Etiket arşivi: abd

TÜRKİYE’DE 7 NÜKLEER DEPO VAR


Türkiye’deki tam 32 noktada NATO ve ABD varlığı var

The Washington Institute for Near East Policy‘in Temmuz 2012 sayısında yer alan ve Türkiye ile ABD ve NATO ilişkilerini masaya yatıran yazıda bir de harita yayınlandı. Haritada Türkiye’deki ABD iletişim merkezleri ve nükleer silah depoları ile NATO üsleri ve radarları işaretlendi.

(İLGİLİ BELGE) HARİTA İÇİN TIKLAYIN
NATO ve ABD, Akdeniz Bölgesi‘ne ilgi göstermez iken Türkiye’nin İran sınırında da herhangi bir tesis olmaması dikkat çekiyor.

Radar tesisleri ise ağırlıklı olarak Rusya ve ardından Bulgaristan sınırında yer alıyor.

İncirlik‘te hep olduğu söylenen nükleer silahların ise haritada gösterilmemesi dikkat çekici. Öte yandan Malatya Kürecik‘e kurulan NATO erken uyarı sisteminin haritada yer almadığı bunun nedeninin ise temmuz ayında henüz tam faaliyete geçmemesi olduğu öğrenildi.

Haritaya göre, 12 noktada sadece ABD iletişim merkezi; 11 noktada NATO erken uyarı sistemi; 2 noktada NATO hava üssü ve 7 noktada ise ABD nükleer silah deposu bulunuyor.

İŞTE NOKTA NOKTA TÜRKİYE’DEKİ ABD VE NATO VARLIĞI

Bulgar sınırında NATO erken uyarı sistemi

Lüleburgaz‘da ve İstanbul’da ABD iletişim merkezi

Bartın‘da NATO erken uyarı sistemi

Sinop ile Samsun arasında NATO erken uyarı sistemi ve ABD iletişim merkezi,

Ordu’nun Perşembe ilçesinde ABD iletişim merkezi ve ABD füzeleri ile nükleer saldırı izleme merkezi,

Rize’nin Pazar İlçesi‘nde ABD iletişim merkezi ve ABD füzeleri ile nükleer saldırı izleme merkezi,

Erzurum‘da ABD füzeleri ile nükleer saldırı izleme merkezi ve ABD nükleer silah deposu,

Erzurum Kargapazarı‘nda ABD füzeleri ile nükleer saldırı izleme merkezi,

Diyarbakır‘da ABD füzeleri ile nükleer saldırı izleme merkezi, NATO erken uyarı sistemi,

Diyarbakır’ın Pirinçlik İlçesi‘nde NATO erken uyarı sistemi,

Mardin‘de ABD iletişim merkezi ve NATO erken uyarı sistemi,

Malatya‘da ABD iletişim merkezi,

Malatya Erhaç‘ta ABD nükleer silah deposu,

Adana‘da ABD iletişim merkezi,

Adana’nin İncirlik ilçesinde ABD iletişim merkezi ve NATO Hava Üssü

Sivas’ın Şarkışla İlçesi’nde NATO erken uyarı sistemi,

Ankara’nın Elmadağ İlçesi‘nde ABD iletişim merkezi,

Konya’nın Çakmak İlçesi‘nde ABD nükleer silah deposu,

Ankara‘da ABD iletişim merkezi ve NATO erken uyarı sistemi,

Ankara Mürted‘de ABD nükleer silah deposu,

Eskişehir‘de ABD iletişim merkezi, NATO erken uyarı sistemi ve ABD nükleer silah deposu,

İzmir‘de NATO Hava Üssü ve NATO Merkez Bürosu,

İzmit‘te ABD iletişim merkezi, NATO erken uyarı sistemi ve ABD nükleer silah deposu,

İzmit’in Karamürsel ilçesinde ABD iletişim merkezi ve NATO erken uyarı sistemi,

Balıkesir‘de ABD nükleer silah deposu.

ABD 2050


Yirmi bjirinci yüzyılda dünyanın birinci küresel gücü olma iddiasındaki Çin Komünist Partisi’nin 18. Kongresi önemli gelişmelerin işaretini verdi. Partinin görevi devreden genel sekreteri Hu Jintao’nun yaptığı konuşma Çin’in 21. Yüzyıl hedeflerini ortaya koydu. Konuşmasının en önemli noktası ise “Politik yapının yeniden düzenlenmesi Çin’in tüm düzenlemelerinin önemli bir parçasıdır. Ancak batılı bir siyasi sistemi hiçbir zaman kopya etmeyeceğiz.” sözleriyle anlatılan hedefti. Bu sözlerle yozlaşmaya göz yummakla yaptıkları hatanın kabul edildiği ve küresel gücün tek sahibi olma hedeflerine giden yolda sapmalara izin verilmeyeceği anlatılmaya çalışıldı. Açıkça bu yüzyılda küresel gücü bir başka ülkeyle paylaşmayacakları konusunda kararlılıkları ortaya konuldu.

Oysa Çin’in yarış halinde olduğu ABD’nin dünya üzerinde ülkesinin bulunduğu noktaya bakışında böyle bir rakibe yer olmadığı daha Yirminci Yüzyılın sonlarında ortaya konulmuştu. Bu durum Amerikan siyaset ve stratejisinin ustalarından olan Zbigniew BRZEZINSKI’nin anlatımıyla şu şekildedir:

“Ne var ki, gerçekte onlar (IMF ve Dünya Bankası kastediliyor) büyük ölçüde Amerika’nın egemenliğindedirler ve kökenleri Amerikan inisiyatifine, özellikle de 1944 yılındaki Bretton-Woods Konferansı’na dayandırılabilir.

Önceki imparatorluklardan farklı olarak bu dev ve karmaşık küresel sistem, hiyerarşik bir piramit değildir. Bunun yerine Amerika, birbirine bağlı bir evrenin merkezinde durmaktadır. Bu evrende güç, her ne kadar sonuçta tek bir kaynaktan, yani Washington D.C.’den kaynaklansa da, resmi uzlaşma arayışı ve sürekli pazarlık, diyalog, yayılma ve biçimsel uzlaşma yoluyla uygulanmaktadır.

Ve burası da, iktidar oyununun, Amerika’nın kendi kurallarına göre oynanmak zorunda olduğu yerdir. Dünyanın Amerikan küresel hegemonyasındaki demokratik sürecin merkeziliğine ilişkin belki de en büyü övgü yabancı ülkelerin Amerika’nın ülke içindeki siyasal pazarlığına karışmalarının derecesidir. Yabancı hükümetler, yapabildikleri ölçüde özel bir etnik ya da dinsel kimliği paylaştıkları Amerikalıları harekete geçirmeye çalışmaktadırlar. Yabancı hükümetlerin çoğu davalarını yürütmek amacıyla, özellikle Kongre’de Amerikalı lobicileri kullanmaktadırlar, buna ek olarak Amerika’nın başkentinde yaklaşık bin özel yabancı çıkar grubu kayıtlı durumdadır. Amerikan etnik grupları da ABD dış politikasını etkilemeye çalışmaktadırlar, Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileri en etkili olanlardır.

….. Şu anda, bu eşi olmayan Amerikan küresel hegemonyasının rakibi yoktur. Bakalım, gelecek yıllarda rakipsiz kalacak mıdır?” (1)

Amerikan hegemonyası için işbaşına gelen Amerikan Başkanları, küresel egemenlikleri için tehdit ya da stratejik açıdan önemli gördükleri bölgelere ki bunların başında Güneydoğu Asya, Ortadoğu ve Kıta Afrikası gelmektedir, çoğu defa askeri müdahalelerde bulundu.

Başkanlar bunları yaparken güçlerini büyük ölçüde, Amerikan kamuoyunu milliyetçilik ve muhafazakârlıkla ateşleyen neoconlar ve evangelistlerden aldılar. 11 Eylül saldırısı ve saldırının eşi görülmedik bir şekilde propaganda malzemesi haline getirilmesi üzerine ateş tepe noktasına ulaştı. Terörün evinin içinden vurduğu gururu incinmişAmerikan kamuoyu dünyanın geri ülkelerine demokrasi götürmesine inandırıldı. Adeta kara mizah örneği bir yolla, demokrasinin silahlı birliklerce götürülmesinin onlar için bir önemi yoktu. Amerika ve Amerikan kamuoyu tekti ve her şeyi istediği şekilde yapmaya hakkı vardı.

Küresel etkilerle ve demokrasi operasyonlarının ağır maliyeti nedeniyle ekonomi zora girdi. İşsizlik son yedi yılın en yüksek oranına ulaştı. Gerçekle yüzleşme zamanı gelip çattığında bu tutumun yerini tepki ve zararsız bir şekilde sıyrılma telaşı aldı. Başkanlık yarışlarında en büyük belirleyici olan Amerikan toplumunun orta tabakasının öfkesi yatıştırılmaya çalışıldı. Bir evi bir arabası ve belki de bir çiftlik evi olan orta direk Amerikalının nazarında estirilen küresel gurur rüzgârının bir değeri kalmadı. Hepsinden öte değişen Amerikan demografisinin ulaşacağı güç noktası fazla dikkati çekmedi.

Neticede Barack OBAMA 2008 Başkanlık Seçimi’nin galibi oldu. Seçimden önce Amerikalıların siyah bir adayı başkan yapamayacağına olan inanç öylesine kuvvetliydi ki dünyanın ilgisi bu nedenle seçimler üzerinde bir kez daha yoğunlaştı. Aksine inananlar bahse girmekte hiç bir tereddüt göstermediler. Seçimden sonra uzmanlar yaptıkları değerlendirmelerde, dünya için sürpriz olan bu sonuca doğal olarak Amerikan kamuoyunun ekonomik sorunlardan, dış politikanın Güneydoğu Asya’da, Ortadoğu’da çıkmaza girmesinden, sosyal güvenlik harcamalarının kısılmasından duyduğu rahatsızlığının etkili olduğunda fikir birliğine vardılar.

Bush’un ve neoconların 21. yüzyılın enerji kaynaklarının ve nakil yollarının üzerine oturma oyununun maliyetini orta direğe ödetmeye kalkmalarının karşılığında seçimleri kaybetmeleri normaldi. Ancak bundan sonrası normal değildi. Bu ülkenin tarihinde belki de ilk kez etnik grupların tercihi tek bir aday üzerinde birleşiyordu. Ortak bir tutumla ilk kez etnik gruplar, siyah birini başkanlığa taşımaktaydı. 2008 seçiminin analizini yapan uzmanlar yalnız siyahların yüze 98’inin Obama’ya oy verdiklerini belirttiler.

Elbette dünyanın süper gücünün başkanlık seçiminde kamuoyunun tercihini etkileyen unsurlar da çok ve çeşitli olacaktır. Ancak Obama ile başlayan ilklerin arasında Amerikan toplumunda etnisitenin sonucu etkileyecek kadar öne çıkması önemli bir ilki temsil etmektedir. Bizim ülkemizdeki gibi her aklına esenin etnik-dini istatistik çıkarmasının zor, etnik siyasetin ise yasak olduğu bu ülkeye bir rüyanın peşinden gelenlerin artık gözlerini gerçek dünyaya açmaya başladıklarını söylemek mümkündür. Toplulukların, grupların ortağı oldukları noktalarda bir araya gelip bir güç olmalarının ilk kıpırdanışlarının işaretleri bulunmaktadır. 17. yüzyılda Amerika’ya akan beyaz göçmenlerin ve zenci kölelerin, sonraki yüzyıllarda bunlara dahil olan mültecilerin bugünkü torunları, atalarından farklı olarak bulundukları topraklara kendi karakter özelliklerini yerleştirmektedirler. Yeni gelen göçmenlerden vatandaşlığa kabul edilenler parmak izlerini FBI’a gönderip Amerikan tarihi sınavını başardıktan ve orduda isteyerek askerlik yapmayı kabul ettikten sonra son aşamada Amerikan milli marşını okuyup yeni kimliğinin sahibi olmaktadırlar. Ama köklerinden hiçbir zaman kopmamaktadırlar.

Azınlıklar Cumhuriyetçiler ve Demokratlar

Son iki başkanlık seçiminden itibaren orta direk beyaz Amerikalı kadar kendilerinden söz ettiren gruplar siyahlar, hispanikler, Avrupa ve Asyalı göçmenlerle Latin kökenlilerdir.

Günümüzde ABD’nin başkanını belirleyebilecek güce erişmiş olan göçmenlerin tarihi hakkında BBC’nin verdiği bilgiler önemli ipuçlarını barındırıyor.(2) Şöyle ki:

– 1680’de ABD’nin batı kıyılarında yerleşmiş 250 bin İngiliz göçmen vardı

-1760’da bu sayı 2 milyona ulaştı

– Bu yıllar Afrika’dan yapılan köle ticaretinin 500 bin toplamıyla yükseliş yaptığı dönemdir

– 1790-1820 arasındaki 150 yılda 500 bin göçmen geldi

– 1820-1930 arasında 37 milyon göçmen

– Bunların 5,9 milyon Alman, 4.7 milyon İtalyan, 4.6 milyon İrlanda, 4.3 milyon Avusturya- Macaristan, 4.2 milyon İngiltere-İskoçya ve Galler, 3.4 milyon Baltık ve Rusya, 2.3 milyon İskandinav,

– 1907’ye gelindiğinde Atlantik’in aşılma süresinin kısalması neticesinde Alman, İtalyan, Rus-Baltık ve Avusturya-Macaristan göçmenlerinin sayısı çok daha arttı

– 1880-1930 arasında 27 milyondan fazla göçmen

– Doğu Avrupa’daki katliamdan kaçan 2 milyon Yahudi

– Yoksulluktan kaçan 5 milyondan fazla İtalyan

– 1965’den sonra Portekiz ( 175 bine yakın), Yunan ( 125 binden fazla) ve İtalyan (150 bin kadar)

– 1970’de Filipin, Hindistan, Kore, Çin ve Vietnam’dan 6 milyon göçmen

– Aynı zamanda Orta Amerika, Karayipler ve Meksika’dan da göçmen

– 1997’de nüfusun % 10’unu 29 milyon Latin Amerikalı

– 1996’da etnik yapıda ilk ona giren sırasıyla; Meksika, Filipin, Hindistan, Vietnam, Çin, Dominik Cum., Küba, Ukrayna, Rusya ve Jamaikalı.

Bu toprakları yurt edinen yabancı kökenli Amerikalıların önemli bir bölümünü oluşturan hispanikler Meksika sınırındaki yerleşim birimlerinde yoğunlaşmaktadırlar. Buralardaki ucuz ve niteliksiz işgücü olarak çalışan Meksikalı göçmenler 1990-2000 yılları arasında nüfus artışının başlıca unsuru olmuştur. Sınır boyundaki yerleşim birimlerinin bazılarında hispanik oranı yüzde 95’lere yaklaşmaktadır. 1993-2000 yılları arasında 6,9 milyon göçmen vatandaşlık başvurusunda bulunmuştur. Normal şartlarda bugün artık her birinin ABD vatandaşlığını kazanmış olması gerekmektedir. (3)

Göçmen sayısındaki yükseklikten olsa gerek Amerika’nın çalışma yaşına gelmiş genç nüfusu toplam nüfusun yüzde 38’i kadardır. Amerika üniversite eğitimine gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYH) yüzde 2,6’sını ayırmaktadır. Bu verilerin önemini daha çık hale getirmek üzere bir karşılaştırma yaparsak; Avrupa’nın genç işgücü toplam nüfusun yüzde 25’inden az olup, Almanya, İtalya ve Fransa’nın üniversite eğitimi için ayırdığı bütçe GSYH’nın ancak yüzde 1,1’idir. (4)

Gücünü büyük ölçüde beyazlardan alan Cumhuriyetçilerin bu geleneksel durumunun ileride başarısızlara neden olacağını bilen Başkan Bush, siyahların ve diğer etnik kökenli seçmenlerin oylarını da kazanmanın zorunluluğuna inanıyordu. Bu durumun ele alındığı bir analizdeki değerlendirme etnik kökenin Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında neden olduğu rekabeti ortaya koymaktadır:

“Bush partisine çok kültürlülük kimliği kazandırmaya kararlı. Çevresinde beyaz olmayanlarla nadiren görünür. Geçmişin hatalarının giderilmesinin gerektiğini tekrarlamaktadır. Siyahlar, bölücülük korkusu yaşayan Clinton yönetimindekinden daha iyi duruma Bush’un döneminde getirildiler.

Bush, ırkçılığın hâlâ Amerika’nın en belalı sorunu olduğunu öğreniyor. Aralık ayında Trent Lott, vatandaşlık hakları konusunda beyazların tepkisi sayesinde güneyde Cumhuriyetçileri iktidara taşıyan Amerika’yı kazara da olsa hatırlattı. Anayasa Mahkemesi’nin Michigan Üniversitesi’ndeki olumlu eylem planını dikkate alma kararı Amerika’ya, kimin daha ileriye götüreceği bilinmez ama en tartışmalı sorunlarından birinin ırkçılık olduğunu hatırlatıyor.

…. Bush, kökleri daha derinde olan devletin yol açtığı engelleri Cumhuriyetçilere mal etmekle uğraşmak zorunda. Partinin Amerikan azınlığıyla bir geçmişinin olmaması başta geliyor. Artık Amerika’nın en büyük azınlığı haline gelen Latinlerin doğal birer muhafazakâr olduklarının düşünülmesine rağmen Cumhuriyetçiler bir tek siyah olmadan Capitol Hill’deki sadece dört Latin kökenliyle öğünüyor. Demokratların 64 azınlıktan gelme temsilcisi bulunuyor. Azınlık politikacıları doğal olarak komşularına yönelen partinin çekiciliğine kapılıyor. Azınlık seçmenleri de hayatlarına en fazla işe yarar farklılığı sağlayacak partiye yöneliyorlar doğal olarak.

Demokratlar bunu değiştirecek bir şey yapabilirler mi? Kuşkulu görünüyor. 1990 sayımından sonra, Demokratlar Kongre’deki siyahların sayısını arttırmak üzere çok sayıda “çoğunluk-azınlık” mahalleleri oluşturdular. Özellikle güneyde azınlıkların sayıca çok az oldukları yerlerde Cumhuriyetçi mahalleleri yaratacağı için Cumhuriyetçiler bu oluşuma göz yumdular. Latin kökenlilerin nüfus artışındaki şaşırtıcı büyümeyi ortaya çıkarak 2000 sayımından sonra Demokratlar ile Cumhuriyetçiler birlikte Arizona ve Florida örneğinde olduğu gibi Latin çoğunluğun bulunduğu mahalleler hazırladılar. Ne var ki Cumhuriyetçiler, göç politikalarına karşı yürütülen propagandanın partide büyük hasara yol açtığı California başta olmak üzere Latin kökenlilerin hâlâ büyük ölçüde Demokratlar tarafında olduklarını biliyorlardı.

İkinci problem ise, Demokratların kendilerini kayıtsız kalınmaktan kurtaran azınlıkların oyları için canını dişine takarak yürüttükleri mücadeledir.” (5)

Milenyumun başlarında ABD’de toplam nüfus artışlarına bağlı olarak ırk ayırımı sorununun toplumdan kaldırılması çalışmalarında mahalleler bazında zenciler ve Latin kökenliler temel unsur olarak ele alınmışlar. Vakıfların mali desteği altında üniversiteler semtlerde araştırmalarda bulunmuşlar. Irk ayırımcılığının en çarpıcı yaşandığı yerlerin başında gelen okullarda da benzeri çalışmalar yapılmış. Halen devam eden bu araştırmalarda şehirlerde azınlıkların bir arada yaşadıkları semtlerindeki ayırımcılığın etkilerinin çok olduğu belirlenmiş. Buna karşılık beyazlarla diğer Amerikalılardan oluşan semtlerde ayrımcılığın etkilerinin toplum hayatına fazlaca yansımadığı görülmüş.

Okul çağlarından sonra ayırımcılığın ortadan kalkmaya başladığının gözlendiği 1950’lerden 1980’lere kadar işler yolunda gitmiş. Bu tarihten sonra olumlu gelişmeler tersine dönmüş. Irk ve renk ayırımına göre öğrencilerin toplandıkları okulların sayısında artış olmuş. Araştırmalar ayırım olan okulların bulunduğu şehirlerde ırkçılığın da yüksek olduğunu ortaya çıkarmış. Bir zamanlar ayırımcılığa karşı olması amacıyla Detroit’in kenar mahallelerindeki öğrencilerin okullara servis araçlarıyla götürülüp getirilmesi uygulamasına 1974 yılında Anayasa Mahkemesinin kararıyla son verilmiş. 1994 yılına gelindiğinde büyük şehirlerin kenar mahallerindeki ayırımcılığın en yüksek düzeyde olduğu şehrin Detroit olduğu görülmüş.

2000’li yılların ortalarında Latin kökenliler ile siyahlara ve buna karşılık beyazlara ait okulların sayısında artış meydana gelmiş. Daha da kötüsü okulların renk ve kökene göre ayrılmasına bir de dil ve gelir düzeyine göre olan ayırım katılmış.

Azınlıklar ve 2012 Başkanlık Seçimi

Efsanevi Başkan Abraham LINCOLN’ün partisi olmakla övünen ve Cumhuriyetçilerin (aynı zamanda GOP-Grand Old Party) 2012 seçiminde aldıkları yenilgi tüm ülkede ve dünyada biraz şaşkınlık biraz da hayal kırklığıyla tartışılıyor. Bu konuda Newsweek dergisinin kullandığı başlık Cumhuriyetçileri son derece açık bir şekilde anlatıyor. Başlık şu şekilde “GOP: You’re Old, You’re White, You’re History!”

Derginin yazarlarından Paul BEGALA, başlıkla uyumlu olarak kaleme aldığı yazıda;” Başkan Obama’ya karşı olan bu yılki ekonomik çalkantı gel-git’ten çok fırtınaya benziyor. Bu durumu 1948 Truman döneminden, 2008 Bush dönemine kadar baktığımızda, Amerika işsizliğin yüzde 8 ya da üzerinde yaşandığı toplam otuz altı ay geçirdi. Barack OBAMA’nın kırk altı ayının kırk üç ayında işsizliği yüzde 8’in üzerinde yaşadık. 2000’den bu yana orta halli bir hanenin kazancı nerdeyse 5 bin dolara düştü. Orta sınıf bir ailenin toplam refahı 2007-2010 arasında şok edici bir şekilde yüzde 40 düşüş gördü.” demektedir.(5) Devamında ülkeyi bu kadar kötü yönettiği halde OBAMA’nın ikinci dönemi kazanmasını, başlıktakine benzer eleştirilerle Cumhuriyetçilerin hatalarıyla açıklıyor.

Değişen demografiye ayak uyduramayan Cumhuriyetçilerin hatalarını kendi hanesine kazanç olarak yazan OBAMA’nın hispanik, Asyalı, Latin ve Afrika kökenli Amerikalı, genç, gay-lezbiyen ve meslek sahibi eğitimli seçmenlerin oyunu toplamayı başardığı belirtiliyor. Bir seçmenin dediği gibi seçimi geleneksel Amerikalılar kaybetmiş oldular.

Açık bir şekilde söz konusu gruplar Amerikalı politikacılara düz beyaz seçmenin tek başına karar veremeyeceği, kendilerinin artık görmezden gelinemeyecekleri uyarısında bulundular. Yeni göçlerle büyümeye devam eden göçmen Amerikalılar ile Cumhuriyetçilerin birbirlerini anlamaları ve beyaz Amerikalıların partisinin göçmen yasaları konusundaki tutumunda değişiklik yapması daha zaman alacağa benziyor. Bu da önümüzdeki seçimlerde Demokratlara karşı oldukça zorlanacaklar anlamına geliyor. Beyaz seçmenlerin genel toplamdaki oy yüzdesinin 2004 yılından itibaren düşmesi Cumhuriyetçilerde strateji değişikliğini zorlamaktadır.

OBAMA simgesini taşıyan toplumsal değişimden doğal olarak hoşnutsuz olan Evangelistler, duydukları hıncı zenci bir başkan adayına oy veren gaylerden çıkarmaya kalktılar. Birçok insanın canını alan Sandy Kasırgası’nın gaylerin yüzünden Amerika’nın cezalandırılması için çıktığını iddia ettiler. İlginç bir rastlantıyla 2006 yılındaki Kongre seçimleri sırasında da Fran Kasırgası Amerika’yı alt-üst etmişti. Evangelistlere ülkelerini kasırgalardan korumaları için çok iş düştüğü düşünülebilir.

Neocon’lar ise geleneksel hamaset tutumlarıyla Obama’ya karşı durmaktadırlar. Bingazi Konsolosluğu baskınında yaşananlar, İran’ın nükleer silah çalışmasını, Filistin karşısında İsrail politikalarını, Asya, Ortadoğu diplomasisini her fırsatta sert ifadelerle eleştirdiler.

Bu arada sanal medyada boş durmadı, seçimin sonucundan memnuniyet duyanlar kadar duymayanlar da içlerini döktüler. Ancak buram buram ırkçılık kokan bunların arasında en dikkat çekici olanlar Obama’ya öfke duyanların twitleri oldu. Bazılarında terbiye sınırlarının çok üzerine çıkılarak “monkey, nigger” denilen söz konusu tepki twitlerinin çıktığı kaynağı esas alarak yapılan bir analiz sonucunda en çok tepki gösterenlerin toplandıkları eyaletler sıralandı.(7) Her ne kadar bire bir güvenilir bir analiz olmamakla birlikte ırkçılığın boyutları konusunda bir fikir vermesi yönüyle önemli olan bu araştırmada başı çeken eyaletler; Alabama ve Misisipi onların arkasından Georgia, Louisiana ve Tennessee olarak sıralandı.

Diğer taraftan sözünü ettiğimiz BBC’nin hazırladığı ABD etnik yapısına ilişkin araştırmada 1996 yılında ilk ona giren etnik gruplar sırasıyla Meksika, Filipin, Hindistan, Vietnam, Çin, Dominik Cum., Küba, Ukrayna, Rusya ve Jamaika olarak gösterilmektedir.

Devamında:

1980’de etnik oranlar; Hispanik olmayan beyazlar % 79,3, Beyaz Hispanik % 6,7, Siyah veya Afrika kökenli %11.5, Asyalılar 1.6, Amerikan ve Alaska yerlileri %0.6, Diğer ırklar %0.3

-2010’da aynı sırayla; Hispanik olmayan beyazlar %64, beyaz hispanikler %15, Siyah ve Afrika kökenliler %12,6, Asyalılar %5, İki veya farklı ırklar %2, Alaska ve Amerikan yerlileri %1, Hawai ve Pasifik adaları %0.2 ve diğerleri %0.2

– 2050’de yine sırasıyla; Hispanik olmayan beyazlar %46.0, beyaz hispanikler %28.0, siyah ve Afrika kökenliler %13.0, Asyalılar %8, iki veya farklı ırklar %3, Alaska ve Amerikan yerlileri %1.0, Hawai ve Pasifik adaları %0.5 ve diğerleri %0.5 bilgileri sıralanmaktadır.

Dikkat edildiğinde bugün çoğunlukta olan beyaz Amerikalıların 2050 yılında azınlık olacakları hemen göze çarpacaktır. Bu veriden yola çıkarak, yirmi birinci yüzyılın ikinci yarısında önce ABD’yi sonra da dünyayı büyük değişimlerin beklediğini söylemek isabetli olacaktır. Ancak asıl sorun biz buna ne kadar hazırız sorusunun cevabındadır.

(1) Büyük Satranç Tahtası Amerika’nın Önceliği ve Bunun Jeostratejik Gerekleri Sabah Kitapları 2. Baskı S.29-30

(2) http://www.bbc.co.uk/news/world-us-canada-20187325

(3) The Economist July 7th 2001 Between here and there

(4) Newsweek June 12 2006 Where the Future is a Dead End

(5) The Economist January 25th 2003 The colour of conservartism

(6) Newsweek November 19 2012 Lies, Damn Lies

(7) http://www.floatingsheep.org/2012/11/mapping-racist-tweets-in-response-to.html

http://www.turksam.org/tr/a2803.html

Erdoğan’ın ABD’ye verdiği söz /// CC : @ArslanBulut1


Hani ozanlar birbirine söylenecek türkünün ayağını verir ya, bu defa siyasette, ayağı Halil Şıvgın verdi.

Şıvgın, Akşam gazetesinden Şenay Yıldız’a yaptığı açıklamada, “Halkın seçeceği Cumhurbaşkanı’yla Başbakan arasında çatışma olur. Çatışma yaşamamak için ’Başkanlık sistemi’ne geçmeliyiz. Bu da ABD modeli değil; Türkiye’ye has bir model olmalı” dedi.

Şıvgın, 1984 seçimlerinden sonra, Turgut Özal’a “Milletvekilliğini dar bölge yapalım, sistemi de Başkanlık sistemine geçirelim. Cumhurbaşkanı’nı halk seçsin, yüzde 50’nin üstünü alan Köşk’e çıksın” önerisinde bulunduğunu, ancak Özal’ın konuyu beklettiğini de söyledi.

***

10 Kasım törenlerine katılmamak için Endonezya’daki gezisini uzatan Tayyip Erdoğan da dönüş yolculuğunda, konuyu gündemde tutmak için “Ben illa ABD sistemi olsun demiyorum. Öyle çalışalım ki başkanlık Türk sistemi olsun” dedi.

Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ da aynı yönde konuştu ve “Türkiye’nin kendi özelliklerini, tarihi tecrübesini ve ihtiyaçlarını dikkate alarak kendimize özgü yapabiliriz ve bunun adı da ’Türkiye modeli başkanlık sistemi’olur” dedi.

Bozdağ, kamuoyunu kazanmak için de “Biz üniter yapıyı bozmadan başkanlık sistemine geçmeyi öneriyoruz” diye konuştu. Hatta Bozdağ, sanki Türkiye başkanlık sistemine mecburmuş gibi sözler de sarf etti ve “İnanıyorum ki Türkiye mutlaka bir gün başkanlık sistemine geçecektir. 10 sene sonra, 20 sene sonra bu sisteme geçeceğimize, gelin vaktinde geçelim, gecikmeden geçelim” diye konuştu.

***

Bu arada, 29 bölgeli bir devlet yapısı oluşturan Büyükşehir yasa tasarısı için Meclis’te mücadele sürüyor. Tayyip Erdoğan, Trabzon’da “Biliyorsunuz şu anda Meclis’te Trabzon’un da içinde olduğu Büyükşehir Yasası tartışılıyor. Bundan kimlerin, ne için rahatsız olduğunu herhalde anlıyorsunuz.

Çünkü bunlar bu ülkenin büyümesini istemiyorlar. Bu ülkenin küçülmesini istiyorlar. Biz bu işi de başaracağız ve Parlamento’nun içinde kavga gürültüye pabuç bırakmayacağız. Çünkü hak haklınındır, verilmezse alınır. Ve inşallah hakkı da sahipleri alacaktır. Bu hakkın da yegane sahibi bu aziz millettir. Hiç endişeniz olmasın. Hayırlısıyla birkaç gün içinde onu da yoluna koyacağız” dedi.

Erdoğan, kendisi için istediği bir sistemi, milletin hakkı gibi gösterirken bir taraftan da karşı çıkanları ülkenin küçülmesini istemekle suçluyor. Oysa Büyükşehirler yasası ile ülkeyi 29 özerk parçaya ayırmaya çalışan kendisi..

***

Erdoğan, ülkeyi parçalara ayırmayı çok istediği için mi yapıyor? Hayır, AKP’nin kuruluşu sırasında Erdoğan’ın ABD tarafından desteklenmesinin birinci şartı, yerel yönetimlere özerklik vermesidir.

Bir defa daha hatırlatayım..

2 Temmuz 2001’de bir lobi şirketi vasıtasıyla AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a Amerika’dan iletilen CFR kaynaklı memorandumda “Ankara, yerel yönetimlere otonomi vermek ve milli hükümetin fonksiyonlarını yerel düzeyde merkezi olmaktan çıkarmak zorundadır. Dünya, bütün hükümetlerden bunu istemektedir” deniliyordu. Erdoğan, tamamı üç buçuk sayfa olan bu belgeyi AKP’nin programı haline getirmiştir.

İşte Erdoğan, verdiği sözü tutuyor ve Büyükşehirler adı altında ülkede özerk bölgeler oluşturuyor. PKK’nın da son talebi budur.

***

2001 yılının Ağustos ayında “Veneto’dan Batı Karadeniz’e bisiklet gezisi” organizasyonunda katılımcılara verilen haritada Türkiye, Roma dönemine göre eyaletlere ayrılmıştı.

Paflagonia projesinde şöyle deniliyordu:

“Amacı ulusal devletlerin iç federasyonu (devletler federasyonu) şeklini gerçekleştirmek olan, politik şekilli, Avrupa karakterli bir fenomen geliştiriliyor.

Globalizeleşme ve kimliği arama çalışmaları aynı paralelde seyreden iki muhakemeyi birleştiriyor. Orijinin bulunması, kişinin bölgeler ve devletler üstü bir kimlik kazanması olarak yorumlanıyor ve temelinde kişinin, birçok ülkenin yurttaşıymış gibi düşünülmesi fikrine ulaşılıyor. Sonuçta, en ideal biçimine çoklu kimlik (çok kimlilik) araştırması olarak dönüşüyor, yani tüm insanların tek, aynı büyük genetik kökten geldiği orijinde, bir çeşit uluana ve ulubaba isminde birleşiyor; Adem ve Havva; ya da Homosapiens, ya da Austrolopitecus.”

İşte, AKP’nin Atatürk’e, milli kimliğe ve milli bayramlara saldırmasının sebebi budur.

ABD hakkında olumlu düşünenlerin sayısı Türkiye’de geçen seneye göre %5 artmış


LINK :

http://www.pewglobal.org/database/?indicator=1&survey=14&response=Favorable&mode=chart

ABD Atatürk’e Niçin Karşı? / Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALI


ABD Atatürk’e Niçin Karşı?

Önceki yazımda bazı somut bilgiler vardı.

ABD’li bazı "servis"lerin, Türkiye’ye yönelik çabaları ile ilgili bilgilerdi bunlar. Atatürk’ü ve Kemalizm’i yıkmak için gösterilen çabalar yanyana geldiğinde, ortaya yadsınamayacak bir tablo çıkıyordu. Ama bu tabloya eklenecek, birkaç fırça darbesi daha kalmıştı.

Varan bir:

"CIA İstasyon Şefi" Paul Henze, 1993 yılında bir rapor hazırlıyor; ama "yeni dünya düzeni" ile birlikte gerekliliği de kalmamıştır. "Klasik Atatürkçülük" ölmüştür… Aydınların imam hatip okulları konusundaki endişeleri yersizdir. İran ve Arap parası ile desteklenen köktendincilik, Türkiye için ciddi bir tehlike değildir…

Atatürk’e "deccal" diyen Said – i Nursi ve Nurcular ilericidir… Nakşibendiler geriye dönük değillerdir; Orta Asya Türk cumhuriyetleri ile bağlantıyı sağlayabilirler…

Varan iki:

Samuel Huntington gibi "bazı" ABD’li yazarlar, Kemalizme karşı "ılımlı İslam"a sahip çıkıyorlar. Türkiye’nin batı ile bütünleşmesini istemiyorlar. Türkiye’nin "yeni dünya düzeni" içindeki yerinin "ılımlı İslam" olması gerektiğini düşünüyorlar. Batının çıkarının bunu gerektirdiğini savunuyorlar…

Varan üç:

CIA Türkiye ve Ortadoğu masa şeflerinden Graham Fuller de, üç yıl önce bir Türkiye raporu hazırlıyor… Ve özellikle "Kürt sorunu"na elatıyor:

Irak’ın "üniter" yapısını koruması ABD çıkarlarına uygun değildir. Türkiye Kürtlere özerklik verirse, Kuzey Irak’taki Kürtlerle bir bütünleşme gerçekleşebilir. En kötü şey, Türkiye’nin Irak’a yakınlaşmasıdır.

Şimdi gelelim sorunun yanıtına: ABD "servis"leri Atatürk’e niçin düşman?

Bunun dört temel nedeni var.

Birincisi…

Laik – demokratik Kemalist model, "ihraç" etmeye elverişli değildir. Türkiye’nin toplumsal kültürel altyapısına sahip bulunmayan İslam ülkeleri bu modeli uygulayamazlar. "Ilımlı İslam" ile bütünleşmiş, yarı çağdaş bir Türkiye, ABD çıkarlarına daha uygundur!

Üstelik, petrol zengini Ortadoğu ülkelerindeki çağdışı rejimlerin varlığını koruması açısından, Kemalist model tehlikeli bir örnektir. Bu rejimlerin varlığı, Amerikan çıkarlarının güvencesindedir!

İkincisi…

Kemalizmin temelinde ulusal birlik ve tam bağımsızlık ilkeleri vardır. Bu ise, ABD’nin ve genel olarak batının çıkarlarına terstir. Türkiye ne yıkılmalı, ama ne de bağımsız hareket edebilecek kadar güçlenmelidir. Türkiye Ortadoğuda büyük bir güç olmamalıdır!

Üçüncüsü…

Türkiye’nin Kürtlere özerklik vermesi giderek federasyonu peşinden getirir. Bir adım sonrası ise, komşu devletlerin de parçalanması ile, "bağımsız" bir Kürt devletinin oluşturulmasıdır. Her zaman ABD’ye muhtaç böyle bir devlet… Amerikan çıkarları için en iyi çözümdür. Ama bu formülün uygulanabilmesi için ilk koşul, Türkiye’de Atatürk’ün ve ilkelerinin yıkılmasıdır!

Dördüncüsü…

Yeni dünya düzeninde, uluslararası sermayenin karşısında kalan tek engel "ulusal devlet"tir. Türkiye’de Atatürk yıkılmadan ulusal devletin yıkılamayacağı ise bir gerçektir!

1994 Arallığında, Yeni Demokrasi Hareketi kurulurken çıkan bir yazım şöyle noktalanıyordu:

"Özal – 12 Eylül sayesinde – boşaltılmış bir meydanda işe başlamıştı… ‘Dört eğilimi’ birleştirip, ABD’nin çizdiği yolda kararlılıkla yürüdü. Ama bugün artık ne dünya o günün dünyası, ne de Türkiye o günün Türkiyesi… Özal öldü, yaşasın Boyner!.. Doğru isim, yanlış zaman… Ve tarihi, isimler değil ‘zaman’lar belirler!.."

Suç, bir buçuk yılda tükenen Boyner’de değil, "zaman"da!

Ve zamanlar hep Atatürk’ü haklı çıkarıyor!

Prof. Dr. Ahmet Taner KIŞLALI

Bölücü örgütler neden ABD’nin safında? /// CC : @MaliGuller


Çin’in ayrılıkçı Sincan-Uygur örgütlerinin Suri­ye’ye, Esad‘a karşı savaşmaya gitmesi Türkiye’deki bir tartışmayı da berraklaştırdı. O tartışmaya ge­leceğiz ama önce bazı ayrıntıları aktaralım.

Çin El Kaide’si Suriye’de

El Kaide örgütünün lideri Ayman El Zevahi­ri, 27 Ekim’de internetten yayınlanan bir videoda, yandaşlarını “Suriye’deki kardeşleri destekle­mek için harekete geçmeye” çağırdı. Zevahiri’nin kardeş gördüğü Suriyeli muhalifler, ABD’nin des­teğiyle 19 aydır Esad‘ı devirmeye çalışanlardır. ABD ile El Kaide’nin Suriye’de aynı cephede yer almasını not ediniz.

İşte Zevahirinin bu çağrısından sonra Çin’in Sincan-Uygur özerk bölgesindeki ayrılıkçı terör örgütleri Suriye’ye Esad‘a karşı savaşmaya gitti. Terör örgütü diyoruz zira bu örgütlerin en büyüğü olan Doğu Türkistan İslam Hareketi (ETİM) 2002 yılından beri BM tarafından terör örgütleri listesine alınmış durumda.

ETASA’nın merkezi İstanbul’da

Suriye’ye El Kaide talimatıyla üyesini gönde­ren bir diğer örgüt ise Doğu Türkistan Eğitim ve Yardımlaşma Derneği (ETASA).

ETASA’nın merkezi İstanbul’dadır. Hem Çin El Kaidesinin hem de Türk El Kaide’sinin İstanbul merkezli olması ve ikisinin de ABD-AKP işbirliğinde Suriye’ye Esad’ı devirmeye gitmesi anlamlıdır.

Daha önce bu köşede bir yazı dizisi halinde Türk El Kaide’sinin Esad‘a karşı savaşını incele­miştik. Özetlersek; 15 ve 20 Kasım 2003′te İs­tanbul’u kana bulayan ve dört bombalamada 63 kişiyi öldüren El Kaide üyeleri, yıllar içinde çeşitli yöntemlerle tek tek serbest kaldılar. Ve o isim­lerin önde gelenleri, bu yıl Halep’te ortaya çık­tılar ve Esad‘a karşı çarpışırken öldüler. Örneğin Suriye’de ölen Baki Yiğit İstanbul saldırılarının et­kin isimlerindendi; Metin Ekinci, İstanbul bom­bacısı Azad Ekinci’nin kardeşi ve bombalamalarda kullanılan araçlardan birinin sahibiydi: Osman Karahan İstanbul bombacılarının avukatıydı.

İki temel ilke

Aydınlık Gazetesi’nin Çin’in Sincan-Uygur böl­gesindeki bu ayrılıkçı örgütlere karşı tavrı Türki­ye’de kendisini “Türkçü” diye niteleyen çevrelerde bir tartışma konusu olmuştur.

Kuşkusuz Aydınlık’ın tutumunu “Türk Birliğine aykırı” bulan ya da “Türk soydaşlarımızın Çin zul­müne başkaldırısına neden destek vermiyorsunuz” diyerek eleştiren dostane tartışmalara evet dedik. Ve bu konuda da hep iki temel ilkemiz oldu:

1- Tıpkı ülkemizin bölünmesini istemediğimiz gibi başka ülkelerin de emperyalizm tarafından bölünmesine itiraz ediyoruz. Bölünmenin yanında olanın ırkıyla, soyuyla ilgili değiliz. Çin’in Uygur Türkleri üzerinden, İran’ın Azerbaycan Türkleri üzerinden ve Irak ile Türkiye’nin Kürtler üzerin­den bölünmesine hep karşı durduk. Şimdi de Su­riye’nin bölünmesine karşı duruyoruz.

2- Bir ülkedeki azınlık sorununun “demokra­tik haklar” açısından çözülmesine hep destek ver­dik. Ancak azınlıklar üzerinden birlik ve bütün­lüğün ortadan kaldırılması yönündeki Batı giri­şimlerine de hep set çektik.

ABD merkezli Doğu Türkistan Hükümeti

Çin’i bölmek isteyen bu ayrılıkçı örgütlerin şim­di Suriye’de Esad‘a karşı savaşması ve ABD cep­hesinde açıkça yer alması yıllardır anlattığımız bir gerçeği ortaya koymuştur. O gerçek, bu örgüt­lerin ABD’nin aracı olarak Çin’i karıştırmak için kullanıldığıdır.

Bu ayrılıkçı örgütlerin kurduğu sözde “Doğu Türkistan Hükümeti’nin” neden Oakton-ABD merkezli olduğu sorgulanmalıdır.

Bu sözde hükümetin Başbakan Yardımcısı Hızırbek Gayretullah ile Bakanı İsmail Cengiz, Ulu­sal Kanal Haber Müdürü olduğum 2005 yılında ziyaretimize gelmişti ve kendileriyle de uzun uzun tartışmıştık. O tartışma oldukça öğreticiydi, çün­kü bölmek isteyen kuvvetin zorunlu olarak em­peryalizmin bir aracı haline geleceğini bütün çıp­laklığıyla ortaya koymuştu.

Mehmet Ali Güller

Aydınlık

ABD – SAMS (İLERİ HARP SANATI ÇALIŞMALARI KOLEJİ) TASAM BEYİN FIRTINASI -2


ABD – SAMS (LER HARP SANATI ALIMALARI KOLEJ) TASAM BEYN FIRTINASI-2.pdf

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İran Analiz

İran-Şii Jeostratejisi ve Dünya Genelinde İran Destekli Şii Örgütler, İran-Şii Lobisine Dair Bilgiler

İç Savaş

Strateji - Taktik - Savunma

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: