Etiket arşivi: abd

ZAMAN ERGENEKON HABERİNDEN ABD’Yİ ÇIKARDI


(SÖZDE) Ümraniye Davası’nda emekli Tuğgeneral Esener dinlendi

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi‘de görülen 65’i tutuklu 274 sanıklı (SÖZDE) Ümraniye Davası‘nın 252. duruşması başladı. Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi‘nin yanında bulunan büyük salonda yapılan duruşmada CHP İzmir Milletvekili Mustafa Balbay, Gazeteci Tuncay Özkan ve Özel Harekat Dairesi eski Başkanvekili İbrahim Şahin de aralarında bulunduğu 39 tutuklu sanık hazır bulundu.

Genelkurmay eski Başkanı emekli Orgeneral İlker Başbuğ, CHP Zonguldak Milletvekili Mehmet Haberal‘ın da aralarında bulunduğu 26 tutuklu sanık duruşmaya katılmadı. Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, dava sanıklarından Mehmet Haberal’ın savunma tanığı CHP Ankara Milletvekili Emrehan Halıcı ve yine dava sanıklarından Levent Ersöz ile Hasan Atilla Uğur‘un savunma tanığı Kadir Ali Esener‘in hazır olduğunu açıkladı. Mahkeme Başkanı Özese, önce Kadir Ali Esener’in dinleneceğini belirtmesi üzerine tanık Esener tanık kürsüsüne alındı. Yeminli olarak ifade veren tanık Esener, emekli tuğgeneral olduğunu söyledi.

"AYIŞIĞI, YAKAMOZ, SARIKIZ NEYMİŞ?"

Mahkeme Başkanı Hasan Hüseyin Özese, "Ayışığı,Sarıkız, Yakamoz gibi darbe planlarına ilişkin bilginiz var mı?" diye sordu. Tanık Esener, "Jandarma Genel Komutanlığı’nda 2002-2004 yılları arasında Genel Plan ve Prensipler Daire Başkanı olarak görev yaptım. 2004’te YAŞ kararıyla Aydın’a Jandarma Bölge Komutanı olarak atandım" dedi.

Esener sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ankara’ya gittiğimde komutanım olan emekli Orgeneral Fevzi Türkeri’i nezaketen ziyaret ettim. Bana dedi ki ‘Sen o dönemde karargahtaydın. ‘Ayışığı, Yakamoz, Sarıkız neymiş?’ diye sordu. Ben de ‘Sayın komutanım ilk defa sizden duyuyorum" dedim. Genel sekreter odasında çay içip ayrılayım diye girdiğimde, Levent Ersöz Paşa oradaydı. Ersöz’e Ayışığı, Yakamoz ve Sarıkız’ı sordum. Ersöz, ‘Mayıs ayında Faruk Demir vermişti. Ben de Jandarma Genel Komutanım Şener Eruygur’a arz ettim, dedi. Emekli olduktan sonra 2006 yılında Levent Ersöz’ün Ankara’daki ofisinde Faruk Demir ile karşılaştım. Bu söz konusu planları sordum. O da ‘Amerikalı dostumdan alıp Levent Paşa’ya ilettim’ dedi"

"SORMADIM, BENİ İLGİLENDİRMİYOR"

Mahkeme Başkanı Özese’nin, "Faruk Demir’in iddia edilen darbe planlarını Levent Ersöz’e vermesinin nedeni neymiş?" şeklindeki sorusuna tanık Esener, "Sormadım, beni ilgilendirmiyor" diye cevap verdi. Mahkeme Başkanı Özese, "Faruk Demir iddia edilen darbe planlarını başkalarına da vermiş mi?" şeklindeki sorusuna tanık Esener, "Bilemiyorum. Söz konusu planların başka taraflara dağıtımının yapılıp yapılmadığını sormadım" dedi.

"YEMEKTE İLHAN SELÇUK VE BALBAY DA VARDI"

Duruşma Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel, "Dava sanıklarından Levent Ersöz ve Hasan Atilla Uğur’un da olduğu ortamda sivillerle bir toplantıya katıldınız mı?" diye sordu. Tanık Esener, "Evet bir akşam yemeği yedik. Levent Paşa arayarak beni çağırdı. Normalde bir gün önceden haber verilir. O gün akşam beni aradı. ‘Komutan gelmedi yer boş kalmasın’ diye seni çağırdık dedi. Orada İlhan Selçuk ve Mustafa Balbay vardı. Rektörlerden kimseyi görmedim. Biz ayrılırken biri geldi ama biz ayrılıyorduk. Bize ‘Siz gidebilirsiniz’ dediler" diye cevap verdi.

"TOPLANTIYA KATILMADIM"

Savcı Pekgüzel’in, "3 Mart 2004 tarihinde hilafetin kaldırılmasıyla ilgili toplantıdan haberiniz var mı?" şeklindeki sorusuna tanık Esener, "Atatürkçü Düşünce Derneği koordinasyonundan yapıldı. Toplantıya katılmadım. Basından takip ettiğim kadarıyla komutanların katıldığını biliyorum" dedi. Savcı Pekgüzel, dava sanıklarında Mustafa Balbay’a ait olduğu iddia edilen günlüklerden 4 Mart 2004 yılında yapılan toplantıya ilişkin bazı bölümler okuyarak, toplantıda nelerin konuşulduğunu sordu. Tanık Esener de "O toplantıda sivil toplumun bilinçlendirilmesi gündeme getirildi. Aradan 8 sene geçti başka hangi konular gündeme getirildi hatırlamıyorum. İlhan Selçuk ve Balbay sivil toplumun nasıl bilinçlendirilmesi gerektiği konusunda birer konuşma yaptılar" diye cevap verdi.

ZAMAN NİYE ABD BÖLÜMÜNÜ ÇIKARDI

Öte yandan haber DHA, İhlas ve Cihan Haber ajanslarından bu şekilde servis edilirken, haberi örütbağında yayınlayan Zaman Gazetesi ise ilginç bir kısaltmaya imza attı.

Haberin, "Mahkeme Başkanı ve savcının soruyarını cevaplayan emekli Tuğgeneral Esener, Sarıkız, Ayışığı ve Yakamoz darbe planlarını da eski Jandarma Komutanı Fevzi Türkeri’den öğrendiğini anlattı. Tayin olması nedeniyle Türkeri’yi ziyarete gittiğini kaydeden Esener, "Komutan bana ‘Ayışığı, Yakamoz planlarından bilgin var mı?" dediğini aktardı" BÖLÜMÜ VEREN ZAMAN GAZETESİ, cümlelerin devamı olan, "Ben de ‘Sayın komutanım ilk defa sizden duyuyorum" dedim. Genel sekreter odasında çay içip ayrılayım diye girdiğimde, Levent Ersöz Paşa oradaydı. Ersöz’e Ayışığı, Yakamoz ve Sarıkız’ı sordum. Ersöz, ‘Mayıs ayında Faruk Demir vermişti. Ben de Jandarma Genel Komutanım Şener Eruygur’a arz ettim, dedi. Emekli olduktan sonra 2006 yılında Levent Ersöz’ün Ankara’daki ofisinde Faruk Demir ile karşılaştım. Bu söz konusu planları sordum. O da ‘Amerikalı dostumdan alıp Levent Paşa’ya ilettim’ dedi" bölümünü ise yayınlamadı. Böylece açıklamanın en can alıcı bölümü olan "Amerikalı dostumdan alıp Levent Paşa’ya ilettim" bölümünü Zaman Gazetesi okuyucuları okuyamadılar. Zaman Gazetesi, bunun yerine haberi, "Sanki o belgeler varmış da askerler darbe planlamış" gibi vermesi dikkat çekti.

ABD NİYE BÖYLE BELGELER VERDİ?

Esener’in açıklamalarına göre iddia edilen, "Ayışığı, Yakamoz ve Sarıkız" adlı planların en azından Türk komutanları tarafından hazırlanmadığı ve ABD’liler tarafından verildiği ortaya çıkıyor. Davanın devamındaki gelişmeler merakla bekleniyor.

ASKERHABER / HABER MERKEZİ

İlhan İREM: ABD’nin Şeytan Üçgeni


Uzun vadeli planlarını İkiz Kuleler saldırısından sonra hızlandıran ABD, terör odağı kabul ettiği İslam coğrafyası içinde kendisine hizmet edecek ılımlı İslam karakolları kuruyor.

Türkiye’yi çağdaşlık yolundan saptırıp yeniden cehaletin kucağına atmak isteyenlerin başlıca yalanı, laikliğin demokrasiye aykırı olduğunu söylemek.
Oysa, demokratik Batılı ülkelerin hepsi laiktir ve laiklik olmadan demokrasiden söz edilemez.

Ülkemizde yaşanan süreçte, dinin devlet işleri ile dirsek temasının bile demokrasi ve özgürlükleri nasıl buharlaştırabildiğini giderek büyüyen acılarla görüyoruz.

ABD’nin ve diğer emperyalistlerin çağdaş Türkiye’yi ılımlı İslam projesiyle uysallaştırıp eritme planı, son on yıldır büyük bir hız kazandı ve “son darbe” aşamasına geldi.

Gerçekte olmayan bir sorunla karşı karşıya getirilip laiklik ve demokrasinin kurmaca ayrımında akıldışı bir tercihe doğru sürüklenmek istenen Türkiye’nin iki binli yıllarda yaşadıkları, esaret, ölüm ve adaletsizliğin şeytan üçgenidir.

Küresel derebeyleri, demokrasi ve normalleşme yalanlarıyla besledikleri kitlesel cehaleti örgütleyerek paylaşım politikaları için kullanıyorlar.

Dünya tarihinin her döneminde çeşitli çıkarlar uğruna egemen güçlere boyun eğip ülkelerine sırt çevirenlerin aymazlık hikâyeleri var…

Konular ülkeden ülkeye farklılık gösterse de hepsinin davranış biçimleri ortak. Yerelde; kendi düzeninin kayığını bağladığı emperyalist amaçların dümen suyunda laikliği yok etmek..

Ulusal değerleri hiçlemek…

Sözgelimi, Kuzey Ege’nin yaşam kaynağı olan Kaz Dağları’nı çokuluslu altın canavarlarının insafına terk edip 11 yılda 10 milyar liralık bir rant için çöplüğe dönüştürülmesine göz yumabilmek… Ki, kirlenen yeraltı sularının, ağaçların, toprağın, havanın, insan sağlığının geri gelmeyecek olması dışında, Kaz Dağları’ndaki tarımın 11 yıllık geliri 77 milyar liradır. (*)

Tüm bilimsel, çağcıl ve yaşamsal verileri es geçen bir beyin yıkamayla bilinçsizliği kutsamak…

Dış amaçların pazar savaşını kendi ülkesinin savaşı gibi vitrinleyip o amaçlar uğruna ülkeyi savaşa sürüklemek, sebep-sonuç ilişkisi kuramayan insanlara savaş türküleri söylemek…

Bunlar cehaletin en büyüğü değilse, kişinin kendi ülkesine yapabileceği en büyük kötülükler.

Egemen güçlerin derdi bugün için petrol…

Gelecekte su ve Afrika çöllerine kurulacak güneş enerjisi panelleri.

Uzun vadeli planlarını İkiz Kuleler saldırısından sonra hızlandıran ABD, terör odağı kabul ettiği İslam coğrafyası içinde kendisine hizmet edecek ılımlı İslam karakolları kuruyor.

Bu kurulumun pilot bölgelerinden birine dönüştürülen ülkenin etrafı görünmez tel örgülerle çevriliyor. Direnenler, duvarların arkasına atılırken, ulusal değerler bir bir siliniyor.

Yaşanan oyunları görebilmek ise düne, bugüne, yarına sahip çıkacak bir vicdan ve evrensel insan duyarlığı gerektiriyor.

İşte bu gezegensel barışçıl hassasiyeti yaratan, aydınlanma devrimini hayata geçirip tüm İslam âlemi içinde Türkiye’yi ayrıcalıklı kılan Atatürk’ün cumhuriyetine saldırıları bundandır.

Petrolunu elinden aldıkları çöl krallıklarının yedi yıldızlı otellerle dolu görgüsüz başkentlerinde altın kaplamalı limuzinleriyle turlayan bedevilerin ülkesine benzetmek…

Onlar gibi tepkisiz, uysal, yaşamasız yığınlar yaratabilmek.

Bir Mustafa Kemal’leri olmadığı için laiklikten yoksun olan İslam ülkeleri, devlet ve toplum hayatında bilim yerine dini referans aldıklarından, yaklaşık 1.5 milyarlık Müslüman nüfusa oranla çok az sayıdaki dünya vatandaşlarının dışında, bilimsiz, sanatsız, hürriyetsiz… Çağdaş kadın ve çağdaş gençlikten yoksun bir yaşam güdüklüğü içinde, korkuların, dogmaların ve hurafelerin cenderesinde kıvranıyor.

İslam dünyası, din olgusunu sadece kişilerin iç dünyalarında bırakıp çağın özgürlüklerine korkusuzca açılmadıkça, bilim ve evrensel sanatın derinliklerine yükselebilecek bir toplumsal bilince ulaşmadıkça, gelecekte modern dünyanın daha da kölesi olacak ve hoşgörüsüz, tek boyutlu yaşamlar doğurarak büyüyen kronik cehaletten kurtulamayacaktır.

(*) Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi / Ziraat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kenan Kaynaş’ın Kaz Dağları Raporu. (2011)

Cumhuriyet

Guardian yazarı Türkiye’yi Honduras’a benzetti


Guardian yazarı Jonathan Steele, Türkiye’nin Suriye politikasını, geçmişte Nikaragua’daki solcu Sandinista rejimini devirmek için saldırılar düzenleyen Kontralara topraklarını açan Honduras’a benzetti.

Jonathan Steele makalesinde genel olarak Suriye’deki gelişmelerle ilgili bir propaganda savaşı yaşandığını ve Batı medyasının bu savaşın ön saflarında yer aldığını savunuyor.

Steele, "Saygın bir kamuoyu araştırması, çoğu Suriyeli’nin Beşar Esad’ın Cumhurbaşkanı olarak kalmasını desteklediğini gösteriyor. Sizce bu büyük bir haber olmaz mı? Özellikle de, Suriye’deki krizle ilgili egemen anlatımdan farklı bir şey söyleniyorsa ve medya için beklenmeyen bir olgu, açıkça görülenden daha çok haber değeri taşıyorsa." diye soruyor.

Steele, "Ama ne yazık ki, her durumda böyle olmuyor. Süregiden bir krizin anlatımı adil olmaktan çıkıp, bir propaganda silahına dönüşürse, rahatsız eden gerçekler gizleniyor." diyor.

‘Görmezden gelinen’ Suriye araştırması

Guardian yazarı, Yougov adlı kuruluşun yaptığı araştırmaya göre, Suriyeliler’in yüzde 55’inin Esad’ın görevde kalmasını istediğini söylüyor. Ancak, Steele bu araştırmanın Esad’ın gitmesini isteyen bütün Batı ülkelerinin medyalarında yer bulmadığını belirtiyor.

Steele, taraflı yayınların Arap Birliği’nin gözlem misyonuna da zarar verdiğini belirtiyor ve "Misyonun 165 üyesinden birinin eleştirileri manşetlere taşındı. Misyona karşı çıkanlar büyük olasılıkla, gözlemcilerin şiddetin artık sadece rejim güçlerinden kaynaklanmadığını, barışçıl gösterilerin ordu ve polis tarafından acımasızca bastırıldığı imajının aslında yanlış olduğunu rapor etmesinden kaygılandılar." diyor.

Honduras-Türkiye benzetmesi

Jonathan Steele, Suriye’ye yabancı askeri müdahaleninse çoktan başladığı görüşünde. Steele, müdahalenin Libya örneğindeki gibi değil, soğuk savaş dönemindeki gibi yapıldığını anlatıyor ve şöyle devam ediyor;

"Ronald Reagan’ın, Kontralara verdiği desteği hatırlayın. Reagan, Honduras’taki üslerinden, Nikaragua’daki Sandistalar’a saldırılar düzenleyip devirmeleri için Kontraları eğitip, silahlandırmıştı. Şimdi Honduras’ın yerine Türkiye’yi, sözde Özgür Suriye Ordusu’nun kurulduğu güvenli bölgeyi koyun. Batı medyasının bu konudaki sessizliği de dramatik. Hiçbir haberci, Eski CIA Ajanı Philip Giraldi‘nin geçtiğimiz günlerde yazdığı önemli makaleyi takip etmedi. Giraldi, NATO üyesi Türkiye’nin Washington’ın aracısı haline geldiğini ve işaretsiz NATO uçaklarının İskenderun’a Libyalı gönüllüleri ve Kaddafi’nin cephaneliğinden alınan silahları taşıdığını yazdı. Giraldi ayrıca Fransız ve İngiliz özel güçlerinin bölgede olduğunu, CIA ve Amerikalı özel güçlerin de muhabere ve istihbarat malzemesi verdiğini söyledi."

http://www.gazetevatanemek.com/

Ulus-Devletler ve İslam İle Savaş Stratejisi Bağlamında ABD’NİN ÇÖKÜŞ SÜRECİ


Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (USGAM) için “ABD Orta Doğu ve İslam Coğrafyasında Ne Yapmaya Çalışıyor?” başlıklı kısa bir öngörü yapmam istendiğinde, bunu bir makaleye dönüştürme ihtiyacı duydum. Bence ilginç bir makale oldu. Takdirlerinize sunuyorum.

Bu yazıyı ve iddialı başlığı kullandığım için bazılarınca tepkiyle karşılanacağımı biliyorum. Ancak, değişimlerin ve dönüşümlerin önceden belirlenmesi, biz analistleri diğerlerinden ayıran farktır. Eğer her şey olup bittikten sonra olayları yorumlamaya çalışırsak, öngörüsüz ve işe yaramaz analistler olarak ne ülkemize ne de işimize bir yararımız dokunur. Bu nedenle, olacakları önceden görmek için olguları yan yana getirmek ve gelecekte yaşanacakları şimdiden öngörmek durumundayız. Bu sınavdaki nihai notumuzu ise tarih verecektir.

***

ABD, Bağımsız Ulus-Devletlere Savaş Açtı

ABD, dünya egemenliğine ve küreselleşmeye temel engel olarak “ulus-devlet yapılanmasını” görmektedir. Bu yapı, ekonomik, politik, kültürel ve psikolojik açıdan Amerikan egemenliğine ve küreselleşmeye büyük tehditler barındırmaktadır.

Bağımsız ulus-devlet yapılanmasının zayıflatılması ve zaman içinde yok edilmesi için ABD’nin önderliğindeki küresel güçlerin iki önemli stratejisi bulunmaktadır. Bu stratejilerden birincisi, ulus-devletin üstten yıpratılmasıdır. Bu ise BM, IMF, Dünya Ticaret Örgütü, AB gibi ulus ötesi oluşumların desteklenmesi, yenilerinin kurulması ve güçlendirilmesidir. Böylece, ulus-devletin egemenliğini sınırlayan ulus-üstü oluşumlar oluşturulmuş/güçlendirilmiş olacaktır.

Bağımsız ulus-devletleri zayıflatacak ve zaman içinde ortadan kaldıracak olan ikinci strateji, “devlet-altı” denetimli örgütlenmeler ve tehditler yoluyla ulus ya da devlet egemenliğinin sınırlandırılmasıdır. Bu durumda devletin egemenlik alanı daraltılarak güçsüzleştirilmesi sağlanacaktır.

Bu stratejinin yaşama geçirilebilmesi için Açık Toplum gibi küresel vakıflar, IRI, NED gibi ABD destekli çesitli örgütler, US-AID ve UNDP gibi yandaşları kayırmaya dönük projeci kuruluşlar, bazı araştırma-inceleme vakıfları, denetimli hareket eden ve ulus-devlet yapılanmasını güçsüzleştirmeye çalışan araştırma merkezleri devreye sokulmuştur. Bu küresel ve ulusal uzantılar haline gelmiş Sivil Toplum Örgütleri yoluyla ulus-devletin güçsüzleştirilmesi, etkisizleştirilmesi, yönetme yeteneklerinin engellenmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca, ulus-devletin güçsüzleştirilmesi için bölgesel çatışmaların körüklenmesi, iç savaşların desteklenmesi, devletin küçültülmesi, özelleştirmenin teşvik edilmesi gibi politikalar desteklenmektedir. Bu iki bileşenin amacı, ulus-devletin güçsüzleşerek ABD’nin “Küresel Devlet” oluşturma politikasının önündeki engellerin kaldırılmasıdır.

ABD, ulus-devletin güçsüzleştirilmesi için bölgesel çatışmaların körüklenmesi, iç savaşların desteklenmesi, devletin küçültülmesi, özelleştirmenin teşvik edilmesi gibi politikaları desteklemektedir
Bu yazı, ABD’nin Ortadoğu politikası konusunda bazı ipuçlarının yakalanmasına yönelik teorik bir çalışma olarak hazırlanmıştır. ABD’nin Ortadoğu politikalarının anlaşılması için yeni yüzyıla yön veren teorik çalışmalar olarak ulus-devlet, Uygarlıklar Çatışması, Küreselleşme ve Küresel Savaş gibi kavramların tartışılması ve anlaşılmasında yarar bulunmaktadır.

Huntington ve Uygarlıklar Hiyerarşisi

Samuel Huntington, 1993 yılında Foreign Affairs dergisinde “Uygarlıklar Çatışması” isimli bir makale yazmıştır. Bu makalesi 1996′da kitaba dönüştürülen Huntington’ın tezi, bazı çevrelerin büyük ilgisini çekmiş görünüyor.

Afganistan ve Irak işgaliyle tartışılmaya başlayan ve ABD’nin Orta Doğu politikasıyla gündeme yeniden yerleşen bu tez ile ilgili kapsamlı bir eleştiriye rastlamış değiliz. Bir kaç dergide çıkan eleştirilerde ise, Huntington’ın savının, eleştirilmesi yerine, Batı karşıtlığı teması üzerine oturtulmuş değerlendirmelerle adeta desteklendiği ve dinleri karşı karşıya getiren yaklaşımlarla özensiz değerlendirmeler yapıldığı görülmektedir. Uygarlıklar çatışması savını eleştirmeye dönük yetersiz ve tutarsız yaklaşımlara tepki olarak “uygarlıklar çatışması” tezinin gerçekçi bir değerlendirmesinin ve eleştirisinin yapılmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.

Samuel Huntington, dünyadaki uygarlıkları yedi temel gruba ayırmaktadır. Bunlar; Batı uygarlığı, İslam, Hint, Ortodoks-Slav, Latin Amerika, Japon ve Afrika uygarlıklarıdır. Bu değerlendirmelerde bazı ülkelerin durumu kesin açıklığı ile belirlenememekte ve iki uygarlık arasında bir noktada bulundukları öne sürülmektedir.

Önümüzdeki yüzyılda kültürlerin temel çatışma kaynağı olacağını belirleyen Huntington, ideolojiler ve ülkeler arasındaki eski çatışma ve çatışma kaynaklarının önemini yitireceği öngörüsünü yapmaktadır. Batı uygarlığı ile İslam, Japon, Hint, Latin Amerika, Ortodoks-Slav ile Afrika gibi farklılaştırmaları yaparken, bunlar arasındaki tarihsel ve kültürel farklılıkları kaynak olarak gösteren Huntington; ulusal siyasal kültürün öneminin giderek zayıfladığını düşünmektedir.

Yeni Savaş Stratejisi : Ulus-Devletler ve İslam ile Savaş

ABD, dünyadaki egemenliğini iki temel teorik açılım üzerinden yürütmeyi sürdürmektedir. Bunlardan ilki, “ulus-devletlerin güçsüzleştirilmesi”, diğeri ise “uygarlıkların çatışması” ya da “uygarlıklar hiyerarşisi” yaratılmasıdır. Bunun yolu da elbette ki ulus-devletleri kendi aralarında savaştırmak ya da ulus-devletler ile savaştır.

ABD, ulus-devletler ile savaşırken, önemli bir savaş alanı daha oluşturmuştur: Ulus-devletler gibi küreselleşmeye direnen bazı İslam ülkeleri ve liderleri, ABD politikalarının hedefi durumuna gelmiştir. Bu nedenle, Ortadoğu, Amerikan politikalarının ilk aşamadaki uygulama merkezine dönüştürülmüş ve İslam ile ulus-devlet yapılanmalarının çökertilmesi anlamında kapsamlı bir dünya savaşı (Küresel Savaş) başlatılmıştır. Amerika’nın Ortadoğu politikalarını bu kapsamda değerlendirmek gerekmektedir.

ABD’nin Derin Açmazları

ABD Küresel Savaş stratejisinin gerçek anlamda ciddi eksiklikler barındırdığı görülmektedir. Her şeyden önce, “uygarlıklar çatışması” savı, bugünün temel kültürünü ve bütün anlamıyla yaşam biçimimizi belirleyen ‘ulus-devlet’in küçümsenmesine dayalıdır. Ulus-devlet’i küçümsemek, bugünün dünyasında mevcut olan çatışmaların temel kaynağını gizlemek ya da en azından dikkate almamak anlamına gelmektedir. Bu anlamda tez, küreselleşme söyleminin tamamlayıcı bir parçası olarak görülmelidir. Ne var ki, bugünün dünyasında temel farklılaşma olarak en etkin öğe, yaşayan ülkeler ve uluslar olmaya devam ediyor. Bunu görmezden gelmek, ulus-devlet ötesi çatışmalar üreterek ulus-devletin etkisini azaltmak çabasıyla yapılsa bile, gerçeklerden kaçmak ya da gerçekleri görmezden gelmek demektir ki, bu tutarlı ve bilimsel bir yaklaşım sayılamaz.

Günümüzün kültür ve uygarlık düzeyini oluşturan temel öğelerin de ulus-devletler olduğunu dikkate alırsak, “uygarlıkları farklılaştırma ve farklılıklardan egemen bir Batı uygarlığı ortaya çıkarma”yı hedefleyen bu tez, baştan yara almış olmaktadır.

Uygarlıklar çatışması tezinde, uygarlık farklılaştırmaları yapılırken de nesnel ölçütler kullanılmış değildir. İslam, farklılaşma ve çatışma kaynağı oluyorken, Hıristiyanlık ve Musevilik neden olmuyor? Bu nedenle, Küresel Savaş, İslam’a yönelmekte, diğer dinler ise bu savaşta ABD yanında saf tutmaya zorlanmaktadır. Bu zorlamanın ne ölçüde başarı kazanacağı zaman içinde görülecektir. Ancak, İslam dışındaki dinler de, küreselleşmenin uzun dönemde kendileri için de ciddi tehditler getireceğini kısa zamanda algılayacak ve ABD politikalarına destek olmaktan kaçınacaktır.

Uygarlıkların çatışması tezine dayanan ABD politikaları, özellikle 21. yüzyılda dünya gündemini belirleyecek bir gündem olarak seslendirilmesine karşın, devingen olmayan yaklaşımı nedeniyle direnç gösteren tarafları çeşitlendirerek ve güçlendirerek kısa zamanda çözülmeye ve başarısızlığa mahkûmdur.

Uygarlıkların birbirlerine yakınlaşma ve uzaklaşma gizil güçlerini dikkate almadan, bazı uygarlıkların yok olması, yenilerinin oluşturulması, bazılarının bütünleşmesi gibi değerlendirmelerden uzak bu bakış açısı, devingen olma niteliğinden yoksundur. Bu niteliği nedeniyle, kuramın pratiği açıklama konusundaki yetersiz olduğu görülebilir. ABD’nin Küresel Savaşını dayandırdığı önemli bir teorik yaklaşım olan “uygarlıkları farklılaştırma ve tek uygarlık oluşma” çabası, durağan niteliğiyle geleceği açıklamak konusunda baştan yetersiz kalmakta ve yeni yüzyılı biçimlendirme araçlarından yoksun bulunmaktadır.

Ulus Devletler Direniyor

Küresel Savaş stratejisi, uygarlıkları biçimlendiren uluslar, ülkeler, sınıflar, kültürler, çıkar kümeleri ve çatışma kaynakları önemsemeksizin, ulus-devlet ötesi yeni birlikler ve çatışmalar varsayma ya da oluşturma çabasındadır. Ancak, bütün bu eksikliklerine karşın, küresel bir dünya devleti ya da gücü oluşturma çabasının ideolojik niteliği gözlerden kaçırılmamalıdır. Feodal yapıya karşı mutlak monarşiyi destekleyen burjuvazi, ayakları üzerinde durmaya başlayınca demokrasi adına devletin küçültülmesini savunmuş ve liberalizm, bir burjuva ideolojisi olarak ortaya çıkmıştır.

Çokuluslu şirketler ve sermayenin genişlemesinin önünde bir engel olarak görülen ulus-devlet gerçeği de, güçlenen ve ulusal nitelikleri aşan burjuvazi için elbet bir gün engel olarak görülecekti. Küreselleşme söylemi, işte bu aşamanın sözel altyapısını oluşturmaktadır. Ulus-devlete karşı açılacak savaş; bir yandan ulus-devlet ötesi bölgesel ve siyasal örgütlenmelerin oluşturulması ve güçlendirilmesi (AB gibi) pratiği ile beslenirken; öte yandan, evrensel değerler, sınırsız iletişim, uluslararası ekonomi, sınır aşan çevre sorunları gibi kavramlarla ulus-devlet ve milliyetçilik olgularına karşı kuramsal bir söylem oluşturma yoluna girmiştir.

ABD Çöküyor

ABD’nin Küresel Savaş politikası, ulus-devleti küçümseyen ve önemsemeyerek etkisini giderek azaltan bir olgu olarak gören; bunun yerine, uygarlıkların çatışmasını ya da savaşımını öne çıkaran yaklaşımıyla küreselleşme söyleminin önemli tamamlayıcılarından birisidir.
Kısacası, ABD’nin ulus-devletlere ve İslam’a karşı açtığı savaş, Küresel Savaş stratejisinin bir parçasıdır. İçinde barındırdığı ciddi çelişkiler ve dünyadaki gerçek güç dengelerini yanlış hesaplamasından dolayı bu strateji, yalnızca güç ile istediklerini yapmaya çalışan bu strateji, başarısızlığa mahkûmdur.

Bütün bu oyunlara ve stratejilere rağmen, ulus-devletlerin ABD ve küresel güçlerin stratejilerine direndiğini açık olarak görüyoruz. Latin Amerika’dan Asya ülkelerine, Afrika’nın bağımsızlığını kazanan bazı ülkelerinden Avrupa’nın küçük devletlerine kadar ulus-devletler büyük bir direnç ile küresel kapitalizmin baskılarına karşılık vermektedir. Bu süreçte AB gibi bölgesel federasyonlaşma çabaları çatırdamaya, ABD’nin dünya egemenliği ideali son bulmaya ve her şeyden önce de ABD’nin kendisi çökme süreci içine girmeye çoktan başlamıştır. Bizden söylemesi.

USGAM AB-ABD-Kıbrıs Analisti

Doç. Dr. Birol Ertan

İLK KURŞUN

VİDEO : ERBAKAN : “Ergenekon ABD’nin TSK’daki ABD Karşıtlarının Tasfiyesidir. AKP ise Seyircidir.”


TOP SECRET : ABD – PEARY BÖLGESİ – CIA KAMPININ UYDU GÖRÜNTÜLERİ


Bing.com/maps

http://binged.it/QDcbg6

ABD’nin asıl hedefi Türkiye /// CC : @MaliGuller


Son birkaç ayda ABD-Türkiye hattında ortaya çıkan gelişmeleri alt alta toplarsak ortaya şu sonuçlar çıkıyor:

1) ABD basınında çıkan Beyaz Saray, Dışişleri ve Pentagon kaynaklı haberlerle, Türkiye’nin Suriye faaliyetleri bir bakıma deşifre edildi. Washington, sınırdan geçirilen silahlar, Ankara’nın cihatçı gruplara yatırım yapması gibi yorum-haberlerle Türkiye’yi zorda bıraktı.

2) ABD bu dönemde, Suudi Arabistan ve Katar’ın muhaliflere yaptığı silah yardımına engel olarak, Türkiye’yi fiilen yalnızlaştırdı.

3) Morton Abramowitz gibi ABD’li yetkililer “Türkiye’yi Suriye’de askeri liderlik yapamamakla” eleştirirken, Henri Barkey gibi özel görevliler de, “Türkiye’nin buna gücünün yetmeyeceğini” açıkladılar.

4) ABD bu dönemde Türkiye’yi sadece Suriye’yle değil Irak, İran ve Rusya’yla da karşı karşıya getirmek için kimi tuzaklar kurdu. Haşimi tuzağından, Moskova’dan kalkan uçakla ilgili verilen istihbarata kadar pek çok olayın hedefi Ankara’ydı.

5) Bugüne kadar Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine sınır ötesi askeri harekât yapmasına karşı çıkan ABD, Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone aracılığıyla bir tavır değişikliği işareti verdi. Bin Ladin örneği üzerinden yapılan Karayılan ve Kandil göndermeleri anlamlı.

PKK’nin üstleneceği rol

Bu gelişmeler ne anlama geliyor? ABD Türkiye’ye karşı tavrını mı değiştiriyor? ABD Türkiye’yi ittiği bataklıkta neden yalnız bırakıyor? Bu sorulara yanıt bulmak hayati…

Kuşkusuz tüm bu gelişmeler, ABD’nin inişe geçen gücüyle ilintili. Doğrudan müdahale gücü olmayan ABD araçları üzerinden kimi hamleler yapıyor ve bu hamleleri doğru analiz edebilmek Türkiye için kritik önemde.

Böyle bir incelemeye soyunmadan önce şu iki veriyi de bir köşeye yazmalıyız:

1) BDP Eş Başkanı Gülten Kışanak ABD dönüşünde “Obama yönetiminden rol istedik“ demişti.

2) Aysel Tuğluk ise “Obama yönetimi yeniden seçilirse Türkiye’yi ve AKP’yi masaya yatıracak! Bakın oturtacak demiyorum, masaya yatıracak! Bu, bir dizayn olacak!“

Fiili Kürt koridoru

Gelin şimdi de tüm bu verileri, Suriye krizinin asıl hedefi olan “Irak’ın kuzeyindeki özerk yapıyı, Suriye’nin kuzeyi üzerinden Akdeniz’e açmak” hedefi üzerinden değerlendirelim:

1) Daha önce TSK’nin sınır ötesi operasyonlarına Erbil itiraz eder, Bağdat ise sessiz kalırdı. Şimdi Irak’ın birliği mücadelesi veren Bağdat, hem sınır ötesi operasyona itiraz ediyor, hem de Irak’ın kuzeyindeki mevcut Türk askerlerinin çekilmesini istiyor.

Bölgedeki askeri varlık konusunda Erbil ile Bağdat’ın görüş değişikliğine girmesi, siyasal hedefleri nedeniyledir.

2) Türkiye’nin sınır hattı ile Suriye’nin kuzeyi, fiili koridora dönüşmüş durumda.

Birincisi, aylar önce vurguladığımız gibi “Kürt koridoru” olması istenen “tampon bölge” Hatay-Kilis hattında fiilen oluşturuldu.

İkincisi, Türkiye’nin muhaliflere verdiği açık destek nedeniyle Suriye’nin kuzeyinde Şam’ın otoritesi zayıfladı ve PKK etkinlik kazandı.

Üçüncüsü, Türkiye ABD’nin F4 ve Akçakale tuzakları sonrasında oluşturduğu “angajman kuralları” ile Suriye’nin kuzeyini ana hedefe uygun hale getirdi.

Tam bu süreçte AKP-PKK görüşme trafiğinin başlatılması da önemlidir!

ABD, Türkiye’yle savaşıyor

ABD’nin araçlarıyla ilişkisini ve araçlarının karşılıklı pozisyonlarını anlayabilmemizi sağlayacak temel formül şudur: ABD’nin bölgedeki ana hedefi Kürdistan’ı büyütmek, Türkiye’yi küçültmektir.

ABD’nin 1991 ve 2003’te Irak’a saldırırken ki ana hedefi de Türkiye’ydi, şimdi Suriye krizindeki ana hedefi de Türkiye’dir!

Bunu Irak’ta görememek “Irak’ın kuzeyinin” inşasına neden oldu!

Şimdi Suriye’de görememek ise daha büyüğüne, Diyarbakır merkezli Büyük Kürdistan’a mal olacaktır!

Mehmet Ali Güller

Aydınlık

İSTİHBARAT ALANI

Sınırsız, Seçkin, Sansürsüz, Kemalist Haber Blogu

Derin İstihbarat

strateji, güvenlik, araştırma, istihbarat, komplo teorileri, mizah, teknoloji, mk ultra, nwo

İSTİHBARAT

Şifresiz Yayın!

%d blogcu bunu beğendi: