Kategori arşivi: Güvenlik

Zahide Uçar: Irak’ın Üzerine Bush, Türkiye’nin Üzerine AKP Düştü


Bush’un temsil ettiği küresel şirketler Irak’a demokrasi oyunuyla bombalar yağdırdı. AKP demokrasi oyunuyla ülkeyi bölünme ve iç savaş sürecine soktu.

Küresel şirketler Irak ve Libya’yı bombalarla soydu. Bombalarla parçalıyor. Türkiye’yi Erdoğan-Gül ikilisiyle parçalanma sürecine soktu.

Yargı ve yandaş basın (AB-D)’den yönetiliyor.

Ordu CİA tarafından kıskaca alındı. ABD açık bir savaşta alamayacağı sayıda Türk Silahlı Kuvvetler mensubunu esir aldı.

Bir yasa ile Özel güvenlik şirketleri kuruldu. Bütün resmi ve resmi olmayan kurumların güvenliği bu özel güvenlik şirketlerine devredildi. Özel güvenlik şirketlerinin çoğu yabancıların eline geçti. Bu durumda yabancıların ülkemizde silahlı güç bulundurduğunu da düşünmemiz gerekir. Bu şirketlerin güvenlik elemanı adı altında ne kadar yabancı ajan çalıştırdığını bilmiyoruz.

Ülke insanı Erdoğan’ın 10 yıldır sistemli bir şekilde sürdürdüğü gerilim politikaları ile patlamaya hazır bir bombaya dönüştürüldü. Ülkemizde cirit atan ajanların bu gerilimi ateşlemeyeceğini kimse söyleyemez.

AKP bombardımanından nasibini almayan kalmadı. Tarihimiz, dinimiz, geleneklerimiz, iç ve dış politikamız, maddi değerlerimiz, kıymetli taşınmazlarımız… Dağ, taş, sularımız, börtü-böcek bile kendini bu saldırıdan kurtaramadı. Pirana gibiydiler. Ülkeyi kin, nefret ve açlıkla kemirdiler. Ne doydular, ne utandılar.

İkiz yasalar DSP+MHP+ANAP koalisyon hükümetince hazırlandı. Alt komisyona geldi ama koalisyon vekillerince ülkeyi bölünmeye götürür diye itiraz edildi. Yasa çıkmadan koalisyon yıkıldı. AKP’nin ilk işi ikiz yasaları çıkartmak oldu. Çünkü Kürdistan’ı kurmak, Anadolu’yu Müslüman Türklerden almak, Mareşal Mustafa Kemal Atatürk adını silerek 7 düvelin 100 yıllık kuyruk acısının intikamı almak üzere programlanmışlardı.

Irak’a, Libya’ya bombalarla giren küresel şirketler, Türkiye’ye AKP ile girdi. Gül ve Erdoğan ikilisinin kontrolündeki AKP Türkiye Cumhuriyeti Devleti üzerine atılmış biyolojik bir bombadır. Bombalar nasıl her şeyi yakıp-yıkıp geçerse, AKP terörü de aynı yıkımları yaptı.

İngiltere rehberliğinde PKK ile yapılan Oslo görüşmelerinde verilen sözler AKP tarafından işgal edilen mecliste yasalaştırıldı. Geriye; sapık uyuşturucu taciri bebek katilinden bir Mandela çıkarmak kaldı.

Ülkenin üzerine atılan biyolojik silah AKP’nin 10 yıllık sürecini bir hatırlayalım:

Bebek katili ömür boyu hapse mahkum olmuş. Terör nerede ise sıfıra inmiş. Güneydoğu’da halk ticaretini, işini yapar hale gelmiş.

AKP bombası ülkenin üzerine düştüğü andan itibaren her şey ters yüz oluyor. Medya işgal ve bölünmeye uygun hale getiriliyor. Ne kadar cahil, cazgır, etki ajanı varsa köşelere yerleştiriliyor.

Erdoğan “Diyarbakır BOP’un yıldızı olabilir” dediğinde aslında Yahudi Kürt Devleti’nin Başkentini ilan ediyordu, anlamadılar. Diyarbakır’da söylediği “Kürt problemi vardır” sözü ile Kürt vatandaşlarımızı problem olarak ilan edip PKK’nın kucağına itti. Türk Milletinin onuruna tecavüz eden Habur gösterisi ile Kürt vatandaşlarımıza PKK sizin temsilcinizdir mesajı verildi.

İngilizler’in 150 yıllık planı bu sefer Amerika üzerinden AKP eli ile tıkır tıkır yürütülüyordu.

Askeri kışlasına hapsettiler. Irak Türkmenlerini Barzani’ye peşkeş çektiler.

Bizans medyasının etki ajanları sabah-akşam sürekli Kürtçülük pompalıyordu. PKK metropollere taşındı. Yaktılar, yıktılar. Haberler hep şöyle veriliyordu:

Molotof kokteyli atan, araba ve dükkanları yakan PKK yandaşları ara sokaklara dağılarak kayboldu(!)..

Kimse şu soruyu sormadı:

Yakıp yıkmadan, en fazla yumurta atan 600 öğrenciyi şıp diye yakalayıp hapse tıkanlar, bu PKK’lı teröristleri ara sokaklarda nasıl kaybediyor? Ara sokaklarda polisin yetkisi yok mu? Ara sokaklar PKK’nın kontrolüne mi terk edildi?

Aslında iş başkaydı. Halkı bıktırma, yıldırma politikası izleniyordu.

PKK’lı belediyeler 10 yıldır yasaları çiğneye çiğneye makamlarında oturuyor. AKP’nin PKK’lı belediyelerle bir sorunu yoktur. Çünkü amaç aynı, hizmet aynı, efendileri aynıdır…

Basının etki ajanları 10 yıldır üzerimize PKK kusuyor. PKK ile yatıp PKK ile kalkıyor. Bazılarının aklı Kandil’de kalıyor.

Bu Bizans medyasının etki ajanlarına bakarsanız ülke nüfusunun %80’i Kürt, Kürtlerin de hepsi PKK’lı zannedersiniz.

Milletin çoğunluğuna azınlık duygusu yaşatmak için psikolojik savaş yöntemlerinin en ahlaksızını kullananlar bin bir kimlik altında boy gösteriyor.

Türk Milletine AKP ve sözde muhalefet tarafından tek bir çözüm gösteriliyor:

AKP PKK terörünü önce azdırdı. Azması için gerekli tüm argümanları PKK ya sundu. Dizi dizi Mehmetçiklerimiz tabutlar içinde baba ocaklarına yollandı. İsteniyordu ki halk bıksın, bezsin, önüne konan ihanet çözümlerine evet desin.. Artık bu iş toprak verilmeden çözülmez, Kürdistan’ın kurulması kaçınılmazdır desin, ikna olsun

“Analar ağlamasın” diyerek annelerin en ulvi duyguları adice istismar edildi. Türk Milletine psikolojik operasyonların en alçakları yapıldı.

AKP çözümler gösterdi, muhalefet o gösterilen çözümleri tartışarak AKP’nin ortaya bıraktığı bombaya meşruiyet kazandırdı.

Gerçekte ne AKP bildiğimiz bir siyasi partiydi, ne programı bu milletin bir programıydı?

AKP Türk Milletinin üzerine Küresel şirketler tarafından bırakılmış bir BOMBAYDI.

Oysa çok farklı çözümler ortaya konabilir, AKP’nin dayatması dışında çözümler üretilebilirdi.

Mesela;

Toprak reformu önerilmeli, Güneydoğu’da ve metropollerde gençlik kampları açılmalıydı. Bu kamplarda küresel şirketlerin BOP’nin asıl merkezinde olan Türkiye üzerindeki emelleri Kürt gençlere anlatılmalıydı. 4 ülkeden koparılması planlanan topraklar üzerinde kurulacak olan devletin gerçekte Kürdistan değil, Büyük İsrail devleti olacağı anlatılmalıydı.

Kürtlere öncülük ediyoruz diyenlerin hangi yabancı istihbarat kuruluşları ile bağlantılı olduğu, Kürt gençlerinin kanı üzerinden sürdürdükleri uyuşturucu-para trafiği belgeleri ile anlatılmalıydı.

PKK’nın ilk saldırdığı köylerin Ermeni kalkışmasında direnen köylerin olduğu ve Büyük İsrail’in yanında bir de Büyük Ermenistan planının devreye sokulduğu anlatılmalıydı. Yani SEVR planının güncellenip işleme konduğu, bu plan içinde sadece Türk Milletine değil, kendini milletten farklı sayan Kürtlere de yer olmadığı anlatılabilirdi.

Şimdi önümüze tek bir proje konuyor: Özerklikten federasyona giden yol ve Güneydoğu bölgemizin planlanan kukla devlete eklenmesi…

Biz de diyoruz ki;

Bir;

Tarihte Kürdistan diye bir devlet hiç var olmadı. Ve biz Kürdistan diye bir yeri işgal etmedik. Yavuz Sultan Selim’in Ebu Suud denilen bir devşirmenin fetvası ile Türkmen kıyımı yapması ve bu kıyımdan canını kurtaran Türkmenlerin İran’a göç etmeleri neticesinde boşalan o bölgeye Kürtler yerleştirildi. O bölgede kalan Türk Boylarını Kürt aşiretleri asimile ederek Kürtleştirdi. Osmanlı’nın para karşılığında Kürt aşiret ağalarına yetki vermesi ile bölge aşiret-ağa-tarikatler üçgeninde bir bataklığa döndü.

Öncelikle bunu bilecekler.

İki;

Biz bir savaş kaybetmedik. Savaş topyekün yapılır. Yapılan saldırıya karşı savunma durumunda olmak savaşmak değildir. Toprak savaşılmadan verilmez. Türk milleti ile “ki, bu tarifin yanında milletine bağlı Kürtler de var” savaşmayı gözleri yiyor mu?

Üç;

PKK’yı destekleyenlerin mallarına ve paralarına el konulmalıdır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kabul etmeyenlerin vatandaşlıktan çıkartılması gündeme gelmelidir. Kabul etmedikleri bir devletin imkanlarından faydalanamazlar.

TÜRK MİLLETİ DAHA SON SÖZÜNÜ SÖYLEMEDİ.

UYARIDIR:

Oynarken çulunuzu yırttırmayın!!..

Tarih İngiliz kaşığı ile Damat Ferit boku karıştıranların sonunu ibretle yazacaktır.

NOT:

İşgalci artıklarına;

Ya Türkler de ölüm orucuna başlarsa haliniz ne olur…

İLK KURŞUN

Türker Ertürk: HAÇLISİYOİSLAMO /// CC : @orsatramola @turkererturk


Barack Obama’nın tekrar ABD Başkanı seçilmesi ile seçimler öncesinde kısmen gaz kesen Suriye’ye karşı 20 aydır sürdürülen örtülü savaşa yeniden hız verildi.

Bu yeni dönemin en yeni gelişmesi ise kuzeyden Türkiye’den Suriye topraklarına doğru açılan düşmanca ateşe ilave olarak İsrail’de batıdan ve güneyden ateş açmaya başlamasıdır. Amaç Suriye’yi karşılık vermeye zorlayarak onu mütecaviz durumuna düşürmek, hır çıkarmak ve müdahale etmektir.

AKP yönetiminde Türkiye’nin en büyük müttefiki ve kankası ( kan kardeşi ) olan İsrail, Suriye’ye karşı ateş açmasının bahanesi olarak Golan bölgesine düşen havan mermilerini göstermektedir.

İsrail’in Suriye’ye karşı bu saldırısı 6 Eylül 2007’de 8 F-16 savaş uçağı ile El Kibar nükleer santralini vurmasından sonra bir ilkti. Fakat İsrail böyle bir saldırı yaptığını o zaman deklere etmemişti. Resmi söylemi esas alırsak o zaman Golan’a düşen havan mermilerine misilleme olarak yapılan bu saldırı 1973’de Dördüncü Arap-İsrail Savaşı olarak da bilinen Yom Kippur Savaşı’ndan sonra bir ilk olur.

İşin garibi İsrail tarafından topraklarına ateş açıldığını iddia ettiği topraklarda esasında Suriye’nindir. İsrail 1967’de Üçüncü Arap-İsrail Savaşı veya Altı Gün Savaşı denen savaşta zengin su kaynaklarına sahip olan ve yaklaşık 1200 km² olan bu bölgeyi ele geçirmiş ve 1981’de ilhak ettiğini ilan etmişti. Bu bölge hala iki ülke arasında sorundur.

Türkmenlerde mağdur

Golan’ın İsrail tarafından işgali ile birlikte burada yaşayan insanların çok büyük bir bölümü vatanlarından uzaklaştırılmıştır. Aynen Filistin’de olduğu gibi! Bunlar arasında soydaşlarımız olan Türkmenlerin olduğunu, şimdi bu insanların muhacir olarak Şam’ın güney mahallerinde yaşadığını, Erdoğan, AKP’liler ve Milliyetçi olduğunu söyleyenler biliyorlar mı?

Suriye’ye karşı sürdürülen örtülü savaşın amacı; Esad’ı devirmek, rejim değişikliği yaparak ülkeyi bölmek, İran’ı kolay ham yapabilmek için yalnızlaştırmak, BAAS’ın son kalesini yıkarak Arap milliyetçiliğini yok etmek, ılımlı ( taşeron ) İslam’ın önünü açmak, kukla Kürt Devleti’ne giden yolda bir engeli daha ortadan kaldırmak, İsrail’i bölgesel güç yapmak ve Golan ile Filistin sorununu İsrail lehine çözmektir.

ABD artık taktik değiştirmiştir. Rusya’nın şiddetli olarak direnç göstermesi nedeniyle ABD Suriye’ye karşı Libya’da olduğu gibi direkt müdahale seçeneğini gündeminden çıkarmıştır. ABD ana üssü Türkiye olan örtülü savaşı hızlandırarak vekilleri Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar olan vekalet savaşında vekillerini verdiği görevleri daha iyi yapması için sıkıştırarak Suriye’yi çökertmek istemektedir.

Bu taktik değişikliği ile birlikte ABD muhalefet denen terörist organizasyonu genişletmeye, yeniden teşkilatlandırmaya ve aralarında süren anlaşmazlıkları çözerek yapılandırmaya çalışmaktadır.

Çünkü adına Suriye Ulusal Konseyi denen üssü Türkiye’de kontrolü CIA’da olan ve Müslüman Kardeşler ağırlıklı bu organizasyonun performansından ABD memnun değildi. Bu örgütün bugüne kadar yaptığı acımasız terör faaliyetleri nedeniyle kötü şöhrete sahipti ve Suriye içinde halk desteği yoktu.

Teröre tam gaz devam

İçine Kürtleri ve Hıristiyanları da alan daha geniş bir muhalefet hareketi başlatmak isteyen yeni oluşumun adı Suriye Ulusal Koalisyonu merkezi ise Katar’ın başkenti Doha’dır. Konsey oldu koalisyon! Anlayacağınız ha Ali Veli ha Veli Ali, esasında değişen bir şey yoktur. Teröre tam gaz devam edilecektir.

Bu oluşuma bir hafta süren Katar toplantıları sonunda karar verildi. “Bu başarı“da en büyük pay ABD Dışişleri Bakanı Hilary Cilinton’a aittir dersek yanlış olmaz. Toplantılarda Suriye Ulusal Koalisyonu’nun ABD Dışişleri Bakanlığı, Pentagon ( ABD Savunma Bakanlığı ), CIA’dan direkt olarak direktif alması, Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan ve Katar ile eşgüdüm içinde çalışmasına kararı verildi.

Yeni oluşuma verilen görevler çok açık. Suriye’de Esad sonrası geçiş dönemi için geniş tabanlı platform olmak ve Esad’ı devirmek için plan yapmak. Amaçları arasında görüşmeler yolu ile çözüm aramak ve akan kanın durdurulmasını sağlamak yoktur.

Suriye Ulusal Koalisyonu kendine lider olarak ABD’de eğitim almış ( Indiana Üniversitesi ) komünist bir Hıristiyan olan George Subra’yı seçti. ABD seçtirdi dersek belki daha doğru olur!

Sevgili okurlar görüyor musunuz kimin eli kimin cebinde belli değil. Suriye’de Allahu Ekber nidası ile Müslüman boğazı kesen ve Müslümanları infaz eden El Kaide militanı “ Baba, oğul ve kutsal ruh “ üçlemesi ile öne çıkan Hıristiyan George Subra’dan emir olacak, koordinasyonu ise Müslüman olduğu iddiasında bulunan Türkiye’deki AKP yönetimiyle ve İsrail Başbakan’ı Binyamin Netanyahu ile yapacaktır.

Erdoğan’ın çocukları ve akıl yaşı çocuk düzeyinde olan büyükleri kandırmak için görünürde kavga eder gibi gözüktüğü aslında iliklerine kadar işbirliği içinde olduğu İsrail geçtiğimiz Çarşamba günü Gazze’de korunmasız halka karşı hava operasyonları başlatmıştır. Bu operasyonlar şimdilik 10’larca insanın ölmesine neden olmuştur. Netanyahu yaptığı açıklamada “ Bu daha başlangıç “ diyor.

İşte Atatürk bunun için çok büyük! Eğer din inanç ve itikat düzeyinden siyasetin ve ticaretin bir aracı olması seviyesine indirilirse buradan ne ahlak, ne şeref ne haysiyet çıkar. Çıksa çıksa emperyalist işbirlikçiliği çıkar.

Böyle Müslümanlara söylenebilecek tek söz; Allah akıl ve fikir ihsan eylesin ve doğru yoldan ayırmasın.

Saygılar sunarım.

İLK KURŞUN

Barış Doster: Kaç Paraya ve Kaç Parçaya Bölüyorlar?


Eş başkanın hariciye vekilinin “komşularla sıfır sorun” politikası çöktü. Küresel diplomasinin koridorlarında ise alay konusu olmayı sürdürüyor. Çünkü sayesinde Azerbaycan ve KKTC dahil, sorun yaşamadığımız ya da sorunları artırmadığımız komşu kalmadı. Suriye, İran, Rusya, Irak’la ilişkiler gerginleşti. Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilen ve kumanda düğmesi ABD’nin elinde olan füze kalkanı radarının İran’a karşı İsrail’i korumak için oraya konduğu defalarca kanıtlandı. ABD adına bölgeye “demokrasi, insan hakları, özgürlük” ihraç etmede öylesine ileri gidildi ki, bir ara “Suriye bizim iç meselemizdir” deyiverdi eş başkan.

Anımsanacak olursa, eş başkanın ilham kaynaklarından olan Adnan Menderes de (diğeri Turgut Özal idi) ABD istediği için Irak’a müdahale etmeyi düşünmüştü. “Küçük Amerika” sürecinden büyük Türkiye çıkarmaya yeltenmişti. Ama olmadı, olduramadı. Fena halde yanıldı. Türkiye büyümedi. Önce küçük düştü, şimdi de küçülme tehdidi yaşıyor. Küçük Amerika sürecinden küçülme çıktı.

Manzaraya bakınız. İsrail büyürken, Irak’taki işgali destekleyen, Suriye’ye emperyalizm adına müdahale etmek isteyen, İslam coğrafyasını parçalama projesi olan Büyük Ortadoğu Projesi’nde (BOP) eş başkanlık yapan Türkiye küçülüyor. Sözde muhafazakâr, mukaddesatçı, maneviyatçı, mümin, mütedeyyin, Siyonizm karşıtı kadroların yönetiminde parçalanıyor. Bir zamanlar Cuma namazı çıkışlarında İsrail bayrağı yakanların, Filistin’deki şehitler için gıyabi cenaze namazı kılanların, “Laik devlet yıkılacak elbet”, “Kahrolsun Kemalist diktatörlük”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Müslümanlar kardeştir”, “İslam’a uzanan eller kırılsın” diye slogan atanların döneminde bölünüyor.

“Dinler arası diyalog” derken, “Medeniyetler ittifakı” derken, Mehmetçik Afganistan’da ABD askeri için, onun yerine, onun adına ölüyor. Eş başkan, Irak’taki işgalci ABD askerlerinin ülkelerine sağ salim dönmeleri için dua ederken, Kuzey Irak’tan ülkemize sarkan bölücü terör Mehmetçikleri şehit ediyor. Bir zamanların iman, ihsan, ihlas sahibi mücahitleri ise önce gömlek değiştirmenin, sonra da iş değiştirip müteahhit olmanın tadını çıkarıyorlar. Ve emperyalizmin her türlü talebine müsait hale geliyorlar. Ve bu müteahhitlik, beraberinde taşeronluğu da getiriyor. Her türlü emperyalist projeye gönüllü olmalarını sağlıyor eski mücahitlerin. Öyle ki, Suriye için “insani koridor”, “uçuşa yasak bölge”, “tampon bölge”, “güvenlik koridoru” vb. tüm seçenekleri Türkiye öneriyor. İlk önce Türkiye öne atlıyor, rol istiyor. Bir zamanlar ticari ilişkilerin hızla geliştiği, vizelerin kaldırıldığı, sınır geçişlerinin kolaylaştırıldığı, ortak bakanlar kurulu toplantılarının yapıldığı Suriye ile ilişkiler en alt düzeye iniyor. Çünkü emperyalizm bunu istiyor. Çünkü taşeronluk bunu gerektiriyor. ABD örtülü operasyonlarla, karanlık savaş hileleriyle, psikolojik harp yöntemleriyle, algı yönetimiyle, toplum mühendisliğiyle, beşinci kol faaliyetleriyle, asimetrik savaşla Suriye’ye çullanırken, Türkiye’ye daha ağır ve kanlı görevler yüklüyor. Suriyeli teröristlere sahip çıkmasını, topraklarını açmasını, para ve silah vermesini istiyor.

Bu politika Türkiye’nin ekonomisini olumsuz etkiliyor. Enerji tedarikinde güçlükler yaratıyor. Çünkü doğalgazda ve petrolde en çok ithalat yaptığımız iki ülkeyle, Rusya ve İran’la ilişkilerimizi geriyor. Türkiye, enerji temininde alternatif enerji kaynaklarından, yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yeterince yararlanamadığı için, enerji bağımlılığı, dış ticaret açığı yaratıyor. Cari açık artıyor. Tarımsal üretimi, verimliliği, tarıma dayalı sanayiyi zaten gözden çıkaran, toprak reformunu çoktan unutan, bütüncül kalkınmayı ağzına bile almayan Türkiye, izlediği dış politikayla ekonomisini de baltalıyor.

Kimi Arap ülkelerinin, birbirinden bağımsız hareket eden Suriyeli muhalifleri bir türlü birleştirememesi, sonuçta onları birleştirenin yine ABD olması, hem Araplar arasındaki birliğin ne kadar zayıf olduğunu hem de Suriyeli muhaliflerin kimden destek aldığını bir kez daha gösteriyor. Keza ABD’nin dış politikadaki araçlarından biri olan Arap Birliği’nin hiç itibarının olmadığı da görülüyor. Rusya’nın Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle görüşerek bilinen görüşlerini yinelemesi ise Suriyeli muhaliflerin Moskova’ya rağmen başarıya ulaşamayacaklarını anladıklarını kanıtlıyor. Bu dönemde Irak başbakanı Nuri el Maliki, İran üzerinden Suriye yönetimiyle yakınlaşıyor. Türkiye’den ise uzaklaşıyor. Türkiye’yi ülkesinin içişlerine karışmakla, Irak’ta Iyad Allavi’nin başını çektiği ittifaka destek olmakla suçluyor. Yaşananlar, Arapların, Arap birliğine gerçek anlamda kimlik kazandıran Cemal Abdül Nasır gibi bir lider çıkaramadıklarını gösterirken, Batı’nın AKP’yi ve Türkiye’yi Arap Baharı’na model olarak sunma çabası da işe yaramıyor.

Bu süreçte ABD, Avrupa’dan da umduğu desteği alamıyor. Almanya, İngiltere ve Fransa ayrı telden çalıyorlar. Ekonomik olarak Avrupa’nın en güçlüsü olan, krizden diğerlerine oranla daha az etkilenen Almanya, İran ve Suriye konusunda ABD’ye mesafeli duruyor. Dahası Rusya ve Çin ile hızla yakınlaşıyor. Adeta bir “Ost politik” yani Doğu politikası izliyor. Avrupa’nın 3 büyükleri arasında ABD’ye en yakın güç olan, İsrail’le birlikte ABD’nin iki stratejik ortağından biri olarak bilinen İngiltere politik olarak fazla öne çıkmıyor. Her zaman olduğu gibi ABD politikalarının Avrupa’daki sözcülüğünü yapıyor. Fransa ise AB’nin etkisizleşmesine koşut olarak Akdeniz Birliği projesi ile yeni bir çıkış ve nüfuz sahası arıyor. Füze savunma sistemi konusunda ABD ile anlaşmazlık yaşayan Rusya ise kendi güvenliği için belli bölgelere füzeler yerleştiriyor. Kaliningrad kentinde bulunan füze radarlarını aktif hale getiriyor. Erivan’daki üssü alarmdayken, Karadeniz donanması savaş pozisyonu alıyor. Bir anlamda ABD’nin kendisini bu kadar çevrelemesine, Akdeniz’e çıkmasını engelleyecek adımlar atmasına sessiz kalmayacağını gösteriyor.

ABD’nin Asya’da da gerilediği gözleniyor. Pakistan’la ilişkileri eskisi gibi sıcak değil. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra Afganistan’ı işgal ederken, Taliban’ı ezeceğini söyleyen ABD’nin, şimdilerde Taliban’ı muhatap aldığı, onunla müzakerelere başladığı görülüyor. Hatta resmi görüşmelere başlanması için, ABD’nin Taliban’a Katar’da büro açmasını önerdiğini yazıyor gazeteler. Ve Türkiye bu Katar’la birlikte, Suudi Arabistan’la birlikte Suriye’ye insan hakları, özgürlük ve demokrasi götürmeye çalışıyor.

İnsan sormadan edemiyor. Acaba emperyalizmin işbirlikçileri, uzantıları, taşeronları, uyduları, maşaları ülkemizi kaç paraya ve kaç parçaya bölüyorlar?

İLK KURŞUN

Suriye ile Sorunumuz Nedir ?


Ben 93 te askerdim. Bayraklarimiz yerlere atiliyordu. Askerlerimiz infaz ediliyordu. Bize bunu yapan ülke Irak ta Barzani yönetimi idi.

Simdi ayni olayi Suriye askerleri yasiyor. 93 te bize bu pisligi yapan IRAK taki BARZANİ idi. Bugün de biz yapiyoruz. Barzaniyi kırmızı hali ile karsilayarak. Bizim askerlerimize gelen terör daha da artacak.

Sıuriyeli teroristlere verdigimiz ucak ve helikopterlere karsi roket sistemimiz bir helikopterimizi düsürüp 17 askerimizi sehit ettiler.

Suriye halkina yönelik kiskirtma , sınırlarımızda ambulanslarimiz silahlar tasiyor.

Eger muhalefet cogunluk ve güclü olsaydi ESAD ta , Mübarek gibi devrilebilirdi. Ama olmadi. Cunku Suriye farkli. Dinamikleri toplumsal yapisi farkli.

BU YAPTİGİNİZ BÜYÜK BİR İHANETTİR. ORTADOGU ya ihanettir. Müslüman KARDESLERİNİZİN iktidari Suriye yi böler.

Su an ESAD rejimi siz mudahale etmediginiz günden cok daha güclü.

İste İsrail GAZZE yi yerle bir ediyor. Eskiden Lübnan Hizbullahindan Suriye den destek gelirdi. Bu saldiri dururdu. Filistin yari yariya eridi. HAMAS kendisini KATAR a göndermek ile sonunu getirdi. Yarin GAZZE diye bir yer kalmayacak.

Firavun müslümanlari ise sadece sov yaparak. Bize diyorlar ki bir seytan ile isbirligi yapip seytani kandiracagiz.

17 Kasım 2012 03:51 tarihinde DIGI SECURITY (DSS) <Digi.Security> yazdı:

İRAN ANALİZ / Hizbullah darbesi ile alaşağı edilip devrilen Lübnan çoğunluk hükümetinin meşru başbakanı olan el-Müstakbel Hareketi başkanı Saad el-Hariri Suriye çerçevesindeki gelişmeler ve ülkesindeki ayrışmalara dair açıklamalarda bulundu. Suriye’de yaşananlarla ilgili olarak görülen ayrışmalar ve Lübnan’ın tutumuna değinen Hariri özellikle İç İstihbarat Başkanı General Visam Hasan’ın öldürülmesi sonrasındaki gelişmelere işaret etti.

Lübnan’ın istikrarına halel gelmesinden korktuklarını belirten Hariri özellikle Şii-Sünni ilişkilerindeki gerileme ve yaşanan çatışmalarla ilgili olarak duyduğu endişelerini dile getirdi. Yine ülke ekonomisi, Suriye’deki anlaşmazlığın çözüme kavuşmadan uzaması nedeniyle durumun patlama noktasına gelmesinden, bunun zapt edilemeyeceği yönündeki korkularından bahsetti.

el-Hayat’ın kendisiyle yaptığı röportajda birçok soruyu cevaplandıran Saad el-Hariri Lübnan’daki gelişmeleri ve Suriye devrimine yönelik açık tutumlarını, Şii Hizb örgütünün katliamlarda yer alıp ülke içinde mezhep fitnesi çıkartması gibi gelişmeleri de kendi üslubunca ele aldı.

Barışçıl bir şekilde hak talebinde bulunan Suriye halkına Esed rejiminin şiddetle karşılık verdiğini; bu sebeple çoluk, çocuk, kadın birçok masumun katledildiğini söyledi Hariri. Böylesi bir insani durum karşısında şahsi olarak kendisinin elbette açık ve aleni bir konum aldığını belirtti. Özellikle de bu rejimin ayakta kalmak için Suriye’yi yok etmeye hazır olan bir zihniyete sahip olduklarını bildiklerini, bundan korktuklarını söyledi. Rejimin bu yıkımının sadece Suriyelileri değil Lübnanlıları ve bölgeyi de kapsayacağını sözlerine ekledi. Zaten yaşanan gelişmelerin de bu korkularını haklı çıkarttığını ifade etti.

HARİRİ RÖPORTAJINDAN BAZI SATIR BAŞLARI

* Suriye rejimi ile başından beri ilişkilerimiz kötü. Suriye halkı ile bir sorunumuz yok; çünkü ne zaman bir sıkıntı yaşasa Lübnan halkına kapılarını açtılar.

* Suriye rejimi Lübnanlılara, Filistinlilere ve Iraklılara çok büyük zulmetti.

* Ürdünde istikrarsızlık çıkartmaya çalıştı.

* Suriye rejiminin yapısı suikastlar, cinayetler ve ihlallerdir. Zamanında bizi abartmakla suçluyorlardı.

* Suriye’de sistematik bir yıkımın, halkının şiddetli ve toplu şekilde cezalandırıldığının yaşandığı uyarılarını yapıyoruz.

* Sivil halka karşı içerde şiddetli sıkıntılar çeken Suriye rejimin komşularının iç işlerine karıştığı malum. Gerçeği örtmeye çalışıyorlar. Çok sayıda insan ülkeden kaçtı, mülteci ve ihtiyaç sahibi bu insanlara insani bir görev olarak yardım etmeye çalıştık. Bu sefer bizi silahlandırma işiyle suçlamaya çalıştılar. Bizler silahlı kanadı olmayan bir siyasi partiyiz. Kaldı ki böyle bir iddia bizim boyumuzu aşar.

* Mikati hükümetine soruyorum: nerede istikrar, nerede iktisat, nerede devletin bağımsızlığı, nerede önce Lübnan şiarı? Nerede Arap ve dünya devletleri arasında Lübnanın ağırlığı? Hükümet Suriye olaylarında kendisini uzak tuttu. Ancak mesela Arap Birliğinde bunu yapmadı. Kaldıki hükümette etkili olan Hizbullah. Bu örgüt açık bir şekilde Esed rejimini desteklemek için Suriye’ye militanlarını gönderme kararı aldı. Hükümet bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmadı. Burada şunu sormak istiyorum: Kendilerini öldüren bir rejimin yanında durduğunuz müddetçe bizler Suriye halkına sizin mesajınızın ne olduğunu söyleyelim?Yani 1982 yılından taa 2006 yılına kadar Lübnanlılara evlerini açan Suriye halkına en güzel cevabımız bu mu olacak? Bu durum sadece bir grup veya oluşum için değil. Tüm Lübnan halkı için böyle. Esed rejimi tüm Lübnanlılara zarar veriyor. Suriye halkına gelince, onlarla tarihi, komşuluk, merhamet ve maslahat bağlarımız var. Lübnan’daki bir Hizbin kalkıp da Suriye halkının görüşlerine bakmaksızın Esed rejiminin iktidarda kalması gerektiğini söylemesi hak mıdır?

__._,_.___

Reply to sender <a href="mailto:Ozel-Buro Start a New Topic Messages in this topic (1)

Recent Activity:

Visit Your Group

Text-Only, <a href="mailto:Ozel-Buro-digest • Unsubscribe • Terms of Use • <a href="mailto:ygroupsnotifications

.


__,_._,___

HARİRİ ESED REJİMİNİ VE MÜTTEFİKLERİNİ SUÇLADI


İRAN ANALİZ / Hizbullah darbesi ile alaşağı edilip devrilen Lübnan çoğunluk hükümetinin meşru başbakanı olan el-Müstakbel Hareketi başkanı Saad el-Hariri Suriye çerçevesindeki gelişmeler ve ülkesindeki ayrışmalara dair açıklamalarda bulundu. Suriye’de yaşananlarla ilgili olarak görülen ayrışmalar ve Lübnan’ın tutumuna değinen Hariri özellikle İç İstihbarat Başkanı General Visam Hasan’ın öldürülmesi sonrasındaki gelişmelere işaret etti.

Lübnan’ın istikrarına halel gelmesinden korktuklarını belirten Hariri özellikle Şii-Sünni ilişkilerindeki gerileme ve yaşanan çatışmalarla ilgili olarak duyduğu endişelerini dile getirdi. Yine ülke ekonomisi, Suriye’deki anlaşmazlığın çözüme kavuşmadan uzaması nedeniyle durumun patlama noktasına gelmesinden, bunun zapt edilemeyeceği yönündeki korkularından bahsetti.

el-Hayat’ın kendisiyle yaptığı röportajda birçok soruyu cevaplandıran Saad el-Hariri Lübnan’daki gelişmeleri ve Suriye devrimine yönelik açık tutumlarını, Şii Hizb örgütünün katliamlarda yer alıp ülke içinde mezhep fitnesi çıkartması gibi gelişmeleri de kendi üslubunca ele aldı.

Barışçıl bir şekilde hak talebinde bulunan Suriye halkına Esed rejiminin şiddetle karşılık verdiğini; bu sebeple çoluk, çocuk, kadın birçok masumun katledildiğini söyledi Hariri. Böylesi bir insani durum karşısında şahsi olarak kendisinin elbette açık ve aleni bir konum aldığını belirtti. Özellikle de bu rejimin ayakta kalmak için Suriye’yi yok etmeye hazır olan bir zihniyete sahip olduklarını bildiklerini, bundan korktuklarını söyledi. Rejimin bu yıkımının sadece Suriyelileri değil Lübnanlıları ve bölgeyi de kapsayacağını sözlerine ekledi. Zaten yaşanan gelişmelerin de bu korkularını haklı çıkarttığını ifade etti.

HARİRİ RÖPORTAJINDAN BAZI SATIR BAŞLARI

* Suriye rejimi ile başından beri ilişkilerimiz kötü. Suriye halkı ile bir sorunumuz yok; çünkü ne zaman bir sıkıntı yaşasa Lübnan halkına kapılarını açtılar.

* Suriye rejimi Lübnanlılara, Filistinlilere ve Iraklılara çok büyük zulmetti.

* Ürdünde istikrarsızlık çıkartmaya çalıştı.

* Suriye rejiminin yapısı suikastlar, cinayetler ve ihlallerdir. Zamanında bizi abartmakla suçluyorlardı.

* Suriye’de sistematik bir yıkımın, halkının şiddetli ve toplu şekilde cezalandırıldığının yaşandığı uyarılarını yapıyoruz.

* Sivil halka karşı içerde şiddetli sıkıntılar çeken Suriye rejimin komşularının iç işlerine karıştığı malum. Gerçeği örtmeye çalışıyorlar. Çok sayıda insan ülkeden kaçtı, mülteci ve ihtiyaç sahibi bu insanlara insani bir görev olarak yardım etmeye çalıştık. Bu sefer bizi silahlandırma işiyle suçlamaya çalıştılar. Bizler silahlı kanadı olmayan bir siyasi partiyiz. Kaldı ki böyle bir iddia bizim boyumuzu aşar.

* Mikati hükümetine soruyorum: nerede istikrar, nerede iktisat, nerede devletin bağımsızlığı, nerede önce Lübnan şiarı? Nerede Arap ve dünya devletleri arasında Lübnanın ağırlığı? Hükümet Suriye olaylarında kendisini uzak tuttu. Ancak mesela Arap Birliğinde bunu yapmadı. Kaldıki hükümette etkili olan Hizbullah. Bu örgüt açık bir şekilde Esed rejimini desteklemek için Suriye’ye militanlarını gönderme kararı aldı. Hükümet bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yapmadı. Burada şunu sormak istiyorum: Kendilerini öldüren bir rejimin yanında durduğunuz müddetçe bizler Suriye halkına sizin mesajınızın ne olduğunu söyleyelim?Yani 1982 yılından taa 2006 yılına kadar Lübnanlılara evlerini açan Suriye halkına en güzel cevabımız bu mu olacak? Bu durum sadece bir grup veya oluşum için değil. Tüm Lübnan halkı için böyle. Esed rejimi tüm Lübnanlılara zarar veriyor. Suriye halkına gelince, onlarla tarihi, komşuluk, merhamet ve maslahat bağlarımız var. Lübnan’daki bir Hizbin kalkıp da Suriye halkının görüşlerine bakmaksızın Esed rejiminin iktidarda kalması gerektiğini söylemesi hak mıdır?

Forget Petraeus: The Real Scandal Is Generals’ Corrupt Weapons Procurement


(Photo: The U.S. Army / Flickr)It is remarkable what a sex scandal can do in Washington. This one is especially juicy because it concerns a retired military general who had obtained almost god-like status in military, media and national security circles. Gen. David Petraeus is still getting quite a pass in the press because of his self-promoted "stellar" reputation. I have dealt with generals for years, and I can tell you that Petraeus isn’t the one that we should be worried about – it is the generals who buy our weapons and, for years and years, help perpetuate a permanent war economy, who should concern us.

This current general corps has a deep grip on the US Treasury and has often been instrumental in buying weapons that don’t work well in combat and then allowing their fellow travelers in perpetual spending, the defense companies, to fix their own mistakes for even more profit. Yet these generals labor is relative obscurity except in the eyes of people who follow the mind-numbing world of weapons procurement, those who have endured anesthetizing hearings where generals openly tell mistruths about weapons to members of Congress, who just nod their head in approval rather than risk questioning a general with stars blazing on his shoulders and a flotilla of staff lined up next to him.

These generals makes sure that they ticket-punch their way though the system, never taking large risks on behalf of the troops who have to use their equipment, hiding the mistakes and overruns until the next guy can take over, making sure that that they please the right members of Congress during pleasant but obfuscating trips to see the weapons that don’t work. Most importantly, they make warm and fuzzy alliances with the defense companies for the all important post-retirement jobs on the companies’ boards of directors, or set up their own consulting firms to milk out high consulting retainers from all the contractors, not just a few. The whole military procurement system is set up to benefit:

  • The defense companies, who get passes on their big mistakes and huge overruns.
  • The generals and their upper officer corps, who will retire on to pleasant and lucrative jobs to supplement their measly officer retirement, which reaches as high as $230,000 a year for a four-star general.
  • Members of Congress who can parlay big defense jobs to their districts while ironically boasting about the flawed weapons being made in their state.

So, what about the troops and the taxpayers who get screwed with ill-conceived weapons that continue to suck out the majority of the discretionary part of the federal budget?

Every once in a while, the taxpayers get a hint of this shellacking when a story about expenses such as a $435 hammer or a $7,600 coffee brewer slips through the tightly controlled news image of the Pentagon. There is some outrage; sometimes it is big enough to help cause the politicians to agree to a defense budget freeze, such as in the middle of the Reagan defense buildup in the 1980s. And sometimes, like now, the chinks in the supposedly infallible armor of the top generals reveal the closed and comfy world they live in, funded by our weapons procurement system while our troops went without basics like boots and even food after the Iraq War battles.

As I have written in this column before, this system also greatly affects something that is much more important than weapons; it causes a cynicism and despair among the lower ranks of officers who really would like their work for the service they love to have meaning, and they see what they have to do to advance and join this special world of the upper officer corps. Most of the true warriors and military reformers will tell you that if you want to make your military work in battle, the emphasis needs to be "people first," and that doesn’t mean your top officers; it means the people who actually have to fight the battles.

I have a lot of stories about this problem from my travels in Pentagonland over the years, but two struck me the most with regard to how this system crushes innovation and initiative while promoting the worship of upper officers. I have been privileged to work with some of the most inspiring enlisted men and officers when I was researching my book on Iraq and Afghanistan war private contractors. I remember interviewing one of them, who will remain nameless because I still have hope that he will somehow make general some day. I told him, after he had returned from the invasion of Iraq, about how we were finding troops out in the desert in Iraq who were rationing food and water and didn’t even know for several months that President Bush had declared, "Mission accomplished."

I found that this was happening because the logistics contractor for that war, KBR, had decided that it was too risky and complicated to get trucks out past the safe base to these far-flung troops, and that was one of the problems of putting your logistics on a private company in a war zone – they are civilians who can just say no. We also talked about how the colonels and generals responsible for these troops were sitting at this main base, literally made from one of Saddam’s palaces, with marble swimming pools. They were being served desserts prepared by a pastry chef and soft ice cream from KBR, making sure that the upper officer corps could say that, as far as they knew, the troops were getting great treatment from this contractor.

My young officer didn’t debate or question what we were finding because he found some of the same problems during the Iraq invasion, but he turned bright red, and the usually intense but polite officer hissed through his teeth in fury that he knew of this general officer corps and their failures toward their men in the field. He then firmly claimed that it was a group that he never wanted to join; he had utter contempt for their behavior. This made me despondent for the future of our officer corps because I knew that this brilliant young officer was just the type that should make general but probably won’t, because he won’t play that game.

Years earlier, I was asked to come to Alabama and give a speech in front of 400 officers who were in training at the Air Force military procurement school. I was to debate a two-star general about procurement. This was in the 1980s at the height of the spare parts scandals that I helped to expose, and I had recently had a young airman and a lower Air Force officer testify to Congress about their finding outrageously overpriced spare parts, including the now infamous $7,600 coffee brewer on the C-5 cargo plane. Even though my young airman was supposed to be protected by the Congress, I was concerned about his career when he insisted that he did not want to be in the shadows, but instead, wanted to take the risk of testifying while still in the service because he believed in the system.

We worked on getting the public and the Congress to understand that these overpriced spares showed a systematic overpricing in general, and members of the public, who can’t decide what a C-5 and other weapons should cost, got a glimpse into the extent of overpricing via items they could identify with. As my mentor Ernest Fitzgerald said at the time, these spare parts were priced like the rest of the parts of the plane and the public should see that these overpriced parts were actually the whole aircraft, "just flying in close formation." The public was exceptionally angry over these spare-parts horror stories.

When the debate started at this Air Force school, I realized that I was a young female debating a general in his territory, so I kept it polite and procurement wonky. I could sense that the group of these officers in the auditorium was curious to what "the enemy" was saying. At one point, the general, who was very puffed up about himself, went into an explanation of a phony Air Force plan to solve the spares problem. I used documents to dispassionately take apart the plan and show it to be classic Department of Defense (DoD) damage control.

He grew furious at my questioning his program, but instead of attacking me, he began to attack the young airman. He named him and where he was working and then said that he checked on this young airman who was "hiding behind Dina Rasor’s and Barbara Boxer’s skirts." (Boxer, a California Democrat and now a senator, was a House representative at the time.) He said that the young airman was lazy and, now, pampered, so that he didn’t have to take the tough morning shifts because he didn’t like to be in the cold. The general claimed the airman went to Congress because he could not cut it in the Air Force system.

None of this was true, and I really could not believe that this general was denigrating an airman in front of 400 officers who might someday be his boss. I chided the general for picking on an airman in this safe audience, and furthermore, when he was not present to defend himself. I told the general he did not show any discretion or principle by trashing a young man to these officers to avoid answering to his failed procurement system.

I didn’t expect anyone to applaud, but I was struck by the giant sucking sound that arose as the whole room inhaled. I could tell that many, if not most, of these officers never heard someone answer a general in that way unless he outranked him. We finished the debate somewhat cordially, but the general was so mad that I thought steam would come out of his head, or that perhaps his head would explode. He quickly stomped off the stage.

Most of the officers purposely avoided me after the event, but two of them marched up to me before I could even leave the stage and began to verbally berate me that I could not address a general in this manner. It was somewhat amusing but also maddening, so I pointed to my shoulders and said: "I am a civilian. He works for me, and I have the equivalent of five starts on my shoulders." They were angry, but we discussed the civilian world, mostly on bad terms, and they left. But when I got to the parking lot in the dark to get into my rental car, three of these officers had waited for me to surreptitiously tell me that I did the right thing. They told me that they didn’t have respect for many of their upper officers, especially in the area of procurement, and that I went a long way to teach the group about command and respect for the troops that you lead. I remember thinking what a risk these officers did in even speaking to me, and I now wish I had gotten their names because I bet that most, if not all of them, never became generals.

I have written dozens of columns about the failures of our weapons procurement system and our ever-burgeoning defense budget. I have also written about the corrupting influence of that money to our real warfighting efforts. And I have written several columns exclusively focused on the general officer corps and their disgraceful post-retirement enrichment (much of it has been complied into a Truthout Reader e-book.) I have offered several suggestions for change, some small steps, some bold steps that normally would not resonate in a climate that worships generals and believes that is the same as supporting our troops.

But General Petraeus with his wandering eye and this story of scandal that reads like a military version of the television show "Dallas" may have made a big enough chink in the generals’ armor with the public and Congress. So, I will suggest it again in hopes that we realize that generals should not take their rank, retirement pay and reputation outside the military to civilian government jobs or defense contractors jobs unless they actually resign from their service, which would require them to give up the rank and pay. Instead, these officers usually just go to retired status, get retirement pay and, unknown to the public, are not actually considered out of the military and can be called back into service.

President Obama had the distinction of firing several generals during wartime, a feat that has not been done since President Truman. Maybe the president and his administration are tired of the general officer corps trying to manipulate strategy with public leaks to denigrate the president’s decision-making, but Obama also may also tire of this same general officer corps leaking to the media to protect their weapons money and the ever-rising defense budget. Their leaks are mainly done by their "retired" generals doing pundit media work predicting the apocalypse if any DoD budget is cut. They are exceptionally shrill about the sequestration numbers despite charts that show we are still at Vietnam-level war footing or higher.

So, I once again put out a tough solution, but based on my experience, nothing will change in the general officer corps or make them realize that you are serious. If you let them work for defense contractors when they leave the military, they have to give up their keys to the general club, their vaunted titles and their very generous taxpayer-funded pensions. It is the solution I put forth in a previous column:

My reform solution for the general officer corps requires them to make a choice. If they want to go work for or invest money in a defense contractor, they must give up their title of general and lose their military retirement pay and perks. If they think it is unfair because they earned the retirement and the military rank, they can keep to a higher calling and work in some other civilian industry, as many generals did after World War II. (See my January article on the corruption of the general officer corps.) If the generals still want to work on military issues and strategy, they can go work for one of the myriad of nonprofit organizations that look at military issues or oversight, as long as they strictly stay away from any lobbying efforts with the DoD or the Congress. They also cannot go work for a nonprofit organization that accepts contributions from defense contractors unless they give up their rank and pensions. They should also not be allowed to fill a civilian political office in the DoD because of the necessary authority of civilian rule and they are still considered military. These rules would not be subject to any type of executive or Congressional waivers.

If the generals realize what they would have to forfeit to go work for a defense contractor, they may decide to stick to the higher calling and drive the contractors to deliver what is best for the troops, not for their retirement.

I now believe that these generals also could be used for civilian jobs, but only with exceptional cases, and the same solution of losing their right to be called a general and the salary. General Petraeus was collecting his $230,000 pension and getting around $180,000 for being CIA director while he was foolishly charming a younger woman doing his biography. Reforming the system with hard choices may at least start to change the motives of our general officer corps by changing their access to the incentives of titles and money.

HİKMET YAVAŞ : TÜRK HALKINI TARİHE TANIKLIK ETMEYE VE İÇİMİZDEKİ HAİNLERİ TANIMAYA Ç AĞIRIYORUM ….


TRK HALKINI TARHE TANIKLIK ETMEYE VE MZDEK HANLER TANIMAYA AI….pdf

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: