düşünün!!!

5. TARIMI ve HAYVANCILIĞI BİTİRMEK: İnsanlık tarihinin dönüm noktası "Tarım Devrimi" dir. İnsanoğlu avcılık ve toplayıcılıktan buğdayı evcilleştirip Tarım Devrimi ile yerleşik hayata geçerek kurtulmuştur. Böylece insanoğlu üretmiş, özel mülkiyeti keşfetmiş, evler yapmış, hayvanları evcilleştirmiş, köyler, şehirler, devletler kurmuş, toplumsal kuralları belirlemiş, ticaret yapmış, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra sanat, bilim kültür alanlarında ilerlemeye başlamıştır. İnsanlık tarihinin en büyük "hareklendiricisi" Tarım Devrimi’dir. Dolyısıyla insanları, toplumları ve devletleri kontrol etmenin en kolay yolu da tarımsal etkinlikleri bitirmektir. Tarımın bitirilmesi, biraz önce anlattığımız "tarih çarkının" adeta tersine çevrilmesidir.

Tarımın bitirilmesi beraberinde hayvancılığın ölmesine yol açacak, tahıl üretmeyen bir toplum, üreten toplumlara muhtaç olacak ve eninde sonunda açlığın pençesinde "esir" olacaktır. Günümüzün Yeni Dünya Düzeni’nde "tohum üretimi", "tohum ıslahı" ve "tohum kontrolü" ve GDO bunun için çok önemlidir. ABD ve ABD işbirlikçisi İSRAİL’İN bu konulara çok önem vermelerinin alemet-i farikası buradadır. Türkiye’de Atatürk’ün "Köylü milletin efendisidir…" diyerek ve Aşar Vergisi’ni kaldırıp İskan Kanunu’nu yaparak hayata geçirmek istediği "Toprak Reformu" ve tarım konusundaki devrimci adımları bu bakımdan çok önemlidir. Nitekim, Atatürk’ün sağlığında 10 milyon dekara yakın toprak, topraksız çiftçiye dağıtılmıştır. (Bkz. Sinan Meydan, AKL-I KEMAL, "Atatürk’ün Akıllı Projeleri, " C.2, İstanbul, 2012).

Türkiye yakın zamanlara kadar tarımsal üretim açısından dünyada kendi kendine yetebilen az sayıdaki ülkeden biriyken, bu gün ABD ve yerli işbirlikçilerinin çabalarıyla, Türkiye Güney Amerika’dan Mısır, Orta Avrupa’dan Angus ithal eden bir "bağımlı ülke" haline gelmiştir. Uyutma paketi çerçevesinde "tarım" ve "köycülük" gericilik olarak adlandırılır; insanların bu konularla uğraşmaması için gereken her şey yapılır. Hükümetlerin tarım politikaları kontrol edilerek, tarımı özendirecek adımlar engellenir. Çiftçi, muhtaç duruma düşürülür ve sonunda çiftçi/köylü, toprağını, köyünü, çiftini bırakarak büyük kentlere göç eder…. Bu aslında sonun başlangıcıdır…. Tarih çarkı geri çevrilmiş, o toplum yeniden en başa dönmüş, yaşamsal üretim etkinliğini terk ederek yeniden bir anlamda aycı ve toplayıcı olmuştur. Lütfen, büyük kentlere gelip yaşam savaşı veren köylü/çiftçi/kırsal insanını düşünün!!!

6. SANAL RAKAMLAR: ABD ve CIA, uyutma paketi çerçevesinde, Kredi derecelendirme kuruluşlarıyla ekonomileri istediği gibi yönlendirir. Somut verilerden, reel ekonomiden çok, rakamlara ve sanal ekonomiye önem verir. Borsa denilen "yalan dünyayı" parlatır. Gayri Safi Milli Hasıla, Enflasyon Oranları, Kalkınmışlık Düzeyi gibi kavramlarla toplumu uyutur. "Enflasyon rakamları tek haneye indi.", "Büyüme oranı arttı…", "Borsa tavan yaptı…" biçimindeki açıklamalar, İşsizliğin yüzde 20’lere yaklaştığı, insanların açlık sınırında yaşadığı bir ülkede hiçbir anlam ifade etmese de "uyutma paketini" hazırlayanların yarattıkları sanal dünya, insanları öylesine kuşatmıştır ki, cebinde beş parası olmayan insanlar bile neredeyse bütün tv’lerin alt yazı olarak akıttıkları Borsa rakamlarını takip etmekten kendilerini alamazlar; cebinde beş parası olmayan insanlar, cüzdanlarındaki, asgari ödemesi bile yapılmamış kredi kartlarına güvenerek alış veriş merkezlerinin yolunu tutmaktan kendilerini alamazlar!…. Çünkü "uyutma paketi" bu insanları çoktan etkisi altına almıştır….

Yoksa siz de CIA’ ve TAVİSTOCK’un uyuttuklarından mısınız? Uyanın artık!

Sinan MEYDAN

TÜNAY SÜER : Ey AKP iktidarı, Kürtçe hukuk dilini nasıl yaratacaksınız?


Başbakan Erdoğan açlık grevi yapanlara sözde verip veriştiriyor, “Devam etsinler” diyor. Beş BDP li milletvekilinin açlık grevine başlayacaklarını açıklamalarından sonra da “bazılarının diyete ihtiyacı vardı” diyerek adeta alay ediyor.

Bağırıp çağırarak, bazen aşağılayarak güya sert tepki gösteriyor ama öte yandan bal gibi de PKK nın istediklerini yapıyor.

Açlık grevi yapanların talepleri arasında bulunan” Mahkemede Kürtçe savunma” olarak tanınan yasa tasarı TBMM İnsan Hakları Komisyonu’ndan geçiveriyor. Eee ! Sayın başbakan ne oluyor?

*****

İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek Silivri’den hukuk dersi veriyor.

Kürtçe savunma hakkı talebi aslında Kürtçe yargı talebidir. Ceza yargısında Kürtçe savunma hakkı tanıdığınız yurttaşa Ticaret veya Şirketler veya Borçlar hukukuyla ilgili davalarda aynı hakkı tanımanız tutarlılık gereğidir. Ne var ki, Ceza Hukukunda veya Ticaret Hukukunda kullanabileceğiniz Kürtçe ( yâda Zazaca ) hukuk dili yok. Kürtçe tek bir hukuk kitabı yok ve PKK da bütün yargılamalarını Türkçe yapıyor.

Peki, Kürtçe savunma hakkını yasallaştırmaya kalkıştığınıza göre, ey AKP iktidarı, Kürtçe hukuk dilini nasıl yaratacaksınız? Diye soruyor.(16.Kasım.2012 Avrupa’da hukuk dili niçin Latince kökenli—Aydınlık Gazetesi)

Sn. Perinçek çok önemli bir konuyu ele almış. Sahi, Kürtçe hukuk dili nasıl yaratılacak? İnsan bayağı düşünüyor.

Fazla düşünmeyelim diyorum zira ilkleri yapan AKP bir bakarız sabaha karşı Kürtçe hukuk kitabı çıkartıvermiş!

Şaka bir yana, başbakanın BDP ye ve açlık grevinde olanlara çatmaları hepsi blöf. Zira “anadilde Savunma “konusunun AKP kongresinde dağıtılan kitapçıkta olduğunu biliyoruz.

*****

Adalet Bakanlığı,2 Kasım’da 67 ceza infaz kurumunda açlık grevi eylemi yapan 682 hükümlüye düzenli olarak tuz, bal, limon, şeker ve vitamin verildiğini, her gün düzenli olarak doktor tarafından kontrol edildiğini açıklamıştı..

TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri Bolu F tipi cezaevinde, açlık grevine katılan PKK’lılar ile görüştüklerinde, bir tutuklunun 53 gün önce başlattığı eylemden sonra iki kilo şişmanladığını belirlediler.

Kantin alışveriş listesinde yapılan incelemede ise açlık grevindeki bazı hükümlülerin domates, salatalık, yoğurt, kuru kayısı, peynir, balık, konserve, meyve, bisküvi, çikolata gibi katı gıdalar aldıkları, eylemcilerle aynı koğuşta kalan diğer hükümlülerin alışveriş listesinin de oldukça uzun ve çoğunun aynı kiloda olduğu da görülmüş.

Bu nasıl bir açlık grevidir anlayamıyorum!

*****

Yollara mayın döşeyip askerlerimizi şehit eden, canlı bombalar ile binlerce masum insanın ölümüne neden olan PKK ‘ın ölüm oruçları da oyun içinde oyun gibidir. Maalesef birileri ortaya çıkıp;

Kendilerine insan diyen (!) herkesi açlık grevindeki arkadaşları için dayanışmaya çağırıyor. Grevi bitirecek olan tek merciin hükümet, olduğunu, arkadaşlarının haklı (!) isteklerini kabul etmelerini ve bu greve son vermelerini istiyorlar. Trajik komik çağırılar yapıyorlar. Barışın gelmesi için mutlaka istekleri karşılanmalıymış. Kaç Kürt öldüğünde dikkat çekilecekmiş Bütün partiler bunu istemeliymiş filan falan.

Yandaşları anlayabilirim hani şu aydın geçinen, sanatçı geçinen aydınlardan bahsediyorum.

Ya Atatürkçü geçinenlere ne demeli? Yahu bunlar daha birkaç gün önce helikopterimizi düşürerek 17 askerimizi öldürdüler. Yıllardır bangır bangır bağırıp tehditlerle özerk Kürdistan kurulacak başkenti Diyarbakır olacak diyen hainlerin bir çeşit sözcüleri nasıl olabilirsiniz?

Türkiye’yi parçalamak isteyen emperyalizmin uşakları ile işbirliği değil midir bu?

Amaçları kamuoyu yaratmak ve kanlı elleriyle masumu, haksızlığa uğramışlığı oynayarak Kürdistanı kurmak..

Yoksulluktan, açlıktan ölen yüzlerce insanımız var bizim, gazilerimizin hali ortada, bu vatan uğruna şehit düşmüş çocuklarımızın yoksul aileleri var. Biraz vicdanlarınız varsa onları düşünün ey Allah’ın gafilleri.

*****

Olmadı Hüseyin Aygün, yine olmadı.

Başbakan Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun ne kendi kişisel tarihini ne de CHP’nin tarihini konuşamayacağını belirterek, her ikisinde de Dersim olduğunu ve Dersim’le yüzleşmek zorunda olduğunu ifade etti.

(Derdi, dini imanı Kılıçdaroğlu ve CHP oldu başbakanın. CHP ile yatıyor CHP ile kalkıyor).

Tabi o sözlere çok bozulduk. Bu kadar da olmaz dedik.

Yetmedi yine konuştu.

Kılıçdaroğlu’nun zalim CHP ile mazlum Dersim arasında bir tercih yapmak zorunda olduğunu ama bunu yapamadığını ifade ederek ”Asıl patolojik vaka budur. CHP Genel Başkanı, Dersim’le CHP arasında bir reddi miras tercihi yapmak zorunda kalmış ve Dersim’i reddetmiştir. Onu unutmuştur ama ondan da devamlı geçinmektedir” diye konuştu.

( İdamı övüyor mu yoksa yeriyor mu belli değil.)

“Büyük bir vakarla! İpe götürülürken Seyit Rıza şunu söylemiştir; ‘Evladı Kerbelayık. Bihatayık. Ayıptır, günahtır, cinayettir’. Seyit Rıza idamından 70 yıl sonra bile hatırlanırken o dönem zalimlerle işbirliği yapan Seyit Rıza’nın kardeşinin oğlunu hiç kimse hatırlamıyor. CHP Genel Başkanı bir Seyit Rıza olmak yerine, Seyit Rıza’nın en azından izinden gitmek yerine işte o işbirlikçilerle hareket etmeyi, Dersim’in üzerine örtmeyi tercih etmiştir. “Diyorsun.

Sana ne be başbakan, sana ne..

Sen AKP li misin yoksa CHP limisin? Bırak onu CHP liler düşünsün. Tasası seni mi tutuyor?

Her neyse, Sn. Kılıçdaroğlundan bu sözlere sert bir yanıt beklerken kafamıza taş düştü sanki.

Dersim İsyanı lideri Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edildiği Elazığ’daki Buğday Meydanı’nda anma programı düzenledi. ”Seyit Rıza ve arkadaşlarının itibarlarının iadesini” öngören kanun teklifi hazırlayan CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün oradaydı. Gazetecilere yaptığı açıklamada;

Biz bugün 75 yıl evvel idam edilen 7 kişinin masumiyetini dile getiriyoruz. İdam kuşkusuz Kürt sorununun çözümü değil. Seyit Rızaların asılması da Dersim trajedisini asla çözmedi, tarih haline getirmedi. Bugün Seyit Rızaların torunları olarak buradayız ve bu acıyı 3 çeyrek yüzyıl sonra olsa da bütün dünyaya ilan ediyoruz. Dolayısıyla ne Kürt sorununun çözümü için idama ihtiyaç var, ne de şiddet dalgasının, şiddet sarmalının sürmesini istiyoruz” diye konuştu. (Şiddeti biz mi yoksa PKK mı yapıyor?)

O yıllarda adı Dersim olan Tunceli ‘de neler olduğunu isyancıların neler yaptıklarını daha önceleri yazdığım için tekrarlamıyorum.

Dersim katliamının sorumlusu CHP’dir.

Aleviler, Atatürk’le Hazreti Ali’nin fotoğraflarını yan yana asıp kendini kandırmasın.

“Ulusalcı-kafatasçı kişiler”

“PKK’lılar iyi çocuklar, genç arkadaşlar” dedin ama yettin Hüseyin Aygün, lütfen artık ya Dersimli ol ya da Tunçelli…

Tünay SÜER / KEMALİSTLER.ORG

Asıl failler asıl amacına çoktan ulaştı!


Asıl faillerden önce yargılanmaya başlanarak Türkiye de hukuk tarihine geçen Deniz Feneri e.V. bağlantılı soruşturmanın Türkiye ayağını yürüten Cumhuriyet Savcıları dün beraat etti.

Ne var ki “Almanya’nın Türkiye’deki asıl failler” diye nitelediği isimler amaçlarına çoktan ulaştı. Nasıl mı? Savcı Türkaslan ve ekibi 2011 yılının başında Deniz Feneri e.V. soruşturması için gittikleri Almanya’dan Ankara’ya “önemli belgelerle” döndüler. Dünkü yargılamada savcılardan Abdulvahap Yaren şunları söyleyecekti: “Belgeleri bulduk. Türkiye’nin her yerinden yardım yapıldığı iddia edilen bu insanları dinledik. 600 kişinin biri bana ‘Deniz Feneri e .V. bana yardım yaptı’ demedi. Yüzde 80’i ‘Bu imzalar sahte. Bana yardım yapılmadı’ dedi. Soruşturma belli bir aşamaya geldiği zaman bizi aldılar…”

Üç savcı 2011 yılının Temmuz ayında düğmeye bastığında soruşturulan “örgüt kurmak ve üye olmak ile nitelikli dolandırıcılık suçları”ydı. Bu adımdan sonra Türkaslan, Yaren ve Tamöz soruşturmadan el çektirildi. Yerlerine atamalar yapıldı. Ancak ne var ki yeni savcıların hazırladığı iddianamede dolandırıcılık suçu, “güveni kötüye kullanmaya” dönüştürülmüştü. Güveni kötüye kullanma suçu şikâyete bağlıydı; ve bu dosyada bir tek şikâyetçi bile yoktu.

Irak Çerkesleri


Irak erkesleri.pdf

Mustafa Nevruz SINACI : TFAB:16166 BAŞKANLIK SİSTEMİ VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I) — ( EK: DOSYALAR) —


Sayın Mustafa Nevruz Hoca’mıza teşekkürlerimizle …

********************************************

BAŞKANLIK SİSTEMİ VE DİKTATÖRLÜK İSTEMİ (I)

Mustafa Nevruz SINACI

Evrensel hukuk ve kadim hakikate meydan okumak; Binlerce yıllık gelenek ve bir töre hassasiyeti içinde, tarihten bu güne süzülüp gelen orijinal gerçeği hiçe saymak, alay ve istihza konusu yapmak, apaçık bir şımarıklıktır. Dahası bu hal, yetmezliğin çekişi, ihtirasın itişi yahut ‘ruhunu şeytana (AB-D) satmanın cinneti’ olarak tarif ve tavsif edilebilir. Bir başka deyişle bu hezeyanı ‘kifayetsiz muhteris kalkışması’ biçiminde adlandırmak da mümkündür.

Mesele: İnsan hakları, adalet ahlâkı, maşeri vicdan, demokrasi, evrensel hukuk (şerait) ve sağduyu’nun süründüğü, paspas gibi çiğnendiği bir ortamda; Başta Halife Hazreti Ömer ve Kanuni Sultan Süleyman olmak üzere;. Hak yolunda millete, “adalet ve faziletle” hizmeti şiar edinmiş, cihanşümul şahsiyet, tevazu, hüküm, hikmet ve hakikat ehlini taciz ve istismar etmek hicap vericidir. Edebe aykırıdır, ayıptır. Siyasette haddini bilmek, ilim, edep ve terbiyedendir.

Lâf sahibi, hak sahibi; Lâyık, ehil ve müstahak olmak zorundadır.

Aksi takdirde alay konusu olur; Talep, talibini helâk etmekte gecikmez…

Kaldı ki, asaleten Türk ve Müslüman ecdadımızın eseri medeni siyaset; Evrensel idare sistemleri olarak kabul edilen ‘demokratik ve lâik cumhuriyet’ yönetim sentezinin referansı, esası, iktibası ve ilham kaynağıdır. Tarih bu hakikati şamil olmakla; Rejimin adı her ne olursa olsun, neticede ülkede hakkaniyet, adalet ve hukuk hâkim değilse; Uygulanan rejim lânetli bir sulta, kalleş despotizm ve alçak bir diktatörlükten (faşizmden) başka bir şey değildir!…

Kaldı ki, şu an için “İslâm Ülkeleri” nam devletlerin tamamı ile diğerlerinin büyük bir bölümü antidemokratik, anti lâik ve despotiktir. Dolayısıyla bu derin şeamet karşısında siyaset bilimi, tarih ve sosyolojiden müteşekkil ironi, hayret ve dehşet vericidir. Daha açık bir ifade ile günümüz üniversitelerinin ilgili bölümleri yalancı; Medya ikiyüzlü, alçak, uşak, yalaka ve kaypak; Politikacılar ise kahir ekseriyeti itibarıyla nitelikli dolandırıcı, üçkâğıtçı, düzenbaz ve sahtekârdır. Zaten aksi olsaydı, insanlık bu kadar çaresiz, huzursuz ve mutsuz olmazdı..

Dolayısıyla, hakiki, halis ve samimi niyetle: Devlet idaresinde, millet iradesinin hâkim ve hükümran olması anlamına gelen Başkanlık Sistemini isteyenlerin, öncelikle buna lâyık ve müstahak olduklarını, eylemleri ile ispat edip, gözler önüne sermeleri lâzım gelir ki, inandırıcı ve güven verici olabilsinler. Bu, milletin hakkı; Talibin ahlâki, insani ve hukuki görevidir.

Âlimler için hüküm hikmet; Amirler için siyaset fazilet ve mutlak adalettir.

Adil olmayan amir (siyasetçi) ile namuslu ve dürüst olmayan âlim / akil adam, eğitim ve öğretim görevlisi, sorumlusu; Zalimin kapısında havlayan köpek derecesinde olup; Millete yapılan haksızlık, eziyet ve zulmün yegâne sebebidir. Halk içinde ise; Despot, cebbar, zalim ve yağmacıların zulmü karşısında sessiz kalan mel’un, münafık, mürai ve dilsiz şeytandır.

Böylesine bir vebal ve derin sorumluluk, mutlaka dikkati gerektirir.

Dikkat: Adaletli, hakikatli, şefkatli, hikmetli ve dürüst olmayı zorunlu kılar.

Aksi takdirde talibin talebi butlan, yani yok hükmünde ve gayrimeşrudur, biline..

ŞU HALE NAZARAN

En azından; Daha sistem arayışına bile girmeden yargı, yasama ve yürütme arasındaki kuvvetler ayrılığı ilkesinin “mutlak ve mütekabil denetleme kaydına bağlı özerklik” derecesi, düzey ve olgunluğuna erişmiş olması şarttır. Bunun yanı sıra: Siyaset kurumlarının, bilumum rezillik, keyfiyet, vesayet, sulta ve cunta unsurlarından arındırılarak “kitle partisi” vasfını haiz kılınmaları; Bütün seçimlerin Milli Delege Sistemi muvacehesinde namuslu, dürüst, doğrudan birey odaklı, tüm aşamalarında saydam ve yargı teminatına dayalı olarak düzenlenmesi; Halka vekil eşhasın bilumum ayrıcalık, dokunulmazlık ve imtiyazlarının ilga edilmiş olması şarttır..

Anayasa, rejim veya sistem değişikliğine vazifeli geçici meclis ve milletvekillerininse, yukarıda öngörülen usul ve esaslar dâhilinde; hiçbir yönlendirici, baskılayıcı, dayatmacı unsur bulunmaksızın seçilmiş olmaları gerekir ki, milletin itimadına lâyık, adil ve güvenilir olsunlar.

Bu anlamda, mevcut parlamento’da “Milletin Vekilleri” olduğunu kim iddia edebilir?..

web; http://mustafanevruzsinaci.blogspot.com/

ANKARA’NIN TAI VE ANADOLU – HALK TARCAN.doc

MNS – BAKANLIK SSTEM.doc

MNS – LER DEMOKRAS DKTATRL’M.doc

MNS – KURBAN (VE HAC) MAKALELER.doc

MNS – KUZEY IRAK’IN RESM DL NGLZCE.doc

Prof. Dr.ANIL EEN – DEMOKRATK CUMHURYET SENARYOSU.doc

CHP yolsuzluk dosyalarını açtı


CHP’li Erdoğdu, TOKİ ve Erdoğan Bayraktar hakkındaki yolsuzluk iddialarını açıkladı.

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve KİT Komisyonu Üyesi Aykut Erdoğdu, CHP İstanbul İl Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında birbiri ardına önemli yolsuzluk iddialarını kamuoyu ile paylaştı.

CHP İstanbul Merkezi’nde, İl Başkan Yardımcıları ve bazı ilçe başkanlarıyla basının karşısına çıkan Erdoğdu’nun hedefinde TOKİ eski Başkanı, günümüzün Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar vardı.

Aykut Erdoğdu basın toplantısında açıkladığı belgelerle, TOKİ ile ilgili yolsuzluk iddiaları üzerine Meclis kürsüsünden ‘İspatlasınlar istifa ederim’ diyen Bayraktar’ı istifaya davet etti.

Son dönemde TBMM’de yolsuzluklarla ilgili AKP ve CHP Grubu arasında çetin tartışmaların gündeme geldiğini hatırlatan CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, TBMM’den son 3 ay içerisinde Meclis’in yasama görevini yolsuzluklara bulaştıracak yasalar geçirildiğini kaydetti. Bu yasalar karşısında CHP’li vekillerin TBMM’de büyük bir mücadele verdiğini söyleyen Erdoğdu, “Yolsuzluklarla ve çürümüşlükle sonuna kadar mücadele edeceğiz” dedi.

Ellerinde yolsuzluklarla ilgili ciddi bilgiler bulunduğunu kaydeden Erdoğdu, “İlki, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Erdoğan Bayraktar ile ilgili iddialar. İkincisi ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’la ilgili iddialar. Bu iddiaları Meclis kürsüsünden dile getirdiğimizde AKP Grubu’nun hemen hemen tamamı, kürsüde konuşmamızı engelleyecek şekilde bunların yalan ve iftira olduğunu söyleyerek, başta Erdoğan Bayraktar olmak üzere bu iddiaları belgelendirdiğimiz takdirde istifa edeceklerini söyledi” hatırlatmasında bulundu.

‘DEVLET 7 PROJEDE 773 MİLYON LİRA ZARARA UĞRATILDI’

TOKİ’nin gerçekleştirdiği hasılat paylaşımı modelindeki 7 projede devletin toplam 773 milyon lira zarara uğratıldığını ifade eden Erdoğdu, “Bu konuyla ilgili Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından bir rapor düzenlenmiştir. Bu 7 projede Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun 6 denetçisi bir inceleme yapıyor, daha sonra inceleme konusunda uzman 18 tane üye tarafından inceleniyor ve raporun doğru ve tutarlı olduğunu konusunda karar veriliyor ve rapor TBMM’ye gönderiliyor” dedi.

Meclis’e gönderilen raporu da gösteren Erdoğdu, “25 sayfalık bu raporda şu tespitler bulunuyor: ‘Devlete arsaların değeri düşük gösterilerek ve müteahhitlere ait konutların maliyetleri kasıtlı olarak yüksek gösterilerek 7 projede devlet toplam 773 milyon lira zarara uğratılmıştır’. Devlet 773 milyon lira zarara uğratılırken bu kurumun başkanı Sayın Erdoğan Bayraktar’dır. Erdoğan Bayraktar bu konuda Meclis kürsüsünden yaptığı açıklamada; ‘Gerek benim çalıştığım dönemdeki 8,5 yılda gerek benden sonraki arkadaşlarımın çalışma döneminde TOKİ hakkında açılmış bir dava yoktur, bir soruşturma yoktur’ demişti. Bu 773 milyon liralık inceleme ve soruşturma yapılırken Erdoğan bayraktar TOKİ’nin başkanıdır ve TOKİ hakkında soruşturma yapıldığının belgesi de ortadadır” diye konuştu.

Bu rapor düzenledikten sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu, Bayındırlık Bakanlığı Teftiş Kurulu ve SPK denetçilerinden oluşan ortak bir heyetin ayrıca bir denetim yaptığını vurgulayan Erdoğdu, “Bu yapılan denetim sonucunda hazırlanan raporda şu söylenmiştir. Burada arsa fiyatlarını düşük gösterildiği, arsa değerlemesini yapan uzmanlar tarafından kabul edilmiş. Yani devletin malının değeri düşük gösterilmiş. Müteahhitlerin, yani özel sektör çıkarlarını temsil eden maliyetlerin şişirildiği kabul edilmiş, ancak 773 milyon liralık zarara sebep olan arsa değerlemesi yapan uzmanların belgeleri iptal edilmiş, yalnızca alt düzey memurlara uyarı cezaları verilmiştir. TOKİ’nin üst yönetimiyle ilgili hiçbir yaptırım uygulanmamıştır. Maalesef bu konuda yargı tarafsızlığı konusundaki endişelerimiz gerek çıkmış ve hiçbir şey yapılmamıştır” dedi.

‘DEVLETİN 106 MİLYON LİRASI BUHARLAŞTIRILDI’

KC Grup isimli bir şirketin TOKİ’den önemli projeler aldığını söyleyen Erdoğdu, bu projelerle de devletin 106 milyon lirasının buharlaştırıldığını belirtti. Erdoğdu, “Bu projeler kat karşılığı, arsa karşılığı sözleşme ile verilmiş. Arsa karşılığı sözleşme nedir? Gayrimenkullerin bir kısmı devletin hissesi oranında devlete aittir. Devlet izin vermedikçe bu arsalar üzerinde tasarruf edilemez. Ancak o dönem Erdoğan Bayraktar’ın başkanı olduğu TOKİ, bu arsaların tapu devretme yetkisini hukuka aykırı bir şekilde bu şirkete devretmiştir. Yani devlete ait arsanın tapusu şirkete verilmiş” diye konuştu.

‘DEVLETİN TAPULARI ÖNCE ŞİRKETE SONRA BANKAYA…’

Daha sonra bu grubun, bu arsaları ve konutları kurduğu iki şirketin üzerine geçirdiğini ifade eden Erdoğdu, “Bunun ardından da aynı şirket bir bakandan aldığı krediler karşılığında bu konutları ve arsaları teminat göstermiş. Ve bu alınan kredinin taksitleri ödemeyince de banka devletin bu mallarına el koymuştur. Yani burada devletin 106 milyon lirası bu şekilde buharlaştırılmıştır. Bu olay ortaya çıkıyor, soruşturuluyor, sonuçta olayın faturası dönemin TOKİ Başkan Yardımcısı’na, iki daire başkanına çıkarılıyor ve bu dosyanın soruşturması şu an Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülüyor. Bunun da peşini bırakmayacağız” dedi.

‘ERDOĞAN BAYRAKTAR’IN YATACAK YERİ YOK’

Tüm bu dava ve soruşturmaların Erdoğan Bayraktar’ın ‘İspat etsinler istifa ederim’ dediği TOKİ ile ilgili bir dava ve soruşturmalar olduğunu kaydeden Erdoğdu, “Sayın Erdoğan Bayraktar’ın bugün itibariyle görevini bırakması gerekmektedir. Çünkü vaadi bu yöndedir. Üstelik TOKİ ile iddialar bunlarla da sınırlı değil. Elimizde onlarca iddia var. Ve maalesef Erdoğan Bayraktar’ın yatacak yeri yok” diye konuştu.

‘FETTAH TAMİNCE’YE PEŞPEŞE İHALELER VERİLDİ’

Aykut Erdoğdu son iddiasın ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgili olarak dile getirdi. Erdoğdu; “Bildiğiniz üzere geçtiğimiz yıllarda IMF ve Dünya Bankası Genel Kurul toplantılarının İstanbul’da yapılmasına karar verilmişti. Bu karar aslında 2004’te yılında verildi ve 2006’dan itibaren hazırlıklara başlandı, yer arandı. O zaman Hazine Müsteşarlığı, çeşitli yerler için görüşmeler yaptı. Bir yandan da Harbiye Kongre Merkezi’nin yapımı gündeme getirildi. Sonunda IMF ve Dünya Bankası Guvernörler Kurulu toplantıları sebep gösterilerek, ivedi iş kapsamına alınarak, hem Sütlüce Kongre Merkezi ile ilgili hem Harbiye Kongre Merkezi ile ilgili açık ihale yerine pazarlık usulüyle ihaleler yapıldı” dedi.

Kamu İhale Kanunu’na göre açık ihale yapmanın yasa hükmü olduğunu hatırlatan Erdoğdu, “Ama burada hiçbir sebep yokken açık ihale yerine pazarlık usulü ihaleler yapıldı. Ve bu ihalelerin ilki 307 milyon lira ile Fettah Tamince’ye ait Sembol İnşaat’a verildi. Daha sonra 9 aylık bir iş için, yüzde 20 iş artışı yüzde 25’lik fiyat artışı yapıldı bu ihaleyle ilgili. Ardından Harbiye Kongre Merkezi’nin çevresinin ışıklandırılması için pazarlık usulüyle bir ihale daha yapıldı, 28 milyon lira ödendi. 28 milyon lira ile namuslu bir yönetim İstanbul’un 2. Seçim bölgesinin tamamını ışıklandırır. Bu da yetmedi, daha sonra yine pazarlık usulüyle bir mobilya mağazasından 4 milyon liralık mobilya alındı. Süreç bununla da bitmedi, bir de üstüne bir işletme ihalesi yapıldı. Yani, 1 milyar dolarlık bir arsanın üzerine 300 milyon liralık bir bina yapıyorsunuz, ondan sonra bir de işletme için ihale açıyorsunuz. Bu ihaleye de 3 firma katılıyor. Bu 3 firmanın da sahibi Fettah Tamince. Bu durum TCK’ya göre ihaleye fesat karıştırmaktır. İşte böyle iş verilen bir işadamının otelinde, yatında, Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan bütün ekibiyle birlikte tatil yapıyor. Bunlar siyasi ahlakla bağdaşmayan tutumlardır. Biz bu konuda da mücadelemize devam edeceğiz” diye konuştu

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: